LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Uygu ifadesini içeren 870 kelime bulundu...

a'mal-i saliha / a'mâl-i sâliha

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun iyi iş ve davranışlar.
  • Allah'ın rızasına uygun, iyi ve hayırlı işler.

a'sab-ı muharrike / a'sâb-ı muharrike

  • Hissi, duyguyu vücuttaki haber merkezine bildiren sinirler. Hareket ettirici sinirler.

ab-dest

  • Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. (Farsça)
  • Azarlama, paylama. (Farsça)

acip tevafuk

  • Harika, şaşırtıcı uygunluk, denk düşme.

adab-ı muaşeret / âdâb-ı muaşeret

  • Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.

adalet

  • Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.

adalet-i şeriat

  • İslâmın adaleti; İslâmın uygulanmasını istediği adalet.

adat-ı küfriye ve zalimane / âdât-ı küfriye ve zâlimâne

  • İnkâra ait ve zâlimlere yakışan âdet ve uygulamalar.

adem-i makuliyet / adem-i mâkuliyet

  • Akla uygun olmama.

adem-i salabet / adem-i salâbet

  • Dinin emirlerini korumada ve uygulamadaki ciddiyetsizlik, gevşeklik.

adet / âdet

  • Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle boz

adet-i islamiye / âdet-i islâmiye

  • İslâmın özüne uygun olarak Müslümanlarca uygulanan âdet, gelenek.

adet-i kavmiye ve muhitiye / âdet-i kavmiye ve muhitiye

  • Yerel ve genel çerçevede âdet olan uygulama.

adetullah / âdetullah

  • Allah'ın kâinatta uyguladığı kanun ve prensipler.

aglef

  • Sünnetsiz.
  • Sandıkta kapalı.
  • Mc: Katılaşmış, duygusuz kalb.

agnostisizm

  • fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.

aheng / âheng

  • Uygunluk ve düzen.

ahenk / âhenk

  • Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş. (Farsça)
  • Uygunluk.

ahenkdar / ahenkdâr

  • Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı. (Farsça)

ahfa / ahfâ

  • Kalbe bağlı duyguların en gizli, en kapalı olanıdır ki, Cenâb-ı Hak sıfat, şuûnat ve Zât'ına ait en gizli, en mahrem mânâları izin verdiği ölçüde bu duyguya hissettirir.

ahilik

  • Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerin

ahkam-ı ameliyye / ahkâm-ı ameliyye

  • Tatbikata ait hükümler, uygulanan kurallar.

ahlak-ı ameli / ahlâk-ı amelî / اخلاق عملى

  • Uygulamadaki ahlak anlayışı.

ahlak-ı ilahiyye / ahlâk-ı ilâhiyye

  • Allahü teâlânın sıfatlarına ve isimlerine uygun sıfatlarla sıfatlanmak. Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmak.

ahlaki / ahlâkî

  • Ahlâkla ilgili, ahlâka uygun.
  • Ahlâkla ilgili, ahlâka uygun.

ahsas / ahsâs / احساس

  • Hisler. Duygular.
  • Duygular. (Arapça)

ahşic

  • Zıt ve uygunsuz. (Farsça)

ahşig

  • Zıt ve uygunsuz. (Farsça)

akd / عقد

  • Düğümleme, bağlama. (Arapça)
  • Nikah. (Arapça)
  • Kararlaştırma. (Arapça)
  • Kurma. (Arapça)
  • Akdedilmek: Yapılmak, uygulanmak, icra edilmek. (Arapça)
  • Akdetmek/eylemek: Yapmak, uygulamak, icra etmek, imzalamak, antlaşma yapmak, sözleşme yap (Arapça)

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akli / aklî

  • Akılla ilgili, akla uygun.
  • Akla ait, akla uygun.

akli burhan / aklî burhan

  • Güçlü ve sarsılmaz, akla ve mantığa uygun kesin delil.

akli ve mantıki / aklî ve mantıkî

  • Akla ve mantığa uygun.

alaturka

  • Eski Türk gelenek, görenek, töre ve hayatına uygun, alafranga karşıtı.

alavefk / alâvefk / على وفق

  • Uygun olarak. (Arapça)

alem-i gayb / âlem-i gayb

  • Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.

amel

  • Yapma, uygulama; dinin emirlerini yerine getirme.
  • İş, çalışma, uygulama.

amel-i salih

  • Allah'ın rızasına uygun olan her iş.

ameli / amelî / عملى

  • İş olarak, uygulamalı.
  • Pratik, uygulamalı. (Arapça)

amelisalih / amelisâlih

  • Dine uygun iyi amel, güzel iş.

ameliyat / ameliyât / عمليات

  • Uygulamalar, tatbikler, pratikler.
  • İşlemler, uygulamalar. (Arapça)
  • Ameliyat. (Arapça)

ameliyat-ı dahiliye

  • İç operasyon, sıkı yönetim uygulamaları.

ameliye / عمليه

  • İşlem, uygulama. (Arapça)

amiz-gar / âmiz-gâr

  • Uygun, münâsib, yaraşır. (Farsça)

arazi-i mevkufe-i sahiha / arâzi-i mevkufe-i sahiha

  • Huk: Arâzi-i memlükeden şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler.

asdika

  • Sâdıklar. Sabık ve sadık dostlar.
  • İçi dışına, sözü işine uygun olanlar.

asi

  • Uygun, elverişli.

aslah / aslâh

  • En iyi, en uygun, en elverişli.

asri / asrî / عَصْر۪ي

  • Çağa uygun.
  • Devre, modaya ve israflı fantaziyelere uyan. Taklitçi. Zamana uygun. Bir devreye, asra âit ve müteallik.
  • Zamana uygun.

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

bab / bâb

  • Lâyık, uygun, münasib, elverişli. (Farsça)
  • Hayır, uğur. (Farsça)

bakiyat-ı salihat / bâkiyat-ı salihat

  • Ebedî âlemde sevap olarak bâki kalan kutsal sözler, dine uygun iyi ve yararlı işler.

bari'

  • Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenasip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak (C.C.)

basair

  • (Tekili: Basiret) Basiretler. İbretli görüşler. Deliller. İbretler. Hüccet ve bürhanlar. Gözler.
  • Kalb duyguları.

basar

  • (Çoğulu: Ebsâr) Görme duygusu.
  • Kalble hissetme. Kalb gözü.
  • Gözün görmesi.
  • İdrak. Fikir.
  • İlm-i Kelâm'da: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenab-ı Hakk'ın "görme sıfatı"dır. Kâinatta hiçbir şey O'nun görmesinden hâriçte kalamaz.

baskül

  • Büyük ağırlıkları, küçük bir ağırlık yardımıyla tartmayı sağlamak üzere birkaç kaldıracın uygun bir tarzda birleştirilmesiyle meydana getirilmiş âlet. (Fransızca)

batın-ı umur / bâtın-ı umûr

  • İşlerin, hâdiselerin ve eşyanın içyüzü ve mahiyeti. Yani: Beş duygu ile bilinemiyen melekûtiyet ve kanuniyet cihetleri.

be-ca / be-câ

  • Yerinde. Yerine. Uygun. Münâsib. (Farsça)

beca / becâ

  • Yerinde, münasip, lâyık, uygun, şâyeste. (Farsça)
  • Yerinde, uygun, lâyık.

bed muamele

  • Kötü uygulama.

bedel-i icar

  • Huk: Arazi hukukunda tasarruf hakkı mukabilinde verilen emsâline uygun peşin para.

bedeviyane

  • Bedevilere uygun şekilde, çölde yaşayanlar gibi. (Farsça)

behimi hisler / behimî hisler

  • Hayvanî duygular.

belagat / belâgat / بَلَاغَتْ

  • Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek.
  • Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi' diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye,
  • Hâle uygun söz söyleme.

belagat-ı irşadiye / belâgat-ı irşadiye

  • Doğru yolu göstermek için sözün muhataba ve amaca uygun olarak söylenmesi.

belagat-ı kur'aniye / belâgat-ı kur'âniye

  • Kur'ân belâğatı, Kur'ân'ın güzel ve yerli yerinde ve muhatabın hâline uygun anlatımı.

beliğ / belîğ / بَل۪يغْ

  • Hâle uygun söz söyleyen.

berca / bercâ / برجا

  • Yerinde, uygun. (Farsça)

bevval-i çeh-i zemzem / bevvâl-i çeh-i zemzem

  • Zemzem kuyusuna işeyen.
  • Mc: Yalnız şöhret kazanmak ve adı anılmak için uygunsuz iş yapan.

bey'-i fasid / bey'-i fâsid

  • Aslı İslâmiyet'e uygun, fakat sıfatı uygun olmayan satış.

bey'-i mekruh / bey'-i mekrûh

  • Aslı ve sıfatı İslâmiyet'e uygun ise de kendisine dînin yasak etmiş olduğu bir şey karışmış olan satış.

bey'-i sahih / bey'-i sahîh

  • Aslı ve sıfatı İslâmiyet'e uygun olan satış; doğru ve sıhhatli alış-veriş.

beyin

  • Kafatasının en büyük kısmını kaplayan, kalınca ve dayanıklı üç zarla örtülmüş olan bir sinir merkezidir. Yumuşak ve beyazımsı bir kitle olan beyin, duygu ve bilgi merkezidir. Ak ve boz maddeden yapılmıştır ve iki yarım küre olarak yaratılmıştır. Yarım kürelerden birinde bir arıza sebebiyle bu merkez (Türkçe)

bid'at

  • Aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan yeni âdet ve uygulamalar.
  • (Bid'a) Sonradan çıkarılan âdetler.
  • Fık: Dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler. Meselâ: Giyim ve kıyafetlerde, cemiyet (toplum) hayatındaki ilişkilerde, terbiye ve ahlâk kurallarında, ibadet hayatında yani dinin hükmettiği her sahada, dine uygun olmaya

bid'atkar / bid'atkâr

  • Bid'at ortaya çıkarıp uygulayan, İslâmın ruhuna ve özüne ters davranışlara taraftar olan.

bid'atkarane / bid'atkârâne

  • Aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışarak.

bid'iyyat / bid'iyyât

  • Bid'alar; aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamalar.

bihiss / bîhiss / بى حس

  • Hissiz, duygusuz. (Farsça - Arapça)

bil'imtisal

  • Uygulayarak.

bilmutabakat

  • Tam bir uygunlukla birebir.

biyonik

  • Canlıların, yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle uğraşan ilim ve fen.

burhan-ı akliye / burhan-ı aklîye

  • Akla uygun delil.

burhan-ı kat'i-yi mantıki / burhan-ı kat'î-yi mantıkî

  • Mantık kurallarına uygun kesin delil.

burhan-ı mantıki / burhan-ı mantıkî

  • Mantık kaidelerine uygun delil.

cadde-i umumiye-i akliye

  • Akla en uygun herkesin yürüdüğü cadde.

caiz / câiz / جائز / جَائِزْ

  • Dine uygun olan.
  • Uygun. (Arapça)
  • İşlenmesinde sakınca olmayan, dine uygun.

cedir

  • Lâyık, münasib, uygun.
  • Nihâyet, son.
  • Etrafı duvarlı yer.

cem u tevfik

  • Toplama ve uygunlaştırma, uzlaştırma.

çerb

  • Besili, semiz, yağlı. (Farsça)
  • Muvafık, münasib, uygun. (Farsça)
  • Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma. (Farsça)

çespan

  • Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.

çespide

  • Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır. (Farsça)

cevab-ı muvafık

  • Uygun cevap.

cevaz / cevâz / جواز

  • İzin, uygun verme. (Arapça)
  • Cevâz vermek: Uygun vermek, olur vermek, müsaade etmek. (Arapça)

ceza-yı seza / cezâ-yı sezâ

  • Uygun ceza.

cezalet-i nizam / cezâlet-i nizam

  • Tertip ve düzenin güçlülüğü, uygunluğu.

cezbe-i rahman / cezbe-i rahmân

  • Allah'ın hayır ve rahmet için verdiği ve duygulara yerleştirdiği mânâ ve coşku hâli.

cihaz-ı insaniye

  • İnsandaki bir duygu.

cihazat-ı kesire / cihâzât-ı kesire

  • Birçok cihaz, duygular.

cihet-i muvafakat

  • Uygunluk yönü.

cihet-i tevafuk

  • Denk düşme, uygun gelme yönü.

cümle

  • Hep, bütün, tam.
  • Gr: Tam mânâyı ifade eden, kaideye uygun söz.

daire-i hindiyye / dâire-i hindiyye

  • Namaz vakitlerinin tesbitinde kullanılan ve güneş gören düz bir yere çizilen dâire veya bu şekle uygun olarak yapılan âlet.

daire-i meşrua

  • Dinin uygun gördüğü helâl daire.

daiye / dâiye

  • İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu.
  • Mücib ve sebep.
  • Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti.
  • Arzu, hırs.
  • Dava.
  • Bahane.

damar-ı insani / damar-ı insânî

  • İnsana ait duygular.

delail-i akliye / delâil-i akliye

  • Aklî deliller; akla ve mantığa uygun deliller.

delail-i akliye ve mantıkiye / delâil-i akliye ve mantıkiye

  • Aklî ve mantıkî deliller; akıl ve mantığa uygun deliller.

delil-i inayet

  • Allah'ın inâyetinin tecellisinden gelen ve kâinatta görülen hikmet ve maslahatlara uygun en mükemmel nizam ve tam esaslı san'at; ve kâinattaki eşyaların menfaat ve faydalarını bildiren âyetler, bu inâyet delilini gösteriyorlar.

demokratik

  • Demokrasiye uygun. (Fransızca)

derhor

  • Lâyık, münasib, uygun, yakışır, derhuş, sezâ, şâyeste. (Derhurd da denir.) (Farsça)

derhuş

  • Derhor, lâyık, münasip, muvafık, uygun, yakışır, şayeste. (Farsça)

devai

  • (Tekili: Dâiye) Batından, içten gelen bir duyguyu teşvik edici hâlât.

dikkat

  • Duygu ve düşünceyi bir noktada toplama, uyanıklık, incelik.

dil

  • t. Lisan, zeban.
  • Ağızdaki tat alma duygusu ve konuşma uzvu.
  • İnsanların konuştukları lehçelerin her birisi. Lügat.
  • Muhtelif âlât ve edevâtın uzunca ve yassı, ekseriya oynak kısımları.
  • Coğ: Denizin içine uzanmış üstü düz mumluk, uzunca kara parçası.
  • Mc:

dil-mürde

  • Duygusuz, kalbi ölmüş. (Farsça)

din u diyanet / dîn u diyânet

  • Din dindarlık, din ve din duygusu.

din-i fıtri / din-i fıtrî

  • İnsanın yaratılışına uygun olan din; İslâmiyet.

din-i hakk-ı fıtri / din-i hakk-ı fıtrî

  • İnsanın yaratılışına en uygun olan hak din; İslâmiyet.

düstur-u belagat / düstûr-u belâgat / دُسْتُورُ بَلَاغَتْ

  • Hâle uygun söz söyleme kaidesi.

düsturü'l-amel

  • Davranış kuralı, uygulama prensibi.

ebdan

  • Kavim, aşiret, kabile. (Farsça)
  • Şayeste, lâyık, münâsib, muvafık, uygun. (Farsça)

eblağ / eblâğ

  • Hâle ve maksada çok uygun, en açık ve seçik.

edeb / ادب

  • Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ.
  • Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek.
  • Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye.
  • Edebiyat ve ondan bahseden ilim. (Kur'anın edebi ise: Öyle
  • Terbiye. (Arapça)
  • Utanma duygusu. (Arapça)
  • Edebiyat. (Arapça)

edebi / edebî

  • Edebiyata uygun, edebiyata ilişkin.

edebiyat

  • Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu.
  • Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemek

ef'al-i kulub / ef'âl-i kulûb

  • Kalbin işleri, kalbe doğan çeşitli duygu ve düşünceler. Arapça'da kalbî fiiller (bilmek, görmek gibi)

efkar-ı saibe / efkâr-ı sâibe

  • Maksada uygun fikirler, doğru sözler.

efsürde / افسرده

  • Donuk. (Farsça)
  • Üzgün, moral çöküntüsü içinde. (Farsça)
  • Duygusuz. (Farsça)

efsürde-gan / efsürde-gân

  • (Tekili: Efsürde) Duygusuz, gayretsiz adamlar.

ehl-i bid'a

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışanlar.

ehl-i bid'a ve ilhad / ehl-i bid'a ve ilhâd

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışanlar ve inkârcılar.

ehl-i dalalet ve bid'a / ehl-i dalâlet ve bid'a

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışan, doğru ve hak yoldan sapmış olanlar.

ehl-i gayret ve hamiyet

  • Din, aile, millet, vatan gibi değerleri koruma duygusu ve gayretinde olanlar.

ehl-i kanun

  • Kanun koyanlar ve uygulayanlar.

ehsas / ehsâs / احساس

  • (Tekili: Hiss) Hisler, duygular.
  • Duygular, hisler. (Arapça)

ehsas-ı rakika / ehsâs-ı rakika

  • İnce hisler, ince duygular.

ekfa'

  • (Tekili: Küfv) Eşler, benzerler, denkler, eşitler, uygunlar, müsaviler, muadiller.

ekonomi

  • yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan çalışma ve f

emanet-i kübra / emanet-i kübrâ

  • Benlik duygusu; büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler.

emin / emîn

  • Kendisine güvenilen.
  • Peygamber efendimizin lakabı. Peygamber olduğu bildirilmeden önce de, Kureyş kabîlesi Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem çok güvenir, inanır ve; "Muhammed-ül-emîn" derlerdi.
  • Vücuttaki bütün âzâlarını İslâmiyete uygun şekilde ve uygun yerlerde kullan

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

endami / endamî

  • Vücuda uygun, bedene münasib, biçimli. (Farsça)

engizisyon

  • 16. ve 17. yüzyılda Hıristiyan Katolik mezhebinden ayrılan veya papaya karşı gelen kimselere karşı, arslana parçalatma, ateşte yakma gibi cezalar uygulayan mahkeme.

enseb

  • En uygun.
  • Daha uygun.

ensep

  • En uygun.

erakk-ı hissiyat

  • Duyguların en inceleri. Gizli hisler, ince duygular.
  • En rakik, en ince hisler, duygular.

erzan

  • Ucuz, değeri düşük, pahalı olmayan. (Farsça)
  • Lâyık, münâsib, muvafık, elyâk, şâyân, müstehak, uygun, yerinde. (Farsça)

erzani / erzanî

  • Ucuzluk. (Farsça)
  • Lâyıklık, liyakat, münasiblik, muvafakat, uygunluk. (Farsça)

esaret-i hayvani / esaret-i hayvanî

  • Hayvanî duygulara esir olma.

esaret-i nefis

  • Nefsin esareti; insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygunun esiri olma.

esca'

  • (Tekili: Sec') Edb: Nesirde fıkra sonlarının kafiye tarzında olan uygunlukları, vezinli nesirler.

eslah

  • En salih, en iyi, en uygun.

esrar-ı tevafukiye

  • Tevafukun, uygunluğun sırları.

etvar-ı na-layıka / etvar-ı nâ-lâyıka

  • Uygunsuz ve münasebetsiz hareketler.

evceh

  • En vecihli, çok uygun, en münâsebetli.

evceh-i akval / evceh-i akvâl

  • Sözlerin en uygunu, kavillerin en münasebetlisi.

evfak

  • Daha muvafık. En uygun. En muvafık.
  • En uygun.
  • En uygun.

evkaf / evkâf

  • (Tekili: Vakıf) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar.Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen
  • Vakıflar. Sâhibi tarafından İslâmiyet'e uygun olarak bir hayır işe tahsis edilmiş mülk veya mallar.

evkat-ı münasip

  • Uygun vakitler.

evla / evlâ / اولى

  • En iyi, en uygun. (Arapça)

evla ve eslah / evlâ ve eslâh

  • En iyi ve en uygun.

evliya / evliyâ

  • Velî kelimesinin çoğuludur.
  • Dostlar.
  • Allahü teâlânın sevgili kulları, nefsin esâretinden kurtulup, sözleri, işleri ve hareketleri İslâmiyet'e uygun olanlar, devamlı Allahü teâlâyı hatırlayıp, ananlar.

ezhan

  • Zihinler. Müdrikler. Anlamayı meydana getiren duygular.

fahşa / fahşâ

  • Meşru olmayan cinsel ilişki, fuhuş.
  • Zekatı az verme, tamahkârlık.
  • Akla ve ahlâka uygun olmayan söz ve iş.

fasid / fâsid

  • Bozan, bozuk.
  • Bir ibâdetin, bâtıl olması, geçersiz olması. Bâtıl.
  • Aslı İslâmiyet'e uygun olup, sıfatı uygun olmayan muâmele, akid.

fasid akd / fâsid akd

  • Aslı İslâmiyet'e uygun olduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan her çeşit sözleşme.

fasid bey' / fâsid bey'

  • Aslı İslâmiyet'e uygun olup sıfatı uygun olmayan satış.

fasid icare / fâsid icâre

  • Aslı İslâmiyet'e uyduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan icâre (kirâya verme).

fenn-i belagat / fenn-i belâgat / فَنِّ بَلَاغَتْ

  • Hâle uygun söz söyleme ilmi.

fenn-i maani / fenn-i maânî

  • Mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim.

fennen

  • Fence, fenne uygun olarak, fen vâsıtası ile.

ferahur

  • Uygun, lâyık, münasib. (Farsça)

fettahiyet / fettâhiyet

  • Herşeyi uygun şekilde açma fiili.

fetva / fetvâ

  • Herhangi bir işin dîne (İslâmiyet'e) uygun olup olmadığına dâir müftî tarafından verilen cevâb.

fiiliyat

  • Fiiller, uygulamalar.

fırsat / فرصت

  • Uygun an, fırsat. (Arapça)

firudest

  • Birkaç hânendenin hep bir ağızdan usûlüne uygun olarak söyledikleri nağme. (Farsça)

fıtri / fıtrî

  • Doğuştan, yaradılıştan, fıtrata âit ve müteallik. Hayat kanunlarına uygun.

fursat / فرصت

  • Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.
  • Fırsat, uygun an. (Arapça)

fusaha

  • (Tekili: Fasih) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler. Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar.

galat-ı his

  • Duygu yanılması.

garaib-i icraat

  • Alışılmışın dışında garip uygulamalar, faaliyetler.

garam / garâm

  • Canlı duygu, arzu.

gasl

  • Yıkama. Gusül. Şartlarına uygun şeklide boy abdesti almak.
  • Birisini döğüp vücudunu acıtmak.

gaybi tevafuk / gaybî tevafuk

  • Gaybî ve mânevî bir yardım sonucu oluşan tevafuk, uygunluk.

gayr-ı ahlaki / gayr-ı ahlâkî

  • Ahlâk dışı, ahlâka uygun olmayan.

gayr-ı fıtri / gayr-ı fıtrî

  • Yaratılışa uygun olmayan.

gayr-i meşru / gayr-i meşrû

  • İslâmiyet'e uygun olmayan iş ve hareketler.

gayr-ı mülayim / gayr-ı mülâyim

  • Uygunsuz, abes.

gayr-ı mutabık

  • Uygun gelmeyen, uymayan.

gayr-ı muvafık

  • Uygun olmayan.

gayret

  • Çaba, çalışma arzusu, kıskanma duygusu.

gına / gınâ

  • Şarkı, tegannî, müzik perdelerine uygun ses; çalgı ile birlikte şarkı, müzik. Tegannî de denir.
  • Zenginlik.

gurur / gurûr

  • Kendini beğenme duygusu, böbürlenme.

hacc-ül haremeyn / hâcc-ül haremeyn

  • Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret eden.

hacce / hâcce

  • (Çoğulu: Havâcc) Hacca giden, usulüne uygun olarak Kâbe'yi ziyaret ederek hac vazifesini yerine getiren kadın veya kız.
  • (Çoğulu: Hâcc) Bir cins diken.

hadd-i şürb

  • Fık: Az veya çok miktarda şarap (alkollü içki) içilmesinden dolayı uygulanacak ceza.

hafıza / hâfıza

  • Hıfz etme (ezberleme) ve hatırda tutma kuvveti. His organları ile duyulmayan fakat duyulanlardan çıkarılan mânâları saklayan mânevî duygu merkezlerinden biri.

hak tarikatler / hak tarîkatler

  • Ehl-i sünnet anlayışını benimseyen, İslam'ın temel esaslarını uygulayan ve mânevî bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarîkatler.

hakikat-i meşrutiyet-i meşrua / hakikat-i meşrutiyet-i meşrûa

  • Dine uygun meşrutiyetin esası.

hakim / hakîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hikmet sâhibi, ilmi kâmil, işi güzel, uygun işler yaratıcı ve kullar arasında hükmedici.
  • Hikmet ehli. Din bilgilerini fen bilgileri ile isbât eden âlim.

hakk

  • (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti.
  • Dâva ve iddia.
  • Hakikate uygunluk.
  • Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse.
  • Münasib
  • Din. İslâmi

hakkani / hakkanî

  • Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.

hakl

  • Ziraate uygun yer.

hale mutabık

  • Hâl ve duruma uygun.

halt / خَلْطْ

  • Karıştırma.
  • Uygunsuz söz söyleme.
  • Karıştırma, uygunsuz söz söyleme.

hamiyet

  • Din ve vatan gibi kutsal değerleri ve kendi yakınlarını koruma duygusu ve gayreti.
  • Din ve millet gibi önemli değerleri koruma ve bunlara hizmet etme duygusu.

hamiyet-i aliye / hamiyet-i âliye

  • Din, millet gibi mukaddes değerleri en üst düzeyde koruma duygusu ve gayreti; millî onur ve haysiyet.

hamiyet-i diniye

  • Dinî hamiyet; dini korumak ve yüceltmek maksadıyla çalışma, dinden gelen yüce duygularla din uğruna fedakârlıkta bulunma.

hamiyet-i diniye-i milli / hamiyet-i diniye-i millî

  • Dinî ve millî esasların harekete geçirdiği hamiyet ve gayret duygusu.

hamiyetçilik

  • Din gibi mukaddes değerleri ve kendi vatan, aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti içinde oluş.

hamiyetli

  • Din gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti olan.

hamiyetsizlik

  • Hamiyetsiz olma, mukaddes değerleri koruma duygusu ve gayreti içinde olmama.

hamiyyet

  • Din gibi mukaddes değerleri ve aile ve vatanı koruma duygusu ve gayreti.

harcıalem / harcıâlem / خرج عالم

  • Herkese açık, herkese uygun.

harice temessül

  • Zihnî olan kelâmın hâricî âlemdeki kanunlara uygun şekilde tanzim edilişi.

hasene

  • İyilik. Güzellik. Hayırlı amel. Allah rızasına çok uygun iş.
  • Eski altun paralardan biri.

hasılıbilmasdar / hâsılıbilmasdar

  • Masdarla oluşan fiilin uygulanmasından çıkan sonuç.

hass

  • Duyan. Hisseden. Duyucu.
  • Duygu.

hassa

  • Özellik, duygu.

hassas / حساس

  • Duygulu, içli.
  • Alıngan. Çok ve çabuk hisseden. Hissi galib olan kimse.
  • Duygulu, hassas. (Arapça)

hassasane

  • Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette. (Farsça)

hassase / hassâse

  • Hissetme duygusu.

hassasiyet

  • Hassaslık. Duygulu olmak. İhtimamlılık. Dikkatlilik.

hasse / hâsse / حَاسَّه

  • Duyu, duygu.
  • Duygu.
  • Bir şeye mahsus olan kuvvet, duygu.
  • Duygu uzvu. Bir şeye mahsus kuvvet. Hâl.
  • Duygu.

hasse-i hayal

  • Hayal duygusu.

hasse-i sem' / hâsse-i sem'

  • İşitme kuvveti, duyma duygusu.

hasse-i şemm / hâsse-i şemm

  • Koklama duygusu.

hatırat

  • (Tekili: Hâtıra) Hâtıralar. Hatırda kalan şeyler.
  • Edb: Bir adamın yaşadığı zamana, bulunduğu işlere, görüştüğü kimselere dair düşüncelerini ve duygularını hâvi olmak üzere yazdığı eser.

havas ve hissiyat-ı insaniye / havâs ve hissiyât-ı insâniye / حَوَاسْ وَحِسِّيَاتِ اِنْسَانِيَه

  • İnsana ait his ve duygular.

havass / havâss

  • (Tekili: Hasse) Hasseler. Duygular.
  • Duyular, duygular.

havass-ı (hamse-i) batına / havass-ı (hamse-i) bâtına

  • Kalbe bağlı beş duyğu: Hiss-i müşterek (hayâl kuvveti), müdrike (akıl), vehim (vâhime), hâfıza, mutasarrıfa (meydana getirici hayal kuvveti).

havass-ı (hamse-i) zahire / havass-ı (hamse-i) zâhire

  • Zâhirî beş duygu: Tatmak, görmek, işitmek, koklamak, dokunup duymak.

havass-ı hamse

  • Beş duygu.

havass-ı hamse-i batına / havass-ı hamse-i bâtına / havâss-ı hamse-i bâtına / حَوَاسِّ خَمْسَۀِ بَاطِنَه

  • Kalbe bağlı beş duygu; hayal, akıl, vehim, hafıza, mutasarrıfa.
  • Beş iç duygu.

havass-ı zahire ve batına / havass-ı zâhire ve bâtına

  • Görünen ve görünmeyen hisler, duygular.

havassü'l-hams-ı zahire ve batına / havâssü'l-hams-ı zâhire ve bâtına

  • Beş içinde, beş dışında olmak üzere insanın duyguları. İçindeki duygular.

haya / hayâ

  • Utanma duygusu.

hem-aheng

  • Uygun, münasib, denk. (Farsça)

hem-saz

  • Uyan, uygun, muvafık, münâsib. (Farsça)
  • Arkadaş, refik, arkadaşlık. (Farsça)

heni / henî

  • Hazmı kolay olan, faydalı ve sıhhate uygun.

heva / hevâ

  • Kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme.

heva-yı nefis

  • Kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme.

heykel

  • Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli.
  • Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide.
  • Mc: Soğuk ve duygusuz kimse.
  • Güzel ve yakışıklı kişi.

hidayete getirme

  • Doğru ve hak olan İslâma çağırma, İslâmın kurallarını uygulamaya davet etme.

hiddet-i havas / hiddet-i havâs

  • Duyguların keskinliği.

hile-i batıla / hîle-i bâtıla

  • Haramı helâl ve helâli haram yapmak veya farzı kendisine uygun gelecek şekilde yapmak yâhut birinin hakkına mâni olmak veya haksız mal ele geçirmek için yapılan hîle.

hilm

  • Yumuşaklık, insanın tabiatında olan yumuşaklık duygusu.

hilm ü haya / hilm ü hayâ

  • Yumuşaklık ve utanma duygusu.

hırpadak

  • Birdenbire, hemencecik.
  • Uygun bir şekilde, münâsib bir tarzda. Tıpatıp.

his

  • Duygu.

hiss / حس

  • Duymak. Farkına varmak. Duygu.
  • Bir kimsenin haline acıyıp rikkat ve şefkat eylemek.
  • Bir şeyi idrak edip şuur hâsıl eylemek. Bedendeki his uzuvlarından birisini müteessir eden bir şeyin mevcudiyetini idrak eylemek.
  • Duyma kuvveti, duygu.
  • Duygu.
  • Duygu. (Arapça)
  • Hissetmek: Duymak, algılamak. (Arapça)
  • Hissolunmak: Duyulmak, hissedilmek. (Arapça)

hiss-i adalet

  • Adalet hissi, duygusu.

hiss-i diyanet

  • Din duygusu.

hiss-i elim / hiss-i elîm

  • Acı veren duygu.

hiss-i fedakari / hiss-i fedakârî

  • Fedakârlık duygusu.

hiss-i gurur

  • Gurur duygusu.

hiss-i hakiki-i terakki / hiss-i hakikî-i terakki

  • Gerçek ilerleme duygusu.

hiss-i havf

  • Korku damarı, duygusu.

hiss-i hayvani / hiss-i hayvanî

  • Hayvanî duygu.

hiss-i hürriyet

  • Hürriyet hissi, özgürlük duygusu.

hiss-i inkar / hiss-i inkâr

  • İnkâr duygusu.

hiss-i kable'l-vuku

  • Bir şeyi olmadan önce hissetme duygusu.

hiss-i kablelvuku

  • Birşeyi olmadan önce hissetme duygusu.

hiss-i kablelvukū' / حِسِّ قَبْلَ الْوُقُوعْ

  • Meydana gelmeden önce hissetme duygusu.

hiss-i mezhebi / hiss-i mezhebî

  • Mezhebî his, metot ve öğretiye ait duygu.

hiss-i mücerred

  • Saf ve hâlis duygu.

hiss-i muhabbet

  • Sevgi hissi, duygusu.

hiss-i naim / hiss-i nâim

  • Uyuyan his, hareketsiz duran duygu.

hiss-i nefs-i cisim

  • Bedene ait nefsani duygu.

hiss-i sadis / hiss-i sâdis

  • Altıncı hiss, altıncı duygu. (Kalb ile vicdan, mahall-i iman. Hads ile ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis, tarik-ı iman. Fikr ile dimağ, bekçi-i iman) (Lemaat. dan)

hiss-i saika

  • İnsanları bir yöne sevk eden, yönlendiren his, duygu.

hiss-i şaika

  • İnsanları bir hedefe teşvik eden, şevklendiren, duygu.

hiss-i samia, basıra, zaika / hiss-i sâmia, bâsıra, zâika

  • İşitme, görme, tat alma hisleri, duyguları.

hiss-i şedit

  • Şiddetli his, duygu.

hiss-i şefkat

  • Şefkat duygusu.

hiss-i şükran ve memnuniyet

  • Teşekkür etme ve memnuniyet hissi, duygusu.

hiss-i taklidi / hiss-i taklidî

  • Taklit hissi, duygusu.

hiss-i taraftarlık

  • Taraftarlık duygusu.

hiss-i tenkit

  • Tenkit, eleştirme duygusu.

hiss-i umumi / hiss-i umumî

  • Umumî his, genel ortak duygu.

hiss-i umumiye / hiss-i umumîye

  • Umumun hisleri, genelin duyguları.

hissen

  • Duygu olarak, hissederek.
  • His itibariyle, duygulanarak, hislenerek.
  • Duygu bakımından.

hissi / hissî / حسى

  • Duygusal.
  • His ile, duygu ile ilgili, duygusal.
  • Duyguya ait, hisse müteallik. Ruhen ve kalben anlaşılan. Aklı muhakeme ile olmayıp his ile olan.
  • Duygulu. (Arapça)

hissiyat / hissiyât / حسيات

  • Duygular. Hisler.
  • Hisler, duygular.
  • Duygular.
  • Duygular. (Arapça)

hissiyat-ı aliye / hissiyât-ı âliye

  • Yüce hisler, duygular.

hissiyat-ı aşıkane / hissiyât-ı âşıkane

  • Aşıkça, âşka benzer duygular.

hissiyat-ı askeriye

  • Askerî duygular, hisler.

hissiyat-ı bakiye / hissiyat-ı bâkiye

  • Kalıcı olmayı ve sonsuzluğu isteyen duygular.

hissiyat-ı beşeriye

  • İnsanî hisler, duygular.

hissiyat-ı diniye

  • Dinî hisler, duygular.

hissiyat-ı hafiyye

  • Gizli hisler, duygular.

hissiyat-ı hayatiye

  • Hayata ait duygular.

hissiyat-ı imaniye

  • İmanî hisler, imanın etkisinde olan duygular.

hissiyat-ı insaniye / hissiyât-ı insaniye

  • İnsanlarda bulunan hisler, duygular.

hissiyat-ı islamiye / hissiyat-ı islâmiye

  • İslâmî duygu ve hisler.

hissiyat-ı kalbiye

  • Kalpteki hisleri, duyguları.

hissiyat-ı mütevarise / hissiyat-ı mütevârise

  • Nesilden nesile miras kalan, geçmişten gelerek yeni nesle geçen duygular.

hissiyat-ı nefsaniye / hissiyât-ı nefsaniye

  • Kötülükleri emreden nefsin yönlendirdiği duygular.

hissiyat-ı nefsiye

  • Nefse ait duygular.

hissiyat-ı şedide / hissiyât-ı şedide

  • Kuvvetli duygular.

hissiyat-ı sefihe / hissiyât-ı sefihe

  • Sefahet ve eğlenceye düşkün hisler, duygular.

hissiyat-ı süfliye

  • İnsanları kötülüğe yönelten aşağılık duygular.

hissiyat-ı ulviye / hissiyât-ı ulviye

  • Yüksek hisler, ulvi duygular.
  • Yüksek hisler, yüce duygular.

hissiyat-ı ulviye-i diniye

  • Dinden gelen yüksek hisler, yüce duygular.

hissiyat-ı ulviye-i insaniye / hissiyât-ı ulviye-i insaniye

  • İnsanın yüksek duyguları.

hissiyat-ı ulviye-i rakika / hissiyat-ı ulviye-i rakîka

  • Yüksek ve ince hisler, duygular.

hissiyat-ı umumiye

  • Herkeste bulunan hisler, duygular.

hissiyat-ı yakubiye / hissiyat-ı yâkubiye

  • Hz. Yakub'un (a.s.) hisleri, duyguları.

hissiyatça

  • Duyguları açısından.

hissiye / حسيه

  • Duygu. (Arapça)

hissiyet

  • Duygululuk, hissîlik.

hissiyyat

  • Duygular, sezişler.

hükm-i şer'i / hükm-i şer'î

  • Kur'an-ı Kerim'e ve Din-i İslâm'a uygun kanun ile verilen karar. Şeriatın hükmü.

hukuk-u şer'iye

  • Dine uygun hukuklar, haklar.

hükumet-i meşrua / hükûmet-i meşrua

  • Hukuka, kanuna uygun hükûmet.

hükumet-i meşruta-i meşrua / hükûmet-i meşruta-i meşrua

  • Şeriata uygun meşrutiyet hükûmeti.

humret

  • Utanma duygusundan dolayı yanaklarda oluşan kızarıklık; utanma.

hürriyet-i şer'i / hürriyet-i şer'î

  • İslâmiyetin uygun gördüğü hürriyet, İslâm'ın hürriyet anlayışı.

hüsn-i ta'bir

  • Müstehcen veya soğuk bir şeyin güzel ve edebe uygun bir tarzda ifade edilmesi.

hüsn-ü tenasüp

  • Güzel bir uygunluk.

hüsn-ü vifak

  • Uygunluğun güzelliği, güzel uygunluk.

huşu' / huşû' / حُشُوعْ

  • Allah'ın huzurunda olduğunu bilerek huzur, sükûnet ve edeb duygusu içinde olmak.

i'tidal

  • Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. Vasat derece olmak.
  • Yumuşaklık. Uygunluk.
  • Gündüz ve gecenin birbirine denk, eşit olması.
  • Miktar ve keyfiyyet hususunda iki hâlet arasında mutavassıt olmak.

ibban / ibbân

  • Uygun zaman, vakit. Her şeyin mevsimi.

ibtal-i hiss

  • Duygusunu battal etmek ve uyuşturmak.

ibtalihis / ibtâlihis

  • Duyguları uyuşturma, anestezi.

içli

  • t. İçi dolu.
  • Çabuk müteessir olan, hassas duygulu.
  • Kin tutan, haset eden.

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

icra / icrâ

  • Uygulama, yapma.

icra etmek / icrâ etmek

  • Uygulamaya koymak.

icra-yı adalet / icrâ-yı adalet

  • Adaletin uygulanması.

icraat / icrâât

  • Uygulamalar, yapmalar.

icraatçı

  • Bir uygulamayı doğrudan kendi iradesiyle yapan.

ictihad

  • Kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışmak. Gayret etmek. Çalışmak.
  • Anlayış.
  • Kanaat.
  • Fık: Şeriatın fer'î mes'elelerine âit hükümleri, İslâm müçtehidlerinin, usulüne uygun olarak, Kur'an ve Hadis-i Şeriflerden çıkarmaları ve bunun için tam gayret etmiş olmaları. Böyle

ictişa'

  • Yer uygun olmama.

idam

  • Islah etmek. Muvafık kılmak, uygun yapmak.

iffet

  • İnsan rûhundaki yapıcı kuvvetin, yâni şehvetin iyiye kullanılmasından ortaya çıkan huy. Nefsi kötü isteklerinden men etmek. Âr, nâmus, hayâ duygusu.

ihale / ihâle

  • İşi uygun olana verme.

ihlas-mendane

  • Temiz yürekli kimseye yakışır şekilde, ihlaslı kişiye uygun tarzda. (Farsça)

ihsasi / ihsasî

  • Hisse ait ve müteallik. Duygu ile alâkalı.

ihtiram-ı hissiyat

  • Duygulara, hislere saygı gösterme.

ihtirasat-ı hayvaniye / ihtirâsât-ı hayvâniye

  • Hayvânî ihtiraslar, hayvanî duygulardan kaynaklanan aşırı istekler, tutkular.

ihtisas

  • Hissetmek. Sezmek. Duymak. Duygulanmak. Hislenmek.

ihtisasat / ihtisâsât

  • Hislenmeler, duygulanmalar.
  • Duygu ve düşünceler, izlenimler.

ihtiyat / ihtiyât

  • Dîne uygun olmayan bir işi yapma şüphesinden kurtulmak için, tedbirli hareket etme.

ilham / ilhâm

  • Peygamberlerin kalblerine, uyanık iken, melek görünmeden ilâhî vahyin bırakılması.
  • Sâlihlerin, iyi kimselerin kalbine gelen İslâmiyet'e uygun mânâlar.
  • Allahü teâlânın bildirmesi. Sevk-i tabîî. Bugün buna içgüdü denilmektedir.

ilham-ı fıtri / ilham-ı fıtrî

  • Cenâb-ı Hakkın ihtiyaçlarını karşılamaları için varlıklara yaratılışta vermiş olduğu duygu.

ilhamat-ı gaybiye / ilhâmât-ı gaybiye

  • Gayb âleminden gelen ilhamlar; Cenâb-ı Hakkın ihtiyaçlarını temin etmeleri için varlıklara vermiş olduğu duygu.

illet-i şer'iye

  • Şeriata ait illet; İslâmiyete uygun gerçek neden, sebep.

ilm-i bedi'

  • İlm-i beyânın üç bölümünden üçüncü bölümüdür ki, bediiyat da denir. Muktezâ-yı hâle uygun bir kelâmın lâfız ve mânâ bakımından daha da güzelleştirilmesinin kaidelerinden bahseder. Bu kaidelere Edebî San'atlar da denir.Her şeyin güzellik cihetlerinden bilhassa Arabi terkiblerden bahseder, kelâmın güz

ilm-i kıraat

  • Usul ve kaidesine uygun olarak Kur'an-ı Kerimin okunması ilmi. Bak: (Kıraat) ve (Kıraat-ı seb'a) ve (Fenn-i kıraat)

ilm-i meani / ilm-i meânî

  • Sözün hâle uygunluğundan bahseden edebî ilim dallarından biri.

ilmi / ilmî

  • İlimle ilgili, ilme uygun.

imla / imlâ

  • Usûlüne uygun olarak yazma, yazdırma.

imtizac-ı elvan

  • Renklerin uygunluğu.

inayet-i bari / inâyet-i bâri

  • Varlıklardaki organ ve donanımı gayelere uygun yaratan Allah'ın ihsanı, yardımı.

inbisat-ı alat / inbisat-ı âlât

  • Âletlerin genişlemesi; dış dünyayı algılayıp idrak edebebilmek için ruhun kullandığı âletlerin, yani duyular, duygular ve sairelerin gelişip genişlemesi.

infaz / infâz / انفاذ

  • Emri yerine getirme; uygulama.
  • Uygulama, yerine getirme, yapma. (Arapça)

infaz-ı ahkam / infaz-ı ahkâm

  • Hükümleri yerine getirme, uygulama.

inşad

  • Edb: Şiir okuma. Şiiri kaidesine uygun ahenk ile okuma. Sesini yükseltme.
  • Arayıp soruşturma.
  • Birisini hicvetme.
  • Kayıp olan bir şeyi haber verme.

insaflı

  • Vicdana uygun davranan.

intıbak

  • (Tıbk. dan) Uygun olmak, muvâfakat. Mutabık, mümâsil ve muvâfık olmak.

intibak

  • Uyma, uygun hale gelme. Edebiyatta iki zıd şeyin ortak özelliğini bulup birleştirme.

intıbakat

  • (Tekili: İntıbak) Uygun ve münasib gelmeler. Mutabık gelmeler.

intikam-ı şahsi / intikam-ı şahsî

  • Şahsî intikam düşüncesi veya duygusu.

iptal-i his

  • Hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme.

irtiza'

  • (Rıza. dan) Razı olma, rıza gösterme, uygun ve münasib bulma. Kabul etme.
  • Beğenme, seçme.

isabet

  • Rastlamak. Doğruca varıp erişmek. Doğru düşünmek, matluba uygun iş işlemek.

işaret-i hissiye

  • Somut işaret; hislere, duygulara hitap eden işaret.

islam-ı mecazi / islâm-ı mecâzî

  • Nefsin, itminâna gelmeden yâni Allahü teâlânın rızâsına uygun hareket etmeye başlamadan önce, kişide bulunan ve Cennet'e girmek için yeterli olan İslâmiyet.

israf / isrâf

  • Malı, İslâmiyet'in ve mürüvvetin uygun görmediği yâni lüzumsuz, fâidesiz yerlere dağıtmak.

istifham

  • Sual sorup anlamak. Anlamak için sormak.
  • Edb: Cevap istemek için değil, daha çok dikkati çekmek, hisleri kuvvetlerdirmek maksadıyla soru şeklinde söylemek san'atıdır. Şefkat, sevgi, hayret, kin ve nefret gibi duyguların te'siri altında vuku bulur.

istihsan

  • Beğenmek, güzel bulmak. Bir şeyin iyi olduğu kanaatında bulunmak. Beğenilmek.
  • Fık: Kıyası terkedip, nassa, yani, âyet ve hadis-i şeriflerin hükümlerine en uygun olanı almak. Şeriatta; zorlaştırmayan hükümle, râcih delil ile amel etmektir.

ıstılah

  • Tabir, deyim. Belirli bir topluluğun, bir lafzı lügat mânasından çıkararak başka bir mânada kullanmaları.
  • Bir ilim veya mesleğe âid kelime. Terim. Erbab-ı ilim arasındaki ve herkesin anlamadığı kelime.
  • Muvafakat. Uygunluk. Barışmak. İttifak.

istiva / istivâ

  • Kur'ân-ı kerîmdeki müteşâbih, yâni görülen, ilk anlaşılan mânâların verilmesi akla ve dîne uygun olmayıp günâh olan ve bu sebeble tevîl etmek yâni uygun olan mânâları vermek îcâb eden kapalı sözlerden biri.

ittihad-ı millet / ittihâd-ı millet

  • Milletin birliği; aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aralarında din, dil, duygu, ortak tarih, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğunun birlik ve beraberliği.

ıttırad

  • İntizamlı, uygun şekilde. Saat gibi intizamlı hareket. Sıra ile birbirini takib eden. Ritmik.

ittirad

  • Düzenli, uygun biçimde sıra ile birbirini izleyen. Biteviye.

kàbil-i tatbik

  • Uygulanabilir.

kabil-i telif

  • Uygun olan, bağdaşan.

kablelvuku

  • Birşeyi olmadan önce hissetme duygusu.

kaideten

  • Kaide ve hükümlere göre. Kurala uygun olarak.

kalb

  • Duyguların sultanı, gönül.

kalb-i külli / kalb-i küllî

  • Genele ait kalp, toplumun duyguları.

kalb-i muhammedi / kalb-i muhammedî

  • Hz. Peygamberin mânevî kalp duygusu.

kalb-i salih

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden insanın kalbi.

kanun-u şer'i / kanun-u şer'î

  • Dine uygun kanun.

kanuni / kanunî

  • Kanuna göre, uygun.

karıakıl / kârıakıl

  • Akla uygun.

kasi / kasî

  • (Kasiye) Duygusuz. Katı, hissiz, taş gibi katı.

kaza / kazâ

  • Allahü teâlânın ezelde irâde ve taktir buyurduğu şeyleri, zamânı gelince, ilim ve irâdesine muvâfık (uygun) olarak yaratması. Kazâ gelmez Hak yazmayınca, Belâ gelmez kul azmayınca.

keffaret

  • (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç.
  • Günahtan arınma.

kema yenbagi / kema yenbagî

  • İcabettiği gibi, uygun olduğu üzere, lâyıkı gibi.

kemal-i münasebet / kemâl-i münasebet

  • Mükemmel bir uygunluk.

kemal-i tenasüb / kemâl-i tenasüb

  • Tam bir uygunluk.

keramend

  • Münasib, muvafık, lâyık, uygun, şayeste. (Farsça)

kesb

  • İnsandaki seçme hareketi, istek, ihtiyâr. İsteğin uygulama safhasına sokularak ortaya konulması.
  • Kazanmak, kazanç.

keşişane / keşişâne

  • Keşişe yakışır yolda. Papaza uygun şekil ve surette. (Farsça)

kitab-ı belağat / kitab-ı belâğat

  • Maksada ve hâle uygun söz söyleme kitabı.

kitabi / kitabî / kitâbî

  • Kitaba dair ve müteallik. Kitaba tabi olan. Kitaba uygun. Kur'an, İncil, Tevrat kitablarından birine inanan. Semavî kitaplardan birine inanan.
  • Kitaba uygun, kitapla ilgili, ilâhî kitaplardan birine inanan.

kıvam

  • Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali.
  • Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali.
  • Tav.
  • Durma.
  • Çağ.
  • Bir şeyin nizamı.
  • Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler.

kıyas-ı fasid / kıyâs-ı fâsid

  • Şartlarına uygun olmadan yapılan bozuk, geçersiz kıyas.

kıyasi / kıyasî

  • Kıyasan uygun olan.
  • (Kıyâsiyye) Benzetme ile olan.
  • Genel kaideye uygun ve muvafık olan.

kıyasiyyat

  • (Tekili: Kıyâsi) Benzetme veya tatbik ile olanlar.
  • Umumi kurallara uygun olanlar.

kozmopolit

  • Her yabancı şeye karşı alâka gösteren, milliyet duygularından mahrum kimse. (Fransızca)
  • Çeşitli milletlerden insanları içine alan. (Fransızca)

kudsi rejim / kudsî rejim

  • Dinî yönetim; İslâmın ve Kur'ân'ın mukaddes hükümlerinin uygulandığı yönetim.

küfüv

  • Denk, uygun.

küfüvv-ü şer'i / küfüvv-ü şer'î

  • Şeriatın eşler arasında uygun gördüğü denklik; birbirine uygunluk.

küfv

  • Denk olan, uygun düşen.

kuva / kuvâ

  • Duygular, hisler.

kuva-i hamse / kuvâ-i hamse

  • Beş duygu.

kuva-ı selase / kuva-ı selâse

  • Üç kuvve; akıl, gazap ve şehvet duygusu.

kuva-yı insaniye / kuvâ-yı insaniye

  • İnsandaki güçler, duygular, duyular.

kuvve

  • Kuvvet. Güç.
  • Salâhiyyet. İktidar.
  • Fikir. Niyet.
  • Hasse. His. Duygu. Meleke.
  • Kabiliyyet. (Za'fiyyetin zıddı)
  • Duygu, güç.
  • Kuvvet, düşünce, duygu, yetenek.

kuvve-i akliye / قُوَّۀِ عَقْلِيَه

  • Akıl gücü, duygusu.
  • Akıl duygusu.

kuvve-i basıra / kuvve-i bâsıra

  • Görme duygusu, görme kuvveti. (Farsça)

kuvve-i behimiye / kuvve-i behîmiye

  • Hayvânî güç, duygu.

kuvve-i gadabiye / قُوَّۀِ غَضَبِيَه

  • Öfke gücü, duygusu.
  • Zararları defetme duygusu.

kuvve-i hafıza-i insaniye / kuvve-i hâfıza-i insaniye

  • İnsandaki hafıza duygusu, bellek.

kuvve-i hamse-i batına / kuvve-i hamse-i bâtına

  • İçteki beş his, beş duygu.

kuvve-i imaniye

  • İman gücü; iman duygusu.

kuvve-i lamise / kuvve-i lâmise

  • Dokunma ve hissetme duygusu. Sertliği ve yumuşaklığı anlama duygusu.

kuvve-i müdrike

  • İdrak kuvveti. Beş duygunun, hissin zihinde duyulması, anlaşılması.

kuvve-i müfekkire

  • Düşünme duygusu.

kuvve-i mümeyyize

  • İnsanın iç âleminde hissedilenleri birbirinden ayırdetme kudreti.
  • Hayır ve şerri anlayıp ayıran bir duygu ve kuvvet.

kuvve-i müvellide

  • Üreme duygusu.

kuvve-i şamme / kuvve-i şâmme

  • Koku alma, koklama duygusu. Burun.

kuvve-i şeheviye / قُوَّۀِ شَهَوِيَه

  • Arzulama duygusu.

kuvve-i şeheviye ve gadabiye

  • Şehvet ve öfke duyguları; insanı dünya zevklerini elde etmeye ve zararlı şeyleri defetmeye sevkeden duygular.

kuvve-i şeheviye ve gazabiye

  • Şehvet ve gazap duygusu.

kuvve-i şeheviye-i behimiye / kuvve-i şeheviye-i behîmiye

  • Hayvanî şehvet duygu.

kuvve-i vahime / kuvve-i vâhime

  • Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi.

kuvve-i zaika / kuvve-i zâika

  • Dildeki tad alma duygusu.

kuvveden fiile çıkma

  • Potansiyel özellikleri dışa yansıtma, uygulama.

kuvveler

  • Duygular, duyular.

lahn

  • Güzel ve kaideli ses.
  • Nağme.
  • Kaideye uymayan yanlış okuyuş.
  • Usulüne uygun okumak.
  • Sadece muhatabın anlıyacağı şekilde remizle söz söylemek.
  • Meyl.
  • Fehmeylemek.
  • Lisan.
  • Lügat. Fetva. Mânâ. Mefhum.

lamise / lâmise

  • Dokunma hissi, duygusu. El ile olan his. Bir şeyin cesâmetini anlama duygusu.

laşe / lâşe

  • Cife. Kokmuş et parçası.
  • Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri.
  • Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan.
  • Zayıf ve cılız hayvan.
  • Mc: Kıyıda
  • Leş. Kendiliğinden ölmüş veya İslâmiyet'in emrine uygun olmayarak kesilmiş veya öldürülmüş hayvan ve böyle hayvanın eti.

latif tevafuk

  • İnce mânâlar içeren hoş, güzel uygunluk.

latife / lâtife / لطيفه / latîfe / لَط۪يفَه

  • Hoş söz. Şaka. Mizah. Söz ile iltifat. İnsanın çok ince ve hassas olup kalbe bağlı bir duygusu. (Mukabili ciddiyettir)
  • Duygu, his; insanın mânevi yapısında bulunan ince duygular.
  • İnce duygu, hoş söz, nazik şaka.
  • Duygu.
  • Duygu.

latife-i insani / lâtife-i insani

  • İnsanda bulunan lâtif duygulardan birisi.

latife-i insaniye / lâtife-i insaniye

  • İnsandaki ince duygular.

latife-i müdrike / lâtife-i müdrike

  • İdrâk etme duygusu, anlama ve kavrama hassesi.

latife-i rabbaniye / lâtife-i rabbâniye

  • İnsanın kalbine bağlı ve bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhî hakikatlar onunla hissedilip zevkedilir.
  • İlâhî hakikatleri hisseden ve mânevî zevkleri alan his, duygu.

layık / lâyık

  • (Liyakat. den) Yakışır ve yaraşır. Uygun, münasib ve muvafık.
  • Uygun.
  • Uygun, yaraşır.

leff-ü neşr

  • Sarıp bağlama ve çözüp yayma. Birkaç isim yazdıktan sonra onların her birine ait özellik veya görevleri ayrıca sıralama. Bu sıralama isimlerin sırasına uygun sırada olursa "mürettep" adını alır. Olmazsa "müşevveş" adını alır.

lems

  • Dokunmak, el ile tutmak, ellemek, yapışmak.
  • Beş duygudan biri, dokunma duygusu.

letaif / letâif

  • Lâtif duygular.
  • Lâtifeler; insanın mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri.
  • İnce duygular, incelikler, güzellikler.

letaif-i aşere / letâif-i aşere

  • On lâtif duygu. On adet lâtifeler.
  • On lâtife veya duygu.

letaif-i beşer / letâif-i beşer

  • İnsanın lâtileferi; insanın yapısındaki duyular ve duygular.

letaif-i insaniye / letâif-i insaniye

  • İnsandaki ince ve yüce duygular.

letaif-i maneviye / letâif-i mâneviye

  • Mânevî duygular.

letaif-i ulviyet / letâif-i ulviyet

  • Yüksek duygular.

lian / liân

  • Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi.
  • Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer'i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab okumak suretiyle olan yeminleri. Buna: Mülâene, telâun, iltiân da denir.
  • Lânetleşmek, erkeğin zevcesini (hanımını) zinâ etmekle suçlaması veya bu çocuk benden değildir demesi hâlinde dört şâhid getiremezse, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çağrılarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmedeki bildirildiği şekilde) kar şılıklı yemîn etmeleri ve lânetleşmeleri. Buna mu

lisan-ı beliğane / lisân-ı beliğâne

  • Belâgatli dil, maksadı muhatabın hâline tam bir uygunluk içinde anlatan dil.

liyakat / liyâkat

  • Layıklık, uygunluk.

lüzum-u mutabakat

  • Uygunluğun lüzumu, gereği.

ma'kul / ma'kûl / مَعْقُولْ

  • Akla uygun, akıllıca iş gören, anlayışlı, mantıklı.
  • Akla uygun.

ma'kulat

  • (Tekili: Ma'kul) Aklın uygun bulduğu, ancak akıl ile bilinir ve nakle müstenid olmayan meseleler ve ilimler.

ma'kuliyet

  • Akla uygunluk, mantıki oluş.
  • Menkul olmayış.

ma'rifetullah

  • Masnuat-ı İlâhiyeyi ve Kur'âni hakikatleri tefekkür ve tahsil ile veya lütf-i İlâhi ile kalbi inkişâf ve basirete sâhib olmak. Esmâ-i İlâhiyyeyi tanımak. İlâhi hakikatlara vukufiyet. Her işte Allah rızâsına en uygun hareket tarzını bilip amel etmek.

ma-ba'dettabia

  • (Mâba'de-t tabia) Metafizik. Beş duygu ile bilinmeyen varlıklar hakkında fikrî araştırma yapan felsefe kolu. Bu felsefe ile alâkalı olan.

maani / maanî

  • (Tekili: Mâna) Mânalar.
  • Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı.

maani-i beyaniye / maâni-i beyâniye

  • Beyân ve maânî ilimleri (beyân; teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konularından bahseder; maânî; sözün maksada uygunluğundan bahseder.).

madde

  • Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan.
  • Asıl, esas, cevher, mâye.
  • Bend, fıkra, kısım.
  • İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey.
  • Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan ya

maglubane

  • Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde. (Farsça)

mahiyet-i ameliye

  • Tatbik ve uygulamanın mahiyeti, özelliği.

mahkeme-i adalet

  • Adaletli mahkeme, hakkın benimsenip uygulandığı yer.

mahra

  • Değerli ve itibarlı insan.
  • Uygun, münâsib ve elverişli şey.

mahz-ı belagat / mahz-ı belâgat

  • Her yönüyle belâgatlı olan, tam yerinde ve tam şartlara uygun söz söylemek.

mail-i inhidam / mâil-i inhidam

  • Yıkılmaya meyilli, yıkılmaya uygun, müsait.

makul / mâkul / mâkûl / معقول

  • Akla uygun.
  • Akla uygun.
  • Akla uygun.
  • Akla uygun. (Arapça)

makulane / mâkulâne / mâkûlâne

  • Akla uygun bir şekilde.
  • Akla uygun biçimde.

makulat / mâkulât / mâkûlât

  • Aklın uygun bulduğu, akıl ile bilinen şeyler.
  • Akla uygun olanlar, akılla ilgili bulunanlar.

makule / mâkûle

  • Akla uygun olan.

makuliyet / mâkuliyet / mâkûliyet

  • Akla uygunluk.
  • Akla uygunluk.

mantıki / mantıkî

  • Mantıka dâir. Aklî ve müsbet olan düşünce, fikir. Mantık kaidelerine uygun.

maruf

  • Bilinen, tanınan, meşhur ünlü.
  • Şeriatin emrettiği, uygun gördüğü.

marzi-i ilahi / marzî-i ilâhî

  • Allah'ın rızasına uygun olan iş.
  • Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun işler.

marziyat / marziyât

  • Allah'ın rızasına uygun işler.

marziyat-ı ilahiye / marziyât-ı ilâhiye

  • Allah'ın rızasına uygun işler, Allah'ın hoşnut olacağı işler.

marziyat-ı rabbaniye / marziyât-ı rabbâniye

  • Allah'ın rızasına uygun işler, Allah'ın hoşnut olmasına sebep olan şeyler.

marziyatı / marziyâtı

  • Razı ve hoşnut olduğu şeyler; Allah'ın rızasına uygun şeyler.

maslahatkarane / maslahatkârâne

  • Maslahata, işe ve maksada uygun surette. (Farsça)

masug

  • Kalıba dökülmüş.
  • Örneğe uygun.
  • Düz.

mavudieleh / mâvudieleh

  • Varlık gayesine uygunluk.

me'sur / me'sûr

  • Esir edilmiş, tutsak, yolu kesilmiş. Dinî geleneklere uygun olan, rivayete dayanan.

mecaz-ı akli / mecaz-ı aklî

  • Akla uygun olan mecaz, akılla bilinen mecaz, bir şeyi asıl sebebinin dışında başka bir sebebe isnad etmek.

medar-ı tenasüp / medâr-ı tenasüp

  • Uygunluk sebebi, kaynağı.

mefhum-ı muvafık / mefhûm-ı muvâfık

  • Lafızda (sözde) zikredilmeyen mânânın bizzat zikredilen mânâya hükümde uygunluğu.

mekruh

  • İğrenç, tiksinti veren.
  • Haram olmayan ve zaruret olmadıkça yapılması uygun görülmeyen iş.

meleke-i riayet-i hukuk

  • Hukuka uygun davranma alışkanlığı, pratiği.

mendub

  • İyilikleri sayılarak arkasından ağlanan ölü.
  • Şeriatçe yapılıp yapılmamasında bir sakınca olmayan ama uygun görülen işler.

menfi siyaset

  • Olumsuz siyaset; aşırı taraftarlık veya rakipleri yok etmek şeklinde uygulanan siyaset.

merkez-i şuunat / merkez-i şuûnât

  • İşlerin, hallerin ve duyguların merkezi.

meş'ar

  • (Çoğulu: Meşâır) Bilecek yer.Hasse. Duygu.
  • Hacıların ziyaret ettikleri yerler.
  • Hacı olmadan önce durulması gereken yerlerden her biri.
  • Duygu, hasse.

mes'udane

  • İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla. (Farsça)

mesai-yi şer'iye / mesâi-yi şer'iye

  • Şeriata uygun olan çalışma ve çabalar.

meşair / meşâir

  • (Tekili: Meş'ar) Beş duygu, his. Hasseler.
  • Akıl ve vahiy.
  • Hacı olmadan evvel durulması lâzım gelen mühim makamlar.
  • Hacı olmadan önce durulması gereken önemli yerler.
  • Hasseler, duygular.

meşayıh-ı müstakim-ül-ahval / meşâyıh-ı müstakîm-ül-ahvâl

  • Hâlleri İslâmiyet'in emirlerine uygun olan zâtlar.

mesnun / mesnûn

  • Bilenmiş.
  • Sünnete uygun olan.
  • Yıllanmış şey.

meşru / meşrû

  • Şer'an caiz olan, şeriate ve kanuna uygun olan.
  • Helâl, dine uygun.
  • Helâl, dine uygun.
  • Dine uygun.

meşru' / meşrû' / مشروع / مَشْرُوعْ

  • Şerîate (İslâmiyet'e) uygun şey.
  • Şeriata uygun.
  • İslâma uygun.
  • İslâma uygun.

meşruiyet / meşrûiyet

  • Meşruluk, meşru olma, kanuna, şeriata uygun olma.
  • Dine uygunluk.

meşruiyyet

  • Meşruluk. Meşru' olma. Kanuna, şeriata uygun bulunma. Yasak olmayış.

meşruta-i meşrua / meşrûta-i meşrûa

  • Dine uygun meşrutiyet; İslâmın öngördüğü meşrutiyet.
  • Dine uygun meşrutiyet; İslâm'ın öngördüğü meşrutiyet.

meşrutiyet-i meşrua / meşrutiyet-i meşrûâ

  • Dine uygun meşrutiyet; İslâm'ın öngördüğü meşrutiyet.
  • Dine uygun olan meşrutiyet, yönetim şekli.

meşrutiyet-i şer'iye

  • İslâma uygun olarak şartları ve kuralları belirlenen meşrutiyet sistemi.

meşveret-i meşrua

  • İslâmın sınırlarını ve özelliklerini belirlediği istişare ve danışma uygulaması.

mevadd-ı münasib / mevadd-ı münâsib

  • Uygun maddeler.

mevki-i münasib

  • Uygun yer ve konum.

mevki-i münasip

  • Uygun mevki, ilgili yer.

mevki-i tatbik

  • Uygulama yeri, makamı.

mevkuf satış / mevkûf satış

  • Sözleşme, alıcı ve verici açısından İslâmiyet'e uygun olduğu hâlde; başkasının hakkı karışmış olan alış-veriş.

mevzi-i münasib

  • Uygun yer ve konum.

mevzi-i münasip

  • Uygun konum.

mihaniki kıraet / mihanikî kıraet

  • Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.

mihanikiyyet

  • yun. (Mihanik. den) Makine sanayiini ihate eden fen ve ilimler. Makine gibi cansız şeyler.
  • Cansız ve duygusuz fakat ahenkli hareket ve hareket kabiliyeti.

minnettarlık

  • Şükran duygusu.

misal-i enseb / misâl-i enseb / مِثَالِ اَنْسَبْ

  • En uygun örnek.

misal-i meşru / misâl-i meşru

  • Şeriata uygun timsal, örnek.

misk ile anber

  • Tamamıyla isteğe uygun. (Misk ü anber de denir).

modern

  • Şimdiki zamana uygun, asri. (Fransızca)

mu'cizat-ı hissiye

  • Duygu ile bilinen, duyu ve duygulara hitap eden mu'cizeler; su, ağaç, taş, hayvan gibi varlıklar üzerinde Peygamber'in (a.s.m.) gösterdiği mu'cizeler.

mu'cize-i tevafukıyye

  • Kur'ân'daki tevafuka ait mu'cize, kelimelerin mu'cizeli bir şekilde birbirine uygunluğu.

mü'telif

  • (Ülfet. den) Alışan, ülfet eden, alışık.
  • Uygun, muvafık, denk.

muaddele

  • Adaletli; adalet ölçülerine uygun hale getirilmiş.

muadelet / muâdelet

  • Müsâvilik, denklik. Karşılıklı uygunluk. Eşitlik.
  • Eşitlik, denklik, karşılıklı denge ve uygunluk.

muamelat-ı zahiriye / muâmelât-ı zâhiriye

  • Görünürdeki uygulamalar.

muamele-i imani / muamele-i imanî

  • İmânı temel alarak yapılan uygulama.

mücaz

  • (Cevaz. dan) Câiz görülmüş, yapılabilir, uygun ve muvafık görülmüş.
  • Diplomalı. İcazet almış. Kendisine icazet verilmiş.

müceddid

  • Yenileyici, hadîste her asırda geleceği müjdelenen ve îman hakikatlarını asrın anlayışına uygun olarak anlatmakla görevlendirilen nurlu âlim.

mücessem

  • Cismi olan. Dış duygularımızla bilinip varlığından haberdar olduğumuz şey. Varlığı görünen. Cisimlenmiş olan. Bir şekli gösteren. Uzunluğu, genişliği ve kalınlığı olan cisim. Şekillenmiş.

müdavele-i hissiyat

  • Duyguların karşılıklı alışverişi.

müfti / müftî

  • Fetvâ veren.
  • Vilâyet ve kazâlarda din işlerine bakan, İslâm âlimlerinin dînî bir konuda vermiş oldukları hükümleri yâni fetvâyı, insanlara bildiren kimse; nakleden me'mur.
  • Fetvâ veren, yâni herhangi bir şeyin, İslâm dînine uygun olup olmadığını bildiren, Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şer

mugayyebat

  • (Magibât) Zâhir duygularla bilinmeyen, bizce gaip olan, bilinmeyen şeyler.

muhabbet-i gayr-ı meşrua

  • Dine uygun olmayan sevgi.

muhabbet-i meşrua

  • Helâl, dine uygun sevgi.

muharrike

  • Harekete geçiren duygu, refleks.
  • Hareket veren duygu.

muhayyile

  • Hayal gücü, hayal duygusu.

muhtesib

  • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

mukaddes rejim

  • Dinî yönetim; İslâmın ve Kur'ân'ın kutsal hükümlerinin uygulandığı yönetim.

mukarenet

  • (A, uzun okunur) Yakınlık. Ayrılmayıp musâhebe etmek.
  • Bitişmek. Birleşmek.
  • Uygunluk.
  • Bir yere gelmek.
  • Bitişiklik, yaklaşma, kavuşma, uygunluk, cinsel yaklaşma.

mukri'

  • Kur'an-ı Kerimi kaidelerine uygun okuyan.

mukteza-yı hale mutabakat / muktezâ-yı hâle mutabakat

  • Hâlin icabına ve gereğine uygunluk.

mülaane / mülâane

  • Zevcesini (eşini) zinâ ile suçlayan erkeğin dört şâhit getirememesi hâlinde, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çıkarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmelerde bildirilen ifâdelerle) karşılıklı yemin etmeleri ve lânetleşmeleri.

mülayemet

  • Lâtife etmek, şaka yapmak.
  • Sevinç izhar etmek.
  • Yumuşaklık. Uygunluk. Yumuşak huyluluk.
  • Bağırsakların yumuşaklığı.

mülayim

  • Yumuşak. Yavaş. Uygun. Yumuşak huylu.

mümaşat

  • Birlikte hoş geçinmek.
  • Bir maslahat yolunu takib etmek.
  • Meslek işlerinde tesviye, tervic ve idare etmek.
  • Karışmamak.
  • Başkalarının zarar vermeyen fikirlerine uyarcasına hareket etmek ve sulh u salâh üzere durmak. Uygunluk.

mümtezic

  • İmtizac eden. Birleşmiş olan, birleşik.
  • Birbirine tamamen uygun olarak karışmış olan.
  • Aralık bırakmayan, birbirine karışık, tamamen kapanan.
  • Birbiriyle iyi geçinen.

münafi-i his ve bedahet / münâfi-i his ve bedâhet

  • Duygu ve açıklığa zıt.

münasebat / münâsebât

  • Uygunluklar, ilgiler.

münasebat-ı mefhumiye / münasebât-ı mefhumiye

  • Sözdeki mealin gerçeğe uygunluğu.

münasebat-ı tevafukiye / münâsebât-ı tevafukiye

  • Birbirine uygun gelişmelerdeki bağlantılar, ilişkiler.

münasebat-ı tevafukıyet / münâsebât-ı tevafukıyet

  • Uygunluk arz eden münâsebetler, bağlantılar.

münasebet / münâsebet / مناسبت

  • İki şey arasındaki tenasüb, uygunluk, yakınlık, bağlılık, mensubiyet, yakışmak, vesile, alâka.
  • Uygunluk, ilgi.
  • Uygunluk.

münasebet-i belağat / münasebet-i belâğat

  • Belağattaki münasebet, uygunluk.

münasebet-i makule / münasebet-i mâkule

  • Akla uygun bir bağ, ilgi, ilişki.

münasib / münâsib

  • Benzer, uygun, lâyık, yakışır, yaraşır.
  • Uygun.
  • Uygun, yakışır.

münasip / münâsip / مناسب

  • Benzer, uygun.
  • Uygun.

münazara

  • Karşılıklı konuşmak. İlmî ve kaideye uygun olarak yapılan münakaşa. Mübahese.

münker

  • İslâmın reddettiği kötü davranş ve uygulama.
  • Yapılması uygun olmayan, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerle ve müctehidlerin (dinde söz sâhibi âlimlerin) söz birliği ile yasak edilen şey; günah.

muntabık

  • İntibak eden. Birbirine uyan. Uygun.
  • Uygun.
  • Uygun.

müntabık

  • Mutabık ve muvafık, uygun olan.
  • Uygun.

muntabık / منطبق

  • Uygun, uyumlu. (Arapça)

müraat-ı efham / müraât-ı efhâm

  • Zihinlere, anlayışlara uygun davranma; anlayış seviyelerini dikkate alma.

müraat-ı nazir / müraat-ı nazîr

  • Edb: Mânâca birbirine uygun kelimeleri bir cümlede toplamak.

murdar

  • Pis. Kirli. Mülevves. Temiz olmayan. (Farsça)
  • İslâmiyetin gösterdiği kaidelere uygun olmıyarak kesilmiş hayvan. (Farsça)

mürdedil

  • Gönlü ölmüş, katı yürekli, ham, hissiz, duygusuz insan.

mürevvic-i amal / mürevvic-i âmâl

  • Uygulamaya sokmaya çalışan, yapmaya teşvik eden.

mürüvvet

  • İnsaniyet. İnsanlığa uygun olan şeyi yapmak. Güzel ve iyi şeyleri alıp, kötü şeyleri ve hâlleri bırakmak.
  • Ana baba saadeti.
  • Mertlik, yiğitlik.
  • Reculiyet.

müsaadesiz

  • Uygunsuz, izin vermeyen.

müsaid / مساعد

  • Muvafık, uygun. Yardım eden. İzin veren.
  • Uygun.
  • Uygun. (Arapça)

müsaif

  • İş bitiren, uygunluk gösteren.

müsait / müsâit

  • Uygun.
  • Uygun.

müşakele

  • Benzeme, uygunluk, şekilce bir olma.

müşakelet

  • Şekilde bir olma ve uygunluk, benzeyiş.
  • Cinsiyet birliği.
  • Edb: Birinin söylediği bir sözü diğerinin az çok evvelki mânaya zıd olarak kullanması.

müşakil

  • Diğerine uygun olan, şeklini benzeten, şekilce benzeyen.

müsbet hareket

  • Doğruluğu âşikâr olan ve belli ve isbat edilebilen; doğru düşünenlerin kabul edebileceği kanun ve nizama uygun hareket.
  • Allah'ın (C.C.) emrine uygun, tahribkâr ve tecavüzkâr olmayan, yapıcı ve tâmir edici tarzda olan, mizan, adâlet ve insafa uyan hareket.

müsellemat-ı diniye / müsellemât-ı diniye

  • Dinin kabul görmüş ve uygulanması zorunlu kaideleri, temelleri.

müstaid

  • Yetenekli, uygun.

mutabaat / mutâbaat

  • Uyum, uygunluk.

mutabakat / mutâbakat / مُطَابَقَتْ

  • Uygunluk.
  • Uygunluk. Muhalif ve mugayir olmayıp, uygun ve muvafık olmak.
  • Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânânın tamamına delâleti.
  • Uygunluk.
  • Uygunluk.

mutabık / mutâbık / مُطَابِقْ

  • Uygun. Muvafık. Uyan.
  • Birbirine uyan, uygun.
  • Uygun.
  • Uygun.
  • Uygun.

mutabık-ı makam

  • Sözün konumuna uygun.

mutabık-ı mukteza-yı hal / mutabık-ı mukteza-yı hâl / mutâbık-ı muktezâ-yı hâl / مُطَابِقِ مُقْتَضَايِ حَالْ

  • İçinde bulunulan durumun gerektirdiği şartlara uygun olma.
  • Hâlin gereğine uygun.

mutabık-ı muktezā-yı hal / mutâbık-ı muktezā-yı hâl / مُطَابِقِ مُقْتَضَايِ حَالْ

  • Hâlin gereğine uygun.

mutabık-ı vaki

  • Gerçeğe uygun.

mutābık-ı vaki' / mutābık-ı vâki' / مُطَابِقِ وَاقِعْ

  • Olana uygun.

mutatabık

  • Münâsib gelen. Birbirine uyan. Uygun.

müteeddib olma

  • Edeplenme, terbiye almış olma, görgü kurllarına uygun davranma.

mütehallif

  • (Mütehallife) Uymayan, uygun ve münasib gelmeyen.
  • Değişebilir, değişken.

mütehassis / متحسس

  • Hislenen, duygulanan.
  • Çok hislenen, duygulanan.
  • İnsan sözüne kulak verip dinleyen.
  • Hayırlı işlere dair haberlere dikkat edip araştıran.
  • Çok duygulu, duygulanmış, hisli.
  • Duygulanan.
  • Duygulu. (Arapça)

mütehassis olma

  • Duygulanma, hislenme, hassas olma.

mütehassisane / mütehassisâne

  • Duygulanarak, hislenerek. (Farsça)

mütehazib

  • Biribine muvâfık olmak, uygunluk.

mütekamilin / mütekâmilîn

  • Tekâmül etmiş olanlar. Kâmil ve olgun kimseler. Allah'ın emrine uygun şekilde hareketi alışkanlık hâline getirmiş olanlar.

mütenasib / mütenâsib / متناسب

  • Uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan, muvâfık, birbirine mensub ve müşâbih olan.
  • Münasib, birbirine uygun, benzer, denk.
  • Uygun, birbirine yakışan.
  • Uygun, uyumlu. (Arapça)

mütenasiben / mütenâsiben

  • Birbirine uygun olarak.

mütenasık / mütenâsık

  • Birbirine uygun olan, münâsib ve nizam üzerine dizilmiş olan.
  • Dizili, birbirine uygun biçimde.

mütenasika

  • Bir düzen içinde, tertipli; birbirine uygun, insicamlı.

mütenasip / mütenâsip

  • Birbirine uygun.

mütetabık / mütetâbık

  • Birbirine uygun olan.

mütetabıkan

  • Birbirine uygunluk içinde.

mütevafık

  • Birbirine uygun olan, tevafuk eden.

müvademe

  • Mülâzemet, uygunluk, muvâfakat.

müvaeme

  • Muvâfakat, uygunluk.

muvafakat / muvâfakat / مُوَافَقَتْ

  • Uygunluk. Uymak. Anlaşmak. Karşılıklı anlaşma. Râzı olma. Müsâade.
  • Uygunluk; bir durumu uygun görme.
  • Uygunluk, uygun bulma.
  • Uygunluk.

muvafakat etme

  • Uygun bulma.

muvafakat-i adediye

  • Sayıca meydana gelen uygunluk, denklik.

muvafakat-ı maneviye / muvafakat-ı mâneviye

  • Mânevi uygunluk, denklik.

muvafakat-ı mefhumiye

  • Sözden çıkarılan meallerin uygunluğu.

muvafık / muvâfık / موافق / مُوَافِقْ

  • Uygun. Yerinde. Denk.
  • Muvafık gelmek: Uygun olmak.
  • Uygun.
  • Lâyık, uygun.
  • Uygun.
  • Uygun.

muvafık görme

  • Uygun görme.

muvakkat nikah / muvakkat nikâh

  • Geçici nikâh. Bir adamın, yüz sene de olsa, belli bir zaman sonra hanımını boşamağı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan ve harâm olan nikâh.

müvatat

  • Muvafakat, uygunluk.
  • Boyun eğmek, itaat etmek.

müvazea

  • Tevzi edişmek. Paylaşmak.
  • Danışmak, istişârede bulunmak müşavere etmek.
  • Muvafakat etmek, uygun olmak.

muvazenet

  • Ölçmek. Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek.
  • Düşünmek.
  • İki şeyin vezince birbirine denk olması. Uygunluk.

muvazin

  • (Vezn. den) Ağırlıkça birbirine eşit ve denk olan.
  • Denk, uygun.

müvecceh

  • Yüzü bir tarafa döndürülmüş.
  • Uygun. Doğru.
  • Herkesin teveccüh ettiği, makbul, münasib.

na-bayeste

  • Lüzumsuz, gereksiz. Uygun ve münasib olmıyan. (Farsça)

na-beca

  • Yersiz, uygunsuz, münasebetsiz. (Farsça)

na-çespan

  • Uygun ve yakışık olmıyan. (Farsça)

na-demsaz

  • Uymayan, uygun olmayan, âhenksiz. (Farsça)

na-hemvar

  • Eğri, düz olmayan. (Farsça)
  • Uymayan, mutabık gelmeyen. (Farsça)
  • Uygunsuz. (Farsça)

na-ma'kul

  • Akla uygun gelmeyen. Akıl almayan. Mâkul olmıyan. (Farsça)

na-marzi

  • Beğenilmeyen, arzu ve isteğe uygun olmayan. (Farsça)

na-meşru

  • Meşru olmayan, şeriat harici. (Farsça)
  • Kanunsuz, uygunsuz. (Farsça)
  • Günah olan şeyler. (Farsça)

na-mülayim

  • Uygun olmayan. (Farsça)
  • Çetin, sert. (Farsça)

na-münasib

  • Münâsebetsiz, yakışıksız, uygunsuz, uygun olmayan. (Farsça)

na-muvafık

  • Muvafık gelmeyen, uygun olmayan. (Farsça)

na-resa

  • Yetişmemiş, ham. (Farsça)
  • Uygun ve münasib olmayan. (Farsça)

na-resayi / na-resayî

  • Uygunsuzluk, münasebetsizlik. (Farsça)
  • Hamlık. (Farsça)

na-saz

  • Münasebetsiz. uygunsuz, uymaz. (Farsça)

na-sazi / na-sazî

  • Uygunsuzluk, münasebetsizlik, uymazlık. (Farsça)

na-sazkar / na-sazkâr

  • Uygun görmeyen, muhâlif. (Farsça)
  • Beklenmemiş, işitilmemiş. (Farsça)
  • Münâsebetsiz işle uğraşan. (Farsça)

na-sazkari / na-sazkârî

  • Uygunsuz iş yapma, münâsebetsiz iş görme. (Farsça)
  • Zıtlık, uygunsuzluk. (Farsça)

nahencar / nâhencâr / ناهنجار

  • Doğru olmayan, uygun olmayan. (Farsça)

nameşru / nâmeşrû

  • Dînen uygun ve helâl olmayan.

namüsaid / nâmüsaid / نامساعد

  • Uygun olmayan. (Farsça - Arapça)

namuvafık / nâmuvafık / nâmuvâfık

  • Uygunsuz.
  • Uygun olmayan.

naresa / nâresâ / نارسا

  • Ham. (Farsça)
  • Uygun olmayan. (Farsça)

naseza / nâseza

  • Uygun olmayan.

nazariye

  • Yalnız görüş ve düşünce halinde olup uygulanmamış bilgi.

nazır / nâzır

  • Gören, görücü.
  • Vakfın işlerini, dînin emirlerine uygun olarak idâre etmek üzere vâkıf (vakıf yapan) veya hâkim tarafından tâyin edilen mütevellînin vakıf işlerindeki tasarruflarını murâkabe (kontrol) etmesi ve gerektiğinde ona re'yleri (görüşleri) ile yardımcı o lması için vazîfelend

nazzam-ı vahid / nazzâm-ı vâhid

  • Bütün varlık âlemini yaratılış gayelerine uygun olarak en güzel şekilde düzenleyen Kendisi bir olan Allah.

nebati ve hayvani kuvveler / nebâtî ve hayvânî kuvveler

  • İnsandaki bitkisel ve hayvanî duygular.

nebve

  • Uzaklaşmak.
  • Ok hedefe varamamak.
  • Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması.
  • Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması.
  • Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.

nefis

  • Can, maddî arzuların kaynağı olup sınır tanımayan bir duygu.

nefs

  • İnsanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygu.
  • Can, kendi, istek duygusu, nefis.

nefs-i emmare / nefs-i emmâre

  • İnsanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu.

nefs-i insani / nefs-i insanî

  • İnsanı maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu.

nefs-i insaniye

  • İnsanda bulunan ve onu kötülüğe yönelten duygu.

nefs-i rezile

  • İnsanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden alçak ve âdi duygu.

nefs-i rezile ve deniye

  • İnsanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden alçak ve âdi duygu.

nefs-i tağut / nefs-i tâğut

  • Her türlü lezzetlerin kaynağı olan, insanı daima kötülüğe sevk eden, Allah'a iman ve kulluktan uzaklaştıran azgın duygu.

nevamis-i hükumet / nevâmis-i hükûmet

  • Hükûmetin uyguladığı kanunlar, yasalar.

nikah / nikâh

  • Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme.
  • Resmi evlenme muâmelesi.
  • İman ve Kur'ân esaslarına uygun evlenme.

nisbet-i adediye

  • Sayısal uygunluk oranı.

nizam / nizâm

  • Düzen, uygunluk.

nizami / nizamî

  • Düzenli, tertipli, usulüne uygun.
  • Kanun ve nizama ait, onunla alâkalı.

nizamname / nizamnâme

  • Tüzük metni; herhangi bir müessesenin tutacağı yolu ve uygulayacağı hükümleri gösteren maddelerin hepsi.

nizar

  • Korkutup, uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.

nokta-i telaki / nokta-i telâki

  • Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası, yeri.
  • Münâsebet. Uygunluk.

normal

  • Kanun, usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. (Fransızca)
  • Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi. (Fransızca)

nutk-u beliğ-i bitarafane / nutk-u beliğ-i bîtarafane

  • Tarafsız (objektif) şekilde, hâl ve seviyeye uygun olan nutuk, konuşma.

pençe-i kahr

  • Kahır pencesi; haksız yere uygulanan şiddet.

pratik

  • Uygulama.

rabb-i muhtar-ı hakim / rabb-i muhtar-ı hakîm

  • Herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah.

rakik

  • İnce, duygulu.

rakik-ül kalb

  • Yufka kalbli, çok merhametli, ince duygulu.

rasyonel

  • Akla uygun, akılcı.
  • Fls: Akla uygun, hesaplı, ölçülü, biçili. (Fransızca)
  • Akla uygun.

realist

  • Fls: Hakikatçı. Nefs-ül emre uygun düşünen. Realizm taraftarı. (Fransızca)

rejim-i bid'akarane / rejim-i bid'akârâne

  • Bid'aları, dinin aslından olmayan zararlı âdet ve uygulamaları getiren rejim.

restorasyon

  • Tarihî eserlerin aslına uygun tarzda tamiri. (Fransızca)

reva / revâ / روا

  • Lâyık, uygun. Meydana gelmek. (Farsça)
  • Gidici. (Farsça)
  • Layık uygun, caiz.
  • Uygun, lâyık.
  • Uygun, layık. (Farsça)

revadaşte

  • Uygun bulmuş. (Farsça)

riayet

  • Uyma, uygunluk.

rikkat-i letafet

  • His ve duyguların son derece ince ve hoş olması.

ritm

  • (Reythme) Mısra ve cümlelerdeki ses uygunluğundan gelen iç âhengi. Duygunun ses hâline gelişi. (Fransızca)
  • Müvazeneli ve tenasüblü hareket. (Fransızca)

rıza-yı bari / rızâ-yı bâri / رِضَايِ بَار۪ي

  • Herşeyi uygun ve düzgün yaratan Allahın rızâsı.

sa'y

  • Çalışma, gayret sarf etme. Hac veya umrede Safa ile Merve arasında usulüne uygun olarak yedi defa gelip gitmek.

saha-yı fiil / sâha-yı fiil

  • Uygulama alanı.

saha-yı tatbik / sâha-yı tatbik

  • Uygulama sahası, alanı.

sahih / sahîh

  • Şartlarına uygun olan iş veya ibâdet.

sahih bey' / sahîh bey'

  • Aslı ve sıfatı dîne uygun olan satış. Mûteber olması için bütün şartlarını taşıyan alış-veriş.

saib

  • (Savab. dan) Maksada uygun.
  • Hedefe doğru ulaşan.
  • Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan.

salabet-i diniye / salâbet-i diniye

  • Dinin emirlerini korumakta ve uygulamadaki ciddiyet.

salabet-i imaniye / salâbet-i imaniye

  • İman sağlamlığı; dinin emirlerini korumada ve uygulamada ciddiyet ve sağlamlık.

salih / sâlih

  • (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan.
  • Faziletli, ehl-i takva olan.
  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, takva sahibi.
  • Dindar, uygun, iyi hâlli.

salih amel / sâlih amel

  • Faydalı, yararlı iş; dinin emir ve yasaklarına uygun davranış.
  • İyi, haklı, dini emirlere uygun ibadet ve iş.

saliha

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, Allah'ın sevgili kulu mü'mine kadın.

salihat / sâlihat / sâlihât

  • Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler.
  • Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar.
  • Dine uygun iyi ve yararlı işler.
  • İyilikler, dine uygun ameller.

salihin / salihîn

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket edenler, Allah'ın sevgili kulları.

salihlik / sâlihlik

  • Dinin emir ve yasaklarına uygunluk.

samia

  • Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti.

şamm

  • (şemm. den) Koklayan, koku alan.
  • Koklama duygusu. Burun.

şamme / şâmme

  • Koku alma duygusu.

sanayi

  • San'at, zanaat, beceri, hüner; ham maddeleri işleyerek mamul madde haline sokmak için uygulanan işlem ve araçların bütünü; endüstri.

sansür / سَانْسُورْ

  • Yayına uygulanan kısıtlama.

şayan / şâyân

  • Yaraşır, uygun, layık.

şayeste / şâyeste

  • Şayan, uygun, yaraşır, lâyık. (Farsça)
  • Nümune. (Farsça)
  • Uygun, yaraşır, lâyık.
  • Uygun, lâyık.

şayestegi / şayestegî

  • Uygunluk, liyâkat. (Farsça)

şaygan

  • Uygun, lâyık, münâsib, sezâ. (Farsça)
  • Bol, çok, mebzul. (Farsça)

şaygani / şayganî

  • Çokluk, bolluk, mebzuliyet. (Farsça)
  • Münasiblik, lâyıklık, uygunluk. (Farsça)

sazkar / sazkâr

  • Uygun, muvafık. (Farsça)

sazkari / sazkârî

  • Uygunluk, muvafakat. (Farsça)

sec'

  • Nesirde cümle sonlarının kâfiye şeklinde birbirine uygunluğu.

şecaat / şecâat

  • Yiğitlik, öfke duygusunun normal derecesi.

secavend / secâvend

  • Kur'ân-ı kerîmin, mânâsına uygun ve doğru okunabilmesi için durak ve geçiş yerlerini gösteren işâretler.

seciye-i hamiyet

  • Din, vatan, aile gibi değerleri koruma duygusu, karakteri, tabiatı.

sefih / sefîh

  • Malını dînin ve aklın uygun görmediği yere harc eden, aklı az olan.

şefkat-ı fıtriye

  • Yaratılıştan var olan şefkat duygusu.

şefkat-i rahimane / şefkat-i rahîmâne

  • Çok mükemmel bir şefkat ve merhamet duygusu.

şehevi / şehevî

  • Şehvetle alâkalı. Hayvanî, nefsanî duygularla alâkalı, onlara ait.

selahiyet / selâhiyet

  • Yetki; uygunluk.

semen-i müsemma / semen-i müsemmâ

  • Bâyi' (satıcı) ile müşterinin karşılıklı rızâ ile mebî (mal) için hakîkî kıymetine uygun olsun veya olmasın, tâyin ettikleri yâni uyuştukları bedel.

şer'-i islam / şer'-i islâm

  • İslâm şeriatı. İslâmî hükümlere, itikadlara tam uygun kanun.

şer'i / şer'î

  • Şerîate âit, İslâmiyetle ilgili, İslâmiyet'e uygun.
  • Şeriata uygun, İslâmiyetçe makbul olan. İlâhî kanuna dair. Meşru'.

şer'iyye

  • Şeriata uygun olma. Kanun ve nizamlara muvafık bulunma.

sevab

  • Sevap, dine uygun davranış.

sevk-i tabii / sevk-i tabiî

  • Hayvan veya insanların düşünmeksizin Cenab-ı Hakk'ın sevki ile olan hikmete uygun hareketi. Sevk-i kaderî, ilham veya sevk-i İlâhî demek daha doğrudur.

seza / sezâ

  • Lâyık, uygun.

sezavar

  • Münâsib, uygun, lâyık, şâyân. (Farsça)

sibak u siyak

  • Sözün gelişi. Sözün (öncesinin sonraya olan) uygunluğu.

şiddet-i hamiyet-i islamiye / şiddet-i hamiyet-i islâmiye

  • İslâmî fedakârlık duygusunun güçlü olması.

şiddet-i şefkat ve rikkat

  • Çok güçlü şefkat ve acıma duygusu.

şiddet-i tenasüp / şiddet-i tenâsüp

  • Büyük uyum, tam bir uygunluk.

sıfat-ı semaiye / sıfat-ı semâiye

  • Gr: Kelimeye ait, kaideye, gramere uygun olmaksızın işitilmekle öğrenilen sıfat.

sırr-ı insani / sırr-ı insanî

  • İnsanın mânevî duygusu.

sırr-ı tevafuk

  • Uygunluk, denklik sırrı.

siyak ve sibaka mülayemet / siyak ve sibaka mülâyemet

  • Sözün öncesinin sonrasına, sonrasının öncesine uygunluğu.

siyasat / siyâsât

  • Siyasetler, siyasî uygulamalar.

siyaset-i hükumet / siyaset-i hükûmet

  • Hükûmet tarafından uygulanmakta olan siyaset.

siyaset-i osmaniye

  • Osmanlının uyguladığı siyaset.

sübjektif

  • Bilen akıl ile alâkalı. (Fransızca)
  • Eşyanın hakikatına değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan. Şahsî görüşe göre olan. İndî, nefsî olan. (Fransızca)
  • Objektif olmayan, kişisel, duygusal; eşyanın hakikatine değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan.

süheyl

  • Kolay, uygun ve yumuşak.
  • Semânın güney tarafında ve Yemenden daha iyi görülen bir yıldız adı. (Bunun için buna Süheyl-i Yemâni denir. Kuzey kutup yıldızının naziri, benzeridir.)
  • Kolay, uygun, yumuşak, bir yıldız.

sulbiyet

  • Katılık, sertlik. Taş gibi olmak.
  • Cisimlerin katı hâli.
  • Mc: Duygusuzluk.

suleha / sulehâ

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden sâlih kimseler.

şura-yı şer'i / şûrâ-yı şer'î

  • İslâma uygun olan meşveret; İslâma uygun olan istişare müessesesi.

suret-i layık / suret-i lâyık

  • Uygun biçim, şekil.

suretlerin tahrimi / sûretlerin tahrimi

  • Resimlerin haram kılınması, yasaklanması; haset, gurur, riya, şehvet gibi nefsanî duyguları kabartan ve İslâmiyetin sakındırdığı sonuçların doğmasına sebep olan resimlerin, fotoğrafların yasaklanması.

şurta

  • (Yelkenliye) uygun rüzgâr.
  • Önde gidip düşmanla savaşan asker.
  • Polis, jandarma.

ta'dil-i erkan / ta'dil-i erkân

  • Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak v

ta'lil ba'd-el-vuku'

  • Bir şeye sonradan uygun bir sebep uydurma.

ta'zir / ta'zîr

  • İslâm hukukunda hakkında belli bir ceza olmayan suçlardan dolayı uygulanan cezalar.
  • Red, icbar, tedib.

tabir caizse

  • İfadesi uygunsa.

tabiri caiz ise / tâbiri câiz ise

  • İfade edilmesi uygunsa.

tabiri caizse

  • Açıklanması uygunsa.

tac

  • Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık.
  • Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame.
  • Gelinlerin başlarına koydukları cevahirli süslü başlık.
  • Kuşların başındaki

tadil-i erkan / tâdil-i erkân

  • Namazı şartlarına uygun şekilde kılma ve rüku ve secde gibi temel esasların arasında biraz bekleme.

tahallüf

  • Geride bırakılma. Arkada kalma.
  • Değişme. Uygun olmama.

tahassüs / تحسس / تَحَسُّسْ

  • Hislenme, duygulanma.
  • Duygulanma.
  • Duygulanma, hislenme. (Arapça)
  • Hislenme, duygulanma.

tahassüsat / tahassüsât

  • (Tekili: Tahassüs) Duygulanmalar, hislenmeler.

tamam

  • Bitme, bitirme, son, nihayet.
  • Tam, eksiksiz, noksansız.
  • Ne eksik ne fazla.
  • Münasib, uygun.

tamat

  • Mânâsız ve uygunsuz söz. (Farsça)

tarik-i belagat / tarik-i belâgat

  • Belâgat yolu, maksada ve hâle uygun düzgün ve güzel söz söyleme yöntemi.

tarik-i evla / tarik-i evlâ

  • En uygun ve iyi yol.

tarz-ı tatbik

  • Uygulama tarzı.

tasarrufat-ı beşeriye / tasarrufât-ı beşeriye

  • İnsanların gerçekleştirdikleri tavır, davranış, faaliyet ve uygulamalar.

tasdik

  • Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun olduğunu kabul edip imzalamak.

tasvib / تصویب

  • Uygun bulma, onaylama.
  • Münasib görmek. Uygun ve doğru bulmak.
  • Aşağı indirmek.
  • Uygun görme.
  • Uygun görme. (Arapça)
  • Tasvîb edilmek: Uygun görülmek. (Arapça)
  • Tasvîb etmek: Uygun görmek. (Arapça)
  • Tasvîb olunmak: Uygun görülmek. (Arapça)

tasvib-i arifane / tasvib-i ârifane

  • "İrfan sahibi zâtınızın uygun görmesi" anlamına gelen saygı ifadesi.

tasvibat / tasvibât

  • (Tekili: Tasvib) Tasvib edilip uygun görülen şeyler.

tasvip

  • Uygun bulma.

tatabuk

  • Muvafık ve müttefik olmak. Uygun olmak.

tatbik / tatbîk / تطبيق / تَطْب۪يقْ

  • Uygulama.
  • Uygulama.
  • Uygulama. (Arapça)
  • Uygulama.

tatbik etme

  • Uygulama.

tatbik etmek

  • Uygulamak.

tatbik olunma

  • Uygulanma.

tatbik-i amel / tatbîk-i amel / تَطْبِيقِ عَمَلْ

  • İşin uygulanması, şeriat ve sünnete uyarlanması.
  • Amel ve işini uygulama.

tatbik-i hareket

  • Uygun hareket.

tatbik-i nazariyat

  • Nazariyelerin, teorilerin uygulanması.

tatbikan / tatbîkan / تطبيقا

  • Tatbik ederek, uygun yaparak. Fiilen işleyerek.
  • Uygulayarak. (Arapça)

tatbikat / tatbîkat / تطبيقات

  • Uygulamalar.
  • Uygulamalar. (Arapça)
  • Tatbikat. (Arapça)
  • Tatbîkat yapmak: Uygulama yapmak. (Arapça)

tatbiki / tatbîkî / تطبيقى

  • Uygulamalı. (Arapça)

tavatu'

  • Muvafık olmak, uygun olmak.

te'min / te'mîn

  • Korkusunu giderme, güvenlik duygusu verme.
  • Sağlamlaştırma. Kesin bir hale koyma. Sağlama.

teamül / teâmül / تعامل

  • Alışılagelmiş uygulama. (Arapça)
  • İş. (Arapça)
  • Tepkime. (Arapça)

teamülat / teâmülât / تعاملات

  • Alışılagelmiş uygulamalar. (Arapça)

tebzir / tebzîr

  • Malı, İslâmiyet'in ve aklın uygun görmediği yerlere dağıtma, isrâf.

tecanüs

  • Bir cinsten olma.
  • Birbirine sıkı sıkı bağlılık, benzeyiş ve uygunluk.

tecevvüz

  • (Çoğulu: Tecevvüzât) (Cevaz. dan) Sözü mecaz olarak söyleme.
  • Caiz olmayanı caiz görme. Cevaz verip yapılmasını uygun görme.

tecvid / tecvîd

  • (Cevdet. den) Bir şeyi güzel yapma. Süsleme.
  • Kur'an-ı Kerim'i usulüne uygun olarak okuma ilmi ve buna dair yazılan kitap.
  • Usûlüne uygun okuma.
  • Güzel yapmak, Kur'ân-ı kerîmi harflerin mahreclerine (çıkış yerlerine) ve sıfatlarına uygun olarak okumak ve bunu anlatan ilim.

tecviz / tecvîz / تجویز

  • Uygun görme. (Arapça)
  • İzin verme. (Arapça)

tedbir

  • Bir şeyi te'min edecek veya def' edecek yol.
  • Cenab-ı Hakk'ın Hakîm ismine uygun hareket, riayet.
  • Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen hazırlık.

tefavüt

  • Farklılık. İki şey arasındaki fark. Uygunsuzluk. Tehâlüf.

tefe'ülen

  • Tefe'ül ederek; bir kitabı rastgele açarak uygun gelen yeri yorumlayarak.

tehallüf / تخلف

  • Uygunsuzluk.
  • Kafileden geri kalma.
  • Geride bırakma.
  • Uygunsuzluk, uymama. (Arapça)

tehalüf / tehâlüf / تخالف

  • Uygunsuzluk, uymama. (Arapça)
  • Farklılık. (Arapça)

teknik

  • Maddî ilimlerin uygulaması.

temayül-ü adalet / temâyül-ü adalet

  • Adaleti uygulamaya yönelik eğilim gösterme.

tenasüb / tenâsüb / تناسب

  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Anlamca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek amacı ile kullanmak.
  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Nisbet, kıyas.
  • İki adet birbirine nisbet edilerek yapılan hesap usulü.
  • Edb: Mânaca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek maksadı ile zikretmek.
  • Uygunluk.
  • Uygunluk.
  • Uygunluk. (Arapça)
  • Orantı. (Arapça)

tenasüp / tenâsüp

  • Birbirine uyumluluk, uygunluk.

tenevvü-ü hissiyat

  • Duyguların çeşitliliği.

tenezzülat-ı kelam / tenezzülât-ı kelâm

  • Sözün muhatapların seviyelerine uygun olarak ayarlanması.

tenfiz

  • Uygulama, etkileme.

tensib / tensîb / تنسيب

  • Uygun görme.
  • Uygun görmek. Münasib kılmak.
  • Uygun görme.
  • Uygun görme. (Arapça)
  • Tensîb edilmek: Uygun görülmek. (Arapça)
  • Tensîb etmek: Uygun görmek. (Arapça)

tensib-i fazılane / tensib-i fâzılâne

  • Sizin uygun görmeniz, münâsip bulmanız.

tensip

  • Uygun görme, münâsip kılma.

tercüman / ترجمان

  • Çevirmen. (Arapça)
  • Duyguları, görüşleri dile getiren. (Arapça)

tercüman-ı beliğ

  • Çevirileri açık seçik ve muhatabın hâline uygun tercüman.

tersi'

  • Oymacılık.
  • Mücevherler takarak süslemek.
  • Edb: Bir beyti teşkil eden mısralar ile bir fıkrayı terkib eden cümlelerdeki lâfızları vezin ve kafiye itibari ile birbirine uygun olarak tertib etmektir. Külfetli ve gayr-ı tabii bir usuldür. Meselâ: Merhum Namık Kemâlin:Ecza-i beşer

tertil / tertîl

  • Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak.
  • Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak.
  • Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.
  • Kur'ân-ı Kerim'i iyi ve kaidelerine (kurallarına) uygun biçimde tane tane okuma.

teşerru'

  • Şeriata uygun davranma.

tesis-i ahkam-ı risalet / tesis-i ahkâm-ı risalet

  • Peygamberlik makâmının hükümlerinin tesisi, uygulamaya konulması.

teşri'-i evamir

  • Emirleri, işleri şeriata göre yürütme, idare etme, işleri şeriata uygun kılma.

tetabuk / tetâbuk / تطابق / تَطَابُقْ

  • Birbirine uygun ve muvafık olmak. Uymak. Birşeye uygun düşmek.
  • İki şeyin birbirine uygunluğu.
  • Uygunluk.
  • Uyma, uygun düşme. (Arapça)
  • Tetâbuk etmek: Uymak, uygun düşmek. (Arapça)
  • Birbirine uygun düşme.

tetabukat / tetâbukât

  • Uygunluklar.

tetabukat-ı riyaziye

  • Sayısal denklik, uygunluk.

tevafuk / tevâfuk / توافق / تَوَافُقْ

  • Birbirine uygunluk. Muvâfık oluş. Rast gelme hali. Nizamlanmış biçimde birbirine uygun olmak.
  • Denk gelme, uygun düşme.
  • Uygunluk.
  • Birbirine uygunluk.
  • Uygun gelme. (Arapça)
  • Birbirine uygun olma.

tevafuk eden

  • Denk gelen, uygun düşen.

tevafuk etme

  • Uygunluk, denk gelme.

tevafuk-u acibe

  • Hayret verici, şaşırtıcı uygunluk, denk gelme.

tevafuk-u fevkalade / tevafuk-u fevkalâde

  • Olağanüstü uygunluk.

tevafuk-u hakikiye

  • Gerçek uygunluk, denk gelme.

tevafuk-u latife / tevafuk-u lâtife

  • Güzel tevafuk, uygunluk.

tevafuk-u manevi / tevafuk-u mânevî

  • Mânevî uygunluk.

tevafuk-u mutlak

  • Sınırsız uyum, uygunluk.

tevafuk-u remzi / tevafuk-u remzî

  • İşaretlerin birbirine denk gelmesi, uygun düşmesi.

tevafukat / tevâfukat / tevâfukât

  • (Tekili: Tevâfuk) Uygunluklar. Tevafuklar.
  • Uygun düşmeler, denk olmalar.
  • Uygunluklar.

tevafukat-ı acibe

  • Şaşırtıcı uygunluklar.

tevafukat-ı gaybiye

  • Gaybî ve mânevî bir inâyet eseri olan tevafuklar, uygunluklar.

tevafukat-ı harfiye

  • Harflerin sıralanışındaki tevafuklar, münasebetler, uygunluklar.

tevafukat-ı hurufiye

  • Harflerin denk düşmesi, uygun gelmesi.

tevafukat-ı kur'aniye / tevâfukat-ı kur'âniye

  • Kur'ân-ı Kerim'deki tevafuklar, uygunluklar.

tevafukat-ı latife / tevafukat-ı lâtife

  • İnce ve güzel uygunluklar, uyumluluklar.

teveffuk

  • Tevfike mazhar olmak. Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun tarzda hareket edebilmek.

tevfik / tevfîk / توفيق / تَوْف۪يقْ

  • Uygun düşürme.
  • Uydurma. Muvafık kılma.
  • Cenab-ı Hakkın kuluna yardım etmesi.
  • Allahü teâlânın kullarının işini, rızâsına muvâfık (uygun) kılması, şer (kötülük) yolunu kapayıp, hayır (iyilik) yolunu kolaylaştırması.
  • İnsan iradesiyle ilâhî iradenin birbirine uygunluğu.
  • Uygun kılma, başarılı kılma.
  • Uygun kılma.

tevfik-i hareket

  • Uygun hareket.
  • Bir şeyin olmasına ve bir nizamın icablarına uygun düşen hareket.

tevfik-i hareket eden

  • Uygun davranışta bulunan.

tevfikan

  • Uygun olarak.
  • Uygun olarak. Uyarak.

tevvab / tevvâb

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına tövbe etme sebeblerini kolaylaştıran, şartlarına uygun tövbe edenlerin tövbesini kabûl eden.

tıbak

  • Uyma, uygunluk.
  • Tabakalar. Katlar.
  • Birbirine uygun olan şey.
  • Bir şeyi diğerine uydurup müsavi ve münasib kılmak.
  • Uyum, uygunluk. İki zıt olayın ortak özelliğini ifade sanatı.

ülfet

  • Bir topluluğun din ve dünyâ düşüncelerinde inançlarında birbirlerine uygun olmaları. Dostluk, yakınlık kurmak, kaynaşmak.

umur-u mütenasibe

  • Aralarında uygunluk ve münasebet bulunan şeyler.

umur-u mütezadde

  • Aralarında uygunluk olmayan birbirine zıt şeyler.

uruk-u insaniyetkarane / uruk-u insaniyetkârâne

  • İnsanlık değerlerini harekete geçiren damarlar, insanlık damarı, insanî duygular.

üslub-perestlik / üslûb-perestlik

  • Kelâmın mâna ve maksada uygunluğuna değil de, ifade tarzının güzelliğine önem vermek.
  • Sözün mânâ ve maksada uygunluğuna değil de ifade tarzının güzelliğine önem verme.

vahşi

  • Medeni olmayan. İnsanlardan kaçan. Alışık ve ehlî olmayan.
  • Merhametsiz, duygusuz.
  • Ürkek, korkak.

vak'a-i hayriye

  • Tar: Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması münasebetiyle kullanılan bir tabirdir. İlk önceleri büyük hizmetleri görülen Yeniçeriler, zamanla nizam ve intizamlarını kaybettikleri gibi, son zamanlarda uygunsuz hareket ve isyanlarla memleketin başına belâ kesildikleri için, ocağın lağvı hayırlı sayılmış ve b

vakıa muhalif / vâkıa muhalif

  • Uygun olmayan, olması gerekenden aykırılık gösteren.

vakıa mutabakat / vâkıa mutabakat

  • Gerçekleşen olaylarla uygunluk.

vakıa mutabık / vâkıa mutabık / vâkıa mutâbık / وَاقِعَه مُطَابِقْ

  • Gerçekleşen bir olayla uygunluk.
  • Hâdiseye uygun.

vakt-i münasip

  • Uygun zaman.

varid / vârid

  • Ulaşan, yetişen, gelen, erişen.
  • Akla gelen.
  • Bir şey hakkında söylenen, uygulanan.

vatı'

  • Ayak altına alıp çiğneme. Basma.
  • Cima'.
  • Uygun hale koyma.
  • Tümseklikler arasında basık ve engin yer.
  • Ayak altına alıp çiğneme, uygun hale getirme, cima.

veçh-i muvafakat

  • Uygun yön.

vech-i muvafakat / vech-i muvâfakat / وَجْهِ مُوَافَقَتْ

  • Uygunluk yönü.

vech-i tatbik

  • Uygulama yönü, açısı.

veçh-i tatbik

  • Uygulama yönü.

vech-i tevfik

  • Uygunluk yönü.

veci

  • Güzel, hoş, lâtif. Uygun, münasib.
  • Bir kavmin büyüğü, reisi.
  • Hürmetli insan.
  • Sultan huzuruna girenler.
  • Makam ve şeref sâhibi.

vecih

  • Güzel, hoş, uygun.

vefik

  • Arkadaş. Kafa dengi. Aynı fikirde olan. Uygun.
  • Arkadaş, uygun.

vefk / وفق

  • Ebced ve cifir ilmi çerçevesinde, bir takım sırlara işaret eden uygunlukların bulunduğu tevafuk sistemini gösteren tılsımlı kare alan.
  • Uygun gelme. Uyma. Mutabakat. Muvafık olma. İşi iyi gitme.
  • Tesirli dua.
  • Uyum. (Arapça)
  • Uygun. (Arapça)

vekar

  • Ağır başlı olup yerine göre uygun davranmak, şahsiyetli olmak.

vesile / vesîle

  • Bahane, sebep, fırsat, uygun durum.

vicdan / vicdân / وجدان

  • İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his.
  • Kendinden geçme, dalma.
  • Bir şeyi bir halde görme, bulma.
  • Duyma, duygu.
  • İnanç.
  • Şuur.
  • Bâtın ile Hakkı tanımak.
  • Din.
  • İyi ile kötüyü ayırt edip değerlendirme duygusu. (Arapça)

vifak

  • Dostça bir fikir üzerinde birleşmek. Samimi anlaşmak.
  • Barış.
  • Uygunluk.

vıta'

  • Razı olma, rıza gösterme, uygun görme.

vücud-u hissi / vücud-u hissî

  • His ile bilinen vücud. Hisse aid vücud, varlık. Duygulu cesed.

ya hakim / yâ hakîm

  • Ey herşeyi belirli maksat ve gayelere uygun olarak faydalı ve tam yerli yerinde yaratan, hikmet sahibi Allah.

yekrişte

  • Uygun, muvafık, yaraşır. (Farsça)
  • Şefkatli. (Farsça)

yenbagi

  • Münasib, uygun, şâyân. Lâzımgelir, icab eder, gerekir.

zaika / zâika

  • Tad alma duygusu, dil.
  • Tadma duygusu.

zemin hazır etmek

  • Yer hazırlamak, uygun ortam oluşturmak.

zemin ü zaman

  • Vakit ve yer.
  • Münasebet. Mevzuya veya mes'eleye olan uygunluk, hâl, vaziyet.

zevi-l ehsas

  • Duygu sahibi olanlar, duyanlar, hissedenler.