LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Uz kelimesini içeren 415 kelime bulundu...

a'sar-ı tavile / a'sâr-ı tavîle

  • Uzun asırlar.

a'za / a'zâ / اَعْضَا

  • Uzuvlar, organlar, üyeler.
  • Uzuvlar.

ac'ace

  • Uzun uzun çağırmak.

adem-i te'lifiyet / adem-i te'lîfiyet / عدم تأليفيت

  • Uzlaşamama, bir araya gelememe.

agdef

  • Uzun ve sarkık kulaklı.

ahkab

  • Uzun zamanlar.

ahtem

  • Uzun burunlu.

aksa / aksâ / اقصى

  • Uzak, en son. (Arapça)

aksa-yı garb

  • Uzak garp, uzak batı.

aksa-yı şark / aksâ-yı şark / اقصای شرق

  • Uzak Doğu. Çin, Japonya gibi yerler.
  • Uzakdoğu.

akved

  • Uzun boyunlu.

alamat

  • Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)

alavechi / alâvechi / علِى وجه

  • Üzere. (Arapça)

alcem

  • Uzun boylu, uzun.

alettafsil

  • Uzun uzadıya, mufassal olarak.

alim

  • Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.

alyan

  • Uzun, iri yarı kimse.

amşuş

  • Üzerinden üzümü alınmış üzüm salkımı.

aneşneş

  • Uzun boylu.

annab

  • Üzümcü.

aruf

  • Uzun zaman ıztırab, elem çeken.

asar-ı tavile / asâr-ı tavîle

  • Uzun asırlar, yüzyıllar.

asir

  • Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.

asire

  • Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve.

askar

  • Üzüm şırası.

avane

  • Uzun hurma ağacı.

aydane

  • Uzun hurma ağacı.

ayt

  • Uzun boyunlu.

aytel

  • Uzun boyunlu.

aza / âzâ

  • Uzuvlar, organlar, üyeler.
  • Uzuvlar, organlar.

azib

  • Uzak merâ, otlak ve çayır.

baid / baîd / بعيد

  • Uzak.
  • Uzak, ırak.
  • Uzak. (Arapça)

bala-bülend / bâlâ-bülend

  • Uzun boylu. (Farsça)

bala-yı bülend / bâlâ-yı bülend

  • Uzun boy.

balabülend / bâlâbülend / بالابلند

  • Uzun boylu. (Farsça)

basita

  • Uzak yer.

bazak

  • Üzüm sıkıntısı. (Kaynatıp koyarlar ve köpüklenir.)

belem

  • Üzerinden yol geçen tepe.

berşa'

  • Uzun boylu, iri gövdeli ahmak kimse.

besta

  • Uzunluk, bolluk, genişlik. Yaygın olmak.

bina

  • Üzerine kurma.

binaen / بناءً

  • Üzerine.

birig

  • Üzüm salkımı. (Farsça)

birsa'

  • Uzun boylu, semiz.

bu'd / بُعْدْ

  • Uzaklık.
  • Uzaklık, aralık, boyut.
  • Uzaklık.

bu'diyet / بعدیت / بُعْدِيَتْ

  • Uzaklık.
  • Uzaklık, mesafe. (Arapça)
  • Uzaklık.

bud / bûd

  • Uzaklık.

budiyet / bûdiyet

  • Uzaklık.

bülendbala / bülendbâlâ / بلندبالا

  • Uzun boylu. (Farsça)

cast

  • Üzüm teknesi. Üzümün sıkıldığı yer. (Farsça)

cazi'

  • Üzüm çardağının üzerinde enine konulan, üzerine de üzüm çubukları serilen ağaç.

cefa / cefâ / جفا

  • Üzme, eziyet etme. (Arapça)
  • Cefâ çekmek: Cefaya katlanan, üzülen. (Arapça)

cefacu / cefâcû / جفاجو

  • Üzen, cefa eden. (Arapça - Farsça)

cefadide / cefâdîde / جفادیده

  • Üzülmüş, cefa çekmiş. (Arapça - Farsça)

cefakeş / cefâkeş / جفاكش

  • Üzülen, cefa çeken, eziyete katlanan. (Arapça - Farsça)

celabib / celâbib

  • Uzun ve geniş örtü, manto. Cilbâb'ın çoğuludur.

celb-i suret

  • Uzakta olan bir şeyin sûretini resmini yanına getirmek.

cevca'

  • Uzun ayaklı adam.

cevv-i feza

  • Uzay boşluğu.

cevvifeza / cevvifezâ

  • Uzay.

cilbab / cilbâb

  • Uzun ve geniş örtü, manto. Çoğulu Celâbîb'dir.

cilm

  • Üzüm çubuğundan kestikleri değnek.

cisim

  • Uzayda yer dolduran varlık.

cürsun

  • Üzerine binâ yapmak için duvardan dışarı uzattıkları ağaç.

dafi' / dâfi' / دافع

  • Uzaklaştıran, defeden. (Arapça)

dağ-dar eyler

  • Üzer, acı ve keder verir.

dağidar

  • Üzüntülü, kederli.

dakaik-i umur

  • Üzerinde gayet dikkatle durulması lâzım gelen işlerin ince ve mühim noktaları. (Farsça)

def

  • Uzaklaştırma.

def ve tard etme

  • Uzaklaştırma ve kovma.

def' / دفع

  • Uzaklaştırma. (Arapça)
  • Def' edilmek: (Arapça)
  • Uzaklaştırılmak. (Arapça)
  • Giderilmek. (Arapça)
  • Def' etmek: (Arapça)
  • Uzaklaştırmak. (Arapça)
  • Gidermek. (Arapça)

def'etmek

  • Uzaklaştırmak.

deraz / derâz / دراز

  • Uzun, tavil. (Farsça)
  • Uzun. (Farsça)

deruhde / دَرْ عُهْدَه

  • Üzerine alma.

deruhte

  • Üzerine alma, yüklenme.

deruhte eden

  • Üzerine alan.

dir-baz

  • Uzun zaman, uzun müddet, uzun. (Farsça)

dıraz / dırâz / دراز

  • Uzun. (Farsça)
  • Uzun. (Farsça)

dırazi / dırazî

  • Uzunluk. (Farsça)

diyar-ı baide / diyar-ı baîde

  • Uzak diyarlar, ülkeler.

dur / dûr / دور / دُورْ

  • Uzak.
  • Uzak.
  • Uzak. (Farsça)
  • Uzak.

dur etme / dûr etme

  • Uzaklaştırma, kaçırma.

dur etmeme / dûr etmeme

  • Uzaklaştırmama, kaçırmama.

dur ü diraz

  • Uzun uzadıya.

dur-bin

  • Uzak gören. Uzağı gösteren âlet. (Farsça)

dur-nümay

  • Uzağı gösteren. (Farsça)

dur-nüvis

  • Uzağı yazan. Telgraf. (Farsça)

dura-dur

  • Uzaktan uzağa. Uzak uzak. Uzun uzadıya. (Farsça)

dürbin / dürbîn

  • Uzaktan gören, dürbün.

dürbün / دُورْب۪ينْ

  • Uzağı gösteren âlet.

duri / durî / dûrî / دوری

  • Uzaklık. (Farsça)
  • Uzaklık. (Farsça)

duru'

  • Uzak, ırak, baid.

ecyed

  • Uzun boyunlu (adam.)

efşüre-i engür

  • Üzüm suyu.

ehil / اَهِلْ

  • Uzman, becerikli, sahib.

ehvec

  • Uzun boylu ahmak adam.

ekasi-i bilad / ekasi-i bilâd

  • Uzak beldeler, en uzak şehirler.

ekran

  • Üzerine bir cismin hayalinin aksettirildiği saydam olmayan düz satıh.

eksper

  • Uzun tecrübe neticesi bir sahada ihtisas kazanan, meleke sahibi olan kimse. (Fransızca)

emak

  • Uzun, tavil.

enbire

  • Üzeri toprakla sıvalı olan damlarda sıvanın altına konulan çalı, saz, talaş gibi şeyler. (Farsça)

engur / engûr / انگور

  • Üzüm. (Farsça)
  • Üzüm. (Farsça)

erc

  • Uzunluğuna yapılan ev.

erkaban

  • Uzun boyunlu.

esale

  • Uzun yüzlü olmak. Sarkık olmak.

esef / اسف / اَسَفْ

  • Üzüntü, acı.
  • Üzülme, hayıflanma. (Arapça)
  • Üzüntü.

esefnak / esefnâk / اسفناک

  • Üzücü. (Arapça - Farsça)

eskaf

  • Uzun boylu, iri kimse.

esrar-ı mesture / esrar-ı mestûre

  • Üzeri örtülü kalan sırlar.

esvak

  • Uzun incikli.

etla'

  • Uzun boylu.

etraf-ı feza

  • Uzay boşluğu.

eza / ezâ

  • Üzme, incitme.

ezecc

  • Uzun ve ince kaşlı.

ezfer

  • Uzun tırnaklı.

eziyyet / اذیت

  • Üzme. (Arapça)

ezlai / ezlaî

  • Uzunca ve iri olan şey.

fek'

  • Üzüntü veya kızgınlıktan dolayı başını aşağı eğip, nereye gittiğini bilmeden gitmek.

feza / fezâ / فضا / فَضَا

  • Uzay.
  • Uzay; ucu bucağı bulunmayan boşluk, kâinatın sonsuz genişliği.
  • Uzay.
  • Uzay.
  • Uzay.

feza-i ekber

  • Uzay.

feza-yı alem / feza-yı âlem / fezâ-yı âlem / فَضَايِ عَالَمْ

  • Uzay.
  • Uzay.

feza-yı kainat / feza-yı kâinat

  • Uzay.

feza-yı ulvi / feza-yı ulvî

  • Uzay, gökyüzü.

fülfül-i tavil

  • Uzun biber.

gaile

  • Üzüntü veren belalı iş.

gamlı

  • Üzüntülü.

gamm-ı firkat

  • Uzaklık gamı, ayrılık derdi.

gasa

  • Uzunluk.

gisu / gîsu

  • Uzun saç, omuza dökülen saç. (Farsça)

gubar-ı hüzün / gubâr-ı hüzün

  • Üzüntü dalgası, üzüntü tozları.

gussa / غصه

  • Üzüntü, tasa.
  • Üzüntü, keder. (Arapça)

gusse

  • Üzüntü, tasa, gam.

habele

  • Üzüm çubuğu.

hadeb

  • Uzun boylu, akılsız kimse.

hadise-i elime / hâdise-i elîme

  • Üzücü olay.

hads

  • Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Sür'at-i intikal. Ani ve doğru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak.

hal-i müessif

  • Üzüntü verici durum, hâl.

halas

  • Üzüm ağacına benzer bir ağaç (yanındaki ağaca sarılır gider; hoş kokusu vardır; akik gibi taneleri olur.)

halce

  • Uzak, ırak yer, baid.

halcem

  • Uzun, tavil.

halet-i mahzunane / halet-i mahzunâne

  • Üzüntülü durum.

hame'

  • Uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur. Balçık.

hame-zen

  • Üzerinde kalem kesilecek âlet. (Farsça)

hamta

  • Üzüm çiçeğinin kokusu.

harmel

  • Üzerlik otu.

haşa / hâşâ / حاشا

  • Uzak dursun, hâşa. (Arapça)

hazakat

  • Uzmanlık.

hekim-i hazık / hekîm-i hâzık

  • Uzman doktor.

hekur

  • Uzun, tavil.

hetalla'

  • Uzun ve iri vücutlu erkek.

hicran

  • Uzaklaşma. Ayrılık. Ayrılıktan gelen keder, sızı, acı. Dostluğu ve ülfeti kesmek.

hikkab

  • Uzun boylu, büyük karınlı kişi.

hınnab

  • Uzun boylu.

hirtal

  • Uzun, tavil.

hizye

  • Uzun kesilmiş et parçası.

hurc

  • Uzun dişi deve.

hurcül

  • Uzun.

hurf

  • Üzerlik tohumu.

huşe-i engur

  • Üzüm salkımı.

hüzn

  • Üzüntü, keder. Sevincin zıddı. Bu, halk arasında kastedilen dünyevî hüzünden başkadır. Tasavvuf yolunda bulunanlara âit bir hâl.
  • Üzüntü.

hüznengizane / hüznengizâne

  • Üzüntü veren bir hâlde.

hüzün / حُزُنْ

  • Üzüntü.
  • Üzüntü.
  • Üzüntü.

ib'ad / ib'âd / ابعاد

  • Uzaklaştırmak. Sürmek. Kovmak.
  • Uzaklaştırma. (Arapça)

içtinab / içtinâb

  • Uzak durma, sakınma.

ıhrıvvat

  • Uzamak.

ihtilafi yerler / ihtilâfî yerler

  • Üzerinde görüş birliğine varılmayan yerler.

ihtimalat-ı baide

  • Uzak ihtimaller.

ihtisas / ihtisâs / اختصاص

  • Uzmanlık.
  • Uzmanlık.
  • Uzmanlık. (Arapça)

ihtisasat

  • Uzmanlıklar.

ihtisasca

  • Uzmanlık bakımından.

ıksa / ıksâ

  • Uzaklaştırılma. Uzaklaştırma.

imata

  • Uzaklaştırma yahut uzaklaştırılma.

imtidad / imtidâd

  • Uzama.

ina

  • Uzaklaştırma.

ineb / عنب

  • Üzüm.
  • Üzüm.
  • Üzüm. (Arapça)

inebi / inebî

  • Üzüm biçiminde, üzümsü.

ırak

  • Uzak.
  • Uzak.

ırdam

  • Üzüm veya hurma salkımı olan budak.

istib'ad / istib'âd / استبعاد

  • Uzaklaşma, uzaklaştırma, akıl dışı sayma.
  • Uzak görme. (Arapça)

itale / itâle / اطاله

  • Uzatma. (Arapça)

itilafkar / itilafkâr / ائتلافكار

  • Uzlaştırıcı, birleştirici. (Arapça - Farsça)

ittifaki noktalar / ittifakî noktalar

  • Üzerinde görüş birliğine varılan noktalar.

ıtval

  • Uzatmak. Uzatılmak.

jaledar

  • Üzerine çiğ düşmüş, kırağılanmış. (Farsça)

kadd-i bülend

  • Uzun, yüksek boy. (Farsça)

kahus

  • Uzun boylu erkek.

kalb-i hazin / kalb-i hazîn

  • Üzülen kalp, hüzünlü gönül.

kalheban

  • Uzun, tavil.

kalkale

  • Üzerinde durulduğunda hafifçe tekrar söylenen harfler.

kamet-i bala / kamet-i bâlâ

  • Uzun boy.

karşinas / kârşinâs / كارشناس

  • Uzman, işten anlayan. (Farsça)

karva

  • Uzun hörgüçlü deve.

kasavetli

  • Üzüntülü, sıkıntılı.

kasiyy

  • Uzak, baid. Irak.

keder

  • Üzüntü.

kederengiz

  • Üzüntü, keder ve sıkıntı meydana getiren. (Farsça)

kedernak / kedernâk / كدرناک

  • Üzüntülü, kederli. (Arapça - Farsça)

keşide-kamet

  • Uzun boylu. (Farsça)

kik

  • Uzun ve dar sandal.

kozmoğrafya

  • Uzay ilmi.

kual

  • Üzüm çiçeği.

kudum / kudûm

  • Uzaktan gelme, ayak basma.

küştere

  • Uzun dülger rendesi. (Farsça)

levh-i misali / levh-i misâlî

  • Üzerinde görüntülerin yansıdığı levha.

levha-i imaniye

  • Üzerinde imanî bilgiler yazılan tablo.

lihyani / lihyanî

  • Uzun ve kaba sakallı olan.

lükzuf

  • Üzüm çöpü.

maalesef

  • Üzülerek, üzüntüyle beraber.

maatteessüf

  • Üzülerek, yazık ki.

madde

  • Uzayda yer dolduran varlık.

mahmel

  • Üzerine yük konulan şey.

mahzun / mahzûn

  • Üzgün.

mahzunane / mahzûnâne

  • Üzgünce.

mahzuniyetle

  • Üzgün olarak, üzüntüyle.

makdud

  • Uzun boylu kişi.

manahnü fih / manahnü fîh

  • Üzerinde durduğumuz, bahsini ettiğimiz mes'ele. Hakkında konuştuğumuz.

masile

  • Üzerinde mum veya fitil yakılan çıra ve şamdan.

mazhar / مظهر

  • Üzerinde görünen.

med

  • Uzatmak, çekmek, Kur'ânı kerîmde uzatan harflerden (elif, vav, yâ) biriyle kendilerinden önceki harfleri çekmek.

medar-ı bahis / medâr-ı bahis

  • Üzerinde konuşulan.

medar-ı teessüf / medâr-ı teessüf

  • Üzüntü veren, üzüntü kaynağı.

medd

  • Uzatma, çekme; مُسْتَقِيمْ kelimesinde kaf harfini uzatan "ye" harfi, "medd"ir.

medd-i nazar

  • Uzağa bakma. Gözün görebildiği kadar göz alımı.

medde

  • Uzatma işareti.
  • Uzatma; çekim harfleri; yazıldığı halde okunmayan, kendisi harekesiz olup, kendinden önceki harfi uzatan elif, vav, ye harfleri.

medhur

  • Uzaklaştırılmış veya kovulmuş olan. Tardedilmiş olan.

mehcur

  • Uzaklaşmış, terk edilmiş.

mekan-ı baid / mekân-ı baîd

  • Uzak mekân, uzay yer.

melil / melîl

  • Üzgün.

memtur

  • Üzerine yağmur yağmış. Yağmur yağarak ıslanmış.

menatık-ı baide / menatık-ı baîde

  • Uzak mıntıkalar. Uzak bölgeler.

merahil-i baide / merahil-i baîde

  • Uzak konaklar. Uzak menziller.

meriş

  • Üzerinde kuş tüyü olan nesne.

mesafat-ı baide / mesâfât-ı baide

  • Uzak mesafeler.

mesafe / مسافه

  • Uzaklık.
  • Uzaklık. (Arapça)

mesafe-i baide / mesafe-i baîde

  • Uzak mesafe.

mesail-i içtihadiye-i hilafiye / mesâil-i içtihadiye-i hilâfiye

  • Üzerinde ihtilaf edilen içtihadi meseleler.

meşk

  • Uzun uzun yazma, uzatma.

meşnuf

  • Uzun başlı at.

met'

  • Uzun ve yüce olmak.

mevaki-i baide / mevaki-i baîde

  • Uzak mevkiler.

mevakıf

  • Üzerinde durulması gerekli noktalar; belli konuların işlendiği başlıklar.

meydan-ı feza

  • Uzay boşluğu.

mıkatta

  • Üzerinde kamış kalemlerin uçları kesilen sedef, kemik, ağaç, fil dişi veya mâdenden yapılan âlet.

minkaz

  • Uzunluğuna yarılmış, boylamasına bölünmüş.

mıntıkatü'l-buruc / mıntıkatü'l-burûc

  • Uzayda on iki burcun bulunduğu alan.

mirzah

  • Üzüm çubuğunu yerden kaldırıp bağlayıp sardıkları ağaç.

mıthar

  • Uzağa giden ok.

mizlaka

  • Uzun burunlu ışık fitili makası.

muammer / مُعَمَّرْ

  • Uzun ömürlü.
  • Uzun ömürlü.
  • Uzun ömürlü, çok yaşayan.

müb'id

  • Uzaklaştıran, uzaklaştırıcı.

mucib-i teessür / mûcib-i teessür

  • Üzüntüye sebep olan.
  • Üzüntü verici.

müctehed-ün-fiha / müctehed-ün-fihâ

  • Üzerinde ictihad edilen mes'ele.

müddet-i medide

  • Uzun zaman, uzun müddet.

müessif / مؤسف

  • Üzücü.
  • Üzücü. (Arapça)

müfarakat / müfârakat

  • Uzaklaşma, ayrılma.

mukanfez

  • Üzeri yumuşak dikenlerle örtülü olan hayvan. Kirpi.

muksa

  • Uzaklaştırılmış. Uzak kalınmış.

mümarese / mümârese

  • Uzmanlaşma.

mümted

  • Uzayan.
  • Uzayan. Sürekli, devamlı. Uzanmış, çekilmiş, imtidâd etmiş.
  • Uzanan.

münsecir

  • Uzanıp sarkan.

müravih

  • Uzaklaştıran.

müşacebe

  • Üzerine urba astıkları ağaç.

müsmegıll

  • Uzun, tavil.

müstab'ed / مستبعد

  • Uzak. (Arapça)

mustatil

  • Uzayan, diktörtgen.

müsteb'id

  • Uzak farzeden, uzak gören, uzak sayan. Uzaklaşmış.

müstebid / müstebîd

  • Uzak gören.

müstetil / müstetîl

  • Uzun, tavil.

mütebaid / mütebâid

  • Uzaklaşan. Bir birinden uzak bulunan.
  • Uzaklaşan.

müteessif / متأسف / مُتَأَسِّفْ

  • Üzüntülü.
  • Üzgün. (Arapça)
  • Müteessif olmak: Üzülmek. (Arapça)
  • Üzülen.

müteessifane / müteessifâne / متأسفانه

  • Üzülürcesine.
  • Üzgün, esefli. (Arapça - Farsça)

müteessifen

  • Üzüntü duyarak, teessüf ederek.

müteessir / مُتَأَثِّرْ

  • Üzüntülü, etkilenen.

müteessir etme

  • Üzme, etkileme.

müteessir etmek

  • Üzmek, etkilemek.

müteessirane / müteessirâne

  • Üzüntülü bir halde.
  • Üzüntü ile, üzülerek, teessürle. (Farsça)
  • Üzüntü duyarak, etkilenerek.

müteessiren

  • Üzüntülü olarak.

mütehassıs / متخصص / مُتَخَصِّصْ

  • Uzman, işin ustası.
  • Uzman. (Arapça)
  • Uzman.

mütemahil

  • Uzak ve uzun.

mütemelli

  • Uzun ömürlü ve rahat yaşıyan.

müterazim

  • Üzümle ekmek yemek.

mutırr

  • Uzun.

mutneb

  • Uzatılmış. Uzatılan söz. Sözdeki itnâb, yâni; uzunluk.

müttefekun aleyh / مُتَّفَقٌ عَلَيْهْ

  • Üzerinde birleşilen mes'ele. Hakkında müttefik olup anlaşmaya varılmış olan.
  • Üzerinde birleşilmiş.
  • Üzerinde ittifak edilen.

müzih

  • Uzaklaştıran.

na-endiş

  • Uzun uzadıya düşünmeğe değmez. Açık, muhakkak. (Farsça)

nayi / nayî

  • Uzak.

ne'y

  • Uzak olmak.

nıtnıt

  • Uzun boylu adam.

nokta-i ittifak

  • Üzerinde görüş ve fikir birliği olan nokta.

nu'nu

  • Uzun boylu adam.

ömr-ü tavil

  • Uzun ömür.

organ

  • Uzuv.

örs

  • Üzerinde demir gibi madenlerin dövüldüğü çelik yüzeyli, kalın ve bir tarafı sivri alet.

pano

  • Üzerine ilân, tablo, vs. asmaya yarayan levha. (Fransızca)

perde-i nukuş

  • Üzeri nakışlarla dolu perde.

radaf

  • Üzerine ateş yakıp kızdırdıkları taş.

reba'

  • Uzunluk.

rez

  • Üzüm, asma.

ruz-efzun

  • Uzun ömürlü. (Farsça)

şa'la'

  • Uzun, tavil.

sak'ab

  • Uzun, tavil.

salenbac

  • Uzun ince balık.

samahmah

  • Uzun ve çok yoğun olan madde.

samanyolu

  • Uzaktan parlak bir yol gibi görünen yıldızlar kümesi.

şatibe

  • Uzun boylu.

şayan-ı esef / şayân-ı esef / شَايَانِ اَسَفْ

  • Üzücü, üzüntü verici.
  • Üzülmeye değer.

saye-i medid

  • Uzun gölge.

sayhed

  • Uzun.

sayis-hane

  • Üzerine yük yüklenip yolcunun da bindiği hayvan. (Farsça)

şeanla'

  • Uzun, tavil.

şebhan

  • Uzun, tavil.

sebla / seblâ / سبلا

  • Uzun kirpikli göz. (Arapça)

sebla'

  • Uzun kirpikli göz.

secil

  • Uzun, tavil.

secir-i ineb

  • Üzüm posası.

şehleb

  • Uzun boylu.

sekaf

  • Uzunluk.

şela'la'

  • Uzun boylu kişi.

şemerdel

  • Uzun boyunlu, seri davar.

semertul

  • Uzun, tavil.

semhuk

  • Uzun, tavil.

şerceb

  • Uzun, tavil.

sercem

  • Uzun.

şervat

  • Uzun, tavil.

şetibe

  • Uzununa kesilmiş olan sahtiyan parçası.

sevhak

  • Uzun.

şevzeb

  • Uzun, tavil.

şiddet-i teessür

  • Üzüntü ve ıztırabın şiddeti.

sidretülmünteha / sidretülmüntehâ / سدرة المنتها

  • Uzayda bulunduğu varsanılan ve ötesine geçilemeyen bir ağaç. (Arapça)

şinas

  • Uzun, tavil.

şugmum

  • Uzun, tavil.

sülta

  • Uzun ok.

şümhut

  • Uzun, tavil.

şünue

  • Uzak olmak. Irak olmak.

sürhub

  • Uzun, tavil.

taahhüd / تَعَهُّدْ

  • Üzerine alma.

taazzi

  • Uzuv peydâ etme. Şekillenme.

tafsil / tafsîl

  • Uzun uzadıya anlatma.
  • Uzun uzadıya, etraflıca açıklama.

tafsilen

  • Uzun uzadıya, tafsilâtlı olarak.

takadüm

  • Üzerinden zaman geçmek.

takdane

  • Üzüm çekirdeği. (Farsça)

tamis

  • Uzak.

tarah

  • Uzak mekân.

tarazüm

  • Üzümü ekmekle yemek.

tard etmek

  • Uzaklaştırmak, kovmak.

tatvil / tatvîl / تطویل

  • Uzatma. Uzatılma.
  • Uzatma.
  • Uzatma. (Arapça)

tatvil-i kelam / tatvil-i kelâm

  • Uzun konuşma. Sözü uzatma.

tavil / tavîl

  • Uzun.

tayyare-i arz

  • Uzayda uçak gibi uçan dünya.

te'lifbin / te'lifbîn / تأليف بين

  • Uzlaştırıcı, birleşirici. (Arapça - Farsça)

teb'id / teb'îd

  • Uzaklaştırma. Bir yerden bir yere sürme, kovma.
  • Uzaklaştırma.

tebaud / tebâud

  • Uzaklaşma.
  • Uzaklaşma.

tebaüd / tebâüd / تباعد

  • Uzaklaşma. (Arapça)
  • Tebâüd etmek: Uzaklaşmak. (Arapça)

tebaud eden / tebâud eden

  • Uzaklaşan.

teberra / teberrâ / تبرا

  • Uzak durma. Sevmeyip yüz çevirme.
  • Uzak durma. (Arapça)

teberri / teberrî

  • Uzaklaşma; mensubiyeti, hürmeti reddetme, kabul etmeme.
  • Uzaklaşmak, uzak durmak.

teberri etmek / teberrî etmek

  • Uzaklaşmak.

tebid / tebîd

  • Uzaklaştırma.

tecafi

  • Uzak olma. Yerinden bir tarafa ayrılma.

tecennüb

  • Uzak durma, çekinme.

tedelli / tedellî

  • Uzanıp aşağıya inme, eğilme.

teellüm

  • Üzüntü, acı çekme.

teessüf / تأسف / تَأَسُّفْ

  • Üzülme, hayıflanma. (Arapça)
  • Teessüf etmek: Üzülmek, hayıflanmak. (Arapça)
  • Üzülme.

teessüf eden

  • Üzülen.

teessüf etme

  • Üzülme.

teessüf etmek

  • Üzülmek.

teessür / تَأَثُّرْ

  • Üzüntü.
  • Üzülme.

teessürat / teessürât

  • Üzüntüler.
  • Üzüntüler. Teessürler.

tehechüc

  • Uzaklaşmak. Irak olmak.

tekeffül / تَكَفُّلْ

  • Üzerine alma.

telehhüf

  • Üzülme, acı çekme.

telhkam / telhkâm / تلخكام

  • Üzgün, acılı. (Farsça)

temadi / temâdî / تمادی

  • Uzama, sürme. (Arapça)
  • Temâdî etmek: Uzamak, sürmek, devam etmek. (Arapça)

temdid

  • Uzatma.

temdidat

  • Uzanan hatlar, uzatmalar.

temsil-i dürbini / temsil-i dürbinî

  • Uzağı yakınlaştıran kıyaslama tarzında olan benzetme.

tena'nu'

  • Uzak olmak, uzaklaşmak.

tenai

  • Uzaklık.

tertib sahibi / tertîb sâhibi

  • Üzerinde kazâya kalmış namaz borcu bulunmayan veya kazâya kalmış namazların toplamı beş vakti geçmemiş bulunan ve namazda sırayı gözetmesi gereken kimse.

teselli verme / tesellî verme

  • Üzüntüyü hafifletme, acıyı dindirme, rahatlatma.

tetavül / tetâvül

  • Uzama.

tevali / tevâli

  • Uzayıp gitmek, devam etmek. Birbiri ardınca sıra ile gelmek. Sürmek.
  • Uzayıp gitme, birbirinin ardından gelme.
  • Uzama, devam.

tevali eden / tevâli eden

  • Uzayıp giden, devam eden.

tezahzuh

  • Uzak olmak.

tıla'

  • Üzerinde güneş doğan yer.

tıval

  • Uzun olanlar.

tul / tûl

  • Uzunluk, meridyen.

tul-i emel / tûl-i emel

  • Uzun emel, büyük, aşırı arzu ve istek.
  • Uzun emel; zevk ve safâ sürmek için çok yaşama arzusu. İbâdet yapmak için çok yaşamağı istemek tûl-i emel olmaz.

tul-ü ömür / tûl-ü ömür / طُولُ عُمُرْ

  • Uzun ömür.

tūl-ü ömür / طُولُ عُمُرْ

  • Uzun ömür.

tulani / tûlânî / طولانى

  • Uzunluğuna. (Arapça)

tulen

  • Uzunlukça. Uzunluk cihetinden. Boyca.

turtur

  • Uzun boylu ince adam.

turuh

  • Uzun.

tuval

  • Uzun.

ücra / ücrâ

  • Uzak, pek uçta.

ufure

  • Üzerinde her ne varsa yenilip hiç bir şey kalmayan yer.

uşara

  • Uzunluğu on zira' miktarı olan.

usare-i ineb

  • Üzüm suyu. Şıra.

uttel

  • Üzerinde ziynet eşyası olmayan kadınlar.

üzeyr

  • Üzeyr (a.s.).

uzv

  • Uzuv, organ.

uzviyet

  • Uzuv oluş. Canlılık. Canlı uzva ait.

vareste kılma

  • Uzak kılma, kurtarma.

vasıta-ı nakl-i hüzün ve elem ve gam

  • Üzüntü, acı ve sıkıntıya sebep olan.

velval

  • Üzüntü ile ağlama. Ağlayıp inleme.

ye'sefza / ye'sefzâ / یأس افزا

  • Üzücü. (Arapça - Farsça)

yed-i tula / yed-i tûlâ

  • Uzun el.

yelda / yeldâ / یلدا

  • Uzun. (Farsça)
  • Uzun. (Farsça)

zahzah

  • Uzak, baid.

zaman-ı amel

  • Üzerine alma. Deruhde etme. İltizam.

zebb

  • Üzüm kurutmak.

zebib / zebîb

  • Üzüm.

zebzeb

  • Uzun gemi.