LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Tura ifadesini içeren 224 kelime bulundu...

ahali

  • (Tekili: Ehl) Halk, umum, nâs.
  • Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.

aks-i nakiz / aks-i nakîz

  • Antitez, karşısav; biri diğerinin zıttı olan iki terimden, ikincisini oluşturan düşünce veya önerme.

aliyy-ül murtaza

  • Esedullah, Aliyy-ibni Ebi Talib, Ebutturâb, İmâm-ı Ali isimleri ile de anılır.Hz. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup Hicretten yirmiüç yıl önce doğmuş ve Bi'setin ikinci günü daha on yaşında iken imân etmiş, hiç putlara tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, Kerrema

aram-güzin / ârâm-güzin

  • Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen. (Farsça)

aram-saz / arâm-saz

  • Yerleşen, oturan. (Farsça)

arnavut

  • (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede Arnavutluk şeklinde söylenir.

as'ase

  • Oturak yerin yumuşağı.
  • Helâk olmak.
  • Fesâd etmek.

asude-nişin / asûde-nişin

  • Rahatça oturan. İstirahat eden. (Farsça)

ateş-efruz / ateş-efrûz

  • Ateş yakan, ateş tutuşturan. (Farsça)

balanişin

  • Üstte, yukarıda oturan. (Farsça)

banket

  • Bir otomobili uçtan uca kaplayan ve tek parçadan ibaret olan oturacak yer.
  • Karayollarında asfaltın her iki yanındaki balastlı kısım.

bediy

  • Çok âşikâr, göze çarpan.
  • Çölde sahrada oturan.

behişt-nişin

  • Cennette oturan. (Farsça)

beng

  • Bir bitki ve tohumu ki, afyon gibi uyuşturan, keyf verici olarak da kullanılan bir madde. Esrar. (Farsça)
  • Atlas üzerine işlenmiş sırma işlemeli bir çeşit kumaş. (Farsça)
  • Küçük çitlenbik. (Farsça)

berr-i cedid

  • Yeni karalar. Amerika ve Avusturalya.

besare-nişin / besâre-nişin

  • Sofada oturan, uşak, hâdim, hizmetçi. (Farsça)

bezazet

  • Bezcilik. Manifaturacılık.

bezzaz / بزبز

  • Bez satan. Manifaturacı.
  • Muhaddislerden bir zatın nâmı.
  • Manifaturacı, kumaşçı. (Arapça)

çağatay

  • Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han'ın ismine nisbetle Mâvera-ün Nehr taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebî lisan olarak kullandıkları Doğu Türkçesine verilen isimdir.

calis

  • (Çoğulu: Cüllâs) Oturan, oturucu, cülûs eden. Tahta çıkan.

canişin / cânişin / جانشين

  • Halef, birinin yerine oturan. (Farsça)

cansuz

  • Can yakıcı, yürek tutuşturan. (Farsça)

cazi

  • Ayaklarını dikip parmakları üzerine oturan kişi.

celaleddin-i harzemşah

  • (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defala

celis

  • Ekseri bir yerde oturan. Arkadaş. Birlikte oturan.

cevab-ı müskit

  • Soru soranı susturan cevap.

cila / cilâ

  • Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura.

cülesa

  • (Tekili: Celis) Beraber oturanlar.

cüllas

  • (Tekili: Câlis) Cülus edenler, oturanlar.

cüz' / جُزْؤْ

  • Bütünü oluşturan parçalardan herbiri.

dafi' / dâfi'

  • Def' eden, savan, savuşturan, iten.
  • Cenab-ı Hak.

darende

  • Saklayan, tutan. (Farsça)
  • Ulaştıran, vâsıl eden, kavuşturan, getiren. (Farsça)

deylem

  • Karıncaların ve kenelerin toplandığı yer.
  • Belâ.
  • Zahmet.
  • Düşman.
  • Türaç kuşunun erkeği.
  • Cemaat.
  • Bir kabile adıdır ve ehline "Deylemî" derler.

dünya / dünyâ

  • Yer küresi.
  • Ölümden önce olan her şey.
  • Kalbi Allahü teâlâdan gâfil eden, O'nu unutturan her şey.
  • Allahü teâlânın haram (yasak) ettikleri ile Resûlullah efendimizin mekrûh dediği şeyler.

dürrace

  • (Çoğulu: Derrâc) Türac denilen kuş.

efrad-ı beşeri

  • İnsanlığı oluşturan fertler.

ehali

  • (Tekili: Ehl) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da mahallede yerleşip oturanlar.
  • Avam, halk umum.

ehl

  • Sahip, malik,
  • Maharetli, usta.
  • Bİr yerde oturan.
  • Karıkocadan herbiri.

ehl-i meder

  • Evde oturan. Medeni.

ehl-i veber ve badiye / ehl-i veber ve bâdiye

  • Çadırda oturan bedevi Arab, çöl ahalisi.

embel

  • Kılıcı ve silahı olmayan.
  • Eyer üstünde doğru oturamayan.
  • Boynu eğri olan.

erike-nişin

  • Tahtta oturan. (Farsça)

erkan-ı kainat / erkân-ı kâinat

  • Kâinatı oluşturan temel unsurlar.

esbran

  • At süren, süvâri, at koşturan. (Farsça)

esbtaz

  • At koşturucu, at koşturan. (Farsça)
  • At koşturacak meydan, saha. (Farsça)
  • Her şemsî ayın onsekizinci günü. (Farsça)

etribe

  • (Tekili: Turab) Topraklar.

evreng-nişin

  • Tahtta oturan, hükümdar. (Farsça)

ezell

  • Kurtla sırtlandan doğan hayvan.
  • Oturak yerinin iki yanları arık ve yeyni olan.

faktör

  • Bir sonucu oluşturan unsurlardan her birisi.

fenn-i menafiu'l-aza / fenn-i menâfiu'l-âzâ

  • Organların yararlarını inceleyen fen, anatomi; canlıların yapısını ve bu yapıyı oluşturan organları inceleyen bilim dalı.

garur

  • Dünyada insana gurur veren herhangi bir şey.
  • Aldatıcı.
  • Allahı unutturan.

hacebe

  • (Tekili: Hâcib) Perdeciler, kapıcılar.
  • İnsanın oturak yeri olan uzvu, kalça. (İkisine "hacebetan" derler)

hacegan yolu / hâcegân yolu

  • Daha çok nübüvvet kemâlâtına (olgunluklarına, üstünlüklerine) kavuşturan Hazret-i Ebû Bekir'den gelen yolun, Yusuf-ı Hemedânî hazretlerinden îtibâren aldığı isim. Bu yol sonradan Nakşibendiyye adını almıştır.

hadisat-ı ahkam / hâdisât-ı ahkâm

  • Hükümlere zemin oluşturan hadiseler.

hadıyd

  • (Hazîz) Oturaklı, mütemekkin, yer.
  • Dağ eteği. Zir. Alçak yer.
  • Koz: Ayın veya başka bir seyyarenin mahreki üzerinde dünyaya en yakın bir mesafede bulunan nokta. Dünya ile diğer seyyarelerin güneşin merkezinden en uzak oldukları bir nokta.

hak / hâk

  • Toprak. Turab. (Hâk ol ki, Hüdâ mertebeni eyleye âli.Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâkk-ı kademdir.) (Farsça)

harabenişin

  • Viranelerde, harabelerde oturan. (Farsça)

hayme-nişin

  • Çadırda oturan. Göçebe.

haymenişin / haymenişîn

  • Çadırda oturan.

hem-ber

  • Beraber olan, birlikte oturan. (Farsça)

hem-cay

  • Aynı yerde oturan. Hemşehri. (Farsça)

hem-civar

  • Aynı yerde oturan, komşu.

hem-hane

  • Bir evde oturanların beheri. Arkadaş, refik. (Farsça)

hem-sufre

  • Aynı sofraya oturan, sofra arkadaşı. (Farsça)

hem-zanu

  • Diz dize oturup konuşan, yan yana oturan. (Farsça)

hey'et-i mecmua

  • Bir şeyi oluşturan şeylerin tümü, ferdlerinin tamamı.

heyet

  • Bir şeyi oluşturan unsunlar, bileşenler, genel yapı.

hisarlı

  • Hisarla çevrili yer.
  • Hisarda oturan, kalede mukim.
  • Ask: Sınırlarda bulunan şehir ve kalelerde topçuya ait hizmetlerde kullanılan bir sınıf asker. Bunlara İstanbul'dan gönderilen "topçuağası" kumanda ederdi. Hisarlılar, bölük ve ortalara ayrılmamıştı. Sayıları sınırlı ve sabit

hubb-ı dünya / hubb-ı dünyâ

  • Dünyâ sevgisi. Ölümden sonra işe yaramayacak olan şeylere düşkün olmak. Dünyâ; haramlar, mekruhlar ve Allahü teâlâyı unutturan her şeydir.

hüceyre-i beden

  • Bedeni oluşturan hücrecik.

huruf-u şemsiye

  • Gr: "El" harf-i tarifinin "lâm" harfi ile yan yana geldiğinde, kendisi okunmayıp "Lâm" harfine kalboluyorsa, o harflere "huruf-u şemsiye" harfleri denir. (Te, se, dal, zel, rı, ze, sin, şın, sad, dat, tı, zı, lem, nun harfleri) Meselâ: El-turab yazılıyor, etturab okunuyor. El-şems yazılıyor, eşşems

içgüvey

  • (İçgüveyi, içgüveysi) Kayınpederinin evine alınan dâmat. Karısı tarafının evinde oturan dâmat. (Türkçe)

ihtizaza getiren

  • Coşturan, sevindiren.

ilzam eden

  • Delil getirerek karşısındakini susturan.

inanriz

  • Dizgin bırakmış, koşturan. (Farsça)

inzibat / inzibât / انضباط

  • Zapturapt altında bulunma, düzen. (Arapça)

iskat eden / iskât eden

  • Susturan.

istikra-i tam / istikrâ-i tâm

  • Tümevarım, endüksiyon; bir bütünü oluşturan parçaların hepsini inceleyerek o bütün hakkında hüküm vermek.

kadırga

  • Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan harp gemilerinden biri. Kürek ve yelkenle kullanılırdı. Kadırgalar 25 oturaklı idi ve her küreği dörder adam tarafından çekilirdi.

kaid

  • (Kuud. dan) Oturan, oturucu, oturmuş.

kaiden

  • Oturarak, oturduğu hâlde.

kal'a-nişin

  • Kalede oturan. (Farsça)

kambin / kâmbin

  • Merâmına erdiren. İsteğine kavuşturan. (Farsça)

karar

  • Değişmez hâle gelmek.
  • Sabit ve sakin olmak.
  • Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük.
  • Gitmeyip kalmak.
  • Oturaklı yer. Sâkin olacak yer.
  • Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü.
  • Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama.
  • Dolanmak.

katın

  • (Çoğulu: Kuttân) Oturan, yerli. Ev halkı.

kavkal

  • Bağırtlak kuşunun erkeği.
  • Keklik.
  • Turaç kuşu.

keştinişin / keştînişin

  • Gemide oturan. Gemide bulunan kimse. (Farsça)

kitab-ı ilzam ve iskat / kitab-ı ilzam ve iskât

  • Karşısındakini delillerle mağlup edip susturan kitap.

kıtar

  • (Çoğulu: Kutur-Kuturât) Deve katarı.

komşu

  • Bitişik evlerde veya yakın çevrede oturan kimse veya kimseler.

kühküm

  • Oturak yeri kemiği.

Kulleteyn

  • Alıntı:
    "iki kulle" (yaklaşık 13 ton) su. Durağan suyun temiz ("tahir") sayılabilmesi için Şafii mezhebine göre bu kadar olması yeterliydi. Daha az olamazdı. Bu kadar oldu mu, içinde ne bulunursa bulunsun "temiz"di artık. "pislik"lerle dolu bile olsa...

    Turan Dursun, Kulleteyn,
    Akyüz Kitabevi, 1990


kürsi-nişin

  • Tahtta oturan hükümdar, pâdişah. (Farsça)
  • Vâli. (Farsça)
  • Câmide vaaz eden. (Farsça)

kuttan

  • (Tekili: Katın) Yerliler, oturanlar, sâkinler.

kuud

  • Cülus. Oturmak.
  • Namazın oturarak kılınan kısmı. Secdede iken kalkıp oturmak.
  • Oturma, namazın oturarak kılınan kısmı.

ledünn

  • (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelüttahiyyât vessalâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı iz

maani-i mütezahime / maâni-i mütezahime

  • Birbiriyle yarışan izdiham oluşturan mânâlar.

maçin

  • Çin'e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb oldukları anlaşılıyor. İçlerinde sarı saçlı ve mavi gözlü adamlar dahi bulunuyorsa da lisan bakımından Doğu Türkistan'ın aha

madde-i unsuriye

  • Bir varlığı oluşturan temel madde, element.

mahaffe

  • Mahfe. Deve veya katır üzerine konan ve içinde iki kişi oturabilecek yeri olan kapalı mahmil.

makad

  • Oturak yeri, arka.

mantık

  • (İntak. dan) Konuşturan, söyleten.
  • Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi.
  • Akıl, nutuk, söz.

mazallenişin

  • Gölgelikte oturan. (Farsça)

mazhar eden

  • Kavuşturan.

mazhar kılan

  • Eriştiren, kavuşturan.

medar-ı sıdk ve kizb

  • Doğruluk ve yalana zemin oluşturacak şey.

medresenişin

  • Medreseli. Medresede oturan.

menzilnişin

  • Yerinde oturan. (Farsça)

merba'-nişin

  • Yazlıkta oturan. (Farsça)

mesakin / mesakîn

  • Meskenler. Oturacak yerler.
  • (Tekili: Miskin) Ziyadesiyle fakir olanlar. Miskinler. Uyuşuklar. Zavallı, fakir kimseler.
  • Oturanlar.

meskun

  • İçinde oturanları olan yer. İnsan bulunan şenlenmiş yer.

meşreka

  • Güneşte oturacak yer.

meşrık

  • Güneş doğacak cihet. Gündoğusu. Doğu. Şark ciheti.
  • Şems-âbâd, güneşi bol yer. Kış vakti ısınmak için güneşe karşı oturacak yer.
  • Tövbe kapısının adı.

messah

  • Ölçü âletleriyle arazi ölçen. Mühendis.
  • (Mesh. den) Uğuşturan, mesheden. Masaj yapan. Dellâk.

mihaffe

  • Mahfe. Katır veya develerin sırtına konulan ve iki kişinin oturabileceği büyüklükte olan sepet.

mihlak

  • Ustura.

minyatür

  • Eski el yazısı kitapları süslemek için sulu boya ile yapılan ince resimler hakkında kullanılır bir tâbirdir. İtalyanca "minyatura" kelimesinden alınmadır. Buna vaktiyle küçük nakış demek olan "hurde nakış" denilirdi.
  • İnce bir san'atla yapılmış küçük resimler.

mıstabanişin

  • Sedirde oturan. (Farsça)

moğol

  • Turâni milletlerinin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsi yakınlıkları vardır. Asyanın ortalarında bugün Çin Devletine tâbi olan ve Moğolistan ismiyle bilinen geniş bir çölde ve Sibirya ve Türkistan'ın da bazı taraflarında bulunurlar.Cengiz Hanla beraber Asyanın batı tarafla

mu-say

  • Ustura. (Farsça)

mücalis

  • (Cülus. dan) Birlikte ve beraberce oturan.

mücavir

  • Komşu.
  • Bir mâbed veya tekke yakınında çekilip oturan.
  • Yurdunu terkederek zamanını Haremeyn-i Şerifeyn'de ibadetle geçiren.

mucib / mucîb

  • İsteyeni istediğine kavuşturan, yaratıklarının isteklerine cevap veren, Allah.

müfhim

  • İfham eden. Delil ile susturan. Ağız açtırmayan.

muhteba

  • Dizlerini yere dikip ellerini dizlerine kavuşturup oturan; dizlerini iple bağlayıp oturan kimse.

mukayyi

  • Kay ettiren, kusturan.

mükena'

  • (Tekili: Mekin) Vakar ve iktidar sâhibleri.
  • Oturanlar, yerleşenler.

mukim / mukîm / مقيم

  • İkamet eden, oturan.
  • Doğduğu veya evlendiği veya hep kalmak niyyeti ile yerleştiği yerde oturan veya 104 km ve daha uzak bir yerde giriş çıkış günlerinden başka on beş gün veya daha fazla kalmaya niyet eden kimse. Mâlikî ve Şâfiî mezheblerinde dört gün kalmaya niyet eden ve kendi memleketine giren mukîm olur.
  • Oturan, yerleşik.
  • Oturan, yerleşik. (Arapça)

mülzim

  • Susturan.
  • Susturan.

murabbanişin

  • Bağdaş kurup oturan. (Farsça)

mürea

  • (Çoğulu: Müru) Turaca benzer bir kuşun adı.

mürekkebat / mürekkebât

  • Bir bütünü oluşturan parçalar.

müsekkin / مُسَكِّنْ

  • Sâkinleştiren, uyuşturan.

müskit / مُسْكِتْ

  • Susturan, söyliyecek söz bırakmayan, susmağa mecbur eden.
  • Susturan.
  • Susturan.

mustazill

  • (Zıll. dan) Gölgelenen, gölgede oturan.
  • Birinin koruyuculuğu ve himâyesi altında bulunan.

müstefrig

  • (Ferag. dan) Kusan, istifrağ eden.
  • Kusturan.

müstemzic

  • (Mezc. den) Soran, soruşturan. Fikir yoklayan. Anket için düşüncelerini soran.

müsteş'ir

  • (İş'ar. dan) Soruşturan. (Yazı ile) bildirilmesini isteyen.

mutasaddır

  • (Çoğulu: Mutasaddırin) (Sadr. dan) Baş köşeye kurulan. Başa geçip oturan.

mutazallil

  • (Zıll. den) Gölgede oturan, gölgede bulunan, gölgelenen.
  • Korunan, muhafaza ve himaye olunan.

mütekellim-i vahde

  • Konuşan kimsenin yalnız kendine ait fiili gösteren kelimelerin sigasıdır. Baktım, görüyorum, gezmişim, oturacağım gibi.

mütteki

  • Yaslanıp oturan.

müttekiun / müttekiûn

  • Yaslanıp oturanlar, yahud oturuyorlar.

müzekkir

  • Andıran, hatıra getiren, yâd ettiren, zikrettiren, hatırda tutturan.
  • Zikreden, ibâdet eden.
  • Resul-i Ekrem (A.S.M.) mü'minleri ve bütün beşeriyeti tehlikeli şeylerden halâs edip iki cihan saadetine nâil olma yolunu tâlim ettiğinden, Kur'an-ı Kerim'de müzekkir diye isimlendiril

nebaa

  • Oturacak yer, kıç, mak'at.

necd

  • Açık ve işlek yol.
  • Yüksek yer.
  • Minder, döşeme gibi oturacak şeyler.
  • Ağaçsız mekân.
  • Hâzık ve mâhir kılavuz.
  • Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa.
  • Hasma galip gelmek.
  • Çok terlemek.
  • Meme.
  • Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.

nişest

  • Oturan. (Farsça)

nişeste

  • (Çoğulu: Nişeste-gân) Oturan, oturmuş. (Farsça)

nişeste-gan / nişeste-gân

  • (Tekili: Nişeste) Oturanlar, oturmuş olanlar. (Farsça)

nişestgah / nişestgâh

  • Oturacak yer. (Farsça)

nişimen

  • Oturacak yer. (Farsça)

nişin / nişîn / نشين

  • "Oturan, oturmuş" gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir. (Farsça)
  • Oturan.
  • Oturan. (Farsça)

nişinende

  • Oturan, oturucu. (Farsça)

nübüvvet yolu

  • Tasavvufta insanları Allahü teâlânın sevgisine, rızâsına kavuşturan iki yoldan birincisi ve en üstünü. Velî bir zâtın sohbetinde yetiştikten sonra arada sebeb ve vâsıta olmadan feyzin, kalb bilgilerinin asıl'dan yâni Resûlullah efendimizden alındığı yol. Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan ikinci yo

paki

  • Temizlik, paklık. (Farsça)
  • Ustura. (Farsça)

perdenişin

  • Perde arkasında oturan. (Farsça)
  • Mc: Namuslu, temiz. (Farsça)

peyda eden / peydâ eden

  • Oluşturan, kuran.

peygulegüzin

  • Bir köşede oturan. Köşeye çekilmiş olan.

postnişin / پست نشي ن

  • Posta oturan. Daha evvelkinin yerine geçen.
  • Postta oturan. (Farsça)
  • Pîre vekaletle postta oturan, tekke şeyhi. (Farsça)

rah-ı ictiba / râh-ı ictibâ

  • Tasavvufta Allahü teâlâya kavuşturan yollardan biri. Seçilmişlerin yolu.

rah-ı müridan / râh-ı mürîdân

  • Tasavvufta müridlerin, talebelerin yolu. Allahü teâlâya kavuşturan yollardan. Sâlikler (tasavvuf yolunda ilerleyen talebeler) yolu.

rahat-nişin

  • Rahat eden, rahat oturan. (Farsça)

rahib / râhib

  • Âbid. Allah'tan (C.C.) korkan.
  • Manastırda oturan nasrani âlimi veya papazı. Keşiş.
  • Aslan.
  • Manastırda oturan hıristiyan din adamı, keşiş.

recah

  • (Çoğulu: Rucah) Oturak yeri etli ve büyük olan kimse.

remaze

  • Oturak yeri.
  • Zina eden kadın.

remmaa

  • Oturak yeri.
  • Çocukların başındaki oynak yer.

sadrnişin

  • Bir toplantıda baş sedirde oturan. (Farsça)

şagil

  • İşgal eden, tutan.
  • Meşgul eden, meşgul edici.
  • Meşgul olmayı gerektiren.
  • Bir mülkte oturan.

sahilnişin

  • Sâhilde oturan. (Farsça)

sahra-nişin

  • Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren. (Farsça)

sahranişin / sahrânişin

  • Çölde oturan, bedevi.

şahsiyet-i maneviye / şahsiyet-i mâneviye

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik; Sahabe mânâsını oluşturan ortak kimlik, ortak mânâ.

sakin

  • Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı.
  • Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf.

sakinan

  • (Tekili: Sâkin) Bir yerde oturanlar. Sâkinler.

sakinin / sakinîn

  • Oturanlar, ikâmet edenler, yerleşik olanlar.

saye-nişin

  • Gölgede oturan. (Farsça)
  • Bir şeyin gölgesine sığınan. Korunan, himaye gören. (Farsça)

sekenat / sekenât

  • Sekeneler, oturanlar, yerliler.

sekene / سكنه / سَكَنَه

  • Oturan, yerli.
  • Sâkin olanlar, oturanlar. Bir yerde devamlı oturanlar.
  • Oturanlar, sâkinler. (Arapça)
  • Oturanlar.

sekene-i karye

  • Köyde oturanlar. Köyün sâkinleri.

serir-nişin

  • Tahtta oturan, padişah. (Farsça)

serirara

  • (Serir-ârâ) Tahtı süsliyen. Tahtta oturan. Pâdişah. Hükümdar. Şah. (Farsça)

seteh

  • (Çoğulu: Estâh) Oturak yeri.

sevakin

  • (Tekili: Sâkin) Bir yerde oturanlar, sakin olanlar.

sidrenişin / سدره نشين

  • Sidretülmüntehâda oturan melek. (Arapça - Farsça)

sôfi / sôfî

  • Tasavvuf ehli. Kalbini gafletten (Allahü teâlâyı unutmaktan) ve mâsivâya (Allahü teâlâdan başka şeylere) bağlamaktan koruyan, nefsini Allahü teâlâya itâate kavuşturan, pâk ve temiz bir kalbe sâhip olan kimse, velî derviş.

sübbet

  • İnsanın oturak yeri.

suğra / suğrâ

  • Küçük önerme; kıyası oluşturan önermelerden birisidir. Kıyasın sonuç önermesinin öznesi olan küçük terim bu küçük önermede bulunur.

sükkan / sükkân / سكان

  • (Tekili: Sâkin) İkamet edenler, oturanlar.
  • Gemi kuyruğu.
  • Sâkinler, oturanlar.
  • Oturanlar, sakinler. (Arapça)

sükkan-ı belde / sükkân-ı belde

  • Şehirde oturanlar. Şehir sâkinleri.

sükkan-ı hane / sükkân-ı hâne

  • Evde oturanlar. Hâne sâkinleri.

sükna

  • Oturacak yer. Mesken.
  • Oturacak yer.

süluk yolu / sülûk yolu

  • İnsanı Allahü teâlânın sevgisine kavuşturan yollardan biri.

sütahi / sütahî

  • Oturak yeri büyük olan kişi.

sütüre

  • Ustura. (Farsça)

şuubat-ı heyet-i içtimaiye / şuubât-ı heyet-i içtimâiye

  • Sosyal yapının dalları, toplumsal yapıyı oluşturan kesimler.

tab'aniyye / tab'âniyye / طبعانيه

  • Natüralizm. (Arapça)

tabakat-ı arz

  • Yeryüzünü oluşturan tabakalar.

tabiiyyun / tabîiyyûn / طبيعيون

  • Tabiatçılar. Naturalistler. "Her şeyi tabiat yapıyor" diyen, maddeye dalmış, Allah'tan (C.C.) mânen uzaklaşmış kişiler.
  • Natüralistler. (Arapça)

taht-nişin

  • Taht'a oturan. Hükümdar. Padişah.

tahtnişin / تخت نشين

  • Tahta oturan.
  • Tahtta oturan, hükümdar. (Farsça)

tayhuc

  • Turaç kuşu (Bir sülün nevidir.)

teevvi

  • (İvâ. dan) Bir yerde yerleşme, yurt edinme. Oturacak yer edinme.

tefessüh

  • Açılmak. Genişlemek. İnbisat bulmak.
  • Mecliste çekilip bir adama oturacak yer açmak.

tekyenişin

  • Tekkede oturan, derviş. (Farsça)

tenhanişin

  • Tek başına oturan. Yalnız oturan. (Farsça)

teşkil eden

  • Oluşturan.

teşkil eyleyen

  • Oluşturan, meydana getiren.

tirban

  • (Tekili: Türâb) Topraklar.

tür'a

  • (Çoğulu: Türa' - Türüât) Kanal.
  • Suyun taştığı yer.
  • (Çoğulu: Türa') Kapı. Derece.
  • Bağ ve bostan.
  • Kanal.
  • Suyun taştığı yer. Su arkının ağzı.

turan

  • Eski İranlılar tarafından Türkistan ve Tataristan taraflarına verilen isimdir. Turan, eskidenberi Türklerin oturduğu yerlere denirdi. "Türk" ile "Tur" kelimeleri arasındaki benzerlik de bu iki ismin bir asıldan ibaret olduğunu gösteriyor.

turani / tûranî / تورانى

  • Turanlı. (Türkçe - Farsça)

turaniyülasl / tûraniyülasl / تورانى الاصل

  • Tûran asıllı. (Türkçe - Arapça)

türban

  • (Tekili: Türâb) Topraklar.

türk

  • Türkler, Asya'nın en büyük ve en meşhur milleti olup, Turan milletlerindendir. Türkler en evvel Sibirya ile Çin arasında olan Altın Dağı taraflarında yaşamışlar ve oradan defalarca güney ve batıya doğru yayılarak Çin'de ve Türkistan memleketlerinde fetihler yapmışlardır.Türkler eskiden beri iki şube

turra

  • (Tuğra) Mühür. Pâdişah damgası. Pâdişahın imzası.
  • Kumaşın etrafındaki nişan ve işaret. Kumaşta ipekten çevrilen kenar.
  • Herşeyin ucu ve kenarı.
  • Alındaki saç. Tura.

uruz

  • (Tekili: A'raz) Fık: Nakit para, hayvan ve yenecek şeylerden olmayıp, kitap, manifatura eşyası, kumaş gibi mallar.

üstüre / استره

  • Ustura. (Farsça)
  • Ustura. (Farsça)

vahdetü'l-mevcud

  • "Yaratıcı, kâinatı oluşturan varlıkların toplamıdır. Allah da kâinat da birdir. Tek olan ilâh kâinatın bütünüdür" şeklinde kâinat hesabına Allah'ı inkâr eden materyalist felsefî düşünce sistemi.

vakin

  • Oturucu, oturan.

vilayet yolu / vilâyet yolu

  • Bir vâsıtanın yâni yetişmiş bir velînin yol göstermesi lâzım olan, insanı Allahü teâlâya kavuşturan evliyâlık yolu.

visadenişin / visâdenişin

  • Yastığa yaslanıp oturan. (Farsça)

yafuf

  • Turaç kuşunun yavrusu.

zerrat-ı taamiye / zerrât-ı taâmiye

  • Yiyecekleri oluşturan atomlar.

zerrat-ı vücud / zerrât-ı vücûd

  • Bedeni oluşturan zerreler, atomlar.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın