LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Tutu ifadesini içeren 407 kelime bulundu...

husuf namazı / husûf namazı

  • Ay tutulduğunda kılınan namaz.

acac

  • Toz.
  • Tütün.
  • Bulut.
  • Duman.

ahlak / ahlâk

  • (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine
  • Huy, tabiat, insanın davranış tarzı, tutum ve tavrı.

ajanda

  • Akılda tutulması icab eden şeyleri not etmeye yarayan, takvim şeklinde tanzim edilmiş defter.

alak

  • Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan.
  • Yapışkan veya ilişken nesne.
  • Hayvanat.
  • Bir işe mülâzemet eylemek.
  • Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak.
  • Bir şeye ilişip tutulmak.
  • Yapışkan, ba

alaka / عَلَقَه

  • Ana rahmi duvarına tutunmuş asılı bir hücre topluluğu, insan yaratılışının ilk safhası.

asen

  • Tütün, duhan.

aşi

  • Akşam.
  • Akşam yemeği.
  • Tavuk karasına tutulan kimse.

asif

  • (Çoğulu: Usefâ) Para ile tutulan işçi, yevmiyeci, gündelikçi.

ateş-efruz / ateş-efrûz

  • Ateş yakan, ateş tutuşturan. (Farsça)

atil

  • Para karşılığı tutulan yardımcı, asistan.

ayinedarlık / âyinedarlık

  • Aynalık, ayna tutuculuk.

bahz

  • Sıkıntılı olma, can sıkma.
  • Yük ağır gelip hayvanı çökertme.
  • Bir adamı çenesinden, sakalından tutup çekme.

batş

  • Şiddetle tutup kapma. Kuvvet. Şiddet.
  • Hastalık geçtikten sonraki zayıflık.

bedil

  • Bir şeyin mukabili, karşılığı.
  • Tutuşulan bir bahiste yenilen veya aldananın vereceği şey.
  • (Çoğulu: Ebdâl) Sâlih kişi.

behr

  • Nasip.
  • Galip olmak.
  • Nefesi tutulmak.
  • Ümidin boşa çıkması.
  • Felâket, musibet.
  • Uzaklık, mesafe.

bende-zade

  • Köle çocuğu. (Farsça)
  • Mc: Çocuğunu onun kölesi yerinde tutup mütevâzi muâmelede bulunan. (Farsça)

beraya

  • (Tekili: Beriye) Halk. Bütün mahlûkat.
  • Halkın kılıç kullanabilenleri ve vergi hârici tutulan müslüman kısmı.

berdar

  • Asılmış, yukarı kaldırılmış. (Farsça)
  • Tutucu. İtaat edici ve ettirici. (Farsça)
  • Meyveli. Meyve verici olan. (Farsça)

bergerde

  • Hatırda tutulmuş, ezberlenmiş, hıfzedilmiş. (Farsça)

beşel

  • İki kimsenin birbiriyle tutuşması. İki şeyin birbirine sarılması. (Farsça)
  • Beşelîden masdarından emir ki; asıl, sarıl, mânâlarına gelir. (Farsça)

beste

  • Bağlanmış, bitiştirilmiş, bağlı. (Farsça)
  • Kapalı. Tutucu. Donmuş. (Farsça)
  • Bir nevi ipek kumaş. (Farsça)
  • Gr: "Besten" fiilinin ism-i mef'ulüdür. Kelimelerin başına veya sonuna getirilerek mürekkeb kelimeler (Birleşik kelimeler) yapılır. (Farsça)
  • Müzikte: Şarkının makam ve âhengi. (Farsça)

beste-dem

  • Nefesi tutulmuş. (Farsça)

busayri / busayrî

  • (Şeref-üd-din) (Mi: 1213-1295) Busayr'da doğdu. Meşhur Arap şair ve hattatıdır. "Kaside-i Bürde" sahibidir. Esas ismi "El-Kevakib-üd-Dürriyye fi Medh-i Hayrilberiyye" olan kasidesine; tutulmuş olduğu hastalıktan, rü'yasında Resûlullah'ın hırkasını (bürde) üzerine örtüp şifa bulması sebebiyle "Kaside

cansuz

  • Can yakıcı, yürek tutuşturan. (Farsça)

çare / çâre

  • Neticeye varmak üzere maniaları kaldırmak için tutulması icabeden çıkar yol. Kurtuluş yolu. Tedbir, yardım, yol. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)
  • Bir def'a. (Farsça)
  • Ayrılık. (Farsça)

cerban

  • Uyuz hastalığına tutulmuş olan, uyuz.

cereb-nak

  • Uyuz hastalığına tutulmuş kimse, uyuz kişi. (Farsça)

cerib

  • Uyuz hastalığına tutulan. Uyuz marazına tutulmuş olan. Uyuz.

cezbekarane / cezbekârâne

  • Cezbeye tutulmuşçasına.

cial

  • (Çoğulu: Cüul) Ocaktan çömlek ve tencere gibi sıcak şeyleri tutup indirmekte kullanılan bez.

cimri

  • Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik, müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy olarak bilinir. Cömertlik ve tutumluluk ise övünülen ahlâkî vasıflardandır. Cömertlikte de ölçülü olmak tavsiye e (Farsça)

cümud-u baridi göstermek / cümud-u bâridi göstermek

  • Aşırı katı, soğuk tutum göstermek.

dar-ut-teklif / dâr-ut-teklîf

  • Kulların Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmekle mükellef, sorumlu tutulduğu yer. Dünyâ.

dars

  • Dişiyle tutup ısırmak.

defterdar

  • Defter tutup kayıt işlemlerini yürüten.

ders-i amm

  • Bir medreseyi bitirdikten sonra, tâbi tutulan imtihan sonunda medrese talebelerine ders vermek salâhiyetini kazanan.
  • Asistan.
  • Herkese ders vermeğe salâhiyetli âlim.

dest-gir

  • Muavenet. Arka olmak. Tutucu, yardımcı, muin. Zahir. (Farsça)

dest-keş

  • Gözleri görmeyen bir kimseyi ellerinden tutup dolaştıran. (Farsça)
  • Kazanç. Kâr. (Farsça)
  • Yay gibi elde kolaylıkla idare olunabilen şey. (Farsça)
  • Dilenci. (Farsça)
  • Bir işten vazgeçen. (Farsça)

dest-zen

  • Tutunma. (Farsça)
  • El uzatma. (Farsça)

dıram

  • Ateşin alevlenmesi.
  • Ateşin alevi.
  • Odun parçası, tahta parçası (tezcek ateş tutuşup alevlenir.)

direktif

  • Üst makamlardan, tutulacak yol üzerine verilen emirlerin tümü, hepsi. Talimat, emir. Nasıl, ne şekil olacağına çalışacağına dair emir. (Fransızca)

duçar / dûçar

  • Tutulmuş, yakalanmış.

dud

  • Duman, sis. Tütün. (Farsça)
  • Elem, gam, keder, tasa. (Farsça)

duhan / duhân / دخان

  • Duman. Tütün.
  • Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı.
  • Mc: Gaflet ve dalâlet dumanı ki, hakikatların görünmesine mâni olur. Arap lisanında galib olan şerre, duhan tesmiye ederler.
  • Kıtlık ve kuraklık.
  • Tütün. (Arapça)
  • Duman. (Arapça)

duhh

  • Tütün.

ecir-i has / ecîr-i hâs

  • Belli zamanda, belli işi yapmak için husûsî tutulan işçi.

edhine

  • (Tekili: Duhân) Duhanlar, dumanlar, sisler.
  • Tütünler.

eflec

  • (Felc. den) Seyrek, sık olmayan diş. Bazıları dökülmüş olan diş.
  • Geniş omuzlu, kollarının arası açık olan adam.
  • Nüzul hastalığına tutulmuş olan kimse.

efruhte

  • Şu'lelenmiş, parlamış, ziyalanmış, nurlanmış, ışıklanmış, aydınlanmış. (Farsça)
  • Yanmış, tutuşmuş. (Farsça)

efruz

  • (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü) Şule. Aydınlatıcı. Parıltı. (Farsça)

ekonomi

  • yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan çalışma ve f

elken

  • Dilinde tutukluk olan, kekeme, peltek.

enfiye

  • Buruna çekilen çürütülmüş tütün tozu.

etrika

  • (Tekili: Tarik) Tarikler, yollar, caddeler.
  • Sebepler, vesileler, vasıtalar.
  • Maişeti te'min etmek için tutulan meslekler, geçinmek için yapılan işler.

evrak-ı tevkifiye

  • Tutuklanmayı gerektiren belgeler.

farz / فرض

  • Tanrı emri. (Arapça)
  • Borç, ödev. (Arapça)
  • Zorunlu. (Arapça)
  • Farz edilmek: Sayılmak, tutulmak, tasavvur edilmek. (Arapça)
  • Farz etmek: Saymak, tutmak, tasavvur etmek. (Arapça)
  • Farz olunmak: (Arapça)
  • Ta (Arapça)

gayr-ı mes'ul

  • Mes'ul olmayan, sorumlu tutulmayan.

gir / gîr

  • (Giriften) "Tutmak, yakalamak" mastarının emir köküdür. Türkçedeki: yapan, tutan, tutucu, dağılan, yayılan gibi mânalara gelir. Kelimenin sonuna eklenir. (Farsça)

gira / gîra

  • Müessir, te'sir eden, tutucu. (Farsça)

gırajova ateşi

  • Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlene

giriftar / giriftâr / گرفتار / گِرِفْتَارْ

  • Tutulmuş. Yakalanmış. (Farsça)
  • Tutulmuş, yakalanmış.
  • Tutulmuş, esir, yakalanmış.
  • Düşkün.
  • Tutulmuş.
  • Yakalanmış, tutulmuş, müptela. (Farsça)
  • Tutulmuş.

giriftar olan

  • Tutulan, yakalanan.

girifte

  • Yakalanmış, tutulmuş. (Farsça)
  • Bir hastalığa mâruz kalmış, hastalığa yakalanmış. (Farsça)
  • Esir. (Farsça)

girifte-dem

  • Nefesi tutulmuş. (Farsça)

girifte-leb

  • (Çoğulu: Giriftelebân) Dudağı tutulmuş. (Farsça)
  • Mc: Sessiz, sakin (kimse). (Farsça)

girifte-zeban

  • Kekeme, dili tutuk.

habshane / habshâne / حبس خانه

  • Hapishane, tutukevi. (Arapça - Farsça)

hakb

  • Devenin semerini karnına bağlamakta kullanılan ip.
  • Tutulmak.

hane-i avarız

  • Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre ta

hapishane / حبس خانه

  • Tutukevi, mahpushane. (Arapça - Farsça)

harık

  • Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.

haşa' / haşâ'

  • (Çoğulu: Ehşâ) Nefes tutukluğu.
  • Nefesin tutulması.
  • Nâhiye.
  • Kalb.

hasf / خسف / خَسْفْ

  • Ay tutulması.
  • Işığı sönmek.
  • Ay tutulması.
  • Ay tutulması. (Arapça)
  • Ay tutulması.

hasir / hasîr

  • Bir şey söyler veya okurken dili tutulan kimse. Kekeme insan.
  • Hasır.

hasr

  • Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma.
  • Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak.
  • Sıkıştırma. Kısaltma.
  • Okurken tutulup kalmak.
  • Vakfetmek.
  • Zaman ayırmak.

havan

  • İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap.
  • Tütün kesmekte kullanılan makine.
  • Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse.
  • Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet.
  • İçine çuku

haylulet-i arz / haylûlet-i arz

  • Ay tutulması. Dünyanın güneşle ay arasına girerek güneş ışığına perde olması.
  • Ay tutulması, Dünyanın Güneşle ayın arasına girmesi.

haytü'l-emel

  • Ümit kaynağı, tutunacak bir ümit dalı.

hayy-u kayyum / hayy-u kayyûm

  • Her an diri olan ve herşeyi ayakta tutup varlığını devam ettiren Allah.

hidad

  • Dul olan bir kadının mâtem tutup süsten vazgeçmesi.

hubse

  • Tutuk mânâsına bir isim.

hükle

  • Dil tutukluğu, kekemelik.

hüsn-ü tedbir

  • İyi düşünülerek tutulan yol. Tefekkür ile tasmim etmek, ihtiyar olunacak meslek ve harekete karar vermek.
  • Bir kimseden bir haberi nakil ve rivâyet eylemek.
  • Bir şeye iyi muvaffak olmak için o işe muvafık ve hesaplı hareket etmek.

husr

  • Tıb: Peklik, kabızlık, inkıbaz.
  • İdrar tutulması.

husuf / husûf

  • Ay tutulması. Perdelenmek. Dünya gölgesinin ay üzerine gelmesi.
  • Bir şeyin nuru ve ışığı gitmesi.
  • Ay tutulması.
  • Perdelenme, ay tutulması.

hüsuf / hüsûf

  • Ay tutulması, sönme.

husuf / husûf / خسوف / خُسُوفْ

  • Ay tutulması. (Arapça)
  • Ay tutulması.
  • Ay tutulması.

husuf namazı

  • Ay tutulmasında kılınan namaz.

husuf-i cüz'i / husuf-i cüz'î

  • Ayın bir kısmının tutulması.

husuf-i külli / husuf-i küllî

  • Ayın tamamen tutulması.

husufat / husufât / husûfât

  • Ay tutulmaları.
  • Perdelenmeler, ay tutulmaları.

i'tilak

  • Âşık olma, birinin sevgi ve muhabbetine tutulma.

ibtidad

  • İki kişinin bir şeyi bir tarafından tutup kavraması.

ictira'

  • (Cür'a. dan) Suyu soluk almadan birden içme.
  • Ağacı bir tutuşta kırma.

iddianame / iddiânâme

  • İddia yazısı; savcının, yapılan soruşturmalar neticesinde tutuklu hakkındaki suçlamalarını bildirmek üzere mahkemeye sunduğu yazı.

ifna / ifnâ

  • Yok etme, yaşamını elinden alma (tutukluluk).

ihaze

  • Kalkanın elle tutulacak olan yeri.
  • Timar. Hükümdarın verdiği arazi.

ihtibas

  • (Habs. den) Tutulma, tutukluk.
  • Hapsolunma, hapsetme.

ihtibas-ı bevl

  • İdrar tutukluğu, zorluğu.

ihtirak

  • Yanmak, tutuşmak, yanıp kül olmak.
  • Koz: Bir gezegenin güneşe yaklaşması.

ikad

  • Ateş yakma, tutuşturma.

iktisad / iktisâd / اقتصاد / اِقْتِصَادْ

  • Tutum, biriktirme. Her hususta itidal üzere bulunmak. Lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınmak.
  • Edb: Beyit veya kasideyi birbirine vasl ile uzatmak.
  • Tutumluluk.
  • Orta yol, orta hâl. Tutumlu olma, gereği kadar ölçülü harcama.
  • Üretim ve tüketim faâliyetlerinin nasıl düzenlendiğini inceleyen ilim dalı.
  • Ekonomi. Toplumun tutumluluğu.
  • Tutum, harcamada aşırıya kaçmama, ekonomi.
  • Tutum. (Arapça)
  • Ekonomi. (Arapça)
  • Tutumlu olma.

iktisadi / iktisadî

  • İktisada ait, tutumla alâkalı. Ekonomik.

iktisadiyat

  • İktisad bilgisi. İktisad ve tutumla alâkalı olan işler.

iktisat

  • Tutumluluk.

iktisatçı

  • Tutumlu kimse.

iktisatsızlık

  • Tutumlu olmamak.

iktiyad

  • Tutup götürme veya götürülme.

ilhab

  • Tutuşturma, alevlendirme.
  • İltihaplandırma, şişirip kızartma.

iltihab

  • Alevlenme, tutuşma.

iltihab-ı ezhan / iltihâb-ı ezhân

  • Zihinlerin uyanıp alevlenmesi, tutuşması.

incizam

  • Kesilme.
  • Cüzzam hastalığına tutulmuş kimsenin bir organının (âzâsının) kopması.

inhibas

  • Vakıf namına malı hapsetme.
  • Nefes tutulma.

inhisaf / inhisâf / انخساف

  • Ay tutulması. Husufa uğramak. Ay'ın, dünyanın gölgesi altına girmesi veya o şekildeki gölgelenmek.
  • Tutulma.
  • Ay tutulması
  • Söner gibi olma, parlaklığın gitmesi.
  • gözden düşürme, perdeleme.
  • Ay tutulması. (Arapça)
  • Gelişimini yitirmek, parlaklığını kaybetmek. (Arapça)

inkıbaz / inkıbâz

  • Tutulma, tutukluk.
  • Büzülme. Çekilip toplanma.
  • Sıkıntı. Gamlı olmak.
  • Kabızlık. Tutukluk.
  • Tutukluk.

inkisaf

  • (Küsuf. tan) Parlaklığı sönme. Güneş tutulması.
  • Tutulma.

inkitam

  • Gizli tutulma, saklı tutulma.

intişab

  • Odun veya mal biriktirme.
  • Tutulup kalma.

irtiaş

  • Ra'şeye tutulma, titreme, sarsılma.

irtitac

  • Konuşurken kekelemeye başlama, dili tutulma.

iş'al / iş'âl

  • Şulelendirmek. Yaymak, alevlendirmek. Tutuşturmak. Parlatmak. Şiddetlendirmek.
  • Tutuşturma.

iş'al edilen / iş'âl edilen

  • Yakılan, tutuşturulan.

islac

  • Kara tutulma. Karlı olma.

israflı

  • Savurgan, tutumsuz.

istiab

  • İçine almak.
  • Kaplamak. Toplamak. Tamam etmek.
  • Tutulmak. Zapteylemek.

iştial / iştiâl / اشتعال

  • Tutuşma. Parlama. Alevlenme.
  • Mc: Şiddetlenme.
  • Tutuşma, parlama.
  • Alevlenme, tutuşma.
  • Alevlenme, yalazlanma, parlama, tutuşma. (Arapça)

iştialat / iştialât

  • (Tekili: İştial) Parlamalar, alevlenmeler, yanmalar, tutuşmalar.
  • Mc: Şiddetlenmeler.

istikad

  • Yakma, ateşi tutuşturma.

istira'

  • İki tâne odun parçasını birbirine sürte sürte tutuşturma.
  • Çakmak taşında ateş çıkartma.

ıtam

  • İdrar zorluğu, idrar tutukluğu.

izlam

  • Karanlık olmak. Zulme giriftar olmak. Zulme tutulmak.

ızram

  • Ateşi tutuşturma, ateşi alevlendirme.

kab'

  • Seyahat edip gezmek.
  • Nefesi tutulmak.
  • Atın burnu içinden çıkan hırıltı.

kabz

  • Tutma, alma, tutukluk.

kanun-u kayyumiyet / kanun-u kayyûmiyet

  • Allah'ın yarattıklarının varlıklarını ayakta tutup devam ettirme kanunu.

kasar

  • Üşenme, tembellik etme.
  • Güç ve kuvvetin son sınırı.
  • Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.

kaza orucu / kazâ orucu

  • Oruç tutmamayı mubâh kılan (dînde bildirilen) bir özür sebebiyle vaktinde tutulamayan veya tutarken bir özür sebebiyle yâhut kast (bilerek) olmadan bozulup, Ramazân bayramının birinci, Kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günleri dışındaki zam anlarda gününe gün tutması gereken Ramazân-ı şerî

keffaret / keffâret

  • (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç.
  • Günahtan arınma.
  • İşlenen bir hata veya günahın bağışlanmasına vesile olması için verilen sadaka veya tutulan oruç, karşılık.

kekeme

  • Harfleri serbest söyliyemeyip tekrarlayan. Dilinde tutukluk olan. (Türkçe)

keman-dar / keman-dâr

  • Yay tutan, yay tutucu. (Farsça)

keramet-i iktisadiye

  • Tutumlu olmanın ortaya çıkardığı keramet.

keşakeş

  • Münâkaşa, çekişme. (Farsça)
  • Keder, hüzün, tasa, gam. (Farsça)
  • Sıkıntı, felâket, ıztırab. (Farsça)
  • Tereddüt, kararsızlık. (Farsça)
  • Pehlivanların birbirleriyle mücâdeleleri. (Farsça)
  • İki kişinin, bir şeyi birer uçlarından tutup, her birinin kendine doğru çekmesi. (Farsça)

kıram

  • Nakışlı perde.
  • Duvara tutulan örtü.
  • Çarşaf.

kitab-ı mübin / kitâb-ı mübîn / كِتَابِ مُب۪ينْ

  • Kaderde olan her şeyin gerçekleşmesinde esas tutulan kānunların bütünü; Allahın geçmiş ve gelecekten ziyâde, şimdiki hâle bakan ilmi.

kumar

  • Para veya başka bir menfaat karşılığı oynanan oyun; birkaç kimsenin aralarında para veya mal toplayarak piyango çekip, isâbet etmeyenlerin isâbet edenlere mal veya para vermek için sözleşme veya para ile kazanmak için tahminde bulunma, toto. Karşılık lı para veya mal koyarak bahse tutuşma.

kundak

  • Küçük çocukları sıkı bağlamaya yarıyan bezler takımı.
  • Yangın çıkarmak için bir yere sokulan, tutuşturulmuş yağlı bez çıkısı.

kunut

  • Yatsı veya sabah namazlarında ayakta okunan duâ. İbadet. Duâ. Taat. Şükür eylemek.
  • Namazda dünya kelâmından imsak eylemek, yani kendini tutup konuşmamak.

küsuf / küsûf / كثوف / كُسُوفْ

  • Güneş tutulması. Ay'ın, dünya ile güneş arasına gelerek dünya üzerinde gölge yapması.
  • Mc: Birisinin felâketli hâlinde çok teessür göstermesi hâli.
  • Güneş tutulması.
  • Güneş tutulması.
  • Kararma, tutulma (güneş tutulması).
  • Kararma, güneş tutulması.
  • Güneş tutulması. (Arapça)
  • Tutulma. (Arapça)
  • Güneş tutulması.

küsuf namazı / küsûf namazı

  • Güneş tutulduğunda en az iki rek'at olarak cemâatle kılınan namaz.

küsuf ve husuf namazı

  • Güneş ve ay tutulmasında kılınan namaz.

küsuf-u cüz'i / küsuf-u cüz'î

  • Güneşin bir kısmının tutulması.

küsuf-u külli / küsuf-u küllî

  • Güneşin tamamının tutulması.

küsufat / küsûfât

  • Güneş tutulmaları.
  • Kararmalar, güneş tutulmaları.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvve-i iktisadiye

  • Tutumluluk, iktisat gücü.

lamis / lâmis

  • El ile tutup yoklayan. Dokunan. Temas eden.

layüs'el / lâyüs'el

  • Mes'uliyetsiz. Mes'ul tutulamaz. Sorumsuz.

lebc

  • Güreşmek.
  • Sar'a tutup düşmek.

leclac

  • Sözü tutuk söyliyen.
  • Satranç oyununun icatçısı.
  • Bir harfi iki kere söyliyen.

lerzenak / lerzenâk

  • Titrek, titreyici. Titremeğe tutulmuş. (Farsça)

linç

  • Halk tarafından öldürülme. Halkın bir suçluyu tutup derhal öldürmesi.

lühab

  • Ateş alevlenmek.
  • Işıklanmak, şule vermek.
  • Ateşi yakıp tutuşturmak.

lüknet / لكنت

  • Pelteklik, dil tutukluğu, kekeleme.
  • Dil tutukluğu. (Arapça)

lüknunet

  • Kekeleme, pelteklik, dildeki tutukluk.

lükunet

  • Dildeki tutukluk, pelteklik, kekeleme.

ma'füvv

  • Suçu bağışlanmış, affolunmuş.
  • Muaf tutulan, istisna edilen.
  • Suçu afvedilmiş. Bağışlanmış.
  • İstisnâ edilmiş, müstesnâ kılınmış, ayrı tutulmuş.

ma's

  • Tıb: Adalelerin tutulması, kasların büzülmesi. Kramp.

maddeten

  • Cismen. Madde ve cisim olarak.
  • İş olarak, iş ile.
  • Gözle görülür ve elle tutulur şekilde.

maddiyat

  • (Tekili: Maddiyet) Maddi ve cismâni şeyler. Gözle görülüp elle tutulur cinsten şeyler.

maddiyet

  • Gözle görülür, elle tutulur şey.
  • (Çoğulu: Maddiyât) Gözle görülüp elle tutulan şey. Cismâni.

maddiyyat

  • Gözle görülür, elle tutulur şeyler.

mahbusin / mahbusîn

  • Hapsedilmiş olanlar, tutuklular.

mahk

  • İnat etmek.
  • Birbirini tutup çekmek.

mahkumiyet / mahkûmiyet

  • Hükümlülük, tutukluluk.

mahmum

  • Hummaya, sıtmaya tutulmuş. Sıtmalı olan. Ateşli olan. Mecnun. Saçma sapan konuşan.

mahpus

  • Tutuklu.

mahpusiyet

  • Hapsedilme, tutukluluk hali.

mahsus ve meşhud

  • Hissedilir ve görülür olma, elle tutulur, gözle görülür hale getirme.

mahzuf

  • Silinmiş, kaldırılmış, gizli tutulmuş.

mahzum

  • Burnunun halkasıyla tutulan sığır ve deve.
  • Her delinmiş nesne.

maksur

  • (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş.
  • Mahbus.
  • Kasrolunmuş nesne.
  • Gelinin üzerine tutulan duvak.
  • Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i

mar-gir

  • Yılan tutan, yılan tutucu. (Farsça)

maraz-ı kalbi / maraz-ı kalbî

  • Kalb hastalığı, bozuk îtikâd; kibir, hased (kıskançlık), kin ve riyâ (gösteriş) gibi kalb hastalıkları. Kalbin Allahü teâlâdan başka şeylere tutulması.

maruz / معروض

  • Arzedilen, sunulan. (Arapça)
  • Karşı karşıya kalma, tutulma. (Arapça)
  • Maruz olmak: Karşı karşıya kalmak. (Arapça)

masdu'

  • Baş ağrısına tutulmuş olan. Başı ağrıyan.

masru'

  • Sar'a hastalığına tutulmuş, sar'alı.

masruan

  • Sar'alı olarak, sar'a hastalığına tutulmuş olarak.

mat'un

  • (Tâun. dan) Belâya tutulmuş. Musibet ve tâuna giriftar olmuş.
  • (Ta'n. dan) Ayıplanmış.

mat'unen

  • Vebâya tutularak.

matemhane / mâtemhane

  • Matem ve yas tutulan yer.
  • Ağlanılan, yas tutulan yer. (Farsça)

matemkünan / mâtemkünân

  • Yas tutup mâtem ederek. (Farsça)

matemsera / mâtemserâ / ماتمسرا

  • Yas tutulan ev. (Arapça - Farsça)

mavtın / موطن

  • Yurt tutulan yer. (Arapça)

mazbut / mazbût

  • Zabtolunmuş, elegeçirilmiş.
  • Sağlam.
  • Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu.
  • Muhâfazalı. Korunmuş.
  • Belli, belirtilmiş.
  • Tutulan, derli toplu.

mazbutat / mazbutât

  • (Tekili: Mazbut) Ele geçirilmiş; kaydedilmiş; hatırda tutulmuş şeyler. Mazbut olan şeyler.

me'huz

  • Alınmış, çıkarılmış, tutulmuş.
  • Ödünç olarak başka bir yerden alınmış.

me'lum

  • Kederli. Eleme, derde tutulmuş.

mebde-i tevkif

  • İlk tutuklama.

mebtuş

  • Tutulmuş.
  • Hışım olunmuş.

mecazib

  • (Tekili: Meczub) Meczublar. Cezbeye tutulmuş olanlar.

mecburiyet

  • Zora tutulma. Mecburluk.

mechure

  • Nefesin tutulup sesin çıkarılmasıyla okunan harfler.

meczub / meczûb

  • Allahü teâlânın sevgisi ile kendinden geçmiş olan.
  • Cezbeye tutulmuş, çekilmiş tasavvuf yolcusu.

meczube / meczûbe

  • Cezbeye tutulmuş, İlâhî aşkla aklî dengesi değişmiş kadın, mecnun.

meczum

  • (Cüzam. dan) Cüzam hastalığına tutulmuş kimse.

medar-ı mesuliyet / medâr-ı mesuliyet

  • Bazı suçlardan sorumlu tutulma sebebi.

medrese-i yusufiye

  • Hz. Yusuf'un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur'ân'a hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane.

meftun / meftûn / مفتون

  • Fitne ve belâya tutulmuş olan. Âşık. Mecnun.
  • Cünun. Fitne.
  • Tutkun, aşık. (Arapça)
  • Meftûn etmek: Aşık etmek. (Arapça)
  • Meftûn olmak: Aşık olmak, tutulmak. (Arapça)

meftun olma

  • Tutulma, bağlanma.

mekare / mekâre

  • Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı.
  • Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli

meksuf

  • Küsufa uğramış, ziyâsı, aydınlığı tutulmuş. Kararmış.

mektum

  • Gizli. Saklı. Gizli kalmış.
  • Hükümetten gizli tutulan.

memsun

  • Mesâne hastalığına tutulmuş kimse.

menar / menâr

  • Işık tutucu.

mercuh

  • Başka bir şeyin kendisine üstün tutulduğu şey.
  • Hasmından önce iddiasını ispata selahiyeti olmayan kişi.

mercum

  • (Recm. den) Recmolunmuş. Taşlanmış, taşa tutulmuş.

mesalik / mesâlik

  • (Tekili: Meslek) Meslekler. Tutulan yollar. Süluk edilen yollar.
  • Meslekler, tutulan yollar.

meşgul

  • (Şugl. den) Bir işle uğraşan.
  • Dalgın.
  • Doldurulmuş, tutulmuş, işgal olunmuş.

meslek

  • Yol. Usul. Gidiş.
  • San'at. Geçim için tutulan yol.
  • Sistem.
  • Mezheb. Mâneviyatta tutulan yol.

mesture

  • Örtülü kadın. İslâmiyetin emrettiği şekilde örtülmesi farz olan yerlerini örtmüş olan kadın.
  • Gizli tutulan resmi işlerde harcanmak için hükümetin emrine verilen para. (Buna tahsisat-ı mesture de denir.)

mevkuf

  • Durdurulan. Vakfedilen. Dâimi bir halde bırakılan.
  • Tevkif edilen. Tutulup hapsedilen.
  • Ait, bağlı.
  • Tevkif edilmiş, tutuklu.
  • Durdurulan, tutulan.

mevkufat

  • (Tekili: Mevkufe) Bir zaman için tutulup alıkonulmuş mal veya para.
  • Vakfedilmiş mal, emlâk.
  • Gelirden artıp hazineye mâl edilen para.

mevkufen

  • Tutuklu olarak.
  • Tutularak, durdurularak.

mevkufin / mevkufîn

  • (Tekili: Mevkuf) Tevkif edilmiş kimseler. Tutuklular. Mevkuflar.

mevkufiyet

  • Tutukluluk.

meyl

  • Ortadan bir tarafa eğik olmak.
  • İstek. Yönelme. Arzu.
  • Sevme, tutulma, âşık olma.
  • Gönül akışı.
  • Eğilme, eğiklik, akıntı.
  • Sevme, tutulma, gönül akışı.

mezahib / mezâhib

  • Mezhepler, tutulan yollar.
  • Mezhepler, tutulan yollar.

mezheb

  • Yol. Gidilen yol. Tutulan çığır.
  • Dinin esaslarında ve esas temel mes'elelerde bir olmakla beraber, teferruatta bazı muhtelif mes'eleler olması sebebiyle birbirinden az farklı müctehidlerin yolları. Müctehidlerden, kendilerine tâbi olunanların seçtikleri meslekleri. Füruatta Hanefi ve
  • Gidilen, tutulan yol.
  • Mezhep.

mezhep

  • Dinde tutulan yol.

mezkum

  • Zükâm hastalığına tutulmuş. Nezle olmuş, nezleli.

mıkvem

  • (Çoğulu: Mekâvim) Saban ağacının tutulacak yeri.

minkab

  • Delecek âlet. Ateş yakmak ve tutuşmak.

mıntıkat-ül büruc

  • Burçlar mıntıkası. Coğ: Oniki burcun bulunduğu tutulma dairesi.

muaf / muâf

  • Afvolunmuş. İstisna edilmiş, ayrı tutulmuş. Bağışlanmış. Serbest.
  • Affolunmuş, ayrı tutulmuş.

muafiyet / muâfiyet / معافيت

  • Muaf tutulma. (Arapça)
  • Bağışıklık. (Arapça)

muafname

  • Afv kâğıdı. Bir şeyin muaf tutulup afvedildiğini gösteren kâğıt. (Farsça)

muahez değil

  • Eleştiri konusu değil, sorguya tâbi tutulmaz.

muamelat

  • İnsanların birbirine karşı tutum ve davranışları.
  • Resmî dairelerde yapılan evrak kayıt ve işlemleri.

mübadil

  • Mübâdele olunmuş. Başkasının yerine getirilmiş, bir şeye bedel tutulmuş.

mübtela / mübtelâ / مبتلا

  • Dertli. Hasta. Başı sıkıntılı. Rahatsız. Belâlı. Düşkün. Tutkun. Tutulmuş.
  • Uğramış, tutulmuş, yakalanmış. (Arapça)
  • Mübtela olmak: Uğramak, tutulmak, yakalanmak. (Arapça)

mübtela-yi aşk / mübtelâ-yi aşk

  • Aşka tutulmuş.

mübtela-yi maraz / mübtelâ-yi maraz

  • Hastalığa tutulmuş.

mufazzal

  • (Fazl. dan) Başkalarına üstün tutulmuş. Tafdil edilmiş.

muhafazakar / muhafazakâr / محافظه كار

  • Tutucu. (Arapça - Farsça)
  • Tutucu. (Arapça - Farsça)

muhafazakarlık / muhafazakârlık

  • Tutuculuk. (Arapça - Farsça - Türkçe)

muhasara

  • Bir kişinin, diğer kimsenin elini tutup yürümesi veya ellerini birbirinin kuşağına sokup yürümeleri.

muhassal-ı mazbut

  • Elde tutulacak şekilde var olan, oluşan.

muhatara

  • Tehlike. Korkulacak hâle tutulmak.
  • Zarar. Ziyan. Korku.
  • Tehlike ve zarar ihtimali olan.

muhazara

  • (Çoğulu: Muhazarât) (Huzur. dan) Hatırda tutulan şeyler.
  • Tarihi ve edebi fıkra ve hikâyeler anlatma.
  • Konferans verme.

muhazarat / muhazarât

  • (Tekili: Muhazara) Akılda tutulan faydalı bilgiler veya hikâyeler.

muhtar kavl / muhtâr kavl

  • Bir mes'elede, bir mezhebin âlimlerinin çoğu tarafından mezhebin içinde mevcûd ictihâdlardan (büyük âlimlerin kitâb ve sünnetten çıkardıkları hükümlerden) seçilen ve bu seçime göre üstün tutulan ve fetvâya esâs alınan kavl, söz.

muhterik

  • Yanıp tutuşan.

mukalled

  • (Kald. dan) Boynuna gerdanlık takılmış.
  • Padişah tarafından nişan takılan kimse.
  • (Taklid. den) Taklid edilen. Örnek tutulan. Misal alınan.

mukrib

  • Nöbete tutulmuş at.

muktefa

  • (Kafâ. dan) İzinden gidilmiş. Ardına düşülmüş. Misâl alınmış, örnek tutulmuş.

muktesid / مقتصد

  • İktisadlı, tutumlu. Malını, ömrünü, vaktini boşuna geçirmeyen, lüzumsuz masrafta bulunmayan.
  • İktisadlı, tutumlu.
  • Tutumlu, iktisatlı.) (Arapça)

muktesidan

  • (Tekili: Muktesid) Muktesidler. Lüzumsuz masrafda bulunmayan ve vaktini boşa geçirmeyenler. İktisadlılar, tutumlular.

muktesidane

  • İktisadlı şekilde, tutumlu biçimde.

muktesit

  • İktisatlı, tutumlu.

mültehib

  • (Lehb. den) Alevlenmiş, tutuşmuş.
  • İltihablı, kızarmış, şişmiş.

mümsike

  • Tutan güç, tutucu güç.

mümtaz

  • İmtiyazlı, seçkin, üstün tutulmuş.
  • Diğerlerinden ayrılmış, üstün, seçkin, seçilmiş.
  • Ayrı tutulan.

müncezib

  • Tutulmuş.

münhasif

  • Sönmüş, batmış, tutulmuş.

münkabız

  • Sıkıntılı, tutuk.
  • Kabız hâli, tutukluluk.

münkesif

  • Küsufa uğramış, tutulmuş, tutulan.
  • Tutulmuş.

müptela / müptelâ / مبتلا

  • Uğramış, tutulmuş, yakalanmış. (Arapça)
  • Müptelâ olmak: Tutulmak, yakalanmak, uğramak. (Arapça)

müreccah

  • (Rüchân. dan) Daha ileride kabul edilen, üstün tutulan, tercih edilen.

murzia

  • (Rızâ. dan) Çocuğa süt emziren. Meme veren. Sütnine. Bebeğe süt vermek üzere para ile tutulmuş kadın.

musab / musâb / مصاب

  • Yakalanmış, tutulmuş, uğramış. (Arapça)
  • Musâb olmak: Yakalanmak, tutulmak. (Arapça)

musabiyet

  • Bir hastalığa tutulma. Bir musibete giriftar olma.

musaraa

  • Pehlivanlık. Güreşmek. Güreşe tutuşmak.

musayefe

  • (Sayf. den) Bir yaz tutulmak üzere pazarlık etme. Ücretle tutma.

müsrif

  • Boş yere malını harcayan, tutumsuz, Allah'ın (C.C.) razı olmayacağı şeylere parasını, malını ve zamanını harcayan.

müstahzar

  • (Huzur. dan) Hazır, hazırlanmış.
  • Huzura getirilmiş. Zihinde tutulan.

müştail

  • (Şa'l. den) Yanan, tutuşan, alevlenen.

müste'cer

  • Kira ile tutulmuş olan.

müstehdif

  • (Hedef. den) Hedef tutan. Hedef tutulan. Hedef gibi dikilip duran.

müsteşhed

  • (Çoğulu: Müsteşhedât) şâhid olarak gösterilen. şâhid tutulan.

müsteşhedat / müsteşhedât

  • (Tekili: Müsteşhed) şâhid olarak gösterilen kimseler. şâhid tutulan kişiler.

müstesna / müstesnâ / مُسْتَثْنَا

  • İstisna edilen. Ayrı tutulan, ayrı muameleye tabi olan. Kaide dışı bırakılmış olan.
  • Ayrı tutulan.

muta'assıb / متعصب

  • Taassup gösteren, aşırı tutucu, yobaz. (Arapça)

mutaassıb

  • Tutucu, bağnaz, körü körüne bağlanan.

mutaassıbane / mutaassıbâne

  • Tutucu, inanç ve geleneklerine aşırı derecede sahip çıkarak.

mutaassıp

  • Aşırı, sıkı sıkıya bağlı olan, tutucu.

mutavattinin / mutavattinîn

  • Vatan edinmişler, yurt tutunmuşlar.

müteazid

  • (Adad. dan) Kol kola tutunan, birbirine yardım eden, kol veren.

mütebekkim

  • (Bekem. den) Konuşurken kekeleyen, tutulup kalan.

mütebekkimane / mütebekkimâne

  • Kekeliyerek, dili tutularak. (Farsça)

müteneşşib

  • Bir şeye ilişip tutulan.

mütese'ir

  • Çok yanmış ve tutuşmuş ateş.

mütevakkıd

  • Tutuşan, tutuşup yanan.

müteverrimin / müteverrimîn

  • (Tekili: Müteverrim) Veremliler. Verem hastalığına tutulmuş kimseler.

nar-ı mukade / nâr-ı mûkade

  • Tutuşturulmuş ateş.

nariyye

  • Nar ile alâkalı, nara mensub. Ateşten, yanıp tutuşur, patlar olan şey.

nassi / nassî

  • Nass'a ait. Her türlü şübhe ve tereddüdün ve tenkidin üstünde tutulacak şekilde olan kesinlik, kat'ilik, açıklık. Bedahet.
  • Âyet ve hadisle doğruluğu sâbit olan.

neft

  • Neft yağı. Çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan, tutuşabilen bir yağdır ve boyacılıkta vesair sanayide kullanılır.

nevafil

  • (Tekili: Nâfile) Farz ve vâcib olandan başka ibadetler. Nâfile (yani sevab için kılınan) namaz veya tutulan oruçlar.

nuhas

  • Bakır. Bakır para.
  • Kızgın mâden.
  • Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre.
  • Dumansız alev.
  • Bir şeyin aslı.
  • Tütün.

nümune-i imtisal

  • Örnek tutulacak şey.

nur-u çırağ-ı yezdan / nur-u çırâğ-ı yezdan

  • Cenâb-ı Hakkın nurunun çırası, Allah'ın nuruyla tutuşmuş, aydınlatan bir çıra.

nüşuz / nüşûz

  • Kadının kocasına kafa tutup isyan edici bir durum almasıdır. Güya kendisini yüksek sayıp itaatını kaldırmış olur.

oruç kazası / oruç kazâsı

  • Oruç tutmamayı mubah kılan (dinde bildirilen) bir özür sebebiyle vaktinde tutulamayan veya kasd (bilerek) olmadan orucunu bozan bir kimsenin, Ramazân bayramının birinci, Kurban bayramının ilk üç günü hâricindeki zamanlarda gününe gün oruç tutması.

pertev-suz

  • Yakan ışık. Güneşe karşı tutulduğu zaman, ışıkları bir noktaya toplayan ve bu suretle ışığın değdiği yeri yakan mercek.

politika

  • İtl. Memleket işlerini idare için tutulan ölçülü yol. Siyaset.

pürnar / pürnâr

  • Tutuşmuş, yanan.

raic / râic

  • Kıymetli olan ve halk arasında tutulan.

ramazan

  • Hicrî ayların dokuzuncusu, üç ayların sonuncusu ve farz olan orucun tutulduğu ay. Ramazan yanmak demektir, çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur.

raz-ı nihan

  • Gizli tutulan sır.

recim

  • (Recm. den) Taşlanmış, taşa tutulmuş.
  • Lânetlenmiş, mel'un.

redd

  • Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek.
  • Bir şeyin karşılığını icra etmek.
  • Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir.
  • Cerhetmek.
  • Kötü ve fena şey.

rehain

  • (Tekili: Rehine) Rehineler. Garanti olarak elde tutulanlar.

rehin

  • (Rehn-Rehine) Bir şeyin yerine teminat olarak tutulmuş olan şey, rehin edilmiş.
  • Mevkuf ve mahpus kılmak.
  • Bir şeyin yerine garanti olarak tutulan.

rekaket

  • Kekeleme, dil tutukluğu.
  • Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak.
  • Zayıf ve ince olmak, yufka olmak.
  • El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak.
  • Gevşeklik, zayıflık, dermansızlık.

rekik

  • Dili tutuk, kusurlu, peltek.
  • Rey ve idraki zayıf olan.
  • Gayret ve namusu olmayan.
  • Zayıf, kuvvetsiz.
  • Kusurlu, tutuk.
  • Peltek, dili tutuk.

rekik-ül lisan / rekik-ül lisân

  • Dili tutuk. Peltek. Kekeme.

reviş

  • Gidiş, hal, tavır. (Farsça)
  • Tutum, yol. (Farsça)

rib'

  • Sıtmanın bir gün tutup iki gün tutmaması ve dördüncü gün yine tutması.

ruhsat

  • (Çoğulu: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade.
  • Genişlik.
  • Kolaylık.
  • Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru' kılınan şeydir. Sefer halinde Ramazan-ı Şerif orucunun tutulmaması gibi. Vuku' bulan ikraha mebni, birisini
  • İzin, müsaade; kulların özürlerine binaen, kendilerine bir kolaylık ve müsaade olmak üzere ikinci derecede meşru olan şeyler, yolculukta Ramazan orucunun tutulmaması gibi.

şafak

  • Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki alaca karanlık. Gündüz.
  • Nahiye. Cânib.
  • Nasihat eden kimsenin "Nasihatım te'sir etsin, sözüm tutulsun" diye ıslah için gayret göstermesi.
  • Merhamet.
  • Harf.

sahh

  • şiddetinden kulaklar tutulan çığlık.
  • Sağlam bir şeyle vurmak.
  • Cemetmek, toplamak.

şahıs

  • (şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan.
  • Belirten.

salik / sâlik

  • (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden.
  • Bir tarikat yolunda olan.

salk

  • Şiddetli ses.
  • Vurmak.
  • Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.

şarid

  • Tutunup beğenilmiş ve yayılmış şiirler.
  • Şiir tarzındaki ata sözleri.

savm-ı davudi / savm-ı davudî

  • Bir gün oruç tutup bir gün iftar etmek.

savm-ı dehr

  • Aralıksız, bir sene mütemadiyen nehyedilen bayram günlerinde dahi iftar edilmeksizin oruç tutmağa denir. Bu nevi oruç bayram günleri tutulmazsa câizdir.

savmıvisal

  • İftar etmeksizin üst üste tutulan oruç.

sefi'

  • Şiddetle tutup çekme.

şevaz

  • Tütünsüz ateş.

sicil

  • Resmi vesikaların kaydedildiği kütük denen büyük defter.
  • Memurların durumu hakkında tutulan dosya.

şiddet-i iktisat

  • Çok iktisatlı, tutumlu olma.

şiddet-i iltihab

  • Şiddetli bir şekilde tutuşma.

şirhar

  • Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr, beççe, gulamçe, gulâm, sakallı ve pir olmak üzere sınıflara ayrılır ve bu tertibe göre vergiye tâbi tutulurdu. Üç yaşına kadar olan çocuklara, süt emen mânâsına gelen şirhâr; üç (Farsça)

sofestai / sofestâî

  • Şüpheci; herşeyi, hattâ kendisini dahi inkâr eden, olumlu veya olumsuz hiçbir hükme varmayan daima şüphe içinde kalmayı esas alan bir felsefi zihniyet ve tutum sahibi, septik.

şu'legir

  • Tutuşan, alevlenen, alev alan. (Farsça)

suhte

  • Yanmış, tutuşmuş. Yanık. (Farsça)
  • (Çoğulu: Suhtegân) Softa. Medrese talebesi. (Farsça)

suz

  • (Suhten: Yanmak mastarından) "Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak" mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar. (Farsça)
  • Yanma, tutuşma. Ateş. Sıcaklık. (Farsça)

suzi / suzî

  • Yanma ile, tutuşma ile ilgili. (Farsça)

ta'nik

  • (Unk. dan) Boğazını tutup sıkmak.

taaşşuk

  • Aşka tutulma.

tahassür

  • Dili tutulup konuşamamak.

tahkir etmek / tahkîr etmek

  • Hor görmek, kötülemek, aşağılamak, birine veya bir şeye söz ve hareketle hakâret etmek, saygı ve hürmet gösterilmesi, üstün tutulması lâzım olan şeyleri aşağı tutmak, saygısızlık etmek.

taht-ı tedbir

  • Yönetim ve idaresi altında tutulan alan.

taht-ı tevkif / taht-ı tevkîf / تَحْتِ تَوْق۪يفْ

  • Tutuklama altında.

taht-ı tevkife alınmak

  • Tutuklanmak.

takva / takvâ

  • "Vikâye"den. Allah'ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak.

tamtame

  • Pelteklik, kekemelik, tutukluk.

tasarruf / تصرف

  • İdâreli kullanma, sarfetme. Tutumlu olma; harcamada isrâftan ve cimrilikten sakınıp orta yolu seçme.
  • İdâre etme, hükmetme.
  • Bir velînin Allahü teâlânın izniyle sevdiklerini mânen yetiştirmesi, düşmanlarını ise cezâlandırması.
  • İdare ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdare etmek. Sâhiblik. Kullanma hakkı.
  • (Para veya mal) artırma.
  • Bir şeye karışıp müdahale etme.
  • Tutum. (Arapça)
  • Elinde bulundurma. (Arapça)
  • Para arttırma. (Arapça)

tasarrufan

  • Tasarruf ve tutum gayesiyle. İktisad maksadıyla.

tavtin

  • (Vatan. dan) Bir yerde yerleştirme. Yurtlandırma.
  • Birşeye bağlanıp onu neticelendirme. Makam tutunmak.
  • Gönlünü bağlamak.

te'cic

  • Tutuşturup alevlendirme.

teazud

  • Kol kola tutunma.
  • Mc: Yardım.

teb-zede

  • (Çoğulu: Teb-zedegân) Sıtmaya tutulmuş. (Farsça)

tebaguz

  • (Çoğulu: Tebâguzât) (Buğz. dan) Sevişmeme, gizli kin tutup düşmanlık besleme.

tebekküm

  • (Bekem. den) Dili tutulma. Konuşurken tutulup kalma.

teeccüc

  • Tutuşma, alevlenme.

telehhüb

  • (Leheb. den) Alevlenme, tutuşma, alevlenip yanma.
  • İltihap.

telhib

  • (Çoğulu: Telbihât) (Leheb. den) Alevlendirme, tutuşturma.

temadi-i mevkufiyet / temâdi-i mevkufiyet

  • Tutukluluğun devam etmesi.

temessük / تَمَسُّكْ

  • Temessük etmek: Sımsıkı tutunmak, sarılmak.
  • Tutunma, yapışma.
  • Tutunma, sarılma.
  • Borç senedi.
  • Tutunma. Sarılma. Sıkıca tutma.
  • Hüccet ve delil izhar etme.
  • Borç senedi.
  • Sarılma, tutunma.
  • Sıkıca tutunma.

temessük eden

  • Sarılan, tutunan.

teneşşüb

  • Bir şeye ilişip tutulma.

teş'il

  • (Şu'l. den) Parlatma. Tutuşturma, alevlendirme.

teşa'ul

  • (şu'l. den) Parlama, tutuşma.

tesafuh

  • Elele tutuşma.

tescih

  • (Eşek) dişiyle bir yerini tutup ısırmak.

tesekkür

  • Sarhoş olma.
  • Şeker hastalığı.
  • Şeker hastalığına tutulma.

teşmis

  • (Şems. den) Güneşe tutma, güneşe serme.
  • Güneşe tutup hasta etme.

tevakkud

  • Tutuşup yanma.

tevhid-i kayyumiyet / tevhid-i kayyûmiyet

  • Allah'tan başka varlıkları ayakta tutup varlıklarını devam ettiren kuvvet ve kudretin olmaması.

tevkid

  • Ateş tutuşturma.

tevkif / tevkîf / توقيف / تَوْق۪يفْ

  • Tutuklama.
  • Durdurma. (Arapça)
  • Kapatma. (Arapça)
  • Tutuklama. (Arapça)
  • Tevkîf edilmek: (Arapça)
  • Durdurulmak. (Arapça)
  • Kapatılmak. (Arapça)
  • Tutuklanmak. (Arapça)
  • Tevkîf etmek: (Arapça)
  • Durdurmak. (Arapça)
  • Kapatmak. (Arapça)
  • Tutuklamak. (Arapça)
  • < (Arapça)
  • Tutuklama.

tevkif etmek

  • Tutuklamak.

tevkifat

  • Tutuklamalar.

tevkifhane / tevkifhâne

  • Hapishane, tutukevi.
  • Tutukevi, hapishane.

tevkifname

  • Tutuklama metni, yazısı.
  • Tutuklama yazısı.

tıraz

  • Elbiselere nakışla yapılan süs.
  • Sırma ve ipekle işleme.
  • Zinet, süs.
  • Üslup, tarz, tutulan yol.
  • Döviz.

ucm

  • Araptan gayrisi. Arap milletinden olmayanlar.
  • (Tekili: Acmâ) Dilinde tutukluk olanlar.

ucme

  • Dil tutukluğu. Tutuk tutuk kekeliyerek konuşma.
  • Acemlik.

umuhet

  • Yapılacak işte tereddüt gösterme, tutulacak yolda duraklama.

urva

  • Sıtma. Sıtmaya tutulma.

urve

  • Tutulacak yer, kulp.

urvet-ül vüska

  • Sağlam kulp. Metin ve muhkem olan tutulacak şey.
  • İslâmiyet.
  • Kur'an-ı Kerim.

urvet-ül-vüska / urvet-ül-vüskâ

  • Tutunulacak en sağlam kulp.
  • İslâmiyet veya Kur'ân-ı kerîm.
  • Dinde güvenilir, kendisine uyulacak büyük âlim mânâsına, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin üçüncü oğlu olan Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî'nin lakabı.

üsr

  • Sidik tutulması, sidik zoru.

usul

  • (Tekili: Asıl) Ana, baba. Cedler.
  • İstinadgâh.
  • Râcih delil, kaide. Asıllar, kökler, temeller. Bir ilmin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi lâzım gelen esaslar. Bir hedefe ulaşmak için tutulan düzenli yol.
  • Tarz, metod, tertip.

üsvet

  • Beraberlik.
  • Halka reis olmak.
  • Dert ortağı. Sâdık arkadaş. Manevî tabib.
  • Nümune ve örnek tutulacak olan insan.

ütam

  • Sidik tutulması. İdrar tutukluğu.

vakad

  • (Ateş) yanmak ve tutuşmak.

vakd

  • (Vakdân) Ateşin yanması, tutuşması.

vukud

  • Ateş alıp yanma. Tutuşma.

yaddaşt

  • Hatırda tutulan şey. Hâtıra. (Farsça)

yahmum

  • (Çoğulu: Yahâmîm) Kara duman.
  • Tütün.
  • Kara nesne.

yemin

  • Sözü Allah'ı (C.C.) zikrederek kuvvetlendirmek. Kasem.
  • El tutuşarak, Allah'a bağlılıklarını bildirerek, Allah'a ve birbirlerine söz vererek ahitleşmek.
  • Mübarek.
  • Sağ taraf, sağ el.

yevm-i şek

  • Şaban ayının otuzuncu günü; ramazan olması zannedilip ancak görülmedikçe oruç tutulması münasip olmayan gün.

yevm-i şevk

  • Şaban-ı Şerifin otuzuncu günü. Ramazan olması zannedilip ancak hilâl görülmedikçe oruç tutulması münasib olmayan gün.

yusufiye medresesi

  • Hz. Yusuf'un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur'ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane.

zabt-name / zabt-nâme

  • Hâdise veya vak'a yerinde alâkalı kimselerin hâdisenin oluş şeklini imzâ altında kaydettikleri kâğıt. Zabıt tutulan kâğıt. (Farsça)

zaptedilen

  • Tutulan, ele geçirilen.

zede

  • (Zed) Birleşik kelimeler yapılarak, "vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş" manalarına gelir. Meselâ: Musibet-zede : Musibete uğramış. (Farsça)
  • "Vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş" mânâsında son ek.

zedegan / zedegân

  • (Tekili: -zede) Tutulmuşlar, çarpılmışlar, uğramışlar mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

zelil

  • Hor, hakir, alçak. Aşağı tutulan.

zena'

  • Kısa boylu ve dar nesne.
  • Sidiğini tutup işemeyen kişi.

zened

  • (Hâl sigası Zeden masdarından) Vuruyor, çarpıyor, tutuyor (meâlinde). (Farsça)

zerv

  • Tutup götürmek.
  • Savurmak.
  • Kırıp götürmek.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın