LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Uyun ifadesini içeren 178 kelime bulundu...

ab-berin

  • Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk. (Farsça)

ab-gir

  • Suyun biriktiği yer, havuz. (Farsça)
  • Dokumacılıkta kullanılan fırça. (Farsça)

ahseb

  • Çok iyi hesab edilmiş, münâsib.
  • Çok fazla cimri, hasis.
  • Miskin.
  • Saçının rengi kırmızıya yakın.
  • Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.

akid / âkid

  • Kuyunun çevresi, etrafı.

akıntı

  • Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış.
  • Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı.
  • Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.

aleyhissalatü vesselam

  • Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.

asheb

  • Tüyünün üstü kızıl, içi beyaz olan deve.

atan

  • (Çoğulu: Atân) Kovası el ile çekilen kuyu.
  • Kuyunun ve havuzun etrafında deve çekip duracak yer.
  • Su kenarı.
  • Kokmak.
  • Dibâgat etmek.

ayn

  • (Çoğulu: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz.
  • Pınar, kaynak. Çeşme.
  • Tıpkısı, tâ kendisi.
  • Zât.
  • Eşyanın hakikatı.
  • Kavmin şereflisi.
  • Diz.
  • Altın.
  • Nazar değme.
  • Casus.
  • Her şeyin en iyisi.
  • Muayene etmek.

baha / bâhâ

  • Suyun derin yeri.
  • Açık meydanlık. Alan.
  • Bir evin çevresindeki kapalı avlu veya bahçe.

bankiz

  • Kutub bölgelerinde deniz suyunun donmasıyla meydana gelen buzların tamamı. Bunlar ençok Kuzey Buz Denizinde görülürler.

baraj

  • Bir akarsuyun akışına mâni olmak için yapılan set. (Fransızca)

bend-rug / bend-rûg

  • Tarla ve bostan kenarlarına suyun akıntısını kesip havuz gibi birikmesi için yapılan setli çukur. (Farsça)

bergab

  • Su bendi. Suyun biriktirildiği yer. Baraj. (Farsça)

bi'r-i zemzeme

  • Zemzem suyunun kaynadığı zemzem kuyusu.

buhar

  • Suyun buğu haline gelmiş şekli.
  • Seyyal, lâtif cisim.

cahar

  • Kuyunun içinin geniş olması.

cery

  • Suyun ve diğer sıvıların akması. Cereyan.

cimam

  • Kuyu içinde suyun toplanması ve çoğalması.

ciraye

  • Suyun ve diğer sıvıların durmadan akıp gitmeleri.

cirye

  • Suyun akması ve şırıldaması.
  • Cereyan.

cul

  • (Çoğulu: Ecvâl) Akıl.
  • Rey.
  • Kuyu duvarı. Aşağısından yukarısına kadar kuyunun taraflarından her bir tarafı.

cümmet

  • Suyun biriktiği yer.
  • Başta toplanan saç.
  • Omuzlara inen saç.

dahdaha

  • Suyun dökülüp saçılması.
  • Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması.

daliye

  • (Çoğulu: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü dolaba "nâurâ" derler.)

delta

  • yun. Nehirlerin taşıdığı toprakların (alüvyonları) akarsuyun, denize veya göle döküldüğü yerde yığılmasıyla meydana gelen kısım.

düyunat

  • (Tekili: Düyun) Borçlar.

ecen

  • Suyun tadı ve rengi değişik olmak.

ecim

  • Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme.
  • Suyun necis olup bozulması.
  • Birini istemediği hâle koymak.

ecuc

  • Işık veren, parlayan. Parlak nesne.
  • Suyun tuzlu ve acı olması.

estan

  • İstirahat edilecek ve uyunacak rahat yer. (Farsça)

etan

  • Dişi eşek. (Farsça)
  • Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya; yosunlu taş. (Farsça)
  • Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş. (Farsça)

feşar

  • Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran. (Farsça)

feveran-ı ab / feverân-ı âb

  • Suyun fışkırması.

fevr

  • Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at.
  • Bir adamın geldiği semt ve cihet.
  • Suyun kaynayıp fışkırması.

feyezan

  • Suyun çok olup taşması, çoşması. (Farsça)
  • Bolluk, fazlalık, feyiz. (Farsça)

feyz

  • (Çoğulu: Füyuz) Bolluk, bereket.
  • İlim, irfan. Mübareklik.
  • Şan, şöhret.
  • İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak.
  • Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su.
  • Bir haberi fâş etmek.
  • İçindeki düşüncesini izhar etmek.
  • Suyun taşıp akması.
  • Bolluk, fazlalık, gürlük.
  • İlim, irfan.

fücre

  • Suyun çıkıp aktığı yer.

fukka'

  • Ekseriya şerbet içilen kap.
  • Yağmur suyunun üstünde olan kabarcık ve köpük.

füyuz

  • (Tekili: Feyz) Feyizler. İnâyetler. Keremler.
  • Suyun çoğalıp taşması.
  • İnsanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi.
  • Bir haberin fâş ve şayi' olması.

galeyan-ı ma' / galeyan-ı mâ'

  • Suyun kaynaması.

gaml

  • Tüyünü yolmak için deriyi dürüp gömmek.

gamr

  • Derinlik, suyun derinliği. Çok su, büyük deniz.
  • Uzun, geniş libas.
  • Cehalet, gaflet.
  • Şiddet.

gavta

  • Suyun içindeki derinlik. (Farsça)

gayya

  • Cehennemin beşinci tabakasındaki çok korkunç bir kuyunun adı. İçine düşenin kolay kolay kurtulamıyacağı korkunç yer.

gayz

  • Bir şeyin pahası eksilmek. Hilkati noksan olma. Kıymetten düşük şey.
  • Suyun eksilip azalması, yere çekilmesi.

gonce-i ab / gonce-i âb

  • Yağmur yağarken suyun yüzünde meydana gelen kabarcık.

gulgul

  • Bağrışıp çağrışma. Şamata, gürültü. Velvele.
  • Ağız tarafı dar olan bir kabdan akan suyun çıkardığı ses.

habgah

  • Yatak odası. (Farsça)
  • Uyunacak yer. (Farsça)

havarık-ı hissiye / havârık-ı hissiye

  • Duyularla, hislerle idrak olunan veya duyulara hitap eden mu'cizeler, olağanüstü şeyler; ağacın konuşması, parmaklardan suyun akması gibi.

haver

  • Zayıf olmak.
  • Yumuşak, çukur yer.
  • Denize suyun akıp döküldüğü yer.

havsal

  • Havuzun kenarında suyun durulduğu yer.

havz-ı ab-ı hayat / havz-ı âb-ı hayat

  • Hayat suyunun havuzu.

herşefe

  • Bez veya aba parçası. (Su az olduğu zamanda yerden onunla yağmur suyunu alıp bir kabın içine sıkarlar.)
  • Çok yaşamış, ihtiyar, kuru kadın.
  • Çok eski olan kova.

hibs

  • Suyun aktığı yöne konan ve içinde su biriken ağaç veya taş.

hizab

  • Rüzgârın etkisiyle deniz suyunda meydana gelen hareket, dalga. (Farsça)

hurşun

  • (Çoğulu: Harâşın) Ufacık bıtırak. (Davarların tüyüne yapışır.)

i'mak-ı bi'r

  • Kuyunun derinleştirilmesi.

i'tisar

  • Suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkma.

ibsan

  • Bir kimsenin huyunun veya yüzünün güzel olması.

icmad-ı ma / icmad-ı mâ

  • Suyun dondurulması. Suyun buz haline getirilmesi.

iddifa-yı ma' / iddifa-yı mâ'

  • Suyun ısınması.

ihbat

  • Mahveylemek. Battal ve geçmez hale koymak.
  • Kuyunun suyu çoğalmak veya bitmek.
  • İşin karşılığını vermek.
  • Amelin sevabını giderip, hiçe indirmek.

ikdirar-ı ma' / ikdirar-ı mâ'

  • Suyun bulanması.

in'isar

  • Ezip sıkma, sıkıştırma, suyunu çıkarma.

indira-iı ma' / indira-iı mâ'

  • Suyun dağılıp yayılması.

infad

  • Bitirme, tüketme.
  • Kuyunun suyu tükenme.

inficar

  • Tan yeri ağarma. Fecir sökme.
  • Tohumun yerde çatlaması.
  • Suyun, yerden kaynayıp çıkması.

inna lillah ve inna ileyhi raci'un / innâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn

  • Belâ ve musîbet gelince veya kötü bir haber duyunca okunan, Bekara sûresinin; "Biz Allahü teâlânın kullarıyız (vefât ettikten sonra diriltilip yine) O'na döneceğiz" meâlindeki yüz elli altıncı âyet-i kerîmesi.

insicam

  • Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak.
  • Devamlı yağmur yağmak.
  • Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak.

ırem

  • Irmak kenarı. "
  • Su bendi.
  • Dere, vâdi.
  • Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur.
  • Gözsüz köstebek.
  • Kemikten etin suyunu almak.

irtişaf

  • Emerek ve azar azar içme.
  • Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde toplanan suyun, dışarı atılması.

ishar

  • Uyundırma.
  • Gece uyutmayıp, uyanık durdurma.

istimzac

  • Uyuşmak. Beraber karışmak.
  • Birisinin mizacını, huyunu öğrenmeğe çalışmak.
  • Yoklamak. Fikrini, re'yini sormak.

istirca' / istircâ'

  • Belâ ve musîbet zamânında veya kötü bir haber duyunca "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn (Muhakkak ki Allahü teâlânın kullarıyız, vefât ettikten sonra diriltilme ve neşr ile yine O'na döneceğiz) (Bekara sûresi: 156) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuya rak Allahü teâlâya sığınmak.

izar

  • Suyun dibi. (Farsça)

jerf

  • Derin. Suyun derin yeri. (Farsça)

ka'f

  • (Çoğulu: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak.
  • Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek.
  • Kap içindeki suyun tamamını içmek.
  • Koparmak.

kahf

  • Kap içindeki suyun tamamını içme.

kayn

  • (Çoğulu: Kuyun) Demirci, haddad,
  • Kul, köle.

kerebe

  • (Çoğulu: Kirâb) Suyun aktığı yer.

kınkın

  • Yol gösterici, kılavuz.
  • Bir cins çekirge.
  • Yer altındaki suyun miktarını bilip kazan kimse.

kirab

  • (Tekili: Kerübe) Yeri sürüp aktarmak.
  • Yeri süpürmek.
  • Suyun aktığı yerler.

kışlak

  • Kışın, otundan ve suyundan istifade edilen arazi.

Kulleteyn

  • Alıntı:
    "iki kulle" (yaklaşık 13 ton) su. Durağan suyun temiz ("tahir") sayılabilmesi için Şafii mezhebine göre bu kadar olması yeterliydi. Daha az olamazdı. Bu kadar oldu mu, içinde ne bulunursa bulunsun "temiz"di artık. "pislik"lerle dolu bile olsa...

    Turan Dursun, Kulleteyn,
    Akyüz Kitabevi, 1990


lav

  • Yanardağların ve volkanların ağızlarından püskürüp soğuyunca donan madde. (Fransızca)

maksim

  • (Çoğulu: Makasim) Taksim edilecek, dağıtılacak yer.
  • Suyun kollara ayrılma yeri. Masluk, savak.

masir / masîr

  • (Çoğulu: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden.
  • Karargâh.
  • Suyun aktığı yer.
  • Rücu etmek, dönüp gitmek.
  • Dönüp varılacak yer.

mecra / mecrâ

  • Suyun aktığı yol. Su yolu. Kanal.
  • Cereyan eden yer.
  • Bir haberin yayılma yolu.
  • Bir şeyin dolaştığı yer.
  • Suyun akış yeri, su yolu.

mehak

  • Durgun suyun yeşilliği.

mehk

  • Suyun rengi yeşil olmak.

menam / menâm

  • Uyku. Uyku zamanı.
  • Rüya. Düş.
  • Uyunacak yer, yatak odası.
  • Uyunacak yer, yatak odası.
  • Uyku, düş, rüya.

menba'

  • Kaynak. Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar.

menbat

  • Suyun çıktığı yer. Menba'.

merş

  • (Çoğulu: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak.
  • Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer.
  • İncitici söz.

mesab

  • Rücu edecek, geri dönecek yer. Kuyu ağzında su çeken kimsenin durduğu yer.
  • Havuz ortası.
  • Suyun biriktiği yer.

mesel

  • Suyun aktığı yer.

mesil

  • Su yatağı. Suyun akacak olduğu yer, boru.

mev'il

  • Sığınacak yer.
  • Sel suyunun karar kıldığı yer.

mevh

  • Kuyunun suyu çok olmak.

mevr

  • Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak.
  • Suyun yeryüzüne yayılması.
  • Hayvanlardan yün almak.
  • Yol, tarik.
  • Toz, gubar.
  • Rücu etmek, döndürmek.

meyh

  • Kuyunun suyunun çok olması.

meyn

  • (Çoğulu: Müyun) Yalan. Yalan söyleme.

mezneb

  • (Çoğulu: Mezânib) Kepçe.
  • Suyun akacak olduğu yer.

miş'at

  • (Çoğulu: Meşâi) Kuyunun toprağını çıkardıkları zenbil.

mümaşat / mümâşat / مماشات

  • Uysallık, suyuna gitme, alttan alma. (Arapça)

münkur

  • (Çoğulu: Menâkır) Dar açılmış kuyunun ağzı.

müntehil

  • Yüz suyunu döken.

müzehhep

  • Yaldızlanmış, altın suyuna batırılmış.

nadh

  • Su serpmek, sulamak. Su içip kanmak.
  • Musallat olanı defetmek.
  • Suyun feveran etmesi, püskürmesi.

natafan

  • Suyun seyelân etmesi, akması.

nazh

  • Su serpmek, su saçmak.
  • Suyun çok olması.
  • Suyun, pınarından çıkıp akması.
  • Defetmek, kovmak.

neb'

  • Suyun çıkıp akması.
  • Bir ağaç cinsidir ve yay yaparlar, budaklarından da ok yapılır.

nebean

  • Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.

nebiz

  • Hurma veya kuru üzümü soğuk suda bırakıp, şekeri suya geçince, kaynayıncaya kadar ısıtıldıktan sonra soğuyunca süzülerek elde edilen sıvı.

nebt

  • Suyun yerden çıkıp akması.

nekş

  • Kuyunun çamurunu temizlemek.
  • Bir şeyi bitirmek. Bir işden fâriğ olmak.
  • Bir şey üzerine gelip toplanmak.

nekz

  • Vurmak.
  • Kovmak, def'etmek.
  • Yılan sokmak.
  • Azalmak.
  • Suyun, yer tarafından emilmesi.

nezf

  • Kuyunun suyunu tamamen boşaltma.
  • Aklı gitme, sarhoş olma. Zevâle gitme.

nokta-i galeyan / nokta-i galeyân

  • Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi.

nübu'

  • Suyun, yerden çıkıp akması.

nübut

  • Suyun, yerden çıkıp akması.

nüffaha

  • (Çoğulu: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı.

nuzub

  • Sinmek.
  • Iraklık, uzaklık.
  • Suyun, toprak tarafından emilmesi.

ra'raa

  • Suyun şiddetle akması.
  • Depretmek. (Çocuk) büyümek.
  • Bitirmek.

rakraka

  • Su dökmek.
  • Su gelip gitmek.
  • Parlamak.
  • Suyun akması.
  • Suyun akması.

raufe

  • Kuyuyu temizleyen kişinin üzerine oturması için kuyunun dibine konan taş.
  • Davarlarını sulayan veya su içen kimselerin oturması için kuyunun kenarına konan taş.

rebil

  • (Çoğulu: Rubul) Yoğun, semiz, besili.
  • Yer kuruyunca biten bir ot.
  • Uyluğun iç yanı.

renak

  • Mastar.
  • Suyun bulanık olması.
  • Kederli olmak, mükedder olmak.

ress

  • Taşla yapılmış, taşla örülmüş kuyu.
  • Semud taifesinden kalmış bir kuyunun adı.
  • Maden.
  • Dere.
  • İnsanlar arasında ıslah ve ifsad etmek.

rüsub

  • Kab içinde kalan su.
  • Suyun dibine batmak.
  • Tortu, dibe çöken, çöküntü.

sarat

  • Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi.

say'

  • Suyun akması.

şelale

  • Büyük çağlayan. Akarsuyun yüksekten çoklukla akması.

şerab / şerâb

  • Alkollü içkilerden. Pişmemiş üzüm suyunun havasız fıçılarda durmasıyla gaz habbeleri (kabarcıkları) ve köpük çıkararak kokuşup mayalanması netîcesinde meydana gelen ve içilince sarhoş eden içki. Hamr.

sere

  • Suyun çok olması.
  • Devenin meme deliğinin geniş olması.

serv

  • Mal artırmak.
  • Suyun çok olması.

sevg

  • Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi.
  • Kolay, âsan ve yumuşak olmak.

sib

  • Suyun aktığı yer.

sıfır

  • Hiç. Olmayan bir şeyin ismi.
  • Hiç bir sayı olmamak.
  • Müsbetle menfi ortası, eksi ile artının arası.
  • Fiz: Suyun donma derecesi.

sikaye

  • Su içilen kap. Maşraba.
  • İçme suyunun toplanması için yapılan yer.

siyaha

  • Suyun akması.
  • Oruç tutmak.

sücre

  • (Çoğulu: Sücür) Yağmur suyundan biriken su.

sükub

  • (Sekub) Kendi kendine dökülen su. Suyun dökülmesi.

süyu'

  • Suyun akması.

ta'sir

  • (Çoğulu: Ta'sirât) (Asr. dan) Sıkıp suyunu çıkarma.

tabiat-ı ma'siyet

  • İsyan etmek, günah işlemek ahlâkında ve huyunda olmak. (Farsça)

tahazhuz

  • Suyun deprenmesi, hareket etmesi.

tahsir

  • Hasret bırakma. Hasret etme.
  • Kuşun tüyünü bırakması, dökmesi.

taka'ur

  • (Ka'r. dan) Çukurlaşma.
  • Kuyunun derin ve çukur olması.

tasafün

  • Suyun az olduğu zamanlarda herkese eşit miktar su vermek.

tatfil

  • Uyuntuluk etmek.
  • Güneşin batı tarafa doğru hareket etmesi.

tebarek

  • Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile bereketin Allah'tan zuhurunu ifade eder. (Suyun havuzda yükselmesi halinden alınmıştır.)

tebeccüs

  • Suyun açıktan akması.

tedeffuk

  • Suyun fışkırması. Atılmak.
  • Dökülmek.

teftiye

  • Lâğımcılık yapmak.
  • Büyüyünceye kadar kızı evden dışarıya çıkarmamak..

teh-i çah / teh-i çâh

  • Kuyunun dibi.

teneffüs

  • (Nefes. den) Nefes, soluk alma. Dinlenme.
  • Tan yeri ağarma.
  • Deniz suyunun sahile vurması.
  • Üfürmek.
  • Okullarda ders araları verilen dinlenme.

tenvih

  • Sulandırma.
  • Yaldızlama.
  • Haksız bir şeyi yapmacık şeylerle süsleyip haklı gösterme.
  • Başka bir madeni, altın veya gümüş suyuna daldırma.
  • Bir kimsenin nâmını, şânını yükseltme.

tesayül

  • Suyun revân olup akması.

teşelşül

  • (Çoğulu: Teşelşülât) Suyun yüksek bir yerden aşağı şarıltı ile dökülmesi, çağlayan oluşturması.
  • Soğuk su banyosu yapma, duş yapma.

tıla'

  • Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç.
  • Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız.
  • Cilâ verecek boya.
  • Diş sarılığı.
  • Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.

tuhare

  • Taharet ettikleri suyun bakiyyesi.

tür'a

  • (Çoğulu: Türa' - Türüât) Kanal.
  • Suyun taştığı yer.
  • (Çoğulu: Türa') Kapı. Derece.
  • Bağ ve bostan.
  • Kanal.
  • Suyun taştığı yer. Su arkının ağzı.

türa'

  • (Tekili: Tür'a) Kanallar.
  • Suyun taştığı yerler.

türüat

  • (Tekili: Tür'a) Kanallar.
  • Suyun taştığı yerler.

ubur

  • Geçmek. Atlamak.
  • Zorlamak.
  • Suyun öte kıyısına geçmek.

ücun

  • Suyun renginin ve tadının bozulması.

ukabeyn

  • İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı.
  • Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş.
  • Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası.
  • Havuz içinde akan suyun yolu.
  • Büyük ilim.

üstümm

  • (Çoğulu: Esâtim) Deniz suyunun toplandığı yer.

üsun

  • Suyun tad ve renginin değişmesi.
  • Bir kimse kuyuya girdiğinde buharından veya murdar kokulardan dolayı aklının gitmesi.

vati

  • Yumuşak ve kolay olan şey. (Kuş tüyünden yapılmış yastık gibi)

vecar

  • (Çoğulu: Vücür - Evcire) Sel suyunun oyduğu yer.
  • Arslan ve kurt gibi vahşi hayvanların yatağı. İn.

veşelan

  • Suyun akışı.

vicar

  • (Çoğulu: Vücur - Evcire) Sel suyunun oyduğu yer.
  • Arslan ve kurt gibi vahşi hayvanların yatağı. İn.

zaarre

  • Kişinin ahlâk ve huyunun kötü olması.

zarr

  • Soğuktan dolayı suyun donması.

zemzem kuyusu

  • Kâbe-i muazzamanın Hacer-i esved köşesi karşısında bulunan, mübârek suyun çıktığı kuyu.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın