LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Urul ifadesini içeren 763 kelime bulundu...

acc

  • Yüksek sesle haykırma,
  • Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.

accac

  • Fırtınalı, rüzgârlı.
  • Gürültülü.

acin / acîn / عجين

  • Macun, yoğurulmuş. (Arapça)

acini / acinî

  • Hamur gibi yoğurulmuş, macun kıvamında.

aciniyet

  • Mâcun halinde olma. Hamur gibi yoğurulmuş olma.

aciniyyet

  • Mâcun halinde olma, yoğurulmuşluk.

adalet-i ictimaiyye / adâlet-i ictimâiyye

  • Sosyal adâlet; Herkesin; çalışması, bilgi ve kâbiliyeti, gördüğü iş nisbetinde ve derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi.

adrahş

  • Yıldırım. (Farsça)
  • Gökgürültüsü. (Farsça)
  • Şimşek. (Farsça)

agande

  • Sucuk, yastık, minder gibi zorla doldurulmuş olan şeyler. (Farsça)
  • Bir çeşit zehirli olan haşere, böcek. (Farsça)

agin

  • Dolu, doldurulmuş. (Farsça)

ahar

  • Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. (Farsça)
  • Kahvaltı. (Farsça)
  • Bir nevi çelik. (Farsça)

ahilik

  • Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerin

ahmediyye

  • Evliyânın gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretlerinin tasavvuftaki yolu. Bu yola Müceddidiyye-i Ahmediyye de denir.
  • Hindistan'da Gulam Ahmed Kâdiyânî tarafından kurulan sapık bir yol.

ahyal

  • (Tekili: Hayl) : Atlar, at sürüleri. Atlı kıtalar.

ajans

  • Her türlü havadisi toplayıp, ilgili mevkilere bildiren kuruluş. (Fransızca)
  • Ticari bir teşekkülün kolu. (Fransızca)

ajirak

  • Gürültü, ses. Bağırış. (Farsça)

akademi

  • Bir ilim dalında ihtisas sahibi kimselerin çatısı altında toplandığı kuruluş.

akademi heyeti muvacehesinde

  • Aydın, âlim ve bilginlerden oluşan ilmî kurul önünde, karşısında.

alavere

  • Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele.
  • Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi.
  • Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık.
  • Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.

ambargo

  • Bir para veya malın kullanılması veya başka bir yere götürülmesi ya da bir geminin bulunduğu limandan ayrılması yasağı.

amortisör

  • Otomobillerde veya diğer makinelerde sarsıntı, gürültü gibi şeyleri hafifletmeğe yarayan tertibat. (Fransızca)

angarya

  • Ücret vermeden gördürülen iş.

arafat

  • Hacda arefe günü vakfeye durulan dağın ismi.

araste

  • Bezenmiş süslenmiş. (Farsça)
  • Çarşının bir esnafa mahsus kısmı. (Farsça)
  • Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı. (Farsça)

arazi-i mürfaka / arâzi-i mürfaka

  • Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.

arbede

  • Gürültülü patırtılı kavga.

arbede-cu / arbede-cû

  • Patırtıcı, gürültücü, kavgacı.

arbede-sazi / arbede-sâzî

  • Gürültücülük, kavgacılık. (Farsça)

ashab-ı kalib / ashâb-ı kalib

  • Bedirde öldürülüp kuyuya atılmış olan müşrikler.

aşı

  • Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
  • Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
  • Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.

asker

  • (Çoğulu: Asakir) Devlet ve memleketin muhafazası için ücretli veya ücretsiz olarak veya kur'a ile toplanarak hazır bulundurulan ve resmi elbise giyen silahlı adamlar topluluğu. Er, leşker, nefer.

asris

  • At koşturulan meydan, hipodrom. (Farsça)

aşub-gah / aşûb-gâh

  • Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri. (Farsça)

ateşperest

  • Ateşe tapan, mecûsî. Zerdüşt tarafından kurulan bâtıl dîne inanan.

attat

  • Çok bağırıp çağıran, gürültücü adam.

babil / bâbil

  • Asurlular devrinde Irak'ta kurulan şehirlerden biri. Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan ve büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda "Çeh-i Bâbil" olarak yer alan ve birçok dillerin meydana gelmesi bakımından da adı geçen "Bâbil Kulesi"nin bulunduğu ilkçağdan kalma bir şehir.

bahte

  • Semiz, besili koyun.
  • Burulmuş üç yaşında koç.

baire

  • Sürülmemiş, ekilmemiş, sert toprak.

bakir / bâkir / باكر

  • Tâze. El sürülmemiş. Bozulmamış.
  • Erken.
  • El sürülmemiş. (Arapça)

bakire / bâkire

  • Kız. Kızlığı izale edilmemiş.
  • El sürülmemiş.

balon

  • Hava veya hafif gazlarla doldurulan küre. Bugünkü uçaklar balonculuğun geliştirilmesiyle elde edilmiştir. Zeplin adı verilen güdümlü balonlar hava ulaşımında ve savaşta kullanılmıştır. (Fransızca)
  • Isıtılmış hava veya havadan daha hafif bir gazla doldurulan ve bununla havada uçabilen balon şeklindeki araç.

banka

  • İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu mal

barimetre

  • Gürültünün şiddetini ölçmeğe yarıyan âlet. (Fransızca)

batıniyye / bâtıniyye

  • Mecûsîlikteki ve çeşitli bâtıl dinlerdeki inanışları İslâm dînindenmiş gibi göstermeye çalışan İranlı Meymûn bin Deysân el-Kaddah tarafından kurulan bozuk yol.

bayiiyye / bâyiiyye

  • Eskiden pazar kurulan yerlere gönderilen mevad ve eşyadan gümrük ihtisab vergisinin haricinde alınan ikinci vergi.

bayir

  • Sürülmemiş, açılmamış, sert, ham toprak.

bayramiyye

  • Hacı Bayram-ı Veli tarafından 14. yüzyılın sonlarında Ankara'da kurulan bir tarikattır.

becbece

  • Çocuk avutmak için yapılan tuhaf hareketler, gürültü.

berhava

  • (Berhevâ) Boş, faydasız. (Farsça)
  • Havaya uçurulmuş. Havaya gitmiş. (Farsça)

bevr

  • Helâk olma. Yok olma.
  • Sınama, deneme.
  • Alış-veriş sıkıntısı.
  • Sürülmemiş yer.

beytullah

  • Mekke-i mükerremede Mescid-i harâmın ortasında bulunan mukaddes binâ. Kâbe-i muazzama; müslümanların kıblesi; Fazîlet ve kıymetini bildirmek için Beytullah buyurulmuştur.
  • Câmi, mescid.

beytülmal

  • (Beyt-ül mâl) İlk defa Hz. Muhammed (A.S.M.) tarafından kurulan ve gelir kaynaklarıyla sarfiyat yerleri şer'î olarak tayin edilmiş İslâm devletinin mâliye hazinesi.Gelir kaynakları: 1- Zekât ve sadakalar. 2- Ganimetler. 3- Fey=Zekât ve ganimet dışında kalan ve beyt-ül male ait olan mallar.Beyt-ül ma

bikr / بكر

  • (Bikir) Bozulmamış. Temiz.
  • Bekâr. El sürülmemiş.
  • Her şeyin evveli.
  • Eşi benzeri görülmemiş, misli sebkat etmemiş her amel ve vaziyet.
  • El sürülmemiş. (Arapça)
  • Yepyeni, orijinal. (Arapça)

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

büfe

  • İçinde sofra takımı konulan dolap. (Fransızca)
  • Davetlileri ağırlamak için çeşitli yiyecek ve içeceklerin hazır bulundurulduğu masa. (Fransızca)
  • İstasyon lokantası. (Fransızca)
  • Sigara, kibrit, gazete, sandviç v.s. satılan yer. (Fransızca)

buhtu

  • Ra'd, gök gürültüsü. (Farsça)

bum

  • Yer, toprak, zemin, memleket, yurt. (Farsça)
  • Huy, haslet, tabiat. (Farsça)
  • Sürülmemiş tarla, arazi. (Farsça)

bumbar

  • Koyun ve benzeri gibi hayvanların kalın bağırsağı. (Farsça)
  • İçine kıyma, pirinç vs. doldurulmuş bağırsakla yapılan bir cins yemek. (Farsça)

burak

  • Peygamber efendimizin göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gece (mîrac gecesinde) üzerine bindiği ve kendisini Mekke'den Kudüs-ü şerîfe kadar götüren (taşıyan) Cennet hayvanı. Burak, dünyâ hayvanlarından değildir. Erkekliği ve dişiliği yoktur. Çok hızlı giderdi.

burak-ı meşveret-i şer'iye

  • Şer'î meşveret bineği; şeriatın her türlü meselenin çözümünde esas aldığı istişare ve danışma kurulu.

bürsün

  • (Çoğulu: Berâsin) İnsan eli.
  • Vahşi hayvanların pençesi.
  • Develere vurulan bir nevi damga.

bütçe

  • Devletin veya diğer kuruluşların yıllık gelir ve giderlerini (sarfiyat ve varidatlarını) gösteren ve bunlarla ilgili harcamaları tayin eden hesap işleri. (Fransızca)

çağrışım

  • Psk: Bir idrakla kazanılan bir fikrin başka bir idrak (algı) ile kazanılan fikir arasında bağıntı kurulması, birinin diğerini hatıra getirmesidir. Bu bağıntı zaman ve mekânda yakınlık, benzerlik ve zıdlık sebebiyle kurulur. Sevap deyince günahın; abdest deyince namazın; Cennet deyince Cehennem'in de

çarmıh

  • (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. (Farsça)
  • Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler. (Farsça)
  • (Dörtçivi) Suçluyu cezalandırmak için kurulmuş haç şeklinde darağacı.
  • Suçluyu bağlamak için kurulmuş haç şeklinde ağaç.

çarmih / çârmîh

  • Dört çivi. Birbiri üzerine dikey olarak konulmuş iki tahtadan meydana gelen, suçluları îdâm etmek için kullanılan haç şeklindeki darağacı. Bu cezâya çarptırılan kişi iki yana açılmış kollarından ve bağlanmış ayaklarından çivilenerek öldürülürdü.

cehmiyye

  • Cebriyye fırkasının bir kolu olup, Hicrî ikinci asırda Cehm bin Saffân tarafından kurulan bozuk fırka.

celcele

  • Çan sesi.
  • Gök gürültüsü.
  • Depretmek.
  • Gitmek.

celed

  • Sütü ve yavrusu olmayan büyük deve.
  • Muhkem yer.
  • Samanla doldurulup anası önüne koyulan buzağı derisi.

cem'iyyet-i akvam / cem'iyyet-i akvâm

  • (Milletler Cemiyeti) Birinci Dünya Savaşından sonra kurulan ilk Birleşmiş Milletler Cemiyetinin bizdeki adıdır.

cemaat ve komite

  • Kötü bir maksat için kurulmuş cemiyet ve dernek.

cemiyet-i diniye

  • Dinî kuruluş.

cercis

  • (A.S.) : (Circis) Taberi tarihine göre: İsâ Aleyhisselâmdan sonra gelmiş ve Filistinde yaşamış ve onun şeriatı ile amel etmiş olan bir peygamberdir. Yedi sene içersinde tebliğde bulunarak çok işkencelere maruz kalmış, müteaddid defalar öldürülmüş ve mu'cize ile dirilerek tekrar tebliğ vazifesine dev

cinab

  • Hayvanlara vurulan damga ve nişan.

cünaf

  • Kuruluk.

dag / dâg

  • Yanık yarası. (Farsça)
  • İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan damga. (Farsça)

dağ / dâğ / داغ

  • Yara. (Farsça)
  • Kızgın demirle vurulmuş işaret. (Farsça)

dağdağa / dâğdağa / دغدغه

  • Gürültü. Iztırab. Boş yere telâş ve zorluklar.
  • Tereddüt etmek, karar verememek.
  • Gıcıklamak.
  • Sıkıntı, gürültü.
  • Gürültü patırtı.
  • Telaş, gürültü patırtı. (Arapça)

dağdağa-i tagayyür

  • Değişimlerin çalkantı ve gürültüsü.

dağdar

  • Pek acıklı, üzüntülü. (Farsça)
  • Gönlü yaralı. (Farsça)
  • Kızgın demirle nişan vurulu. Damgalı. (Farsça)

dakaik-i umur

  • Üzerinde gayet dikkatle durulması lâzım gelen işlerin ince ve mühim noktaları. (Farsça)

daliye

  • (Çoğulu: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü dolaba "nâurâ" derler.)

damga

  • Bir şeyin üzerine işaret veya alâmet koymak.
  • İşaret vurulan âlet. Mühür.

damgah / dâmgâh / دامگاه

  • Tuzak kurulmuş yer. (Farsça)

dar-ı karar / dâr-ı karar

  • Karar kılınacak, durulacak yer.

dar-ı şura-yı askeri / dâr-ı şura-yı askerî

  • 1296 yılında lağvolunan bu yüksek askeri meclis 1253 yılının muharrem ayında kurulmuştu. 1259 tarihinde çıkarılan kanun ile vazifesi tesbit edildi. Askeri ve mülki ricâlden onbir daimi, altı tane ise geçici azası bulunan bu mecliste bir reis ve bir de müftü yer alıyordu.

dar-ül-fünun

  • Üniversite. (1 Ağustos 1933'de İstanbul Dâr-ul Fünunu yerine Üniversite kurulmuştur.)

dar-ün nedve / dâr-ün nedve

  • Müslümanlıktan evvel, Kureyş kabilesinin münakaşalar için toplandığı bir yerin adı olup, Kusey ibn-i Kilâb tarafından kurulmuştur. (Sonradan Hz. Muhammed'e (A.S.M.) karşı bulunanların toplanmalarından dolayı fesat ve münafıkların toplandıkları yer mânâsına kullanılmaya başlanmıştır.)

dar-üş-şafaka

  • İstanbul'da yetim ve öksüzler için kurulmuş olan yatılı lise.

daribe

  • Tabiat.
  • Kılıçla vurulmuş.
  • Eğrilmiş yün.

daru'l-muallimin / dâru'l-muallimîn

  • Öğretmen okulu; 1847'de rüştiyelere (ortaokullara) öğretmen yetiştirmek üzere kurulan eğitim kurumu.

darülhikmet / dârülhikmet

  • Osmanlılar zamanında fetva ile vazifeli ilmi bir kuruluş.

dava olunan / dâvâ olunan

  • İddia edilen; öne sürülen.

debdebe

  • Gürültü, patırtı. Gösteri için yapılan gürültü. Tantana. Haşmet.
  • Gösteriş gürültüsü, görkem.

deccal / deccâl

  • Kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri. Kıyâmete yakın çıkacağı bildirilen ve Îsâ aleyhisselâm ile hazret-i Mehdî tarafından öldürülecek olan zâlim.
  • Kıyametten az önce çıkacak, insanlardan bir kısmını sapıtacak ve daha sonra Hz. İsa tarafından öldürülecek olan şahıs.

delab

  • (Dülâb) (Çoğulu: Degâlib) Bâzısı su ile ve bâsızı da hayvan ile döndürülen su çekmeğe mahsus çark.

demdeme

  • Gürültü, yüksek ses.

dermeyan edilen

  • İleri sürülen, anlatılan, söylenen.

dernek

  • Eğlence için yapılan toplanma.
  • Düğün.
  • Cemiyetler kanununa göre kurulmuş cemiyet.

derpiş / derpîş / درپيش

  • Göz önünde. (Farsça)
  • Derpîş edilmek: Göz önünde bulundurulmak. (Farsça)
  • Derpîş etmek: Göz önünde bulundurmak. (Farsça)

destek

  • Bir şeyin yıkılıp devrilmemesi için, o şeye vurulan payanda, dayanak. (Farsça)
  • Küçük el. (Farsça)
  • Yün ve pamuk gibi şeyleri eğirmeye yarıyan âlet. (Farsça)

devalüasyon

  • Paranın değerinin düşürülmesi. (Fransızca)

deviyy

  • Nerden geldiği anlaşılamayan sesler, gürültüler, patırtılar.

diamet

  • Binaya vurulan destek, direk, payanda.
  • İleri gelen, makamca yüksek olan baş başkan, reis, şef.

dimam

  • Çocukların yüzlerine sürülen ilâç.
  • Sevap.

divan-ı ahkam-ı adliye / divan-ı ahkâm-ı adliye

  • Huk: Kanunlara göre, bakılacak dâvalarla ilgilenmek üzere 1284 yılında kurulan ilk nizâmiye mahkemesi.

divan-ı deavi nezareti / divan-ı deâvî nezareti

  • Çavuşbaşılığın kaldırıldığı 1836 (Hi: 1252) tarihinde bunun yerine kurulan daire. Fakat 1870 (Hi: 1287) tarihinde Adliye Nezareti'nin teşekkülü üzerine kaldırılmıştır.

divan-ı harb-i örfi / divan-ı harb-i örfî

  • İttihad ve Terakki hükûmeti zamanında kurulan ve oldukça sert kararlar alan sıkıyönetim mahkemesi.

divanhane

  • Odalar arasındaki büyük salon. Büyük ev. Divan kurulacak büyük oda. Saraylarda odalar hâricinde olan büyük salon. (Farsça)

diyanet riyaseti müşavere heyeti

  • Diyanet İşleri Başkanlığı Danışma Kurulu.

diyet

  • Kan bedeli. Yaralanan veya öldürülen bir kimse için en yakın vârisine ödenmesi şer'an hükmolunan para veya mal. Can pahası.
  • Para, değer. Kıymet.

diyet-i kamile / diyet-i kâmile

  • Huk: Öldürülen şahsın nefsine bedel olarak, câniden veya ailesinden alınan tam diyet olup, miktarı öldürülen kişiye göre değişir.

doğma

  • yun. Fikir, rey.
  • Fls: Kat'i olarak ileri sürülen fikir.

düldül

  • Fahr-i Kâinat (A.S.M.) Efendimize mahsus bir katır ki, sonradan Hz. Ali (R.A.) Efendimize bahş buyurulmuştur.

düstur-u cifri / düstur-u cifrî

  • Cifir ilminin üzerine kurulu olduğu temel kural.

ebabil

  • Dağ kırlangıcı. Kuş sürüsü. Sürüler, bölükler.

ebu cehl

  • "Cehalet babası" demek olan bu kelime, Hazret-i Resul-i Ekrem (A.S.M.) zamanında, mu'cizeleri ve çok delilleri ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı gördüğü halde iman etmeyen din düşmanı puta tapan gururlu bir müşrikin lâkabıdır. Bedir Gazasında öldürüldü.

edhan

  • (Tekili: Dühn) Sürülecek güzel kokulu yağlar.

efgende

  • Yere atılmış, düşürülmüş. Yıkılmış, yıkık. Bozulmuş, tahrib edilmiş. (Farsça)
  • Biçare, zavallı, düşkün. (Farsça)

efsane / efsâne

  • Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
  • Uydurulmuş hikâye, mitoloji.

eglal

  • (Tekili: Gull) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler.
  • (Galel) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.

ehl-i vukuf heyeti

  • Bilirkişi kurulu, heyeti.

ekati

  • (Tekili: Kati) Sürüler, koyun sürüleri.

ekol

  • Bir fikir üzerine kurulu okul, meslek.

eksantrik

  • Lât. Merkezden uzakta kurulmuş.
  • Mat: İç içe olduğu hâlde merkezleri ayrı olan daireler.
  • Müstesna, taaccüb edilip şaşılacak, hayret verici.

emr

  • İş buyurma.
  • Buyurulan şey.
  • Madde, husus, hâdise.

emval-i menkule

  • Bir yerden başka yere taşınabilir, götürülebilir eşya ve mallar. (Masa, karyola, perde, çakı... gibi.)

enbuh

  • Ziyade, çok, kalabalık. (Farsça)
  • Çokluk, ziyadelik, cemaat, izdiham. (Farsça)
  • Meclis, kurultay. (Farsça)
  • Kalın, yoğun. (Farsça)
  • Duvarın yıkılıp dökülmesi. (Farsça)

encümen-i şura / encümen-i şûrâ

  • Danışma kurulu.

endülüs

  • (Mi: 756-1031) Dört halife devrinden sonra kurulan Emevi devleti yıkıldıktan sonra Emevilerin Afrikadan Avrupa'ya geçip şimdiki Portekiz ve İspanya'da kurdukları İslâmi devletin bir ismidir. Bunlara Endülüs Emevileri denir. Abbasilerin katliâmından kurtulan Abdurrahman ismindeki zât Afrika yoluyla İ

erike

  • Taht. Padişahın tahtı.
  • Oturulacak yer. Koltuk.

esatir / esâtir

  • Uydurulmuş hikâyeler, mitoloji.

esirre

  • Tahtlar, oturulacak yerler.
  • Milletin belli başlı ileri gelenleri.

evhal

  • (Tekili: Vahal) Sıvalar, balçıklar, çamurlar.
  • Mekânlar, hâneler, evler, durulacak veya oturulacak yerler.

evkaf

  • (Tekili: Vakıf) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar.Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen

ezhar-ı müzeyyene-i ravza-i safaiye

  • İçinde safâ sürülecek olan bahçeyi süsleyen çiçekler.

fa-yı atıf / fâ-yı atıf

  • Arapçada kelimelerin başına gelen ve baştakî bir ifadeyle bağlantı kurulmasını ifade eden 'fâ' harfi.

faheka

  • Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası.

farfara / fârfâra / فَارْفَارَه

  • Gürültücü, övüngen.
  • Hafif meşreplik, boş gürültü.
  • Hafif meşreblik. Gürültülü. Gürültüye boğmak.
  • Akılsızlık.
  • Hafif meşreb, gürültü çıkaran.

farisan

  • (Tekili: Fâris) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde hudutlardaki muhafız askerler.

feddan

  • (Çoğulu: Fedâdin) Bir çift öküz.
  • Bir günde bir çift öküzle sürülebilen arazi.
  • Daha çok mısırda yer ölçülerinde kullanılan bir kelime.

federasyon

  • Bir kaç devletin bir devlet meydana getirecek şekilde birleşmesi. (Fransızca)
  • Aynı çeşitten bir çok kurulların meydana getirdiği birlik. (Fransızca)

felak

  • Tan zamanı, subh, fecir.
  • İki tepe arasındaki düzlük.
  • Bütün mahlukat.
  • Suçlunun ayağına vurulan tomruk, falaka.
  • Cehennem.

fenn-i münazara

  • İleri sürülen delilleri ve fikirleri tetkik ederek fikirlerin münasebet ve adem-i münasebetini göstererek cevap vermek san'atı.

ferfere

  • Farfara, akılsızlık, hafif meşreplik.
  • Patırtıcı, gürültücü, ağzı kalabalık.

fi'l-i mechul

  • Gr: Faili yani öznesi bilinmeyen fiil. Edilgen fiil. Mesela: Yazılmak, içilmek, vurulmak gibi.

fikr-i muzmer

  • Gizli kalmış ve dışarı vurulmamış fikir.

fütüvvet / فتوت

  • Gençlik. (Arapça)
  • Yiğitlik. (Arapça)
  • Eskiden Anadolu'da kurulup gelişen esnaf teşkilatı. (Arapça)

gavga

  • Döğüşme, kavga, vuruşma. Gürültü. Savaş, muhârebe, harp. (Farsça)

gayr-ı meskun

  • İçinde oturulmayan yer. Kimsesiz yer.

gırajova ateşi

  • Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlene

grev

  • İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da mill (Fransızca)

gulgul

  • Bağrışıp çağrışma. Şamata, gürültü. Velvele.
  • Ağız tarafı dar olan bir kabdan akan suyun çıkardığı ses.

gulgule-i etfal

  • Çocukların gürültüsü, çocukların bağrışıp çağrışmaları.

gulüvv

  • Ayaklanma. Taşkınlık.
  • Üşüşme. Hücum. Saldırış.
  • Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısı

gurre

  • Düşürülen bir cenine (ana rahmindeki çocuğa) karşılık verilmesi gereken mâlî tazmînât.

gürültühane / gürültühâne

  • Gürültü yapılan yer.
  • Gürültülü yer.

gürültühane-i insan

  • İnsanın gürültü yeri.

guşane

  • Düşürülmüş hurma.
  • Hurma ağacı altına düşüp toplanan hurma.

habat

  • Vücuttaki bir yara iyileştikten veya vücuda bir sopa ile vurulduktan sonra bedende kalan iz.
  • Davarın çok yemekten dolayı karnının şişmesi.

hacif

  • Karın gurultusu.

hadd

  • Gürültülü bir sesle çağıran.
  • Denizden gelen gürültülü dalga sesi.
  • Gürültü ile yıkılan.

hadme

  • Ateş gürültüsü.

hakıb

  • Karnı guruldayan kişi.
  • Necaseti şedit kişi.

hakikat-i islamiyet / hakikat-i islâmiyet

  • İslâmî gerçek; İslâmiyetin üzerine kurulu olduğu gerçekler, esaslar.

halaluş

  • Kavga, döğüş, şamata, gürültü. (Farsça)

halisiyet / hâlisiyet

  • Halislik, saflık, duruluk.

halka-i hakikat

  • Hakikat halkası; gerçeğin dünyasında kurulan halka.

hamde

  • Ateş gürültüsü.

hamşek

  • Mestin üstüne vurulan parça.

haras / harâs

  • Hayvanla döndürülen değirmen. (Farsça)

haraş

  • Hayvan ile döndürülen değirmen. (Farsça)

haraset

  • Çift sürme.
  • Sürülen yer. Tarla.
  • Ekincilik, çiftçilik.

harbiye nazırı

  • Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başında bulunan memura verilen ünvandır. Kuva-yı Milliyenin Anadolu'da kurduğu hükümette "Milli Müdafaa Vekili" adını taşıyan bu ünvan, Osmanlı Hükümetine 1908 Temmuz inkılâbı arifesinde kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel "Serasker" adını taşıyor

harem-i şerif

  • Kâfir ve müşriklerin girmesi yasak olan ve canlı mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civârı.

harhişe

  • Kavga, gürültü, patırtı. (Farsça)

hartuc

  • Topa merminin ardından sürülen barut kesesi. (Farsça)

hasi / hasî

  • (Has'. den) Herkes tarafından kovulan. Sürülüp tardedilen.

hasis

  • Gizli ses. Ateş gürültüsü.
  • Fitil.

hasiyy

  • Hayası çıkarılmış, hadım edilmiş, burulmuş (insan veya hayvan).

haşv / حشو

  • Doldurulmuş, yararsız söz. (Arapça)
  • Kuru ot. (Arapça)

havra

  • Yahudi mâbedi, sinagog.
  • Mc: Pek gürültülü yer.

havsal

  • Havuzun kenarında suyun durulduğu yer.

haya-huy

  • Çığlık, vâveyla. (Farsça)
  • Çalıp eğlenmeden çıkan gürültü, ses. (Farsça)

hayber

  • Arap Yarımadasında Hicaz bölgesinin doğu sınırında ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadır. Evleri, yüksek bir kayanın üzerinde kurulmuş olan bir kalenin etrafında bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazası ile meşhur olmuştur. Aynı sene içinde Hz. Resulullah Efen

hayme-gah / hayme-gâh

  • (Haymegeh) Çadır kurulan yer. (Farsça)

haymegah / haymegâh / خيمه گاه

  • Çadır kurulan yer. (Arapça - Farsça)

hayta

  • Serseri, serkeş kimse.
  • Ask: Osmanlılarda görevli bir sınıf askere verilen ad. Hayta birlikleri, üstün savaş kabiliyeti olan askerlerden kurulur, lüzumunda düşman topraklarına akın yapmak için de kullanılırdı. Sonraları düzenleri bozulduğunda eşkiyalığa başladılar; bundan dolayı "hayt

hazine kethudası

  • Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamanında kurulan hazine kethudâlığı, saraya girip çıkan demirbaş eşyanın korunup saklanmasıyla mes'ul idi. Bu müessesenin başında bulunan memura da hazine kethudâsı denilirdi.

hazine-i amire / hazine-i âmire

  • Tar: Para işlerini yönetmek üzere kurulmuş olan müesseselerden birinin adı. Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrelerinde para işleri "Beytülmal" denilen ve "Defterdar" adı verilen bir memurun idaresinde iken, sonraları teşkil olunan yeni idarelere göre çeşitli adlar verilmiştir. Hazine-i âmire, devlet k

hedd

  • Binayı gürültüyle yıkıp göçürmek. Çok ihtiyarlayıp düşkün hâle gelmek.
  • Zayıf ve korkak.

hedde

  • Duvarın yıkılmasından çıkan gürültü.

hedy

  • Cenab-ı Hakk'ın rızası için veya ihramda iken yapılması yasak olan herhangi bir fiili işlemekten dolayı kusurunu affettirmek ricasiyle, keffaret olarak Harem-i Şerif'e götürülen veya kendisi veya parası gönderilen kurban.
  • Harem-i şerife götürülen kurban.

hendese-i mülkiye mektebi

  • Osmanlı İmparatorluğu devrinde mühendis yetiştirmek gayesiyle açılan mekteb. XIX. yy. sonlarına kadar memlekette belediye ve mimarî işlerde vazife alacak mühendis bulunmuyordu. Nafia Nezareti bu ihtiyacı nazar-ı itibara alarak bir mühendis mektebi kurulmasının lüzumlu olduğunu ileri sürünce, padişah

hengame / hengâme

  • Gürültü patırtı.
  • Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Kavga, gürültü. Şamata. (Farsça)

hengame-gir / hengâme-gir

  • Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. (Farsça)
  • Diş macunu, leke tozu gibi şeyler satan çığırtkanlar. (Farsça)
  • Kavgacı, gürültücü. (Farsça)

herç

  • Karışıklık, gürültü. Nizamsızlık.

hey'et / هيئت

  • Heyet, kurul, meclis.
  • Ekip. (Arapça)
  • Dış görünüş. (Arapça)
  • Kurul. (Arapça)
  • Topluluk. (Arapça)
  • Astronomi. (Arapça)

hey'et-i vekile / hey'et-i vekîle / هَيْئَتِ وَك۪يلَه

  • Bakanlar kurulu.
  • Vekiller hey'eti, icra vekileri hey'eti. Bakanlar Kurulu. Başbakanın riyaset ettiği heyet.
  • Bakanlar kurulu.

hey'et-i vekile reisi

  • Bakanlar kurulu başkanı, Başbakan.

heyet-i aliye / heyet-i âliye

  • Yüksek kurul.

heyet-i hakim / heyet-i hâkim

  • Hâkimler heyeti, kurulu.

heyet-i hakime / heyet-i hâkime

  • Hakimler kurulu.

heyet-i idare

  • İdare heyeti, yönetim kurulu.

heyet-i ilmiye ve fenniye

  • İlmî ve teknik kurul.

heyet-i ilmiye ve içtimaiye

  • İlim ve sosyal bilim kurulu.

heyet-i muallimin / heyet-i muallimîn / هيئت معلمين

  • Öğretmenler kurulu

heyet-i müşavere

  • Danışma kurulu.

heyet-i sıhhiye

  • Sağlık heyeti, kurulu.

heyet-i vekile

  • Bakanlar Kurulu.

heyet-i vekile reisi

  • Bakanlar Kurulu Başkanı, Başbakan.

heyet-i vükela / heyet-i vükelâ

  • Vekiller heyeti, Bakanlar Kurulu.

heykel

  • Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli.
  • Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide.
  • Mc: Soğuk ve duygusuz kimse.
  • Güzel ve yakışıklı kişi.

hezec

  • Gök gürültüsü.
  • Güzel sesle şarkı söylemek.

hezim / hezîm

  • Sağanaklı yağmur.
  • Gök gürültüsü.
  • Koşarken kişneyen at.

hezk

  • şiddetli gök gürültüsü.
  • Uçurmak.
  • Yuvarlamak.

hıba

  • Yağmurdan korunmak için kurulan çadır. Tente.

hıçkırık

  • t. Fazla yemekten ve asabi sebeplerden diyaframın kasılması ve akciğerlerdeki havanın şiddetli ve gürültülü bir şekilde dışarı atılması.
  • Boğaz tıkanacak surette ve derinden iç çekerek ağlama.

hilaş

  • Gürültü, kavga, patırtı, şamata. (Farsça)

hiyamiyye nezareti

  • Tar: 1826 senesinde Yeniçeri Ocağı'nın ilgası üzerine kaldırılan Çadır Mehterleri yerine kurulan daire.

hokeç

  • Burulmuş erkek kuzu.

hüdüd

  • Çok yaşlı ihtiyar. İhtiyar ve zayıf olmak.
  • Bir binayı gürültüyle yıkıp göçürmek.

hum

  • Küp. (Farsça)
  • Şarap küpü. İçine şarap doldurulan küp. (Farsça)

humbara

  • Küçük küp. (Farsça)
  • Ask: Demir veya tunçtan dökülmüş, içi boş ve yuvarlak olarak yapılan ve içine patlayıcı maddeler doldurularak havan topu veya elle atılan harp aleti. Havan topu ile atılana havan humbarası, elle atılana da el humbarası denirdi. (Farsça)
  • Para biriktirmek için kullanılan topr (Farsça)

hurafe-vari / hurafe-varî

  • Hurafeye benzer. Hurafe gibi uydurulmuş. (Farsça)

hurufilik / hurûfîlik

  • Acem yahûdisi Fadlullah-ı Hurûfî'nin v.796 (m. 1393) kurduğu bozuk yol. Küfür ve sapık inançları sebebiyle Timur'un oğlu Mîrânşâh tarafından öldürülmüştür.

huruş

  • Coşma. Gürültü. şamata. Telâş. (Farsça)

huşki / huşkî

  • Kuruluk, yubuset. (Farsça)

i'zab

  • Suyu temizleme.
  • Vazgeçme.
  • Azaba düşürme veya düşürülme.

icmad-ı ma / icmad-ı mâ

  • Suyun dondurulması. Suyun buz haline getirilmesi.

idame / idâme / ادامه

  • Devam ettirme, sürdürme. (Arapça)
  • İdâme edilmek: Sürdürülmek, devam edilmek. (Arapça)

idame-i nimet

  • Nimetin, ihsan ve lütfun devamı, sürdürülmesi.

iddia

  • Bir şeyin müsbet veya menfiliğini ısrarla söylemek. İleri sürülen fikir. Dâva etmek. Israr etmek. İnat etmek. Haklı veya haksız bir dâvaya kalkışmak.

ıdhak

  • Güldürmek. Güldürülmek.

ifram

  • Doldurma, doldurulma.

ifşa / ifşâ / افشا

  • Açığa vurma. (Arapça)
  • İfşâ edilmek: Açığa vurulmak. (Arapça)
  • İfşâ etmek: Açığa vurmak. (Arapça)

iğdiş

  • Burulmuş, enenmiş hayvan. Erkeklik bezleri (hayaları) çıkarılmış at. Melez. (Farsça)
  • Burulmuş.

ihdar-ı dem

  • Huk: Maktulün (öldürülmüş olan kimsenin) diyetini katilden (öldürenden) aldırmamak.

ihdas / ihdâs / احداث

  • Kurma, oluşturma, meydana getirme. (Arapça)
  • İhdâs edilmek: Kurulmak, oluşturulmak, meydana getirilmek. (Arapça)
  • İhdâs etmek: Kurmak, oluşturmak, meydana getirmek. (Arapça)
  • İhdas olunmak: Kurulmak, oluşturulmak, kon (Arapça)

ihta'

  • Yanılma veya yanıltma.
  • Hatâya düşürme veya düşürülme.

ihtimam

  • Süpürmek, süpürülmek.

ikae

  • Kusturma, istifra ettirme. Kusturulma.

ikametgah / ikametgâh / ikâmetgâh

  • Oturulan yer, adres.
  • Oturulan ev, hâne, yer, mesken.

ikaniyye / ikâniyye

  • Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.

ikar

  • Doldurma, doldurulma.

iktiyad

  • Tutup götürme veya götürülme.

ilahiyat

  • Hikmet ilminin dinden ve sadece Cenab-ı Hak'tan bahseden kısmı. Filozoflarca fikir olarak ileri sürülen dine dâir nazariyeler, düşünceler.

ilan-ı sürur / ilân-ı sürur

  • Sevincin duyurulması.

ilan-ı tekviniye / ilân-ı tekvîniye

  • Varlıkların yaratılışıyla insanlara duyurulan gerçekler.

ilanat / ilânât

  • İlânlar, duyurular.
  • İlanlar, duyurular.

ilanat müvezzii / ilânat müvezzii

  • İlânlardan, duyurulardan sorumlu olan, onları dağıtan.

ilanat-ı rabbaniye / ilânât-ı rabbâniye

  • Allah tarafından gönderilen ve Allah'a işaret eden duyurular.

ilm-i cifr

  • Harflerin sayı değerlerinden anlam çıkarmak üzerine kurulu ilim.

ilsak

  • Yapışmak. Bitişmek. Ulaşmak. Yapıştırılma. Kavuşturulmak.

iltika

  • Rast gelmek. Buluşmak. Kavuşmak.
  • Kavuşturulmak.

iltiva

  • Burulmak.
  • Kıvrılmak, bükülmek.
  • Sarılıp birbirine dolaşmak.
  • Dalgalanma.
  • Eğri durma.
  • Nehrin dolaşıklı bir yatağı olma.

imam hatip mektebi

  • İmam ve hatip olarak din görevlisi yetiştirmek üzere kurulan okul.

iman-ı icmali / iman-ı icmalî

  • İcmalî iman, yani; taraf-ı Nebevîden tebliğ buyurulan şeylerin hey'et-i mecmualarına inanmak, yâni; "Her ne tebliğ buyruldu ise; cümlesi haktır" diye tasdik etmektir.

imaret / imâret

  • Bayındırlık; bir yerin ömür sürülür, yaşanır hâle getirimesi.

imaret-i arz

  • Yeryüzünün imar edilmesi, ömür sürülür, yaşanır hâle getirilmesi.

imaret-i dünya

  • Dünyanın imar edilmesi, üzerinde yapıların kurulması.

imla

  • Doldurma, doldurulma.
  • Yazı yazma. (Dikte)
  • Bir dildeki kelime ve sözleri doğru yazma bilgisi.
  • Müddeti mühlet vererek uzatma.

imtihaz

  • Hâlis, katıksız ve saf olma. Durulanma.

in'ikad

  • Akdetme. Bağlanma.
  • Fık: İcab ve kabulün taraflarca eseri zâhir olup, meşru bağlılık ve alâkadarlık.
  • Kurulma. Toplanma.

incilab

  • Celbedilme. Çekilme. Sürülüp götürülme.

indimac

  • Kenetlenme. Dürülüp birbirine geçme.

inikad / inîkad

  • Kurulma, gerçekleşme, bağlanma.

insina

  • Bükülme, burkulma, burulma.

intikad

  • İyi bilineni kötülemek.
  • Seçip ayırdetmek.
  • Kalp parayı gerçeğinden ayırmak.
  • Tenkid.
  • Fenni veya edebi eserlerin tarafsız bir nazarla incelenmesi sonunda fikir ileri sürülmesi.

intıva

  • Dürülmek ve cem' olmak. Bükülmek ve katlanıp sarılmak.

iş'al edilen / iş'âl edilen

  • Yakılan, tutuşturulan.

isbah

  • (Sebh. den) Yüzdürme, suda yüzdürülme.

işkampaviya

  • İtl. Harp gemilerinden asker naklinde kullanılan en büyük filika. İşkampaviya'lar sandal büyüklüğünde, yalnız ondan daha geniş ve yüksekti. Karaya asker sevkiyatında, gemiye erzak ve levâzım alınmasında kullanıldığı gibi eskiden donanmaya su alınacağı zaman su ile doldurulur, diğer bir filika yedeği

ıskat

  • Düşürmek. Düşürülmek. Aşağı atmak. Hükümsüz bırakmak.
  • Silmek.
  • Ölünün azaptan kurtulması ümidi ile ölen kimse nâmına dağıtılan sadaka.

iskele

  • Binada yüksek yerleri yapabilmek için kurulan geçici sal.
  • Deniz nakil vasıtalarının yanaşabilmeleri için deniz kıyısında yapılan yer.
  • Deniz kenarında ve deniz vasıtalarının yanaşmasına elverişli kasaba.
  • Bir memleketin deniz yolu ile yapılan ticaretine vasıta olan lima

ısmat

  • Susturma, susturulma, sükut ettirme.

istıksas

  • (Kısas. dan) Kısas isteme. Bir katilin şeriatça öldürülmesini isteme.

istitare

  • Gönderme veya gönderilme. Yollanma.
  • Uçurma veya uçurulma.

it'amiyye

  • Bazı vakıf müesseselerinde fakirlerin doyurulması için ayrılan tahsisat.

ıtare

  • Uçurma, uçurulma.

itare

  • (Tayerân. dan) Uçurma veya uçurulma.
  • Hızla gönderme, yollama.
  • Otomobil tekeri.

itfa-yi harik

  • Yangının söndürülmesi.

ithaf / ithâf / اتحاف

  • Hediye etme. (Arapça)
  • Eser sahibinin eserini birine veya bir kuruluşa manen hediye etmesi. (Arapça)

ittihad-ı muhammedi / ittihad-ı muhammedî

  • "Muhammedî birlik" mânâsına gelen ve 5 Nisan 1909'da İstanbul'da kurulan bir cemiyet.

ittihad-ı muhammedi cemiyeti / ittihad-ı muhammedî cemiyeti

  • Süheyl Paşa, Mehmed Sadık, Ferik Rıza Paşa, Derviş Vahdeti ve arkadaşları tarafından İstanbul'da 5 nisan 1909 tarihinde kurulan bir cemiyettir.

izhar-ı esrar

  • Sırların açığa vurulması.

izhar-ı haşmet

  • İhtişamın, heybetin açığa vurulması.

kabil-i sükna / kabil-i süknâ

  • Oturmaya elverişli, oturulabilir.

kabine

  • Bakanlar kurulu.
  • Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. (Fransızca)
  • Küçük oda. (Fransızca)
  • Doktorun muâyene yeri. (Fransızca)

kadana

  • Forsaların ayağına vurulan zincir.

kaderiyye

  • Hicrî ikinci asırda Vâsıl bin Atâ tarafından kurulan ve "Kul kendi fiillerini kendi yaratır" diyerek kaderi yâni işlerin, Allahü teâlânın takdîri ile olduğunu inkâr eden bozuk fırka. Bu fırkaya Mu'tezile adı da verilir.

kadiyanilik / kâdiyânîlik

  • On dokuzuncu yüzyılda, Hindistan'da Mirzâ Gulâm Ahmed tarafından kurulan bozuk yol. Kurucusunun doğum yeri olan Kâdiyan kasabasına nisbetle bu adla anılmaktadır. İsmine nisbetle, Ahmediyye de denilmektedir.

kahdan / kâhdan

  • Samanlık. İçine saman doldurulan oda. (Farsça)

kalkale

  • Üzerinde durulduğunda hafifçe tekrar söylenen harfler.

karamita / karâmita

  • Milâdî dokuzuncu asırda Hamdan Karmat tarafından kurulan bozuk fırka. İsmâiliyye ve Bâtıniyye de denir.

kararname

  • Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler. (Farsça)
  • Verilen karârı bildiren yazı. (Farsça)

karkara

  • Karın gurultusu.
  • Kumru kuşunun ötmesi.
  • Kahkaha ile gülmek.
  • Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi.

kash

  • Kuruluk, katılık.

kasif / kasîf

  • Kuru ince ağaç.
  • Gök gürültüsü.
  • Deniz sesi, dalga sesi.

kati'

  • (Çoğulu: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı.
  • Deve ve koyun sürüleri.

katil

  • Öldürülmüş, vurulmuş. Maktul.

katl-i am / katl-i âm

  • Bir yerde çoklarının öldürülmesi. Herkesi kılıçtan geçirme. Toptan imha.

katla / katlâ

  • (Tekili: Katîl) Öldürülmüş kimseler.

katliam / katliâm

  • Bir yerde bir anda çok kimsenin öldürülmesi.

kecabe

  • Devenin üstüne konan oturulacak bir çeşit tahtırevan. (Farsça)

kehribar

  • Birşeye hızlı bir şekilde sürüldüğü zaman hafif şeyleri kendine çeken değerli bir taş.

kehrüba

  • Saman kapan. (Farsça)
  • Bir yere hızlıca sürüldüğü zaman, hafif şeyleri kendine çeken bergâmi taş. (Türkçede tahrif edilerek "Kehribâr" denilir.) (Farsça)

kemingah / kemingâh

  • Pusu yeri. Tuzak kurulan yer. (Farsça)

kezaze

  • Kuruluk, münkabız olmak, kabızlık.

kişaf

  • Bir kaç yıl üstüne yük vurulmayan deve yavrusu.
  • Dişi deve hâmile iken erkek devenin ona cimâ etmesi.

kıyamet / قيامت

  • Mahşer günü. (Arapça)
  • Gürültü patırtı. (Arapça)

kolordu

  • Ekseriyetle üç tümen ve diğer tamamlayıcı birliklerden kurulan askeri birlik. (Türkçe)

komando

  • (Portekizce) Ask: Müstakil olarak çalışan ve baskın, sabotaj v.b. gibi özel vazifeler yapan, az sayıda askerlerden kurulu birlik, çete.

komisyon

  • Özel bir maksad için kurulan heyet.

komite / قُومِيتَه

  • Hususî bir iş için kurulan topluluk.

komünist komitesi

  • Komünizmi yaymak için oluşturulan gizli birlik.

komünizm

  • Komünizm (Latince kökenli communis - ortak, evrensel); üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu sınıfsız, parasız ve devletsiz bir toplumsal düzen ve bu düzenin kurulmasını amaçlayan toplumsal, siyasi ve ekonomik bir ideoloji ve harekettir. (Fransızca)

konsey

  • İdare vazifesi yüklenmiş kişilerin topluluğu. (Fransızca)
  • Müzakere hâlinde bulunan kimselerin meydana getirdiği kurul. (Fransızca)
  • Bu tarz bir toplantının yapıldığı yer. (Fransızca)

kubub

  • Kuruluk.

kumanya

  • ing. Bir gemi içinde bulunan kimselerin beslenmeleri için gemiye doldurulan erzak. Gemi zahiresi.
  • Eskiden piyade kayığının arka kısmındaki dolapçık.
  • Gemi kileri. Geminin erzak koymağa mahsus yeri.

kundak

  • Küçük çocukları sıkı bağlamaya yarıyan bezler takımı.
  • Yangın çıkarmak için bir yere sokulan, tutuşturulmuş yağlı bez çıkısı.

kürde

  • (Çoğulu: Kürüd) Sürülmüş tarla.

kürsi / kürsî

  • Oturulacak yüksekçe yer. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer.
  • Taht, serir. Erike. Koltuk.
  • Kaide.
  • Merkez.
  • Vazife.
  • Saltanat, kudret ve mülk.
  • Başkent, hükümet merkezi.
  • Mânevi makam.
  • Arş'ın altına bir semâ tabakas
  • Oturulacak yüksekçe yer, taht, makam.
  • Arş-ı a'lâ'nın altında bulunan, yer ve gökleri kuşatan alan.

kurut

  • Kuruluk.

küşte

  • (Çoğulu: Küştegân) Öldürülmüş, maktul. (Farsça)

küştegan / küştegân

  • (Tekili: Küşte) Öldürülmüşler, öldürülmüş olanlar.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutela'

  • (Tekili: Katil) Öldürülmüş kimseler, maktuller.

kuud

  • Namazın oturularak eda edilen kısmı.

kuva-yı milliye / kuvâ-yı milliye

  • İstiklâl Savaşında Anadolu'da kurulan hükümet ve buna bağlı askeri kuvvetler.
  • Milli kuvvetler. Bir milletin sahib olduğu kuvvetleri.
  • İstiklâl harbinde Anadoluda kurulan hükümet ve bu hükümetin askeri kuvvetleri.

küvviret

  • (Tekvir. den) Toplandı, dürüldü.

kuyud-u ihtiraziye / kuyûd-u ihtiraziye

  • Bazı hakların kullanılabilmesi için öne sürülen şartlar ve çekinceler; tedbir ve çekince kayıtları.

laedriyye / lâedriyye

  • Şüphecilerle alakalı. Şüphecilik üzerine kurulu felsefe ekolü.

lakanık

  • Sucuk gibi içi doldurulmuş olan şey.

laşe / lâşe

  • Leş. Kendiliğinden ölmüş veya İslâmiyet'in emrine uygun olmayarak kesilmiş veya öldürülmüş hayvan ve böyle hayvanın eti.

lefif

  • Sarılmış, dürülmüş.
  • Gr: Kökü üç harfli olduğunda iki harfi "elif" veya "yâ" nın yan yana olduğu kelime.

leş

  • Kendiliğinden ölen veya Besmelesiz kesilen veya kesilmeyip de başka sûretle öldürülen veya Ehl-i kitâb olmayan kâfir ve mürtedlerin kestikleri yenmesi haram hayvanlar. Ölmüş hayvan.

levh-i mahv, isbat

  • Bir şeyin yıkılıp tekrar kuruluşunu gösteren mânevî levha, yaz boz tahtası.

levh-i mahv-isbat

  • Bir şeyin yıkılıp tekrar kuruluşunu kaydeden mânevî levha, İlâhî kudretin yaz boz tahtası.

linç

  • Halk tarafından öldürülme. Halkın bir suçluyu tutup derhal öldürmesi.

lojistik

  • Ask: Askerlik san'atının ve seferi orduların iaşe, muhabere ve sevkiyat şartları, hareket ve harb kabiliyeti bakımından en etkili durumda bulundurulması için lâzım gelen çalışmalara aid kısım.

lule

  • Çeşme, musluk gibi şeylere takılan küçük boru. (Farsça)
  • Lüle. Halka gibi dürülmüş şey. (Farsça)

ma'fuc

  • Dübürüne vurulmuş.

ma'nevi bağ / ma'nevî bağ

  • Herhangi bir şekilde, iki şey arasında zihinde kurulan irtibat, ilgi. Buna mânevî râbıta da denir.
  • Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat, dînine bağlılık gibi mânevî değerler.

maacin / maacîn

  • (Tekili: Ma'cun) Macunlar. Hamur kıvamındaki yoğurulmuş şeyler.

macun

  • Hamur kıvamındaki ilâç.
  • Hamur gibi yoğurulmuş şey.

madde-i aciniye

  • Hamur gibi yoğurulmuş cisim.

maddi temizlik / maddî temizlik

  • Bedenin, elbisenin ve oturulan yerin temizliği.

madreb

  • (Çoğulu: Madarib) Darb edilecek, vurulacak yer.
  • Kakma, çakma yeri.

madrub / madrûb

  • Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş.
  • Damgalanmış.
  • Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı.
  • Vurulmuş, dövülmüş.

magruriyet

  • Gururluluk, kibirlilik.
  • Bir şeye itimad edip, güvenip aldanma.
  • Kibirlenme, gurulanma, övünme, tefahhur, tekebbür.

mahafil

  • (Tekili: Mahfil) Mahfiller.
  • Toplantı yerleri. Oturulup görüşülecek yerler.
  • Büyük câmilerde eskiden hükümdarlara veya müezzinlere ayrılmış ve etrafı parmaklıklarla çevrilmiş olan yerler.

mahall-i ikamet

  • Oturulan yer.

mahamil

  • Deve üzerine konan oturulacak sepetler. Mahmiller.
  • Kılınç bağ askıları.
  • İhtimâller.

mahatt

  • Konak, menzil. Yolculuk esnâsında inilip durulacak yer.

mahbun

  • Kıtlık için saklanan şey.
  • Edb: İkinci harfi düşürülmüş vezin.

mahfed

  • (Çoğulu: Mehâfid) İkamet yeri. Oturulan yer.
  • Bir renk cinsi.

mahkede

  • İkamet mevzii, oturulan yer.

mahkeme-i kübra / mahkeme-i kübrâ

  • Âhirette Allah huzurunda kurulacak büyük mahkeme.
  • Öldükten sonra âhirette Allah'ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme.

mahkeme-i kübra-yı haşr / mahkeme-i kübrâ-yı haşr

  • Öldükten sonra âhirette Allah'ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme.

mahkür

  • Aşağılanan, küçük düşürülen.

mahmul

  • Yüklenmiş.
  • Bir şeyin üzerine kurulmuş.

mahr

  • (Çoğulu: Mevâhır) Yarmak.
  • Yükseltmek.
  • Rüzgârın çıkardığı gürültü.

mahşüv

  • Fazla.
  • İçi doldurulmuş.

mahzuf

  • Silinmiş.
  • Yerinden düşürülmüş. Kaldırılmış. Hazfolunmuş.
  • Edb: Noktasız harflerle yazılmış olan.

mak'ad

  • Oturulacak yer. Minder.
  • Oturulduğunda bedene temel olan âzâ. Kıç.

makam

  • Durulacak yer.
  • Rütbeli yer.
  • Câh. Mesned. Mansab.
  • Musikide usul. Tempo.
  • Durulan, durulacak yer.
  • Memuriyet, memurluk yeri.

makar

  • Oturulan, karar kılınan yer; merkez; pâyitaht.

makarr

  • Durulan yer, karargâh,ocak, merkez, başkent, payitaht.
  • Karar yeri, durulan yer.

maklub

  • (Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş.
  • Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi gibi)

maklubiyet

  • Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli.

maktel

  • Birinin öldürüldüğü yer. Bir katlin yapıldığı yer.
  • Öldürülen yer.

maktul / maktûl

  • Öldürülmüş, katledilmiş olan.
  • Öldürülen.
  • Vurulmuş, öldürülmüş, katledilmiş.
  • Kâtil tarafından öldürülen.
  • Öldürülmüş.

maktül / مقتول

  • Öldürülen. (Arapça)
  • Maktül olmak: Öldürülmek. (Arapça)

maktul / maktûl / مَقْتُولْ

  • Öldürülen.

maktulen

  • Öldürülerek, katledilerek.

maktulin / maktulîn

  • (Tekili: Maktul) Öldürülmüş insanlar. Vurulmuş veya katledilmiş kimseler.

maktur

  • Katranlı. Katran sürülmüş.

mal

  • "Süren, sürülen, sarılan, takılan" anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen) (Farsça)

malaz

  • Sürülmüş toprak.
  • Sular altında kalmış tarla.

malide

  • Sürülmüş, sürmüş. (Farsça)

malişgah / malişgâh

  • Yüz sürülecek yer. (Farsça)

manga

  • Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca ile avcı erleri bulunur.)
  • Savaş gemilerinde erlerin yattığı koğuş.

manivela

  • Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol.

mantıkla müşeyyed

  • Sağlam bir mantık üzerine kurulmuş, mantık kuralları üzerine oturmuş.

mantuh

  • Boynuzlu hayvan tarafından yaralanan veya öldürülen.

masaif

  • (Tekili: Masif) Sayfiyeler, yazlıklar. Yaz mevsiminde oturulacak yerler.

masdum

  • Çarpılmış. Kendisine vurulmuş.

mashub

  • (Çoğulu: Mesâhib) Beraber alınıp götürülmüş. Kucaklanmış.

masif

  • (Çoğulu: Mesâif) (Sayf. dan) Yazlık. Yazın oturulacak yer. Sayfiye yeri.

maskul

  • Cilâlanmış, saykal vurulmuş. Mücellâ.

masruf

  • Sarfedilmiş, harcanmış.
  • Çevrilmiş, döndürülmüş.

masyef

  • (Çoğulu: Mesâyıf) Yaz gününde oturulacak yer.
  • Su yolunun eğri büğrü yeri.

matfa

  • (İtfâ. dan) Söndürülmüş.

matvi / matvî

  • Bükülü, dürülmüş, kıvrılmış şey.
  • Dürülmüş, sıkıştırılmış.
  • Dürülen, içine tıkılan.

matviyy

  • Dürülmüş nesne.

matviyyat / matviyyât

  • Dürülmüş ve bükülmüş olanlar. Kitap sahifeleri gibi toplanmış olanlar.

matviyyen

  • Sarılı olduğu halde. Dürülerek. Kıvrılarak.

mavtın

  • (Çoğulu: Mevâtın) (Vatan. dan) Vatan. Yurt edinilen ve yerleşip oturulan yer.

mazhar buyurulan

  • Eriştirilen, kavuşturulan.

mebni / mebnî

  • Yapılmış. Kurulmuş.
  • Bir şeye dayanan. Nazar ve itibâr ve isnad olunarak.
  • ... den dolayı... e binâen.
  • Gr: Son harfi harekesi değişmeyen kelime. Tasrife tâbi olmayan (fiil çekimine uğramıyan) kelime.
  • Yapılmış kurulmuş.
  • Bir şeye dayanan.
  • ...den dolayı.
  • Kurulan, dayanan.

meclis

  • Oturulacak, toplanılacak yer.
  • Görüşülecek bir mes'ele için bir araya gelmiş insan topluluğu.
  • Devlet işlerini görüşmek üzere Millet Vekillerinin toplandıkları büyük bina.

meclis-i misali / meclis-i misalî

  • Rüya âleminde kurulan meclis.

meclis-i vükela / meclis-i vükelâ

  • Kabine toplantısı. Bakanlar kurulu toplantısı.

mehazin

  • Mahzenler. Hazineler. Mal doldurulan yerler.

mehterhane

  • Tar: Zurna, nakkare, nefir, zil, davul ve kösden kurulu askeri mızıka takımı. (Farsça)

mekan / mekân

  • (Kevn. den) Yer. Durulan yer. Ev, hane, mesken. Mahal.

mekarib / mekârib

  • (Tekili: Mikreb) Çift sürülen sabanlar.

mekfuf

  • Kulplarından sıkıca bağlanıp heybe gibi asılmış.
  • Kilitlenmiş.
  • Heybe.
  • Dürülmüş, toplanmış.
  • Men olunmuş. Yasak edilmiş.

mekmen

  • (Çoğulu: Mekâmin) Gizlenilip pusu kurulan yer. Pusu yeri.

meknus

  • Süpürülmüş.

melek-i ra'd

  • Gök gürültüsü ile vazifeli melek.

melkeme

  • El ile vurulan yerin yarası.

memhure

  • Sürülüp nadas olmuş yer.

memlu / memlû

  • Doldurulmuş, dolu.
  • Doldurulmuş. Dolu.
  • Doldurulmuş, dolu.

menahil

  • (Tekili: Menhel) Durak yerleri. Durulacak sulak yerler.
  • Hayvan sulanan yerler.

mendeb

  • Tehlike. Ölüm.
  • Gürültü ve şamata ile ağlama.

menfa

  • Nefyolunan yer. Birinin sürüldüğü yer. Nefiy yeri.

menfuh

  • Üfürülmüş.
  • Büyük karınlı. Nefholunmuş.

menzilgah / menzilgâh

  • Konak. Yer. Ev. Bir müddet durulan yer. (Farsça)

merabi'

  • (Tekili: Mürabba) Mürabbalar, kareler.
  • (Merba) İlkbaharda oturulan evler.

meraci'

  • (Tekili: Merci) Rücu edilecek ve dönülecek yerler.
  • Mürâcaat edilerek başvurulacak kimse veya yerler.

merba'

  • (Çoğulu: Merâbi') (Rebi'. den) Yazlık. Yazın oturulan mesken.

merci / mercî

  • Dönülecek yer.
  • Müracaat olunacak, baş vurulacak yer kimse.
  • Başvurulacak, sığınılacak yer.
  • Makam, dönülecek yer, başvurulacak yer, kaynak, makam.

merci'

  • Merkez. Kaynak. Baş vurulacak yer. Müracaat edilecek yer. Dönülecek yer. Sığınılacak yer.
  • Söylenen sözün kendine fayda verdiği kimse.

merci'-i rü'yet

  • Bir işin görülmesi için başvurulan yer.

merci-i hakiki / merci-i hakikî

  • Gerçek başvurulacak, sığınılacak yer.

merciiyet / mercîiyet

  • Başvurulacak makam olma özelliği, kaynaklık.

mercu'

  • Geri döndürülmüş olan.

merdud

  • Reddolunmuş. Kabul edilmemiş. Geri döndürülmüş. Kovulmuş. (Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduddur.)

merhem

  • Melhem. Deriye, yaraya sürülen ilâç.
  • Mc: Acıyı teskin eden şey.
  • Kederi, derdi gideren.
  • Deriye, yaraya sürülen ilâç.

meş'ar

  • Hacı olmadan önce durulması gereken yerlerden her biri.
  • Duygu, hasse.

meşair / meşâir

  • (Tekili: Meş'ar) Beş duygu, his. Hasseler.
  • Akıl ve vahiy.
  • Hacı olmadan evvel durulması lâzım gelen mühim makamlar.
  • Hacı olmadan önce durulması gereken önemli yerler.
  • Hasseler, duygular.

mescid-i kıbleteyn

  • Peygamber efendimiz Medîne-i münevverede öğle veya ikindi namazında iken kıblenin Kudüs'ten Kâbe'ye döndürülmesi emrinin geldiği mescid.

mescur

  • Sulu süt.
  • Dizilmiş salkım olmuş inci.
  • Yanmış.
  • Kızdırılmış.
  • Doldurulmuş. Taşkın su.
  • Alevli ateş, kızgın fırın.
  • Deniz.
  • Boş.
  • Muhtelit.
  • Mc: Firavun'un battığı deniz.

meşgul

  • (Şugl. den) Bir işle uğraşan.
  • Dalgın.
  • Doldurulmuş, tutulmuş, işgal olunmuş.

meşhun

  • Doldurulmuş. Dolu. Dopdolu.
  • Dolu, doldurulmuş.

mesih

  • Yağ sürülmüş.

mesken / مَسْكَنْ

  • Oturulacak yer, oturulan ev.
  • Oturulan yer, ev.
  • Oturulan yer.

meskeniyet

  • Mesken oluş. Sâkin olup durulacak yer olmak.

meskuk

  • (Meskuke) Sikkeli. Damgası vurulmuş.
  • Para hâline konulmuş.

meskun / meskûn

  • İskan edilen, içinde oturulan yer.
  • Oturulan yer.

mesrebe

  • (Çoğulu: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları.
  • Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.

mesuk

  • (Sevk. den) Sevkolunan. İleri sürülen, yollanan. Gönderilen.

mev'ude

  • Küçükken diri diri gömülüp öldürülen kızcağız.

mevakıf

  • Durulacak yerler. Vakıflar. Durak yerleri.
  • Üzerinde durulması gerekli noktalar; belli konuların işlendiği başlıklar.

mevat

  • (Mevt. den) Cansız şeyler. Sürülmemiş topraklar.
  • Sahibsiz yerler.

mevhum / mevhûm

  • Vehmolunmuş, aslı esâsı yokken zihinde kurulmuş olan, kuruntuya dayanan. Hayâlî.

mevkıf

  • Durak. Durulacak yer. Ayakta duracak yer. İstasyon.
  • Durak, durulacak yer; kıyâmette ölülerin diriltildikten sonra toplanacakları yer; Arasât meydanı, mahşer yeri.

mevkuf

  • Durdurulan. Vakfedilen. Dâimi bir halde bırakılan.
  • Tevkif edilen. Tutulup hapsedilen.
  • Ait, bağlı.
  • Durdurulan, tutulan.

mevkufen

  • Tutularak, durdurularak.

mevkuze

  • Ağaçla vurulmuş.

mevt-i ahmer

  • Kızıl ölüm. Kanlı ölüm. Öldürülmek.
  • Tas: Nefse karşı koymak.

mevtın

  • (Çoğulu: Mevatın) Yerleşip oturulan, yurt edinilen yer.

mevzu / mevzû

  • Uydurulmuş hadîs.

mevzu'

  • Bahis. Üzerinde durulan mes'ele.
  • Aşağılanmış olan.
  • Konulmuş. Vaz olunmuş.
  • Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan.
  • Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri.

meyte

  • Ölmüş veya besmelesiz kesilen yâhut kesilmeyip başka sûretle öldürülen hayvan.

mezari'

  • (Tekili: Mezru) Sürülüp tohum atılmış ve zirâat olunmuş yerler, tarlalar.

mi'mar

  • İmar eden. Hüner sâhibi. İnşaat plânlarını yapan ve bunların kurulmasına bakan san'atkâr. Binâ inşa eden mühendis.

mi'rac / mi'râc

  • Merdiven.
  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem elli iki yaşında uyanık iken, beden ile, hicretten altı ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi, Mekke-i mükerremede Mescid-i Harâm'dan Kudüs'e ve oradan göklere ve bilinmeyen yerlere götürülüp, getirilmesi.

minhac-ı kavim-i ehl-i sünnet / minhâc-ı kavîm-i ehl-i sünnet

  • Doğru esaslar üzerine kurulmuş olan Ehl-i Sünnet yolu.

mirilu

  • Uzayan harblerde ve askerin kifayetsizliği zamanlarında aylıkla toplanan askerler. Bunlar talimsiz, intizamsız oldukları için "Nefer-i âm: Bütün halkın cenge sürülmesi" hükmünde kalıyor, bir istifade te'min olunamıyordu. Yeniçeri Ocağı'nın ilgasıyla muntazam askerî teşkilât yapılınca bu türl

misafirhane-i terbiye

  • Terbiye etmek için kurulan misafirhane.

miskin / miskîn / مسكين

  • Misk sürülmüş, miskli. (Farsça)

mişmel

  • Kaftan altında götürüldüğü hâlde görünmeyen küçük kılıç.

miştat

  • Kış günlerinde oturulacak yer.

mişvargah / mişvargâh

  • Gösteri yeri. (Farsça)
  • Pehlivanların güreştikleri saha. (Farsça)
  • At pazarı. Satılık atların koşturulduğu meydan. (Farsça)

mu'tezile

  • Hicrî ikinci asırda Vâsıl bin Atâ tarafından kurulan ve aklı, nakilden yâni dînî delillerden önde tutan bozuk fırka. "Büyük günâh işleyen kimse ne kâfirdir, ne de mü'mindir, iki menzile (yer) arasında bir menzilededir (yerdedir)" diyen Vâsıl bin Atâ, hocası Hasen-ül-Basrî'nin ders halkasından ayrıld

muad

  • Geri çevrilmiş, iâde edilmiş, döndürülmüş.

mübteni / mübtenî

  • (Binâ. dan) Bina edilmiş, kurulmuş, kurulu.
  • Dayanan, istinad eden, müstenid.

mücemmed

  • Dondurulmuş.

mücevver

  • (Cevr. den) Zor ve sıkı altında bulundurulmuş.

mücla

  • (İclâ. dan) Sürgün edilmiş, sürülmüş. İclâ olunmuş.

mudarebe

  • (Darb. dan) Döğüşme, vuruşma.
  • Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi.
  • Dövüşme, vuruşma.
  • Sermaye ve emek konarak kurulan şirket.

mudarebe şirketi / mudârebe şirketi

  • Ortaklardan bir kısmının sermâye vermesi, bir kısmının da iş yapmayı üzerine alması üzerine anlaşma yapılarak kurulan şirket, ortaklık.

müdemmec

  • Düzgün bir tarzda birbiri içine dürülmüş yuvarlak şey.

müdevver

  • (Müdevvere) Yuvarlak, değirmi hâlde olan. Döndürülmüş, tedvir olunmuş.

müdevvi / müdevvî

  • Gök gürültüsü olan bulut.

müesses / مؤسس / مُؤَسَّسْ

  • Kurulu.
  • Kurulu.
  • Kurulu, kurulmuş. (Arapça)
  • Te'sîs edilen, kurulan.

müesses olan

  • Kurulu olan.

müessesat / müessesât / مؤسسات

  • (Tekili: Müessese) Müesseseler. Kurumlar, kuruluşlar.
  • Yapılmış olanlar. Binalar. Daireler.
  • Kurumlar, kuruluşlar, müesseseler. (Arapça)

müessese / مؤسسه

  • (Çoğulu: Müessesât) (Esas. dan) Bina, kuruluş.
  • Kurum.
  • Kuruluş, kurum.
  • Kurum, kuruluş. (Arapça)

mufavada şirketi / mufâvada şirketi

  • Sermâyedeki hisseleri, kâr ve kullanma hakkı, ortaklar arasında eşit olan ve ortakların müslüman olması ve herbirinin sermâyesinden başka parası bulunmaması şartlarıyla kurulan bir şirket. Müsâvat şirketi.

müfham

  • Susturulmuş, iskât edilmiş olan.

muhammer

  • (Hamr. dan) Mayalanmmış, ekşiyip kabarmış.
  • Yoğurulmuş.

muhayyem

  • (Hayme. den) Çadırı kurulmuş ordugâh.
  • Kurulmuş çadır.
  • Çadırda yatan insan. Kamp yeri.

muhayyemgah / muhayyemgâh

  • Ordu çadırlarının kurulduğu yer. Ordugâh. (Farsça)

muhtariyet

  • Özerklik, otonomi; bir topluluğun, bir kuruluşun ayrı bir yasaya bağlı olarak kendi kendini yönetme hakkı.

muhtera'

  • İcad edilmiş. İhtira' olunmuş. Uydurulmuş.

mük'ab

  • Çok sık dürülmüş nesne.

mükam

  • Durulacak yer, ikametgâh. İkametgâhta geçen zaman.

mukayyed / مقيد

  • Bağlı, zincire vurulmuş. (Arapça)
  • Kayıtlı. (Arapça)

mülevves

  • Kirli. Pis. Bulaşık. Bulaştırılmış.
  • Alıkoyulup sonraya bırakılmış veya durdurulmuş olan.
  • Tazelenmek için suda ıslatılmış şey.
  • Karışık, intizamsız.

mülzem

  • Susturulmuş, ilzam ve iskât olunmuş, sükuta mecbur olmuş.
  • Lüzumlu görülmüş.
  • Susturulmuş, mağlup edilmiş.
  • İlzam edilmiş, susturulmuş.

mün'akıd

  • İn'ikad eden, bağlanan, bağlanmış, düğümlenmiş.
  • Teşkil olunmuş, resmi olarak iki taraf arasında kabul olunmuş. Kurulan, ictima eden.

mündemic

  • İndimac eden, dürülüp sarılan, içine sokulmuş olan. İçine alınmış olan.

münevvem

  • Uyutulmuş. Gaflet verilmiş. Unutturulmuş.

muntavi / muntavî

  • (Tayy. dan) Dürülmüş, dürülüp bükülmüş, devşirilmiş.

müntefih

  • (Nefh. den) Şişmiş, şişkin. Hava ile doldurulmuş, üfürülmüş.

murabba

  • Terbiye görmüş.
  • Kaynatıp kıvama geldikten sonra dondurulmuş.
  • Meyve suyu tatlısı. Reçel. Ezme.

murabbayat

  • (Tekili: Murabbâ) Kaynatılıp kıvamına getirildikten sonra dondurulmuş meyve suyu tatlıları.

müracaat edilme

  • Baş vurulma.

müracaatgah / müracaatgâh

  • Müracaat olunup başvurulacak yer. (Farsça)

murahham

  • Kısaltma.
  • Son harfleri veya heceleri düşürülmüş.

müreffeh

  • (Rüfuh. dan) Terfih edilmiş, rahata, refaha kavuşturulmuş.
  • Nizam-ı hâle, refah ve huzura kavuşmuş olan.

mürekkeb / مُرَكَّبْ

  • Birkaç şeyden oluşturulan.

müreşşah

  • Terbiye edilmiş.
  • Damla damla süzdürülmüş.

müretteb

  • Tertib edilmiş, dizilmiş, yerli yerine konulmuş, sıralanmış.
  • Kasden uydurulmuş.
  • Tayin edilmiş. Bir şey, bir yer için ayrılmış.
  • Sonradan kurulmuş.

müşa'

  • (Şüyu. dan) Yayılmış, şüyu bulmuş, herkese duyurulmuş.
  • Ortaklar veya hissedarlar arasında birlikte kullanıldığı hâlde hisselere ayrılmamış olan şey.

müşa'şa

  • (Şa'şaa. dan) Parlayan, parıldayan.
  • Dedbedeli, gürültülü, patırtılı.
  • Karışmış, karışık.

musab olan / musâb olan

  • İsâbet alan; vurulan.

musaff

  • (Çoğulu: Misâf) Cenk etmek için durulan yer. Dövüş yeri.

musanna'

  • Sonradan yapılmış. Sanatla ve düzgün yapılmış olan. Sanatkârane yapılmış olan. Usta elinden çıkmış olan.
  • Uydurulmuş, yapmacık.

müşariz

  • Huysuz, kavgacı, gürültücü.

müşavere heyeti

  • Danışma kurulu.

müşavere kurulu

  • Danışma ve İstişare Kurulu.

müşekkek

  • (şekk. den) şüpheli olan, şüpheli, kuşkulu. şekke düşürülmüş.

müserrec

  • (Serc. den) Eyerlenmiş, eyerli, eyer vurulmuş.

müseyleme

  • (Adı: Müseylemet-ül-kezzâb olan) Yalancı Müseyleme, Arabistan'da Asr-ı Saadette Yemame'li bir yalancı, peygamberlik iddia ederek maskara olmuş, Hicri onbirinci yılda öldürülmüştür.

muska

  • Şifâ âyet ve duâlarının yazılı olduğu, dürülüp bağlanmış rukye.

müstakarr

  • (Karar. dan) Karar bulan, bir yerde sabit ve sakin olan. Kararlı.
  • Karargâh. Durulan yer.

müstashab

  • (Sohbet. den) Birine yanında arkadaş olarak bulundurulan.

müstehlik evliya / müstehlik evliyâ

  • Nihâyete erdikten, maksada kavuştuktan sonra sebepler âlemine indirilmeyen, geri döndürülmeyen evliyâ. Kalbi hep Allahü teâlâya dönük olup, O'ndan başkası ile meşgul olmayan zâtlar.

mutabbak

  • Tatbik olunmuş uydurulmuş.

mutantan

  • Debdebeli. Tantanalı. Gürültülü. Gösterişli ve şatafatlı.

mutasaddır

  • (Çoğulu: Mutasaddırin) (Sadr. dan) Baş köşeye kurulan. Başa geçip oturan.

mutasaddırane

  • Baş köşeye kurulana yakışacak surette. (Farsça)

mutasaddırin / mutasaddırîn

  • (Tekili: Mutasaddır) Baş köşeye kurulanlar, tasaddur edenler.

mute harbi

  • Mute, Şam'a bağlı, Kudüs'e iki konak mesafede bir yerdi. Mute harbi müslümanlarla Rumlar arasında vuku bulan muharebelerin başlangıcıdır. Sebebi de Peygamber'in elçisinin öldürülmesidir. Resul-ü Ekrem Busrâ emiri Şürahbil bin Amr'e, ashâbından Hâris bin Umeyr ile bir mektub göndererek İslâma dâvet e

mütekavvim

  • Bozuk iken düzelen, eğri iken doğrulan.
  • İyi idâre edilen.
  • Sağlam, muhkem.
  • Müesses, te'sis edilmiş, kurulmuş.

mütevelvil

  • İşi velveleye boğan. Gürültü ve şamata yapan.

mutva

  • Dürülmüş, bükülmüş.
  • Örülmüş.
  • Yapılmış.

muvacehe-i seadet / muvâcehe-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek kabrinin bulunduğu Hücre-i Seâdetin (odanın) kıble tarafında ziyâret sırasında önünde durulan duvar.

müvecceh

  • Yüzü bir tarafa döndürülmüş.
  • Uygun. Doğru.
  • Herkesin teveccüh ettiği, makbul, münasib.

müvelled

  • Doğmuş, doğurulmuş, iki şeyin birleşmesiyle olmuş, sonradan olmuş, melez.
  • Aslında yok iken sonradan meydana gelmiş.

müzabak

  • Civa sürülmüş akça.

müzaraa

  • Ziraat üzerine yapılan işler, ekincilikle ilgili olarak yapılan işler.
  • Toprağa, çalışmağa ve kazanca ortak olmak üzere kurulan şirket.

müzarea şirketi / müzârea şirketi

  • Zirâat ortaklığı. Harman yapılan ürünleri yetiştirmek için, tarla yâni toprak birinden, çalışma, işçilik diğerinden olmak ve mahsûlü sözleşilen nisbette (miktârda) aralarında paylaşmak üzere, kurulan şirket.

müzeffet

  • Zift sürülmüş, ziftli, ziftlenmiş.

müzehheb

  • Yaldızlanmış, yaldızlı, altın sürülmüş.

müzevver

  • Uydurulmuş, düzme.
  • Fitne, dedikodu.
  • Uydurulmuş.

muzmer

  • Gizli, örtülü, saklı, dışarıya vurulmamış, içte gizli.

muzmerat

  • (Tekili: Muzmer) Örtülü, saklı, gizli, dışarı vurulmamış.

na'l

  • Nal. Ayağa giyilen tahta ayakkabı veya hayvanların ayağına çakılan demir.
  • Oturulacak yerlerin en aşağısı.

naarat-ı ra'diye / naarât-ı ra'diye

  • Gök gürültüsünün naraları.

nadid

  • Salkımları sık olan üzüm veya muz.
  • İçi doldurulmuş yastık, minder, şilte gibi şeyler.

nafize

  • Karından vurulup arkaya çıkmış olan yara.

nahil

  • Hurma ağaçları, hurmalık.
  • Hurma ağacı.
  • Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu.

nakşi / nakşî

  • Şah-ı Nakşibend tarafından kurulan tarikata mensup olan kimse.

nalçe

  • Küçük nal.
  • Yemeni, çizme gibi ayakkabılara vurulan hafif demir parçaları.

nar-ı mukade / nâr-ı mûkade

  • Tutuşturulmuş ateş.

natiha

  • (Çoğulu: Netâyıh) Başka davar tarafından boynuzlanıp öldürülmüş olan davar.

nazar-ı dikkate alınma

  • Göz önünde bulundurulma.

nazariye

  • Görüş, ileri sürülen fikir.

nebve

  • Uzaklaşmak.
  • Ok hedefe varamamak.
  • Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması.
  • Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması.
  • Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.

neccariyye / neccâriyye

  • Hicretin üçüncü asrında Hüseyin bin Muhammed en-Neccâr tarafından kurulan bozuk fırka.

nef'i / nef'î

  • Menfaat ile alâkalı, faydacı.
  • Sihâm-ı Kaza nâmındaki hicivli şiirleri ile meşhur Erzurum - Hasankale'li olup İstanbul'da yaşamış bir şâirin adıdır. 1634'de 4. Murad devrinde bir hicviyesinden dolayı boğdurulup denize atılmıştır.

nefes

  • Soluk, üfürülen hava. Soluma, soluk verip alma.
  • Uzun söz.
  • Bolluk.
  • Hased etmek.
  • Edb: Bektaşi tekkelerinde okunan manzum söz.

nefyedilen

  • Sürülen, sürgün edilen.

netice-i müddeayat

  • İleri sürülen iddiaların sonucu.

nimküşte

  • Yarı öldürülmüş, yarı kesilmiş olan. (Farsça)

nişan

  • İz. Nişan. Alâmet. İşaret. (Farsça)
  • Yara izi. (Farsça)
  • Hedef, vurulması istenen nokta. (Farsça)
  • Hâtıra için dikilen taş. (Farsça)
  • Taltif için verilen madalya. (Farsça)
  • Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. (Farsça)
  • Tuğra. (Farsça)
  • Ferman. (Farsça)

otomatik

  • Kurularak veya vakti gelince harekete geçen, işleyen. (Fransızca)

özr

  • Abdesti bozan bir şeyin bir namaz vakti durdurulamayıp, devâm etmesi. İdrârını tutamama, iç sürmesi, yel kaçırmak, burun kanaması, yaradan kan, sarı su akması, ağrı ile göz yaşı akması birer özür olup, özürlü erkeğe mâzûr, kadına ma'zûre denir.
  • Mâzeret. Af talebi, engel.

pa-bend / pâ-bend

  • Ayak bağı. Köstek. Ayağa vurulan zincir.
  • Engel, mâni.

palide

  • Süzülmüş, durulmuş. (Farsça)
  • Ziyade olmuş, büyümüş. (Farsça)

panayır

  • Yun. Yılda bir - iki defa muayyen bir yerde kurulan ve bir müddet devam eden büyük pazar.

pandomima

  • Yun. Vahşi ve gürültülü karışıklık, anarşi.
  • Sessiz tiyatro oyunu.

parazit

  • Yun. Radyo gibi ses veya elektrik âletlerinin zırıltı ve gürültü çıkarması.
  • Başka bir hayvan veya nebatın üzerinde onun zararına yaşayan canlı. Asalak. Tufeylî.

payzen

  • .f Ayağına pranga vurulmuş. Forsa, deniz esiri.
  • Suçlu.
  • Esir.
  • Hizmetçi, uşak.

pranga

  • İng. Eskiden ağır cezalı mahkûmların ayaklarına takılan kalın zincir.
  • Halkalarıyla beraber iki okka yüz dirhem ağırlığındaki demire verilen addır.
  • Umumi hapishanelerde, hapishanenin iç nizamını bozan ve taşkınlık gösteren mahkûmların ayaklarına da pranga vurulurdu.

puzen

  • Nadas edilmiş, sürülmüş tarla. (Farsça)

ra'd / رعد

  • Gök gürültüsü.
  • Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı.
  • Tehdit etmek, korkutmak. (Terennümat-ı hava, na'rât-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz... Lemeat'tan)
  • Gök gürültüsü.
  • Gök gürültüsü.
  • Gökgürültüsü. (Arapça)

ra'd u berk

  • Gök gürültüsü ve şimşek.

ra'd-ı kasıf

  • Korkunç gök gürültüsü.

ra'dat

  • Gök gürültüleri.

ra'dendaz

  • (Ra'd-endaz) Gürleyen, gürleyici. Gök gürültüsü gibi gürleyen. (Farsça)

ra'din

  • Gürleyen.
  • Gürültülü.

raad

  • Gök gürültüsü.
  • Gök gürültüsü.

rabt / ربط

  • Bağlama. (Arapça)
  • Rabt edilmek: Bağlanmak, tutturulmak. (Arapça)
  • Rabt etmek: Bağlamak, tutturmak. (Arapça)
  • Rabt olunmak: Bağlanmak, tutturulmak, ilişkilendirilmek. (Arapça)

rad / râd

  • Gökgürültüsü.

radmisal / râdmisâl

  • Gökgürültüsü gibi.

raht

  • (Çoğulu: Ruhut) Binek atlarına vurulan eyer, takım.
  • Pencere ve kapıların menteşe takımı.
  • Yol levazımı.
  • Döşeme ve ev takımı.

raid

  • Gürleyen, gürüldeyen.

rakraka

  • Şimşek çaktığı zaman duyulan gök gürültüsü.

rasathane

  • Gök cisimlerinin hareket ve yerlerini tespit ve takip için kurulan gözlem evi.

rec'

  • Geri döndürmek.
  • Döndürülmek.
  • Yağmur.
  • Menfaat, fayda.
  • Rücu' etmek veya ettirmek.

recefan

  • Şiddetle sarsılma, sallanma.
  • Şiddetle gürüldeme. Şiddetli ıztırab, büyük acı.

recm / رجم

  • Taşlama, taşa tutma. (Arapça)
  • Recm edilmek: Taşlanarak öldürülmek. (Arapça)

recs

  • (Recse) şiddetli gök gürültüsü.
  • şiddetli ses.

redig

  • Yere vurulmuş.
  • Nâdan, ahmak.

refref

  • İnce, yumuşak kumaş, bir çeşit döşek; Peygamber efendimizin mîrâc esnâsında (bilinmeyen yerlere götürüldüğü, Cennet'i ve Cehennem'i gördüğü gece) bindikleri Cennet yaygısı.

rükudet

  • Durgunluk, durulma.

ruud

  • (Tekili: Ra'd) Gök gürültüleri.

sadr

  • Her şeyin öncesi ve başlangıcının en iyisi. Kalp, göğüs, ön.Başkan... Baş. Oturulacak yerlerin en iyisi.
  • Her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi.
  • Kalb, göğüs, ön.
  • Meclisin önü ve en muteber yeri. Reisin oturduğu yer.
  • Rücu.
  • Bir aruz kalıbı.
  • Baş, reis, başkan.
  • Oturulacak yerlerin en iyisi.

saf'an

  • (Çoğulu: Safâıne) Sille vurulmuş kişi.

safeviler / safevîler

  • İranda kurulmuş eski bir devlet.

safeviler devleti

  • (1499-1737) Safeviler adında bir hanedana mensub olan Şah İsmail'in kurduğu bir devlettir. İran'da kurulmuş olan bu devlet şii idi. Osmanlılarla münasebetleri iyi değildi. Çaldıran'da 1514'de Yavuz Sultan Selim tarafından büyük bir mağlubiyete uğratıldılar. Nihayet 1737'de bir ayaklanma neticesinde

safvet

  • Saflık, duruluk, temizlik.

sahb

  • (Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı.

sahhab

  • Gürültücü, patırtıcı.

sai

  • Çalışan.
  • Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler.
  • Bir yere vâli olan.
  • Cemaat başı.
  • Yan yan giden.
  • Hızlı yürüyen.
  • Koğuculuk yapan.

saika-vari / sâika-vâri

  • Gök gürültüsü, yıldırım gibi.

saltanat-ı maddiye ve maneviye / saltanat-ı maddiye ve mâneviye

  • Maddî ve mânevî yönlerden kurulan egemenlik, hakimiyet.

sami

  • Sertlik, katılık. Kuruluk.

sarasır

  • (Tekili: Sarsar) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar.

sarsar

  • Gürültü ile gelen pek soğuk rüzgâr, yel. Kasırga.
  • Ağustos böceği.

sayha

  • Şiddetli ses; korkunç gürültü.

sayide

  • Eskimiş, yıpranmış. (Farsça)
  • Ezilmiş, sürülmüş. (Farsça)

sebeb-i vürud / sebeb-i vürûd

  • Hadîs-i şerîflerin buyurulma, söylenme sebebi.

secavend

  • Kur'an-ı Kerim'de doğru okunması için yapılan işaretler.Kur'an-ı Azîmüşşan'ı okurken durularak nefes alınacak yerler, âyet sonları ile secavend mahalleridir. (Farsça)

sehab

  • Çağırgan, gürültücü kişi.

şehid-i ahiret / şehîd-i âhiret

  • Bir kimsenin Allah için olan cihâdın hazırlığı esnâsında tâlimlerde veya zulüm ile öldürülmesi veya cihâdda ve eşkıyâ, âsî, yol kesici, gece hırsızla vuruşmada yaralanarak hemen ölmeyip bir namaz vakti çıkıncaya kadar yaşayan veya başka yere götürülü p, orada ölen. Âhiret şehîdi.

şehid-i tam / şehîd-i tâm

  • Allah yolunda savaşırken öldürülen. Dünyâ ve âhiret şehîdi de denir. Tam şehîd.

selef

  • Önceki, yeri doldurulan.

selt

  • Karın gürüldemesi.

şematet / şemâtet

  • Kuru gürültü. şamata.
  • Kuru gürültü, şamata.

şematetkarane / şematetkârane

  • Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak. (Farsça)

semit

  • Temiz pişirilmiş olan kebap.
  • Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş.
  • Doldurulmuş bağırsak.
  • Birbiri üstüne yığılmış kiremit.
  • Bir kat sahtiyan.

semud kavmi / semûd kavmi

  • Sâlih aleyhisselâmın peygamber olarak gönderildiği ve îmân etmedikleri için büyük bir sayha (korkunç gürültü) ile helâk olan kavim.

şerh-i sadr

  • Peygamber efendimizin çocukluğunda ve peygamberliği sırasında (mîrâc gecesinde) mübârek göğsünün açılarak kalbinin çıkarılması ve yıkanıp ilim, hikmet ve mârifet ile doldurulduktan sonra yerine konması hâdisesi.
  • Göğsün yâni kalbin ilâhî nûr, ilim, hikmet ve mârifet ve sekîne (ferahlı

serir / serîr

  • Tahta karyola.
  • Üzerinde oturulan yüksekçe yer.
  • Taht.
  • Taht. Üzerinde oturulacak yüksek yer. Tahta karyola.

şerr

  • Kötülük.
  • Kavga gürültü,
  • Dinin yasak kıldığı iş.

seyl-i dalalet / seyl-i dalâlet

  • Gürültü ve şiddetle akan inançsızlık, sapkınlık seli.

seyl-i huruşan-ı zaman / seyl-i huruşân-ı zaman

  • Zamanın gürültü ve coşkunluklarının seli.

sıfat-ı rububiyet / sıfât-ı rububiyet

  • Rububiyete dair sıfatlar; her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşması için muhtaç olduğu şeylerin verilmesi, onların terbiye edilip idare edilmesi ve egemenlik altında bulundurulmasına dair İlâhî sıfatlar, özellikler.

sıhhi heyet / sıhhî heyet

  • Sağlık kurulu.

sıhhiye heyeti

  • Sağlık işleriyle uğraşan kurul.

sikke

  • Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.
  • Dirhem.
  • Para üstüne vurulan damga.
  • Düz, doğru yol.
  • Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.
  • Basılmış madeni para.

sikkenin darbı

  • Damganın vurulması, mührün basılması.

sille

  • El ayasıyla vurulan tokat.

sırat

  • Cehennem üzerine kurulu olan ve Cennete gitmek için geçilmesi gereken köprü.

sırat köprüsü / sırât köprüsü

  • Cehennem üzerine kurulu olan ve Cennete gitmek için geçilmesi gereken köprü.
  • Cennet'e gidebilmek için herkesin üzerinden geçmeğe mecbur olduğu ve Cehennem üzerine kurulmuş olan köprü.
  • Cennet'e geçilmek üzere, Cehennem üzerine kurulmuş, mâhiyeti kesin bilinmeyen köprü. Buna, yalnız sırât da denir.

şirket

  • Ortaklık, ortaklaşa kurulan iş kurumu.

sit / sît

  • Çatırtı, patırtı, gürültü.
  • Ün, şöhret, nam.

siyasi cemiyet / siyasî cemiyet

  • Siyasî maksatlarla kurulan örgüt, dernek.

sosyal adalet / sosyal adâlet

  • Herkesin, bilgi ve kâbiliyeti ve gördüğü iş nisbetinde çalıştığının karşılığını alması, başkaları tarafından sömürülmemesi.

sübur

  • Helâk, helâket. Mahvolmak.
  • Men olmak, kovulup sürülmek.

sude

  • Ezilmiş, dövülmüş. Sürmüş, sürülmüş. (Farsça)

sükna / süknâ

  • Oturulacak yer, ev.

sükne

  • Kuş sürüsü.
  • Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir.

sukut-u musammem

  • Düşmesi kararlaştırılmış, iktidardan düşürülmesine kesin karar alınmış.

sümmet-tedarik

  • Sonradan, başka yerlerden tedarik edilmiş olan. Sonradan düşünülmüş, uydurulmuş.

sumul

  • Sertlik, kuruluk, katılık.

şur / şûr / شور

  • Tuzlu, kekremsi. (Farsça)
  • şamata, gürültü. (Farsça)
  • Heyecan, coşku. (Farsça)
  • Tuzlu. (Farsça)
  • Gürültü. (Farsça)

şur-engiz

  • Gürültü çıkaran, şamata yapan. (Farsça)

şura / şûrâ

  • Danışma kurulu, istişare heyeti.

şura-yı aliye-i ilmiye / şûrâ-yı âliye-i ilmiye

  • Yüksek ilmî şûrâ, yüksek ilmî kurul.

sürme

  • Kirpik diplerine sürülen bir çeşit siyah madde, kühl.

ta'bir-i samedani / ta'bir-i samedanî

  • Allah'a mahsus tâbir. Kur'an'da beyan buyurulan en iyi tabir.

ta'biye / تعبيه

  • Yerine koyma. (Arapça)
  • Kurulu düzen. (Arapça)

ta'lik / ta'lîk / تعليق

  • Askıya alma. erteleme. (Arapça)
  • Ta'lîk edilmek: Asılmak, iliştirilmek, tutturulmak. (Arapça)

ta'miye

  • (Amâ. dan) Körletme. Kör etme.
  • Kapalı şekilde anlatmak.
  • Edb: Ebced hesabiyle düşürülen bir tarihin, hesabı doldurmak için çıkartılacak veya eklenecek sayılarını işaret etme.

taaccüc

  • Şamata, gürültü, patırtı.

tac ü serir

  • Taç ve (üzerine oturulan) taht.

tahaddür

  • (Hader. den) (Kadının) örtünme(si). Tesettür.
  • Uyuşma, uyuşturulma.

tahvil / تحویل

  • Değiştirme. (Arapça)
  • Borç senedi. (Arapça)
  • Tahvil edilmek: (Arapça)
  • Değiştirilmek, dönüştürülmek. (Arapça)
  • Teslim edilmek. (Arapça)
  • Tahvil etmek: (Arapça)
  • Değiştirmek. (Arapça)
  • Teslim etmek. (Arapça)

tain

  • Süngü ile vurulmuş.

taksim olunan

  • Bölüştürülen.

tam şehid / tam şehîd

  • Allah yolunda canını fedâ eden; dînini, vatanını, bayrağını, nâmusunu müdâfaa ederken ölen, haksız yere öldürülen müslüman.

tamim olunma

  • Herkese duyurulma.

tanin

  • Sinek vızıltısı.
  • Kaz sesi.
  • Avaz ve gürültü.
  • Çınlamak. Tınlamak.

tantana / طنطنه

  • Gösteriş, gürültü.
  • Çok lüks içinde olmak. Gösteriş, gürültü patırdı.
  • Çok lüks içinde olmak. Gösteriş. Gürültü patırtı.
  • Gürültü, ses.
  • Gürültü patırtı ile gösteriş yapma. (Arapça)

tarid

  • Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış.
  • Bir kimsenin birinci çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu.

tarih-i mu'cem

  • Bir mısra, beyit veya cümledeki noktalı harflerin ebced hesabı ile yekûnunun delâlet ettiği tarih.
  • Edb: Ebced hesabında noktalı harflerin hesap edilerek düşürülen tarih. Bir ilmi, müfredâtı ile belirten eser.

tarik-i nakşi

  • Nakşî tarikatı; Buharalı Muhammed Bahaüddin Nakşibendi Hazretleri tarafından kurulan tarikat.

tarik-i nakşibendi / tarîk-i nakşibendî

  • Buharalı Muhammed Bahaüddin Nakşibendi Hazretleri tarafından kurulan tarikat.

tarraka

  • Gümbürtü, gürültü.

tasaffi

  • Saflaşmak. Durulmak. Temizlenmek.
  • Saflaşma, durulma.

tasni' / tasnî' / تصنيع

  • Yapma. (Arapça)
  • Uydurma. (Arapça)
  • Tasnî' olunmak: Yapılmak, oluşturulmak. (Arapça)

tature

  • Hayvanların ayağına vurulan köstek, bukağı. (Farsça)

tayy-i mekan / tayy-i mekân

  • Mekânı, mesâfeyi katetme, geçme, mesâfelerin dürülmesi. Allahü teâlânın izniyle az zamanda çok uzak yerlere gitme.

tayy-i zeman / tayy-i zemân

  • Zamânın dürülmesi. Allahü teâlânın izniyle uzun zamanda yapılacak bir işi çok az zamanda yapma.

te'sis / te'sîs / تأسيس

  • Kurma. (Arapça)
  • Temel atma. (Arapça)
  • Kuruluş. (Arapça)
  • Te'sîs edilmek: Kurulmak. (Arapça)
  • Te'sîs etmek: Kurmak. (Arapça)

te'sisat / te'sîsât / تأسيسات

  • (Tekili: Te'sis) Te'sisler, kuruluşlar. Kurulup temelleştirilen şeyler.
  • Kuruluşlar. (Arapça)
  • Düzenek. (Arapça)

tebdil / tebdîl / تبدیل

  • Değiştirme, dönüştürme, değişiklik. (Arapça)
  • Tebdîl edilmek: Değiştirilmek, dönüştürülmek. (Arapça)
  • Tebdîl etmek: Değiştirmek, dönüştürmek. (Arapça)
  • Tebdîl olmak: Dönüşmek. (Arapça)

tebdilen / tebdîlen / تبدیلا

  • Değiştirerek, dönüştürerek. (Arapça)
  • Değiştirilerek, dönüştürülerek. (Arapça)

tecmid

  • Dondurma, dondurulma.

teessüs / تأسس

  • Temelleşmek. Yerleşmek. Kurulmak. Teşekkül.
  • Kurulma, yerleşme.
  • Kurulme, yerleşme.
  • Kurulma. (Arapça)
  • Teessüs etmek: Kurulmak. (Arapça)
  • Teeyyüd etmek: Pekişmek. (Arapça)

teessüs edecek

  • Kurulacak.

tefkir

  • Düşündürme veya düşündürülme.
  • Endişe etmek.

tehvi'

  • Kusturma veya kusturulma.

tekabkub

  • Bağırsaklarda gazların meydana getirdiği gurultu.

telakkum

  • Parçalayıp lokma yapıp yutma.
  • Karın gurultusu.

temcid pilavı

  • Mc: Tekrar tekrar bahsedilen şey, daima öne sürülen madde. Mükerreren ortaya sürülen bahis, yahut söylenilen söz. (Menşei: "Erkeğini sahura bekleyen kadının, pilavı yanmasın diye kaldırması ve soğumasın diye tekrar koyması" diye söylenir.)

temliye

  • Doldurma veya doldurulma.

tenemmür

  • Birisini korkutmak için gürültü yapmak, gürültülü ses çıkarmak.
  • Uzun uzun bağırmak.
  • Kaplan huylu olmak. Kaplanlaşmak.

tenşif

  • (Çoğulu: Tenşifât) Suyu veya rutubeti emdirme. Sünger veya bez ile suyu alıp kurulama.
  • Ter kurulama.

terak

  • Yarık, çatlak. (Farsça)
  • Gürültü, çatırdı. (Farsça)

terbub

  • İşe vurulmamış davar.

teressüb

  • Dibe çökmek. Tortulanmak, ayrılmak. Durulmak. Süzülmek.

terim

  • Fransızca olan "Terme" kelimesinden uydurulmuştur. "Istılah" veya "tabir" yerinde kullanılır.

tersib

  • Tortulaştırma, tortu halinde biriktirme. Tortusunu durultma.

tersip

  • Durultma, tortulardan temizleme, süzme.

tervik

  • Durultma, süzme, saflaştırma.

tesbit / tesbît / تثبيت

  • Sağlamlaştırma, tutturma. (Arapça)
  • Kanıtlama. (Arapça)
  • Tesbît edilmek: (Arapça)
  • Tutturulmak. (Arapça)
  • Kanıtlamak. (Arapça)
  • Belirlenmek. (Arapça)
  • Tesbît etmek: (Arapça)
  • Tutturmak. (Arapça)
  • Kanıtlamak. (Arapça)
  • Belirlemek. (Arapça)

teşekkül

  • Kuruluş, oluşum.

teşekkül eden

  • Kurulan, meydana getirilen.

teşekkülat / teşekkülât

  • (Tekili: Teşekkül) Teşekküller. şekillenmeler.
  • Kuruluşlar.

teselli-pezir

  • Avutulabilir, avundurulabilir. (Farsça)

têsis

  • Kurma, kuruluş.

tesis edilen

  • Kurulan, yerleştirilen.

tesis olunma

  • Kurulma, yerleştirilme.

tesis-i hürriyet

  • Hürriyetin kurulması.

tesis-i islamiyet / tesis-i islâmiyet

  • İslamiyetin tesisi, kuruluşu.

tesis-i muhabbet-i umumiye

  • Herkesi kuşatan bir sevgi ortamının kurulması.

teşkil / teşkîl / تشكيل

  • Şekillendirme, oluşturma. (Arapça)
  • Kurma. (Arapça)
  • Teşkîl edilmek: Kurulmak. (Arapça)
  • Teşkîl etmek: Oluşturmak. (Arapça)

teşkilat-ı esasiye / teşkilât-ı esasiye

  • Anayasa. Kanun-u esasî. Devletin temel kuruluş şeklini tayin eden ve teşrinin yani meclisin, hükümetin ve mahkemelerin salâhiyetleri nasıl kullanılacağını; vatandaşların umumi hak ve hürriyetlerini gösteren temel kanunlardır.

teslis

  • Üçleme, ekanim-i selâse, Allah'ı üç olarak kabul eden ve sonradan uydurulan hıristiyan inancı.

tesyar buyurulan / tesyâr buyurulan

  • Gönderilen; belli bir seyir halinde sürdürülen.

tetkik-i kütüb-ü diniye heyeti

  • Dinî kitapları inceleme kurulu.

tevelvül

  • (Çoğulu: Tevelvülât) (Velvele. den) Gürültü patırdı etme.

tevkif / tevkîf / توقيف

  • Durdurma. (Arapça)
  • Kapatma. (Arapça)
  • Tutuklama. (Arapça)
  • Tevkîf edilmek: (Arapça)
  • Durdurulmak. (Arapça)
  • Kapatılmak. (Arapça)
  • Tutuklanmak. (Arapça)
  • Tevkîf etmek: (Arapça)
  • Durdurmak. (Arapça)
  • Kapatmak. (Arapça)
  • Tutuklamak. (Arapça)
  • < (Arapça)

tevlidat / tevlidât

  • (Tekili: Tevlid) Meydana getirmeler, sebep olmalar.
  • Doğurmalar, doğurulmalar; doğurtmalar.

teybis

  • Kurutma, kurulama.

tib / tîb

  • (Çoğulu: Etyâb) Güzel koku. Güzel kokusu için sürülen şey.

ticani / ticanî

  • Kuzey Afrikada, hicri 1200 tarihlerinde Ahmed Ticanî adında bir şahıs tarafından kurulan bir tarikattır.

tıla'

  • Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç.
  • Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız.
  • Cilâ verecek boya.
  • Diş sarılığı.
  • Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.

timşek

  • İç mest üstüne vurulan parça, yapılan yama.

tokat

  • Kale içi, siper, ahır, ağıl. El içi gibi yer.
  • Dere arası olan hayvan mer'ası.
  • El içiyle vurulan sille.

tubal

  • Kızmış bakırdan ve kızmış demirden çekiçle vurulduğunda kopup dökülen parça.

tumar

  • (Çoğulu: Tevâmir) Dürülüp yuvarlak yapılmış şey, tomar.

tuvmar

  • (Çoğulu: Tevâmir) Uzun dürülmüş nesne.

udva'

  • Kuru, sert yer.
  • Üzerine oturulduğunda rahat olmayan yer.
  • Evin uzak olması.

uhdud

  • (Çoğulu: Ahâdid) Çukur.
  • Uzun hat.
  • Yeryüzündeki uzun yarık ve çatlak.
  • Hendek.
  • Kamçı vurulmasından vücutta hâsıl olan yara ve iz.

ulema heyeti

  • Âlimler kurulu, topluluğu.

ulum-u nakliye

  • Hadis, tefsir, fıkıh gibi ve mukaddes kitaplardan nakil olunan ve rivâyet üzerine kurulmuş olan ilimler.

ünma

  • İçi saman veya ot doldurulmuş şey.

ürümek

  • Havlamak. (İt ürür, kervan yürür)Ürüyen köpek ısırmaz: Tehdit savuran, işi gürültüye boğan kimselerden yılmamak lâzım geldiğini anlatır. (Farsça)

üştülüm

  • Kavga, gürültü. (Farsça)

üştülümkar / üştülümkâr

  • Kavgacı, gürültücü. (Farsça)

uzhul

  • (Çoğulu: Azâhil) Yeyni, hafif.
  • Yük vurulmayan deve.

uzletgah / uzletgâh

  • Oturulan tenhâ yer. Yalnızlık köşesi. (Farsça)

vahdet-i mesele

  • Bir mesele hakkında ileri sürülen delillerin biraraya toplanması.

vakfe

  • Bir hareketin geçici olarak durdurulması.
  • Durak. Durulacak yer.
  • Hacıların Hac esnasında Arafat'taki tevakkufları olup, eda etmeğe mecbur oldukları şartlardan birisidir.

vakfegah / vakfegâh / وقفه گاه

  • Durulacak yer, durak. (Arapça - Farsça)

vatan-ı sükna / vatan-ı süknâ

  • Hanefî mezhebinde on beş günden az kalmak için niyet edilen yâhut yarın çıkarım diyerek senelerce oturulan yer.

vega'

  • Kavga gürültüsü. Harp yerinden çıkan sesler. Savt. Patırtı.

vehhabilik / vehhâbîlik

  • Sapık bir fırka. On sekizinci yüzyıl ortalarında Arabistan yarımadasında Necd bölgesinde ortaya çıkan, Muhammed bin Abdülvehhâb tarafından kurulan dînî ve siyâsî bir yol. Bu yolda olana Vehhâbî denir.

vehmi / vehmî / وهمى

  • Kuruntuya dayalı, evham üstüne kurulmuş. (Arapça)

velvele / ولوله / وَلْوَلَه

  • Gürültü, patırtı. Birbirine karışık bağrışmalar. Şamata.
  • Gürültü, patırtı, şamata.
  • Gürültü patırtı. (Arapça)
  • Gürültü.

velvele-alud / velvele-âlûd

  • Gürültü patırtı içinde kalmış.

velvele-endaz / velvele-endâz

  • Gürültü patırtı eden. Gürültücü. (Farsça)

velvele-engiz

  • Gürültü koparan, gürültü çıkaran. (Farsça)

vesme

  • Hayvana vurulan kızgın damga.

vizr

  • Günah.
  • Yük. Ağırlık.
  • Silâh.
  • Sırta vurulan ağır yük. Yük götürmek.
  • Günah, yük, ağırlık, yük götürmek, sırta vurulan ağır yük.

vücuda getirilme

  • Meydana getirilme, oluşturulma.

vücuh şirketi / vücûh şirketi

  • Sermâyesiz olup, halk arasında emniyet ve îtibârları ile veresiye alıp-satmak üzere kurulan şirket.

yebuset

  • Kuruluk, nemsizlik, rutubetsizlik.

yehova şahidleri / yehova şâhidleri

  • Amerika Birleşik Devletleri'nde Ch. Şarl Russel tarafından 1872'de kurulan, 1931 senesinden sonra kendilerini bu adla tanıtmaya çalışan mezheb ve misyoner teşkîlâtına verilen ad.

yübs

  • Kuruluk.

yübuset

  • Kuruluk.

yubuset / yubûset / یبوست

  • Kuruluk. (Arapça)

yübuset / yübûset / یبوست

  • Kuruluk. (Arapça)

zaviye / zâviye

  • Eskiden büyük kervanların geçtiği ıssız yollarda veya köy ve kasabalarda; dînî ilimlerin, İslâm ahlâkının ve fen ilimlerinin öğretilmesi, yolcuların barınması maksadıyla kurulan yer; küçük tekke.
  • Tasavvufta bulunan kimselerin, ibâdet için çekildiği tenhâ yer.

zede / زده

  • (Zed) Birleşik kelimeler yapılarak, "vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş" manalarına gelir. Meselâ: Musibet-zede : Musibete uğramış. (Farsça)
  • "Vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş" mânâsında son ek.
  • Vurmuş, dövmüş. (Farsça)
  • Vurulmuş, dövülmüş. (Farsça)
  • Uğramış, müptela olmuş. (Farsça)

zefer

  • Ağaca vurulan payanda, destek.

zefir

  • Çok şiddetli ses.
  • Hıçkırıkla nefes vermek. Göğüs geçirmek.
  • Ağlatmak.
  • İnlemek.
  • Ateş gürültüsü.
  • Eşek anırtısının evveli.
  • Belâ.

zehib

  • Altın sürülmüş, yaldızlı.

zeka / zekâ

  • Saflık, duruluk.
  • Hâl düzgünlüğü.

zenberek

  • Kurulan âlet.

zencir-bend

  • Zincire vurulmuş, zincirle bağlı mânasına gelir. Eskiden azılı katiller ve deliler, zincirle bağlandıkları için bu tâbir meydana gelmiştir. (Farsça)
  • Edb: Her mısranın son kelimesi, bir sonra gelen mısraın ilk kelimesini teşkil etmek şekliyle meydana getirilen manzumelere verilen addır. Divan (Farsça)

zencirbend / zencîrbend / زنجيربند

  • Zincire vurulmuş. (Farsça)
  • Zencîrbend edilmek: Zincire vurulmak. (Farsça)

zevy

  • (Zevey) Döndürmek. Cem etmek, dürülmek. Tutmak.