LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Teva ifadesini içeren 183 kelime bulundu...

acizane / âcizâne

  • Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler." (Farsça)
  • Âciz bir şekilde, güç yeteden anlamında kullanılan bir tevazu ifadesi.

aciziyyet / âciziyyet

  • Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik.
  • Fakirlik, tevâzu.

ahadi hadis / ahadî hadis

  • Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)

ahda'

  • Çok alçakgönüllü, halim, mütevazi. İtaatli.

ahfaz

  • (Ahfad) Alçak ve çukur yer.
  • Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.

ahiret alimi / âhiret âlimi

  • Dünyâlığa, mala, mevkiye kıymet vermeyen, ilim ile dünyâlık elde etmeye çalışmayan, âhireti dünyâya tercih eden, ilmiyle amel eden, işi sözüne uyan, ibâdet ve tâate teşvik eden, ilmi âhiretine faydalı olan tevâzu sâhibi âlim.

ahkar

  • En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)

ahna'

  • Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.

ahval-i acizane / ahvâl-i âcizâne

  • Bir tevazu ifadesi olarak "Allah'ın âciz ve zavallı bir kulu olarak sağlık durumum, halim" mânâsında bir ifade.

ani

  • (Çoğulu: Anat-Unât) Mütevazi, alçak gönüllü.
  • Köle
  • Meşgul.
  • Iztırab çeken. Muztarib.
  • İşçi.
  • Müfettiş.
  • Tahsildar. (Müennesi: Aniye)

arazan

  • Rastgele, tesadüfen, tevafukan.

arızan / ârızan

  • (Ârız. dan) Geçici olarak.
  • Tesadüfen, tevafukan, rast gele.

belus / belûs

  • Tevazu, mahviyet. Hileci. Hile, yalan, dolan. (Farsça)

bende-zade

  • Köle çocuğu. (Farsça)
  • Mc: Çocuğunu onun kölesi yerinde tutup mütevâzi muâmelede bulunan. (Farsça)

beyus / beyûs

  • Arzu, istek, taleb. (Farsça)
  • Ümit. (Farsça)
  • Tamah. (Farsça)
  • Alçak gönüllülük. Mütevazilik. (Farsça)

buhu

  • Mütevazi bir şekilde hakkını isteme.

daraa

  • Tevazu etmek, alçak gönüllü olmak.
  • Emre uymak, muti olmak.
  • Zayıf ve zelil olmak.

delil-i kat'i / delîl-i kat'î

  • Mânâsı açıkça anlaşılan âyet-i kerîme ve tevâtürle bildirilmiş olan hadîs-i şerîf. Bunlar, farzlar ile haramları bildirirler. Kesin delil.

derviş

  • Gayet mütevazi ve kanaatkâr olan. (Farsça)
  • Kimsesiz, fakir. (Farsça)
  • Mâneviyâtla gönlü zengin olan fakir. (Farsça)
  • Mürid veya şeyh. (Farsça)

ebu-t-turab

  • Hz. Alinin (R.A.) bir lâkabı. (Bu isim Hz. Ali Radiyallahu anh, toprak üzerine oturduğu veya yattığından dolayı tevâzuuna işareten Peygamber Efendimiz (A.S.M.) tarafından verilmiştir.)

esrar-ı tevafukiye

  • Tevafukun, uygunluğun sırları.

estağfirullah

  • Cenâb-ı Hak'tan kusurumun örtülmesini dilerim. Allah (C.C.) kusurumu efvetsin (mealinde, kusurunu anlayan bir müslümanın duâsı. Hürmet veya ikramlara karşı tevâzu maksadı ile de söylenmektedir.)

ez kaza

  • Kazâ olarak, tevâfuk olarak. Beklenmedik ânda. (Farsça)

ezhar-ı tevafuk / ezhâr-ı tevafuk

  • Tevafuk çiçekleri.

fakir-i pür-taksir / fakir-i pür-taksîr

  • Kusurlarla dolu fakir anlamına gelen, tevazu ifadesi olarak "ben" yerine kullanılan ifade.

fakir-i pürkusur

  • Kusurlarla dolu muhtaç anlamında, tevazu ifadesi olarak "ben" yerine kullanılan söz.

fakire

  • Muhtaç anlamında, tevazu ifadesi olarak, bayanlar için "ben" yerine kullanılan söz.

fakirhane / fakirhâne

  • Tevazu ifadesi olarak, kendisinden bahseden kişinin kendi evi için kullandığı ifade.
  • Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.

firaş-ı mütevassıt

  • Fık: Ümmü veledin firaşı mânâsına gelen bir tabirdir. Firaş-ı mütevassıtta bilâ davet neseb sahih olmaz.

gaybi tevafuk / gaybî tevafuk

  • Gaybî ve mânevî bir yardım sonucu oluşan tevafuk, uygunluk.

had'

  • Baş aşağı eğmek.
  • Tevâzu etmek.

hadd-i tevatür

  • Tevatür derecesinde; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan topluluklar tarafından aktarılan en doğru haber seviyesi.

hadis-i sahih / hadîs-i sahîh

  • Âdil ve hadîs ilmini bilen kimselerden işitilen, müsned-i muttasıl (Resûl-i ekreme kadar, rivâyet edenlerin hepsi tam olup noksan bulunmayan), mütevâtir (bir çok sahâbînin rivâyet ettiği) ve meşhûr (önceleri bir kişi bildirmişken, sonraları şöhret bu lan) hadîsler.

hadisin meratibi / hadîsin merâtibi

  • Hadîsin mütevatir, sahih, hasen zayıf gibi dereceleri.

haki-nihad / hakî-nihad

  • Mütevazi, kibirsiz, alçak gönüllü. (Farsça)

hakir kalb / hakîr kalb

  • Bir tevazu ifadesi olarak, bu fakirin ehemmiyetsiz, kıymetsiz kalbi mânâsında kullanılan bir deyim.

hakk-ı fakiranemde / hakk-ı fakirânemde

  • Fakir ve muhtaç olan benim hakkımda (tevazu ifadesi).

haşian / hâşian

  • Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.

hazı' / hâzı'

  • (Huzu. dan) Alçak gönüllü, mütevâzi olan.

hazıane / hâzıâne

  • Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle.

hedm

  • Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek.
  • Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa)

hudu'

  • Eğilip tevâzu etmek.

huşu / huşû

  • Gönül alçaklığı, tevazu.
  • Korku ile sevgi arası durum, saygı.

huşu' / huşû'

  • Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül.
  • Tevâzû, alçak gönüllülük. Hakk'a boyun eğmek. Korku ve sevgiden meydana gelen edebli bir hal.

hutuvat

  • (Tekili: Hutvât-Hutevat) (Hutve) Adımlar. İzler. Yollar. Eserler.
  • Şeytanın aldatmaları.

huzu / huzû

  • Tevazu hâli.

huzu'

  • Mahviyet ve tevazu hali, alçak gönüllü olmak. Allah'ın azametini, celal ve cemalini, büyüklüğünü tahattur ve tefekkürden hâsıl olan, insandaki huzur ve huşu' hâli.

iftikar

  • Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak.
  • Çok ihtiyacı olmak.
  • Tevazu'. Alçak gönüllülük.

ıhbat

  • Huşu ve tevazu' etmek, alçak gönüllülük yapmak.

ihbat

  • Huşu ve tevazu etmek.

ihşa'

  • Tevazu ve alçak gönüllülükle zorlama.

ihtida'

  • Tevazu, alçak gönüllülük, mahviyet, mütevazilik.

ihtiza'

  • Tevazu. Gönül alçaklığı. Alçak gönüllülük.

ilm-i nafi' / ilm-i nâfi'

  • İnsana aczini, kusurunu, Rabbinin büyüklüğünü bildiren, kalbde Allah korkusunu ve mahluklara karşı tevâzû, alçak gönüllülüğü artıran, kul haklarına ehemmiyet vermeyi temin eden sonsuz seâdeti (mutluluğu) ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya vesîle olan ilim.

işarat-ı tevafukiye / işârât-ı tevafukiye

  • Tevafuk işaretleri.

istikane / istikâne

  • (İstikânet) Alçaklık etmek.
  • Zillet ve meskenet göstermek.
  • Tevazu göstermek.

ittiza'

  • Alçak gönüllülük, tevazu, mütevazilik.
  • Devenin, boynuna basarak üstüne binebilmek için, başını aşağı eğme.

kalb-i acizane / kalb-i âcizâne

  • Aciz kalp (tevazu için kullanılan bir ifade).

kalb-i acizi / kalb-i âcizî

  • Bu âcizin kalbi anlamında, tevazu için kullanılan ifade.

kanaat-ı acizane / kanaat-ı âcizane

  • Âcizin kanaati; benim fikrim anlamında tevazu ifadesi olarak kullanılan söz.

kanun-u tevafuki / kanun-u tevafukî

  • Tevafuk ve denklik şeklinde oluşan kanun.

kat'i delil / kat'î delîl

  • Kesin delil. Âyet-i kerîmeler ve tevâtürle bildirilen mânâsı açık hadîs-i şerîfler.

kaziye-i şartiyye

  • Man: İki cümleden ibâret, fakat bunlardan birinde olan hüküm diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan, yâni; aralarında mülâzemet ve irtibat bulunan kaziyedir.

kaziye-i şartiyye-i muttasıla

  • Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.)

kemal-i mahviyet / kemâl-i mahviyet

  • Tam mânâsıyla tevâzu içinde olma, alçak gönüllülük gösterme.

kemal-i mahviyet ve tevazu / kemâl-i mahviyet ve tevazu

  • Tam anlamıyla tevâzu ve alçakgönüllülük içinde olmak.

kemter

  • İtibarsız, eksik anlamında, tevazu ifadesi olarak "ben" yerine kullanılan bir söz.

keramet-i tevafukiye

  • Tevafuktaki keramet.

küfr

  • Örtmek; hakkı örtmek, kapamak, Hakk'ı inkâr etmek. Dinde bilinmesi ve inanılması zarûrî olan şeyleri ve ahkâm-ı şer'iyyeden (dînî hükümlerden) tevâtüren (kesin olarak) bildirilenleri inkâr etmek ve dinden olduğu herkesçe bilinen bir şeyi kabûl etmemek.

kur'an-ı kerim / kur'ân-ı kerîm

  • Allahü teâlânın Cebrâil aleyhisselâm vâsıtasıyla Muhammed aleyhisselâma yirmi üç senede Arabça olarak indirdiği, bize kadar ilk nâzil olduğu şekilde tevâtürle, yalan söylemeleri mümkün olmayan üstün vasıflı insanların bildirmeleri ile gelen ve mushaf larda yazılı olup, okunması ile ibâdet edilen, hi

kuta'

  • (Çoğulu: Kutâ-Kutevât) Atın arkalaşacak yeri.
  • Bağırtlak kuşu.

letaif-i tevafukiye / letâif-i tevafukiye

  • Tevafukun güzellikleri, şirinlikleri.

leyyin-ül canib / leyyin-ül cânib

  • Görüşülmesi kolay, mütevâzi, kibirsiz kimse. Kanı sıcak insan.

mahviyet

  • Tevazu, alçakgönüllülük.

mahviyyet

  • Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.

menut

  • Asılı, muallâk.
  • Bağlı. Mütevakkıf. Merbut. Vâbeste.
  • Bir milletten olmayıp sonradan o millete dahil olmuş olan.

meskene

  • Tevazu etmek, alçakgönüllülük göstermek.

meslek-i tevafukiye

  • Tevafuku, bilgi kaynağı olarak kabul eden meslek, yöntem.

mu'cize-i tevafukıyye

  • Kur'ân'daki tevafuka ait mu'cize, kelimelerin mu'cizeli bir şekilde birbirine uygunluğu.

mu'cizeli kur'an / mu'cizeli kur'ân

  • "Allah" lâfızlarının alt alta gelmesi gibi içinde tevafukların bulunduğu Kur'ân.

muhbit

  • Alçak gönüllü, mütevazi. Mütezellil.

muhtazı'

  • Boyun eğen. Tevâzu yapan. Alçak gönüllülük gösteren.

muhtazıane / muhtazıâne

  • Alçak gönüllülükle. Tevâzu ve mahviyetle. Boyun eğerek. (Farsça)

münderecat / münderecât

  • Bir şeyin içine dercedilmiş şeyler, anlatılan şeyler, muhteva.

müstekin / müstekîn

  • Alçak gönüllülük ve tevazu gösteren.

mutazarrı'

  • Tazarru eden. Alçak gönüllülük eden.
  • Bir şeye gizlice varıp yaklaşan.
  • Can ve gönülden tezellül ile yalvaran.
  • Noksan ve kusurlarını bilerek kibirden, büyüklenmekten çekinip tevazu eden.

mutazarrıane / mutazarrıâne

  • Kendi kusurlarını bilerek, ihtiyacını anlayarak, tevazu ile niyaz ederek, yalvararak. (Farsça)

mütehaşşi'

  • (Huşu'. dan) Kendini alçak tutan, alçakgönüllü, mütevâzi.

mütehazzı'

  • Alçak gönüllülük eden, tevazu gösteren.

mütehazzıane / mütehazzıâne

  • Alçak gönüllülükle, tevazu göstererek. (Farsça)

mütenezzilen

  • Alçak gönüllülük ederek, tevâzu göstererek.

mütevafık

  • Birbirine uygun olan, tevafuk eden.

mütevafire

  • (Bak: MÜTEVAFİR)

mütevaggilin / mütevaggilîn

  • (Tekili: Mütevaggil) Çok uğraşanlar, fazla meşgul olanlar. Bir şeyin derinliğine varanlar.

mütevahhiş

  • Tevahhuş eden, ürken, korkan, yadırgayan.

mütevahhişane / mütevahhişâne

  • Korkarak, ürkerek, tevahhuş ederek. (Farsça)

mütevaidin / mütevaidîn

  • (Tekili: Mütevâid) Sözleşenler, vaidleşenler, birbirlerine söz verenler.

mütevakki

  • Tevakki eden. Kendini gözeten, tehlikeli şeylerden sakınan ve çekinen.

mütevakkıf

  • Bir şeye bağlı olan, onunla iş görecek olan, ilerlemeyip duran.
  • Bekleyen, tevakkuf eden, duran, eğlenen.

mütevakkır

  • (Çoğulu: Mütevakkırîn) (Vakar. dan) Onurlanan, vakarlanan.

mütevakkırin / mütevakkırîn

  • (Tekili: Mütevakkır) Onurlananlar, vakarlananlar.

mütevali

  • (Velâ. dan) Aralık vermeden devam eden, tevâli eden. Birbiri ardınca sıra ile olan.

mütevarid

  • (Vürud. dan) Gelen, tevarüd eden.

mütevaris

  • (Veraset. den) Birinden diğerine vâris olup kalan. Babadan oğlu geçen, tevarüs eden.

mütevasıla

  • (Bak: MÜTEVASIL)

mütevatir-i bilmana / mütevatir-i bilmânâ / mütevâtir-i bilmâna

  • Nakledilen bir haberin başka ifade ve kelimelerle, başka başka şekilde ifade edilerek tevatür hâle gelmesi. Mânaların çok insanlarca başka başka kelimelerle nakledilmesi. Bir haberin veya hâdisenin farklı ifadelerle, başka başka şahıs veya topluluklar tarafından nakledilmiş olması.
  • Mânevî tevatür; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir haberi, olayı veya hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak sûretiyle doğruluğunu tasdik etmesi.

mütevatirat

  • Mütevatir olanlar. Çoklarının bildiği ve duyduğu haberler, hususlar.
  • Man: Kizb üzerine ittifakları aklen muhal olan bir topluluk tarafından verilen haberle hüküm ve tasdik olunan kaziyeler.

mütevatiren

  • Mütevatir olarak, tevatürle naklolunmak suretiyle.

mütevazı / mütevâzı

  • Alçakgönüllü, tevazu sahibi.

mütevaziane / mütevaziâne

  • Tevazu ile. Mütevazi kimseye yakışır surette. (Farsça)

mütevaziin / mütevaziîn

  • (Tekili: Mütevazi) Alçakgönüllü kimseler, mütevazi insanlar, tevazu ehli olan kişiler.

mütevazin

  • Tevazün eden, tartıları bir olan.

mütevazzıh

  • (Vüzuh. dan) Açıklanan, tevazzuh eden, açıklık peyda eden.

nazar-ı acizi / nazar-ı âcizî

  • Âcizin nazarı; benim bakışım anlamında, tevazu ifadesi olarak kullanılan söz.

nazar-ı fakirane / nazar-ı fakirâne

  • Benim bakış açım anlamında, tevazu göstermek için kullanılan ifade.

örf

  • İnsanlar arasında güzel görülmüş, red ve inkâr edilmeyip mükerreren yapılagelmiş olan şeydir. Bu kelime; ihsan, ma'ruf, cud, sehâ, bezl ve atâ olunan, atiyye, tanımak, bilmek, biliş, ikrar eylemek, arka arkaya tetebbu ve tevâli etmek, Allah (C.C.) tarafından ulülemre ve Sultana tevdi' olunan

ruh-u acizane / ruh-u âcizâne

  • Âciz ruhum anlamında, tevazu ifadesi olarak kullanılan söz.

ruh-u acizi / ruh-u âcizî

  • "Bu âcizin ruhu" anlamında olup tevazu için kullanılan ifade.

sahih hadis / sahîh hadîs

  • Âdil yâni yalancılıktan uzak, büyük günah işlemeyen ve hadîs ilmini bilen kimselerden işitilen, Resûlullah efendimize kadar, rivâyet edenlerden hiçbiri noksan olmayan ve mütevâtir yâni birçok Sahâbînin Resûl-i ekremden ve başka birçok kimselerin onla rdan naklettikleri hadîsler ve meşhûr, yâni ilk z

şakk-ı kamer

  • Ayın iki parça olması mu'cizesi. (Kur'ân-ı Kerimin nass-ı kat'isi ile de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı hadisesi ki, büyük mu'cizelerindendir.)

şart

  • Bir kısım muamelelerde lüzumlu olan hüküm. Bir şeyin olması ona bağlı olan şey.
  • Kayıt. Bir iş için mutlaka lüzumlu olan husus.
  • Yemin.
  • Hal, vaziyet.
  • Gr: Biri diğerine bağlı olan iki cümle hakkında delâlet edilen; yâni mütevakkıf aleyhe delâlet eden diğer cümley

şayia

  • (Şuyu'. dan) Yayılmış haber, mütevatir. Söylenti.

sebeb-i tevazu / sebeb-i tevâzu

  • Tevazu, alçak gönüllülük sebebi.

sermaye-i kemterane / sermaye-i kemterâne

  • Mütevazi sermaye, az servet.

silsile-i kur'an / silsile-i kur'ân

  • Kur'ân'daki tevafuklu ve bağlantılı ifadeler.

sırr-ı tevatür

  • Tevatür sırrı; bir sözün nesilden nesile, sözüne inanılır büyük topluluklar tarafından nakledilmesi sırrı, hikmeti.

tabel

  • (Tâbil) (Çoğulu: Tevâbil) Yemeklere konulan baharat.

tabil

  • (Çoğulu: Tevâbil) Yemeklere katılan biber, nane, tarçın gibi şeyler.
  • Çömlek içinde pişen nesne.

tabut

  • (Çoğulu: Tevâbit) Sandık.
  • Ölü nakline mahsus sandık.
  • Dönüp dolaşıp gelinecek merci-i küll.
  • Hz. Musa Aleyhisselâm'a inen evâmir-i aşerenin konulduğu sandık.
  • Su kovası.

tahaşşu'

  • (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.

tahazzu'

  • (Huzu. dan) Alçakgönüllülük gösterme. Mütevazi olma.

tahzi'

  • Tevâzu etmek, alçakgönüllü olmak.

tavassul

  • (Bak: Tevassul)

tazarru'

  • Bir şeye gizlice yaklaşmak.
  • Kendi kusurlarını bilip kibirden vaz geçip tevâzu ile yalvarmak.
  • Bir şeye gizlice yakarma.
  • Kendi kusurlarını bilip kibirden vazgeçip tevazu ile yalvarmak, ağlayıp, sızlamak.

tazmin

  • Kefil olmak.
  • Zarar verdiği kimsenin zarar ve ziyanını ödemek.
  • Edb: Başkasına ait bir mısra veya beyti intihâl ve tevârüd olmaksızın kendi şiirine alma san'atı.
  • Bir şeyi bir şeye dâhil etmek.
  • Zararı ödetmek.

tebasbus

  • Bir menfaate kavuşmak veya bir zarardan korunmak için tevâzu göstermek, yaltaklanmak.

tedarük

  • (Tedârik) Ele geçirmek. Edinmek. Hazırlamak.
  • Araştırıp bulmak.
  • Ardı ardına erişip katılmak ve tevâli etmek.

tedelli

  • (Çoğulu: Tedelliyât) Tevazu gösterme.
  • Nazlanma.
  • Aşağıya inme.
  • Eğilme.

tedelliyat / tedelliyât

  • (Tekili: Tedelli) Nazlanmalar.
  • Eğilmeler.
  • Tevâzu göstermeler.

tefe'ül

  • Fal açmak.
  • Bazı hâdiseleri, tevafukları uğurlu saymak. Meselâ: Bir kitabı rast gele açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ona dikkat ederek onu uğurlu ve esas bir ders sayma gibi.
  • Olacak şeyi tahmin etmek. (Zıddı: Teşe'üm)

tekfir

  • Birisine "kâfir" deme, kâfirliğine hükmetme.
  • Ortadan kaldırma, yok etme.
  • Setretme, örtme.
  • Keffaret verme.
  • Elini göğsüne koyup tevazu yapma.

telekkü'

  • Tevakkuf etmek, durmak, duraklamak.
  • Bir işe dolaşmak.

temelluk

  • İfrât (aşırı) derecede tevâzû.
  • Yaltaklanmak.
  • Tevâzu ve yumuşaklık göstermek.
  • Dalkavukluk.

tenezzül

  • (Çoğulu: Tenezzülât) İnme, düşme. Aşağılama.
  • Gönül alçaklığı. Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak.
  • Yavaş yavaş inmek. Mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek.

tenezzülen

  • Alçak gönüllülükle, tevâzu ve mahviyet içinde, kibirsizlikle.

tesebbüt

  • (Sebat. dan) Sebat gösterme, dayanma, sabretme, direnme.
  • Bir nesneye yapışmak. Tevakkuf.

tevadu' / tevâdu'

  • (Bak. TEVÂZU')

tevafuk-u hatır / tevafuk-u hâtır

  • Bir fikir tevafuğu, bir düşünce rastlantısı.

tevafuk-u latife / tevafuk-u lâtife

  • Güzel tevafuk, uygunluk.

tevafukat

  • (Tekili: Tevâfuk) Uygunluklar. Tevafuklar.

tevafukat-ı gaybiye

  • Gaybî ve mânevî bir inâyet eseri olan tevafuklar, uygunluklar.
  • Göze görünmeyen ve bizim için gaybi olan tevafuklar. Kur'an veya kıymetli dinî eserlerde, bir kısım kudsi kelimelerin, yazılışlarında İlâhî bir takdir ile, altalta ve yanyana dizilişleri.

tevafukat-ı gaybiye-i acibe

  • Şaşkınlık veren gaybî tevafuklar.

tevafukat-ı harfiye

  • Harflerin sıralanışındaki tevafuklar, münasebetler, uygunluklar.

tevafukat-ı kur'aniye / tevâfukat-ı kur'âniye

  • Kur'ân-ı Kerim'deki tevafuklar, uygunluklar.

tevafukat-ı müteşabihe

  • Birbirine benzeyen tevafuklar, uyumluluklar.

tevafuklu

  • İçerisinde tevafuk bulunan; düzgün bir biçimde birbirine denk gelen.

tevafür

  • (Çoğulu: Tevafürât) Artma, çoğalma.

tevafürat / tevafürât

  • (Tekili: Tevafür) Artmalar, çoğalmalar.

tevaggulat / tevaggulât

  • (Tekili: Tevaggul) Tevagguller. Devamlı olarak uğraşmalar.

tevakku'

  • (Çoğulu: Tevakkuât) (Vuku. dan) Bekleme, umma, ümid etme. İsteme, arzu etme.

tevakkuf / توقف

  • Durma. (Arapça)
  • Tevakkuf etmek: Durmak. (Arapça)

tevakkufat / tevakkufât

  • (Tekili: Tevakkuf) Beklemeler, durmalar, eğlenmeler.

tevali / tevâlî / توالى

  • Kesintisiz sürme, birbirini izleme. (Arapça)
  • Tevâlî etmek: Kesintisiz sürmek, birbirini izlemek. (Arapça)

tevaliyen

  • Tevali etmek suretiyle.

tevarüs / tevârüs / توارث

  • Miras alma. (Arapça)
  • Tevârüs etmek: Miras almak. (Arapça)

tevarüsat / tevarüsât

  • (Tekili: Tevarüs) Tevarüsler, mirasa konmalar.
  • İrsen geçmeler, irsî olarak geçmeler.

tevatür

  • Kuvvetli haber.
  • Bir haberin ağızdan ağıza geçerek yayılması. (Bak: Mütevatir).

tevatür-ü bilmana / tevatür-ü bilmânâ

  • Mânâ yönünden tevatür derecesinde olan.

tevatürat / tevatürât

  • (Tekili: Tevatür) Tevatürler, ağızdan ağıza dolaşıp yayılan haberler.

tevatüren

  • Ağızdan ağıza yayılarak. Tevatür suretiyle.

tevazu'kar / tevazu'kâr

  • Tevazulu, alçak gönüllü. (Farsça)

tevazukarane / tevâzukârâne

  • Tevazu edercesine.

tevessul

  • (Bak: Tevassul)

tezellül

  • Bayağılık, kendini aşağı tutmak. Tevâzûnun aşırı derecesi.

tumar

  • (Çoğulu: Tevâmir) Dürülüp yuvarlak yapılmış şey, tomar.

tuvmar

  • (Çoğulu: Tevâmir) Uzun dürülmüş nesne.

umre

  • Ziyâret. Hac mevsimi dışında Kâbe'yi ve Mekke ve Medine'deki mukaddes yerleri ziyaret etmek. Ist: Kâbe-i Muazzama'yı tavaftan ve Safâ ile Merve denilen iki mukaddes mevki arasında sa'yetmekten ibarettir. Farz olan hacca Hacc-ı Ekber denildiği gibi, Umreye de Hacc-ı Asgar denilir. Cuma gününe tevafuk

unv

  • Alçaklık.
  • Alçak gönüllülük, tevâzu etmek.

vabeste

  • Bağlı, mütevakkıf, olması bir şeye bağlı olan. (Farsça)

vakfe

  • Bir hareketin geçici olarak durdurulması.
  • Durak. Durulacak yer.
  • Hacıların Hac esnasında Arafat'taki tevakkufları olup, eda etmeğe mecbur oldukları şartlardan birisidir.

vazi' / vazî' / وضيع

  • Alçak, aşağı. (Arapça)
  • Mütevazi. (Arapça)

vefk

  • Ebced ve cifir ilmi çerçevesinde, bir takım sırlara işaret eden uygunlukların bulunduğu tevafuk sistemini gösteren tılsımlı kare alan.

vikaf

  • Tevakkuf etmek, vâkıf olmak, durmak.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR