LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Term ifadesini içeren 450 kelime bulundu...

abese irca

  • Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, "Abese irca" yolu ile isbat

adab-ı nebeviye / âdâb-ı nebevîye

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) göstermiş olduğu hal, davranış ve ahlâk kâideleri.

adem-i tereddüt

  • Tereddüt göstermeme.

akıl-füruş

  • Akıl satan, daha akıllı olduğunu göstermeğe çalışan. (Farsça)

aks

  • Boynuzu eğri ve kayık olmak.
  • Bağlamak.
  • Dövmek.
  • Saçlarının ucunu başının etrafına kadınlar gibi lif etmek.
  • Saçını kıvırcık göstermek.
  • Bahillik etmek.

aksülamel / aksülâmel

  • Ters tepki gösterme.

alelusul / alelusûl

  • Usûlen, öylesine, özen göstermeden.

alem-i irşad / âlem-i irşad

  • İrşat, doğru yolu gösterme âlemi.

alotropi

  • Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ : Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı oluşu bir alotropi halidir.

anese

  • Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)

arz

  • Sunma, gösterme, takdim etme. (Farsça)
  • Sunma, verme, gösterme.

arz-ı cemal / arz-ı cemâl

  • Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir. (Farsça)

arz-ı didar / arz-ı dîdâr

  • Kendini gösterme, güzelliğini gösterme.

arz-ı endam / arz-ı endâm / عَرْضِ اَنْدَامْ

  • Boy gösterme.
  • Boy-pos gösterme.
  • Boy gösterme.

arz-ı hüner

  • Hüner gösterme, marifet izhar etme.

arz-ı hürmet

  • Hürmetini bildirme. Saygısını gösterme.

arz-ı iftikar etmemek

  • Fakirliğini bildirmemek, ihtiyacını göstermemek.

arz-ı kudret

  • Kudret gösterme.

arz-ı minnet

  • Minnet gösterme.

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

atf-ı ehemmiyet

  • Önem gösterme, ehemmiyet verme.

atıfet / âtıfet / عاطفت

  • Şefkat gösterme. (Arapça)

atıl / âtıl

  • Yazı yazmayı bırakan, faaliyet göstermeyip boş duran.

avret

  • İslâmiyet'te akıllı ve bâliğ (ergen ve evlenecek yaşa gelmiş) olan kimsenin namaz kılarken açması veya her zaman başkasına göstermesi ve başkasının bakması haram (günâh) olan yerleri.
  • Kadın, hanım.

bahdele

  • İşte çabukluk gösterme.
  • Eğilme, kırılma. (Kürek kemiği için).

balahani / bâlâhânî

  • Bir şeyi aşırı derecede yüksek gösterme, abartma, şişirme. (Farsça)

batıniyye / bâtıniyye

  • Mecûsîlikteki ve çeşitli bâtıl dinlerdeki inanışları İslâm dînindenmiş gibi göstermeye çalışan İranlı Meymûn bin Deysân el-Kaddah tarafından kurulan bozuk yol.

be-didar

  • Görünür olmak, kendini göstermek. Meşhur. Namdar. (Farsça)

belagat-ı irşadiye / belâgat-ı irşadiye

  • Doğru yolu göstermek için sözün muhataba ve amaca uygun olarak söylenmesi.

bilanço

  • ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel.
  • Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü neticelerin karşılıklı durumu.

blöf

  • ing. Karşısındakini yanıltmak veya yıldırmak için aslı olmayan şeyleri gerçekmiş gibi göstermek.

bühtan

  • İftira. Birisine yalandan bir şey isnad etme. Birisini suçlu gösterme.
  • Dalgınlık.
  • Medhûş ve mütehayyir olma.

bürhan-ı inni / bürhan-ı innî

  • Olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi.

cemal / cemâl

  • Güzellik.
  • Allahü teâlânın lütuf ve rızâ sıfatı.
  • Zât, yüz.
  • Çirkinliği gidermek, vakar sâhibi olmak ve şükr etmek için nîmeti göstermek. Çirkinliğe, başkalarının iğrenmelerine, hakâret etmelerine sebeb olacak şeyleri yapmamak, bunları gidermek.

cesaret-i medeniye

  • Her türlü baskılara karşı çekinmeden hakikatı söylemek. Müsbet harekette korkmamak. Haklı olduğu bir mes'elede korku göstermemek. İçtimai münasebetlerde girişkenlik.

ceza'

  • Hüzünle ağlayıp sızlanmak. Sabırsızlık yüzünden telâş ve teessür göstermek.

cümud-u baridi göstermek / cümud-u bâridi göstermek

  • Aşırı katı, soğuk tutum göstermek.

daire-i irşad

  • Doğru yolu gösterme dairesi, halkası.

dalliyet / dâlliyet

  • Delil olma, yol gösterme.

damen-i pakiniz / dâmen-i pâkiniz

  • Çok temiz eteğiniz; her türlü kötülük ve günahtan uzak duran bir kişinin peşinden gitmeyi ve ona saygı göstermeyi ifade eden bir deyim.

decl

  • Örtmek.
  • Devenin katranlanması.
  • Karıştırmak, yalan söylemek. Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak.
  • Bâtılı hak gösteren.
  • Mübâlâgalı fâili; Deccaldır.

delalat

  • (Tekili: Delâlet) Delâletler, alâmet olmalar,yol göstermeler, kılavuzluklar.

delalet / delâlet / دلالت

  • Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.
  • İşaret.
  • Yol gösterme, kılavuzluk etme.
  • Delil olma, gösterme.
  • İşâret etmek, göstermek. Doğru yolu gösterme.
  • Bir lafzın (sözün) bir mânâyı (anlamı) ifâde etmesi, göstermesi.
  • Delil olma, yol gösterme.
  • Delillik, yol gösterme. (Arapça)
  • Delâlet etmek: (Arapça)
  • Yol göstermek. (Arapça)
  • Anlamına gelmek. (Arapça)

delalet etmek / delâlet etmek

  • İşaret etmek, göstermek.

delalet eylemek / delâlet eylemek

  • Rehberlik yapmak, göstermek.

delalet-i akliyye ve mantıkıyye / delâlet-i akliyye ve mantıkıyye

  • Akıl ve mantık yardımıyla, akıl ve mantığın yola göstermesiyle.

delalet-i zatiye / delalet-i zâtiye

  • Kendi zatı ile, bizzat kendisini eserleri ile göstermek suretiyle olan delâlet, şahidlik.

delalet-i zımni ve işari / delâlet-i zımnî ve işârî

  • Örtülü ve gizli işaretle bir mânâyı gösterme.

delil

  • Kılavuz, yol gösterme.
  • Kanıt.

delil-i inni / delil-i innî

  • Olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi.

derece

  • (Çoğulu: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak.
  • Dairenin bölündüğü dilim. 360 kısmın beheri ki, açıları ölçmeye yarar.
  • Termometrenin bölündüğü kısımların beheri. Mertebe, paye.
  • Miktar, rütbe.

derece-i delalet / derece-i delâlet

  • Yol gösterme derecesi.

desen

  • Eşyanın, rengini göstermeden, yalnız şeklinin bir satıh üzerine çizilmişi. (Fransızca)
  • Bir kumaşı süsleyen şekiller. (Fransızca)

didar-ı mevla / dîdar-ı mevlâ

  • Allah'ın cennetliklere cemâlini göstermesi, görünmesi.

engüşt haiden

  • Yok farzetmek, bir an için olmadığını kabul etmek. (Farsça)
  • Mahvetmek. (Farsça)
  • Parmakla göstermek. (Farsça)

eş'iya

  • (A.S.) Beni-İsrail peygamberlerindendir. (M.Ö. 759-700) tarihlerine kadar Beni-İsrail arasında peygamberlik yapmış, birçok mucizeler göstermiştir. Zamanının padişahı tarafından takib ettirilerek bir ağaç oyuğunda gizli olduğu halde, ağaçla beraber biçki ile kesilerek şehid edilmiştir. 66 babdan ibar

esna-yı irşad / esnâ-yı irşad

  • Doğru yolu gösterme, uyarma esnası, ânı.

faziletfüruş

  • Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan. (Farsça)

fetişizm

  • Bazı eşyaları putlaştırıp aşırı düşkünlük gösterme.

gayat-ı irşad / gayât-ı irşad

  • Doğru yolu gösterme amaçları.

gayret-i ilahiyye / gayret-i ilâhiyye

  • Allahü teâlânın kullarından beğenmediği hallerin ayrılmasını istemesi, böyle şeylere rızâ göstermemesi.

germa-peyma

  • Sıcaklık ölçeği. Termometre. (Farsça)

gibet / gîbet

  • Bir kimsenin, yüzüne karşı söylendiği zaman hoşlanmayacağı, kalbinin kırılacağı bir sözünü, hâlini veya hareketini, arkasından, bulunmadığı yerde söylemek, hareketiyle göstermek veya îmâ etmek. Dedi-kodu.

grafik

  • yun. Bir hâdisenin gidişatını göstermek, birkaç şey arasında karşılaştırma yapmak için çizgi ve şekillerle yapılan rakamlı cetvel.

habbeyi kubbe yapma

  • Bir şeyi olduğundan çok büyük gösterme, çok abartma.

hakem

  • İki tarafın anlaşmak üzere hükmüne rıza göstermek için seçtikleri kimse. Haklı ve haksızın ayrılmasında aracılık eden.
  • İki tarafın, hükmüne rızâ göstermek için seçtikleri kimse. Haklı ile haksızın ayrılmasında aracılık eden kimse.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından; hükmedici, hak ile bâtılı ayırıcı.

hamiyet / حَمِيَتْ

  • Kendinden başkası için gayret gösterme.

hamiyet-füruş

  • Kendini beğenip hamiyetli olduğunu iddia eden. Hamiyetli olduğunu göstermeğe çalışan. (Farsça)

hamiyet-i islamiye / hamiyet-i islâmiye / حَمِيَتِ اِسْلَامِيَه

  • İslâm için gayret gösterme.

hanekah / hânekâh

  • Tekke, dergah. İrşâd (doğru yolu gösterme) ve sohbet ile insanları olgunlaştırma hizmetlerinin yapıldığı yer.

hararet-bin

  • Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet. (Farsça)

harfiye

  • Harf mânâsında; tek başına bir mânâsı olmayıp başkasının mânâsını gösterme.

hata savab cetveli

  • Basılmış bir kitabın mürettib yanlışlarını göstermek için sonuna ilâve edilen cetvel. (Hatâ: Yanlış; savab: Doğru demektir.)

hata-puş

  • Kabahatleri örtbas eden, suçları örten, hataları göstermeyen. (Farsça)

hatır-ı şeytani / hâtır-ı şeytânî

  • Günâhı beğenmeye, süslemeye, güzel göstermeye dâir kalbe şeytan tarafından getirilen düşünce. Buna vesvese denir.

hazef

  • Eski yazıda hepsi noktasız harflerden müteşekkil olarak yazılan şiirler ve nesirler. Hüner göstermek için bu şekilde yüz beyitlik kasideler yazan şairler vardı.

hazf

  • (Ar. gr.) Bir maksat gözeterek bir mânâyı ifade eden kelimeyi zikretmeyip işaret yoluyla göstermek.

heyet-i hafife

  • Cümledeki her bir parçanın tek tek mânânın hafiif olduğunu göstermesi; hafif yapı.

hidayet / hidâyet / هدایت

  • Doğru yolu gösterme, doğru, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunma.
  • Cenâb-ı Hakk'ın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsân etmesi ve kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylem
  • Doğru yolu gösterme. (Arapça)
  • Hidâyet etmek: Doğru yolu göstermek. (Arapça)

hidayet-i ilahi / hidayet-i ilâhî

  • Allah'ın hak ve doğru yolu göstermesi, sevketmesi.

hikmet-i irşad

  • Olması gereken keyfiyette doğru yolu gösterme ve yaşatmanın gayesi.

himmet / همت

  • Çaba. (Arapça)
  • Himmet etmek: Çaba göstermek. (Arapça)

hitabe / hitâbe

  • Dinleyicilere bilgi vermek ve yol göstermek için yapılan konuşma.

hıyanet / خِيَانَتْ

  • Hâinlik, emanet ve söze vefasızlık gösterme.

hokkabaz

  • Elçabukluğu ile birtakım şaşırtıcı oyunlar göstermeyi kendine meslek edinmiş kişi.
  • Mc: Başkalarını aldatarak yalan ve hile ile iş çeviren kimse.

hüda

  • Doğru yol göstermek.
  • Doğruluk. Hidâyet.
  • Kur'ân-ı Kerimin bir ismi.
  • Doğru yol gösterme.
  • Hidayet etme.
  • Kur'ân-ı Kerim'in adlarından biri.

hüda-yı furkani / hüdâ-yı furkanî

  • Hakkı batıldan ayıran Kur'ân'ın insanlara doğru yolu göstermesi.

hudanegerde

  • Allah göstermesin. (Farsça)

hudanekerde / hudânekerde / خدانكرده

  • Allah göstermesin, Allah etmesin. (Farsça)

hududname

  • Memleket sınırını belirleyen vesika. Harp veya diğer bir ihtilaf sonunda iki taraf murahhaslarınca yerinde tetkik edilerek tanzim olunan harita ve rapor. (Farsça)
  • Memleket dahilindeki bir çiftlik veya arazinin sınırlarını göstermek üzere yapılmış olan vesika. (Farsça)

hulusname

  • Yalnız muhabbet, alâka ve bağlılığı göstermek üzere sunulan mektub. (Farsça)

hürmet etme

  • Saygı gösterme.

hürmet etmek

  • Saygı göstermek.

hürmet-i mütekabile

  • Karşılıklı saygı göstermek.

hüsn-i kabul

  • Hüsn-i kabul görmek: İyi karşılanmak.
  • Hüsn-i kabul göstermek: İlgi göstermek, iyi karşılamak.

hüsn-ü isabet

  • Güzel bir şekilde ve doğru bir tarzda gayeyi gösterme.

hüsn-ü ta'lil

  • Edb: Herhangi bir hâdisenin hakiki sebebini saklayarak, güzel ve hayalî bir sebep göstermeye hüsn-ü ta'lil denir. Bu gösterilen sebep hakiki olmamalı, fakat güzel olmalıdır.Bağ-ı âlemde yüzün menendi bir gül isteyüp.Cüst ü cu idüp gezer gülzarı bülbül şah şah. (Fatih Sultan Mehmed)Bülbülün, gül bahç

hüsnü kabul

  • Hüsnü kabul göstermek: Bk. hüsn-i kabul göstermek.

i'caznüma

  • Mu'cize gösterir derecede. Mu'cize derecesinde eser göstermek. Âciz bırakmayı göstermek.

i'vicac

  • Doğru davranmamak, eğri büğrü olmak. Hamlık.
  • Hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermek.

i'zam

  • Büyük görmek, büyük bilmek. Bir hâdiseyi büyük göstermek, büyütmek.

ibane

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Ayırmak.
  • İzhar etmek, göstermek.

ibraz / ibrâz / ابراز / اِبْرَازْ

  • Göstermek. Meydana koymak.
  • Belirtme, ortaya koyma, gösterme.
  • Gösterme.
  • Gösterme. (Arapça)
  • İbrâz edilmek: Gösterilmek. (Arapça)
  • İbrâz etmek: Göstermek. (Arapça)
  • Gösterme.

ibraz etmek

  • Göstermek.

ibraz-ı fazl u hüner

  • Hüner ve fazilet gösterme.

ibzar / ibzâr / ابزار

  • Gösterme. (Arapça)

icabet

  • Kabul olmak. Kabul etmek.
  • Râzı olma, rızâ gösterme, muvafakat etme.

iclal / iclâl

  • Saygı göstermek, büyüklük.

ictisar

  • Cür'et ve cesâret göstermek.
  • Çölü aşıp gitmek.
  • Denizde geminin geçip gitmesi.

idla'

  • Delil gösterme.
  • Kovayı suya sarkıtmak.

idrak ettirmek

  • Yaşatmak, değer ve yüceliğini göstermek.

ifham

  • İkna edip sükût ettirmek. Delil göstermekle ve isbat etmekle galip gelmek.

iftikar

  • Fakirliğini gösterme.
  • Fakirliğini bilip gösterme.

iftikarat

  • Fakirliğini bilip göstermeler.

iftira / iftirâ

  • Birinin üzerine suç atmak. Bühtan. İfk. Yalan yere birisini suçlu göstermek.
  • Yapmadığı hâlde kötü bir işi birisine yükleme, yalan yere birisine suç isnat etme gösterme. Birine suç atma, bühtân.

ihanet / ihânet

  • Hâinlik etmek, güveni kötüye kullanmak, sadâkat göstermemek.
  • İsyân etmek, karşı gelmek.
  • Küçük düşürmek, tahkîr etmek, hafife almak.

ihbab

  • Muhabbet etmek. Sevgisini göstermek.

ihda / ihdâ

  • İman ve İslâmiyet yolunu göstermek. Hidayete eriştirmek. Doğru yola götürmek. Allah rızasına uyan yola girmesine vesile olmak.
  • Hediye etmek. Armağan yollamak.
  • Îman yolunu gösterme, hediye etme.

ihticac / ihticâc / احتجاج

  • (Çoğulu: İhticacat) Delil, vesika, şahit göstermek. Münâzaa ve mürâfaada hüccet ve delil göstermek. Bir mes'elenin şüphesizliğini delillerle isbat etmek.
  • Hüccet, delil göstermek.
  • Delil gösterme.
  • Kanıt gösterme. (Arapça)

ihticacat

  • (Tekili: İhticac) Delil, şahit göstermeler.

ihticacen

  • Delil, şahit ve vesika gösterme yoluyla.

ihtimam

  • Özen gösterme, önem verme.

ihtimamat / ihtimâmat

  • İhtimamlar, özen göstermeler.

ihtiram

  • Saygı gösterme.

ihtiram etmek

  • Saygı göstermek.

ihtiram-ı hissiyat

  • Duygulara, hislere saygı gösterme.

ihtisat

  • İtibar gösterme, rağbet etme.

ikbal / ikbâl

  • Yönelme.
  • Kıymet verme, iyi karşılama, hürmet gösterme.
  • Baht açıklığı.

ikfal

  • Kefil gösterme, tekellüf ettirme.

ikram / ikrâm

  • Ağırlamak. Hürmet etmek. Saygı göstermek.
  • İltifat olarak bir şeyler vermek.
  • Bağış.
  • Hesap dışı verilen şey veya yapılan indirme, tenzilât.
  • Allah'ın lütfu ve ihsanı. (İkramın izharı, yani Allah'ın lütfu ve ihsanı olan ikramın izharı tahdis-i nimettir. İnsanın ne
  • Hürmet ve saygı gösterme veya yiyecek, içecek, hediye yâhut başka bir şey sunma.

ıksat

  • Hakkâniyet, doğruluk gösterme.

iksat

  • Doğruluk ve hakkaniyet gösterme.

iltifat / التفات

  • Güzel sözle samimi olarak okşamak. Yüz göstermek. Teveccüh etmek. İyilik etmek. Lütfetmek.
  • Dikkat, itina.
  • Edb: Bir mevzu anlatılırken, o anda kalbe doğan bir ilham coşkunluğu ile -mevzu dışına çıkmadan- sözün ve hitabın yönünü değiştirme san'atıdır. Meselâ: (Asım'ın nesli...
  • Dönme. (Arapça)
  • İlgi gösterme. (Arapça)
  • Gönül alma. (Arapça)

iltifat-ı ahmedi / iltifat-ı ahmedî

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) iltifatı, ilgi göstermesi, alâkası.

ima / îmâ / ایما

  • İşaret.
  • Gizli ve ince bir mânâyı işaret etme, gösterme.
  • Dolaylı anlatım, işaret. (Arapça)
  • Îmâ etmek: İşaret etmek, göstermek. (Arapça)

ima-i rahmet / îmâ-i rahmet

  • Rahmete işaret etme, üstü kapalı olarak rahmeti gösterme.

imalar / îmalar

  • Dolaylı anlatımlar, göstermeler.

imale etmek

  • Meylettirmek, eğilim göstermesini sağlamak.

inayetkarane / inâyetkârâne

  • Düzenleme ve özen gösterme tarzında.

indifa

  • Def olma.
  • Meydana çıkma. Yerden fışkırma.
  • Söze girişme.
  • Geri çekilme.
  • Başlama.
  • Teveccüh eyleme.
  • Yer yer baş gösterme.

intihal

  • Çalma. Başkasının malını kendisinin gibi iddia etme.
  • Edb: Başkasının yazısını kendisinin gibi göstermek. Onu benimsemek. Böyle şiire, sirkatî şiir de denir.

ira'e / irâ'e / ارائه

  • Gösterme. (Arapça)
  • İrâ'e etmek: Göstermek. (Arapça)

irade-i şefkat

  • Şefkat göstermeyi dileme, isteme.

irae / irâe

  • Göstermek, göstererek öğretmek.
  • Göz önüne koymak.
  • Gösteriş.
  • Gösterme.
  • Gösterme.
  • "Rü'yet"ten: Gösterme, tayin etme.

irae etme / irâe etme

  • Gösterme.

irae etmek / irâe etmek

  • Göstermek.

irae-i tarik

  • Yol gösterme. Kılavuzluk etme.

irşad / irşâd / ارشاد / اِرْشَادْ

  • Doğru yolu göstermek. Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek. Cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam ettirmek. Allah'a ibadet ve itaata kavuşturmak. Veli bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile olması.
  • Doğru yolu gösterme.
  • Hak yolu gösterme.
  • Doğru yol gösterme.
  • Yol gösterme, rehberlik etme. İnsanları, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ve Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymaya, her zaman Allahü teâlâyı anmaya, O'nu unutmamaya, kalbde O'ndan başkasının sevgisine yer vermemeye çağırmak, Allahü te âlânın râzı olduğu yolu göstermek.
  • Hidayete erdirme, doğru yolu gösterme. (Arapça)
  • İrşâd etmek: Hidayete erdirmek, doğru yolu göstermek. (Arapça)
  • Doğru yolu gösterme.

irşad etme

  • Doğru ve hak yolu gösterme.

irşad etmek

  • Doğru ve hak yolu göstermek.

irşad tariki / irşad tarîki

  • Doğruyu gösterme yolu.

irşad ve talim

  • Doğru yolu gösterme ve eğitim ve öğretim.

irşad-ı feth-i keşif / irşâd-ı feth-i keşif

  • Keşif ve fetih yolunu gösterme, keşfe başlarken rehberlik etme.

irşad-ı i'cazkarane / irşad-ı i'câzkârâne

  • Harika bir tarzda irşad edip doğru yolu gösterme.

irşad-ı nebevi / irşâd-ı nebevi / اِرْشَادِ نَبَوِي

  • Peygamberimizin doğru yolu göstermesi.

irşadat-ı aliye / irşâdât-ı âliye

  • Yüksek irşatlar, doğru yolu göstermeler.

irşadgah / irşadgâh

  • Doğru yolu gösterme yeri.

irşadi / irşadî

  • Hak yolu göstermeyle ilgili.

irtiza'

  • (Rıza. dan) Razı olma, rıza gösterme, uygun ve münasib bulma. Kabul etme.
  • Beğenme, seçme.

iş'ar / iş'âr / اشعار

  • Bildirme, gösterme. (Arapça)

işaret / işâret / اشارت

  • Gösterme. (Arapça)
  • Alamet. (Arapça)
  • İz. (Arapça)

isbat

  • Doğruyu delil göstererek meydana koymak. Delil ve şâhitle bir fikrin sıhhatını göstermek. İtiraf, ikrar ve tasdik etmek.
  • Sabit ve muhkem kılmak.
  • Bâki ve pâyidar eylemek.
  • Delil. Bürhan. Şâhit.

isbat-ı hüner

  • Maharet ve hüner gösterme.

isbat-ı israf

  • Gereğinden fazla kullandığını gösterme.

isbat-ı vücud / isbât-ı vücûd

  • Hazır bulunma. Varlığını gösterme.
  • İsbât-ı vücûd etmek: Bir yerde bulunmak, varlığını göstermek.

işgüzar

  • Becerikli, çalışkan. (Farsça)
  • Kendini göstermek için gerekmezken işe karışan. (Farsça)

işhad / işhâd

  • Delil getirme, delil olarak gösterme. Şehadet ettirme, şâhid gösterme.
  • Şehid olma.
  • Şahit gösterme.
  • Şahit gösterme.

isnad / isnâd

  • Dayandırma, sened gösterme.
  • Söylediği sözü bir başkasına dayandırmak, bir şeyi, birisi için yaptı demek.
  • Hadîs ilminde hadîs-i şerîf metninin sırasıyla kimler tarafından nakledile geldiğini bildirme.

işrab

  • (Şürb. den) İçirme veya içirilme.
  • Bir maksadı açıktan değil de, dolayısıyla gösterme. Kapalı surette anlatma.

istatistik

  • Bir neticeye varmak veya bir hüküm çıkarmak için metodlu olarak mevcud lüzumlu şeyleri toplayıp sayı hâlinde göstermek işi ve bu işle meşgul olan ilim. (Fransızca)

isti'zam / isti'zâm

  • Büyük gösterme, büyütme, yüceltme.

istihmak

  • Ahmaklık gösterme, salaklık yapma.

istihza'

  • (İstihdâ') Alçak gönüllülük göstermek, kendisini aşağı tutmak.

istikane / istikâne

  • (İstikânet) Alçaklık etmek.
  • Zillet ve meskenet göstermek.
  • Tevazu göstermek.

istinad

  • Dayanma. Güvenme.
  • Sened veya delil söylemek, göstermek.

ıstıram

  • Hürmet etme, saygı gösterme.

istişhad / istişhâd / استشهاد

  • Birisinin şâhidliğini istemek. Şâhid göstermek. Delil olarak ileri sürmek.
  • Şehid olmak.
  • Şahit gösterme, şahit tutma, delil olarak gösterme.
  • Şahid gösterme. Delil getirme, belge.
  • Şehid olma.
  • Şahit gösterme.
  • Kanıt gösterme. (Arapça)
  • Örnek verme. (Arapça)
  • İstişhâd yapmak örnek: Vermek. (Arapça)

istişhad etme

  • Şahit gösterme, şahit tutma, delil getirme.

istişhadat

  • (Tekili: İstişhad) Şâhid göstermeler, delil olarak misâl göstermeler.
  • Şehid olmalar.

istitbab

  • (Tıbb. dan) Doktora başvurma, kendini hekime gösterme.
  • İlâç arama.
  • Çare isteme, derdine devâ arama.

istizam

  • Büyütme, olduğundan daha büyük gösterme.

istizraf

  • (Zerafet. den) Zarif görünme, incelik gösterme. Zerafet gösterme.

itina / itinâ / اعتنا

  • Özen. (Arapça)
  • İtinâ edilmek: Özen gösterilmek. (Arapça)
  • İtinâ etmek: Özen göstermek. (Arapça)

itina ve ihtimam

  • Özen gösterme ve önem verme.

itminankarane / itminankârane

  • İtminan göstermek suretiyle. (Farsça)

izhar / izhâr / اظهار / اِظْهَارْ

  • Açığa vurma. Meydana çıkarma.
  • Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek.
  • Yalandan gösteriş.
  • Tecvidde, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak ihfâsız, idgamsız olarak okumaya denir. Bu sıfatın harfleri Huruf-ı halk denilen harflerdir.
  • Açığa çıkarma, gösterme.
  • Gösterme.
  • Gösterme.
  • Gösterme. (Arapça)
  • İzhâr etmek: Göstermek, belli etmek, açığa vurmak. (Arapça)
  • Gösterme, ortaya çıkarma.

izhar etme

  • Meydana çıkarma, gösterme.

izhar etmek

  • Göstermek, ortaya çıkarmak.

izhar-ı acz

  • Âcizliğini gösterme.

izhar-ı azamet

  • Büyüklüğü, yüceliği ortaya çıkarma, gösterme.

izhar-ı belagat / izhar-ı belâgat

  • Belâgat gösterme.

izhar-ı hacet / izhâr-ı hâcet / اِظْهَارِ حَاجَتْ

  • İhtiyaçlarını gösterme.

izhar-ı harika

  • Harika bir şeyi ortaya koyma, gösterme.

izhar-ı hayret eyleme

  • Hayretini gösterme, ifade etme.

izhar-ı izzet

  • İzzet ve yüceliği gösterme.

izhar-ı izzet ve saltanat

  • İzzet ve saltanatı gösterme; âşikâr etme.

izhar-ı rububiyet

  • Rablığını gösterme; Allah'ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri verdiğini, onları terbiye ve idare ettiğini ve herşeyi egemenliği altında tuttuğunu göstermesi.

izhar-ı şadümani eylemek / izhar-ı şâdümânî eylemek

  • Memnuniyetini göstermek.

izhar-ı tecellüd

  • İnad edip kafa tutma, yalandan cesaretlilik gösterme.

izhar-ı teessür

  • Teessür gösterme.

kabul / kabûl

  • Almak, râzı olmak. Alış-veriş, kirâlama, nikâh gibi sözleşmelerde yapılan teklife rızâ göstermek.

kadere rıza / kadere rızâ

  • İnsanın, Allahü teâlânın kendisi hakkında takdîr ettiği şeylere rızâ göstermesi, hoşnud olması başına gelen belâ ve musîbetlere sabredip, boyun eğmesi.

kail

  • Söyleyen. Anlatan. Nakleden. Söz sahibi. İnanmış.
  • Boyun eğmiş. Rıza göstermiş, razı olmuş.

kalantor

  • Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam.

kanaat

  • Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.

kankane

  • Yol göstermek.

kar-nüma / kâr-nüma

  • Menfaat gösteren. (Farsça)
  • Usta çıkacak olan çırakların, ustalıklarını göstermek için yaptıkları örneklik iş. (Farsça)

karname / kârname

  • Usta çıkacak kişilerin ustalıklarını göstermek için yaptıkları iş örneği. (Farsça)

kaskase

  • Yol göstermek.
  • Köpeği "kuçu kuçu" diye çağırmak.

kemal-i itina / kemâl-i itinâ

  • Mükemmel seviyede özen gösterme.

kemal-i mahviyet / kemâl-i mahviyet

  • Tam mânâsıyla tevâzu içinde olma, alçak gönüllülük gösterme.

ketm-i nüfus

  • Kendini göstermeme. Saklama.

komitecilik

  • Belli bir amaç için bir araya gelme ve faaliyet gösterme.

kubbeleri habbe gösterme

  • Büyük şeyleri hafife alma, küçük gösterme.

küsuf

  • Güneş tutulması. Ay'ın, dünya ile güneş arasına gelerek dünya üzerinde gölge yapması.
  • Mc: Birisinin felâketli hâlinde çok teessür göstermesi hâli.

labe

  • Yalvarma, yaltaklanma, dalkavukluk etme. Acz gösterme. (Farsça)
  • Bu yolda söylenen söz. (Farsça)

lisan-ı şeriat

  • Şeriat dili, İslâm Hukuku terminolojisi.

lutf-u irşad / lûtf-u irşad

  • Doğru yolu gösterme lütfu, nimeti.

lutfeylemek

  • İlgi göstermek, iyilik etmek.

mağlata-i vehmiye / mağlâta-i vehmiye

  • Vehmin yanlışı doğru göstermesi, olmayan bir şeyi varmış gibi tasvir etmesi.

maglata-i vehmiyye

  • Vehmin, insanı yanıltmak için yanlışı doğru göstermesi.

mahall-i izhar / mahall-i izhâr / مَحَلِّ اِظْهَارْ

  • Gösterme yeri.

mail / mâil / مائل

  • Eğilimli, istekli. (Arapça)
  • Eğimli, meyilli. (Arapça)
  • Çalan. (Arapça)
  • Mâil olmak: Eğilim göstermek. (Arapça)

makam-ı irşad

  • Tebliğ, doğru yolu gösterme makamı.

makàsıd-ı irşadiye-i kur'aniye / makàsıd-ı irşadiye-i kur'âniye

  • Kur'ân-ı Kerimin doğruluğu gösterme, uyarma maksatları.

maksad-ı irşadi / maksad-ı irşadî

  • Yol gösterme gayesi.

maslahat-ı irşad-ı umumi / maslahat-ı irşad-ı umumî

  • Herkese doğru yolu göstermenin gerektirdiği hikmet.

mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet

  • Sevgi ve kardeşliği gösterme ve onlara ayna olma.

mazhariyet-i münkeşife / مَظْهَرِيَتِ مُنْكَشِفَه

  • Açılmış, açığa çıkmış bir şekilde kendinde gösterme.

merhamet

  • (Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.

mertebe-i irşad

  • İrşad derecesi, doğru yolu gösterme derecesi.

meşher

  • Teşhir yeri. Gösterme yeri. Sergi.

meskene

  • Tevazu etmek, alçakgönüllülük göstermek.

metanet

  • Sağlamlık. Kavilik. Sözünden ve kararından dönmemeklik. İnsanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması. (Mukabili zaaf'dır) (Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciyyedir.)

metanet etme / metânet etme

  • Sabretme, kararlılık gösterme.

mevcudiyyet / mevcûdiyyet / موجودیت

  • Var olma, varlık. (Arapça)
  • Mevcûdiyet göstermek: Varlık göstermek. (Arapça)

meyelan / meyelân

  • Bir tarafa eğilmiş olma. Ziyâde meyil gösterme. İltizam.
  • Eğilim; bir tarafa eğilme, eğilim gösterme; temayül.

meyelan-ı hayr / meyelân-ı hayr

  • İyiliğe eğilim gösterme.

meyelan-ı sa'y / meyelân-ı sa'y

  • Çalışmaya içten yönelme, eğilim gösterme.

meyelan-ı şer / meyelân-ı şer

  • Kötülüğe eğilim gösterme.

meyil / ميل

  • İstek, eğilim. (Arapça)
  • Meyil vermek: Eğilim göstermek. (Arapça)

meyl-i nümayiş / meyl-i nümâyiş

  • Gösteriş eğilimi, kendini gösterme meyli.

meyl-i tahaddi / meyl-i tahaddî

  • Meydan okuma meyli. Üstünlüğünü göstermek fikri.

mikroskop

  • Gözle görülmeyecek kadar küçük cisimleri, çok defa büyük göstermeye yarayan âlet. (Fransızca)

mikyas-ül harare

  • Harâret derecesini ölçen âlet. Termometre.

mizan-ül harare

  • Sıcaklığı, soğukluğu ölçen âlet. Termometre. (Mikyas-ul hararet de denir.)

mizanülhararet / mizânülhararet

  • Termometre; sıcaklık ölçen âlet.

mübalaga

  • (Mübalağa) Bir şeyi çok büyük veya çok küçük göstermek. Bir şeyi olduğundan fazla veya eksik göstermek.
  • Haddini aşmak.
  • Edb: Bir şeyi ifade ederken ya olduğundan fazla veya olduğundan çok noksan göstermek." Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak."

mübalağa

  • Bir şeyi çok büyütme, abartma, küçük bir şeyi büyük gösterme.

mübalat

  • Kayırmak.
  • Dikkat etmek. İtina göstermek.

mübasele

  • Savaşta hamle edip kahramanlık göstermek.

mücahede

  • (Çoğulu: Mücahedât) Cihad etme.
  • Din düşmanına karşı koyma. Çarpışma.
  • Uğraşma. Çalışma. Gayret gösterme.İslâmiyette mücahedenin ehemmiyeti hakkında Deylemî'den (R.A.) mervi Hadis-i Şerif meâli: "Allah bir kulu sevdiği vakitte onu Zât-ı Uluhiyetine hizmet etmek için seçer. Onu

mücaseret

  • Cesaret, gayret göstermek. Cür'et ve ikdam eylemek.

muhacce

  • (Hüccet. den) İddiâ edip münakaşa ederek deliller ve hüccetler gösterme. İsbatlar gösterme.

mümaresat-ı ilzamiyat / mümâresât-ı ilzâmiyat

  • İknâ veya mağlup etmek için çaba harcamaya devam etmek, bu konuda ustalık göstermek.

mümaşatsız / mümâşatsız

  • Beraber hareket etmeksizin, uysallık göstermeksizin.

mümazaka

  • Dostluk hususunda riyâ gösterme.

müraat

  • Riayet, saygı göstermek.
  • Korumak, hıfzetmek, saklamak.
  • Riayet etmek.
  • Bir şeyin akibetinin ne olacağını gözetmek. Söze kulak vermek.
  • Bir kimsenin hakkına riâyet eylemek.
  • Göz ucuyla bakmak.

mürşidlik

  • İrşad etme, doğru yolu gösterme.

mürudet

  • Son derece dikbaşlık gösterme. Çok fazla âsilik yapma.

müsahele

  • İşi sıkı tutmayıp gevşeklik göstermek. Kolaylaştırarak, kıymet vermiyerek tutmak.
  • Kolaylık gösterme, kolaylaştırma.

müsahelekarlık / müsâhelekârlık

  • Kolaylık gösterme. (Arapça - Farsça - Türkçe)

müsbet hareket

  • Yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış.

müsbet hizmet

  • Yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hizmet.

mutasanni'

  • (Çoğulu: Mutasanniîn) Kendini güzel ve süslü göstermek isteyen.

mutasanniin / mutasanniîn

  • (Tekili: Mutasanni') Tasannu' edenler. Kendilerini güzel ve süslü göstermek isteyenler.

muvaffakiyet / موفقيت

  • (Çoğulu: Muvaffakiyât) (Vefk. den) Allah'ın yardımıyla başarı gösterme.
  • Ele geçirme, başarma.
  • Başarı. (Arapça)
  • Muvaffakiyet ihraz etmek: Başarı göstermek. (Arapça)

muvakebe

  • Bir işe sebat ve gayret gösterme.

muvazaa

  • Bir mes'elede bahse girişmek.
  • Mc: Danışıklı döğüş.
  • Hakikatte olmayan bir durumu varmış gibi göstermek için yapılan bir anlaşma.

müvazaa

  • Birbiriyle düzenlilik edip, başkalarına tersini göstermek.

muzahrefiyet

  • Sahtecilik; süsleyip cilalamak sûretiyle aslı gibi, doğal gibi göstermeye çalışmak.

nazar / نظر

  • Bakış. (Arapça)
  • İlgi gösterme, iltifat etme. (Arapça)
  • bakış açısı. (Arapça)

nazar-ı fakirane / nazar-ı fakirâne

  • Benim bakış açım anlamında, tevazu göstermek için kullanılan ifade.

nazar-ı şuhud ve işhad / nazar-ı şuhud ve işhâd

  • Görmek ve başkalarına da göstermek isteyen bakış.

nesv

  • İzhar etmek, göstermek, açıklamak.

nifar

  • İntikal etmek, göçmek.
  • Dağılıp kaçmak.
  • Ürkme, korkma, çekinme.
  • Nefret gösterme.

nübüvvet

  • Peygamberlik; insanları Allahü teâlânın beğendiği yola kavuşturmak, onlara doğru yolu göstermek için Allahü teâlâ tarafından seçilmiş kimselere verilen peygamberlik vazîfesi.

nübüvvet da'va etmek

  • Peygamber olduğunu bildirip doğruluğunu isbat için deliller göstermek, peygamberliğini ileri sürmek.

nüşut

  • Tohumun baş vermesi, uç göstermesi.

ok

  • Yay veya keman denilen kavis şeklinde bükülmüş bir ağaç çubuğa gerili kirişe takılarak uzağa atılan ucu sivri demirli ince ve kısa değneğe verilen addır. Ok, silâhın icadından evvel insanlar tarafından kullanılmış ise de, en büyük mahareti Türkler, Araplar göstermişlerdir.

rağbet etme

  • Düşkün olma, ilgi gösterme.

realizm

  • Umumi fikirleri birer hakikat sayan felsefi görüş. Hadiseleri olduğu gibi anlatma ve gösterme gayesi güden san'at çığırı, fikri.

remiz

  • Gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme.

riya / riyâ

  • Gösteriş, iki yüzlülük. Kendini olduğundan başka gösterme.

rıza-yı küfür / rızâ-yı küfür / رِضَايِ كُفُرْ

  • Küfre rıza gösterme.
  • Küfre rıza gösterme.

rüku / rükû

  • Namazda elleri dizlere dayayarak eğilme hareketi, aşırı saygı gösterme.

rüşvet

  • Bir iş gördürmek, haksızı haklı göstermek gibi maksatlarla bir görevliye verilen para, mal veya sağlanan menfaat.

sa'y / سعى

  • Çalışma, çaba gösterme. (Arapça)

sabr

  • Acıya ve zorluğa katlanmak.
  • Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması.
  • Muharebede şecaat gösterme.
  • Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak.
  • Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.

sabsaba

  • Dövmek.
  • Ateş etmek.
  • Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek.
  • Çok inceltmek.

saburane / saburâne

  • Çok sabır göstermek suretiyle. (Farsça)

sad'

  • Yarılmak, yarmak.
  • Kesmek, kat'etmek.
  • Göstermek. İzhar etmek.
  • Beyân ve meyl etmek, açıklamak.

şafak

  • Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki alaca karanlık. Gündüz.
  • Nahiye. Cânib.
  • Nasihat eden kimsenin "Nasihatım te'sir etsin, sözüm tutulsun" diye ıslah için gayret göstermesi.
  • Merhamet.
  • Harf.

sarf-ı himmet

  • Ciddî gayret gösterme.

şayan-ı misal / şâyân-ı misal

  • Örnek göstermeye lâyık.

sebat / sebât

  • Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak.
  • Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak.
  • Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek.
  • Sabit durma, kararlılık gösterme.

sebat etmek

  • Kararlılık göstermek, gevşememek, sabretmek.

şedde

  • Kur'an-ı Kerim okurken tek sessiz harfin iki defa okunmasına yarayan işaret.
  • Seğirtmek. Yürümekle şiddet göstermek. Bir şeyi kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak.

şefkat-i ferzendane / şefkat-i ferzendâne

  • Evlâda yakışır sûrette şefkat gösterme.

şer'

  • Emir ve nehy gibi hükümleri vaz' etmek.
  • Bir işe başlamak.
  • Dalmak.
  • Girmek.
  • Zâhir etmek, göstermek.
  • Cenab-ı Hakk'ın emri. Âyet, hadis, icma-i ümmetle ve kıyas-ı fukaha ile sâbit olan dinin temelleri, şeriat.

ser-dade

  • Baş vermiş, baş göstermiş olan. (Farsça)

serzede

  • Baş göstermiş, uç vermiş, çıkmış. (Farsça)

setr-i avret

  • Mükellef olan yâni akıllı ve bâliğ (ergenlik, evlenme yaşına erişmiş) bir kimsenin namazda veya her zaman başkasına göstermesi haram olan yerlerini örtmek.

settar-ül uyub

  • Ayıpları, kusurları örten. Kusurları göstermeyen, günahları bağışlayan Allah (C.C.)

sevm-i nazar

  • Bir malı görmek yâhut göstermek üzere sâhibinin izniyle almak.

şibh-i hüsn-ü ta'lil

  • Edb: Bir hâdisenin vukuuna şairane olarak ve kat'î olmayan bir sebeb göstermek.

şiddet-i alaka / şiddet-i alâka

  • Şiddetli ilgi ve alâka gösterme.

sihr

  • (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık.
  • Aldatmak.
  • Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek.
  • Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey.
  • Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden hüner.

sırr-ı irşad

  • Doğruyu ve hakkı gösterme sırrı.

şuaat-ı istişhad / şuâât-ı istişhad

  • İstişhad ışınları; şahit ve delil gösterme ışığının hüzmeleri, ışınları.

şükr

  • (Tekili: Şükür) Allah'ın (C) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. Allah'a teşekkür.
  • Şükür, nimete karşı memnuniyetini gösterme.

şükretme

  • Nimetlere karşı memnunluk gösterme, Allah'a teşekkür etme.

şükretmek

  • Allah'ın (c.c.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek; Allah'a teşekkür etmek.

şükür

  • Şükr, nimete karşı memnunluk göstermek.

ta'lil / ta'lîl / تعليل

  • Sebep göstermek.
  • İllet. Bahane.
  • Müessirden esere yapılan istidlâl.
  • Bir hükmün sebep ve illetlerini ortaya çıkarma, gösterme.
  • Sebep gösterme. (Arapça)
  • Tümdengelim. (Arapça)

ta'viz

  • Bedel, bir şey vermek. Karşılık, bedel göstermek.
  • Değiştirmek.

ta'zim / ta'zîm / تعظيم

  • Büyük gösterme, büyütme.
  • Hürmet ve saygı gösterme, üstün tutma.
  • Büyükleme, ululama, büyük sayma.
  • İkram etme, saygı gösterme.
  • Saygı gösterme. (Arapça)
  • Ululama, yüceltme. (Arapça)
  • Ta'zîm etmek: (Arapça)
  • Saygı göstermek. (Arapça)
  • Ululamak. (Arapça)

taaccüb-ü inşai / taaccüb-ü inşaî

  • Fiili ve kesin bir olayı göstermeyen ve taaccüb ifade eden söz.

taallül

  • İllet ve sebep gösterme, bahane üretme.

taarrus

  • (Çoğulu: Taarrusât) Kocanın, karısına karşı sevgisini göstermesi.

taattuf

  • (Atıf. dan) Acıma, şefkat gösterme.
  • Verme.
  • Esirgeme.

tada'du

  • Alçak gönüllülük gösterme.
  • Viran olma.
  • Aklını kaybetme.

tafadul

  • Fazilet göstermek.

tafralık

  • Kendini olduğundan değerli gösterme, yüksekten atma.

tahabbüb

  • Sevgi göstermek, muhabbet beslemek. Bir kimseyi dost ittihaz etmek. Sevdirmeği istemek.
  • Karşılıklı sevgi gösterme.
  • Sevgi gösterme.

tahabbüp

  • Sevgi gösterme.

tahaddi mu'cizesi

  • Cenab-ı Hakk'ın, Resülüne inzal ettiği Kur'anın şeksiz, şüphesiz bir mu'cize-i ebediye olduğunu sarahaten göstermek için, şüphesi olanlara karşı "Kur'an'ın mislini ve nazirini yapın" diye meydan okuması.

tahan

  • Kendini deli olarak göstermek.

tahaşşu'

  • (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.

tahazzu'

  • (Huzu. dan) Alçakgönüllülük gösterme. Mütevazi olma.

tahbie

  • Gizlemek, saklamak.
  • Kadını perdeye koyup kimseye göstermemek.

tahric / tahrîc

  • Çıkarma, meydana koyma; hadîs-i şerîflerin kaynağını, nasıl geldiklerini, kimlerin naklettiklerini, sahih ve zayıflık gibi derecelerini bulup gösterme, bildirme işi.

takayyüd / تقيد

  • Bağlanma. (Arapça)
  • Özen gösterme. (Arapça)

takbih

  • Çirkinliğini göstermek, kötüleme.

takbihat

  • Çirkinlikle niteleme, çirkin gösterme.

takdis

  • Büyük hürmet göstermek. Mukaddes bilmek.
  • Cenab-ı Hakk'ın kusursuz, pâk ve her hususta noksansız olduğunu bildirmek, söylemek ve Allah'a (C.C.) şükretmek.

taklil / taklîl

  • Az gösterme, azaltma.

talil / tâlil

  • Sebeplendirme, sebep gösterme.

tamam-ı ıttırad-ı ahval

  • Bir kimsede var olan huy ve hasletlerin sekteye uğramadan biteviye devam etmesi, her zaman aynı durumu göstermesi.

tasa'lük

  • Fakirlik göstermek.

tasannu yapmak

  • Yapmacık harekette bulunmak, birşeyi zorla daha iyi göstermeye çalışmak.

tasannu'

  • Yapmacık hareket. Zorla bir şeyi daha iyi göstermeğe çalışmak. Suni hareket.

tazarruf

  • Zarafet.
  • Zariflik taslama. İncelik göstermek. Külfetle zarif olmak.
  • Zerafet, kibarlık, incelik gösterme.

teattuf

  • Esirgemek. Merhamet etmek. Şefkat göstermek.
  • Ulaşmak. İttisal etmek.
  • Eğilip bükülmek.

teatuf

  • Birbirine şefkat, muhabbet ve sevgi göstermek.
  • Birbirine bağlanma.

teb'iz / teb'îz

  • Tamamını değil de bazısını, bir kısmını gösterme.

tebarüz-ü uluhiyet / tebarüz-ü ulûhiyet

  • Allah'ın yaratıcılık ve herşeye hâkimiyetinin kendisini göstermesi.

tebasbus

  • Bir menfaate kavuşmak veya bir zarardan korunmak için tevâzu göstermek, yaltaklanmak.

tebcil / tebcîl

  • Yüceltme, saygı gösterme.

tebcil etmek / tebcîl etmek

  • Ta'zîm, hürmet etmek ve saygı göstermek.

tebellüh

  • Ahmak olmak.
  • Suretâ ahmaklık göstermek.
  • Kaybolmuş bir şeyi araştırmak.
  • Yolu bilmeyen kimse, erbâbından sorup araştırmayarak gitmek.

tebeşbüş

  • Küçükten büyüğe güler yüz gösterme.

tebessüm

  • Gülümseme. Nazikâne ve dişlerini göstermeyerek gülme.

tebriz

  • Dışarı çıkarmak.
  • Tekebbürlenmek, gururlanmak.
  • Göstermek, izhâr etmek.

tebyin

  • Açıkça anlatma, gösterme, meydana çıkarılma.

tecahül-i arifane / tecahül-i ârifane

  • Edb: Bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi gösterme. Bilen bir kimsenin, bilmez gibi davranması.

tecelliyat-ı ilahiye / tecelliyât-ı ilâhiye

  • İlâhi tecelliler, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi.

tecelliyat-ı uluhiyet / tecelliyat-ı ulûhiyet

  • İbadete ve itaat edilmeye lâyık olan Cenâb-ı Hakkın isimlerinin varlıklarda eserini göstermesi.

tecellüd

  • Kendini cesaretli ve kahraman gösterme; sertlik, direnme.
  • Tekellüfle celâdet göstermek. Kendini şecaatli ve cesâretli göstermeğe çalışmak.
  • Serkeşâne inad etmek.

tecemmül

  • Ziynetlenmek. Süslenmek.
  • Ululuk göstermek.
  • Âletler. Sebepler.
  • Çirkinliği gidermek, vakar sâhibi olmak, şükr etmek ve nîmeti göstermek için zînetlenmek, süslenmek.

techil

  • Cahil gösterme, cahillikle itham etme.

tecrübe

  • (Tecribe) Deneme, sınama.
  • Görmüş, geçirmişlik.
  • Anlamak için yapılan iş. İmtihan.
  • İlmi bir gerçeği göstermek için yapılan deneme. Deney.

tecsim

  • (Cisim. den) Vücudlu gösterilme. Cisimlendirme. Vücud gösterme.

tecsimat / tecsimât

  • (Tekili: Tecsim) Vücutlu göstermeler, cisimlendirmeler.

tecviz / tecvîz

  • İzin verme, yapılmasına rızâ gösterme. Câiz görme.

tedehhi

  • Dâhileşme. Dehâ eseri gösterme.

tedelli

  • (Çoğulu: Tedelliyât) Tevazu gösterme.
  • Nazlanma.
  • Aşağıya inme.
  • Eğilme.

tedelliyat / tedelliyât

  • (Tekili: Tedelli) Nazlanmalar.
  • Eğilmeler.
  • Tevâzu göstermeler.

teenni / teennî / تأنى

  • Yavaşlama, duraksama. (Arapça)
  • Dikkat gösterme. (Arapça)

teerrüb

  • Ululanmak, büyülenmek.
  • Kendini zeki göstermeğe çalışmak.

teessi

  • Sabır gösterme. Teselli bulup sabretme. Avutma.

tefennün

  • Fen öğrenme. Birçok şeyler bilme, çeşitli şekilde gösterme.

tegafül

  • Bilmez görünmek, anlamazlıktan gelmek. Kasden kendisini gafil göstermek.

tegannüm

  • Koyunlaşma. Koyun postuna bürünüp kendisini koyun gibi gösterme.

tehamuk

  • (Humk. dan) Kendini ahmak gösterme.

tehannün

  • Çok arzu ve istek göstermek.
  • Göreceği gelmek. Özlemek.

teharüm

  • (Herm. den) Genç olduğu hâlde, kendini ihtiyar gösterme. Yaşlı gibi görünme.

tehaşün

  • Haşin davranma. Zorluk gösterme. Sert muamelede bulunma.

tehvil

  • Dehşet göstermek. Korkutma.
  • Dehşetli göstermek, korkutmak.

tehvin

  • Kolay gösterme, küçük gösterme.

tehyib

  • (Çoğulu: Tehyibât) Heybetli gösterme, heybetli gösterilme.

tekebbür

  • Kibir sâhibi olma, büyüklenme, kibirlenme, kendini büyük gösterme.

tekeyyüs

  • (Kiyâset. den) Kiyâsetli ve zeki görünme.
  • Zariflik gösterme.

tekfil / tekfîl / تكفيل

  • Kefil etme. Kefil edilme. Kefil gösterme.
  • Boynuna aldırmak.
  • Kefil etme, kefil gösterme. (Arapça)

tekrih

  • Nefret ettirmek. Çirkin göstermek.

tekrim / tekrîm / تكریم

  • Hürmet ve tazim göstermek ve görmek. Saygı göstermek, lütuf ve kerem icrasında bulunmak.
  • Saygı gösterme.
  • Saygı gösterme. (Arapça)

tekrim-i evliya

  • Allah dostlarına hürmet etme, saygı gösterme.

telakkuh

  • Kendisini gebe, hâmile gösterme. Gebe kalabilme.

telbis

  • (Lebs. den) Ayıbını, kusurunu örtüp iyi göstermek.
  • Suret-i haktan görünerek hile edip aldatmak.
  • Hile. Oyun.

telehvuk

  • Huyu olmadan cömertlik göstermek.

temaruz

  • Yalandan hastalanmak. Kendini hasta gibi göstermek.

temavüt

  • Kendini ölmüş gibi gösterme.

temayül / temâyül

  • (Çoğulu: Temayülât) Meyletmek. Bir cihete iltifat etmek. Bir tarafa eğilmek.
  • Bir yana çarpılmak.
  • Bir yana veya bir kimseye fazla taraftarlık ve sevgi göstermek.
  • Eğilim ve istek gösterme.

temayül etmeme

  • Eğilim göstermeme, yönelmeme.

temayül-ü adalet / temâyül-ü adalet

  • Adaleti uygulamaya yönelik eğilim gösterme.

temayül-ü ihtiram

  • Saygı gösterme eğilimi.

temayüz

  • Kendini göstermek. Farklı ve yüksek vasfı olmak. Başka vasıflarla üstün olmak.
  • Kendini gösterme.

temelluk

  • Yaltaklanmak.
  • Tevâzu ve yumuşaklık göstermek.
  • Dalkavukluk.

temerrüd-ü irtidadi / temerrüd-ü irtidadî

  • Dinden çıkıp dine karşı direniş göstermek.

temeyyüz / تميز

  • Benzerlerinden farklı ve üstün olma. Diğerleri arasından kendini gösterme.
  • Kendini gösterme.
  • Kendini gösterme, sivrilme, ayrıcalık kazanma. (Arapça)
  • Temeyyüz etmek: Kendini göstermek. (Arapça)

temriz

  • (Maraz. dan) Zayıf gösterme.

temşir

  • Sevinmek.
  • İzhâr etmek, göstermek.

temvih

  • (Çoğulu: Temvihât) Sulandırma, su katma.
  • Haksız bir şeyi haklı gösterme.

tenasi

  • Unutmuş görünmek. Unutmak. Kendini unutmuş gibi göstermek.

tenkid

  • Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek yıkıcı bir tenkiddir.

tenkis / tenkîs

  • Noksan gösterme, değerini düşürme.

tenkis-i gayr / tenkîs-i gayr

  • Başkasını kusurlu gösterme.

tenvih

  • Sulandırma.
  • Yaldızlama.
  • Haksız bir şeyi yapmacık şeylerle süsleyip haklı gösterme.
  • Başka bir madeni, altın veya gümüş suyuna daldırma.
  • Bir kimsenin nâmını, şânını yükseltme.

terahhum

  • Şefkat ve merhamet gösterme.

terahhumat

  • Şefkat ve marhamet göstermeler.

terefrüf

  • Titremek.
  • şefkat göstermek.

terezzün

  • Vakar gösterme.

terim

  • Fransızca olan "Terme" kelimesinden uydurulmuştur. "Istılah" veya "tabir" yerinde kullanılır.

termim / termîm / ترميم

  • (Çoğulu: Termimât) Onarma, tamir etme.
  • Kırık kemikleri iyi etme.
  • Onarma, onarım. (Arapça)
  • Termîm edilmek: Onarılmak. (Arapça)
  • Termîm etmek: Onarmak. (Arapça)

terzil etmek

  • Aşağılamak, rezil ve alçak göstermek.

teşahhusat-ı mülkiye

  • Varlıkların maddî yönleriyle belirgin olarak ortaya çıkması, diğer fertlerden ayrılabilir özellikleriyle kendini göstermesi.

tesahül

  • Kolay görerek ihmal etme, gevşeklik gösterme.

tesamuh

  • Hoş görme. Hoş görürlük. Birbirine kolaylık gösterme. Kayıtsız olma. Gaflet etmek.
  • İhmal etmek.

teşaur

  • Şâirlik taslamak. Kendini şâir gibi göstermek.

tesbil

  • (Sebil. den) Bir şeyi Allah rızası için vakfetme, Allah yoluna bağlama.
  • Yolcu etme, yola çıkarma.
  • Yol gösterme.
  • Kesme.

tesbit

  • Yerleştirme, görüp göstermek.

teşebbu'

  • Tok değilken kendini tok göstermek.

tesebbüt

  • (Sebat. dan) Sebat gösterme, dayanma, sabretme, direnme.
  • Bir nesneye yapışmak. Tevakkuf.

teşeccu'

  • Bahâdırlık göstermek, kahramanlık yapmak.

teşerrüfat / teşerrüfât

  • (Tekili: Teşerrüf) Şeref duymalar, şereflenmeler. Saygı göstermeler, hürmet etmeler.

tesettür

  • Kapanıp gizlenme. Örtünme.
  • Fık: Kadınların ve erkeklerin başkasına, nâmahremlere vücutlarının haram kısımlarını örtüp göstermemeleri.

teşevvuk

  • Şevklenme, istek gösterme, arzu etme, sevinme.

teşhir

  • Serme, gösterme.
  • Göz önüne serme, gösterme. Sergi serip âleme ilân etme.
  • Meşhur ve nâmdâr kılmak.
  • Kılıç sıyırma.

teşhirgah / teşhirgâh

  • Sergi yeri, herkese gösterme yeri. (Farsça)

teşni'

  • Başa kakmak.
  • Davara binmek.
  • Silâh takınmak.
  • Kötülük yapmak. Kötü göstermek. Ayıplamak.
  • Birisinin çok şeni' olduğunu söylemek.

teşvir

  • İçinde bulunma. İçine alma, içine alıp gizleme.
  • Satılık olan hayvanı pazara çıkarıp gösterme.

tevacüd

  • Kişinin kendini vecd suretinde göstermesi.

tevani

  • İşde tembellik etmek. (Farsça)
  • Kusur işlemek. Usançlık, bezginlik göstermek. (Farsça)

teveccüh / توجه

  • Yönelme, ilgi gösterme.
  • Yönelme, dönme. (Arapça)
  • İlgi gösterme. (Arapça)
  • Teveccüh etmek: (Arapça)
  • Yönelmek, dönmek. (Arapça)
  • İlgi göstermek. (Arapça)
  • Düşmek. (Arapça)

teveccüh-ü nas / teveccüh-ü nâs

  • İnsanların yönelmesi, ilgi göstermesi.

tevekkül

  • İşi başkasına ısmarlamak.
  • Sebeblere tevessül ettikten sonra neticesini Allah'a bırakmak. Allah'tan gelene razı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra neticelerini Allah'dan istemek. Kadere razı olmak. Hakka güvenmek.
  • Yeis ve kederden uzak olmak.
  • Âcizlik göstermek

teze'zü'

  • Kendini hor göstermek.

tezehhüd

  • Kendini dindar göstermek. Sun'i surette dindar olmak.
  • Dünyevî ve nefsanî şeylerden elini çekmek, ibadet etmek.

timlak

  • Mülayemet etmek, yumuşaklık göstermek.
  • Tereddüt etmek, karar verememek.

ubeyde bin cerrah

  • Aşere-i Mübeşşere'den olup, asıl ismi Amir bin Abdullah'tır. Her din muharebesinde bulunup çok büyük şecaat ve metanet göstermiştir. Adaleti ile de meşhurdu. Şam'ın fethinde kendisi kumandandı. Hicri 18 senesinde 58 yaşında iken taundan vefat etmiştir.

ukkaşe bin el-mihsan el-esdi / ukkaşe bin el-mihsan el-esdî

  • Efâdıl-ı Sahabeden ve kahramanlardan olup hususan Bedir muharebesinde ve Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) devrinde mürtedlerle olan muharebede yararlıklar göstermiştir. Peygamberimizin vefat tarihinde 44 yaşlarında idi.

umuhet

  • Yapılacak işte tereddüt gösterme, tutulacak yolda duraklama.

unve

  • Zor, kuvvet gösterme.

vefa / vefâ / وفا

  • Sözünde durma. (Arapça)
  • Dostluğu sürdürme. (Arapça)
  • Vefâ etmek: Sözünde durmak, vefa göstermek. (Arapça)

vehim ü hayal

  • Vehim ve hayal; olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme ve hayal etme.

veny

  • İş hususunda gevşeklik gösterme.

vilayet yolu / vilâyet yolu

  • Bir vâsıtanın yâni yetişmiş bir velînin yol göstermesi lâzım olan, insanı Allahü teâlâya kavuşturan evliyâlık yolu.

vıta'

  • Razı olma, rıza gösterme, uygun görme.

zaaf-ı diyanet

  • Dinde zayıflık, gevşeklik gösterme.

zıvanadan çıkmak

  • Taşkınlık göstermek. Haddini aşmak, edepsizlik etmek.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın