LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Uluk ifadesini içeren 1069 kelime bulundu...

nehy-i anil münker

  • Günahlardan ve kötülüklerden sakındırmak, alıkoymak.

a'razi / a'razî

  • Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey, ilinek; hareket ve koku gibi.

abdal / abdâl / آبْدَالْ

  • Bazı manevi işlerde vazifeli olan evliyadan bir topluluk.

abe

  • İşaret, alamet.
  • Cemaat, topluluk.

abeket

  • (Çoğulu: Abekât) Tâne, az şey.
  • Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi.
  • Ekmek parçası.
  • Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.

abesiyyun

  • Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, h

acizane / âcizâne

  • Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler." (Farsça)

adalet

  • Hak sahibine hakkını vermek, doğruluk.

adavet-i müsi'

  • Kötülük işleyen kişiye düşmanlık.

adil / âdil

  • (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi.

adl

  • Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk.
  • Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek.
  • Meyletmek.
  • Hak gözetme, tarafsız hüküm, doğruluk.

adl ü hak

  • Adalet ve doğruluk.

adye

  • Koğuculuk, dedikoduculuk.
  • Yalan söylemek.
  • Sövmek.

afsun

  • (Efsun) Büyü, sihir, tılsım. (Büyücülük yapmak ve büyücülere uymak, Müslümanlıkta yasak ve günahtır.) (Farsça)

agraz

  • (Tekili: Garaz) Garazlar. Fiil yapılırken gözetilen gayeler. Kasden ve bilerek yapılan kötülükler.

ahdname / ahdnâme

  • Devlet başkanının emriyle, bâzı devlet, topluluk ve şahıslara özel haklar tanımak maksadıyle hazırlanan belge.

ahna'

  • Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.

akl-ı feal / akl-ı feâl

  • İşrâkiyye (Yeni Eflâtunculuk) felsefesinde ukûl-ı aşerenin (on akılın) sonuncusu olup, yaşadığımız âlemle alâkalı akla verilen ad. Öldürme ve yaratma işlerine bakan mertebe.

akvam-ı bedevi / akvâm-ı bedevî

  • Bedevî kavimler; çölde yaşayan kavimler, topluluklar.

akvam-ı beşeriye / akvâm-ı beşeriye

  • İnsan kavimleri, toplulukları.

alak / علق

  • Kan pıhtısı. (Arapça)
  • Sülük. (Arapça)

alamet-i sadıka / alâmet-i sadıka

  • Doğruluk işareti, belirtisi.

alay

  • (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet.
  • Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi.
  • Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç.
  • Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.
  • Beş bölük erden oluşan askerî topluluk.

alek

  • Sülük.
  • Kan pıhtısı.

aleka

  • (Çoğulu: Alekat) Yapışkan balçık, çamur.
  • Kan pıhtısı.
  • Uyuşmuş kan.
  • Sülük.

alem-i islam milletleri / âlem-i islâm milletleri

  • İslâm dünyası toplulukları, ülkeleri.

alem-i saadet / âlem-i saadet

  • Mutluluk âlemi.

ancehiyye

  • Bilmezlik. Büyüklük. Ululuk.

ara / arâ

  • Mıntıka, bölge.
  • Komşuluk.
  • Avlu.
  • Çıplaklık.
  • Geniş, çıplak arazi.

araste-gi / araste-gî

  • Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik. (Farsça)

araz

  • Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey (ilinek.

arbede-sazi / arbede-sâzî

  • Gürültücülük, kavgacılık. (Farsça)

argo

  • Bir meslek veya topluluk sınıfı arasında kullanılan özel söz. (Fransızca)
  • Mc: Serserilerin ve külhanbeylerin kullandığı söz veya deyim. (Fransızca)

arvend

  • Şan, şeref, ululuk, yücelik, azamet. (Farsça)

arz-ı beyza / arz-ı beyzâ

  • Beyaz dünya, kötülüklerden arınmış dünya.

asalet / asâlet

  • Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük.
  • Rüsuh.
  • Metanet. Necabet. Zâdegânlık.
  • Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket.
  • Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.
  • Asillik, soyluluk.
  • Soyluluk.
  • Soy temizliği, köklülük.
  • Güzel huy.

asarim

  • (Tekili: Asrâm) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.

aselbent

  • Tıbda ve kokuculukta kullanılan bir reçinedir ve aynı adla anılan ağacın kabuklarının çizilmesiyle elde edilir.

ashab / ashâb

  • (Tekili: Eshâb) (Sahib) Arkadaş olanlar. Sahip olanlar, kullanma yetkisine sahip kişiler.
  • Halk, ahali.
  • Sahabeler, yani Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (A.S.M.) görmüş ve mü'min olarak ona ve onun mesleğine bağlı kalmış olan zatlar. Bu kişiler, insanlık, doğruluk ve her türlü faz

aşir

  • Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası.
  • Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası.
  • Dost, yardımcı, yardak.
  • Koca.
  • Kabile.
  • Kötülükte yardımcılık eden.
  • Sahip.
  • Toz.

aşiret / aşîret

  • Dil ve kültürü büyük ölçüde aynı türden olan, birçok boydan oluşan, yapısındaki aileler arasında sosyal, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluk; oymak.

asliyet

  • Asıllık, köklülük, soyluluk, gerçeklik.

aşnageri / aşnagerî

  • Yüzme, yüzücülük. (Farsça)

asr

  • Muttali olmak. Gözcülük etmek.

asr-ı saadet / asr-ı saâdet

  • Mutluluk asrı; Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem.

asr-ı saadet ve tabiin / asr-ı saadet ve tâbiîn

  • Mutluluk asrı olan sahabe dönemi ve sahabelere tâbi olan bir sonraki dönem.

asr-ı seadet / asr-ı seâdet

  • Mutluluk devri. Peygamber efendimizin yaşadığı mübârek, bereketli ve hayırlı devir. Zamân-ı seâdet ve vakt-i seâdet de denir.

asr-ı sıdk

  • Doğruluk asrı, sadakat dönemi.

asram

  • (Tekili: Sırm) İnsan toplulukları, insan kümeleri.
  • Çadır grupları.

avam / avâm

  • Amme'nin çoğulu, halk, topluluk.
  • Müctehid (âyet ve hadîslerden şer'î yâni dînî hükümler çıkaran İslâm âlimi) olmayan, mukallid (yâni mezhebinin usûl ve kâidelerini anlayıp taklîd eden).
  • Dînî ilimlerden haberi olmayan câhiller.
  • Olgunlaşmamış, irşâda (öğrenip, aydınlanmaya) muht

ayb-guyi / ayb-gûyî

  • Dedikoduculuk. (Farsça)

ayinedarlık / âyinedarlık

  • Aynalık, ayna tutuculuk.

ayke

  • Sık koruluk.

ayn-i şer

  • Kötülüğün ta kendisi, tam bir kötülük.

ays

  • Sık ağaçlık yer. Koruluk.

azamet / عظمت

  • Büyüklük, ululuk. (Arapça)
  • Çalım. (Arapça)

azamim

  • (Tekili: Izmâme) Desteler, kümeler, topluluklar, zümreler.

azamüşşer / âzamüşşer

  • Büyük kötülük.

azm

  • Büyüklük, ululuk.
  • (Çoğulu: İzâm) Kemik.

ba-savab

  • Doğruca, doğrulukla.

bahtiyari / bahtiyarî

  • Bahtiyarlık, saadetlilik, mutluluk. (Farsça)
  • İran'da bulunan şöhretli bir kavim. (Farsça)

bahtiyarlık

  • Mutluluk.

basiret / basîret

  • İleri görüşlülük, seziş.

bed-amuz / bed-âmuz

  • Kötülük, fenalık öğrenmiş. (Farsça)
  • Fenalık, kötülük öğreten. (Farsça)

bed-cu

  • Kötülük arayan. Kötülük düşünen. (Farsça)

bed-hah

  • Fenalık isteyen. Herkesin kötülüğünü isteyen. Kötülük isteyen. (Farsça)

bedeviyet-i sırf

  • Bütün yönleriyle bedevîlik ve köylülük, medenî olmama özelliği.

bedhah

  • Kötülük isteyen.

behcet

  • Sevinç. Güleryüzlülük. Güzellik, şirinlik.
  • Güleryüzlülük, şenlik, güzellik.

behçet

  • Güzellik, güleryüzlülük, sevinç.

belakik

  • (Tekili: Bülükka) Sahralar, çöller. Düzovalar.

benes

  • Kötülükden, fenalıkdan ve iyi olmayan şeylerden çekinme ve kaçınma.

bereket

  • Bolluk. Çokluk. Feyiz. Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı. Uğurluluk. Meymenet, saadet.

besamet

  • Güler yüzlülük. Mütebessimiyet.

beşaşet / beşâşet

  • Güler yüzlülük.
  • Tazelik.
  • Güler yüzlülük.
  • Güleryüzlülük.

betat

  • Azık. Bir yolculukta gereken öteberi.
  • Ev eşyası.
  • Kesin, kat'i.

beyus / beyûs

  • Arzu, istek, taleb. (Farsça)
  • Ümit. (Farsça)
  • Tamah. (Farsça)
  • Alçak gönüllülük. Mütevazilik. (Farsça)

bezekari / bezekârî

  • Suçluluk, günahkârlık. (Farsça)

bişir

  • Talâkat, güzel yüzlülük.

borç

  • Bir kimsenin başka birine bir şey yapmasını veya vermesini gerekli kılan yükümlülük.

bu'bab

  • Cemaat, topluluk.

bühme

  • (Çoğulu: Bühüm) Cemaat, topluluk.
  • Leşker.
  • Bahâdır, kahraman.

buhur-dan / buhur-dân

  • Tütsülük. (Farsça)

buhurdan / بخوردان

  • Tütsülük, tütsü kabı. (Farsça)

bukta

  • Perişan, pejmurde, dağınık, dökük saçık.
  • Cemaat, güruh, topluluk, kalabalık.

büyü

  • Cin gibi manevî varlıklar aracılığı ile insan veya başka varlıklar üzerinde etki meydana getirme işi. Dinimiz büyücülerin şerrinden, kötülüklerinden Allah'a sığınmamızı emreder. Müslüman büyücülük yapmaz.

büzürgi / büzürgî

  • Azîm olmak. Büyüklük. Ululuk. (Farsça)

cadı

  • Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.

camia / câmia / جامعه

  • Topluluk. Birlik. Kütle.
  • Dâr-ül fünûn.
  • Topluluk.
  • Topluluk. (Arapça)

çarh-ı saadet

  • Mutluluk çarkı.

casiye

  • Diz çökmüş.
  • Topluluk, cemaat.
  • Yığın, taş yığını.

cefa / cefâ

  • İncitmek, eziyet etmek, kötülük.

ceffet

  • Cemaat, topluluk, çok adet.

celal / celâl / جلال

  • Büyüklük, ululuk. Zü'l-celâl: Celâl sahibi Allah.
  • Allahü teâlânın kahr ve gazab sıfatlarından. Azamet, büyüklük, ululuk, hiçbir şeye muhtâç olmamak.
  • Sonsuz azamet ve kibriya, büyüklük ve ululuk.
  • Ululuk. (Arapça)

celalet / celâlet

  • Büyüklük, ululuk.

celm

  • Kesmek, kat'etmek.
  • Ululuk, büyüklük.

cem'iyet / جَمْعِيَتْ

  • Topluluk.

cem'iyyet / جمعيت

  • (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et.
  • Bir yere cem' olma.
  • Mânevi birlik teşkil eden cemaat.
  • Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla, ikiden ziyade şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir şekilde birleştirmek suretiyle bir esas nizamnameye müstenid
  • Topluluk. Kalbde hâsıl olan mânevî toparlanma, huzur, Allahü teâlâ ile berâber olma hâli.
  • Cemiyet, dernek. (Arapça)
  • Topluluk. (Arapça)

cemaat / cemâat / جماعت

  • Topluluk, imam arkasında namaz kılan topluluk.
  • Topluluk, grup.
  • Topluluk. Bir yere toplanmış insanlar. Takım, bölük.
  • Fık: Bir imama uyup namaz kılan müslümanların heyeti. Bir mezhebe tâbi bir heyet teşkil eden ahali.
  • Aralarındaki münasebetleri din, örf ve âdetlere göre tanzim eden, akrabalık, komşuluk, hemşehrilik gibi rabıtalarla birbiri
  • Gayeleri bir olan topluluk.
  • Topluluk.
  • İbâdet etmek için bir araya gelen topluluk.
  • Peygamber efendimiz ve Eshâbının bildirdiği hak yol üzere bulunan müslümanlar, Ehl-i sünnet vel-cemâat.
  • Topluluk. (Arapça)
  • Camide ibadet edenler. (Arapça)

cemaat-i azime / cemaat-i azîme / cemâat-i azîme / جَمَاعَتِ عَظ۪يمَه

  • Çok büyük topluluk.
  • Büyük topluluk.

cemaat-i insaniye

  • İnsan toplulukları.

cemaat-i kesire

  • Büyük bir topluluk.

cemaat-i kübra / cemaat-i kübrâ

  • Çok büyük cemaat, topluluk.

cemaat-ı meşhure

  • Meşhur cemaat, topluluk.

cemaat-i mübareke

  • Mübarek topluluk.

cemaat-i müstemia

  • Dinleyen topluluk.

cemaat-i mütesanide / cemaat-i mütesânide

  • Dayanışma içinde olan topluluk.

cemaat-ı muvahhidin ve musallin / cemaat-ı muvahhidîn ve musallîn

  • Cenâb-ı Hakkın birliğine inanıp dua ve niyazda bulunan ve namaz kılan topluluk.

cemaat-i ruhaniye-i mücahidin / cemaat-i ruhâniye-i mücahidîn

  • Allah yolunda cihad eden ruhânîlerin (din adamlarının) oluşturduğu topluluk.

cemaat-i salihin / cemaat-i salihîn

  • Salih insanlar oluşturduğu topluluk.

cemaat-ı uzma / cemaat-ı uzmâ

  • Büyük topluluk.

cemaat-i uzma / cemâat-i uzmâ / جَمَاعَتِ عُظْمَا

  • Büyük cemaat, topluluk.
  • En büyük topluluk.

cemiyet / جمعيت

  • Dernek, topluluk.
  • Topluluk, toplum. (Arapça)

cemiyet ve fırka

  • Siyasî parti, grup ve topluluk.

cemiyet-i azime / cemiyet-i azîme

  • Büyük topluluk.

cemiyet-i milli / cemiyet-i millî

  • Millî cemiyet, topluluk (İttihad Terakki).

cemiyet-i milliye

  • Millî topluluk.

cemiyet-i nakşiye

  • Nakşibendi tarîkatına bağlı topluluk.

cemiyet-i nuraniye

  • Nurlu cemiyet, nurânî topluluk.

cemiyet-i siyasiye

  • Siyasi topluluk, örgüt.

cemiyet-i uzma / cemiyet-i uzmâ

  • Çok büyük cemiyet, topluluk.

cemiyetçi

  • Topluluk teşkil eden, dernek kurucusu.

cemiyetçilik

  • Cemiyet taraftarlığı, örgütçülük.

cennet

  • Bahçe. Âhirette müslümanların nîmet ve mutluluk içerisinde sonsuz olarak yaşayacakları yer.

çep şüden

  • Solak olmak. (Farsça)
  • Mc: Doğruluktan yüz çevirmek. (Farsça)

cezalet

  • Rekâketsiz ifade.
  • Güzellik.
  • Müdebbirlik, akıllılık.
  • Azim, büyük.
  • Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıld

cezalet-i beyan / cezâlet-i beyan

  • Anlatım ve ifadedeki güçlülük, güzellik.

cezalet-i nazm

  • Dizilişindeki güzellik ve güçlülük.

cibilliyet

  • Yaradılış, maya, soyluluk.

cihazat-ı muharribe

  • Bozgunculuk âletleri, silahları.

cihetiyet

  • Yönlülük, yanlılık.

cimri

  • Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik, müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy olarak bilinir. Cömertlik ve tutumluluk ise övünülen ahlâkî vasıflardandır. Cömertlikte de ölçülü olmak tavsiye e (Farsça)

cindarlık

  • Cincilik, afsunculuk, muskacılık. (Arapça - Farsça - Türkçe)

ciret

  • Komşuluk.

civariyyet

  • Komşuluk, yakınlık, aynı civarda oluş.

cüff

  • İçi boş olan şey. Kof.
  • Dimağa işlemiş olan baş yarığı.
  • Hurma çiçeğinin kabuğu.
  • Cemaat, topluluk.
  • Yarısı kesilip kova olmuş olan çürük ve eski kırba.

cumhur / cumhûr / جُمْهُورْ

  • Topluluk.
  • Çoğunluk, topluluk.

cumhur-u muhakkıkin / cumhûr-u muhakkıkîn

  • Hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan seçkin topluluk.

cünaf

  • Kuruluk.

cüvar

  • (Civâr) Yakınlık. Komşuluk.
  • Himâyet, korumak.
  • Riâyet.
  • Süt emen deve yavrusu.
  • Karga sesi.
  • Öküz avazı.

dab / dâb

  • Adalet, doğruluk,
  • İhsan, vergi.

dabar

  • (Çoğulu: Debabir) Cemaat, topluluk.

dad / dâd

  • Adâlet. Hak, doğruluk. (Farsça)
  • İnsaf. (Farsça)
  • Vergi, ihsan, atiyye. (Farsça)
  • Ömür. (Farsça)
  • Sızlanma. (Farsça)
  • Doğruluk, hak.

dain

  • Asıl.
  • Mâden.
  • Doğruluk.

daire-i teklif

  • Sorumluluk ve imtihan yeri.

dalalet fırkaları / dalâlet fırkaları

  • Sapkın gruplar, doğru yoldan ayrılan topluluklar.

damen-i pakiniz / dâmen-i pâkiniz

  • Çok temiz eteğiniz; her türlü kötülük ve günahtan uzak duran bir kişinin peşinden gitmeyi ve ona saygı göstermeyi ifade eden bir deyim.

dar-ı lezzet ve saadet / dâr-ı lezzet ve saadet

  • Lezzet ve mutluluk yeri.

dar-ı saadet / dâr-ı saadet / dâr-ı saâdet

  • Mutluluk yeri.
  • Mutluluk yurdu, âhiret.

dar-ı saadet ve ebediyet / dâr-ı saadet ve ebediyet

  • Sonsuzluk ve mutluluk yeri.

dar-ı saadet-i bakiye / dâr-ı saadet-i bâkiye

  • Devamlı ve kalıcı olan mutluluk yeri.

dar-ı teklif ve mücahede

  • Sorumluluk ve mücadele yeri.

daverane / dâverâne

  • Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. (Farsça)
  • Hâkim ve vezirle alâkalı olan. (Farsça)

def-i mefasid

  • Bozgunculuk yapacak fiil ve sözlerden çekinme; fesatlıklardan kaçınma.

defain-i saadet / defâin-i saadet

  • Mutluluk defineleri.

define-i saadet ve necat / define-i saadet ve necât

  • Kurtuluş ve mutluluk hazinesi.

defter-i a'mal / defter-i a'mâl

  • Amel defteri, insanların dünyadaki hayır ve kötülüklerin kaydedildiği defter.
  • İnsanların amellerinin iyilik veya, kötülüklerinin meleklerce kaydolunduğu manevî defter.

deha

  • Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.

deha-i fenni / deha-i fennî

  • Fen ve dünyevi ilimlerde çok ileri görüşlülük ve harika zekâlı olmak.

derece-i hakkaniyet

  • Gerçeklik, doğruluk derecesi.

derece-i saadet

  • Mutluluk derecesi.

derece-i şenaat

  • Kötülük ve fenalık derecesi, seviyesi.

derece-i sıdk

  • Doğruluk derecesi.

devlet

  • Ülkeyi yönetmek için örgütlenmiş siyasî topluluk.

devr-i mes'ud

  • Saadet, mutluluk devri.

devr-i saadet

  • Saadet devri; Resûlullahın yaşadığı mutluluk asrı.

dimen

  • Süprüntülükler. Mezbele. Gübre. Fışkı.

dimne

  • (Çoğulu: Dimen) Ters.
  • Duvar temeli.
  • Kin, düşmanlık.
  • Süprüntülük.

div-çe

  • Sülük. (Farsça)
  • Kadın tuzluğu adı verilen bir bitki çeşiti. (Farsça)
  • Ağaç kurdu, güve. (Farsça)
  • Arka kaşağısı. (Farsça)

diyar-ı saadet

  • Mutluluk yeri.

dua-yı rahmet ve saadet

  • Rahmet, mutluluk ve huzur duâsı.

dürüsti / dürüstî

  • Doğruluk, düzgünlük, sağlamlık. (Farsça)

ebedi saadet / ebedî saadet

  • Sonu olmayan sonsuz mutluluk, huzur.

ecnef

  • Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam.
  • Beli eğri, kambur olan adam.

edeb

  • Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ.
  • Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek.
  • Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye.
  • Edebiyat ve ondan bahseden ilim. (Kur'anın edebi ise: Öyle

eglal

  • (Tekili: Gull) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler.
  • (Galel) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.

ehadis-i meşhure / ehâdis-i meşhure

  • Meşhur hadis-i şerifler, ilk asırda âhâdî hadis iken (yani bir Sahabî tarafından rivayet edilmişken), ikinci asırda meşhur olan ve yalanda birleşmeleri mümkün olmayan topluluk tarafından rivâyet edilen hadisler.

ehl

  • Topluluk, cemaat.

ehl-i fesat

  • Bozgunculuk çıkaranlar.

ehl-i nifak ve dalalet / ehl-i nifak ve dalâlet

  • Hak yoldan sapan ve iki yüzlülük yapanlar.

ehl-i sadakat / ehl-i sadâkat

  • Doğruluk ve bağlılıkta kusur etmeyenler.

ehl-i sünnet

  • Hz. Muhammed'in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk.

ehl-i sünnet ve cemaat

  • Hz. Muhammed'in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk.

ehl-i sünnet ve'l-cemaat

  • Hz. Muhammed'in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk.

ehremen

  • Zerdüştîlerin inandıkları, kötülük ve karanlık tanrısı, şeytan, dev.

ehriman

  • Ateşe tapanların kötülük tanrısı.

ehrimen / اهرمن

  • Kötülük tanrısı, şeytan. (Farsça)

ehven-i şerreyn

  • İki şer (kötülük)den zararı en az olanı. Bu kelime, halk arasında Ehven-i şer olarak kullanılmaktadır.

ekseriyet

  • (Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.
  • Bir topluluk ve hey'etin yarısından fazlası.
  • Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı ve bunların üstünlüğü.

ektad

  • Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar.
  • Misaller, temsiller, örnekler.

elga

  • Dolaşık.
  • Boynuzluluk.

emanet-i kübra / emanet-i kübrâ

  • Benlik duygusu; büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler.

emla'

  • (Tekili: Mele') Topluluklar, mele'ler, cemaatler, cemiyetler, bölükler, kalabalıklar.

emn

  • Eminlik. Korkusuzluk. Emniyet. Bir şeye itimad etmek. İnsanda doğruluk ve imandan ileri gelen yüksek bir meleke ve kabiliyet. Rahatlık.

encümen / انجمن

  • Topluluk. (Farsça)
  • Dernek. (Farsça)
  • Heyet. (Farsça)
  • Komisyon. (Farsça)

enfar

  • (Tekili: Nefir) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali, kalabalıklar, izdihamlar.

engame

  • Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. (Farsça)
  • Muharebe yeri, ceng meydanı. (Farsça)
  • Oyuncular derneği. (Farsça)

enuşa

  • Mecusi mezhebi. (Farsça)
  • Sevinç, sürur, neş'e. (Farsça)
  • Adalet, âdillik, doğruluk, hakdan ayrılmamaklık. (Farsça)

enva-ı saadet / envâ-ı saadet

  • Mutluluk çeşitleri.

erbab-ı gaflet

  • Gaflette olanlar; Allah'ı düşünmeyen ve sorumluluklarından habersiz davrananlar.

esfar / esfâr / اسفار

  • (Tekili: Sefer) Seferler, yolculuklar, yola gidişler.
  • Düşmana karşı gidişler, akınlar.
  • (Sifr) Büyük kitaplar, ciltler.
  • Seferler, yolculuklar. (Arapça)

esfar-ı bahriyye

  • Deniz yolculukları. Deniz seferleri.

esfar-ı baide / esfar-ı baîde

  • Yolculuklar, uzak seferler.

eşkiya

  • Şakiler. Yol kesenler. Asiler. Allah'a veya kanunlara isyan edip kötülük yapanlar. Haydutlar, anarşistler, âsiler. Hak ve kanunlara baş kaldıranlar, Allahın emirlerine karşı gelenler.

esna-i tarik / esnâ-i tarik

  • Yolculuk esnasında, sırasında.

esna-yı rah / esnâ-yı rah

  • Yolculuk esnasında.

esna-yı sefer / esnâ-yı sefer

  • Yoluculuk esnasında, yolculuk sırasında.

eşrar

  • Tahribçiler. Kötülük edenler.
  • Kötü şeyler. şerliler.

eşya' / eşyâ'

  • (Tekili: Şia) Bölükler, bölümler, kısımlar, neviler, fırkalar, tabakalar, cinsler, çeşitler. Cemaatler, cemiyetler, topluluklar.
  • Yardımcılar.

ez'aki / ez'akî

  • Kısa boylu ve kötü olan adam. Kötülük yapan kimse.

ezamim

  • (Tekili: İzmâme) Cemâatler, topluluklar.

ezfeli / ezfelî

  • Cemaat-ı kalile. Az cemaat. Ufak topluluk.

ezfile

  • Cemaat, topluluk, güruh, bölük.

fahamet / fahâmet / فخامت

  • Yücelik, ululuk. (Arapça)
  • Kıymet. (Arapça)

fahhaş

  • Her cins fenalık ve kötülükleri şahsında toplamış olan kimse.

fakr u istiğna

  • Fakirlik ve tok gözlülük; muhtaç olunmasına rağmen kimseden bir şey istememe.

fanilik / fânilik

  • Geçicilik, ölümlülük.

faniyyet

  • Fânilik, ölümlülük.

farzıkifaye / farzıkifâye

  • Bazı müminlerin yapmasıyla sorumluluktan kurtulunan vazife.

fasık / fâsık / فاسق

  • Kötülük düşünen. (Arapça)

fazazet

  • Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.

fehame

  • Ululuk, büyüklük.

felah / felâh

  • Kurtuluş, selâmet, mutluluk, hayır ve nîmetlerde, râhatta dâim olmak.
  • Kurtuluş, selâmet, onma, mutluluk, kutluluk.

fena / fenâ

  • Geçicilik, ölümlülük.

fenalık

  • Kötülük.

feragat

  • Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek.
  • Boşalmak, hâlî olmak.

feraşet

  • Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i şerifeyi süpürenin hizmeti.

ferbihi / ferbihî

  • Semizlik, topluluk, etlilik. (Farsça)

ferd-i manevi / ferd-i mânevî

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, tüzel kişi.

ferhundegi / ferhundegî

  • Mes'utluk, mutluluk, mübareklik, kutluluk. Uğurluluk. (Farsça)

ferruh-fal / ferruh-fâl

  • Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik, uğurluluk, meymenet. (Farsça)

fesad / fesâd / فساد

  • Fenalık, kötülük, arabozuculuk. Kargaşalık, karışıklık.
  • Fesat, bozukluk. (Arapça)
  • Kötülük. (Arapça)

fesadat

  • (Tekili: Fesad) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar.

fesat / فساد

  • Bozgunculuk.
  • Bozukluk, kötülük. (Arapça)

fesat ilka etmek

  • Bozgunculuk yapmak.

fesat şebekesi

  • Bozgunculuk ve fenalık yapan düşünce ağı, akımı.

fetişizm

  • Küçük putlara ve heykellere tapma âdeti. Putçuluk. Kadın resimlerine veya heykellere fazlaca sevgi beslemek hastalığı. (Fransızca)

fevahiş / fevâhiş

  • Kötülükler.
  • Fahişeler, kahpeler.

fevc

  • Gurup, topluluk.

fie

  • Kalabalık, topluluk, cemaat.

fikr-i mefsedet

  • Bozgunculuk fikri.

fırak-ı fesadiye

  • Fesat, bozugunculuk çıkaran gruplar.

firbar

  • Ululuk, azamet.
  • Ardınca gelicilik, peşinden gelmek.

fırka

  • Cemâat, topluluk, bölük, grup.

fırka-i azime / fırka-i azîme

  • En büyük topluluk.

fırka-i naciye / fırka-i nâciye

  • Kurtuluşa eren cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat.

fırka-i naciye-i kamile / fırka-i nâciye-i kâmile

  • Kurtuluşa eren kâmil cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat.

fısk / فسق

  • Kötülük, sefihlik. (Arapça)
  • Dinsizlik. (Arapça)
  • Tanrı'ya karşı isyan. (Arapça)

fitne / فتنه

  • Azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma.
  • Bölücülük, kargaşa çıkartma. (Arapça)
  • Sıkıntı. (Arapça)

fitne-cihan

  • Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan. (Farsça)

fitnekarane / fitnekârane

  • Bozgunculuk yaparak, ara bozarak.

fuhş

  • Haddini aşma.
  • Kötülük, namusa aykırı hareket.

füsuk

  • (Fısk. dan) Yalancılık. Doğruluk ve itatten ayrılmak. Sıdk u taatten huruc.

galba

  • Ağaçları gür ve sık olan koruluk, bahçe.
  • Pek yüksek ve büyük tepe.

galel

  • (Çoğulu: Eğlâl) Koruluktan akan su.
  • Susuzluk.

gammazane

  • Fitnecilikle, gammazlıkla, koğuculukla. (Farsça)

gammaziyyet

  • Koğuculuk, fitnecilik, gammazlık.

garat

  • (Tekili: Gâret) Yağmalar. Çapulculuklar.

gasire / gasîre

  • Cemaat, topluluk.

gayur / gayûr

  • Gayreti çok olan. Kötülük ve çirkinlikleri şiddetle reddeden.

gazel-hani / gazel-hanî

  • Gazel okuyuculuk. (Farsça)

geda-çeşmane

  • Açgözlülükle, açgözlücesine. (Farsça)

germ ü serd

  • Sıcak ve soğuk.
  • Darlık genişlik, iyilik kötülük, acı tatlı.

gılaz

  • Yoğunluk, koyuluk.

gına

  • Zenginlik. Yeterlik.
  • Tok gözlülük.
  • Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak.
  • Bıkma, usanç.
  • Şarkı söylemek. Teganni etmek.

gışş / غش

  • Hile, kötülük. (Arapça)

gülbank

  • Toplulukça söylenen dua ve tekbir.

gülnefesi / gülnefesî

  • Lâtif ve hoş sözlülük. (Farsça)
  • Güzel kokulu olmak. (Farsça)

gumme

  • Tasa, keder.
  • Kırba, tuluk gibi şeylerin derinliği.
  • Belirsiz mühim nesne.

güruh / gürûh / گروه

  • Grup, topluluk.
  • Topluluk.
  • Cemaat, bölük, takım, topluluk, çete.
  • Topluluk.
  • Topluluk, zümre, bölük. (Farsça)

habais / habâis / خبائث

  • (Tekili: Habise) Kötülükler. Murdar ve pis şeyler.
  • Kötülükler, kötü şeyler.
  • Pislikler, kötülükler.
  • Kötülükler. (Arapça)

habaset / habâset / خباثت

  • (Hubs) Murdarlık, pislik, kötülük.
  • Kötülük, alçaklık, fenalık.
  • Pislik, pislik, kötülük.
  • Kötülük, alçaklık. (Arapça)

haber-i mütevatir / haber-i mütevâtir

  • Yalan üzerinde ittifâk etmeleri (birleşmeleri) mümkün olmayan bir cemâat (topluluk) tarafından nakledilen, bildirilen haber, hadîs-i şerîf.

habr

  • (Çoğulu: Hubur) Büyük tuluk.

hadba'

  • Uzun boylu akılsız kadın.
  • Yumuşak gönüllülük.

hadd-i tevatür

  • Tevatür derecesinde; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan topluluklar tarafından aktarılan en doğru haber seviyesi.

hadebiyyet

  • Yumruluk, kamburluk.

hadire / hadîre

  • Kalabalık olmayan topluluk.
  • Yaranın içinde toplanan kan ve irin.

hafaza melekleri

  • Koruyucu melekler, her insanın hayır (iyi) ve şer (kötü) işlerini yazan; ikisi gece, ikisi gündüz gelen ve kötülüklerden ve cinlerden koruyan melekler. Bunlara Kirâmen kâtibîn melekleri diyenler olduğu gibi, onlardan başka olduğunu söyleyenler de olm uştur.

hafe

  • İçine bal konulan sahtiyan tuluk.

hafiziyet / hafîziyet

  • Koruyuculuk.
  • Hafîzlik, koruyuculuk.

hah

  • (Hasten : "İstemek" mastarından yapılmıştır.) Kelimenin sonuna getirilerek isteyen, ister mânasında terkib yapılır. Meselâ: Bed-hah : Kötülük isteyen. (Farsça)

hain / hâin

  • Emanete hıyanet eden. İyiliğe karşı kötülük eden.
  • Hıyanet, kötülük eden.

hak

  • Adalet, pay, doğruluk, emek, ücret, doğru.

hak-endiş

  • Hakkı düşünen. Hakkı arayan, doğruluk için endişe eden. (Farsça)

hak-perest

  • Doğruluktan ayrılmayan, doğruluğu ciddi ve samimi seven. Hakka iman eden ve hak üzere âmil olan. (Farsça)

hakhaka

  • Zahmetli ve meşakkatli yolculuk yapmak.

hakikat / hakîkat

  • (Çoğulu: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki.
  • Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek.
  • "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime.
  • <
  • Bir lafzın (sözün) asıl mânâsı.
  • Gerçek.
  • Kötülüklerin kalbden tekellüfsüzce, zorlanmadan gitmesinin gerçekleşmesi, fenâ(Allahü teâlâdan başka her şeyi unutma) mertebesi.
  • Mâhiyet.

hakikatmedar

  • Doğruluk sebebi.

hakk

  • Doğruluk, insaf, hak. (Allah'ın isimlerinden biri)

hakkaniyet / حقانيت

  • Doğruluk, gerçekçilik.
  • Haktan ve doğruluktan ayrılmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve insaf ile lâzım olanı icra etmek.
  • Gerçeklik ve doğruluk.
  • Doğruluk. (Arapça)

hakkıyet

  • Doğruluk.

hakkıyyet

  • Haklılık, doğruluk.

hakperestane / hakperestâne

  • Doğruluktan ayrılmayarak, hakkı tutarak.

halakat

  • Halukluk, güzel ahlâklılık, iyi huyluluk.
  • Düzlük, dümdüzlük.

halık

  • (Çoğulu: Huluk-Havâlık) Büyük dağ.
  • Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu.
  • Süt ile dolu olan koyun memesi.
  • Tıraş eden. Berber.

halık-ı şer / hâlık-ı şer

  • Kötülük yaratanı.

halisiyet / hâlisiyet

  • Halislik, saflık, duruluk.

halisiyyet / hâlisiyyet

  • Doğruluk, hâlislik, hilesizlik.

hamuli / hamulî

  • Tahammüllülük, sabırlılık, dayanıklılık.

hanef

  • İstikamet, doğruluk.
  • Ayak eğriliği.
  • Eğrilik, udûl.

hariciler / haricîler

  • İslâm tarihindeki asi ve sapık topluluklardan biri.

harikuladelik / harikulâdelik

  • Olağanüstülük.

haşan

  • Kokmuş tuluk.

haseb

  • Baba tarafından gelen soyluluk, asalet.

haşeviyye

  • Allahü teâlâyı mahlûklara,yaratıklarına benzeten, madde, cism diyen bozuk fırka, topluluk.

haşhaş

  • Kapsüllerinden uyuşturucu bir madde olan afyon; tohumlarından da yağı çıkarılan bir bitki.
  • Hazırlıklı.
  • Silâhlı ve zırhlı topluluk.

haşi'

  • Huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden.
  • Kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenâb-ı Hakka niyâz edip yalvaran.

haşian / hâşian

  • Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.

haşin

  • Kokmuş tuluk.

haşmet

  • (Hışmet) Kendisine tabi olanlardan dolayı, "haşem" den olan, büyüklük ve heybet. Tantana-i azamet. Hürmetten gelen çekinme.
  • Hiddet, kızgınlık.
  • Alçak gönüllülük.

hastgari / hâstgârî / خواستگاری

  • Görücülük. (Farsça)

hateb

  • (Çoğulu: Ahtâb) Odun.
  • Koğuculuk.

hatır-ı nefsani / hâtır-ı nefsânî

  • Kötülükleri istiyen nefs tarafından kalbe getirilen düşünce. Buna hâcis denir.

hatıra-i sürur

  • Mutluluk veren hatıra.

hatt-ı müstakim

  • Doğru çizgi. (Farsça)
  • Doğru yol. Doğruluk üzere olan şey. (Farsça)

havze

  • Nâhiye.
  • Cemaat, topluluk.

hayır ve şer

  • İyilik ve kötülük.

hayır-şer

  • İyilik-kötülük.

hayr ü şer

  • İyilik ve kötülük.
  • İyilik ve kötülük.

hazar ve sefer

  • Barış ve muharebe zamanı.
  • Evde mukim olma ve yolculuk.

hazer ve sefer

  • Memleketinde olma ve sefer, yolculuk hâli.

hazıane / hâzıâne

  • Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle.

hazırun / hâzırûn

  • Huzurda olanlar, yakında bulunan topluluk.

hecime

  • Tulukta biriktirilip ekşitildikten sonra içilen ve köremez denilen süt.
  • Yoğurt.

hecr-i cemil

  • Kalben ve fikren onlardan uzak durup fiillerinde onlara uymamakla beraber, kötülüklerine karşılık vermeğe kalkışmayıp müsamaha, idare ve güzel ahlâk ile hüsn-i muhalefet etmek.

hels

  • Cemaat, topluluk.

helsas

  • Cemaat, topluluk.

heltat

  • Cemaat, topluluk.

hem-şerr

  • Kötülükte beraber olan, kötülüğü birlikte yapan. (Farsça)

hey'et / هيئت

  • Ekip. (Arapça)
  • Dış görünüş. (Arapça)
  • Kurul. (Arapça)
  • Topluluk. (Arapça)
  • Astronomi. (Arapça)

heyat / heyât

  • Biçimler, görünüşler, topluluklar.

heyêt

  • Şekil, duruş, görünüş, topluluk, gök ilmi.

heyet / هيئت

  • Topluluk.

heyet-i fa'ale / heyet-i fa'âle

  • Aktif, iş gören topluluk.

heyzale

  • İnsan sesleri.
  • Cemaat, topluluk.
  • Çok asker.
  • Büyük deve.
  • Belinden aşağısı şişman olan kadın.

hicret

  • Bir yerden başka bir yere göç etmek.
  • Resûlullah efendimizin Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye göç etmesi.
  • Müslüman bir kimsenin, dînini korumak için, kâfir memleketinden, İslâm memleketine göç etmesi.
  • İslâm memleketinde fitne ve kötülük bulunan bir yerden iyi bir yere

hidab

  • (Hadeb. c.) Kamburluklar, tümsekler, yumruluklar.

hidayet

  • Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.

hidayet-i fıtrıye

  • Yaratılıştan gelen hidayet; kötü tercih ve telkinlerle bozulmamış olan insanı yaratılışındaki doğruluk.

hikmet-i teklif

  • İnsanlara dünya hayatında bazı sorumlulukların yüklenmesinin hikmeti, imtihan gayesi.

hilm-i himari / hilm-i himarî

  • İfrat derecede yavaşlık, yumuşak huyluluk.

hilmiyyet

  • Yumuşaklık, yavaşlık, yumuşak huyluluk.

hin-i sefer / hîn-i sefer

  • Yolculuk.
  • Ölüm zamanı. Sefer zamanı.

hine

  • Onurlu olma hâli, gururluluk.

hınziman

  • Cemaat, topluluk.
  • Taife.

hırs / حِرْصْ

  • Aç gözlülük. Tamahkârlık.
  • Kızgınlık.
  • Şiddetli istek, arzu.
  • Azgınlık.
  • Şiddetli istek ve arzu, açgözlülük.
  • Aç gözlülük, aşırı düşkünlük.
  • Şiddetle, açgözlülükle isteme.

hırs-ı dünya

  • Dünyaya karşı gösterilen açgözlülük.

hişamiyye / hişâmiyye

  • Hazret-i Ali'yi sevdiğini iddiâ ederek diğer Eshâb-ı kirâmı (Peygamberimizin arkadaşlarını) kötüleyen şîanın kollarından olan bozuk bir fırka, topluluk.

hisbet

  • İyiliği emr edip kötülükten alıkoymak husûsunda, hükûmet adamlarının bizzat işe karışıp gerekeni yapmaları. İhtisâb da denir.

hişin

  • Kokmuş tuluk.

hissiyat-ı nefsaniye / hissiyât-ı nefsaniye

  • Kötülükleri emreden nefsin yönlendirdiği duygular.

hissiyet

  • Duygululuk, hissîlik.

hıyaneten

  • Kötülükte bulunarak, hıyanet ederek.

hızac

  • Büyük tuluk.

hizb

  • Parti, topluluk, gurup.

hizb-i makbul / hizb-i makbûl / حِزْبِ مَقْبُولْ

  • Makbûl topluluk.

hizb-üş şeytan / hizb-üş şeytân

  • Şeytânın aldatmalarına kapılan topluluk. Şeytanın taraftarı, şeytana uyanlar.

hizbullah

  • Allah'a bağlı olan topluluk; Kur'ân ve iman hizmetinde bulunanlar.
  • Allaha îman eden topluluk.

hizbüşşeytan

  • Şeytana uyan topluluk.

hubs

  • Kötülük, fenalık, yaramazlık.
  • Pislik.
  • Kötülük.

hud'akari / hud'akârî

  • Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk. (Farsça)

hüda

  • Doğru yol göstermek.
  • Doğruluk. Hidâyet.
  • Kur'ân-ı Kerimin bir ismi.

hudu' / hudû'

  • Boyun eğmek, alçak gönüllülük. Kalbde devamlı olan Allah korkusu. Allahü teâlâya itâat etmek.

huluskarane / huluskârâne

  • Samimi muhabbet ve sevgi ile. (Farsça)
  • İkiyüzlülükle, dalkavuklukla. (Farsça)

hüma / hümâ

  • Devlet kuşu. (Farsça)
  • Saadet. Mutluluk. (Farsça)

hurc

  • Meşinden veya çadır bezi gibi şeylerden yapılmış büyük heybe ve sandık. Meşinden yapılan bu heybe ve sandıklar arka taraflarındaki meşin kollarla hayvanların semerine bağlanır ve iki hurc bir hayvana yüklenirdi. Eski zamanın uzun yolculuklarında kullanılırdı. Eskiden İstanbulun meşhur yangınlarında

hursendane

  • Kanaatkârâne, tokgözlülükle. (Farsça)

hursendi / hursendî

  • Tokgözlülük, kanaat edicilik. Göz tokluğu. (Farsça)

huşki / huşkî

  • Kuruluk, yubuset. (Farsça)

huşu / huşû / خشوع

  • Alçakgönüllülük. (Arapça)
  • Tanrı'ya karşı korku ve saygı duyma. (Arapça)

huşu' / huşû'

  • Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül.
  • Tevâzû, alçak gönüllülük. Hakk'a boyun eğmek. Korku ve sevgiden meydana gelen edebli bir hal.

i'caz-ı san'at / i'câz-ı san'at

  • San'attaki olağanüstülük; burada bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan Kur'ân san'atının olağanüstülüğü kastedilmektedir.

i'lak

  • (Alak. dan) Sülük yapıştırmak.

ibrani / ibrânî

  • Eski yahûdî sülâlesi veya o soydan olan. Yahûdî topluluklarından birine mensûb kimse.

ibtizar

  • Cebren ve zorla alma. Soygunculuk yapma.

icabi / icabî

  • Zorunluluk, mecburiyet.

icma'

  • Toplanma. Dağınık şeyleri toplamak.
  • Hazırlamak.
  • Azm ve kasdeylemek.
  • Topluluk. Fikir birliği. Bir mes'eleden âlimlerin ittihad etmesi.
  • Fık: Sahabe-i Güzin Hazretlerinin (R.A.) ittifakları üzere akaid hükmüne geçmiş umur-u diniyenin tamamı.

icnaf

  • Doğruluktan ayrılma. Sadakattan uzaklaşma.

içtimaat-ı beşeriye / içtimâat-ı beşeriye

  • İnsan toplulukları ve sosyal yapıları.

ictimaiyyat

  • İçtimaî ilimler. Topluluk hayatına dair ilimler. Sosyoloji.

ıdmame

  • (Çoğulu: Ezâmim) Cemaat, topluluk.

iffet / عفت

  • Namusluluk.
  • Namusluluk, namus düşkünlüğü. (Arapça)

iffet-füruş

  • Namus ve iffetten söz eden. Namusluluk taslayan. (Farsça)

ifna / ifnâ

  • Yok etme, yaşamını elinden alma (tutukluluk).

ifsad / ifsâd / افساد

  • Bozmak, fitne, karışıklık çıkarmak, bozgunculuk yapmak.
  • Bozma. (Arapça)
  • Bozgunculuk yapma. (Arapça)
  • İfsâd etmek: Bozmak, fesada sürüklemek. (Arapça)

ifsad komitesi

  • Bozgunculuk çıkaran topluluk.

ifsadat-ı azime / ifsâdât-ı azîme

  • Büyük bozgunculuklar, düzensizlikler.

ifsat komitesi

  • Bozgunculuk çıkaran grup.

iftikar

  • Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak.
  • Çok ihtiyacı olmak.
  • Tevazu'. Alçak gönüllülük.

igrab

  • Uzak yerlere yolculuk etme.
  • Garb (batı) tarafına gitme.

ihanet

  • (Hevn. den) Alçak ve hakir addedip itibar etmemek, kıymet vermemek.
  • Hainlik. Haksızlık. Kötülük.

ihbar-ı evvelin / ihbar-ı evvelîn

  • Geçmişte yaşamış topluluklar hakkında haber verme.

ıhbat

  • Huşu ve tevazu' etmek, alçak gönüllülük yapmak.

ihcaf

  • Noksanlık, eksiklik, kusurluluk.

ihlas / ihlâs

  • (Hulus. dan) Kalbini safi etmek. İçten, samimi, riyasız sevgi. İçten gelen sevgi ile doğruluk ve bağlılık.
  • Sırf Allah emretmiş olduğu için ibadet etmek. Yapılan ibadet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakiki ve esas gaye etmeyerek yalnız ve yalnız Allah rızasını esas maksat ve
  • Samimiyet, doğruluk, riyasızlık. Kur'ân-ı Kerim'in 112. Sûresi.

ihşa'

  • Tevazu ve alçak gönüllülükle zorlama.

ihtida'

  • Tevazu, alçak gönüllülük, mahviyet, mütevazilik.

ihtikar / ihtikâr / اِحْتِكَارْ

  • Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak.
  • Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir.
  • Vurgunculuk, bozgunculuk.
  • Vurgunculuk; fazladan kazanç sağlamak amacıyla, hayat için zarurî olan ihtiyaç maddelerini satın alıp fiyatı artsın diye bir süre saklama.
  • Haksız kazanç, aşırı kâr, vurgunculuk.
  • Hakarete katlanmak.
  • Pahalı satmak üzere mal saklama, vurgunculuk.

ihtikaren / ihtikâren

  • İhtikâr suretiyle, vurgunculukla.

ihtisab / ihtisâb

  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyulmasının, ilim ve ehliyet sâhibi bir devlet me'muru olan muhtesib tarafından sağlanması, emr-i ma'rûf nehy-i münkerin yâni iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak vazîfesinin el ile yapılması vazîfesi.

ihtiza'

  • Tevazu. Gönül alçaklığı. Alçak gönüllülük.

ikbah

  • (Kubh. dan) Fenalık yapma, kötülük etme.

ikbal / ikbâl / اقبال

  • Talih. (Arapça)
  • Mutluluk. (Arapça)

ıksat

  • Hakkâniyet, doğruluk gösterme.

iksat

  • Doğruluk ve hakkaniyet gösterme.

iktidar / iktidâr / اقتدار

  • Güçlülük.
  • Güçlülük, kudret. (Arapça)
  • Görev başındaki yönetim. (Arapça)

iktisad

  • Tutumluluk.

iktisat

  • Tutumluluk.

ilah-ı şer / ilâh-ı şer

  • Kötülük tanrısı.

imhaz

  • Doğrulukla yapma.

inhidab

  • (Hadeb. den) Kamburlaşma, yumrulaşma.
  • Kamburluk, yumruluk.

inhirat

  • Bilmediği bir işe danışmadan girişme.
  • Zarar verme, ziyana sokma.
  • İpliğe boncuk dizme.
  • Beden çelimsizlenip zayıflama.
  • Bir yola süluk etme, girme.

inkılab-ı mes'ud / inkılâb-ı mes'ûd

  • Mutluluk ve huzur veren değişim, Hürriyet inkılâbı.

insaf / insâf

  • Adâlet, doğruluk. Hakkı gözetip adâletten ayrılmama.

insicam

  • Düzgünlük, uyumluluk.

insicam-ı ecmel

  • Çok güzel düzgünlük, uyumluluk.

insilak

  • (Silk. den) Yola girme, süluk etme, yol tutma.

ırafet

  • Kethüdâlık, reislik. Ululuk, şereflilik.

irmegan

  • Saadet. İkbal, mutluluk, uğurluluk. (Farsça)
  • Terbiye eden, mürebbi. (Farsça)

irtica / irticâ

  • Geriye dönme, geri dönücülük, gericilik.
  • Geri dönücülük.

ırv

  • (Çoğulu: Arâ) Cemaat, topluluk.

ısabe

  • (Çoğulu: Asâib) Cemaat, topluluk.
  • Tıb: Yaraları sarmakta kullanılan bağ, yara bantı.
  • Başa sarılan ve şeâir-i İslâmiyeden olan sarık.

isabet

  • Doğruluk.

isabet-i kanuniye

  • Kanunî isabet, doğruluk.

isaet / isâet / اسائت

  • (Sû'. dan) Kötü iş işlemek. Kötülükte bulunmak. Yaramazlık.
  • Kötülük etme. (Arapça)

ısaga

  • Kuyumculuk yapma.
  • Eritilmiş maddeleri kalıba dökme.

isase

  • Zenginlik, servet.
  • Göz ucuyla bakma.
  • Cemiyet, topluluk.

işhas

  • Fesatçılık ve dedikoduculuk yapma. Çekiştirme. Gıybet etme.

istibhas

  • Bir şeyin doğruluk ve hakkâniyetini anlayabilmek için, iyice araştırıp tahkik etme.

istiğna / istiğnâ / استغنا

  • İhtiyaç duymama, tok gönüllülük.
  • Kimseye muhtaç olmama. (Arapça)
  • Eyvallah etmeme. (Arapça)
  • Tokgözlülük. (Arapça)

istiğna-yı mutlak / istiğnâ-yı mutlak

  • Sınırsız zenginlik, hiçbir şeye muhtaç olmayış, tokgönüllülük.

istihza'

  • (İstihdâ') Alçak gönüllülük göstermek, kendisini aşağı tutmak.

istikamet / istikâmet / استقامت

  • Hatt-ı hareketi doğru olmak. Doğruluk, nâmuslu hareket. Her işte itidal üzere bulunmak. Adâletten, doğruluktan ayrılmayıp, diyânet ve akıl içinde yürümek.
  • Allah'a kulluk etmek.
  • Bir şeyin bir tarafa doğru olarak uzanması.
  • Yön, cihet.
  • Doğruluk. (Arapça)
  • Dürüstlük. (Arapça)
  • Yön. (Arapça)
  • İstikamet vermek: Yön vermek. (Arapça)

istisdad

  • (Sedad. dan) Doğruluk, dürüstlük.

ittihad-ı islam cemiyet-i kudsiyesi / ittihad-ı islâm cemiyet-i kudsiyesi

  • Bütün Müslümanların birliğini sağlama gibi mukaddes bir hedef için faaliyet gösteren bir topluluk.

ittika

  • Sakınmak. Çekinmek. Günahlardan ve bütün kötülüklerden kendini çekmek. Takvâ ile amel etmek.

ittiza'

  • Alçak gönüllülük, tevazu, mütevazilik.
  • Devenin, boynuna basarak üstüne binebilmek için, başını aşağı eğme.

ittizan / ittizân

  • Ölçülülük.

ızmame

  • (Çoğulu: Ezâmim) Cemaat, topluluk.

ıztırar / ıztırâr / اضطرار

  • Zorunluluk, mecburiyet.
  • Zorunluluk. (Arapça)

kabile

  • Topluluk, toplum.

kabiliyet-i şer

  • Kötülük kabiliyeti.

kabz u bast

  • Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık.
  • Birini diğeri üzerine tercih etme.
  • Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek.
  • Beyan ve ifâde etmek.
  • Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

kadiriyet / kadîriyet

  • Güçlülük.

kafile

  • Yolculuk eden topluluk.
  • Topluluk.

kàfile

  • Grup, topluluk.

kafile / kâfile / قافله

  • Grup, topluluk.
  • Kervan. (Arapça)
  • Topluluk, kafile. (Arapça)

kafile-i ahbab

  • Dostların oluşturduğu topluluk.

kafile-i enbiya

  • Peygamberlerin oluşturduğu topluluk.

kàfile-i nuraniye

  • Nurlu topluluk.

kafile-i sıddıkin / kafile-i sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere Allah'a ve peygambere çok sâdık olanların oluşturduğu topluluk.

kàfile-i uzma / kàfile-i uzmâ

  • Muazzam, büyük topluluk.

kahir-ül eşrar / kahir-ül eşrâr

  • Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden.

kalla'

  • Beylere koğuculuk yapan yalancı.
  • Halk içinde tanınmak için kendine bir alâmet yapan kimse.

kam-bini / kâm-binî

  • Bahtiyarlık, saadet, mutluluk. (Farsça)

kamame

  • Süprüntülük.

kamkarane / kâmkârane

  • Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla. (Farsça)

kamkari / kâmkârî

  • Mutluluk, saâdet, bahtiyarlık. Murada ermeklik. (Farsça)

kamrani / kâmranî

  • Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma. (Farsça)

kanuniyet

  • Kanunluluk. Kanun haline gelmek.

kar-azmayi / kâr-âzmayî

  • Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş. (Farsça)

karar

  • Değişmez hâle gelmek.
  • Sabit ve sakin olmak.
  • Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük.
  • Gitmeyip kalmak.
  • Oturaklı yer. Sâkin olacak yer.
  • Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü.
  • Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama.
  • Dolanmak.
  • Hüküm, çare, düzenlilik, ölçülülük, tahmin.

karv

  • Ağaç kadeh.
  • Köpek yalağı.
  • Hurma ağacının kökü.
  • Uzun havuz.
  • Hayanın derisi inip büyümek.
  • Kast.
  • Etraflıca araştırmak, tetebbu.
  • Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek.

kash

  • Kuruluk, katılık.

kasr-ı namaz

  • Namazın kısaltılması; yolculukta 4 rekâtlık farz namazların 2 rekât olarak kılınması.

kasr-ı nazar / قَصْرِ نَظَرْ

  • Dar görüşlülük.

kasr-ısalat / kasr-ısalât

  • Seferde, yolculuk hâlinde dört rek'atli farzları iki rek'at kılmak.

katt

  • Kuru yonca.
  • Koğuculuk etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak.
  • Zeytin yağını fesliğen ile kokutmak.

kavafil

  • (Tekili: Kafile) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar.
  • Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler.

kavim / قوم

  • Aynı ırka mensub olanların oluşturduğu topluluk.
  • Topluluk.
  • Topluluk, ulus. (Arapça)

kavisname

  • Okçular ve okçuluk hakkında yazılan eser. (Farsça)

kavm / قوم

  • (Kavim) Bir peygambere tâbi ve bağlı insan topluluğu. Aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan cemâat, topluluk. Millet. Bir işe başlamak.
  • Pazar kurmak.
  • Müşteri ile anlaşmak.
  • İnsan topluluğu.
  • Bir peygamberin gönderildiği topluluk.
  • Kavim, aynı ırka mensub olanların oluşturduğu topluluk.
  • Kavim, topluluk. (Arapça)

kaza / kazâ

  • Allah'ın ezeldeki hükmü
  • Kadılık (ilçe) merkezi.
  • Kadılık etme işi, mahkemenin kararı, hükmü.
  • Yapma, yapılma, işleme.
  • İstemeden yapılmış bir kötülük.

kaziz

  • Ufak taşlar, taş parçaları.
  • Topluluk, cemaat.

kazure

  • (Çoğulu: Kazurât) Pislik.
  • Mezbele, süprüntülük.

kazz

  • Büyük taş.
  • Topraklı olan.
  • Topluluk, cemaat.

kelh

  • Katı yüzlülük.

kemal-i fahir ve sürur / kemâl-i fahir ve sürur

  • Tam bir iftihar ve mutluluk.

kemal-i ferah ve saadet / kemâl-i ferah ve saâdet / كَمَالِ فَرَحْ وَ سَعَادَتْ

  • Tam bir gönül açıklığı ve mutluluk.

kemal-i ferah ve sürur / kemâl-i ferah ve sürur

  • Tam bir sevinç ve mutluluk.

kemal-i iffet / kemâl-i iffet

  • Tam ve eksiksiz bir iffet ve namusluluk.

kemal-i istikamet / kemâl-i istikamet

  • Mükemmel doğruluk, istikamet.

kemal-i mahviyet / kemâl-i mahviyet

  • Tam mânâsıyla tevâzu içinde olma, alçak gönüllülük gösterme.

kemal-i mahviyet ve tevazu / kemâl-i mahviyet ve tevazu

  • Tam anlamıyla tevâzu ve alçakgönüllülük içinde olmak.

kemal-i sıdk / kemâl-i sıdk

  • Tam ve mükemmel doğruluk.

kemal-i sürur / kemâl-i sürur

  • Tam bir mutluluk, sevinç.

kemal-i sürur ve ferah / kemâl-i sürur ve ferah

  • Tam bir mutluluk ve rahatlık.

kemal-i tevazu / kemâl-i tevâzu

  • Tam ve kusursuz bir alçak gönüllülük.

keramet-i sadakat

  • Doğruluk ve bağlılığın kerameti.

kerş

  • Karın.
  • İşkembe.
  • Topluluk, cemaat.
  • Kişinin çoluk çocuğu veya küçük evlâdı.

kervan / kervân

  • Yolculuk kafilesi.
  • Topluca yolculuk edenler kafilesi.

kesafet

  • Sıkılık, tokluk.
  • Kalınlık, yoğunluk.
  • Saydam olmama.
  • Koyuluk.
  • Kalabalık.
  • Bulanıklık. Kir. Açık veya berrak olmamak.
  • Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak.

keşni

  • Koruluk, orman. (Farsça)

keyd

  • Tuzak. Kötülük, hile.
  • Men'etmek.
  • Kusmak.
  • Çakmağın tezce ateşi çıkmayıp geçmek.
  • Cenk etmek, dövüşmek.
  • Karganın ötmesi.

kezaze

  • Kuruluk, münkabız olmak, kabızlık.

kibare

  • Ululuk, büyüklük.

kiber

  • Ululuk. Büyüklük. Yaşlılık.

kibriya

  • Büyüklük, ululuk.
  • Allah.

kılavuz

  • Yol gösteren, rehber.
  • Vapurlara yol gösteren.
  • Bazı hayvan katarlarının önüne düşüp, onları sevkeden hayvan.
  • Eskiden evlenme işlerine vasıtalık eden kadınlar.
  • Düşman hakkında mâlumât edinmek için ordu hizmetinde kullanılan kişiler.
  • Okçuluk müsabakaların

kımme

  • (Çoğulu: Kumem) Boy, kamet.
  • Beden.
  • Başın tepesi.
  • Dağ tepesi.
  • Her şeyin yükseği.
  • İnsan cemaati, topluluk.

kıst

  • Pay. Hisse. Nasib. Kısım. Mizan. Rızık. Kısım kısım verilen bir hediyenin, borcun her defada verilen bir parçası. Tartı ve ölçüde doğruluk. Adalet etmek.

kitle

  • Topluluk.

komitacı

  • Siyasi bir gayeye ulaşmak için, silâhlı mücadele yapan gizli bir topluluk veya teşkilâtın mensubu olan kimse.

komite / قُومِيتَه

  • Belli bir amaç için bir araya gelen ve faaliyet gösteren topluluk.
  • Hususî bir iş için kurulan topluluk.

konak

  • Menzil, yolculukta gece vakti inilen yer.
  • Yolculukta bir yerde durma, dinlenme. İki menzil arasındaki yol.
  • Büyük ev, zengin ve mükellef ikâmetgâh.
  • Resmi dâire.

kubbe-i saadet

  • Mutluluk kubbesi; büyük ve manevî derecesi yüksek bir zâtın kabrinin ve türbesinin bulunduğu yer.

kubub

  • Kuruluk.

kubuh

  • Çirkinlik, kötülük.

küduret / küdûret

  • (Keder. den) Bulanıklık.
  • Koyuluk, kesiflik.
  • Kaygı. Tasa. Kederlilik.
  • Koyuluk, kederlilik.

kuful

  • (Tekili: Kufl) Kilitler.
  • Seferden veya yolculuktan dönme.

küllü vahid / küllü vâhid

  • Bir topluluktaki her bir kişi.

küluh

  • Katı yüzlülük.

kumame

  • (Çoğulu: Kumâm) Cemaat, topluluk.
  • Süprüntü.

kurut

  • Kuruluk.

kusuriyet / kusûriyet

  • Kusurluluk.

kütle-i azim / kütle-i azîm

  • Büyük kütle (yani, büyük halk kitlelerinden meydana gelen topluluk).

kuvve-i iktisadiye

  • Tutumluluk, iktisat gücü.

la'net

  • Bedduâ; bir kimsenin kötülüğünü, Allahü teâlânın af ve merhametinden mahrum olmasını, ihânet edenlerin veya kötülüklerin gerektiği cezâya çarptırılmasını istemek.

laalik

  • Doğrulukla kalkıp durmak.

lecem

  • Cemaat, topluluk.

letafet-i kalb / letâfet-i kalb

  • Kalbin nurluluk kazanması, maddî şeylerden soyutlanması.

levha-i saadet / levha-i saâdet

  • Mutluluk levhası, tablosu.

levise / levîse

  • Çeşitli topluluklardan bir yere toplanmış olan kimseler.

lezzet-i saadet

  • Mutluluk lezzeti.

lizam

  • (Lezm) Lazım olmak. İcâbetmek. Lüzumluluk.
  • Ölüm.
  • Kıyamet günü hesabı.

lücec

  • (Tekili: Lücce) Engin denizler.
  • Kalabalık topluluklar, cemaatler.

lütf u kahr

  • Güzellik, insan ve kötülük, sıkıntı.

lüzumi / lüzumî

  • Gereklilik, lüzumluluk.

ma'lat

  • (Çoğulu: Maâli) Derin ve yüksek fikir.
  • Ululuk, şeref, itibar.

ma'rufiyet

  • Ma'rufluk. Ünlülük, meşhurluk, tanınmışlık.

ma'şer

  • Cemâat, müttehid cemâat. Birinin ehil veya iyâli. İns ve cin cemaatı.
  • Bölük, topluluk.

ma'zuriyyet

  • Ma'zurluk. Özürlülük.

maaşir-i beşer

  • İnsanoğlunun toplulukları; gelmiş geçmiş tüm insanların bulunduğu dev topluluklar.

maaşir-i mevcudat

  • Bütün varlıklardan meydana gelen topluluk.

maden-i saadet ve hürriyet

  • Mutluluk ve hürriyet madeni, kaynağı.

magruriyet

  • Gururluluk, kibirlilik.
  • Bir şeye itimad edip, güvenip aldanma.
  • Kibirlenme, gurulanma, övünme, tefahhur, tekebbür.

mağruriyet

  • Gururluluk, kibirlilik.

mahall-i saadet

  • Mutluluk yeri.

mahatt

  • Konak, menzil. Yolculuk esnâsında inilip durulacak yer.

mahkumiyet / mahkûmiyet

  • Hükümlülük, tutukluluk.

mahkumiyet kararı / mahkûmiyet kararı

  • Hükümlülük, cezalandırılma kararı.

mahpusiyet

  • Hapsedilme, tutukluluk hali.

mahşer-i mev'ud

  • Büyük kalabalık, topluluk.

mahviyet / مَحْوِيَتْ

  • Tevazu, alçakgönüllülük.
  • Alçak gönüllülük, nefsine kıymet vermeme.

mahviyetkarane / mahviyetkârâne

  • Alçakgönüllülükle.

mahviyyet

  • Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.

makam-ı saadet

  • Mutluluk yeri.

makamat

  • (Tekili: Makam ve makame) Makamlar, mertebeler.
  • Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.

makame

  • (Çoğulu: Makamât) Meclis.
  • Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık.
  • Nutuk tarzında söylenen sözler.

makrun-u sıhhat

  • Sıhhat ve hakikata yakın. Doğruluk derecesi fazla.

manevi şahsiyet / mânevî şahsiyet

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, topluluk, tüzel kişilik.

maneviye / mâneviye

  • İyilik ve kötülük ilâhı diye iki ilâha inanmaktan ibaret batıl bir mezhep olup zerdüştlerden alınmıştır.

maşer / mâşer

  • Topluluk.

matara

  • Askerlerin kullandığı üzeri aba ve çeşitli kumaşlarla kaplı madeni su şişesi veya yolculukta kullanılan deriden yapılmış su kabı.
  • Kavanoz; özellikle askerlerin kullandığı veya yolculukta kullanılan bir çeşit su kabı.

mazanne-i su'

  • Kendisinden ancak kötülük beklenen kimse.

mazuriyet / mâzuriyet / mâzûriyet

  • Mazur olma, özürlülük.
  • Özürlülük.

mecami-i ahlak-ı mütezahime / mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime

  • Hepsi de birbiriyle üstünlük yarışında olan ahlâkî vasıf mecmuaları, toplulukları.

mecburiyet / mecbûriyet / مجبوریت

  • Zorunluluk.
  • Zorunluluk. (Arapça)

mecburiyet-i kat'iye

  • Kesin zorunluluk.

mecd / مجد

  • Ululuk. (Arapça)

meclis

  • Topluluk.

meclis-i nurani / meclis-i nurânî

  • Nurânî meclis, nurlu topluluk.

mecma-ı azim / mecma-ı azîm

  • Büyük, kalabalık topluluk.

mecmuiyyet

  • Topluluk. Bütünlük. Tamlık.

medar-ı istikamet

  • Doğruluk kaynağı.

medar-ı mes'ul

  • Sorumluluk sebebi.

medar-ı mes'uliyet / medâr-ı mes'uliyet / medâr-ı mes'ûliyet / مَدَارِ مَسْئُولِيَتْ

  • Mesuliyet, sorumluluk sebebi.
  • Sorumluluk sebebi.

medar-ı saadet / medar-ı saâdet

  • Mutluluk vesilesi, ferahlık sebebi.

medar-ı şeamet / medar-ı şeâmet

  • Kötülük, uğursuzluk vesilesi.

medar-ı sıdk ve kizb

  • Doğruluk ve yalana zemin oluşturacak şey.

medar-ı teklif / medâr-ı teklif / medâr-ı teklîf / مَدَارِ تَكْلِيفْ

  • Görev ve sorumluluk sebebi.
  • Yükümlülük sebebi.

medar-ı tevafuk / medâr-ı tevafuk

  • Uyumluluk kaynağı.

medeni / medenî

  • Topluluk hâlinde yardımlaşarak yaşayan, kibâr, nâzik, terbiyeli, görgülü kimse.
  • Medîne'de nâzil olan âyet-i kerîmeler ve sûreler.

mefasid

  • (Tekili: Mefsedet) Fesadlıklar. Bozgunculuklar. Münafıklıklar.

mefsedet

  • Bozgunculuk, fesat, kötülük.

mehabet

  • Azamet, ululuk, korkunçluk.

mekr-i ilahi / mekr-i ilâhî

  • Allahü teâlânın mekr (hîle) yapanların mekrini kendilerine çevirmesi, kötülüklerini, kurdukları tuzaklarını bozması, mekrlerine karşılık onları cezâlandırması.

melaha

  • Tuzluluk.
  • Güzellik.

melahat

  • Yüz güzelliği. Cemal.
  • Tuzluluk. Tuzlu su.

mele'

  • (Çoğulu: Emlâ) Bir cemâatin ileri gelenleri.
  • Hırs, tama'.
  • Zan.
  • Güzellik.
  • Fls: Kâinatta hiçlik şeklinde boşluk olmadığını, her yerin dolu olduğunu ifade eden bir tabirdir.
  • Dolu mekân.
  • Kalabalık, güruh, cemaat, topluluk. Halk.
  • Doldurma, dolma, doluluk.
  • Kalabalık, topluluk.

mele-i a'la / mele-i a'lâ

  • En yüksek topluluk, meleklerden veya onların büyüklerinden meydana gelen cemâat, topluluk. Melekler âlemi.

melek

  • Allahü teâlânın nûrdan yarattığı gözle görülmeyen mâsum (kötülüklerden korunmuş) varlıklar. Çokluk şekli, melâike'dir.

men dakka dukka

  • "Kapı çalanın kapısı çalınır." Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: "Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur."

menba-ı saadet

  • Mutluluk kaynağı.

menhec-i sedad / menhec-i sedâd

  • Doğruluk yolu. Sırât-ı müstakim.

menhere

  • (Çoğulu: Menâhir) Mahalle arasındaki süprüntülük.

mensubiyyet

  • Mensubluluk, ilgili, bağlı oluş. Alâkalı bulunuş.

meratib-i saadet ve kemalat / merâtib-i saadet ve kemâlât

  • Mutluluk ve mükemmellik dereceleri.

mered

  • Kötülükte inad.
  • Sakal belirmemek, sakal çıkmamak.

merhemsazi / merhemsâzî

  • Çare buluculuk. (Farsça)

mes'udiyet

  • Mutluluk.
  • Mes'udluk, kutluluk, bahtiyarlık.

mes'uliyet / mes'ûliyet / مَسْئُولِيَتْ

  • Sorumluluk.
  • Sorumluluk.

mes'uliyet-i maneviye / mes'uliyet-i mâneviye

  • Mânevî sorumluluk.

meşacir

  • (Tekili: Meşcer ve Meşcere ve Meşcire) Koruluklar, ağaçlık yerler.

mesalik

  • (Tekili: Meslek) Meslekler. Tutulan yollar. Süluk edilen yollar.

mesavi / mesâvî / مساوی

  • Kötülükler, fenalıklar, ayıplar, kusurlar.
  • Kötülükler. (Arapça)

mesavi-i medeniyet / mesâvî-i medeniyet

  • Medeniyetin kötülükleri.

mesavi-i medeniyyet

  • Medeniyyetin fenalıkları, kötülükleri. (İsraf ve sefahet gibi)

meserret-bahş

  • Sevinç veren, mutluluk bahşeden.

meşhur hadis

  • İlk asırda âhâdî (bir Sahabî tarafından rivayet edilmiş) iken, ikinci asırda meşhur olan ve yalanda birleşmeleri mümkün olmayan topluluk tarafından rivâyet edilen hadis.

meskene

  • Tevazu etmek, alçakgönüllülük göstermek.

meşruiyet

  • Meşruluk, meşru olma, kanuna, şeriata uygun olma.

meşruiyyet

  • Meşruluk. Meşru' olma. Kanuna, şeriata uygun bulunma. Yasak olmayış.

mesuliyet / mesûliyet / مسئوليت

  • Sorumluluk.
  • Sorumluluk.
  • Sorumluluk. (Arapça)

metbuiyet / metbûiyet

  • Metbuluk.

mevakib

  • (Tekili: Mevkib) Cemaatler, kalabalıklar, güruhlar, topluluklar.

mevkib

  • Kafile, topluluk.

mevkib-i ikbal / mevkib-i ikbâl

  • Talihli kâfile, gelmesi arzu edilen topluluk.

mevkufiyet

  • Tutukluluk.

mevzuniyet

  • Ölçülülük, tartılılık.

meyamin

  • (Tekili: Meymenet) Bereketler, mutluluklar, uğurlar.

meymene

  • Sağ kol, sağ taraf.
  • Meymenet, yümn-ü bereket. Bereket. Kuvvetlilik. Uğurluluk. Kutluluk.

meymenet

  • Bereket, uğur, kutluluk.

mezabil

  • (Tekili: Mezbele) Mezbelelikler, süprüntülükler, çöplükler.

mezad

  • Artırma ile yapılan satış.
  • Tuluk, dağarcık.

mezade

  • (Çoğulu: Mezaid) Tuluk, dağarcık.

mi'rac

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

micdar

  • Bostan korkuluğu. Korkuluk.

mihteri / mihterî

  • Büyüklük, ululuk, azimlik. (Farsça)

milel

  • (Tekili: Millet) Milletler. Bir millet sayılan topluluklar.
  • Bir din veya mezhebde olan topluluklar.
  • Milletler, uluslar.
  • Bir dinde veya mezhebde olan topluluklar.

millet

  • Bir dinden olanların topluluğu. Din, dil ve târih beraberliği bulunan insan cemaatı. Sınıf. Topluluk.
  • Bir sülâleden gelenlerin hepsi.
  • Maddi, mânevi bir unsurdan sayılıp beraber yaşayanların hepsi.

milliyet

  • Ümmet. Aralarında din, dil ve tarih birliği olan topluluktaki hâl. Millet olma. Aralarında maddi mânevi birlik ve beraberlik râbıtaları bulunan topluluktaki vasıf.

mirac / mirâc

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

miraç

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı ahmedi / mirac-ı ahmedî

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün mânevî âlemleri gezdiği yolculuk.

mirac-ı ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı azam / mirac-ı azâm

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği büyük yolculuk.

mirac-ı azim / mirac-ı azîm

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği büyük yolculuk.

mirac-ı nebevi / mirac-ı nebevî

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı nebeviye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirzab

  • (Çoğulu: Merâzib) Ululuk.
  • Uzun ve büyük gemi.

mişezar

  • Küçük koruluk, ağaçlık, meşelik. (Farsça)

mu'attala

  • Allahü teâlânın sıfatlarını inkâr eden bozuk bir fırka, topluluk.

mü'ce

  • Tuzluluk.

mu'cize-i mirac

  • Mirac mu'cizesi, Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk mu'cizesi.

mu'cize-i mütevatire

  • Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından aktarılan mu'cize.

mübarekiyet

  • Uğurluluk, hayırlılık.

mübecceliyet

  • Yücelik, ululuk, azizlik.

mücaveret / mücâveret

  • Komşuluk, yakınlık.
  • Mescidde itikâfa çekilmek.
  • Komşuluk.
  • Komşuluk, yakınlık.

mucib-i mes'uliyet / mûcib-i mes'uliyet

  • Sorumluluk gerektiren.
  • Sorumluluk gerektiren.

müdacene

  • Horluk.
  • İki yüzlülük, riyâkârlık.

müdahene / müdâhene

  • Aldatmak, iki yüzlülük etmek, hîle ve yağcılık etmek. Kudreti olduğu, gücü yettiği hâlde dindeki gevşekliği sebebiyle haram işleyene mâni olmamak.

müdara / müdârâ

  • Yüze gülme, yüze gülücülük.

müellefe-i kulub / müellefe-i kulûb

  • Kalbleri İslâm'a ısındırılmak istenenler. Kalblerine îmân yerleştirilmesi istenilen veya yeni îmân etmiş müslümanlar ve kötülükleri önlemek istenilen bâzı kâfirler olup, zekât verilen sekiz sınıftan biri iken hazret-i Ebû Bekr zamânında kendilerine zekât verilmesinin nesh yâni hükmünün kaldırıldığı

müfsid

  • Başlanılan ibâdeti bozan şeyler.
  • Karışıklık çıkaran ve bozgunculuk yapan.

müfsidane / müfsidâne

  • İfsad etmek suretiyle. Nifak meydana getirmekle. Fesadlıkla. Ara bozuculukla. (Farsça)

muhafazakarlık / muhafazakârlık

  • Tutuculuk. (Arapça - Farsça - Türkçe)

muhafazat

  • Muhafızlık, koruyuculuk.

muhtazı'

  • Boyun eğen. Tevâzu yapan. Alçak gönüllülük gösteren.

muhtazıane / muhtazıâne

  • Alçak gönüllülükle. Tevâzu ve mahviyetle. Boyun eğerek. (Farsça)

muhtekirane / muhtekirâne

  • Vurgunculukla, ihtikârcılıkla. (Farsça)

muhtetıb

  • (Hatab. dan) Koruluk, orman, meşelik.
  • Odun toplıyan.

müjde-i saadet-i ebediye

  • Sonsuz mutluluk müjdesi.

mükellefiyet

  • Yükümlülük, sorumluluk.
  • Mükellef olma, yükümlülük, görevli oluş.

mükellefiyet-i askeriye

  • Askerî yükümlülük, askerlikteki zorunlu görev.

mükellefiyet-i ubudiyet

  • Kulluğa ait yükümlülük, sorumluluk.

mülayemet

  • Lâtife etmek, şaka yapmak.
  • Sevinç izhar etmek.
  • Yumuşaklık. Uygunluk. Yumuşak huyluluk.
  • Bağırsakların yumuşaklığı.

münafaka

  • (Nifak. dan) İkiyüzlülük, münafıklık.

münafık / münâfık / مُنَافِقْ

  • İki yüzlülük eden.

münafıklık

  • İkiyüzlülük.

münezzeh

  • (Nezahet. den) Tenzih edilmiş, teberri edilmiş.
  • Pâk, kusur ve noksanlıklardan uzak. Hiç bir şeye muhtaç olmayan. Kötülükten, kusurdan ve noksanlık gibi şeylerden tenzih edilen.

münharit

  • (İnhirat. dan) Bir yola süluk eden.

münimm

  • (Nemim. den) İnsanlar arasında kovuculuk yapan, fitne verip alan kimse. Nemmam.

münkabız

  • Kabız hâli, tutukluluk.

münzevi / münzevî

  • İslâmiyet'in emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak, kötülüklerden korunmak ve kalb huzûru ile ibâdet yapabilmek için bir köşeye çekilmiş olan kimse.

müradefe

  • Müradiflik. İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması.
  • Arkadaşlık, beraber yolculuk.

mürailik / mürâilik

  • Gösteriş, ikiyüzlülük.

mürayat

  • (Rü'yet. den) İkiyüzlülük.
  • Gösteriş.

mürcie

  • Sapık bir topluluk.

müsaferet

  • (Sefer. den) Misafirlik.
  • Yolculuk, seyahat.

müşağabe / müşâğabe

  • Aldatıp kötülük etme.

musi'

  • Kötülük işleyen, günahkâr, isyankâr.

müsi'

  • (Sev'. den) Yaramaz, itaatsiz, iş görmez. Kötülük işleyen.
  • Kötülük eden.

muslihane / muslihâne

  • Sulh yolu ile, iyilikle anlaşarak. Arabuluculukla. (Farsça)

müstağniyane / müstağniyâne

  • Tok gönüllülükle, kanaatkar bir şekilde.

müstakimane / müstakimâne

  • Doğrulukla, namuslulukla, adâlet dâiresinde. (Farsça)

müstekim / müstekîm

  • Doğruluk üzere olan, doğru yolda yürüyen. Doğrulukla sıfatlanmış kimse.

müstekin / müstekîn

  • Alçak gönüllülük ve tevazu gösteren.

mutazarrı'

  • Tazarru eden. Alçak gönüllülük eden.
  • Bir şeye gizlice varıp yaklaşan.
  • Can ve gönülden tezellül ile yalvaran.
  • Noksan ve kusurlarını bilerek kibirden, büyüklenmekten çekinip tevazu eden.

müteaffifane / müteaffifâne

  • İffetlilikle, şerefle, nâmuslulukla. (Farsça)

mütehazzı'

  • Alçak gönüllülük eden, tevazu gösteren.

mütehazzıane / mütehazzıâne

  • Alçak gönüllülükle, tevazu göstererek. (Farsça)

mütenezzil

  • (Nüzul. den) Tenezzül eden, aşağı inen. Alçak gönüllülük eden.

mütenezzilen

  • Alçak gönüllülük ederek, tevâzu göstererek.

mütereffi'

  • Yukarı kalkan, yükselen.
  • Ululuk gösteren.

mütevatir / mütevâtir

  • Yalanda birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların birbirinden aktardığı haber veya hadis.

mütevatir hadis / mütevatir hadîs

  • Yalanda birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların birbirinden ve ilk topluluğun da Peygamber Efendimizden (a.s.m.) aktardığı hadîs.

mütevatir-i bilmana / mütevatir-i bilmânâ

  • Nakledilen bir haberin başka ifade ve kelimelerle, başka başka şekilde ifade edilerek tevatür hâle gelmesi. Mânaların çok insanlarca başka başka kelimelerle nakledilmesi. Bir haberin veya hâdisenin farklı ifadelerle, başka başka şahıs veya topluluklar tarafından nakledilmiş olması.

mütevatirat

  • Mütevatir olanlar. Çoklarının bildiği ve duyduğu haberler, hususlar.
  • Man: Kizb üzerine ittifakları aklen muhal olan bir topluluk tarafından verilen haberle hüküm ve tasdik olunan kaziyeler.

mütevaziane / mütevaziâne

  • Alçak gönüllülükle.

mütevazıyane / mütevâzıyâne / متواضيانه

  • Alçakgönüllülükle. (Arapça - Farsça)

müvatene

  • Lüzumluluk.

müzevvirane / müzevvirâne

  • Arabozuculukla. (Farsça)

nafi' ve darr / nâfi' ve dârr

  • "Fayda ve zarar, iyilik ve kötülük kendisinden olan" mânâsına Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden).

nakılmeclis

  • Söz taşıyan. Dedikoduculuk yapan. Gammaz.

namdari / namdarî

  • Namdarlık, ünlülük, meşhur olma. (Farsça)

nebalet

  • Zekâ, fazilet ve neciblik sâhibi olmak.
  • Büyüklük, azamet.
  • İyi olmak.
  • Cömertlik, elaçıklık.
  • Okçu, ok yapıp satan. Okçuluk.

necabet / necâbet / نجابت

  • Neciblik, temiz soyluluk. Huy temizliği.
  • Soyluluk.
  • Asalet, soy temizliği, soyluluk.
  • Soyluluk. (Arapça)

necel

  • Büyük gözlülük. İri gözü olmak.

nefir / nefîr

  • Cemaat, topluluk.
  • Harp için seferber olan cemaat.
  • Topluluk, cemaat, savaş için seferber olan topluluk.

nefs

  • Can.
  • İnsanın kendisi, kişi, beden.
  • Hakîkat, cevher, asıl, öz. İnsanda ve cinde şer, kötülük kuvveti. Şerîate yâni dîne uymayan isteklerin kaynağı. Buna nefs-i emmâre de denir.

nefs muhasebesi / nefs muhâsebesi

  • İnsanın, dâimâ kötülük ve günâh işlemek istiyen nefsini hesâba çekip, kontrol etmesi ve gerektiğinde onu cezâlandırması

nefs- i emmare / nefs- i emmâre / نفس اماره

  • Kötülükleri emreden nefis.

nefs-i levvame

  • Kötülüğü işledikten sonra fenâlığını hatırlayarak insanı rahatsız eden pişmanlık hâli ve vicdan rahatsızlığı.
  • İnsanın, kendine ait kötülük ve günahını görüp fenalığını bilen ve hayra meyleden iradesi.

nefs-i mülhime

  • Gerektiği zaman Allahü teâlâ tarafından kendisine hakîkatler ilhâm edilen, kötülüklerden arınmış nefs.

nefs-i mutmainne

  • İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı Allah'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin, Allah'ın emirler

nefs-i natıka / nefs-i nâtıka

  • İnsanı hep kötülük ve aşağılık işler yapmaya sürükleyen nefs. Nefs-i emmâre.

nehyianilmünker

  • Kötülükten sakındırma.

nemat

  • (Çoğulu: Enmut-Nimât) Usul, tarz.
  • Yol, tarik.
  • Örtü, ihram.
  • Topluluk, insan cemaati.
  • Döşek yüzü, yatak yüzü.

nemime / nemîme

  • Söz götürme, taşıma, kişi aleyhindeki sözleri ona eriştirme, koğuculuk etme.
  • Koğuculuk, müslümanlar arasında fitne çıkarmak, ara bozmak için söz taşıma.

nemm

  • Birinin sözünü başkasına götürüp ikisinin arasını bozma. Koğuculuk.

nemmam / nemmâm

  • (Nemmas) : Koğuculuk ve nemimecilik eden. Dedikoducu.
  • Söz taşıyan, koğuculuk yapan. Duyulması istenmeyen bir sözü başkalarına götürüp söyleyen.
  • İfsad için söz taşıyıcılık, dedikoduculuk ve koğuculuk eden.

neşabet

  • Okçuluk san'atı.

neşat

  • Sevinç, mutluluk.

nesh

  • Var olan şer'î bir hükmün, sonradan gelen yine şer'î bir hükümle yürürlülükten kaldırılması.
  • Emir ve yasaklarla ilgili şer'î (dînî) bir hükmün, ondan sonra gelen şer'î bir delîl (hüküm) ile kaldırılması, yürürlülük zamânının sona erdiğinin haber verilmesi, açıklanması. Hükmü kaldırılan delîle, nâsih; kaldırılan hükme mensûh denir.

nesnas

  • Koğuculuk eden kişi.
  • Maymun.

neyrib

  • Koğuculuk, dedikoduculuk.

neyyir-i saadet

  • Saadet, mutluluk ışığı, aydınlığı.

nifak / nifâk / نفاق

  • Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük.
  • Bozuşukluk, ara açılmak.
  • Dinde riyâ etmek.
  • İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
  • Münafıklık, ikiyüzlülük.
  • İkiyüzlülük. (Arapça)

nigahbani / nigâhbanî

  • Bekçilik, gözcülük. (Farsça)

nigehbani / nigehbânî

  • Bekçilik, gözcülük. (Farsça)

nikabe

  • Kâhyalık.
  • Ululuk.

nirumendi / nirumendî

  • Kuvvetlilik, zorluluk, güçlülük. (Farsça)

nüceba / nücebâ

  • Allahü teâlânın tanınıp bilinmeyen velî kullarından bir topluluk.

nur-u saadet

  • Mutluluk nuru.

nuranilik / nuranîlik

  • Nurluluk, parlaklık.

nuraniyet / nurâniyet

  • Nurluluk, aydınlık.

nuraniyyet

  • Nurlu olanın hali, parlaklık, nurluluk.

nütu

  • Yumru, çıkıntı.
  • Yumruluk.

oba

  • Ev biçimi, birkaç direkli, uzun bölüntülü keçeden yapılmış göçebe çadırı.
  • Çadırlardan müteşekkil küçük topluluk.
  • Göçebe ailesi. Çadır halkı.

ömr-ü saadet

  • Mutlulukla geçen ömür, Peygamberimizin altmış üç yıl olan saadetli ömrü.

ordu

  • Askerlerden meydana gelen düzenli topluluk.

pak-dameni / pak-damenî

  • "Eteği temiz oluş" (Farsça)
  • Mc: Namusluluk. (Farsça)

pargi / pargî

  • Mutfak ve banyo sularının toplandığı çukur. (Farsça)
  • Orospuluk. (Farsça)

pasdari / pasdarî

  • Bekçilik, gözcülük. (Farsça)

perveri / perverî

  • Büyütücülük, besleyicilik. Terbiye. (Farsça)

piruzi / piruzî

  • Uğurluluk, hayırlılık. (Farsça)

pişdarlık / pîşdârlık

  • Öncülük, liderlik.

pür-kusurluk

  • Kusurlarla doluluk.

pürşer

  • Çok şerli, kötülüklerle dolu.

rabbu'l-enbiya ve's-sıddıkin / rabbu'l-enbiyâ ve's-sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere, Allah'a ve peygambere çok sâdık olanların ve peygamberlerin Rabbi.

rah-ı saadet / râh-ı saâdet

  • Mutluluk yolu.

rahile

  • Yük hayvanı.
  • Yük getiren deve.
  • Topluluk, kafile.
  • Üzerine binilen deve.

rasti / rastî

  • Doğruluk, gerçeklik. (Farsça)

rastperverane / râstperverâne / راست پرورانه

  • Doğruluktan yana. (Farsça)

ravza-i saadet

  • Mutluluk bahçesi; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek kabri.

rebie

  • (Çoğulu: Rabâyâ) Gözcülük eden kişi.

redaet

  • Kötülük, fenalık, bayağılık.

rehber-i saadet

  • Mutluluk rehberi.

rehpeymayi / rehpeymayî

  • Yolculuk. (Farsça)

resel

  • (Çoğulu: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat.

revaid

  • Göçebe topluluk.

revhaniyet

  • Gönül açıcılık, güzel görünüşlülük.

ribbiyyun

  • (Rabb. dan) Âlimler, fakihler.
  • Büyük topluluk.

rıfk

  • Yumuşak huyluluk.

rıhlet

  • Yolculuk, göç.
  • Yolculuk, göç.

rişdet

  • Doğruluk, dürüstlük. Temizlik.

riya / riyâ

  • Özü sözü bir olmamak. İnandığı gibi hareket etmeyiş. İki yüzlülük etmek. Gösteriş için yapılan hareket.
  • Gösteriş, iki yüzlülük. Kendini olduğundan başka gösterme.

riyakarane / riyakârâne

  • İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla. (Farsça)

riyakarlık

  • İkiyüzlülük. (Arapça - Farsça - Türkçe)

rizam

  • Kabile, kavim, topluluk.

ruhsat

  • İzin, müsaade; kulların özürlerine binaen, kendilerine bir kolaylık ve müsaade olmak üzere ikinci derecede meşru olan şeyler, yolculukta Ramazan orucunun tutulmaması gibi.

rüsuhiyet

  • Rüsuhluluk, rüsuhlu oluş.

saadat / saâdât

  • Mutluluklar.
  • Saadetler, mutluluklar.

saadet / saâdet / سعادت

  • Mutluluk.
  • Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.
  • Mutluluk.
  • Mutluluk.
  • Mutluluk. (Arapça)

saadet-aver / saadet-âver

  • Mutluluk verici.

saadet-feşan

  • Mutluluk veren.

saadet-i acil / saadet-i âcil

  • Peşin mutluluk.

saadet-i acile / saadet-i âcile

  • Peşin mutluluk, dünya mutluluğu.

saadet-i azime / saadet-i azîme

  • Büyük mutluluk.

saadet-i bakiye / saadet-i bâkiye

  • Sonsuz mutluluk, âhiret hayatı.

saadet-i cismaniye

  • Maddî mutluluk, bedenle alınan mutluluk.

saadet-i dünyevi

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i dünyeviye

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i ebedi / saâdet-i ebedî

  • Sonu olmayan, sonsuz mutluluk.

saadet-i ebediye / saâdet-i ebediye

  • Sonsuz mutluluk.

saadet-i ebediye ve sermediye

  • Sonu olmayan, sürekli mutluluk; âhirette sonu olmayan Cennet mutluluğu.

saadet-i hayat-ı dünyeviye

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i hayat-ı uhreviye

  • Âhiret hayatındaki mutluluk.

saadet-i hayatiye ve ebediye

  • Dünya ve âhiret hayatındaki mutluluk.

saadet-i layezali / saadet-i lâyezâlî

  • Hiç bitmeyen mutluluk, tükenmez saadet.

saadet-i maneviye / saadet-i mâneviye

  • Mânevî mutluluk.

saadet-i müstakbel

  • Gelecekteki mutluluk.

saadet-i müstakbele

  • Gelecekte gerçekleşecek olan mutluluk ve huzur.

saadet-i şahsiye

  • Şahsî mutluluk.

saadet-i sermediye

  • Sonsuz mutluluk.

saadet-i uhreviye

  • Âhiret hayatındaki mutluluk.

saadet-i uzma / saadet-i uzmâ

  • Çok büyük mutluluk.

saadet-mendi / saâdet-mendî

  • Mutluluk, bahtiyarlık. (Farsça)

saadet-saray-ı ebediye / saadet-sarây-ı ebediye

  • Sonsuz mutluluk sarayı; hiç bitmeyecek şekilde mutluluğun yaşanacağı Cennet hayatı.

saadetaver / saâdetâver

  • Mutluluk verici.

saadetbahş / saâdetbahş / سعادت بخش

  • Mutluluk veren. (Arapça - Farsça)

saadetfeşan / saâdetfeşân

  • Mutluluk saçan.

saadetgah / saadetgâh / saâdetgâh

  • Mutluluk yeri.
  • Mutluluk yeri.

sadakat / sadâkat

  • (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk.
  • Dostlukta sebat, vefadarlık.
  • Bağlılık, doğruluk.
  • Dostluk; bir kimseye Allahü teâlâ için kalbden bağlılık; doğruluk. İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh, Doğruların yardımcısıdır hazret-i Allah.
  • Bağlılık, dostluk, doğruluk.

sadıkane / sâdıkane

  • Doğruluk üzerine, samimiyetle, bağlılığını gösterircesine.

sadıkıyet / sâdıkıyet

  • Doğruluk.
  • Doğruluk, bağlılık.

safiyane / sâfiyane

  • Hiç kötülük düşünmeden, temiz bir kalple.

safvet

  • Saflık, duruluk, temizlik.

şaheser-i ismet ve istikamet

  • Masumluk ve doğruluk şaheseri.

şahsar

  • Dallı budaklı ağaçlar. Ağaçlık yer. Koruluk. (Farsça)

şahsiyet-i manevi / şahsiyet-i mânevî

  • Tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik.

şahsiyet-i maneviye / şahsiyet-i mâneviye

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik; Sahabe mânâsını oluşturan ortak kimlik, ortak mânâ.

sai

  • Çalışan.
  • Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler.
  • Bir yere vâli olan.
  • Cemaat başı.
  • Yan yan giden.
  • Hızlı yürüyen.
  • Koğuculuk yapan.

şakk-ı asa / şakk-ı asâ

  • Değneği kırmak. (Farsça)
  • Mc: İhtilâfa sebeb olmak, topluluktan ayrılmak. (Farsça)

salik / sâlik

  • (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden.
  • Bir tarikat yolunda olan.

salik-i meczub / sâlik-i meczûb

  • Tasavvufta cezbesi yâni hak yola çekilmesi sülûkünden sonra olan sâlik.

salikun / sâlikûn

  • (Tekili: Sâlik) Sâlikler. Sülûk edenler.

salusi / salusî

  • İkiyüzlülük, riyakârlık. (Farsça)

sami

  • Sertlik, katılık. Kuruluk.

samsame

  • Cemaat, topluluk.
  • Bölük.

saray-ı saadet

  • Mutluluk sarayı.

sare

  • Cemaat, topluluk.

şartiyyet / شرطيت

  • Koşulluluk. (Arapça)

satit

  • Ses.
  • Topluluk, cemaat.

satt

  • Cemaat, topluluk.
  • Cesediyle tokuşmak.
  • Kovmak, def'etmek.
  • Zor bir işe giriftar etmek.

satvet / سطوت

  • Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek.
  • Zorluluk.
  • Güçlülük. (Arapça)

savab

  • Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst.

savb

  • Taraf, cihet, yön.
  • Dökülmek, nüzul etmek.
  • Savab. Doğruluk, dürüstlük.

savg

  • Batmak,
  • Kuyumculuk yapmak.

saye-endaz

  • Gölge salan. (Farsça)
  • Mc: Koruyuculuk eden, himâyecilik yapan. (Farsça)

se'b

  • Tuluk.
  • Genişletmek.
  • Boğmak.

seadet / seâdet

  • Mutluluk, bahtiyarlık. Dünyâda ve âhirette mutluluk.

seadet-i ebediyye / seâdet-i ebediyye

  • Sonsuz, ebedî mutluluk, bahtiyârlık.

şeamet / şeâmet

  • Uğursuzluk, kötülük, bedbahtlık.
  • Kötülük, uğursuzluk.
  • Uğursuzluk, kötülük.

sebeb-i saadet

  • Mutluluk sebebi.

sebeb-i tevazu / sebeb-i tevâzu

  • Tevazu, alçak gönüllülük sebebi.

şebeke

  • Balık ağı.
  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk.
  • Kafes şeklinde olan yer.
  • Hüviyet sureti.
  • Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı.
  • Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular.

şebike

  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. (Farsça)
  • Balık ağı. (Farsça)
  • Batı taraflarında Arapların kullandıkları hasırdan örülmüş bir cins başlık. (Farsça)

şeceristan

  • Orman, ağaçlık yer, koruluk. (Farsça)

sedad / sedâd

  • İstikamet, doğruluk.

şedd-i rihal

  • Hayvana semer vurma. Yolculuk için hayvanın semerini bağlama.
  • Yolculuğa çıkma.

sefer / سفر

  • Yolculuk.
  • Muharebe. Harb. Muharebeye hazır bulunma hali.
  • Def'a, kerre.
  • Fık: Muayyen bir mesafeye gitmek.
  • Yolculuk.
  • Yolculuk, savaş, kez.
  • Yolculuk, seyahat, gezi. Savaşa gitme. Savaş, muharebe.
  • Yolculuk. (Arapça)
  • Savaş. (Arapça)
  • Kez. (Arapça)

sefergüzin

  • Yolculuk yapan, seyahat eden. (Farsça)

sefk-i dima' / sefk-i dimâ'

  • Kan dökme, kan dökücülük.

sehbel

  • Büyük, iri vücutlu, şişman deve.
  • Büyük ve geniş tuluk.
  • Büyük keler.

şekavet

  • Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak.
  • Haydutluk, eşkiyalık.

selam / selâm

  • Esmâ-i hüsnâdan (Allahü teâlânın güzel isimlerinden). Zâtı ayıplardan (kusurlardan), sıfatları noksanlıklardan ve işleri kötülüklerden uzak, temiz olan.
  • İki müslüman karşılaşınca veya ayrılırken birinin diğerine; "Es-selâmü aleyküm" veya "Selâmün aleyküm" yâni dünyâda ve âhirette sel

selamet

  • Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak.
  • Neticede imân ile kabre girmek.
  • Edb: Doğruluk, sağlamlık.

selamet-i kal / selâmet-i kal

  • Doğru sözlülük.

semere-i saadet / semere-i saâdet

  • Mutluluk meyvesi.

şeml

  • Az şey. Perâkendelik.
  • Örtmek, bürünmek, toplanmak.
  • Topluluk, cemaat, insan yığını.

şems-i saadet

  • Mutluluk güneşi.

şenaat / şenâat / شناعت / شَنَاعَتْ

  • Fenâlık, kötülük, alçaklık.
  • Cenab-ı Hakk'ın emrine muhalif hareket.
  • Kötülük, alçaklık.
  • Kötülük, alçaklık.
  • Kötülük. (Arapça)
  • Kötülük, fenalık.

şengaret

  • Kötü huyluluk.

şennar

  • (Çoğulu: Şenâir) Ayıp. Utanç. Kötülük.

şer / شر / شَرْ

  • Kötülük.
  • Kötülük, kötü.
  • Kötülük. (Arapça)
  • Kötülük.

şerafet / şerâfet / شرافت

  • Şereflilik. (Arapça)
  • Soyluluk. (Arapça)

şeraret / şerâret / شرارت

  • Şerlilik, kötülük, fenalık.
  • Kıvılcım.
  • Şerlilik, kötülük.
  • Şerlilik, kötülük.
  • Kötülük, şerlilik. (Arapça)

şeraretli

  • Şerle, kötülükle dolu, kötülüğe eğilimli.

şerazim

  • (Tekili: Şirzime) Küçük ve az olan topluluklar. Küçük cemaatler.

şereh

  • Tamahkârlık, açgözlülük, şiddetli hırs.
  • İnsanın muhtâc olduğu şeylerin lüzûmundan fazlasını istemesi, şiddetli hırs, tamahkârlık, aç gözlülük.

şerir / şerîr / شریر

  • Şerli. Şer işleyen. Kötülük yapan. Kötü.
  • Kötü insan, kötülük eden insan. (Arapça)

sermaye-i saadet

  • Mutluluk sermayesi.

şerr / شر

  • Kötü iş, kötülük. Fenâlık.
  • Kavga.
  • Allaha isyan, emirlerine uymama, muhalif hareket etme.
  • Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam.
  • Daha kötü, en kötü.
  • Kötülük, fenalık, isyan.
  • Kötülük.
  • Kavga gürültü,
  • Dinin yasak kıldığı iş.
  • Kötülük. (Arapça)
  • Kötü davranış. (Arapça)

şerr ü fesad

  • Kötülük ve bozukluk. şer ve fesat.

şerr-i cüz'i / şerr-i cüz'î

  • Küçük kötülük.

şerr-i hazin / şerr-i hazîn / شَرِّ حَزِينْ

  • Hüzünlü, üzücü kötülük.
  • Hüzün veren kötülük.

şerr-i kalil / şerr-i kalîl

  • Az bir şer, kötülük.

şerr-i kesir

  • Çok şer, kötülük.

şerriyet

  • Kötülük.

serveri / serverî

  • Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk. (Farsça)

sevab

  • Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel.
  • Hayır, hayırlı iş, Allah tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı.

seviyye

  • Müsavilik, birlik, beraberlik.
  • Düzlük, doğruluk.

şevket / شوكت

  • Haşmet, ululuk.
  • Ululuk. (Arapça)

seyahat

  • Yolculuk, gezi.
  • Yolculuk.

seyahat-i cüz'iye

  • Kısa zaman içindeki yolculuk.

seyahat-ı fikriye

  • Düşünce ile yapılan yolculuk.

seyahat-i fikriye

  • Düşünceye yapılan yolculuk.

seyahat-ı fikriyede

  • Düşünce ile yapılan yolculuk.

seyahat-i hayaliye

  • Hayalî yolculuk.

seyahat-i hayaliye-i fikriye

  • Hayalde ve düşüncede yapılan yolculuk.

seyahat-i kalbiye

  • Kalple yapılan manevî yolculuk.

seyahat-i ruhiye

  • Ruhla yapılan mânevî yolculuk.

seyir

  • Yolculuk, gezinti.

seyr

  • Yürüyüş.
  • Eğlenme ve ibret için bakma. Gezip görme.
  • Görülecek şey ve yer.
  • Uzaktan bakıp karışmama.
  • Yolculuk.

seyr ü sefer eden

  • Yolculuk yapan.

seyr ü seyahat eden

  • Yolculuk eden.

seyr ü süluk / seyr ü sülûk

  • İlâhî hakikatlere ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk.

seyr ü süluk-i kalbi / seyr ü sülûk-i kalbî

  • Kalp yoluyla mânevî makamlarda İlâhî hakikatlara ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk.

seyr ü süluk-i ruhani / seyr ü sülûk-i ruhanî

  • Mânevî âlemlerde ruh ile bazı mertebelere yükselme ve yolculuk etme.

seyr ü süluk-u velayet / seyr ü sülûk-u velâyet

  • Velayet yoluyla çıkılan mânevî yolculuk.

seyr-i afaki / seyr-i âfâkî

  • Dış âlemdeki delil ve vasıtalarla yapılan mânevî yolculuk.

seyr-i enfüsi / seyr-i enfüsî

  • Nefsin iç âlemindeki delil ve vasıtalarla yapılan mânevî yolculuk.

seyr-i enfüsi ve afaki / seyr-i enfüsî ve âfâkî

  • Kişinin kendi iç âleminde ve dış dünyada yaptığı tefekkür ve mânevî yolculuk.

seyrüsefer

  • Gidiş geliş, yolculuk.
  • Gezinti ve yolculuk.

seyyiat / seyyiât / سيئات / سَيِّاٰتْ

  • (Tekili: Seyyie) Kötülük, günahlar, suçlar. Kötülüğe karşı çekilen sıkıntılar.
  • Günahlar, kötülükler.
  • Günahlar. (Arapça)
  • Kötülükler. (Arapça)
  • Olumsuzluklar. (Arapça)
  • Günahlar, kötülükler.

seyyiat-alud / seyyiat-âlûd

  • Kötülüklere karışmış, fenalıklara bulaşmış.

seyyiat-ı mazi / seyyiat-ı mâzi

  • Geçmişe ait kötülükler.

seyyiat-ı medeniyet

  • Medeniyetin kötülükleri.

seyyiat-ı sabıka

  • Geçmiş dönemlerde işlenen kötülük ve günahlar.

seyyie / سيئه / سَيِّئَه

  • Kötülük, günah.
  • Kötülük.
  • Kötülük, günah, suç. Yaramazlık, fenâlık.
  • Günah. (Arapça)
  • Kötülük. (Arapça)
  • Günah, kötülük.

siayet

  • Dedikodu, gıybet, koğuculuk.

şiddet-i fakr ve istiğna

  • Şiddetli fakirlik ve tokgözlülük; çok fakir olmasına rağmen kimseden bir şey beklememe.

sıddik / sıddîk

  • Çok samimi, dâimâ doğruluk üzere ve Allah'a ve Peygamberine çok sâdık olan erkek. Sözü ile işi bir olan.

sıddika / sıddîka

  • Doğruluk ve samimiyette çok sâdık olan kadın.
  • Allah yolunda çok sâdık olan Hazret-i Aişe (R.A.) vâlidemiz ve Hazret-i Meryemin vasıf ve isimlerdir.

sıddıkin / sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere ve Allah'a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar.

sıddikin / sıddîkîn

  • Sıddık olanlar, Allah yolunda sadakatte, doğrulukta en ileri olanlar.

sıddikin-i muhakkikin / sıddîkîn-i muhakkikîn

  • Daima doğruluk üzere ve Allah'a ve peygambere sadakatte en ileride olan, hakikatleri delilleriyle bilen büyük araştırmacı âlimler.

sıddikiyet / sıddîkiyet

  • Sadâkat ve doğrulukta en ileri oluş. Çok sâdık olma hâli. Velilik mertebesinin nihâyeti. Peygamberlik mertebesinin bidâyeti olan makam.
  • Aşere-i Mübeşşere'nin birincisi ve ilk halife olan Hz. Ebubekir'in (R.A.) nâmı ve sıfatıdır.
  • Çok doğru olup, hiç yalan söylememek.

sıdk / صدق / صِدْقْ

  • Doğruluk, doğru söz, samimilik, bağlılık.
  • Doğruluk, gerçeklik, hakikat.
  • İyi niyet.
  • Doğruluk.
  • Doğruluk.
  • Peygamberlerin sıfatlarından.
  • Doğruluk. (Arapça)
  • Kalp temizliği. (Arapça)
  • Doğruluk.
  • Doğruluk.

sıdk u selamet / sıdk u selâmet

  • Doğruluk ve selâmetlik için oluş.

sıdk-ı cenani / sıdk-ı cenanî

  • Kalpten gelen doğruluk.

sıhhat / صحت

  • Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık.
  • Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır. (Sözün sağlamlığı diye tercüme edilebilen sıhhat-ı ifade: Bir ibarede zâf-ı te'lif, ta'kid, garabet, tetabu-u izafet, tekrar, tenafür, şivesizlik v.s. gibi kusurlar bulunmamakla tahakkuk eder...)
  • Sağlamlık, doğruluk.
  • Doğruluk. (Arapça)
  • Sağlık. (Arapça)

sihr

  • (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık.
  • Aldatmak.
  • Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek.
  • Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey.
  • Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden hüner.

sil'a

  • Bedende olan ur.
  • Ticaret malı.
  • Sülük.

sılame

  • (Çoğulu: Sılâmât) Bölük, cemaat, topluluk, fırka.

sinn-i teklif

  • Sorumluluk yaşı.

sinsi

  • Gizli ve kurnaz bir şekilde kötülük için yapılan şey.

sipahi

  • Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ed

şirk-i asgar

  • Riyâ; iki yüzlülük, gösteriş.

sırr-ı tevatür

  • Tevatür sırrı; bir sözün nesilden nesile, sözüne inanılır büyük topluluklar tarafından nakledilmesi sırrı, hikmeti.

şirret / شرت

  • Kötülük. (Arapça)
  • Kötü insan. (Arapça)

sıyagat

  • Kuyumculuk.

sôfistaiyye / sôfistâiyye

  • Mîlâddan önce beşinci asırda Yunanistan'da ortaya çıkan felsefî bozuk bir fırka, topluluk.

sosyalizm

  • Toplumculuk, bütün malları devlet elinde toplamak isteyen bir anlayış.

spiritüalizm

  • Ruhçuluk.

su' / sû' / سوء

  • Kötülük.
  • İyi olmayan. Kötü, fena.
  • Kötülük. (Arapça)

sübata

  • Süprüntülük, virâne.

süfyani / süfyanî

  • Süfyan'dan olan, Süfyan'a mensub, Süfyan'a müteallik. Zübdet-ül Buharî Tercemesine göre, Süfyanî: Müslümanlara kötülük eden, sefil, kötü, alçak olan kimse demektir.

suhuf

  • Dört büyük ilâhî kitab dışında gönderilen kitapçıklar, formalar. Peygamberlere (aleyhimüsselâm) Allahü teâlâ tarafından gelen yüz dört kitaptan ilk yüz tânesi.
  • Amel defteri. İnsanların dünyâda iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerinin yazıldığı ve kıyâmet günü herkesin eline verilecek ola

şükuh / şükûh / شكوه

  • Azamet, ululuk, celal. (Farsça)
  • Görkem, ululuk. (Farsça)

sülek

  • Cemaat, topluluk.

sülle

  • Cemaat, topluluk, çok cemaat.
  • Çok para.

sumul

  • Sertlik, kuruluk, katılık.

sürur

  • Mutluluk, sevinç.

şurur / şurûr

  • Şerler, kötülükler.

şürur / şürûr / شرور

  • (Tekili: şerr) şerler. Kötülükler.
  • Şerler, kötülükler.
  • Şerler, kötülükler.
  • Kötülükler. (Arapça)

sürur-u manevi / sürur-u mânevî

  • Mânevî sevinç, mutluluk.

sürur-u mes'udiyetkarane / sürur-u mes'udiyetkârâne

  • Mutluluk verici bir sevinç.

sürurlu

  • Mutluluk ve sevinç verici.

ta'kibat / ta'kibât

  • Suç işleyene karşı harekete geçmek ve suçluluk derecesini araştırmak.

tabak

  • (Çoğulu: Etbâk) Örtü.
  • Hâl.
  • Cemaat, topluluk.
  • Kabile.

tabaka

  • Kat. Katmer.
  • Sınıf, topluluk.
  • Sigara paketi.
  • Bir veya iki yapraklı kâğıt.

tada'du

  • Alçak gönüllülük gösterme.
  • Viran olma.
  • Aklını kaybetme.

tafdih

  • (Fedahat. dan) Rezil etme. Kötülüklerini yayarak adını kötüleme.

tahaşşu'

  • (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.

tahatıh

  • Karanlık.
  • Bulutluluk.

tahazzu'

  • (Huzu. dan) Alçakgönüllülük gösterme. Mütevazi olma.

tahazzüb

  • (Hizb. den) Toplanma, birikme. Küçük topluluk meydana getirme.

tahme

  • İnsan cemaatı, topluluk.
  • Büyük sel.

tahmil / tahmîl / تحميل

  • Yükleme. (Arapça)
  • Sorumluluk verme. (Arapça)

taht-ı taahhüd

  • Sorumluluk ve güvence altı.

taife / tâife / طَائِفَه

  • Grup, topluluk.
  • Hususî topluluk.

taife-i askeriye / tâife-i askeriye

  • Askerî topluluk.

taife-i azim / taife-i azîm

  • Büyük topluluk, grup.

taife-i azime / taife-i azîme

  • Büyük topluluk, grup.

taife-i beşeriye

  • İnsanlardan oluşan topluluk.

taife-i ehl-i hakikat

  • Hak ve doğruluk üzere olanların taifesi.

taife-i enbiya

  • Peygamberlerin oluşturduğu topluluk.

taife-i mahsusa

  • Özel topluluk.

taife-i sıddıkin / taife-i sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere, Allah'a ve peygambere çok sâdık olanların oluşturduğu topluluk.

takdim tehir

  • Öne alma-sonraya bırakma; yolculukta öğleyi ikindi vaktinde, akşamı yatsı vaktinde kılmaya tehir denilir. Bunun zıttı ise takdimdir.

takım

  • En küçük askerî topluluk.

takıyye

  • İdâre, korunmak, sakınmak; iki yüzlülük; sevmediği kimse ile dost geçinmek. Bir kimsenin hakîkatte sâhib olduğu görüş ve inancını saklaması.

talakat / talâkat

  • Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük.
  • Güler yüzlülük.
  • Düzgün sözlülük.

talangeri / talangerî

  • Çapulculuk, yağmacılık. (Farsça)

tama / tamâ

  • Açgözlülük, aşırı istek.
  • Hırs, aç gözlülük.

tama' / tamâ' / طمع / طَمَعْ

  • Aç gözlülük, dünyâ malına aşırı düşkünlük.
  • Hırsla istemek. Doymazlık. Aç gözlülük. Çok isteme.
  • Askerî fertlerin maaşları. (Kamus)
  • Aç gözlülük, şiddetli arzu.
  • Aç gözlülük, hırsla isteme.
  • Tamah, açgözlülük. (Arapça)
  • Aç gözlülük.

tamah

  • Açgözlülük, hırs.
  • Açgözlülük.

tamahkarlık / tamahkârlık

  • Aç gözlülük, cimrilik.

taraf

  • Yan, yön.
  • Yer, memleket, ülke. Kıt'a.
  • Taraftarlık, sahip çıkmak, korumak.
  • Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan her biri.

tasaddur

  • (Sadr. dan) En başta oturma. Başa geçme.
  • Öğretmek.
  • Yücelik talep etmek, yükseklik ve ululuk istemek.

tasvig

  • (Çoğulu: Tasvigat) (Siga. dan) Kalıp şekline koymak. Eritip kalıba dökme.
  • Batırmak.
  • Kuyumculuk yapmak.

tatfil

  • Uyuntuluk etmek.
  • Güneşin batı tarafa doğru hareket etmesi.

tayr-ı hümayun

  • Talih kuşu, saadet, mutluluk kuşu.

tecemmül

  • Ziynetlenmek. Süslenmek.
  • Ululuk göstermek.
  • Âletler. Sebepler.

tefrika / تفرقه

  • Bölücülük. (Arapça)
  • Ayrılma. (Arapça)
  • Bölüm bölüm yayınlama. (Arapça)

tefrika verme

  • Bölücülük ve ayrımcılığa neden olma.

tefvik

  • Tar: Okçulukta, yayın sol el ile yukarıya kaldırılması.
  • Okun gezini yayın kirişine koymak.

tegafül

  • Gaflet etme, duyarsızlıklık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma.

tekalif / tekâlif / tekâlîf / تَكَال۪يفْ

  • Yükümlülükler, sorumluluklar.
  • Yükümlülükler.

tekalif-i diniye / tekâlif-i diniye

  • Dinle ilgili sorumluluklar, dini yükümlülükler.

tekalif-i hayat / tekâlif-i hayat

  • Hayatla ilgili sorumluluklar ve yükümlülükler.

tekalif-i hayatiye / tekâlif-i hayatiye

  • Hayatın yükümlülükleri, sorumlulukları.

tekalif-i ilahiye / tekâlif-i ilâhiye

  • Allah'ın yüklediği sorumluluklar.

tekalif-i şer'iye / tekâlif-i şer'iye / تَكَالِفِ شَرْعِيَه

  • Şeriatın yükümlülükleri, dinin emirleri.
  • Şeriatin getirdiği yükümlülükler.

teklif

  • Yükümlülük, sorumluluk.

teklif-i dini / teklif-i dinî

  • Dinin yükümlülükleri.

teklif-i ilahi / teklif-i ilâhî

  • İlâhî yükümlülük Allah'ın kullarına yüklediği görev.

telaiye

  • İstikmet, doğruluk.

temkin

  • Ağır başlılık, usluluk.
  • Ölçülü hareket sâhibi.
  • Vakar, izzet. İktidar, kudret.
  • Birini bir şeye muktedir kılmak.
  • Kararsızlıktan kurtulup huzur ve sükuna mazhar olmak.
  • Tedbir, ihtiyat.

tenasüp / tenâsüp

  • Birbirine uyumluluk, uygunluk.

tenezzül / تنزل

  • Alçalma. (Arapça)
  • Alçakgönüllülük. (Arapça)

tenezzülen / تنزلا

  • Alçak gönüllülükle, tevâzu ve mahviyet içinde, kibirsizlikle.
  • Alçakgönüllülükle. (Arapça)

tereffuk

  • (Rıfk. dan) Tatlı dil ve güler yüzlülükle davranma. Yumuşaklıkla muâmele etme.

teşni'

  • Başa kakmak.
  • Davara binmek.
  • Silâh takınmak.
  • Kötülük yapmak. Kötü göstermek. Ayıplamak.
  • Birisinin çok şeni' olduğunu söylemek.

tevafukat-ı latife / tevafukat-ı lâtife

  • İnce ve güzel uygunluklar, uyumluluklar.

tevafukat-ı müteşabihe

  • Birbirine benzeyen tevafuklar, uyumluluklar.

tevahuk

  • Cemaat olup gitmek. Topluluk hâlinde gitmek.

tevatür

  • Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından bir hadis-i şerifin aktarılması.

tevazu / tevâzu / تواضع

  • Alçakgönüllülük.
  • Alçakgönüllülük, isteyerek mertebesinin altında görünme.
  • Alçak gönüllülük.
  • Alçakgönüllülük. (Arapça)

tevazu ve mahviyet

  • Alçakgönüllülük.

tevazu' / tevâzu' / تَوَاضُعْ

  • Alçak gönüllülük. Kibirsizlik. Mahviyet hâli.
  • Alçak gönüllülük; kendisini başkaları ile bir görmek, başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemek.
  • Alçak gönüllülük.

tevazu-u tam / tevazu-u tâm

  • Tam bir alçakgönüllülük.

tevazukarane / tevazukârâne

  • Alçakgönüllülükle.

tevekkül-ü tembelane / tevekkül-ü tembelâne

  • Tembelce tevekkülde bulunma; üzerine düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmeden sonucu Allah'tan isteme.

tevfik / tevfîk

  • Allahü teâlânın kullarının işini, rızâsına muvâfık (uygun) kılması, şer (kötülük) yolunu kapayıp, hayır (iyilik) yolunu kolaylaştırması.

tevşiye

  • Koğuculukta mübâlağa etmek. Dedikoduculukta mübâlağa yapmak.

tezvir / tezvîr / تزویر

  • Arabozuculuk. (Arapça)

tıbale

  • Deve boynuna asılan büyük çan.
  • Davulculuk.

tohum-u fesad

  • Bozgunculuk tohumu.

tuluk

  • (Tuluka) Açık yüzlü ve hâli iyi olmak.
  • Cömert olmak.

ubab

  • Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü.
  • Cemaat, topluluk.
  • Taşkın sel suyu.
  • Pek taşkın, coşkun.

übbehet / ابهت

  • Ululuk, büyüklük, azamet.
  • Ululuk. (Arapça)

ühbe

  • Yolculuk veya asker için hazırlanmış elbise ve malzeme.
  • Süt.

uhbuşe

  • Türlü kabilelerden meydana gelen topluluk.

uhde / عهده

  • Bir işi üzerine alma. Söz verme.
  • Ahidnâme. Bir kimsenin üstünde olan iş veya şey.
  • Mes'uliyet hududu.
  • Ric'at ve taalluk dâiresi.
  • Becerme, yapma.
  • Mes'uliyet, sorumluluk.
  • Sorumluluk.
  • Sorumluluk, söz verme.
  • Sorumluluk. (Arapça)

ulviyet

  • Ulvilik, yücelik, yükseklik, ululuk.

ümmet

  • Topluluk, cemâat. Bir peygambere inanan tâbi olan insanlar. Bir dîne bağlı topluluğun tamâmı.
  • Bir peygambere inanan topluluk.

ümmet-i azime / ümmet-i azîme

  • Büyük millet, topluluk.

ümmü'l-habais / ümmü'l-habâis

  • (Kötülüklerin anası) şarap, içki.

umran

  • İmar ile şenlendirilmiş olan. Bayındırlaşmak. Medenilik. Saâdet. Mutluluk.

unsur / عنصر

  • Eleman.madde. (Arapça)
  • Topluluk. (Arapça)

unv

  • Alçaklık.
  • Alçak gönüllülük, tevâzu etmek.

üşkuh

  • Ululuk, büyüklük, şan ü şeref. (Farsça)

üsre

  • Cemaat, topluluk.

üssü'l-esas-ı meslek

  • Gidilen, sülûk edilen yolun temel prensibi.

usur

  • Gözcülük etmek.

uzuf

  • Nefsi kötülüklerden ve şüphelerden menedip uzaklaştırmak.

va'z

  • Öğüt, nasîhat; emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yâni iyiliği emr, kötülükten menetme.

vaid / vaîd

  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kat'i hâdiseleri haber vererek korkutmak.
  • Cehennemi haber vermek.
  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.

vakahat

  • Arsızlık. Utanmazlık. Katı yüzlülük. Açıklık ve saçıklık.
  • Pek sağlam ve metin.

variş

  • Bir topluluk yemek yerken davetsiz olarak yemeğe katılan kimse.

vasıta-i saadet

  • Mutluluk vasıtası.

vasıta-i seyahat

  • Yolculuk aracı.

vasıta-i seyir ve seyahat

  • Seyir ve yolculuk vasıtası.

vecahet

  • Güzellik, güzel yüzlülük, gösterişlilik.
  • Haysiyet, şeref, onur, itibar.

vesika

  • Cemaat, topluluk.

vesile-i saadet

  • Mutluluk vesilesi.

veşime

  • Şer, kötülük.
  • Düşmanlık.

veyl

  • Vay hâline, yazıklar olsun.
  • Bir kimse veya topluluğun işledikleri kötülükler sebebiyle karşılaşacakları azâbı, kötü hâlleri ve acınacak bir hâlde bulunduklarını ifâde eden bir söz.
  • Cehennem'de bir vâdinin adı.

vez'

  • (Çoğulu: Evzâ) Hapsetmek.
  • Engel olmak, men'etmek.
  • Islah etmek, yerli yerince etmek, düzeltmek.
  • Topluluk, cemaat.

vicdan

  • İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his.
  • Kendinden geçme, dalma.
  • Bir şeyi bir halde görme, bulma.
  • Duyma, duygu.
  • İnanç.
  • Şuur.
  • Bâtın ile Hakkı tanımak.
  • Din.

vikaye

  • Koruma. Koruyuculuk. Sahib olma. Arka çıkma. Kayırma.
  • Tıb: Herhangi bir hastalık için önleyici tedbir alma.
  • Koruma, koruyuculuk, sahip olma, arka çıkma, kayırma.

vişaye

  • Koğuculuk, dedikoduculuk, gammazlık.

vücub derecesinde

  • Zorunluluk derecinde.

vücub ve lüzum

  • Zorunluluk ve gereklilik.

vücub-u kat'i / vücub-u kat'î

  • Kesin zorunluluk; kesin ve şüphesiz farz oluş.

vücuh-u kesire / vücûh-u kesîre

  • Pek çok yönler; çok yönlülük.

vüsuk

  • Doğruluk, güvenilirlik.

vüzub

  • Lüzumluluk, icab etme, gereklilik.

yağmageri / yağmagerî

  • Çapulculuk, yağmacılık. (Farsça)

yahudiler / yahûdîler

  • Ehl-i kitabdan birisi olan kavim, topluluk. Yâkûb aleyhisselâmın on iki oğlundan gelenler. Bunlara daha önce Benî İsrâil yâni İsrâiloğulları denildi.

ye'cüc ve me'cüc

  • Kur'ân-ı Kerimde bahsi geçen ve ortalığı fitne, fesat ve anarşiye boğacak olan kavimler, anarşist topluluk.

yebuset

  • Kuruluk, nemsizlik, rutubetsizlik.

yekruy

  • İki yüzlülük yapmayan, riyasız. (Farsça)
  • Hâlis ve itimad edilir dost. (Farsça)

yübs

  • Kuruluk.

yübuset

  • Kuruluk.

yubuset / yubûset / یبوست

  • Kuruluk. (Arapça)

yübuset / yübûset / یبوست

  • Kuruluk. (Arapça)

zadgeganlık / zâdgegânlık

  • Zâdgegânlık satmak: Soyluluk taslamak.

zakkum şerleri

  • Zakkuma benzeyen şerler, kötülükler (zakkum, tadı çok acı olan bir Cehennem ağacıdır.).

zarurat

  • Zorunluluklar, mecburiyetler.

zaruret / zarûret / ضرورت / ضَرُورَتْ

  • Zorunluluk.
  • Zorunluluk, gereklilik.
  • Zorunluluk.
  • Sıkıntı. (Arapça)
  • Yoksulluk. (Arapça)
  • Zorunluluk. (Arapça)
  • Zorunluluk.

zaruret derecesinde

  • Zorunluluk derecesinde.

zaruret-i kat'i / zaruret-i kat'î

  • Kat'î zorunluluk, kesin ihtiyaç.

zaruret-i kat'iye

  • Kesin zorunluluk ve mecburiyet.

zaruret-i zihniye

  • Zihnin zorunlulukları.

zaruriyet-i kat'iye

  • Kesin bir zorunluluk.

zaruriyyat / zarûriyyât / ضروریات

  • Zorunluluklar. (Arapça)

zeka / zekâ

  • Saflık, duruluk.
  • Hâl düzgünlüğü.

zelak

  • Sülük.

zera'

  • Vahşi sığırın buzağısı.
  • Tamâ, hırs, aç gözlülük.

zergeri / zergerî

  • Kuyumculuk. (Farsça)

zerk

  • Hile. Riya. İki yüzlülük.
  • Şırınga yapmak, iğne ile vücuda ilâç vermek.

zevari'

  • Küçük tuluklar.

zeyg

  • Şübhe. Doğruluktan ayrılma.
  • Bir tarafa meyletme.
  • Yanılma.
  • Kamaşma.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın