LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Uşa ifadesini içeren 1421 kelime bulundu...

"icl" meselesi

  • Buzağı olayı. Bu olay İsrailoğullarının Firavun'dan kurtulup Sina Çölüne yerleştikleri zaman yaşandı. Bir ara Mûsa (a.s.) Tur Dağına çıkmış ve orada bir müddet kalmıştı. İsrailoğulları da bu esnâda altından bir buzağı yaptı ve ona tapmaya başladı.

a'dal

  • (Tekili: İdl) Eşitler, denkler, müsaviler.

a'fet

  • En güç sey.
  • Pek akılsız.
  • Peltek konuşan. Kekeleyen.

a'yan

  • (Tekili: Ayn) Gözler.
  • Bir yerin ileri gelenleri.
  • Meclis âzaları. Senato âzaları.
  • Muayyen ve müşahhas olan şeyler.
  • Altınlar.
  • Kaymakam.

ab'ab

  • Taze civanlık.
  • İbrişim halı.
  • Dağ tekesi.
  • Yumuşak yünden yapılan kisve.

ab-ı zen

  • Küçük havuz. (Farsça)
  • Su birikintisi. (Farsça)
  • Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak : Avzen) (Farsça)

abluka

  • İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.
  • Kuşatma, etrafını çevirme.

adem-i hilim

  • Yumuşak ve uysallıktan uzak.

adem-i i'dad

  • Hazır duruma getirememe, müsait olmama, elverişli olmama.

adem-i müsaade / adem-i müsâade

  • İzinsizlik, müsaadesizlik

adude

  • Yumuşaklık. Tazelik.

agmaz-ul ayn

  • (Egmaz-ul ayn) Gözü kapalı kimse. Çok müsamahakâr. Gafil.

ahann

  • Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.

ahd-i atik

  • Eski ahd. Hıristiyanlarca Mûsâ aleyhisselâma inen kitab. Bu ismi ilk olarak hıristiyanlar kullanmışlardır. Hıristiyanların Kitab-ı mukaddes denilen kitabları Ahd-i Atîk ile Ahd-i Cedîd'den meydana geldiğinden onlar da Ahd-i Atîk'i kutsal kabul etmekt edirler. Yahûdîler, Ahd-i Atîk yerine Tanah demek

ahen-puş

  • Demirler giymiş. Zırh kuşanmış. (Farsça)

ahin / âhin

  • (Çoğulu: Avâhin) Fakir.
  • Hazır, sabit kimse.
  • Yumuşak hurma ağacı.

ahkam-ı rububiyet / ahkâm-ı rububiyet / ahkâm-ı rubûbiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyeti ve rububiyetinin hükümleri.
  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi ile ilgili hükümler.

ahlam / ahlâm / احلام

  • Karmakarışık rüyalar. (Arapça)
  • Düşazmalar. (Arapça)

ahlat-ı erbaa

  • İnsan vücudunda varlığı kabul edilen dört unsur veya üsareler.

ahmed-i rüfai / ahmed-i rüfâî

  • (Hi: 512-578) Büyük bir veliyullahtır. Pek çok kerametleri görülmüştür. İmam-ı Musa Kâzım Hazretlerinin evlâtlarından olup, dine büyük hizmetler etmiştir. (R.A.)

ahtal

  • Çabuk yürüyen.
  • Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.

ahveri / ahverî

  • Yumuşak, beyaz nesne.

akabe biatı

  • Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.

akademi heyeti muvacehesinde

  • Aydın, âlim ve bilginlerden oluşan ilmî kurul önünde, karşısında.

akliyyat

  • Müşahedeye ve tecrübeye girmeyen ve sadece akıl ile düşünülen şeyler ve hususlar. Nazarî meseleler.

al-i imran / âl-i imrân

  • İmran soyundan gelenler. (İmran ikidir. Birisi: Hz. Musa ve Harun'un (A.S.) babaları olan İmran ibn-i Yashür ibn-i Lâvi ibn-i Yakub ibn-i İshak ibn-i İbrahim'dir (A.S.) İkincisi: Hz. Meryemin babası olan İmran ibn-i Metan ki, bu da Süleyman ibn-i Dâvud ibn-i İşa neslinden, bunlar da Yahuda ibn-i Yak
  • İmrân âilesi. Süleymân aleyhisselâmın evlâdından İmrân bin Mâsân'ın kendisi veya onun kızı hazret-i Meryem ile oğlu hazret-i Îsâ. Âl-i İmrân'ın, Yâkûb aleyhisselâmın evlâdından İmrân binYeshâr'ın kendisi veya oğulları Mûsâ ile Hârûn aleyhisselâmın ol duğu da bildirilmiştir.

ala / alâ

  • Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet eder. Bazan mecrurunun mukabiline müstâli olur. (maa) gibi müsahabet için gelir. (lâm) gibi tâlil için olur. Müc

alaim-i sema / alâim-i semâ / علائم سما

  • (Alâim-üs semâ) Al yeşil kuşak.
  • Gökkuşağı.

alaimü's-sema / alâimü's-sema

  • Gökkuşağı.

alay / آلَايْ

  • Genel olarak üç taburdan oluşan askerî birlik.
  • Beş bölük erden oluşan askerî topluluk.
  • Dört taburdan oluşan askerî birlik.

albastı

  • Ateşli bir lohusalık hastalığı, lohusa humması.

albatr

  • Yumuşak ve beyaz bir çeşit mermer, kaymak taşı. (Farsça)

ale-s-seviyye

  • Bir seviyede, aynı boyda.
  • Müsâvat üzere.

alhece

  • Demiri ateşte kızdırıp yumuşatmak.

alic / âlic

  • İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne.
  • Kırda bir kumlu yer.
  • Alcân dedikleri otu yiyen deve.

alim-i ezeli / alîm-i ezelî

  • Herşeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan ve ilminin başlangıcı olmayan sonsuz ilim sahibi Allah.

alim-i inayetkar / alîm-i inayetkâr

  • Sonsuz lütuf, yardım ve ihsan sahibi ve herşeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan Allah.

alim-i kerim / alîm-i kerîm

  • Sonsuz cömertlik ve ikram sahibi ve her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan Allah.

an'aneli sened

  • Hadîs aktarımında Peygamber Efendimize (a.s.m.) varıncaya kadar "filandan, o da filandan" şeklinde oluşan isim listesi.

anem

  • Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.

aren

  • Davar ayağında olan kuru kemre.
  • Yarık.
  • Bir nesne yumuşak olmak.

arş / عَرْشْ

  • Taht, yüce makam; Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer.
  • Kâinatı kuşatan en yüksek âlem, bir şeyin en yüksek hududu.

arş ve kürs

  • Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği iki yer.

arş-ı a'zam / عَرْشِ اَعْظَمْ

  • Kâinâtı kuşatan en yüksek âlem, bir şeyin en yüksek hududu.

arş-ı ala / arş-ı âlâ

  • Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yüce yer.

arş-ı azim / arş-ı azîm

  • Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer.

arş-ı azim-i muhit / arş-ı azîm-i muhit

  • Cenab-ı Allah'ın her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer.

as'ase

  • Oturak yerin yumuşağı.
  • Helâk olmak.
  • Fesâd etmek.

asa-yı musa / asâ-yı musâ / asâ-yı mûsâ

  • Hz. Mûsânın (A.S.) Asâsı.
  • Kafir sihirbâzları Cenab-ı Hakkın izniyle mağlub eden ve taşa vurduğunda hemen Cenab-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Mûsânın (A.S.) mucizeli değneği. Bu mucizeye teşbih olarak, her bir zerrede ve her şeyde Allahın (C.C.) varlığını, birliğini ve kudsi sıfatl
  • Hz. Musa'nın sopası.

asbest

  • yun. Oldukça yumuşak ve ateşle hususiyeti değişmeyen lifli bir madde.

ashab / ashâb

  • Peygamber efendimizi sağlığında peygamber iken bir ân gören, eğer âmâ ise (gözleri görmüyorsa) bir ân konuşan büyük ve küçük müslümanlar. Tekili sâhib'dir.

ashab-ı yemin / ashâb-ı yemin

  • Ahid ve yeminlerinde sebât edenler. Kendi kazançlarından ziyâde Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ikrâmına kavuşacakları ümid edilenler. Allah'a itâatleri ve amelleri iyi olup ahirette amel defterleri sağ taraftan verilecek olanlar. Sağcılar. Mukaddesatçılar. Kur'an ve İmân yolunda Allah (C.C.) için çalışanl

asir / asîr

  • Üsâre. Özsu.
  • Bir maddenin sıkılmış suyu.
  • Suyu alınmak için sıkılmış şey.

aşır

  • On âyetten oluşan bölüm.

aşir

  • Kur'ân-ı Kerimden on âyetten oluşan bir bölüm.

asir / asîr / عصير

  • Özsuyu, usare. (Arapça)

aşiret / aşîret

  • Dil ve kültürü büyük ölçüde aynı türden olan, birçok boydan oluşan, yapısındaki aileler arasında sosyal, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluk; oymak.

asiye / âsiye

  • Kederli, hüzünlü kadın.
  • Sütun, kolon, direk.
  • Hz. Musa'yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Firavunun zevcesinin ismi.

asr

  • (Asır) Bir devrelik zaman.
  • İkindi vakti.
  • Zamanın bir cüz'ü.
  • Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet.
  • Yüz yıl.
  • Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış yıllık müddet.
  • İnsanın ortalama yaşayış zamanı.
  • Gece ve gündüzden

aşvez

  • (Çoğulu: Aşâviz) Sağlam yer.
  • Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl.
  • Sağlam, kuvvetli deve.
  • Çok et.

ataş

  • Susama. Hararet.

ataşa

  • (Tekili: Atşân) Susamış olanlar, susuzlar.

atiş / âtiş

  • (Atişe) Susuz, susamış.

atmosfer

  • Dünyanın çevresini kuşatan 100 km. kalınlığında, çeşitli gazlardan meydana gelen gaz tabakası. Başka gök cisimlerini kuşatan gaz tabakalarına da atmosfer denir.
  • Bir yerdeki mânevi hava.
  • Basınç birimi. 0 derecede 76 cm. yükseklikteki bir civa sütununun 1 cm. karelik alan üzeri

atş

  • Susuzluk. Susama.

atşan / atşân / عطشان

  • Susamış, teşne. Susuz.
  • Susuz, susamış. (Arapça)

ayasofya

  • İstanbul'daki bu ilk kilisenin açılış resmi Mi : 325 tarihinde yapılmıştır. 513 senesi Ocak ayının 13-14. gecesi bir yangın esnası bina kâmilen yanmış. O zaman İmparator Justinyanus yeniden yaptırmış. 573 de binanın resm-i küşâdı yapılmıştır.Osmanlılarca 29 Mayıs 1453'de İstanbul fethedilince Fatih

ayin / âyin

  • Merâsim. Usûl. Görenek. Dinî âdâb. Âdet, örf ve kanun.
  • Ziynet, süs.İslâm'da fıkıh lisânı âyin kelimesini kabul etmemiştir. Bazı vakıflar, filân câmide herhangi bir tarikat âyini icra için te'sis yapacakları zaman vaki olan müracaatlarında fetvahâne tarafından verilen müsaadelerde âyi

ayine-i rahmet-i alem / âyine-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmeti yansıtan bir ayna.

aylem

  • (Çoğulu: Ayâlim) Yumuşak nesne.
  • Suyu çok olan kuyu.

ayn-el yakin / ayn-el yakîn

  • (Ayn-ül yakîn) Göz ile görür derecede görerek, müşâhede ederek bilmek.

ayne'l-yakin / ayne'l-yakîn

  • Müşahede ve keşif ile hâsıl olan ilim.

ayse

  • Yumuşak yer.

azamet-i ihata

  • Kuşatıcılığının büyüklüğü.

azfendak

  • Gökkuşağı. (Farsça)

azim / âzim

  • Dudaklarını yumup susan kişi.

azze cemalühü / azze cemâlühü

  • Allah'ın sonsuz cemâli, güzelliği herşeyi kuşatmıştır.

ba'del musalaha / ba'del musâlaha

  • (Ba'de-l musâlaha) Musâlahadan, barıştan sonra.

bakara suresi / bakara sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan ş

bakaya

  • Artıklar, fazlalıklar.
  • Ask: Son yoklamaları yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen veya gelip de kıtalarına varmadan savuşanlar. (Bakayadan sayılmak suçtur.)

bakbak

  • Çok söyleyici. Çok konuşan.

balapervazane / bâlâpervâzâne

  • Yüksekten konuşarak, atıp tutarak.

basra

  • Yumuşak küfki taşı. (Bu sebepten Basra şehri, "Basra" diye isimlendirilmiştir.)

batın / بطن

  • Karın. (Arapça)
  • Kuşak, nesil. (Arapça)

batn / بطن

  • Karın, kuşak, nesil.
  • Karın. (Arapça)
  • Kuşak, nesil. (Arapça)

bazende-zeban

  • Boş boğaz, geveze, çok konuşan. (Farsça)

behas

  • Susama.

behne

  • Yumuşak yer.

bekam

  • İsteğine, meramına kavuşan, nail olan. Arzu ettiğine erişen. Mesut, bahtiyar. (Farsça)

bel'am

  • Terbiyesiz, açgözlü, obur.
  • Hz. Musa (A.S.) hakkında, yalan ve fena söyleyerek Beni-İsrail'i kandıran Bel'am bin Baura adında birinin adı.

belagat-perdaz / belâgat-perdâz

  • Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen. (Farsça)

belagat-pira / belâgat-pirâ

  • Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.

beliğ / belîğ / بليغ

  • Fasih konuşan. (Arapça)
  • Fasih, düzgün. (Arapça)

benna-guş / benna-gûş

  • Kulağın aşağı sarkan yumuşak kısmı ki, küpe asılan yerdir. (Farsça)

ber-bend

  • Ufak çocuğu annesinin sırtına bağlamağa yarıyan göğüs kuşağı. (Farsça)

beraber

  • Birlikte bulunan. (Farsça)
  • Müsavi, eşit. (Farsça)
  • Bir hizada olan. (Farsça)
  • Refakat, birlik. (Farsça)

beraberi / beraberî

  • Eşitlik, müsavilik, beraberlik. (Farsça)

bere

  • Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık. (Fransızca)
  • Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık.

bermurad

  • Emeline kavuşan, arzusu yerine gelen, dileğine eren. (Farsça)

bers

  • (Çoğulu: Bürâs-Ebrâs) Çukur, yumuşak yer.

besa'

  • Yumuşak yer.
  • Benî Selim vilayetinde bir yerin adı.

besare-nişin / besâre-nişin

  • Sofada oturan, uşak, hâdim, hizmetçi. (Farsça)

besguy / besgûy

  • Geveze. Çok konuşan. (Farsça)

besne

  • Yumuşak yer.

besniyye

  • Alçak ve yumuşak yerde biten buğday.
  • Şam diyarında belli bir yerde yetişen buğdaya da derler.

beste-dehan / beste-dehân

  • Dili bağlı. Ağzı kapalı, susan, sükût eden. (Farsça)

bev'

  • Kulaç, kulaçlama.
  • Sataşma, musallat olma.
  • Kuytu yer.

bevga

  • Yumuşak toprak.

beyin

  • Kafatasının en büyük kısmını kaplayan, kalınca ve dayanıklı üç zarla örtülmüş olan bir sinir merkezidir. Yumuşak ve beyazımsı bir kitle olan beyin, duygu ve bilgi merkezidir. Ak ve boz maddeden yapılmıştır ve iki yarım küre olarak yaratılmıştır. Yarım kürelerden birinde bir arıza sebebiyle bu merkez (Türkçe)

beyit

  • İki mısradan oluşan manzume.

beyniye

  • Tecvidde: Harfler okunurken sesin mükemmelen akıp akmama arasında olması, kalın ile yumuşak arası okunması. Bu durumda okunan harfler şunlardır: (Râ, mim, ayn, nun, lâm.)

beyt-i kıymettari / beyt-i kıymettârî

  • Değerli beyit; şiirde iki mısradan oluşan bölüm.

beyzar

  • Geveze, çok konuşan.

bezir

  • Geveze, fazla konuşan.

bi-zar / bî-zar

  • Bıkmış, usanmış, fütur getirmiş. (Farsça)
  • Bezginlik. (Farsça)

bıdada

  • Derinin nazik ve yumuşak olması.

bifütur / bîfütûr

  • Usanmaz.

bıngıldak

  • Yeni doğmuş olan çocuğun kafasının üst tarafı. Bu kısım yumuşaktır.

bist

  • (Çoğulu: Ebsât-Büsât) Yavrusu yanında olan dişi deve.
  • Salıverilmiş, bırakılmış olan şey.

bizar / bîzar / bîzâr / بيزار

  • Bezmiş, usanmış.
  • Bıkmış, usanmış. (Farsça)
  • Bîzâr olmak: Bıkmak, usanmak. (Farsça)

bölük

  • Takımlardan oluşan, üçü veya dördü bir tabur meydana getiren askerî birlik.

boşboğaz

  • Yerli yersiz konuşan.

büh

  • Baykuşa benzer bir kuştur, ondan küçüktür. Dişisine büvâhâ derler; ahmak, akılsız kimseyi ona benzetirler.
  • Puhu.

bülcet

  • Genişlik, vüsat.
  • İki kaş arasında olan açıklık.

bülega

  • Belegat sahipleri, düzgün ve güzel konuşanlar, beliğ olanlar.

burhan-ı natık / burhan-ı nâtık

  • Konuşan delil; Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

bürhan-ı natık / bürhan-ı nâtık

  • Konuşan bürhan. Mecaz olarak Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M) kastedilir ki; bütün hakikatları isbat ve izhar etmiştir.

burhan-ı natık-ı sadık / burhan-ı nâtık-ı sâdık

  • Doğru konuşan delil.

bürme

  • (Çoğulu: Birem-Birâm) Çömlek yapımında kullanılan yumuşak taş.
  • Çömlek.
  • Baş örtüsü.

bürufe

  • Mendil. (Farsça)
  • Sarık. (Farsça)
  • Kuşak, bel kuşağı. Forma. (Farsça)

busayri / busayrî

  • (Şeref-üd-din) (Mi: 1213-1295) Busayr'da doğdu. Meşhur Arap şair ve hattatıdır. "Kaside-i Bürde" sahibidir. Esas ismi "El-Kevakib-üd-Dürriyye fi Medh-i Hayrilberiyye" olan kasidesine; tutulmuş olduğu hastalıktan, rü'yasında Resûlullah'ın hırkasını (bürde) üzerine örtüp şifa bulması sebebiyle "Kaside

butun / butûn / بطون

  • Karınlar. (Arapça)
  • Kuşaklar, nesiller. (Arapça)

bütun / bütûn / بطون

  • Karınlar. (Arapça)
  • Kuşaklar, nesiller. (Arapça)

çaçaron

  • İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze.

cahid

  • Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden, vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. Kur'an ve İman hakikatlarının neşrinde çalışmak suretiyle mücahede eden.

caka

  • (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çeki

cal'

  • (Câli') Terbiyesiz. Kötü konuşan.

çalçene

  • Durmayıp konuşan, geveze. (Türkçe)

calut / calût

  • (Bak: Yûşâ A.S.)

cami' / câmi'

  • Kapsayıcı, kuşatıcı.

çar-zeban

  • Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan. (Farsça)

cazibe-i rahmet-i rahman / cazibe-i rahmet-i rahmân

  • Rahmeti her şeyi kuşatan Cenâb-ı Allah'ın merhametinin çekiciliği.

çek

  • Çekoslovakya, Bohemya ahalisinden olan ve Çek'ce konuşan kavim ki, Osmanlı metinlerinde "çeh" diye geçer.

cemaat-ı naciye / cemaat-ı nâciye

  • Cehennemden kurtulacak ehl-i sünnet cemaatı.
  • Selâmete, kurtuluşa erecek cemaat.

çerbi / çerbî

  • Tatlılık, yumuşaklık. (Farsça)

cevaz / cevâz / جواز

  • İzin, müsaade, ruhsat.
  • İzin, müsaade, caiz olma.
  • Müsaadeli. Ruhsat, izin. Câiz olma.
  • Yol, tarik ve meslek.
  • İzin, uygun verme. (Arapça)
  • Cevâz vermek: Uygun vermek, olur vermek, müsaade etmek. (Arapça)

cevaz gösteren

  • İzin veren, müsaade eden.

cevaz-ı kanuni / cevaz-ı kanunî

  • Kanunen verilen izin, müsaade.

cevaz-ı şer'i / cevaz-ı şer'î

  • Şeriatın cevazı, fetvası, müsaadesi.

ceyl

  • (Çoğulu: Ecyâl) İnsan topluluğu, zümre, kavim.
  • Nesil, batın, kuşak.
  • Yengeç.

cil

  • Cemaat, insan güruhu. Millet. Boy, aşiret, kuşak.

cilve-i rahmet-i alem / cilve-i rahmet-i âlem

  • Cenâb-ı Allah'ın bütün âlemleri kuşatan rahmetinin yansıması.

cilve-i rahmet-i rahmaniye / cilve-i rahmet-i rahmâniye

  • Sonsuz şefkat ve merhameti bütün varlık âlemini kuşatan Allah'ın rahmetinin yansıması.

cilve-i rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesinin yansıması.

cire

  • Çırak, uşak ve hizmetçilere verilen yevmiye, yemek ve para. (Farsça)

cism-i natık / cism-i nâtık

  • Söz söyleyen cisim. Konuşan cisim. İnsan.

cüfte

  • Benzer, eş, denk, müsavi. (Farsça)
  • İnsan veya hayvan sağrıs. (Farsça)
  • Hayvan çiftesi. (Farsça)

cülazi / cülazî

  • Kocaman ve kuvvetli. İriyarı.
  • Hâdim, hademe, hizmetkâr.
  • Kilise veya manastır uşağı.
  • Papaz veya keşiş.

cülcülan / cülcülân

  • Susam.

cumhur-u muhakkıkin / cumhûr-u muhakkıkîn

  • Hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan seçkin topluluk.

cürun / cürûn

  • Bezin eskimesi.
  • Yumuşak olmak.
  • Bir nesne aşınmak.
  • Alışkanlık, itiyat.

cüvad

  • Susamak.

cüz'iyat tabakatı

  • Küçük varlıklardan oluşan varlık tabakaları.

da'k

  • Ovmak.
  • Bir şeyi yumuşatmak.

da'sa

  • Güneşten çok ısınan yumuşak, çukur yer.
  • Yumuşak yer.

dah

  • Hizmetçi, uşak, cariye. (Farsça)
  • On (10). Aşer. (Farsça)
  • Korkak. Alçak, aşağılık, âdi kimse. (Farsça)

dair

  • Devreden. Dolaşan. Dönen. Bir şeyin etrafını kuşatan.
  • Belli bir şey hakkında olan. Alâkalı, müteallik.

daire-i ihata / dâire-i ihata

  • Her şeyi içine alan, kapsayıp kuşatan daire, alan.

daire-i imkan / daire-i imkân

  • Kâinat. İmkân âlemi. Mükevvenat. Mümkün olan, şartların müsait olduğu âlem. (Daire-i mümkinat da aynı mânada kullanılır.)

daire-i muhit

  • Kuşatıcı daire.

daire-i muhita / dâire-i muhîta

  • Kuşatıcı, geniş daire.

daire-i muhiti / daire-i muhîti

  • İçine aldığı daire, kuşattığı alan.

danyal aleyhisselam / danyal aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Mûsâ aleyhisselâmın dîninin hükümlerini insanlara tebliğ etti (duyurdu).

darül hikmetil islamiye

  • (Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye) Bu teşkilât, son devirlerde gerek imparatorluk ve gerekse İslâm Aleminde ortaya çıkan bir takım dini mes'elelerin halli ve İslâma yapılan hücumların İslâm ahkâmına göre cevaplandırılması için 12 Ağustos 1334 (25 Ağustos 1918) tarihinde 5. Mehmed Reşat ve Şeyhülislâm Musa

deb'

  • Yumuşak yer.
  • Kuvvetle basmak.

dehan-ı hakikat

  • Hakikat ve gerçekleri haykıran, konuşan ağız.

dehangüşa

  • Söyliyen, açılmış ağız, konuşan ağız. (Farsça)

dehme

  • Yumuşak yemek.

dehmeka

  • Yumuşak ve güzel yemek.
  • Her nesnenin yumuşağı.

dehs

  • İçine ayak batan yumuşak yer.

delalet-i selase / delalet-i selâse

  • Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânas

delas

  • Yumuşak ve berrak şey.

dellal-ı saltanat-ı rububiyet / dellâl-ı saltanat-ı rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiye saltanatının ilancısı.

demes

  • (Çoğulu: Dimâs) Yumuşak kumlu yer.

derece-i ihata

  • Kuşatıcılık derecesi.

derece-i rububiyette

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi derecesinde.

des

  • Eş, eşit, müsâvi, benzer, denk. (Farsça)

destur

  • İzin, müsaade. Şerlilerden kurtulmak için söylenen söz. (Farsça)
  • Allah'ın inayeti. (Farsça)

devirli

  • Fiz: Müsavi zaman aralıkları ile tekrarlanan hareket. Periyodik.

devletçilik

  • Halk işlerinin, hususan büyük sanayi ve ziraatin devlet vasıtası ile işletmesi usulü. Cemiyetin umuma âid olan işleri ve bu işler için lâzım gelen teşkilât, müessese ve sâirelerini devlet eliyle yapılmasını kabul eden idâre sistemi.
  • Halkın hususi teşebbüslerini veya büyük müesseseler

dı's

  • Kum.
  • Kumdan yığılmaş yumuşak tepe.

dıbabe

  • Yumuşak nesne.

dil-baz

  • Güzel konuşan. Sözü ve işi hoş olan. Gönül eğlendiren. (Farsça)

dil-teşne

  • Kalbi susamış. Gönlü çok istekli, çok özlemiş. (Farsça)

dılamis

  • Yumuşak ve berrak olan şey.

dilas

  • Yumuşak ve berrak olan nesne.

dimase

  • Yumuşak.
  • Asanlık, kolaylık.

diskalifiye

  • Müsabaka dışı bırakılmış. (Fransızca)

düello

  • İtl. Hakareti tamir için iki kişi arasında hususan Avrupa'da ve şâhitler önünde yapılan silâhlı çarpışma.

dümasir

  • (Demser) İnişi yumuşak olan yer.
  • Etli, büyük deve.

dümlus

  • Berrak, yumuşak nesne.

düstur

  • Umumi kaide. Kanun, nizam. (Farsça)
  • Örnek, nümune (Farsça)
  • Üslub. İzin, müsaade. (Farsça)
  • Mu'teber ve mu'temed kimse. (Farsça)
  • Destur. (Farsça)

e'cam

  • (Tekili: Acem) Arab olmayanlar. Güzel arabi bilmeyenler. Güzel ve fasih konuşamıyanlar.
  • Acemiler.

ebkem

  • (Bükm. den) Dilsiz. Konuşamıyan.
  • Dilsiz, konuşamayan.

ebkemiyet

  • Dilsizlik. Konuşamamazlık.

ebu zerr-i gıffari / ebu zerr-i gıffarî

  • İlk İslâm olanların beşincisi olup ilimde İbn-i Mes'ud hazretlerine müsavi sayılırdı. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmdan 281 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hazreti Ali Kerremallahu Vechehu kendisine "İlim dağarcığı" lâkabını vermiştir. Hi: 31'de Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (R.A.)

ecim

  • Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme.
  • Suyun necis olup bozulması.
  • Birini istemediği hâle koymak.

ecred

  • Tüysüz adam, köse. Genç.
  • Çorak, otsuz yer. Bir şey yetişmeyen arazi.
  • Tüyü yumuşak ve kısa olan at.

eczahane-i rahmet-i alem / eczahane-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin bir neticesi olarak bütün mânevî hastalıkları tedavi edecek ilâçların bulunduğu eczahane.

edib / edîb / اَد۪يبْ

  • Edebiyatçı, güzel konuşan ve yazan.
  • Edebî konuşan veya yazan.

ef'al-i umumiye-i muhita / ef'âl-i umumiye-i muhîta

  • Herşeyi kuşatan genel fiiller, işler.

efsah-ı füseha / efsah-ı füsehâ

  • Sözü düzgün, akıcı ve etkili konuşanların en ileri geleni.
  • Fasih ve güzel konuşanların en fasihi ve güzeli.

efşüre

  • Lübb, hülasa, öz, usâre. (Farsça)

eftah

  • Parmaklarının boğumu yassı ve yumuşak olan.
  • Tırnaklarının boğumları yumuşak olan kuş.

egann

  • Sözü burnu içinden söyleyen, burnundan konuşan.
  • Otlu dere.

ehann

  • Genzinden konuşan kimse, hımhım.

ehl-i felah / ehl-i felâh

  • Kurtuluşa, selâmete erenler.

ehl-i kitab / ehl-i kitâb

  • Hazret-i Îsâ veya Mûsâ aleyhimesselâmdan birine ve bunlara gönderilen kitâblara inanan kâfirler, yahûdîler ve hıristiyanlar.

ehl-i necat / ehl-i necât / اَهْلِ نَجَاتْ

  • Kurtuluşa erenler.
  • Kurtuluşa erenler.

ehl-i şekavet

  • İslâmiyetin müsâade etmediği çeşitli rezâlet işleyen bedbaht.

ekfa'

  • (Tekili: Küfv) Eşler, benzerler, denkler, eşitler, uygunlar, müsaviler, muadiller.

ekseriyet-i sülüsan

  • Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi) miktarında olması şartıyla olan ekseriyet.

ekvator

  • Hatt-ı istivâ. Dünyayı kuzey ve güney diye müsavi iki yarım küreye ayırarak, ikisinin arasından geçtiği farzedilen çember şeklindeki büyük çizgi. (Fransızca)
  • Yer yuvarlağının tam ortasında farzedilen ve dünyayı iki müsavi kısma ayıran (ve kırk bin kilometre olan) çember. (Fransızca)

el-halim

  • Suçluların cezalarını derhal vermek iktidarında olduğu halde sonraya bırakan ve yumuşak muamele eden, çok halim. (Allah (C.C.)

el-musavvir

  • (Bak. MUSAVVİR)

elha

  • Malâyâni ve boş konuşan.
  • Dizlerinden biri diğerinden büyük olan deve.
  • Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva)

elsen

  • Fasih ve düzgün konuşan.

elyasa

  • Benî İsrail Peygamberlerindendir. Benî İsrail ise; günden güne Kitabullah'ı dinlemez olmuştu. Cenab-ı Hak Asuriye Devleti'ni onlara musallat eyledi. Sonra Yunus (A.S.) Asuriye içinde Ninova şehrinde Peygamber oldu.

elyesa' aleyhisselam; / elyesa' aleyhisselâm;

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. İlyâs aleyhisselâmdan sonra peygamber olarak gönderilmiş ve Mûsâ aleyhisselâmın dînini yaymakla vazîfelendirilmişti. İsmi Kur'ân-ı kerîmde bildirilmiştir.

eman / emân

  • Korkusuzluk, emniyet, güven.
  • Bir kimseye veya düşmana; söz, işâret veya yazı ile, mal ve can güvenliğinin emniyet (güven) altında olduğunu bildirme.
  • Müslüman olmayan bir kimsenin İslâm memleketine girmesi için kendisine verilen müsâade, izin.

emansız

  • Merhametsiz, müsaadesiz.

emasil

  • (Tekili: Emsel) Benzerler, eşler, akranlar, müsaviler.
  • İtibarlı kimseler.

emles

  • Avuç içi gibi düz ve yumuşak olan.

enase

  • Demirin yumuşak olması.

enbiya-yı izam / enbiya-yı izâm

  • Büyük pemgamberler; Âdem (a.s.), Nuh (a.s.), İbrahim (a.s.), Mûsâ (a.s.),Îsâ (a.s.), ve Hz. Muhammed (a.s.m.).

enlem

  • (Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan isimlerindeki üç kardeş

ensal / ensâl / انسال

  • Nesiller, kuşaklar.
  • Nesiller, kuşaklar. (Arapça)

entari

  • Tek parçadan oluşan uzun giysi.

er-rahim / er-rahîm

  • Şefkati ve merhameti herşeyi kuşatan Allah.

erakk

  • Çok ince, ziyade rakik, ince ve yumuşak.

erfak

  • En ziyade yumuşak.
  • Arkadaş, refik olmaya en çok lâyık, elyak.

ermiya aleyhisselam / ermiyâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Hârûn aleyhisselâmın neslindendir. Mûsâ aleyhisselâmın dîninin hükümlerini bildirmekle vazîfelendirilmişti.

eşdak

  • Doğru konuşan. Yalan söylemeyen. Sâdık.
  • Büyük ağızlı.

eser

  • Yapı, birinin meydana getirdiği şey.
  • Bir hususa dâir Peygamberimizden (A.S.M.) rivâyet bulunması. Sünen-i Resul.
  • Bir şeyin varlığına delâlet eden te'sir.
  • Meydana getirilen kitap. Kitap te'lifi.

eser-i rahmet-i ilahiye / eser-i rahmet-i ilâhiye

  • Allah'ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmetinin eseri.

esna-i tesadüm

  • Ask: Çarpışma anı, müsademe zamanı, vuruşma esnası.

evamir-iaşere / evâmir-iaşere

  • Allahü teâlânın Tûr dağında Mûsâ aleyhisselâma bildirdiği on emir. Yahûdîlikte uyulması şart olan on kâide.

eyke

  • Sık ve birbirine karışmış ağaç.
  • Yumuşak.
  • Ağaç bitiren bataklık.

eymen vadisi / eymen vâdisi

  • Musa'nın (A.S.) tecelliye mazhar olduğu Tûr Dağı'ndaki vadi.

fak'

  • (Çoğulu: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar.

falih

  • İsteğine kavuşan. Kurtulan. Felâh bulan.
  • Toprak süren. Çiftçi.

fasahat-perdaz / fasahat-perdâz

  • Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan. (Farsça)

fasih / fasîh / فصيح / فَص۪يحْ

  • Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan.
  • Düzgün ve güzel konuşan.
  • Güzel konuşan. (Arapça)
  • Açık ve güzel konuşan.

fatır-ı rahim / fâtır-ı rahîm

  • Rahmeti herşeyi kuşatan ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah.

favori

  • Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. (Fransızca)
  • Bir müsabakayı kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan. (Fransızca)

felah-yab

  • Kurtulan, kurtuluşa eren, felah bulan. (Farsça)

feleği müsait

  • Talihi, bahtı ve şansı müsait; hedefe ulaşmada büyük kolaylıklara mazhar.

felluce

  • (Çoğulu: Felâlic) Ziraate müsait yer.

ferişte

  • (Ferişteh) Melek. Günahsız. Masum. Yumuşak huylu. (Farsça)

ferraş

  • Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenl

fetah

  • Yumuşak.

fevzi / fevzî

  • Kurtuluşa, fevze âit ve müteallik.

feyyaz-ı rahmani / feyyaz-ı rahmânî

  • Kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah'ın feyiz, bereket ve ihsanı.

feyz-i rahman / feyz-i rahmân

  • Kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah'ın lûtfu, ihsanı.

fi'l-i hikaye / fi'l-i hikâye

  • Gr: Geçmiş zamanda olmuş fakat konuşan kimsenin görmüş olduğu bir işi anlatan fiil. Meselâ: Okumuş idi, yazmış idi, vurdu gibi.

fiil-i rububiyet

  • Cenab-ı Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan terbiye ve idare edicilik fiili.

fir'avn

  • Mısır'da, hususan Hazret-i Musa (A.S.) zamanında Allah'a isyan edip ilâhlık dâvasında bulunan, Musa Peygamber'e inanmayan hükümdar.
  • İlâhlık iddia eden dinsiz, azgın ve şaşkın insan.
  • Firavun, eski Mısır hükümdarlarına verilen ünvan.
  • Tanrılık iddiasında bulunduğu için Hz. Musa'nın mücadele ettiği Mısır hükümdarı.
  • Çok kibirli, gururlu ve inat adam, Firavn.

fırka-i naciye / fırka-i nâciye

  • Kurtuluşa eren cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat.

fırka-i naciye-i kamile / fırka-i nâciye-i kâmile

  • Kurtuluşa eren kâmil cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat.

fuhş

  • Haddini aşma.
  • Kötülük, namusa aykırı hareket.

fürayık

  • (Çoğulu: Ferâyık) Yumuşak bedenli güzel yiğit.

fursat

  • Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.

fusaha / fusahâ / فصحا

  • (Tekili: Fasih) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler. Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar.
  • Düzgün ve güzel kanuşanlar.
  • Fasih konuşanlar. (Arapça)

füseha / füsehâ

  • (Bak: Fusaha)
  • Güzel ve düzgün konuşanlar.

füseha-i arab

  • Arap fasihleri, Arapların en güzel, akıcı ve etkili konuşanları.

fütur / fütûr / فُتُورْ

  • Yeis. Ümidsizlik. Usanç.
  • Zaaf.
  • Keder, gam.
  • Gevşeklik.
  • Usanç, gevşeklik.
  • Usanç, gevşeklik.
  • Usanç.

fütur vermek

  • Usanç, gevşeklik vermek.

fütursuz

  • Usanmadan.

gade

  • Bedeni yumuşak olan kadın.

galan

  • Çok susayan, çok susamış olan.

galfak

  • Geniş, vâsi.
  • Yumuşak.
  • Su içinde yetişen yassı yapraklı bir ot.
  • Kurbağa yosunu.

galle

  • Mahsul geliri. Ekin, irat, gelir.
  • Akarât kirası.
  • Hammaliye kirası.
  • Susamak.

gamil / gamîl

  • Tüyü gitmiş yumuşak deri.

gamin / gamîn

  • Yumuşak.

gamn

  • Yumuşaklık.

gamz

  • (Çoğulu: Gamuz) Göz yummak, gizli olmak, yumuşak muamele etmek.
  • Kolay görerek ihmal etmek.
  • Çukur yer.

gaşam

  • (Çoğulu: Guşâm) Mübâlağa ile zulmeden.

gaşiye-dar / gaşiye-dâr

  • At uşağı, seyis. (Farsça)

gaybi tevafuk / gaybî tevafuk

  • Gaybî ve mânevî bir yardım sonucu oluşan tevafuk, uygunluk.

gayda

  • (Çoğulu: Guyed) Nazik ve yumuşak tenli genç kadın. (Müz.: Agyed)

gaydak

  • Geniş.
  • Yumuşak.
  • Kerim kişi. İyi huylu kimse.
  • Keler yavrusu.
  • Büluğ çağına varmamış çocuk.

gayed

  • Nazik ve yumuşak tenli olmak.

gaym

  • Bulut.
  • Sisli bulut tabakası.
  • Pek susayıp hararetlenmek.

gayme

  • Çok fazla susama, susuzluk.

gazid

  • Katı sesli.
  • Yumuşak ot.

gazıf

  • Yumuşak, geniş.

gazir

  • Mülâyim, yumuşak. Nâzik, uysal.

gedikli

  • t. Tar: Yeniçeri efradı arasında eskilikleri dolayısıyla imtiyazlı olanlar. Bunlar diğer yeniçerilerden ayrılmak için bellerine seraser denilen kumaştan kuşak sararlardı.
  • Yıkık, çentikli ve düşük yeri olan.
  • Mülk olduğu halde vakfa ait bir tarafı olan.
  • Deniz assubayı k

gevher-nisar

  • Cevher serpen. (Farsça)
  • Mc: Düzgün konuşan, güzel söz söyleyen. (Farsça)

gevher-paş

  • Mücevher saçan. (Farsça)
  • Mc: Çok güzel ve düzgün konuşan. (Farsça)

gına

  • Zenginlik. Yeterlik.
  • Tok gözlülük.
  • Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak.
  • Bıkma, usanç.
  • Şarkı söylemek. Teganni etmek.

giran / girân

  • Pahalı. Tartısı ağır olan. Ağır. Dolu. (Farsça)
  • Sert. Katı. (Farsça)
  • Bıktırıcı. Usandırıcı. (Farsça)
  • Ağır, sakil.
  • Fenâ, kokmuş.
  • Bıktırıcı, usandırıcı.

giran-guş

  • (Çoğulu: Giranguşân) Sağır, kulağı ağır işiten. (Farsça)

gladyatör

  • Eskiden Roma sirklerinde vahşi hayvanlarla veya birbirleriyle boğuşan kimse.

gudde

  • Tıb: Bez. Vücudun muhtelif yerlerinde, hususan boyunda bir nevi vücuda lazım su çıkaran depocuk. Şiş.

gürcü

  • Güney Kafkasya'nın Gürcistan ahalisinden olan ve Gürcüce konuşan kimse.

gurve

  • Burnun ucundaki kıkırdaktan yapılmış yumuşak kısım.

gurzuf

  • Kıkırdak.
  • Yumuşak olan kemik.

güşa

  • Açıcı, açan mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-güşa : Gönüle ferahlık veren. Gönül açan. (Farsça)

güşade-dest

  • (Çoğulu: Güşadedestân) Civanmert, cömert, eli açık. (Farsça)

güşade-destan / güşade-destân

  • (Tekili: Güşadedest) Cömertler, civanmertler, eli açıklar. (Farsça)

güsar

  • Yiyen, yiyici. İçen, içici manalarına birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Gam-güsar : Dert ortağı, arkadaş. (Farsça)

gusl

  • Boy abdesti. Cünüb olan her kadın ve erkeğin, hayz (âdet) ve nifası (lohusalık hâli) sona eren kadınların ağzı ve burnu ile birlikte, iğne ucu kadar kuru bir yer kalmayacak şekilde, bütün bedenini yıkaması.

guy

  • Söyleyen, konuşan, söyleyici. (Farsça)
  • Kelâm, söz. Acemlere mahsus bir cins oyun topu. (Farsça)
  • Baykuş. (Farsça)
  • "Diyen, söyleyen" mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Rast-gu(y) : Doğru söyleyen. Suhan-gu(y) : Söz söyleyen, konuşan.

güzide-suhen / güzîde-suhen

  • Beğenilmiş söz söyleyen, seçkin sözler konuşan. (Farsça)

habel

  • Ana rahmindeki çocuk, cenin.
  • Gebelik, gebe olma zamanı.
  • Fls: Musallat fikir.

habhabe

  • Yumuşaklık, rahavet.
  • Muzdarip olmak, acı çekmek.

habra'

  • (Çoğulu: Habâri-Haberât) Sedir ağacı biten düz yer. Yumuşak yer.

habrence

  • Güzel yemek.
  • Yumuşak.

hacc

  • Kasdetmek. Muârazada delil ve bürhan ile galip olmak.
  • Bir yere çok tereddütle varıp gelme.
  • Şâyan-ı tâzim bir şeye teveccüh.
  • Bir şeyden feragat etmek.
  • Fık: İslâmın şartlarından ve hâli vakti müsait olan her müslümana farz olan, Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Şer

hadba'

  • Uzun boylu akılsız kadın.
  • Yumuşak gönüllülük.

hadd-i ma'ruf

  • Şeriatça bilinen, makbul olan had. Emredilen, müsaade edilen hudud.

hadd-i zina / hadd-i zinâ

  • Akıllı olan, ergenlik çağına gelen ve konuşabilen müslüman veya müslüman olmayan kadın ve erkeğe, dâr-ül-İslâm'da (İslâm memleketinde), tehdîd edilmeden, arzûlariyle, zinâ yaparken yakalandıklarında verilmesi gereken cezâ.

haddi yok

  • Yetkisi yok; yetki sınırları müsait değil.

hadıl

  • Yumuşak taze ot.
  • Islanmış, nemlenmiş.

hadim-ül haremeyn-iş şerifeyn / hâdim-ül haremeyn-iş şerifeyn

  • Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen

hadise-i umumiye

  • Geneli ilgilendiren ve her tarafı kuşatan olay.

hafiz-i alim / hafîz-i alîm

  • Herşeyi koruyup saklayan, ilmi herşeyi kuşatan sonsuz ilim sahibi Allah.

hakameyn

  • İki hakem: Sıffîn vak'asında Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında hakem seçilen Amr b. Âs ile Ebu Musa el-Eş'arî.

hakek

  • Yumuşak beyaz taş.

hakikat-gu

  • Doğru sözlü. Doğru konuşan. (Farsça)

hakikat-i muhita

  • Herşeyi kuşatan gerçek.

hakk-ul yakin / hakk-ul yakîn

  • (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi.

hal / hâl

  • Dayı.
  • Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben.

halas olma / halâs olma

  • Kurtulma, kurtuluşa erme.

halık-ı hakim-i alim / hâlık-ı hakîm-i alîm

  • Her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan ve yarattığı herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah.

halık-ı rahim / hâlık-ı rahîm

  • Rahmeti herşeyi kuşatan, her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren ve herşeyi yaratan Allah.

halim / halîm / حليم / حَل۪يمْ

  • Yumuşak huylu, uysal.
  • Yumuşak huylu. Hoş muamele yapan.
  • Yumuşak huylu, kızmayan.
  • Yumuşak huylu. (Arapça)
  • Yumuşak huylu.

halim selim

  • Yumuşak huylu ve sağlam karakterli kişi.

halim ve selim

  • Yumuşak huylu, uysal.

halim-i alihimmet / halîm-i âlihimmet

  • Yumuşak huylu olmasının yanı sıra kutsal değerler uğruna gayret gösteren.

halim-selim

  • Yumuşak huylu ve doğru.

halimane / halîmâne

  • Yumuşak bir şekilde, uysalca.
  • Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda. (Farsça)

halime / halîme

  • Yumuşak huylu kadın.
  • Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süt anasının ismi. Beni Sa'd bin Bekr kabilesindendir. Halime-i Sa'diye diye de anılır. (R.A.)
  • Yumuşak huylu kadın. (Peygamberimizin süt annesinin adı)
  • Yumuşak huylu kadın, Peygamberimizin süt annesi.

halk

  • İnsan topluluğu. İnsanlar.
  • Yaratmak. İcad. Örneği ve benzeri olmayan bir şeyi yaratmak, ibdâ' eylemek.
  • Bir şeyi yumuşatıp düzleştirmek.

hall

  • Çözme. Çözülme. Karışık bir mes'elenin içinden çıkma.
  • Anlayıp karar vermek. Neticelendirmek.
  • Susam yağı.
  • Ezmek.
  • Açmak.
  • Dühul etmek, girmek.

hallakıyet-i külliye / hallâkıyet-i külliye

  • Herşeyi kuşatan yaratıcılık.

hallat

  • Yersiz ve münâsebetsiz sözler konuşan.
  • Ortalığı karıştıran.

haman

  • Peygamber Hz. Musa (A.S.) zamanındaki Mısır Fir'avununun vezirinin ismi.

hamas

  • Verem.
  • Yumuşaklıkla ve kolaylıkla bir şeyi çıkarmak.

hame'

  • Uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur. Balçık.

hannas

  • (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan.

harem

  • Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)

haric / harîc

  • Dar, ensiz.
  • Kuşatılmış.

harun / hârûn

  • Musa Peygamber'in (A.S.) yardımcısı ve büyük kardeşi.
  • Bağdad Abbasî Halifelerinden Harun-ür Reşid.
  • Musa aleyhisselâmın kardeşi olan peygamber.

haşefe

  • (Çoğulu: Haşef-Haşefât) Sünnet mevziine varana kadar olan zeker başı.
  • Yaşlanmış kuru kadın.
  • Kuru hamur.
  • Yumuşak taş.

hasılıbilmasdar / hâsılıbilmasdar

  • Masdarla oluşan fiilin uygulanmasından çıkan sonuç.

hasir / hâsir

  • Hasret çeken, meramına kavuşamayan.
  • Zarar görmüş.

hasr

  • Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma.
  • Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak.
  • Sıkıştırma. Kısaltma.
  • Okurken tutulup kalmak.
  • Vakfetmek.
  • Zaman ayırmak.

hasret

  • Özleyiş. İç çekme. Bir şeyi çok isteyip, arzulayıp ona kavuşamamaktan gelen üzüntü.

haşv

  • (Haşiv) (Çoğulu: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi.
  • Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot.
  • Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey.
  • Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana sö

haşvi / haşvî

  • Mânâsız sözler söyleyen, saçma sapan konuşan.
  • Haşve benziyen.

hatib / hatîb

  • Mânalı ve fâideli, güzel söz söyleyen. Güzel, düzgün konuşan.
  • Hitap eden, topluluğa karşı konuşan.

hatıb-ı leyl

  • Geceleyin odun toplayan kimse.
  • Mc: Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan adam.

hatip

  • Hitap eden, konuşan, konuşmacı.
  • Konuşan, hitap eden.

hatrib

  • Daima beyhude ve mânasız konuşan.

hatt-ı istiva / hatt-ı istivâ

  • Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. (Farsça)
  • Ekvator. (Farsça)
  • Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi. (Farsça)

havd

  • Güzel ahlâk.
  • Güzel ve yumuşak vücutlu câriye.

haver

  • Zayıf olmak.
  • Yumuşak, çukur yer.
  • Denize suyun akıp döküldüğü yer.

havi

  • İçine alan, ihtiva eden, kaplayan. Câmi'.
  • Biriktirici.
  • Kuşatan.

haviyye

  • Çocuk doğuran kadına loğusa yemeği yedirmek.
  • Namaz kılan kimsenin, secde halinde iken, karnını uyluğundan yukarı tutması.

havz-ı kevser

  • Kıyâmet günü mahşerde veyâ Cennet'te Peygamber efendimize tahsîs edilmiş olan ve bir kere içenin bir daha susamayacağı havuz.

hayvan-ı natık / hayvan-ı nâtık

  • "Konuşan canlı" olma özelliği.
  • Konuşan hayvan. (İnsan)

hayy-ı natık / hayy-ı nâtık

  • Konuşan canlı.

hayye ale'l-felah / hayye ale'l-felâh

  • "Haydi kurtuluşa!".

hayyealelfelah / hayyealelfelâh

  • Tam bir kurtuluşa gelin!

hayyeales-salah-hayyealel-felah / hayyeales-salâh-hayyealel-felâh

  • Ezân ve ikâmet okunurken söylenen "Haydin namaza" ve "Haydin kurtuluşa" mânâsına mü'minleri kurtuluşa, seâdete sebeb olan namaza çağıran iki mübârek söz.

hayz ve nifas

  • Aybaşı hali ve lohusalık.

hazakat

  • İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tıbda gereği gibi öğrenip mâhir ve mütehassısı olmak.

hazımlı

  • Mc: Tahammüllü, müsamahalı, tolerans sahibi.

hazine-i cevahir

  • Cevherlerden, değerli taşlardan oluşan hazine.

hazkil aleyhisselam / hazkîl aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden veya Allahü teâlânın velî kullarından biri. Yâkûb aleyhisselâmın oğullarından Lâvî'nin neslindendir. Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından sonra gönderilen üçüncü peygamberdir. Allahü teâlâ, onun duâsı bereketiyle, ölen binlerce kişiyi diriltti.

hazm

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Zaptetmek.
  • Kast etmek.
  • Bağlamak.
  • Yumuşak yüksek yer.
  • Sağlam re'y. Doğru ve kat'i karar.
  • Basiretle hareket etmek.

hazret-i musa / hazret-i mûsâ

  • Mûsâ (a.s.).

hazret-i üsame

  • Üsâme bin Zeyd (r.a.).

hecr-i cemil

  • Kalben ve fikren onlardan uzak durup fiillerinde onlara uymamakla beraber, kötülüklerine karşılık vermeğe kalkışmayıp müsamaha, idare ve güzel ahlâk ile hüsn-i muhalefet etmek.

helal

  • Allah'ın müsaade ettiği şey. Haram olmayan. Dinî bakımdan kullanılmasında, yenilip içilmesinde, dinlenmesi veya bakılmasında yahut dokunulmasında nehiy olmayan.
  • İhramdan çıkan hacı.

hem-ayar

  • Eşit, denk, müsavi. (Farsça)

hem-cenah

  • Denk, eşit, müsâvi. (Farsça)

hem-duş

  • Omuz omuza gelen, eşit olan, müsavi olan. (Farsça)

hem-kıran

  • Aynı yaşta olan, yaşıt. (Farsça)
  • Kuvvette müsavi olan. (Farsça)

hem-nefes

  • Arkadaş, musâhib. (Farsça)

hem-rad

  • Kahramanlık ve cömertlikte müsavi olan kimseler. (Farsça)

hem-sohbet

  • Birbiriyle konuşan, sohbet eden, arkadaş. (Farsça)

hem-zanu

  • Diz dize oturup konuşan, yan yana oturan. (Farsça)

hem-zeban

  • Aynı dili konuşan, lisanları aynı olan.

hemime / hemîme

  • Yumuşak rüzgâr.
  • Ufak taneli yağmur.

hemk

  • Yumuşak. Kof.

hemzeban / hemzebân / همزبان

  • Aynı dili konuşan. (Farsça)

herzederay

  • Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan. (Farsça)

herzegu / herzegû

  • Saçma sapan konuşan. Lüzumsuz ve mânasız söz söyleyen. (Farsça)
  • Saçma sapan konuşan, lüzumsuz ve mânâsız sözler söyleyen.
  • Saçmasapan konuşan.

herzekar / herzekâr

  • Saçma sapan konuşan, mânasız sözler söyleyen. (Farsça)

herzekarane / herzekârane / herzekârâne

  • Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça. (Farsça)
  • Saçmasapan konuşarak.

hevade

  • Yavaşlık.
  • Yumuşaklık.
  • Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep olması mümkün olan kimse.

heyam

  • Hayranlık hâli.
  • Çok yumuşak kum.

hezme

  • Elle basıldığında veya sıkıldığında oluşan çukur.

hiddis / hiddîs

  • Çok sözlü, çok konuşan.

hıkab

  • Arap kadınlarına mahsus bir nevi kumaştır, onu bellerine kuşanıp süslerini ve zinetlerini ona takarlar.

hikmet-i amme / hikmet-i âmme

  • Herşeyi kuşatan hikmet.

hikmet-i şamil / hikmet-i şâmil

  • Kapsamlı, kuşatıcı hikmet.

hikmet-i şamile / hikmet-i şâmile

  • Kapsamlı, kuşatıcı hikmet.

hilm / حلم

  • Doğuştan olan huy yumuşaklığı. Şiddete tahammül. Nefsini heyecandan korumak.
  • Vakar. Sükûn.
  • Yumuşak huylu olmak, kızmamak. Gücü yettiği halde affetmek.
  • Yumuşaklık, insanın tabiatında olan yumuşaklık duygusu.
  • Yumuşaklık, kızmama.
  • Yumuşaklık. (Arapça)

hilm ü haya / hilm ü hayâ

  • Yumuşaklık ve utanma duygusu.

hilm-i himari / hilm-i himarî

  • İfrat derecede yavaşlık, yumuşak huyluluk.

hilmiyyet

  • Yumuşaklık, yavaşlık, yumuşak huyluluk.