LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te UYGUN ifadesini içeren 530 kelime bulundu...

a'mal-i saliha / a'mâl-i sâliha

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun iyi iş ve davranışlar.
  • Allah'ın rızasına uygun, iyi ve hayırlı işler.

ab-dest

  • Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. (Farsça)
  • Azarlama, paylama. (Farsça)

acip tevafuk

  • Harika, şaşırtıcı uygunluk, denk düşme.

adab-ı muaşeret / âdâb-ı muaşeret

  • Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.

adalet

  • Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.

adem-i makuliyet / adem-i mâkuliyet

  • Akla uygun olmama.

adet / âdet

  • Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle boz

adet-i islamiye / âdet-i islâmiye

  • İslâmın özüne uygun olarak Müslümanlarca uygulanan âdet, gelenek.

agnostisizm

  • fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.

aheng / âheng

  • Uygunluk ve düzen.

ahenk / âhenk

  • Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş. (Farsça)
  • Uygunluk.

ahenkdar / ahenkdâr

  • Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı. (Farsça)

ahlak-ı ilahiyye / ahlâk-ı ilâhiyye

  • Allahü teâlânın sıfatlarına ve isimlerine uygun sıfatlarla sıfatlanmak. Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmak.

ahlaki / ahlâkî

  • Ahlâkla ilgili, ahlâka uygun.
  • Ahlâkla ilgili, ahlâka uygun.

ahşic

  • Zıt ve uygunsuz. (Farsça)

ahşig

  • Zıt ve uygunsuz. (Farsça)

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akli / aklî

  • Akılla ilgili, akla uygun.
  • Akla ait, akla uygun.

akli burhan / aklî burhan

  • Güçlü ve sarsılmaz, akla ve mantığa uygun kesin delil.

akli ve mantıki / aklî ve mantıkî

  • Akla ve mantığa uygun.

alaturka

  • Eski Türk gelenek, görenek, töre ve hayatına uygun, alafranga karşıtı.

alavefk / alâvefk / على وفق

  • Uygun olarak. (Arapça)

amel-i salih

  • Allah'ın rızasına uygun olan her iş.

amelisalih / amelisâlih

  • Dine uygun iyi amel, güzel iş.

amiz-gar / âmiz-gâr

  • Uygun, münâsib, yaraşır. (Farsça)

arazi-i mevkufe-i sahiha / arâzi-i mevkufe-i sahiha

  • Huk: Arâzi-i memlükeden şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler.

asdika

  • Sâdıklar. Sabık ve sadık dostlar.
  • İçi dışına, sözü işine uygun olanlar.

asi

  • Uygun, elverişli.

aslah / aslâh

  • En iyi, en uygun, en elverişli.

asri / asrî / عَصْر۪ي

  • Çağa uygun.
  • Devre, modaya ve israflı fantaziyelere uyan. Taklitçi. Zamana uygun. Bir devreye, asra âit ve müteallik.
  • Zamana uygun.

bab / bâb

  • Lâyık, uygun, münasib, elverişli. (Farsça)
  • Hayır, uğur. (Farsça)

bakiyat-ı salihat / bâkiyat-ı salihat

  • Ebedî âlemde sevap olarak bâki kalan kutsal sözler, dine uygun iyi ve yararlı işler.

bari'

  • Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenasip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak (C.C.)

baskül

  • Büyük ağırlıkları, küçük bir ağırlık yardımıyla tartmayı sağlamak üzere birkaç kaldıracın uygun bir tarzda birleştirilmesiyle meydana getirilmiş âlet. (Fransızca)

be-ca / be-câ

  • Yerinde. Yerine. Uygun. Münâsib. (Farsça)

beca / becâ

  • Yerinde, münasip, lâyık, uygun, şâyeste. (Farsça)
  • Yerinde, uygun, lâyık.

bedel-i icar

  • Huk: Arazi hukukunda tasarruf hakkı mukabilinde verilen emsâline uygun peşin para.

bedeviyane

  • Bedevilere uygun şekilde, çölde yaşayanlar gibi. (Farsça)

belagat / belâgat / بَلَاغَتْ

  • Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek.
  • Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi' diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye,
  • Hâle uygun söz söyleme.

belagat-ı irşadiye / belâgat-ı irşadiye

  • Doğru yolu göstermek için sözün muhataba ve amaca uygun olarak söylenmesi.

belagat-ı kur'aniye / belâgat-ı kur'âniye

  • Kur'ân belâğatı, Kur'ân'ın güzel ve yerli yerinde ve muhatabın hâline uygun anlatımı.

beliğ / belîğ / بَل۪يغْ

  • Hâle uygun söz söyleyen.

berca / bercâ / برجا

  • Yerinde, uygun. (Farsça)

bevval-i çeh-i zemzem / bevvâl-i çeh-i zemzem

  • Zemzem kuyusuna işeyen.
  • Mc: Yalnız şöhret kazanmak ve adı anılmak için uygunsuz iş yapan.

bey'-i fasid / bey'-i fâsid

  • Aslı İslâmiyet'e uygun, fakat sıfatı uygun olmayan satış.

bey'-i mekruh / bey'-i mekrûh

  • Aslı ve sıfatı İslâmiyet'e uygun ise de kendisine dînin yasak etmiş olduğu bir şey karışmış olan satış.

bey'-i sahih / bey'-i sahîh

  • Aslı ve sıfatı İslâmiyet'e uygun olan satış; doğru ve sıhhatli alış-veriş.

bid'at

  • (Bid'a) Sonradan çıkarılan âdetler.
  • Fık: Dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler. Meselâ: Giyim ve kıyafetlerde, cemiyet (toplum) hayatındaki ilişkilerde, terbiye ve ahlâk kurallarında, ibadet hayatında yani dinin hükmettiği her sahada, dine uygun olmaya

bilmutabakat

  • Tam bir uygunlukla birebir.

biyonik

  • Canlıların, yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle uğraşan ilim ve fen.

burhan-ı akliye / burhan-ı aklîye

  • Akla uygun delil.

burhan-ı kat'i-yi mantıki / burhan-ı kat'î-yi mantıkî

  • Mantık kurallarına uygun kesin delil.

burhan-ı mantıki / burhan-ı mantıkî

  • Mantık kaidelerine uygun delil.

cadde-i umumiye-i akliye

  • Akla en uygun herkesin yürüdüğü cadde.

caiz / câiz / جائز / جَائِزْ

  • Dine uygun olan.
  • Uygun. (Arapça)
  • İşlenmesinde sakınca olmayan, dine uygun.

cedir

  • Lâyık, münasib, uygun.
  • Nihâyet, son.
  • Etrafı duvarlı yer.

cem u tevfik

  • Toplama ve uygunlaştırma, uzlaştırma.

çerb

  • Besili, semiz, yağlı. (Farsça)
  • Muvafık, münasib, uygun. (Farsça)
  • Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma. (Farsça)

çespan

  • Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.

çespide

  • Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır. (Farsça)

cevab-ı muvafık

  • Uygun cevap.

cevaz / cevâz / جواز

  • İzin, uygun verme. (Arapça)
  • Cevâz vermek: Uygun vermek, olur vermek, müsaade etmek. (Arapça)

ceza-yı seza / cezâ-yı sezâ

  • Uygun ceza.

cezalet-i nizam / cezâlet-i nizam

  • Tertip ve düzenin güçlülüğü, uygunluğu.

cihet-i muvafakat

  • Uygunluk yönü.

cihet-i tevafuk

  • Denk düşme, uygun gelme yönü.

cümle

  • Hep, bütün, tam.
  • Gr: Tam mânâyı ifade eden, kaideye uygun söz.

daire-i hindiyye / dâire-i hindiyye

  • Namaz vakitlerinin tesbitinde kullanılan ve güneş gören düz bir yere çizilen dâire veya bu şekle uygun olarak yapılan âlet.

daire-i meşrua

  • Dinin uygun gördüğü helâl daire.

delail-i akliye / delâil-i akliye

  • Aklî deliller; akla ve mantığa uygun deliller.

delail-i akliye ve mantıkiye / delâil-i akliye ve mantıkiye

  • Aklî ve mantıkî deliller; akıl ve mantığa uygun deliller.

delil-i inayet

  • Allah'ın inâyetinin tecellisinden gelen ve kâinatta görülen hikmet ve maslahatlara uygun en mükemmel nizam ve tam esaslı san'at; ve kâinattaki eşyaların menfaat ve faydalarını bildiren âyetler, bu inâyet delilini gösteriyorlar.

demokratik

  • Demokrasiye uygun. (Fransızca)

derhor

  • Lâyık, münasib, uygun, yakışır, derhuş, sezâ, şâyeste. (Derhurd da denir.) (Farsça)

derhuş

  • Derhor, lâyık, münasip, muvafık, uygun, yakışır, şayeste. (Farsça)

din-i fıtri / din-i fıtrî

  • İnsanın yaratılışına uygun olan din; İslâmiyet.

din-i hakk-ı fıtri / din-i hakk-ı fıtrî

  • İnsanın yaratılışına en uygun olan hak din; İslâmiyet.

düstur-u belagat / düstûr-u belâgat / دُسْتُورُ بَلَاغَتْ

  • Hâle uygun söz söyleme kaidesi.

ebdan

  • Kavim, aşiret, kabile. (Farsça)
  • Şayeste, lâyık, münâsib, muvafık, uygun. (Farsça)

eblağ / eblâğ

  • Hâle ve maksada çok uygun, en açık ve seçik.

edeb

  • Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ.
  • Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek.
  • Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye.
  • Edebiyat ve ondan bahseden ilim. (Kur'anın edebi ise: Öyle

edebi / edebî

  • Edebiyata uygun, edebiyata ilişkin.

edebiyat

  • Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu.
  • Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemek

efkar-ı saibe / efkâr-ı sâibe

  • Maksada uygun fikirler, doğru sözler.

ekfa'

  • (Tekili: Küfv) Eşler, benzerler, denkler, eşitler, uygunlar, müsaviler, muadiller.

ekonomi

  • yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan çalışma ve f

emin / emîn

  • Kendisine güvenilen.
  • Peygamber efendimizin lakabı. Peygamber olduğu bildirilmeden önce de, Kureyş kabîlesi Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem çok güvenir, inanır ve; "Muhammed-ül-emîn" derlerdi.
  • Vücuttaki bütün âzâlarını İslâmiyete uygun şekilde ve uygun yerlerde kullan

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

endami / endamî

  • Vücuda uygun, bedene münasib, biçimli. (Farsça)

enseb

  • En uygun.
  • Daha uygun.

ensep

  • En uygun.

erzan

  • Ucuz, değeri düşük, pahalı olmayan. (Farsça)
  • Lâyık, münâsib, muvafık, elyâk, şâyân, müstehak, uygun, yerinde. (Farsça)

erzani / erzanî

  • Ucuzluk. (Farsça)
  • Lâyıklık, liyakat, münasiblik, muvafakat, uygunluk. (Farsça)

esaret-i nefis

  • Nefsin esareti; insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygunun esiri olma.

esca'

  • (Tekili: Sec') Edb: Nesirde fıkra sonlarının kafiye tarzında olan uygunlukları, vezinli nesirler.

eslah

  • En salih, en iyi, en uygun.

esrar-ı tevafukiye

  • Tevafukun, uygunluğun sırları.

etvar-ı na-layıka / etvar-ı nâ-lâyıka

  • Uygunsuz ve münasebetsiz hareketler.

evceh

  • En vecihli, çok uygun, en münâsebetli.

evceh-i akval / evceh-i akvâl

  • Sözlerin en uygunu, kavillerin en münasebetlisi.

evfak

  • Daha muvafık. En uygun. En muvafık.
  • En uygun.
  • En uygun.

evkaf / evkâf

  • (Tekili: Vakıf) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar.Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen
  • Vakıflar. Sâhibi tarafından İslâmiyet'e uygun olarak bir hayır işe tahsis edilmiş mülk veya mallar.

evkat-ı münasip

  • Uygun vakitler.

evla / evlâ / اولى

  • En iyi, en uygun. (Arapça)

evla ve eslah / evlâ ve eslâh

  • En iyi ve en uygun.

evliya / evliyâ

  • Velî kelimesinin çoğuludur.
  • Dostlar.
  • Allahü teâlânın sevgili kulları, nefsin esâretinden kurtulup, sözleri, işleri ve hareketleri İslâmiyet'e uygun olanlar, devamlı Allahü teâlâyı hatırlayıp, ananlar.

fahşa / fahşâ

  • Meşru olmayan cinsel ilişki, fuhuş.
  • Zekatı az verme, tamahkârlık.
  • Akla ve ahlâka uygun olmayan söz ve iş.

fasid / fâsid

  • Bozan, bozuk.
  • Bir ibâdetin, bâtıl olması, geçersiz olması. Bâtıl.
  • Aslı İslâmiyet'e uygun olup, sıfatı uygun olmayan muâmele, akid.

fasid akd / fâsid akd

  • Aslı İslâmiyet'e uygun olduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan her çeşit sözleşme.

fasid bey' / fâsid bey'

  • Aslı İslâmiyet'e uygun olup sıfatı uygun olmayan satış.

fasid icare / fâsid icâre

  • Aslı İslâmiyet'e uyduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan icâre (kirâya verme).

fenn-i belagat / fenn-i belâgat / فَنِّ بَلَاغَتْ

  • Hâle uygun söz söyleme ilmi.

fenn-i maani / fenn-i maânî

  • Mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim.

fennen

  • Fence, fenne uygun olarak, fen vâsıtası ile.

ferahur

  • Uygun, lâyık, münasib. (Farsça)

fettahiyet / fettâhiyet

  • Herşeyi uygun şekilde açma fiili.

fetva / fetvâ

  • Herhangi bir işin dîne (İslâmiyet'e) uygun olup olmadığına dâir müftî tarafından verilen cevâb.

fırsat / فرصت

  • Uygun an, fırsat. (Arapça)

firudest

  • Birkaç hânendenin hep bir ağızdan usûlüne uygun olarak söyledikleri nağme. (Farsça)

fıtri / fıtrî

  • Doğuştan, yaradılıştan, fıtrata âit ve müteallik. Hayat kanunlarına uygun.

fursat / فرصت

  • Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.
  • Fırsat, uygun an. (Arapça)

fusaha

  • (Tekili: Fasih) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler. Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar.

gasl

  • Yıkama. Gusül. Şartlarına uygun şeklide boy abdesti almak.
  • Birisini döğüp vücudunu acıtmak.

gaybi tevafuk / gaybî tevafuk

  • Gaybî ve mânevî bir yardım sonucu oluşan tevafuk, uygunluk.

gayr-ı ahlaki / gayr-ı ahlâkî

  • Ahlâk dışı, ahlâka uygun olmayan.

gayr-ı fıtri / gayr-ı fıtrî

  • Yaratılışa uygun olmayan.

gayr-i meşru / gayr-i meşrû

  • İslâmiyet'e uygun olmayan iş ve hareketler.

gayr-ı mülayim / gayr-ı mülâyim

  • Uygunsuz, abes.

gayr-ı mutabık

  • Uygun gelmeyen, uymayan.

gayr-ı muvafık

  • Uygun olmayan.

gına / gınâ

  • Şarkı, tegannî, müzik perdelerine uygun ses; çalgı ile birlikte şarkı, müzik. Tegannî de denir.
  • Zenginlik.

hacc-ül haremeyn / hâcc-ül haremeyn

  • Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret eden.

hacce / hâcce

  • (Çoğulu: Havâcc) Hacca giden, usulüne uygun olarak Kâbe'yi ziyaret ederek hac vazifesini yerine getiren kadın veya kız.
  • (Çoğulu: Hâcc) Bir cins diken.

hakikat-i meşrutiyet-i meşrua / hakikat-i meşrutiyet-i meşrûa

  • Dine uygun meşrutiyetin esası.

hakim / hakîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hikmet sâhibi, ilmi kâmil, işi güzel, uygun işler yaratıcı ve kullar arasında hükmedici.
  • Hikmet ehli. Din bilgilerini fen bilgileri ile isbât eden âlim.

hakk

  • (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti.
  • Dâva ve iddia.
  • Hakikate uygunluk.
  • Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse.
  • Münasib
  • Din. İslâmi

hakkani / hakkanî

  • Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.

hakl

  • Ziraate uygun yer.

hale mutabık

  • Hâl ve duruma uygun.

halt / خَلْطْ

  • Karıştırma.
  • Uygunsuz söz söyleme.
  • Karıştırma, uygunsuz söz söyleme.

harcıalem / harcıâlem / خرج عالم

  • Herkese açık, herkese uygun.

harice temessül

  • Zihnî olan kelâmın hâricî âlemdeki kanunlara uygun şekilde tanzim edilişi.

hasene

  • İyilik. Güzellik. Hayırlı amel. Allah rızasına çok uygun iş.
  • Eski altun paralardan biri.

hem-aheng

  • Uygun, münasib, denk. (Farsça)

hem-saz

  • Uyan, uygun, muvafık, münâsib. (Farsça)
  • Arkadaş, refik, arkadaşlık. (Farsça)

heni / henî

  • Hazmı kolay olan, faydalı ve sıhhate uygun.

hile-i batıla / hîle-i bâtıla

  • Haramı helâl ve helâli haram yapmak veya farzı kendisine uygun gelecek şekilde yapmak yâhut birinin hakkına mâni olmak veya haksız mal ele geçirmek için yapılan hîle.

hırpadak

  • Birdenbire, hemencecik.
  • Uygun bir şekilde, münâsib bir tarzda. Tıpatıp.

hükm-i şer'i / hükm-i şer'î

  • Kur'an-ı Kerim'e ve Din-i İslâm'a uygun kanun ile verilen karar. Şeriatın hükmü.

hukuk-u şer'iye

  • Dine uygun hukuklar, haklar.

hükumet-i meşrua / hükûmet-i meşrua

  • Hukuka, kanuna uygun hükûmet.

hükumet-i meşruta-i meşrua / hükûmet-i meşruta-i meşrua

  • Şeriata uygun meşrutiyet hükûmeti.

hürriyet-i şer'i / hürriyet-i şer'î

  • İslâmiyetin uygun gördüğü hürriyet, İslâm'ın hürriyet anlayışı.

hüsn-i ta'bir

  • Müstehcen veya soğuk bir şeyin güzel ve edebe uygun bir tarzda ifade edilmesi.

hüsn-ü tenasüp

  • Güzel bir uygunluk.

hüsn-ü vifak

  • Uygunluğun güzelliği, güzel uygunluk.

i'tidal

  • Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. Vasat derece olmak.
  • Yumuşaklık. Uygunluk.
  • Gündüz ve gecenin birbirine denk, eşit olması.
  • Miktar ve keyfiyyet hususunda iki hâlet arasında mutavassıt olmak.

ibban / ibbân

  • Uygun zaman, vakit. Her şeyin mevsimi.

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

ictihad

  • Kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışmak. Gayret etmek. Çalışmak.
  • Anlayış.
  • Kanaat.
  • Fık: Şeriatın fer'î mes'elelerine âit hükümleri, İslâm müçtehidlerinin, usulüne uygun olarak, Kur'an ve Hadis-i Şeriflerden çıkarmaları ve bunun için tam gayret etmiş olmaları. Böyle

ictişa'

  • Yer uygun olmama.

idam

  • Islah etmek. Muvafık kılmak, uygun yapmak.

ihale / ihâle

  • İşi uygun olana verme.

ihlas-mendane

  • Temiz yürekli kimseye yakışır şekilde, ihlaslı kişiye uygun tarzda. (Farsça)

ihtiyat / ihtiyât

  • Dîne uygun olmayan bir işi yapma şüphesinden kurtulmak için, tedbirli hareket etme.

ilham / ilhâm

  • Peygamberlerin kalblerine, uyanık iken, melek görünmeden ilâhî vahyin bırakılması.
  • Sâlihlerin, iyi kimselerin kalbine gelen İslâmiyet'e uygun mânâlar.
  • Allahü teâlânın bildirmesi. Sevk-i tabîî. Bugün buna içgüdü denilmektedir.

illet-i şer'iye

  • Şeriata ait illet; İslâmiyete uygun gerçek neden, sebep.

ilm-i bedi'

  • İlm-i beyânın üç bölümünden üçüncü bölümüdür ki, bediiyat da denir. Muktezâ-yı hâle uygun bir kelâmın lâfız ve mânâ bakımından daha da güzelleştirilmesinin kaidelerinden bahseder. Bu kaidelere Edebî San'atlar da denir.Her şeyin güzellik cihetlerinden bilhassa Arabi terkiblerden bahseder, kelâmın güz

ilm-i kıraat

  • Usul ve kaidesine uygun olarak Kur'an-ı Kerimin okunması ilmi. Bak: (Kıraat) ve (Kıraat-ı seb'a) ve (Fenn-i kıraat)

ilm-i meani / ilm-i meânî

  • Sözün hâle uygunluğundan bahseden edebî ilim dallarından biri.

ilmi / ilmî

  • İlimle ilgili, ilme uygun.

imla / imlâ

  • Usûlüne uygun olarak yazma, yazdırma.

imtizac-ı elvan

  • Renklerin uygunluğu.

inayet-i bari / inâyet-i bâri

  • Varlıklardaki organ ve donanımı gayelere uygun yaratan Allah'ın ihsanı, yardımı.

inşad

  • Edb: Şiir okuma. Şiiri kaidesine uygun ahenk ile okuma. Sesini yükseltme.
  • Arayıp soruşturma.
  • Birisini hicvetme.
  • Kayıp olan bir şeyi haber verme.

insaflı

  • Vicdana uygun davranan.

intıbak

  • (Tıbk. dan) Uygun olmak, muvâfakat. Mutabık, mümâsil ve muvâfık olmak.

intibak

  • Uyma, uygun hale gelme. Edebiyatta iki zıd şeyin ortak özelliğini bulup birleştirme.

intıbakat

  • (Tekili: İntıbak) Uygun ve münasib gelmeler. Mutabık gelmeler.

irtiza'

  • (Rıza. dan) Razı olma, rıza gösterme, uygun ve münasib bulma. Kabul etme.
  • Beğenme, seçme.

isabet

  • Rastlamak. Doğruca varıp erişmek. Doğru düşünmek, matluba uygun iş işlemek.

islam-ı mecazi / islâm-ı mecâzî

  • Nefsin, itminâna gelmeden yâni Allahü teâlânın rızâsına uygun hareket etmeye başlamadan önce, kişide bulunan ve Cennet'e girmek için yeterli olan İslâmiyet.

israf / isrâf

  • Malı, İslâmiyet'in ve mürüvvetin uygun görmediği yâni lüzumsuz, fâidesiz yerlere dağıtmak.

istihsan

  • Beğenmek, güzel bulmak. Bir şeyin iyi olduğu kanaatında bulunmak. Beğenilmek.
  • Fık: Kıyası terkedip, nassa, yani, âyet ve hadis-i şeriflerin hükümlerine en uygun olanı almak. Şeriatta; zorlaştırmayan hükümle, râcih delil ile amel etmektir.

ıstılah

  • Tabir, deyim. Belirli bir topluluğun, bir lafzı lügat mânasından çıkararak başka bir mânada kullanmaları.
  • Bir ilim veya mesleğe âid kelime. Terim. Erbab-ı ilim arasındaki ve herkesin anlamadığı kelime.
  • Muvafakat. Uygunluk. Barışmak. İttifak.

istiva / istivâ

  • Kur'ân-ı kerîmdeki müteşâbih, yâni görülen, ilk anlaşılan mânâların verilmesi akla ve dîne uygun olmayıp günâh olan ve bu sebeble tevîl etmek yâni uygun olan mânâları vermek îcâb eden kapalı sözlerden biri.

ıttırad

  • İntizamlı, uygun şekilde. Saat gibi intizamlı hareket. Sıra ile birbirini takib eden. Ritmik.

ittirad

  • Düzenli, uygun biçimde sıra ile birbirini izleyen. Biteviye.

kabil-i telif

  • Uygun olan, bağdaşan.

kaideten

  • Kaide ve hükümlere göre. Kurala uygun olarak.

kalb-i salih

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden insanın kalbi.

kanun-u şer'i / kanun-u şer'î

  • Dine uygun kanun.

kanuni / kanunî

  • Kanuna göre, uygun.

karıakıl / kârıakıl

  • Akla uygun.

kaza / kazâ

  • Allahü teâlânın ezelde irâde ve taktir buyurduğu şeyleri, zamânı gelince, ilim ve irâdesine muvâfık (uygun) olarak yaratması. Kazâ gelmez Hak yazmayınca, Belâ gelmez kul azmayınca.

keffaret

  • (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç.
  • Günahtan arınma.

kema yenbagi / kema yenbagî

  • İcabettiği gibi, uygun olduğu üzere, lâyıkı gibi.

kemal-i münasebet / kemâl-i münasebet

  • Mükemmel bir uygunluk.

kemal-i tenasüb / kemâl-i tenasüb

  • Tam bir uygunluk.

keramend

  • Münasib, muvafık, lâyık, uygun, şayeste. (Farsça)

keşişane / keşişâne

  • Keşişe yakışır yolda. Papaza uygun şekil ve surette. (Farsça)

kitab-ı belağat / kitab-ı belâğat

  • Maksada ve hâle uygun söz söyleme kitabı.

kitabi / kitabî / kitâbî

  • Kitaba dair ve müteallik. Kitaba tabi olan. Kitaba uygun. Kur'an, İncil, Tevrat kitablarından birine inanan. Semavî kitaplardan birine inanan.
  • Kitaba uygun, kitapla ilgili, ilâhî kitaplardan birine inanan.

kıvam

  • Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali.
  • Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali.
  • Tav.
  • Durma.
  • Çağ.
  • Bir şeyin nizamı.
  • Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler.

kıyas-ı fasid / kıyâs-ı fâsid

  • Şartlarına uygun olmadan yapılan bozuk, geçersiz kıyas.

kıyasi / kıyasî

  • Kıyasan uygun olan.
  • (Kıyâsiyye) Benzetme ile olan.
  • Genel kaideye uygun ve muvafık olan.

kıyasiyyat

  • (Tekili: Kıyâsi) Benzetme veya tatbik ile olanlar.
  • Umumi kurallara uygun olanlar.

küfüv

  • Denk, uygun.

küfüvv-ü şer'i / küfüvv-ü şer'î

  • Şeriatın eşler arasında uygun gördüğü denklik; birbirine uygunluk.

küfv

  • Denk olan, uygun düşen.

kuvve-i müdrike

  • İdrak kuvveti. Beş duygunun, hissin zihinde duyulması, anlaşılması.

lahn

  • Güzel ve kaideli ses.
  • Nağme.
  • Kaideye uymayan yanlış okuyuş.
  • Usulüne uygun okumak.
  • Sadece muhatabın anlıyacağı şekilde remizle söz söylemek.
  • Meyl.
  • Fehmeylemek.
  • Lisan.
  • Lügat. Fetva. Mânâ. Mefhum.

laşe / lâşe

  • Cife. Kokmuş et parçası.
  • Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri.
  • Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan.
  • Zayıf ve cılız hayvan.
  • Mc: Kıyıda
  • Leş. Kendiliğinden ölmüş veya İslâmiyet'in emrine uygun olmayarak kesilmiş veya öldürülmüş hayvan ve böyle hayvanın eti.

latif tevafuk

  • İnce mânâlar içeren hoş, güzel uygunluk.

layık / lâyık

  • (Liyakat. den) Yakışır ve yaraşır. Uygun, münasib ve muvafık.
  • Uygun.
  • Uygun, yaraşır.

leff-ü neşr

  • Sarıp bağlama ve çözüp yayma. Birkaç isim yazdıktan sonra onların her birine ait özellik veya görevleri ayrıca sıralama. Bu sıralama isimlerin sırasına uygun sırada olursa "mürettep" adını alır. Olmazsa "müşevveş" adını alır.

lian / liân

  • Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi.
  • Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer'i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab okumak suretiyle olan yeminleri. Buna: Mülâene, telâun, iltiân da denir.
  • Lânetleşmek, erkeğin zevcesini (hanımını) zinâ etmekle suçlaması veya bu çocuk benden değildir demesi hâlinde dört şâhid getiremezse, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çağrılarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmedeki bildirildiği şekilde) kar şılıklı yemîn etmeleri ve lânetleşmeleri. Buna mu

lisan-ı beliğane / lisân-ı beliğâne

  • Belâgatli dil, maksadı muhatabın hâline tam bir uygunluk içinde anlatan dil.

liyakat / liyâkat

  • Layıklık, uygunluk.

lüzum-u mutabakat

  • Uygunluğun lüzumu, gereği.

ma'kul / ma'kûl / مَعْقُولْ

  • Akla uygun, akıllıca iş gören, anlayışlı, mantıklı.
  • Akla uygun.

ma'kulat

  • (Tekili: Ma'kul) Aklın uygun bulduğu, ancak akıl ile bilinir ve nakle müstenid olmayan meseleler ve ilimler.

ma'kuliyet

  • Akla uygunluk, mantıki oluş.
  • Menkul olmayış.

ma'rifetullah

  • Masnuat-ı İlâhiyeyi ve Kur'âni hakikatleri tefekkür ve tahsil ile veya lütf-i İlâhi ile kalbi inkişâf ve basirete sâhib olmak. Esmâ-i İlâhiyyeyi tanımak. İlâhi hakikatlara vukufiyet. Her işte Allah rızâsına en uygun hareket tarzını bilip amel etmek.

maani / maanî

  • (Tekili: Mâna) Mânalar.
  • Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı.

maani-i beyaniye / maâni-i beyâniye

  • Beyân ve maânî ilimleri (beyân; teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konularından bahseder; maânî; sözün maksada uygunluğundan bahseder.).

maglubane

  • Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde. (Farsça)

mahra

  • Değerli ve itibarlı insan.
  • Uygun, münâsib ve elverişli şey.

mahz-ı belagat / mahz-ı belâgat

  • Her yönüyle belâgatlı olan, tam yerinde ve tam şartlara uygun söz söylemek.

mail-i inhidam / mâil-i inhidam

  • Yıkılmaya meyilli, yıkılmaya uygun, müsait.

makul / mâkul / mâkûl / معقول

  • Akla uygun.
  • Akla uygun.
  • Akla uygun.
  • Akla uygun. (Arapça)

makulane / mâkulâne / mâkûlâne

  • Akla uygun bir şekilde.
  • Akla uygun biçimde.

makulat / mâkulât / mâkûlât

  • Aklın uygun bulduğu, akıl ile bilinen şeyler.
  • Akla uygun olanlar, akılla ilgili bulunanlar.

makule / mâkûle

  • Akla uygun olan.

makuliyet / mâkuliyet / mâkûliyet

  • Akla uygunluk.
  • Akla uygunluk.

mantıki / mantıkî

  • Mantıka dâir. Aklî ve müsbet olan düşünce, fikir. Mantık kaidelerine uygun.

maruf

  • Bilinen, tanınan, meşhur ünlü.
  • Şeriatin emrettiği, uygun gördüğü.

marzi-i ilahi / marzî-i ilâhî

  • Allah'ın rızasına uygun olan iş.
  • Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun işler.

marziyat / marziyât

  • Allah'ın rızasına uygun işler.

marziyat-ı ilahiye / marziyât-ı ilâhiye

  • Allah'ın rızasına uygun işler, Allah'ın hoşnut olacağı işler.

marziyat-ı rabbaniye / marziyât-ı rabbâniye

  • Allah'ın rızasına uygun işler, Allah'ın hoşnut olmasına sebep olan şeyler.

marziyatı / marziyâtı

  • Razı ve hoşnut olduğu şeyler; Allah'ın rızasına uygun şeyler.

maslahatkarane / maslahatkârâne

  • Maslahata, işe ve maksada uygun surette. (Farsça)

masug

  • Kalıba dökülmüş.
  • Örneğe uygun.
  • Düz.

mavudieleh / mâvudieleh

  • Varlık gayesine uygunluk.

me'sur / me'sûr

  • Esir edilmiş, tutsak, yolu kesilmiş. Dinî geleneklere uygun olan, rivayete dayanan.

mecaz-ı akli / mecaz-ı aklî

  • Akla uygun olan mecaz, akılla bilinen mecaz, bir şeyi asıl sebebinin dışında başka bir sebebe isnad etmek.

medar-ı tenasüp / medâr-ı tenasüp

  • Uygunluk sebebi, kaynağı.

mefhum-ı muvafık / mefhûm-ı muvâfık

  • Lafızda (sözde) zikredilmeyen mânânın bizzat zikredilen mânâya hükümde uygunluğu.

mekruh

  • İğrenç, tiksinti veren.
  • Haram olmayan ve zaruret olmadıkça yapılması uygun görülmeyen iş.

meleke-i riayet-i hukuk

  • Hukuka uygun davranma alışkanlığı, pratiği.

mendub

  • İyilikleri sayılarak arkasından ağlanan ölü.
  • Şeriatçe yapılıp yapılmamasında bir sakınca olmayan ama uygun görülen işler.

mes'udane

  • İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla. (Farsça)

mesai-yi şer'iye / mesâi-yi şer'iye

  • Şeriata uygun olan çalışma ve çabalar.

meşayıh-ı müstakim-ül-ahval / meşâyıh-ı müstakîm-ül-ahvâl

  • Hâlleri İslâmiyet'in emirlerine uygun olan zâtlar.

mesnun / mesnûn

  • Bilenmiş.
  • Sünnete uygun olan.
  • Yıllanmış şey.

meşru / meşrû

  • Şer'an caiz olan, şeriate ve kanuna uygun olan.
  • Helâl, dine uygun.
  • Helâl, dine uygun.
  • Dine uygun.

meşru' / meşrû' / مشروع / مَشْرُوعْ

  • Şerîate (İslâmiyet'e) uygun şey.
  • Şeriata uygun.
  • İslâma uygun.
  • İslâma uygun.

meşruiyet / meşrûiyet

  • Meşruluk, meşru olma, kanuna, şeriata uygun olma.
  • Dine uygunluk.

meşruiyyet

  • Meşruluk. Meşru' olma. Kanuna, şeriata uygun bulunma. Yasak olmayış.

meşruta-i meşrua / meşrûta-i meşrûa

  • Dine uygun meşrutiyet; İslâmın öngördüğü meşrutiyet.
  • Dine uygun meşrutiyet; İslâm'ın öngördüğü meşrutiyet.

meşrutiyet-i meşrua / meşrutiyet-i meşrûâ

  • Dine uygun meşrutiyet; İslâm'ın öngördüğü meşrutiyet.
  • Dine uygun olan meşrutiyet, yönetim şekli.

meşrutiyet-i şer'iye

  • İslâma uygun olarak şartları ve kuralları belirlenen meşrutiyet sistemi.

mevadd-ı münasib / mevadd-ı münâsib

  • Uygun maddeler.

mevki-i münasib

  • Uygun yer ve konum.

mevki-i münasip

  • Uygun mevki, ilgili yer.

mevkuf satış / mevkûf satış

  • Sözleşme, alıcı ve verici açısından İslâmiyet'e uygun olduğu hâlde; başkasının hakkı karışmış olan alış-veriş.

mevzi-i münasib

  • Uygun yer ve konum.

mevzi-i münasip

  • Uygun konum.

misal-i enseb / misâl-i enseb / مِثَالِ اَنْسَبْ

  • En uygun örnek.

misal-i meşru / misâl-i meşru

  • Şeriata uygun timsal, örnek.

misk ile anber

  • Tamamıyla isteğe uygun. (Misk ü anber de denir).

modern

  • Şimdiki zamana uygun, asri. (Fransızca)

mu'cize-i tevafukıyye

  • Kur'ân'daki tevafuka ait mu'cize, kelimelerin mu'cizeli bir şekilde birbirine uygunluğu.

mü'telif

  • (Ülfet. den) Alışan, ülfet eden, alışık.
  • Uygun, muvafık, denk.

muaddele

  • Adaletli; adalet ölçülerine uygun hale getirilmiş.

muadelet / muâdelet

  • Müsâvilik, denklik. Karşılıklı uygunluk. Eşitlik.
  • Eşitlik, denklik, karşılıklı denge ve uygunluk.

mücaz

  • (Cevaz. dan) Câiz görülmüş, yapılabilir, uygun ve muvafık görülmüş.
  • Diplomalı. İcazet almış. Kendisine icazet verilmiş.

müceddid

  • Yenileyici, hadîste her asırda geleceği müjdelenen ve îman hakikatlarını asrın anlayışına uygun olarak anlatmakla görevlendirilen nurlu âlim.

müfti / müftî

  • Fetvâ veren.
  • Vilâyet ve kazâlarda din işlerine bakan, İslâm âlimlerinin dînî bir konuda vermiş oldukları hükümleri yâni fetvâyı, insanlara bildiren kimse; nakleden me'mur.
  • Fetvâ veren, yâni herhangi bir şeyin, İslâm dînine uygun olup olmadığını bildiren, Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şer

muhabbet-i gayr-ı meşrua

  • Dine uygun olmayan sevgi.

muhabbet-i meşrua

  • Helâl, dine uygun sevgi.

mukarenet

  • (A, uzun okunur) Yakınlık. Ayrılmayıp musâhebe etmek.
  • Bitişmek. Birleşmek.
  • Uygunluk.
  • Bir yere gelmek.
  • Bitişiklik, yaklaşma, kavuşma, uygunluk, cinsel yaklaşma.

mukri'

  • Kur'an-ı Kerimi kaidelerine uygun okuyan.

mukteza-yı hale mutabakat / muktezâ-yı hâle mutabakat

  • Hâlin icabına ve gereğine uygunluk.

mülaane / mülâane

  • Zevcesini (eşini) zinâ ile suçlayan erkeğin dört şâhit getirememesi hâlinde, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çıkarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmelerde bildirilen ifâdelerle) karşılıklı yemin etmeleri ve lânetleşmeleri.

mülayemet

  • Lâtife etmek, şaka yapmak.
  • Sevinç izhar etmek.
  • Yumuşaklık. Uygunluk. Yumuşak huyluluk.
  • Bağırsakların yumuşaklığı.

mülayim

  • Yumuşak. Yavaş. Uygun. Yumuşak huylu.

mümaşat

  • Birlikte hoş geçinmek.
  • Bir maslahat yolunu takib etmek.
  • Meslek işlerinde tesviye, tervic ve idare etmek.
  • Karışmamak.
  • Başkalarının zarar vermeyen fikirlerine uyarcasına hareket etmek ve sulh u salâh üzere durmak. Uygunluk.

mümtezic

  • İmtizac eden. Birleşmiş olan, birleşik.
  • Birbirine tamamen uygun olarak karışmış olan.
  • Aralık bırakmayan, birbirine karışık, tamamen kapanan.
  • Birbiriyle iyi geçinen.

münasebat / münâsebât

  • Uygunluklar, ilgiler.

münasebat-ı mefhumiye / münasebât-ı mefhumiye

  • Sözdeki mealin gerçeğe uygunluğu.

münasebat-ı tevafukiye / münâsebât-ı tevafukiye

  • Birbirine uygun gelişmelerdeki bağlantılar, ilişkiler.

münasebat-ı tevafukıyet / münâsebât-ı tevafukıyet

  • Uygunluk arz eden münâsebetler, bağlantılar.

münasebet / münâsebet / مناسبت

  • İki şey arasındaki tenasüb, uygunluk, yakınlık, bağlılık, mensubiyet, yakışmak, vesile, alâka.
  • Uygunluk, ilgi.
  • Uygunluk.

münasebet-i belağat / münasebet-i belâğat

  • Belağattaki münasebet, uygunluk.

münasebet-i makule / münasebet-i mâkule

  • Akla uygun bir bağ, ilgi, ilişki.

münasib / münâsib

  • Benzer, uygun, lâyık, yakışır, yaraşır.
  • Uygun.
  • Uygun, yakışır.

münasip / münâsip / مناسب

  • Benzer, uygun.
  • Uygun.

münazara

  • Karşılıklı konuşmak. İlmî ve kaideye uygun olarak yapılan münakaşa. Mübahese.

münker

  • Yapılması uygun olmayan, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerle ve müctehidlerin (dinde söz sâhibi âlimlerin) söz birliği ile yasak edilen şey; günah.

muntabık

  • İntibak eden. Birbirine uyan. Uygun.
  • Uygun.
  • Uygun.

müntabık

  • Mutabık ve muvafık, uygun olan.
  • Uygun.

muntabık / منطبق

  • Uygun, uyumlu. (Arapça)

müraat-ı efham / müraât-ı efhâm

  • Zihinlere, anlayışlara uygun davranma; anlayış seviyelerini dikkate alma.

müraat-ı nazir / müraat-ı nazîr

  • Edb: Mânâca birbirine uygun kelimeleri bir cümlede toplamak.

murdar

  • Pis. Kirli. Mülevves. Temiz olmayan. (Farsça)
  • İslâmiyetin gösterdiği kaidelere uygun olmıyarak kesilmiş hayvan. (Farsça)

mürüvvet

  • İnsaniyet. İnsanlığa uygun olan şeyi yapmak. Güzel ve iyi şeyleri alıp, kötü şeyleri ve hâlleri bırakmak.
  • Ana baba saadeti.
  • Mertlik, yiğitlik.
  • Reculiyet.

müsaadesiz

  • Uygunsuz, izin vermeyen.

müsaid / مساعد

  • Muvafık, uygun. Yardım eden. İzin veren.
  • Uygun.
  • Uygun. (Arapça)

müsaif

  • İş bitiren, uygunluk gösteren.

müsait / müsâit

  • Uygun.
  • Uygun.

müşakele

  • Benzeme, uygunluk, şekilce bir olma.

müşakelet

  • Şekilde bir olma ve uygunluk, benzeyiş.
  • Cinsiyet birliği.
  • Edb: Birinin söylediği bir sözü diğerinin az çok evvelki mânaya zıd olarak kullanması.

müşakil

  • Diğerine uygun olan, şeklini benzeten, şekilce benzeyen.

müsbet hareket

  • Doğruluğu âşikâr olan ve belli ve isbat edilebilen; doğru düşünenlerin kabul edebileceği kanun ve nizama uygun hareket.
  • Allah'ın (C.C.) emrine uygun, tahribkâr ve tecavüzkâr olmayan, yapıcı ve tâmir edici tarzda olan, mizan, adâlet ve insafa uyan hareket.

müstaid

  • Yetenekli, uygun.

mutabaat / mutâbaat

  • Uyum, uygunluk.

mutabakat / mutâbakat / مُطَابَقَتْ

  • Uygunluk.
  • Uygunluk. Muhalif ve mugayir olmayıp, uygun ve muvafık olmak.
  • Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânânın tamamına delâleti.
  • Uygunluk.
  • Uygunluk.

mutabık / mutâbık / مُطَابِقْ

  • Uygun. Muvafık. Uyan.
  • Birbirine uyan, uygun.
  • Uygun.
  • Uygun.
  • Uygun.

mutabık-ı makam

  • Sözün konumuna uygun.

mutabık-ı mukteza-yı hal / mutabık-ı mukteza-yı hâl / mutâbık-ı muktezâ-yı hâl / مُطَابِقِ مُقْتَضَايِ حَالْ

  • İçinde bulunulan durumun gerektirdiği şartlara uygun olma.
  • Hâlin gereğine uygun.

mutabık-ı muktezā-yı hal / mutâbık-ı muktezā-yı hâl / مُطَابِقِ مُقْتَضَايِ حَالْ

  • Hâlin gereğine uygun.

mutabık-ı vaki

  • Gerçeğe uygun.

mutābık-ı vaki' / mutābık-ı vâki' / مُطَابِقِ وَاقِعْ

  • Olana uygun.

mutatabık

  • Münâsib gelen. Birbirine uyan. Uygun.

müteeddib olma

  • Edeplenme, terbiye almış olma, görgü kurllarına uygun davranma.

mütehallif

  • (Mütehallife) Uymayan, uygun ve münasib gelmeyen.
  • Değişebilir, değişken.

mütehazib

  • Biribine muvâfık olmak, uygunluk.

mütekamilin / mütekâmilîn

  • Tekâmül etmiş olanlar. Kâmil ve olgun kimseler. Allah'ın emrine uygun şekilde hareketi alışkanlık hâline getirmiş olanlar.

mütenasib / mütenâsib / متناسب

  • Uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan, muvâfık, birbirine mensub ve müşâbih olan.
  • Münasib, birbirine uygun, benzer, denk.
  • Uygun, birbirine yakışan.
  • Uygun, uyumlu. (Arapça)

mütenasiben / mütenâsiben

  • Birbirine uygun olarak.

mütenasık / mütenâsık

  • Birbirine uygun olan, münâsib ve nizam üzerine dizilmiş olan.
  • Dizili, birbirine uygun biçimde.

mütenasika

  • Bir düzen içinde, tertipli; birbirine uygun, insicamlı.

mütenasip / mütenâsip

  • Birbirine uygun.

mütetabık / mütetâbık

  • Birbirine uygun olan.

mütetabıkan

  • Birbirine uygunluk içinde.

mütevafık

  • Birbirine uygun olan, tevafuk eden.

müvademe

  • Mülâzemet, uygunluk, muvâfakat.

müvaeme

  • Muvâfakat, uygunluk.

muvafakat / muvâfakat / مُوَافَقَتْ

  • Uygunluk. Uymak. Anlaşmak. Karşılıklı anlaşma. Râzı olma. Müsâade.
  • Uygunluk; bir durumu uygun görme.
  • Uygunluk, uygun bulma.
  • Uygunluk.

muvafakat etme

  • Uygun bulma.

muvafakat-i adediye

  • Sayıca meydana gelen uygunluk, denklik.

muvafakat-ı maneviye / muvafakat-ı mâneviye

  • Mânevi uygunluk, denklik.

muvafakat-ı mefhumiye

  • Sözden çıkarılan meallerin uygunluğu.

muvafık / muvâfık / موافق / مُوَافِقْ

  • Uygun. Yerinde. Denk.
  • Muvafık gelmek: Uygun olmak.
  • Uygun.
  • Lâyık, uygun.
  • Uygun.
  • Uygun.

muvafık görme

  • Uygun görme.

muvakkat nikah / muvakkat nikâh

  • Geçici nikâh. Bir adamın, yüz sene de olsa, belli bir zaman sonra hanımını boşamağı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan ve harâm olan nikâh.

müvatat

  • Muvafakat, uygunluk.
  • Boyun eğmek, itaat etmek.

müvazea

  • Tevzi edişmek. Paylaşmak.
  • Danışmak, istişârede bulunmak müşavere etmek.
  • Muvafakat etmek, uygun olmak.

muvazenet

  • Ölçmek. Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek.
  • Düşünmek.
  • İki şeyin vezince birbirine denk olması. Uygunluk.

muvazin

  • (Vezn. den) Ağırlıkça birbirine eşit ve denk olan.
  • Denk, uygun.

müvecceh

  • Yüzü bir tarafa döndürülmüş.
  • Uygun. Doğru.
  • Herkesin teveccüh ettiği, makbul, münasib.

na-bayeste

  • Lüzumsuz, gereksiz. Uygun ve münasib olmıyan. (Farsça)

na-beca

  • Yersiz, uygunsuz, münasebetsiz. (Farsça)

na-çespan

  • Uygun ve yakışık olmıyan. (Farsça)

na-demsaz

  • Uymayan, uygun olmayan, âhenksiz. (Farsça)

na-hemvar

  • Eğri, düz olmayan. (Farsça)
  • Uymayan, mutabık gelmeyen. (Farsça)
  • Uygunsuz. (Farsça)

na-ma'kul

  • Akla uygun gelmeyen. Akıl almayan. Mâkul olmıyan. (Farsça)

na-marzi

  • Beğenilmeyen, arzu ve isteğe uygun olmayan. (Farsça)

na-meşru

  • Meşru olmayan, şeriat harici. (Farsça)
  • Kanunsuz, uygunsuz. (Farsça)
  • Günah olan şeyler. (Farsça)

na-mülayim

  • Uygun olmayan. (Farsça)
  • Çetin, sert. (Farsça)

na-münasib

  • Münâsebetsiz, yakışıksız, uygunsuz, uygun olmayan. (Farsça)

na-muvafık

  • Muvafık gelmeyen, uygun olmayan. (Farsça)

na-resa

  • Yetişmemiş, ham. (Farsça)
  • Uygun ve münasib olmayan. (Farsça)

na-resayi / na-resayî

  • Uygunsuzluk, münasebetsizlik. (Farsça)
  • Hamlık. (Farsça)

na-saz

  • Münasebetsiz. uygunsuz, uymaz. (Farsça)

na-sazi / na-sazî

  • Uygunsuzluk, münasebetsizlik, uymazlık. (Farsça)

na-sazkar / na-sazkâr

  • Uygun görmeyen, muhâlif. (Farsça)
  • Beklenmemiş, işitilmemiş. (Farsça)
  • Münâsebetsiz işle uğraşan. (Farsça)

na-sazkari / na-sazkârî

  • Uygunsuz iş yapma, münâsebetsiz iş görme. (Farsça)
  • Zıtlık, uygunsuzluk. (Farsça)

nahencar / nâhencâr / ناهنجار

  • Doğru olmayan, uygun olmayan. (Farsça)

nameşru / nâmeşrû

  • Dînen uygun ve helâl olmayan.

namüsaid / nâmüsaid / نامساعد

  • Uygun olmayan. (Farsça - Arapça)

namuvafık / nâmuvafık / nâmuvâfık

  • Uygunsuz.
  • Uygun olmayan.

naresa / nâresâ / نارسا

  • Ham. (Farsça)
  • Uygun olmayan. (Farsça)

naseza / nâseza

  • Uygun olmayan.

nazır / nâzır

  • Gören, görücü.
  • Vakfın işlerini, dînin emirlerine uygun olarak idâre etmek üzere vâkıf (vakıf yapan) veya hâkim tarafından tâyin edilen mütevellînin vakıf işlerindeki tasarruflarını murâkabe (kontrol) etmesi ve gerektiğinde ona re'yleri (görüşleri) ile yardımcı o lması için vazîfelend

nazzam-ı vahid / nazzâm-ı vâhid

  • Bütün varlık âlemini yaratılış gayelerine uygun olarak en güzel şekilde düzenleyen Kendisi bir olan Allah.

nebve

  • Uzaklaşmak.
  • Ok hedefe varamamak.
  • Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması.
  • Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması.
  • Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.

nikah / nikâh

  • Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme.
  • Resmi evlenme muâmelesi.
  • İman ve Kur'ân esaslarına uygun evlenme.

nisbet-i adediye

  • Sayısal uygunluk oranı.

nizam / nizâm

  • Düzen, uygunluk.

nizami / nizamî

  • Düzenli, tertipli, usulüne uygun.
  • Kanun ve nizama ait, onunla alâkalı.

nizar

  • Korkutup, uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.

nokta-i telaki / nokta-i telâki

  • Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası, yeri.
  • Münâsebet. Uygunluk.

normal

  • Kanun, usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. (Fransızca)
  • Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi. (Fransızca)

nutk-u beliğ-i bitarafane / nutk-u beliğ-i bîtarafane

  • Tarafsız (objektif) şekilde, hâl ve seviyeye uygun olan nutuk, konuşma.

rabb-i muhtar-ı hakim / rabb-i muhtar-ı hakîm

  • Herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah.

rasyonel

  • Akla uygun, akılcı.
  • Fls: Akla uygun, hesaplı, ölçülü, biçili. (Fransızca)
  • Akla uygun.

realist

  • Fls: Hakikatçı. Nefs-ül emre uygun düşünen. Realizm taraftarı. (Fransızca)

restorasyon

  • Tarihî eserlerin aslına uygun tarzda tamiri. (Fransızca)

reva / revâ / روا

  • Lâyık, uygun. Meydana gelmek. (Farsça)
  • Gidici. (Farsça)
  • Layık uygun, caiz.
  • Uygun, lâyık.
  • Uygun, layık. (Farsça)

revadaşte

  • Uygun bulmuş. (Farsça)

riayet

  • Uyma, uygunluk.

ritm

  • (Reythme) Mısra ve cümlelerdeki ses uygunluğundan gelen iç âhengi. Duygunun ses hâline gelişi. (Fransızca)
  • Müvazeneli ve tenasüblü hareket. (Fransızca)

rıza-yı bari / rızâ-yı bâri / رِضَايِ بَار۪ي

  • Herşeyi uygun ve düzgün yaratan Allahın rızâsı.

sa'y

  • Çalışma, gayret sarf etme. Hac veya umrede Safa ile Merve arasında usulüne uygun olarak yedi defa gelip gitmek.

sahih / sahîh

  • Şartlarına uygun olan iş veya ibâdet.

sahih bey' / sahîh bey'

  • Aslı ve sıfatı dîne uygun olan satış. Mûteber olması için bütün şartlarını taşıyan alış-veriş.

saib

  • (Savab. dan) Maksada uygun.
  • Hedefe doğru ulaşan.
  • Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan.

salih / sâlih

  • (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan.
  • Faziletli, ehl-i takva olan.
  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, takva sahibi.
  • Dindar, uygun, iyi hâlli.

salih amel / sâlih amel

  • Faydalı, yararlı iş; dinin emir ve yasaklarına uygun davranış.
  • İyi, haklı, dini emirlere uygun ibadet ve iş.

saliha

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, Allah'ın sevgili kulu mü'mine kadın.

salihat / sâlihat / sâlihât

  • Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler.
  • Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar.
  • Dine uygun iyi ve yararlı işler.
  • İyilikler, dine uygun ameller.

salihin / salihîn

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket edenler, Allah'ın sevgili kulları.

salihlik / sâlihlik

  • Dinin emir ve yasaklarına uygunluk.

şayan / şâyân

  • Yaraşır, uygun, layık.

şayeste / şâyeste

  • Şayan, uygun, yaraşır, lâyık. (Farsça)
  • Nümune. (Farsça)
  • Uygun, yaraşır, lâyık.
  • Uygun, lâyık.

şayestegi / şayestegî

  • Uygunluk, liyâkat. (Farsça)

şaygan

  • Uygun, lâyık, münâsib, sezâ. (Farsça)
  • Bol, çok, mebzul. (Farsça)

şaygani / şayganî

  • Çokluk, bolluk, mebzuliyet. (Farsça)
  • Münasiblik, lâyıklık, uygunluk. (Farsça)

sazkar / sazkâr

  • Uygun, muvafık. (Farsça)

sazkari / sazkârî

  • Uygunluk, muvafakat. (Farsça)

sec'

  • Nesirde cümle sonlarının kâfiye şeklinde birbirine uygunluğu.

secavend / secâvend

  • Kur'ân-ı kerîmin, mânâsına uygun ve doğru okunabilmesi için durak ve geçiş yerlerini gösteren işâretler.

sefih / sefîh

  • Malını dînin ve aklın uygun görmediği yere harc eden, aklı az olan.

selahiyet / selâhiyet

  • Yetki; uygunluk.

semen-i müsemma / semen-i müsemmâ

  • Bâyi' (satıcı) ile müşterinin karşılıklı rızâ ile mebî (mal) için hakîkî kıymetine uygun olsun veya olmasın, tâyin ettikleri yâni uyuştukları bedel.

şer'-i islam / şer'-i islâm

  • İslâm şeriatı. İslâmî hükümlere, itikadlara tam uygun kanun.

şer'i / şer'î

  • Şerîate âit, İslâmiyetle ilgili, İslâmiyet'e uygun.
  • Şeriata uygun, İslâmiyetçe makbul olan. İlâhî kanuna dair. Meşru'.

şer'iyye

  • Şeriata uygun olma. Kanun ve nizamlara muvafık bulunma.

sevab

  • Sevap, dine uygun davranış.

sevk-i tabii / sevk-i tabiî

  • Hayvan veya insanların düşünmeksizin Cenab-ı Hakk'ın sevki ile olan hikmete uygun hareketi. Sevk-i kaderî, ilham veya sevk-i İlâhî demek daha doğrudur.

seza / sezâ

  • Lâyık, uygun.

sezavar

  • Münâsib, uygun, lâyık, şâyân. (Farsça)

sibak u siyak

  • Sözün gelişi. Sözün (öncesinin sonraya olan) uygunluğu.

şiddet-i tenasüp / şiddet-i tenâsüp

  • Büyük uyum, tam bir uygunluk.

sıfat-ı semaiye / sıfat-ı semâiye

  • Gr: Kelimeye ait, kaideye, gramere uygun olmaksızın işitilmekle öğrenilen sıfat.

sırr-ı tevafuk

  • Uygunluk, denklik sırrı.

siyak ve sibaka mülayemet / siyak ve sibaka mülâyemet

  • Sözün öncesinin sonrasına, sonrasının öncesine uygunluğu.

süheyl

  • Kolay, uygun ve yumuşak.
  • Semânın güney tarafında ve Yemenden daha iyi görülen bir yıldız adı. (Bunun için buna Süheyl-i Yemâni denir. Kuzey kutup yıldızının naziri, benzeridir.)
  • Kolay, uygun, yumuşak, bir yıldız.

suleha / sulehâ

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden sâlih kimseler.

şura-yı şer'i / şûrâ-yı şer'î

  • İslâma uygun olan meşveret; İslâma uygun olan istişare müessesesi.

suret-i layık / suret-i lâyık

  • Uygun biçim, şekil.

şurta

  • (Yelkenliye) uygun rüzgâr.
  • Önde gidip düşmanla savaşan asker.
  • Polis, jandarma.

ta'dil-i erkan / ta'dil-i erkân

  • Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak v

ta'lil ba'd-el-vuku'

  • Bir şeye sonradan uygun bir sebep uydurma.

tabir caizse

  • İfadesi uygunsa.

tabiri caiz ise / tâbiri câiz ise

  • İfade edilmesi uygunsa.

tabiri caizse

  • Açıklanması uygunsa.

tac

  • Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık.
  • Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame.
  • Gelinlerin başlarına koydukları cevahirli süslü başlık.
  • Kuşların başındaki

tadil-i erkan / tâdil-i erkân

  • Namazı şartlarına uygun şekilde kılma ve rüku ve secde gibi temel esasların arasında biraz bekleme.

tahallüf

  • Geride bırakılma. Arkada kalma.
  • Değişme. Uygun olmama.

tamam

  • Bitme, bitirme, son, nihayet.
  • Tam, eksiksiz, noksansız.
  • Ne eksik ne fazla.
  • Münasib, uygun.

tamat

  • Mânâsız ve uygunsuz söz. (Farsça)

tarik-i belagat / tarik-i belâgat

  • Belâgat yolu, maksada ve hâle uygun düzgün ve güzel söz söyleme yöntemi.

tarik-i evla / tarik-i evlâ

  • En uygun ve iyi yol.

tasdik

  • Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun olduğunu kabul edip imzalamak.

tasvib / تصویب

  • Uygun bulma, onaylama.
  • Münasib görmek. Uygun ve doğru bulmak.
  • Aşağı indirmek.
  • Uygun görme.
  • Uygun görme. (Arapça)
  • Tasvîb edilmek: Uygun görülmek. (Arapça)
  • Tasvîb etmek: Uygun görmek. (Arapça)
  • Tasvîb olunmak: Uygun görülmek. (Arapça)

tasvib-i arifane / tasvib-i ârifane

  • "İrfan sahibi zâtınızın uygun görmesi" anlamına gelen saygı ifadesi.

tasvibat / tasvibât

  • (Tekili: Tasvib) Tasvib edilip uygun görülen şeyler.

tasvip

  • Uygun bulma.

tatabuk

  • Muvafık ve müttefik olmak. Uygun olmak.

tatbik-i hareket

  • Uygun hareket.

tatbikan

  • Tatbik ederek, uygun yaparak. Fiilen işleyerek.

tavatu'

  • Muvafık olmak, uygun olmak.

tebzir / tebzîr

  • Malı, İslâmiyet'in ve aklın uygun görmediği yerlere dağıtma, isrâf.

tecanüs

  • Bir cinsten olma.
  • Birbirine sıkı sıkı bağlılık, benzeyiş ve uygunluk.

tecevvüz

  • (Çoğulu: Tecevvüzât) (Cevaz. dan) Sözü mecaz olarak söyleme.
  • Caiz olmayanı caiz görme. Cevaz verip yapılmasını uygun görme.

tecvid / tecvîd

  • (Cevdet. den) Bir şeyi güzel yapma. Süsleme.
  • Kur'an-ı Kerim'i usulüne uygun olarak okuma ilmi ve buna dair yazılan kitap.
  • Usûlüne uygun okuma.
  • Güzel yapmak, Kur'ân-ı kerîmi harflerin mahreclerine (çıkış yerlerine) ve sıfatlarına uygun olarak okumak ve bunu anlatan ilim.

tecviz / tecvîz / تجویز

  • Uygun görme. (Arapça)
  • İzin verme. (Arapça)

tedbir

  • Bir şeyi te'min edecek veya def' edecek yol.
  • Cenab-ı Hakk'ın Hakîm ismine uygun hareket, riayet.
  • Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen hazırlık.

tefavüt

  • Farklılık. İki şey arasındaki fark. Uygunsuzluk. Tehâlüf.

tefe'ülen

  • Tefe'ül ederek; bir kitabı rastgele açarak uygun gelen yeri yorumlayarak.

tehallüf / تخلف

  • Uygunsuzluk.
  • Kafileden geri kalma.
  • Geride bırakma.
  • Uygunsuzluk, uymama. (Arapça)

tehalüf / tehâlüf / تخالف

  • Uygunsuzluk, uymama. (Arapça)
  • Farklılık. (Arapça)

tenasüb / tenâsüb / تناسب

  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Anlamca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek amacı ile kullanmak.
  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Nisbet, kıyas.
  • İki adet birbirine nisbet edilerek yapılan hesap usulü.
  • Edb: Mânaca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek maksadı ile zikretmek.
  • Uygunluk.
  • Uygunluk.
  • Uygunluk. (Arapça)
  • Orantı. (Arapça)

tenasüp / tenâsüp

  • Birbirine uyumluluk, uygunluk.

tenezzülat-ı kelam / tenezzülât-ı kelâm

  • Sözün muhatapların seviyelerine uygun olarak ayarlanması.

tensib / tensîb / تنسيب

  • Uygun görme.
  • Uygun görmek. Münasib kılmak.
  • Uygun görme.
  • Uygun görme. (Arapça)
  • Tensîb edilmek: Uygun görülmek. (Arapça)
  • Tensîb etmek: Uygun görmek. (Arapça)

tensib-i fazılane / tensib-i fâzılâne

  • Sizin uygun görmeniz, münâsip bulmanız.

tensip

  • Uygun görme, münâsip kılma.

tercüman-ı beliğ

  • Çevirileri açık seçik ve muhatabın hâline uygun tercüman.

tersi'

  • Oymacılık.
  • Mücevherler takarak süslemek.
  • Edb: Bir beyti teşkil eden mısralar ile bir fıkrayı terkib eden cümlelerdeki lâfızları vezin ve kafiye itibari ile birbirine uygun olarak tertib etmektir. Külfetli ve gayr-ı tabii bir usuldür. Meselâ: Merhum Namık Kemâlin:Ecza-i beşer

tertil / tertîl

  • Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak.
  • Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak.
  • Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.
  • Kur'ân-ı Kerim'i iyi ve kaidelerine (kurallarına) uygun biçimde tane tane okuma.

teşerru'

  • Şeriata uygun davranma.

teşri'-i evamir

  • Emirleri, işleri şeriata göre yürütme, idare etme, işleri şeriata uygun kılma.

tetabuk / tetâbuk / تطابق / تَطَابُقْ

  • Birbirine uygun ve muvafık olmak. Uymak. Birşeye uygun düşmek.
  • İki şeyin birbirine uygunluğu.
  • Uygunluk.
  • Uyma, uygun düşme. (Arapça)
  • Tetâbuk etmek: Uymak, uygun düşmek. (Arapça)
  • Birbirine uygun düşme.

tetabukat / tetâbukât

  • Uygunluklar.

tetabukat-ı riyaziye

  • Sayısal denklik, uygunluk.

tevafuk / tevâfuk / توافق / تَوَافُقْ

  • Birbirine uygunluk. Muvâfık oluş. Rast gelme hali. Nizamlanmış biçimde birbirine uygun olmak.
  • Denk gelme, uygun düşme.
  • Uygunluk.
  • Birbirine uygunluk.
  • Uygun gelme. (Arapça)
  • Birbirine uygun olma.

tevafuk eden

  • Denk gelen, uygun düşen.

tevafuk etme

  • Uygunluk, denk gelme.

tevafuk-u acibe

  • Hayret verici, şaşırtıcı uygunluk, denk gelme.

tevafuk-u fevkalade / tevafuk-u fevkalâde

  • Olağanüstü uygunluk.

tevafuk-u hakikiye

  • Gerçek uygunluk, denk gelme.

tevafuk-u latife / tevafuk-u lâtife

  • Güzel tevafuk, uygunluk.

tevafuk-u manevi / tevafuk-u mânevî

  • Mânevî uygunluk.

tevafuk-u mutlak

  • Sınırsız uyum, uygunluk.

tevafuk-u remzi / tevafuk-u remzî

  • İşaretlerin birbirine denk gelmesi, uygun düşmesi.

tevafukat / tevâfukat / tevâfukât

  • (Tekili: Tevâfuk) Uygunluklar. Tevafuklar.
  • Uygun düşmeler, denk olmalar.
  • Uygunluklar.

tevafukat-ı acibe

  • Şaşırtıcı uygunluklar.

tevafukat-ı gaybiye

  • Gaybî ve mânevî bir inâyet eseri olan tevafuklar, uygunluklar.

tevafukat-ı harfiye

  • Harflerin sıralanışındaki tevafuklar, münasebetler, uygunluklar.

tevafukat-ı hurufiye

  • Harflerin denk düşmesi, uygun gelmesi.

tevafukat-ı kur'aniye / tevâfukat-ı kur'âniye

  • Kur'ân-ı Kerim'deki tevafuklar, uygunluklar.

tevafukat-ı latife / tevafukat-ı lâtife

  • İnce ve güzel uygunluklar, uyumluluklar.

teveffuk

  • Tevfike mazhar olmak. Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun tarzda hareket edebilmek.

tevfik / tevfîk / توفيق / تَوْف۪يقْ

  • Uygun düşürme.
  • Uydurma. Muvafık kılma.
  • Cenab-ı Hakkın kuluna yardım etmesi.
  • Allahü teâlânın kullarının işini, rızâsına muvâfık (uygun) kılması, şer (kötülük) yolunu kapayıp, hayır (iyilik) yolunu kolaylaştırması.
  • İnsan iradesiyle ilâhî iradenin birbirine uygunluğu.
  • Uygun kılma, başarılı kılma.
  • Uygun kılma.

tevfik-i hareket

  • Uygun hareket.
  • Bir şeyin olmasına ve bir nizamın icablarına uygun düşen hareket.

tevfik-i hareket eden

  • Uygun davranışta bulunan.

tevfikan

  • Uygun olarak.
  • Uygun olarak. Uyarak.

tevvab / tevvâb

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına tövbe etme sebeblerini kolaylaştıran, şartlarına uygun tövbe edenlerin tövbesini kabûl eden.

tıbak

  • Uyma, uygunluk.
  • Tabakalar. Katlar.
  • Birbirine uygun olan şey.
  • Bir şeyi diğerine uydurup müsavi ve münasib kılmak.
  • Uyum, uygunluk. İki zıt olayın ortak özelliğini ifade sanatı.

ülfet

  • Bir topluluğun din ve dünyâ düşüncelerinde inançlarında birbirlerine uygun olmaları. Dostluk, yakınlık kurmak, kaynaşmak.

umur-u mütenasibe

  • Aralarında uygunluk ve münasebet bulunan şeyler.

umur-u mütezadde

  • Aralarında uygunluk olmayan birbirine zıt şeyler.

üslub-perestlik / üslûb-perestlik

  • Kelâmın mâna ve maksada uygunluğuna değil de, ifade tarzının güzelliğine önem vermek.
  • Sözün mânâ ve maksada uygunluğuna değil de ifade tarzının güzelliğine önem verme.

vak'a-i hayriye

  • Tar: Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması münasebetiyle kullanılan bir tabirdir. İlk önceleri büyük hizmetleri görülen Yeniçeriler, zamanla nizam ve intizamlarını kaybettikleri gibi, son zamanlarda uygunsuz hareket ve isyanlarla memleketin başına belâ kesildikleri için, ocağın lağvı hayırlı sayılmış ve b

vakıa muhalif / vâkıa muhalif

  • Uygun olmayan, olması gerekenden aykırılık gösteren.

vakıa mutabakat / vâkıa mutabakat

  • Gerçekleşen olaylarla uygunluk.

vakıa mutabık / vâkıa mutabık / vâkıa mutâbık / وَاقِعَه مُطَابِقْ

  • Gerçekleşen bir olayla uygunluk.
  • Hâdiseye uygun.

vakt-i münasip

  • Uygun zaman.

vatı'

  • Ayak altına alıp çiğneme. Basma.
  • Cima'.
  • Uygun hale koyma.
  • Tümseklikler arasında basık ve engin yer.
  • Ayak altına alıp çiğneme, uygun hale getirme, cima.

veçh-i muvafakat

  • Uygun yön.

vech-i muvafakat / vech-i muvâfakat / وَجْهِ مُوَافَقَتْ

  • Uygunluk yönü.

vech-i tevfik

  • Uygunluk yönü.

veci

  • Güzel, hoş, lâtif. Uygun, münasib.
  • Bir kavmin büyüğü, reisi.
  • Hürmetli insan.
  • Sultan huzuruna girenler.
  • Makam ve şeref sâhibi.

vecih

  • Güzel, hoş, uygun.

vefik

  • Arkadaş. Kafa dengi. Aynı fikirde olan. Uygun.
  • Arkadaş, uygun.

vefk / وفق

  • Ebced ve cifir ilmi çerçevesinde, bir takım sırlara işaret eden uygunlukların bulunduğu tevafuk sistemini gösteren tılsımlı kare alan.
  • Uygun gelme. Uyma. Mutabakat. Muvafık olma. İşi iyi gitme.
  • Tesirli dua.
  • Uyum. (Arapça)
  • Uygun. (Arapça)

vekar

  • Ağır başlı olup yerine göre uygun davranmak, şahsiyetli olmak.

vesile / vesîle

  • Bahane, sebep, fırsat, uygun durum.

vifak

  • Dostça bir fikir üzerinde birleşmek. Samimi anlaşmak.
  • Barış.
  • Uygunluk.

vıta'

  • Razı olma, rıza gösterme, uygun görme.

ya hakim / yâ hakîm

  • Ey herşeyi belirli maksat ve gayelere uygun olarak faydalı ve tam yerli yerinde yaratan, hikmet sahibi Allah.

yekrişte

  • Uygun, muvafık, yaraşır. (Farsça)
  • Şefkatli. (Farsça)

yenbagi

  • Münasib, uygun, şâyân. Lâzımgelir, icab eder, gerekir.

zemin hazır etmek

  • Yer hazırlamak, uygun ortam oluşturmak.

zemin ü zaman

  • Vakit ve yer.
  • Münasebet. Mevzuya veya mes'eleye olan uygunluk, hâl, vaziyet.