LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Usan ifadesini içeren 364 kelime bulundu...

a'fet

  • En güç sey.
  • Pek akılsız.
  • Peltek konuşan. Kekeleyen.

ahann

  • Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.

ahen-puş

  • Demirler giymiş. Zırh kuşanmış. (Farsça)

ahtal

  • Çabuk yürüyen.
  • Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.

akademi heyeti muvacehesinde

  • Aydın, âlim ve bilginlerden oluşan ilmî kurul önünde, karşısında.

alay / آلَايْ

  • Genel olarak üç taburdan oluşan askerî birlik.
  • Beş bölük erden oluşan askerî topluluk.
  • Dört taburdan oluşan askerî birlik.

an'aneli sened

  • Hadîs aktarımında Peygamber Efendimize (a.s.m.) varıncaya kadar "filandan, o da filandan" şeklinde oluşan isim listesi.

asa-yı musa / asâ-yı musâ

  • Hz. Mûsânın (A.S.) Asâsı.
  • Kafir sihirbâzları Cenab-ı Hakkın izniyle mağlub eden ve taşa vurduğunda hemen Cenab-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Mûsânın (A.S.) mucizeli değneği. Bu mucizeye teşbih olarak, her bir zerrede ve her şeyde Allahın (C.C.) varlığını, birliğini ve kudsi sıfatl

ashab / ashâb

  • Peygamber efendimizi sağlığında peygamber iken bir ân gören, eğer âmâ ise (gözleri görmüyorsa) bir ân konuşan büyük ve küçük müslümanlar. Tekili sâhib'dir.

aşır

  • On âyetten oluşan bölüm.

aşir

  • Kur'ân-ı Kerimden on âyetten oluşan bir bölüm.

aşiret / aşîret

  • Dil ve kültürü büyük ölçüde aynı türden olan, birçok boydan oluşan, yapısındaki aileler arasında sosyal, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluk; oymak.

asr

  • (Asır) Bir devrelik zaman.
  • İkindi vakti.
  • Zamanın bir cüz'ü.
  • Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet.
  • Yüz yıl.
  • Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış yıllık müddet.
  • İnsanın ortalama yaşayış zamanı.
  • Gece ve gündüzden

aşvez

  • (Çoğulu: Aşâviz) Sağlam yer.
  • Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl.
  • Sağlam, kuvvetli deve.
  • Çok et.

azim / âzim

  • Dudaklarını yumup susan kişi.

bakaya

  • Artıklar, fazlalıklar.
  • Ask: Son yoklamaları yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen veya gelip de kıtalarına varmadan savuşanlar. (Bakayadan sayılmak suçtur.)

bakbak

  • Çok söyleyici. Çok konuşan.

bazende-zeban

  • Boş boğaz, geveze, çok konuşan. (Farsça)

bekam

  • İsteğine, meramına kavuşan, nail olan. Arzu ettiğine erişen. Mesut, bahtiyar. (Farsça)

belagat-pira / belâgat-pirâ

  • Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.

beliğ / belîğ / بليغ

  • Fasih konuşan. (Arapça)
  • Fasih, düzgün. (Arapça)

bermurad

  • Emeline kavuşan, arzusu yerine gelen, dileğine eren. (Farsça)

besguy / besgûy

  • Geveze. Çok konuşan. (Farsça)

beste-dehan / beste-dehân

  • Dili bağlı. Ağzı kapalı, susan, sükût eden. (Farsça)

beyit

  • İki mısradan oluşan manzume.

beyt-i kıymettari / beyt-i kıymettârî

  • Değerli beyit; şiirde iki mısradan oluşan bölüm.

beyzar

  • Geveze, çok konuşan.

bezir

  • Geveze, fazla konuşan.

bi-zar / bî-zar

  • Bıkmış, usanmış, fütur getirmiş. (Farsça)
  • Bezginlik. (Farsça)

bifütur / bîfütûr

  • Usanmaz.

bizar / bîzar / bîzâr / بيزار

  • Bezmiş, usanmış.
  • Bıkmış, usanmış. (Farsça)
  • Bîzâr olmak: Bıkmak, usanmak. (Farsça)

bölük

  • Takımlardan oluşan, üçü veya dördü bir tabur meydana getiren askerî birlik.

boşboğaz

  • Yerli yersiz konuşan.

bülega

  • Belegat sahipleri, düzgün ve güzel konuşanlar, beliğ olanlar.

burhan-ı natık / burhan-ı nâtık

  • Konuşan delil; Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

bürhan-ı natık / bürhan-ı nâtık

  • Konuşan bürhan. Mecaz olarak Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M) kastedilir ki; bütün hakikatları isbat ve izhar etmiştir.

burhan-ı natık-ı sadık / burhan-ı nâtık-ı sâdık

  • Doğru konuşan delil.

çaçaron

  • İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze.

cahid

  • Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden, vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. Kur'an ve İman hakikatlarının neşrinde çalışmak suretiyle mücahede eden.

cal'

  • (Câli') Terbiyesiz. Kötü konuşan.

çalçene

  • Durmayıp konuşan, geveze. (Türkçe)

çar-zeban

  • Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan. (Farsça)

çek

  • Çekoslovakya, Bohemya ahalisinden olan ve Çek'ce konuşan kavim ki, Osmanlı metinlerinde "çeh" diye geçer.

cism-i natık / cism-i nâtık

  • Söz söyleyen cisim. Konuşan cisim. İnsan.

cumhur-u muhakkıkin / cumhûr-u muhakkıkîn

  • Hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan seçkin topluluk.

cüz'iyat tabakatı

  • Küçük varlıklardan oluşan varlık tabakaları.

dehan-ı hakikat

  • Hakikat ve gerçekleri haykıran, konuşan ağız.

dehangüşa

  • Söyliyen, açılmış ağız, konuşan ağız. (Farsça)

delalet-i selase / delalet-i selâse

  • Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânas

devletçilik

  • Halk işlerinin, hususan büyük sanayi ve ziraatin devlet vasıtası ile işletmesi usulü. Cemiyetin umuma âid olan işleri ve bu işler için lâzım gelen teşkilât, müessese ve sâirelerini devlet eliyle yapılmasını kabul eden idâre sistemi.
  • Halkın hususi teşebbüslerini veya büyük müesseseler

dil-baz

  • Güzel konuşan. Sözü ve işi hoş olan. Gönül eğlendiren. (Farsça)

düello

  • İtl. Hakareti tamir için iki kişi arasında hususan Avrupa'da ve şâhitler önünde yapılan silâhlı çarpışma.

ecim

  • Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme.
  • Suyun necis olup bozulması.
  • Birini istemediği hâle koymak.

edib / edîb / اَد۪يبْ

  • Edebiyatçı, güzel konuşan ve yazan.
  • Edebî konuşan veya yazan.

efsah-ı füseha / efsah-ı füsehâ

  • Sözü düzgün, akıcı ve etkili konuşanların en ileri geleni.
  • Fasih ve güzel konuşanların en fasihi ve güzeli.

egann

  • Sözü burnu içinden söyleyen, burnundan konuşan.
  • Otlu dere.

ehann

  • Genzinden konuşan kimse, hımhım.

ekseriyet-i sülüsan

  • Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi) miktarında olması şartıyla olan ekseriyet.

elha

  • Malâyâni ve boş konuşan.
  • Dizlerinden biri diğerinden büyük olan deve.
  • Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva)

elsen

  • Fasih ve düzgün konuşan.

entari

  • Tek parçadan oluşan uzun giysi.

eşdak

  • Doğru konuşan. Yalan söylemeyen. Sâdık.
  • Büyük ağızlı.

falih

  • İsteğine kavuşan. Kurtulan. Felâh bulan.
  • Toprak süren. Çiftçi.

fasahat-perdaz / fasahat-perdâz

  • Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan. (Farsça)

fasih / fasîh / فصيح / فَص۪يحْ

  • Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan.
  • Düzgün ve güzel konuşan.
  • Güzel konuşan. (Arapça)
  • Açık ve güzel konuşan.

fi'l-i hikaye / fi'l-i hikâye

  • Gr: Geçmiş zamanda olmuş fakat konuşan kimsenin görmüş olduğu bir işi anlatan fiil. Meselâ: Okumuş idi, yazmış idi, vurdu gibi.

fir'avn

  • Mısır'da, hususan Hazret-i Musa (A.S.) zamanında Allah'a isyan edip ilâhlık dâvasında bulunan, Musa Peygamber'e inanmayan hükümdar.
  • İlâhlık iddia eden dinsiz, azgın ve şaşkın insan.

fusaha / fusahâ / فصحا

  • Düzgün ve güzel kanuşanlar.
  • Fasih konuşanlar. (Arapça)

füseha / füsehâ

  • Güzel ve düzgün konuşanlar.

füseha-i arab

  • Arap fasihleri, Arapların en güzel, akıcı ve etkili konuşanları.

fütur / fütûr / فُتُورْ

  • Yeis. Ümidsizlik. Usanç.
  • Zaaf.
  • Keder, gam.
  • Gevşeklik.
  • Usanç, gevşeklik.
  • Usanç, gevşeklik.
  • Usanç.

fütur vermek

  • Usanç, gevşeklik vermek.

fütursuz

  • Usanmadan.

gaybi tevafuk / gaybî tevafuk

  • Gaybî ve mânevî bir yardım sonucu oluşan tevafuk, uygunluk.

gevher-nisar

  • Cevher serpen. (Farsça)
  • Mc: Düzgün konuşan, güzel söz söyleyen. (Farsça)

gevher-paş

  • Mücevher saçan. (Farsça)
  • Mc: Çok güzel ve düzgün konuşan. (Farsça)

gına

  • Zenginlik. Yeterlik.
  • Tok gözlülük.
  • Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak.
  • Bıkma, usanç.
  • Şarkı söylemek. Teganni etmek.

giran / girân

  • Pahalı. Tartısı ağır olan. Ağır. Dolu. (Farsça)
  • Sert. Katı. (Farsça)
  • Bıktırıcı. Usandırıcı. (Farsça)
  • Ağır, sakil.
  • Fenâ, kokmuş.
  • Bıktırıcı, usandırıcı.

giran-guş

  • (Çoğulu: Giranguşân) Sağır, kulağı ağır işiten. (Farsça)

gladyatör

  • Eskiden Roma sirklerinde vahşi hayvanlarla veya birbirleriyle boğuşan kimse.

gudde

  • Tıb: Bez. Vücudun muhtelif yerlerinde, hususan boyunda bir nevi vücuda lazım su çıkaran depocuk. Şiş.

gürcü

  • Güney Kafkasya'nın Gürcistan ahalisinden olan ve Gürcüce konuşan kimse.

guy

  • Söyleyen, konuşan, söyleyici. (Farsça)
  • Kelâm, söz. Acemlere mahsus bir cins oyun topu. (Farsça)
  • Baykuş. (Farsça)
  • "Diyen, söyleyen" mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Rast-gu(y) : Doğru söyleyen. Suhan-gu(y) : Söz söyleyen, konuşan.

güzide-suhen / güzîde-suhen

  • Beğenilmiş söz söyleyen, seçkin sözler konuşan. (Farsça)

hakikat-gu

  • Doğru sözlü. Doğru konuşan. (Farsça)

hal / hâl

  • Dayı.
  • Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben.

hallat

  • Yersiz ve münâsebetsiz sözler konuşan.
  • Ortalığı karıştıran.

hasılıbilmasdar / hâsılıbilmasdar

  • Masdarla oluşan fiilin uygulanmasından çıkan sonuç.

haşvi / haşvî

  • Mânâsız sözler söyleyen, saçma sapan konuşan.
  • Haşve benziyen.

hatib / hatîb

  • Mânalı ve fâideli, güzel söz söyleyen. Güzel, düzgün konuşan.
  • Hitap eden, topluluğa karşı konuşan.

hatıb-ı leyl

  • Geceleyin odun toplayan kimse.
  • Mc: Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan adam.

hatip

  • Hitap eden, konuşan, konuşmacı.
  • Konuşan, hitap eden.

hatrib

  • Daima beyhude ve mânasız konuşan.

hayvan-ı natık / hayvan-ı nâtık

  • "Konuşan canlı" olma özelliği.
  • Konuşan hayvan. (İnsan)

hayy-ı natık / hayy-ı nâtık

  • Konuşan canlı.

hazakat

  • İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tıbda gereği gibi öğrenip mâhir ve mütehassısı olmak.

hazine-i cevahir

  • Cevherlerden, değerli taşlardan oluşan hazine.

hem-sohbet

  • Birbiriyle konuşan, sohbet eden, arkadaş. (Farsça)

hem-zanu

  • Diz dize oturup konuşan, yan yana oturan. (Farsça)

hem-zeban

  • Aynı dili konuşan, lisanları aynı olan.

hemzeban / hemzebân / همزبان

  • Aynı dili konuşan. (Farsça)

herzederay

  • Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan. (Farsça)

herzegu / herzegû

  • Saçma sapan konuşan. Lüzumsuz ve mânasız söz söyleyen. (Farsça)
  • Saçma sapan konuşan, lüzumsuz ve mânâsız sözler söyleyen.
  • Saçmasapan konuşan.

herzekar / herzekâr

  • Saçma sapan konuşan, mânasız sözler söyleyen. (Farsça)

hezme

  • Elle basıldığında veya sıkıldığında oluşan çukur.

hiddis / hiddîs

  • Çok sözlü, çok konuşan.

hıkab

  • Arap kadınlarına mahsus bir nevi kumaştır, onu bellerine kuşanıp süslerini ve zinetlerini ona takarlar.

hımhım

  • Burundan konuşan. Sesleri burnundan çıkararak konuşan kimse.
  • Burnundan çıkan ses gibi boğuk.
  • Arap diyarında biten bir ot.
  • Çok siyah.

hınziyan

  • Faydasız ve mânasız sözler konuşan.

hitap eden

  • Konuşan.

hizb

  • Bazı duaların ve ayetlerin bir araya getirilmesiyle oluşan kitap.

hizbü'l-azam-ı kur'ani / hizbü'l-âzam-ı kur'ânî

  • Kur'ân'dan alınmış bazı âyetlerden oluşan dua kitabı.

hoşgu / hoşgû

  • Hoş konuşan, tatlı dilli. Konuşmaları kırıcı olmayan. (Farsça)

hüccet-i natıka / hüccet-i nâtıka

  • Konuşan delil.

humret

  • Utanma duygusundan dolayı yanaklarda oluşan kızarıklık; utanma.

hunzub

  • Şişman gövdeli, boş konuşan kadın.

i'tikaf / i'tikâf

  • Bir şeye devam etmek.
  • Ist: Bir yere çekilip yalnız ibadetle meşguliyet. Hususan Ramazanın son on gününde, mescidlerde ve buna benzer yerlerde kalıp, ibadet, ilm-i iman ve Kur'an, evrad ve ezkâr gibi ibadetlerle meşgul olmak. Böyle bir kimseye "Mu'tekif" denir.

ibare-senc

  • Düzgün konuşan, akıcı söz söyleyen. (Farsça)

ibaret / ibâret / عبارت

  • Meydana gelen, oluşan.
  • Oluşan.
  • Meydana gelen, oluşan. (Arapça)

ibaret olan

  • Meydana gelen, oluşan.

ibram

  • Israrla rica etmek. Usandırıncaya kadar üzerine düşmek.
  • Usandırmak, yıldırmak.
  • İpi sağlam bükmek.
  • Muhkem kılmak.

iğneli fıçı

  • Mc: Eziyetli ve usandırıcı iş. İnsana eziyet veren ve rahatsız eden yer.

iltisaki / iltisakî

  • İltisakla alâkalı.
  • Yapışan, birleşen. Kavuşan, bitişen.

imlal

  • (Melâl. den) Usandırma veya usandırılma.

imtizackar / imtizâckâr

  • Uyuşan, kaynaşan.

in'amat-ı külliye

  • Bütün in'amlar. Cenab-ı Hakk'ın mahlukata, hususan insanlara hadsiz nimetler ihsan etmesi.

ırk

  • Ayrı soyda olan, ayrı dilde konuşan değişik kültüre sâhip, şeklî özellikleri bulunan insan topluluğu, millet.

istihsar

  • Usanmak, fütur getirmek, bıkmak.

istimlal

  • (Melâl. den) Can sıkılıp usanma, melâl getirme.

istinfad

  • Bir şeyden bıkkınlık gelme, usanma.
  • Bir şeyi tüketme, harcama.

ıtnab-ı mümille

  • Lüzumsuz olarak sözü uzatmak, usanç verecek şekilde uzatmak.

jajha

  • Saçma sapan söyliyen. Mânâsız ve boş konuşan. (Farsça)

jajhayan

  • Saçma sapan söz söyleyenler. Mânâsız ve boş konuşanlar. (Farsça)

jajhor

  • Mânâsız ve mâlâyani şeyler konuşan. (Farsça)

kabe

  • Usanmak, bıkmak.
  • Kırılmak.

kaf-nun / kâf-nûn

  • Arap alfabesinde yer alan iki harften oluşan ve Allah'ın varlıkları dilediği şekilde yaratmasını ifade eden "kün", yani "ol" emri.

kainat-ı sakit / kâinat-ı sâkit

  • Sükut eden, susan kâinat.

kamreva / kâmreva

  • İsteğine erişen. Arsuzuna kavuşan. Gayesine ulaşan. (Farsça)

kangren

  • Hücrelerin ölmesiyle oluşan bir hastalık.

kani / kâni

  • (Kinaye. den) Dokunaklı ve iğneli söz söyleyen. Kinayeli konuşan.

kanun-u emriye-i mu'ciznüma / kanun-u emriye-i mu'ciznümâ

  • Allah'ın emriyle oluşan mu'cizeli kanun.

kanun-u tevafuki / kanun-u tevafukî

  • Tevafuk ve denklik şeklinde oluşan kanun.

kavval

  • (Kavl. den) Geveze, çok konuşan, çok söyliyen.
  • Sözü yerinde söyliyen. Lâf ebesi.

kaziye-i şartiye

  • İki cümleden oluşan ve bir cümledeki hükmün diğer bir cümledeki şarta bağlı olduğu önerme.

kaziye-i vahide / kaziye-i vâhide

  • Tek bir hükümden oluşan önerme.

kelal / kelâl

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usanç.
  • Göz nuru zayıf olmak, yorgun olmak.

kelalet / kelâlet

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık.
  • Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması.
  • Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi).
  • Kör ve kesmez olan.

kelamullah-ı natık / kelâmullah-ı nâtık

  • Konuşan Allah kelâmı, sözü.

kelim

  • Kendine söz söylenilen, kendine hitab olunan.
  • Hz. Musa'nın (A.S.) bir ünvanı.
  • Söz söyleyen, konuşan. İkinci şahıs.
  • Yaralı kimse.

kem-güftar

  • Az konuşan. Az söyliyen. (Farsça)

kem-harf

  • Az söyliyen kimse, az konuşan kişi. (Farsça)

kemgu / kemgû

  • Az konuşan. Az söyleyen. (Farsça)

kemsuhan

  • Az konuşan. Az söyleyen. (Farsça)

kemzeban

  • Az konuşan kimse. Az söyleyen kişi. (Farsça)

keşfiyat

  • (Tekili: Keşf) Keşifler. Bulup meydana çıkarılan şeyler.
  • Cenâb-ı Hakkın ihsan ve ilhamı ile evliyâullahın, hususan evliya-ı izâm hazeratının ve hasseten Kur'ân-ı Hakimin irşadı ile ve feyzi ile Rüesâ-i Evliyâ ve Server-i Kâinat olan Peygamberimiz Resul-i Ekrem (A.S.M.) Efendimizin de

kesret daireleri

  • Çokluk daireleri; sayısız varlıklardan oluşan daireler.

kesret tabakatı

  • Sayısız varlıklardan oluşan âlemler.

ketkat

  • Kelâmı çok olan, sözü çok olan, fazla konuşan.

kırzam

  • Saçma sapan şeyler konuşan. Manâsız sözler söyliyen kimse.

küçük sözler

  • Sözler kitabı içerisinden alınmış olan bazı bölümlerden oluşan kitapçık.

küll / كُلّ

  • Parçalardan oluşan bütün.

lafzen

  • Geveze, çok konuşan. (Farsça)
  • Övünen, kendini medheden. (Farsça)

lahik / lâhik

  • Namaza imâm ile berâber başladığı hâlde, kendisine uyku, gaflet veya benzeri bir sebebden dolayı abdest bozulması hâli ârız olup da (meydana gelip de) namazın tamâmını veya bir kısmını imâm ile kılamayan kimse.
  • Kavuşan, ulaşan, yetişen.

lahin

  • Telâffuz esnasında hususan Kur'ân okurken yanlışlık yapan.

lahva

  • Abes, bâtıl sözleri çok söyleyen, boş konuşan kadın. (Müz: Elhâ)

lasiyyema / lâsiyyemâ

  • Bâhusus. Hususan. Buna gelince. Herşeyden ziyade. Ençok.
  • Hususan, özellikle.

lebbeste

  • (Leb-beste) Ağzı bağlı. Susan, konuşmayan. (Farsça)

lebcünban

  • Dudak oynatan. Söz söyliyen, konuşan. (Farsça)

lebgüşa

  • Dudağı açık. Söyleyen, konuşan. (Farsça)

lebik

  • Tatlı sözlü. Yumuşak konuşan.
  • Zeki, anlayışlı, akıllı.

lebküşa

  • Dudağı açık. Konuşan, söyleyen. (Farsça)

leffaf

  • Çok konuşan, çok lâf eden. Pek fazla söyliyen. Can sıkan.

lezz

  • Uyku, nevm.
  • Sözü güzel olan, tatlı konuşan kişi.
  • Tatlı, leziz, lezzetli.

lisan-ı natık / lisân-ı nâtık

  • Konuşan dil.

lütre

  • Ancak konuşanların anlıyabileceği, başkalarının anlıyamıyacağı şekilde görüşülen uydurma dil, kuşdili. (Farsça)
  • Boşboğaz. (Farsça)

mahmum

  • Hummaya, sıtmaya tutulmuş. Sıtmalı olan. Ateşli olan. Mecnun. Saçma sapan konuşan.

mani-i akli / mâni-i aklî

  • Aklen oluşan engel.

mantıki kıraet / mantıkî kırâet

  • Acele etmeyerek fakat imlâ kaidelerine dikkat ederek, yâni virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz daha durmak, teâcüb ve istifhamları anlatmak, muhaverelerde konuşanların sözlerini ayırmak suretiyle okumaktır.

mehdi-yi abbasi / mehdi-yi abbasî

  • (Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı

melal / melâl / ملال

  • Can sıkıntısı. Usanç. Gamlılık. Zaaf ve fütur.
  • Sıkıntı, usanma. (Arapça)

melal-aver

  • Usanç verici, usandıran, sıkan. (Farsça)

melek-i natık / melek-i nâtık

  • Konuşan melek.

melel

  • Bıkma, usanma, bezme.

melul / melûl

  • Usanmış. Bıkmış. Bezmiş.
  • Mahzun.
  • Usanmış.
  • Usanmış.

memlul

  • (Memlule) Usanmış, usanılmış, bıkılmış, bezilmiş.

mevcudat-ı havaiye / mevcudât-ı havâiye

  • Havadan oluşan varlıklar.

mevsul / mevsûl

  • Kavuşan, ulaşan, bitişen.

meyyit-i samite / meyyit-i sâmite

  • Susan ölü. Sessiz ölü. (Farsça)
  • Hareketsiz. (Farsça)

michar

  • Yüksek sesle konuşan.

mihzar

  • Mânâsız ve saçma sapan sözler konuşan.

miksar

  • Çok konuşan, sözü uzatan, geveze.
  • Çoğaltan, teksir eden.

miksir

  • Çok söyleyici, çok konuşan.

mikval

  • Çok konuşan.

mıntik / mıntîk

  • Çok düzgün konuşan.

mir-i kelam / mir-i kelâm

  • Güzel ve zarif konuşan.

mislak

  • Fesih lisanlı, güzel konuşan.
  • Kırkbeş sene yaşayan adam.
  • Fesih, beliğ konuşan kimse.

mişya'

  • Boşboğaz. Çok konuşan.

mü'min

  • Allah'a ve emirlerine, kanunlarına iman eden. İnanan. Allah'a, âhirete, kitablarına, meleklerine, peygamberlerine ve kadere iman edip itaat eden kimse.
  • Emniyete kavuşan.
  • Korkulardan emniyet veren (Allah C.C.)

mu'riz

  • İ'raz eden. Yüz çeviren. Başka tarafa dönen. Ta'riz eden. Dokunaklı konuşan.

muacciz

  • Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık.

mübahis

  • (Çoğulu: Mübahisîn) (Bahs. dan) Bir mes'ele hususunda konuşanlar.

mübahisin / mübahisîn

  • (Tekili: Mübâhis) Mübahisler. Bir mes'ele hususunda konuşanlar.

mübezzirin / mübezzirîn

  • (Tekili: Mübezzir) İsraf edenler. Lüzumsuz harcıyanlar.
  • Çok ve lüzumsuz konuşanlar.

mufsih

  • Fesâhetle ve düzgün olarak konuşan.

muhassal-ı mazbut

  • Elde tutulacak şekilde var olan, oluşan.

muhit-i zamani ve mekani / muhît-i zamânî ve mekânî

  • Zaman ve mekân itibariyle oluşan şartlar, ortam, çevre.

muhrenbık

  • Başını eğip tınmayan, sükut eden, susan ve fırsat bulduğu gibi fevri söyleyen kimse.

muhterik

  • Yanıp tutuşan.

mukaddime-i temsiliye

  • Temsilden oluşan giriş.

mukatil

  • (Katl. den) Birbirini öldüren, birbiriyle vuruşan. Düello yapan.

mukzı'

  • Fuhşiyat söyleyen, ahlâksızca şeyler konuşan.

mülaki / mülakî / mülâki / mülâkî / مُلَاق۪ي

  • Buluşan. Yüz yüze gelen. Görüşen. Kavuşan.
  • Buluşan, kavuşan.
  • Buluşan, görüşen, konuşan.
  • Kavuşan, görüşen.

mülteki / mültekî

  • (Lika. dan) Kavuşan, buluşan, birleşen.

mümill

  • Melâl veren, usandıran, bıktıran.

münkemiş

  • Acele eden, işini çabuk gören.
  • Buruşan, büzüşen.

müntehi / müntehî

  • Sona eren, nihâyete kavuşan. Tasavvuf yolunda çıkılabilecek derecelerin sonuna varan velî.

murad / murâd

  • İstenilen; arzû edilen şey.
  • Tasavvuf yolunda bulunanlardan çalışmadan Allahü teâlânın yardım ve dilemesi ile yüksek makâmlara kavuşanlar. İctibâ (çekilenler, istenenler) yolunun sâlikleri, yolcuları.

müreffih

  • (Rüfuh. dan) Rahatlandırıcı, rahat ettirici.
  • Refaha eren. Rahat ve bolluğa kavuşan.

mürekkeb / مركب

  • Oluşan, bileşen. (Arapça)
  • Mürekkep. (Arapça)

müsadim

  • Çarpışan, vuruşan.

müsanede

  • (Müsânedet) Arka çıkma, yardım etme, muavenette bulunma.

musannef

  • (Çoğulu: Musannefât) (Sınf. dan) Sıraya konulup tasnif edilmiş.
  • Te'lif edilmiş, yazılmış.

musannefat

  • (Tekili: Musannef) Sıraya konulup tasnif edilmiş kitaplar.

musannifan

  • (Tekili: Musannif) Kitap yazan kadınlar. Kadın müellifler.

musannifin / musannifîn

  • (Tekili: Musannif) Musannifler, kitap yazanlar.

müsheb

  • Çok konuşan. Çok söyleyici.

müşk-füruş

  • (Çoğulu: Müşk-füruşân) Misk satan. (Farsça)

müştail

  • (Şa'l. den) Yanan, tutuşan, alevlenen.

mustalahi / mustalahî

  • Istılahlı konuşan.

müstatir

  • Uçan, uçuşan.
  • Yangının veya sabahın intişarı gibi müstaid olan.

müstefrig

  • (Ferag. dan) Kusan, istifrağ eden.
  • Kusturan.

mutarred

  • Cemaatı usandıracak derecede okumayı uzatan imâm.

mutavassıl

  • (Vasl. dan) Ulaşan, eren, kavuşan, vâsıl olan.

müteaffin

  • Kokuşan.

mütecevviz

  • Sözü mecazla söyliyen. Mecazlı konuşan.
  • Caiz olmayan şeyi caiz gören.

mütecevvizin / mütecevvizîn

  • (Tekili: Mütecevviz) Mecazlı konuşanlar. Mecazlı söz söyleyenler.
  • Caiz olmayan şeyleri caiz görenler.

mütedarib

  • (Darb. dan) Birbirine vuran karşılıklı vuruşan.

mütefeyyiz

  • (Feyz. den) Feyizlenen. Bolluğa kavuşan, bereket bulan.

mütehammik

  • (Humk. dan) Ahmak gibi konuşan veya ahmakçasına hareketlerde bulunan. Ahmaklaşan.

mütehavir

  • Birbiriyle konuşan.

mütekallid

  • Kuşanan. Kılıç takan, takınan. Kılıç kuşanmış.
  • Bir işi üzerine alan. Bir vazifeyi deruhte eden.
  • Kılıç kuşanan, takınan; bir vazifeyi üzerine alan, yüklenen.

mütekayhık

  • Diline ne gelirse söyleyen. Ağzına geleni konuşan.

mütekellim / متكلم / مُتَكَلِّمْ

  • Söyleyen, konuşan, nutuk söyleyen.
  • Gr: Söyleyen, birinci şahıs.
  • Konuşan.
  • Söyleyen, konuşan.
  • Konuşan. (Arapça)
  • Birinci tekil şahıs. (Arapça)
  • Konuşan.

mütekellim-i alim / mütekellim-i alîm / مُتَكَلِّمِ عَل۪يمْ

  • Gizli ve âşikâr her şeyi bilen ve kendi Zâtına lâyık şekilde konuşan Allah.
  • Her şeyi hakkıyla bilen, şânına lâyık konuşan (Allah).

mütekellim-i ezeli / mütekellim-i ezelî / مُتَكَلِّمِ اَزَل۪ي

  • Başlangıcı olmayıp ezelden beri konuşan (Allah).

mütekellim-i maa'l-gayr

  • Kendi ile beraber başkaları adına da konuşan.

mütekellim-i maalgayr

  • Konuşan kimsenin kendisinin de içinde bulunduğu bir cemaata ait fiili ifade eden kelimelerin sigasıdır. Okuduk, yazıyoruz, gideceğiz, çalışmışız... gibi.

mütekellim-i vahde

  • Konuşan kimsenin yalnız kendine ait fiili gösteren kelimelerin sigasıdır. Baktım, görüyorum, gezmişim, oturacağım gibi.

mütekellimimaalgayr

  • Başkaları adına da konuşan.

mütekellimivahde

  • Sadece kendi adına konuşan.

mütelaki

  • (Lika. dan) Telâki eden. Kavuşmuş, ulaşmış. Kavuşan.

mütelebbis / متلبس

  • Giyinmiş, kuşanmış. (Arapça)

müteleclic

  • Dilini çiğneyerek basık basık konuşan.

mütenaci

  • Fısıldayan, fısıltı ile konuşan. Tenâci eden.

mütenattı'

  • Boğaz içinden konuşan kişi.
  • İşlerinde mübâlağa eden.

mütenemmir

  • Kaplanlaşan, kaplan huylu olan.
  • Sert bir dille konuşan.

müteremrim

  • (Çoğulu: Müteremrimîn) Bir şey söyleyecekmiş gibi harekette bulunduğu halde söylemeyip susan.

müterennim

  • (Renim. den) Terennüm eden, güzel sesle şarkı söyleyen. Güzel güzel konuşan.

müteşaddık

  • Istılahlı konuşan.

müteşekkil / مُتَشَكِّلْ

  • Şekillenen, oluşan.

mütesellih

  • (Çoğulu: Mütesellihîn) Silâhlanan, silâh kuşanan.

mütesellihin / mütesellihîn

  • (Tekili: Mütesellih) Silâhlananlar, silâh kuşanan kişiler.

müteşennic

  • Buruşan.
  • Kasılan, büzülen adale veya sinir.

mütevaggil

  • Bir şeyin çok derinliğine giren, meşguliyetini derinleştiren. Usanmayıp, yorulmayıp gayret ve devam eden.

mütevakkıd

  • Tutuşan, tutuşup yanan.

mütevassıl

  • Kavuşan, ulaşan, vâsıl olan.
  • Yakınlık ve münasebet kuran.

mutmainne

  • İtmînân bulan, rahatlayan, huzur ve sükûna kavuşan.
  • İslâmiyet'in emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınarak ve Allahü teâlâyı zikrederek itminana huzur ve sükûna kavuşan, şüphe ve tereddütlerden kurtulan nefis.

muttasıl

  • Bitşik. Aralıksız. Fâsılasız. Hiç durmadan. İttisâl eden, ulaşan, kavuşan.

muvasal / muvâsal

  • Ulaşan, kavuşan.

müz'ic

  • İz'ac edici. Usandıran, rahatsız eden, bunaltan.

nadire-senc

  • Nükteli konuşan, güzel fıkralar anlatan, zarif kimse. (Farsça)

nail / nâil / نائل

  • Erişen, kavuşan.
  • Erişen, kavuşan, murada eren. (Arapça)
  • Nail olmak: Muradına ermek, kavuşmak, erişmek. (Arapça)

nakarat

  • (Tekili: Nakra) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler.
  • Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.

natık / nâtık / ناطق / نَاطِقْ

  • Konuşan. Söz eden, söyleyen, beyan eden. İdrak eden. Bildiren. Fikir ederek düşünen.
  • Altın ve gümüş gibi olan mal.
  • Konuşan.
  • Konuşan, söz eden, söyleyen, beyan eden. bildiren.
  • Konuşan.
  • Konuşan. (Arapça)
  • Konuşan.

natık-ı sadık / nâtık-ı sâdık

  • Dosdoğru konuşan.

natıkaperdaz / nâtıkaperdâz / ناطقه پرداز

  • Düzgün ve etkili konuşan. (Arapça - Farsça)

natnat

  • (Çoğulu: Netânıt) Çok konuşan uzun boylu, akılsız kimse.

natuk / natûk / نطوق

  • Düzgün konuşan. (Arapça)

nebbar

  • Fasih dilli, güzel konuşan adam.

nedim

  • (Çoğulu: Nedmân - Nüdemâ) Sohbet arkadaşı, meclis arkadaşı.
  • Tatlı konuşan. Güzel hikâye anlatan.
  • Büyük kişileri hikâye ve fıkralarıyla eğlendiren.

nefs-i natıka / nefs-i nâtıka

  • Konuşan öz, insan; doğru ile yanlışı birbirinden ayıran insan mahiyetinde bulunan nur, aklî ve naklî meselelerin alâkalarını hissetmeye ve anlamaya kabiliyeti olan insan ruhu, insan.

nefs-i natıka-i kainat / nefs-i nâtıka-i kâinat

  • Kâinatın konuşan ruhu anlamında Peygamber Efendimiz (a.s.m.).

nev-arus

  • (Çoğulu: Nev-arusân) Yeni gelin. (Farsça)

nevruziye

  • Nevruz gününe âit olan. Hususan o gün için yazılan, söylenen manzume.

nimet-dide / nimet-dîde

  • Nimete kavuşan.

nüktedar / nüktedâr

  • Nükteli söz söyleyen. Nükteli konuşan. (Farsça)

nüktegu

  • Nükteli konuşan, nükteli söz söyleyen. (Farsça)

nükteperdaz

  • (Çoğulu: Nükteperdâzân) Nükteli söz söyleyen, nükteli konuşan. (Farsça)

perakendegu / perakendegû

  • Saçma sapan konuşan. Saçmalayan. (Farsça)

perdebirun

  • Utanmaz, açıksaçık konuşan. (Farsça)

pür-gu / pür-gû

  • Çok söyliyen, çok konuşan. (Farsça)

ra'ad

  • Geveze kimse. Çok konuşan adam.
  • Torpil balığı.

rabıta-i iman

  • İman bağı, insanları hususan iman edenleri birbirine bağlayan iman.

rastgu / rastgû

  • (Çoğulu: Râstguyân) Doğru konuşan, hak konuşan. (Farsça)

ratbüyabis / ratbüyâbis / رطب و یابس

  • Yaş ve kuru. (Arapça)
  • Düşünmeden konuşan, boşboğaz. (Arapça)

rekat / rekât

  • Namazda bir kıyam, bir rüku' ve iki secdeden oluşan bölüm.

remmaz

  • (Remz. den) İşaretlerle konuşan.

ruşenbeyan

  • Fasih konuşan. Açık ifadeli. (Farsça)

saci'

  • Seci'li ve kafiyeli söz söyleyen, konuşan.
  • Kasdedici, kasdeden.

sadık-ul kelam / sadık-ul kelâm

  • Doğru söyleyen. Doğru konuşan. Sözü doğru.

safsatacı

  • Yalan ve uydurma şey konuşan kimse.

sahabe / sahâbe

  • Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem sağlığında bir an gören, eğer âmâ ise (gözü görmüyorsa), bir an konuşan, îmân etmiş büyük-küçük mü'minlerin birkaç tânesine veya daha fazlasına verilen isim. Sâhib kelimesinin çokluk şeklidir. Hürmet ve saygı için, "Resûlullah'ın kıymetli ve mübârek a

sahabi / sahâbî

  • Peygamber efendimizi sağlığında ve peygamber iken bir ân gören, eğer âmâ (gözü görmüyor) ise bir ân konuşan büyük ve küçük müslümanlardan bir tânesine verilen isim.

şahs-ı manevi-i dalalet / şahs-ı mânevî-i dalâlet

  • İnkârcılığı yaymaya çalışan kişilerden oluşan manevî kişilik.

sakit / sâkit / سَاﻛِتْ

  • Susan, ses çıkarmayan.
  • Susan.

samit

  • Susan, sükût eden.
  • Ses çıkarmaz, sessiz.
  • Gr: Sessiz harf.

samut

  • (Samt. dan) Az konuşan.
  • Susmuş. Surat asarak susan.

savmaa

  • (Savmea) (Çoğulu: Savâmi') İbadet yeri, hususan Yahudilerin ibadet ettikleri yer.
  • Hücre.

se'met

  • Kederli olmak. Melül olmak.
  • Bıkmak, usanmak.

secde-i şükr

  • Bir nîmete kavuşan veya bir dertten kurtulan kimsenin Allahü teâlâ için yaptığı secde.

şedaka

  • Çok konuşan kadın.

şedd-i nitak-ı himmet

  • Himmet kuşağını kuşanma. İşe ciddi, gayretle sarılma.

seffah

  • Cömert, eliaçık, civanmerd.
  • Güzel konuşan, hatip.
  • Kan dökücü, gaddar.

sehab

  • (Çoğulu: Sehâib) Bulut.
  • Karanlık.
  • Bulut gibi uçuşan böcekler.

sektedar / sektedâr

  • Susan, sesini kesen.
  • Zarara uğramış olan.
  • Aheng ve düzeni bozulmuş.

selata

  • Kahır, galebe, hiddet.
  • Kötü konuşan, gönül inciten, kalb kıran.
  • Merhametsiz olmak.
  • Acı söz söylemek.

şeriat-ı iradiye

  • Allah'ın iradesiyle oluşan şeriat, tabiat kanunları.

sersar

  • Çok sözlü, çok konuşan. Herze ve hezeyan söyleyen.
  • Büyük bir nehrin adı.

seyr-i fil-eşya / seyr-i fil-eşyâ

  • Tasavvufta nihâyete kavuşan bir velînin geri döndükten sonra daha önce unutmuş olduğu eşyânın bütün bilgilerine yeniden sâhib olması.

sıyga

  • Gr. kip fiillerde belirli bir zamanla konuşanın, dinleyenin ve konuşulanın teklik veya çokluk olarak belirtilmiş biçimi.

şu'legir

  • Tutuşan, alevlenen, alev alan. (Farsça)

sühan-güzar

  • Güzel konuşan, güzel söz söyleyen. (Farsça)

sühan-pira

  • Süslü konuşan, süslü söz söyleyen. (Farsça)

sühan-ran / sühan-rân

  • Güzel söyleyen, güzel konuşan. (Farsça)

sühan-senc

  • (Çoğulu: Sühansencân) Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan. (Farsça)

sühan-ver

  • Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan. (Farsça)

sükut eden / sükût eden

  • Sessiz kalan, susan.

sükuti / sükûtî

  • Sessizlikte olan. Çok ses çıkarmayan. Az konuşan.

sure / sûre

  • Kurânın âyetlerden oluşan her bir bölümü.

süruş

  • (Çoğulu: Süruşân) Melek. (Farsça)
  • Cebrâil (A.S.) (Farsça)

süryaniler / süryânîler

  • Hıristiyanlıktaki katolik mezhebine bağlı olan ve süryânî dili ile konuşan bir hıristiyan topluluğu.

tabakat-ı kesret

  • Çokluk tabakaları; sayısız varlıklardan oluşan tabakalar.

tabur / طَابُورْ

  • Bölüklerden oluşan askerî birlik.
  • Dört bölükten oluşan askeri birlik.

taife-i beşeriye

  • İnsanlardan oluşan topluluk.

takallüd

  • Takınma; kılıç (gibi keskin olan delil silahını) kuşanma.
  • (Çoğulu: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak.
  • Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme.
  • (Kılıç) kuşanma.

tavahi

  • Lâşe etrafında dolaşıp uçuşan akbaba kuşları.

teayyün-i imkani / teayyün-i imkânî

  • İnsanın hakîkati olan teayyün-i vücûbîsinin zılli yâni görüntüsü. Ehlullah (evliyâ) kendi yaratılışlarına, güçlerine göre tasavvuf mertebelerine kavuşmakta birbirlerinden çok ayrıdırlar. Evliyâ arasında Allahü teâlânın ismine kavuşanlar pek azdır. Ço ğu bu ismin teayyün-i imkânîsine kavuşmuştur. (İm

tedcic

  • Gökyüzünün bulutlu olması.
  • Silâh kuşandırmak.

teftir

  • (C. Teftirat) Bıkkınlık verme. Fütur verme. Usandırma.
  • Zayıf etmek, zayıflatmak.
  • Naksetmek, eksiltmek.

tekallüd

  • Kuşanma, üzerine alma.

tekallüt etmek

  • (Silah vs.) Kuşanmak; (takı, muska vs.) takınmak.

terekküp eden

  • Oluşan, meydana gelen.

terkib-i bend

  • Edb: Birkaç bendden meydana getirilmiş manzumenin hususan gazel şekli olup müteaddit manzumeler birer beytle birbirine bağlanmıştır.

terkib-i mezci / terkib-i mezcî

  • (Ar. gr.) İki kelimeden oluşan ve bir isme delalet eden lâfız, Çanakkale gibi.

teselluh

  • (Silâh. dan) Silâhlanma, silâh kuşanma.

tevani

  • İşde tembellik etmek. (Farsça)
  • Kusur işlemek. Usançlık, bezginlik göstermek. (Farsça)

teve'ur

  • Bir şeyin güçlenerek halli ve yenilmesi müşkil olması.
  • Bir hususta çetin zorlukla karşılaşmak.
  • Konuşanın çapraşık söylemesinden ve anlaşılmadığından dolayı, dinleyenin hayrette kalması.

tezennür

  • Zünnar kuşanmak.

tigbend / tîgbend

  • Kılıç kuşanan, kılıç bağlayan. (Farsça)

tündzeban

  • Düzgün konuşan, düzgün söz söyleyen. (Farsça)

ukkaşe bin el-mihsan el-esdi / ukkaşe bin el-mihsan el-esdî

  • Efâdıl-ı Sahabeden ve kahramanlardan olup hususan Bedir muharebesinde ve Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) devrinde mürtedlerle olan muharebede yararlıklar göstermiştir. Peygamberimizin vefat tarihinde 44 yaşlarında idi.

ulü-l azm

  • Kat'i azim sahibi, ciddiyet, sabır, sebat sahibi büyük zâtlar, hususan peygamberler (Aleyhimüsselâm). Başta Hz. Muhammed (A.S.M.), İsa, Musa, İbrahim, Nuh (A.S.).

ümmet

  • Cemaat, kavim, taife.
  • Bir hâkim milletin ashabından olan hey'et-i içtimaiye.
  • Bir peygambere inanıp onun yolundan giden insanların hepsi. Bir peygamberin Hakka davet ettiği cemaat.
  • Bir dille konuşan millet.
  • Arkasına düşülecek bir cemaat veya tarikat.

vasıl / vâsıl / واصل

  • Ulaşan, erişen, kavuşan. Hakka vâsıl olan.
  • Kavuşan, ulaşan, erişen.
  • Ulaşan, erişen, kavuşan.
  • Ulaşan, kavuşan, gelen. (Arapça)
  • Vâsıl olmak: Ulaşmak, kavuşmak. (Arapça)

vasılin / vâsılîn

  • Kavuşanlar, erişenler.

vefk-i müselles

  • Üçlü vefk; bir âyet veya ibarenin ebced ve cifir değerleri esas alınarak, dağıtıldığı ve üç rakamının karesi biçiminde dokuz küçük kareden oluşan tılsımlı kare alan.

vücuda gelen

  • Oluşan, meydana gelen.

yave-gu / yâve-gû

  • (Çoğulu: Yâve-guyân) Saçmasapan konuşan, saçmalayan. (Farsça)

yehmur

  • Çok sözlü, çok konuşan adam.
  • Çok çalışkan ve işe cür'etli olan kişi.
  • Yeri götüren balık.

yekzeban

  • Söz birliği. Ağız birliği. Sözde beraberlik.
  • Aynı dili konuşan. Bir dilde.

zamir-i mütekellim

  • Mütekellim zamiri, yani konuşanın isminin yerini tutan zâmir. ("Ben" gibi)

zarif

  • Zarafetli. İnce ve nâzik tavırlı. Güzel. Şık. İnce nükteli.
  • İnce nükteli ve güzel tâbirlerle konuşan.

zeban-aver / zeban-âver

  • Düzgün konuşan, düzgün söz veya şiir söyleyen. (Farsça)
  • Dile getiren. (Farsça)

zırhpuş

  • (Çoğulu: Zırhpuşân) Zırh giyinmiş, zırh giyen. (Farsça)