LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Tarz ifadesini içeren 329 kelime bulundu...

adab / âdâb

  • (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar,

adem-i merkeziyyet

  • Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.

ahenk

  • Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş. (Farsça)

ahlak / ahlâk

  • (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine
  • Huy, tabiat, insanın davranış tarzı, tutum ve tavrı.

ahlak-ı ahmediye / ahlâk-ı ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) ahlâkı; hareket, tavır, söz ve danışlarından ortaya çıkan örnek hareket ve davranış tarzı.

ahmed-i bedevi / ahmed-i bedevî

  • (Seyyid) (Hi. 596-675) Mısır'ın en büyük velilerindendir. Hz. Ali neslinden gelir. Bir çok lâkabı vardır. Ona Afrika bedevileri tarzında (yüzü örten peçe) taşıdığından dolayı (el-Bedevi) deniyordu. 626 yılına doğru onda deruni bir tahavvül vukua geldi. Yedi kıraat üzere Kur'an okudu ve Şafii fıkhı t

ahrarane

  • Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette. (İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.) (Farsça)

ahsen-ül halıkin / ahsen-ül hâlıkîn

  • Hâlıkıyyet mertebelerinin en güzel ve en münteha mertebesinde olan bir Hâlık-ı Zülcelal. Her şeyi herşeyle münasebetine lâyık bir tarzda güzel yaratan Hâlık. (C.C.)

ahsenü'l-halıkin / ahsenü'l-hâlıkîn

  • Herşeyi en güzel bir tarzda ve şekilde yaratan Allah.

akvaryum

  • Lat. Su hayvanlarını veya bitkilerini besleyebilecek tarzda yapılmış camdan su kabı.

ala

  • İtl. İtalyancadan gelen tabirlerin başında bulunup (usulünce, tarzında) manasını ifade eder. Meselâ: Alaturka: Türk tarzında gibi.

alafranga

  • İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.
  • Batı tarzında.

alem-i misal / âlem-i misâl

  • Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i.

alicenabane / âlicenâbâne

  • Büyüklere yakışır, yüksek bir tarzda.

ammeten

  • Umumi olarak, herkese ait olarak, genel tarzda.

analoji

  • Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedil

apartman-ı ilahi / apartman-ı ilâhî

  • Allah'ın bir apartman gibi birbirini tamamlayıcı çeşitli sistemler tarzında yarattığı kâinat.

arenc

  • Dirsek. (Farsça)
  • Gidiş, tarz, usül, metod. (Farsça)

areng

  • Dirsek. (Farsça)
  • Dert, keder. (Farsça)
  • Hile, dubârâ. (Farsça)
  • Tarz, tavır, üslüb. (Farsça)
  • Vali, hakim. (Farsça)
  • Zannolunur ki, galiba, öyledir, benzer gibi bir yakınlık ve benzerlik ifâde eder. (Farsça)

aslah tarik

  • En selâmetli tarz. En salih usul, yol.

asri / asrî

  • Zamanla ilgili, o döneme ait, modern, yeni tarz.

avam-firib

  • Halkın hoşuna gidecek tarzda hareket eden, halkı avlıyan, demagog. (Farsça)

avamperestane nümayiş

  • Avamca gösteriş, halka hoş görünmek için farklı tarzlara yeltenme.

avrupalılaşmak

  • Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği

barok

  • Klâsik Rönesans devrinden sonra başlayan bir mimari ve süsleme tarzı.

başıbozuk

  • Bir harp çıktığında orduya süvari veya piyade olarak katılan gönüllü asker. Başıbozuk tâbiri, gelişigüzel ve intizamsız idare tarzına da alem olmuştur. Bir zamanlar bu tâbir, asker olmayan siviller için de kullanılmıştır. (Türkçe)

baskül

  • Büyük ağırlıkları, küçük bir ağırlık yardımıyla tartmayı sağlamak üzere birkaç kaldıracın uygun bir tarzda birleştirilmesiyle meydana getirilmiş âlet. (Fransızca)

beban

  • Tarz, yol, üslup, metod.

bedi'

  • (Bedia) Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan.
  • Garib. Acib.
  • Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan.
  • Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan.
  • Beğenilen.
  • Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan.
  • Edb: Sözün

behimi / behimî

  • Hayvana yakışır tarzda, hayvanlık.

ber-vech-i ati

  • Gelecek tarz üzere. Aşağıdaki gibi. (Farsça)

bervech-i ati / bervech-i âtî

  • Gelecek tarz üzere, aşağıda olduğu gibi.

bezle

  • Lâtife, hoşa giden kibar ve nâzik söz. Şaka tarzında söylenen söz. (Farsça)
  • Ahenk ile okunan şiir. (Farsça)

bu're

  • Çukur.
  • Çölde çukur tarzında yapılan ocak.

bünye

  • Bir şeyin vücut yapısı. Vücut, beden. Fıtrat.
  • Şekil, tarz, sûret.

cebbarane

  • Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda.

çenber

  • Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. (Farsça)
  • Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. (Farsça)
  • Başa ve boyna bağlanan yemeni. (Farsça)
  • Esirlik, bağlılık, kölelik. (Farsça)
  • Geo: Bir düz (Farsça)

çığır

  • t. Yeni açılan patika yolu.
  • Ayak izi ile karlı yerde açılan yol.
  • Başkalarının da uyabileceği yeni bir tarz ve yol.
  • Çığın açtığı iz, yol.

cüddet

  • (Çoğulu: Cüded) Dağ arasındaki yol.
  • Şekil, tarz, işaret.
  • Çizgi.

daverane / dâverâne

  • Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. (Farsça)
  • Hâkim ve vezirle alâkalı olan. (Farsça)

de'b

  • Bir işde devam ve iltizamla emek çekip çalışmak.
  • Adet, usul, tarz, kaide.
  • Şân.
  • Emir.
  • Kâr.
  • Tardeylemek.

de'b-i edeb / دَأْبِ اَدَبْ

  • Edebî usul, kaide. Edeb kaidesi. Edebiyat âdeti, şekli, tarzı.
  • Edebin usulü, tarzı.

dehişt

  • İttifak, ittihad, birlik. (Farsça)
  • Bir tarzda hareket, aynı şekilde hareket. (Farsça)

devlet

  • Sınırları belli olan bir memleketin sahibi olan insanların kurduğu siyasî, hukukî, idarî mahiyetteki merkezî teşkilât. Devlet, teşekkül tarzı, takip ettiği esas siyaset, temsil ettiği hâkimiyet ve iktidarın mahiyeti bakımından çeşitlere ayrılır:1- Kapitalist Devlet: İktisadî siyasete, şahsî mülkiyet

dindarane

  • Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.

doktrin

  • yun. Hatt-ı hareket. Hareket tarzı. Düstur, tarik. Re'y.
  • Fls: Bir sistem meydana getiren fikir ve kanaatlerin hepsi. Bir felsefe veya edebiyat okulunun fikirlerinin tümü.

eda / edâ / ادا

  • Ödeme, verme.
  • Zamanında yerine getirme.
  • Tarz, üslûp.
  • Ödeme. (Arapça)
  • Yapma, yerine getirme. (Arapça)
  • Tarz, tavır. (Arapça)
  • Çalım. (Arapça)

eda' / edâ'

  • Yerine getirmek. Ödemek. Borcunu vermek. Vazifesini yapmak.
  • Tarz. Üslub.
  • Şive.
  • Tekebbür.
  • Fık: Namazı vaktinde kılmağa "Eda" ve vakit geçtikten sonra kılınan namaza da "Kaza" denir.

egosantrizm

  • Psk: Benmerkezcilik. Zihnî gelişmenin ilk çocukluk safhası. Bebek büyüyüp kendi varlığı ile başka varlıkları ayırmaya başladığı zamanlarda kendine has bir düşünce tarzı ile düşünür. Sanki dünyada en önemli varlık kendisi, herşey onun emrine ve isteğine hazır olmalı. Annesi, babası, diğer insanlar ve (Fransızca)

ehl-i meder ve medeniyet

  • Yerleşik hayat tarzı ile yaşayan şehirliler.

ehl-i mesalik ve meşarib / ehl-i mesâlik ve meşârib

  • Mânevî usül, tarz ve yol sahipleri.

ehl-i meşrep

  • Bir hareket tarzı ve yol takip edenler, bir metoda sahip olanlar.

ekol

  • (Ecole) Fikir üzerinde işleyen bir nevi mekteb. (Fransızca)
  • Bir üstadın talebeleri. Bir üstadın mesleği, tarzı. (Fransızca)

esalib / esâlib

  • (Tekili: Üslub) Üslublar. Tarzlar. Cihetler.
  • Üslûplar, tarzlar.

esalib-i arab / esâlîb-i arab

  • Arap edebiyatında kullanılan üsluplar, ifade ve anlatım tarzları, Arap kelâmının kalıpları.

esalib-i arap / esâlîb-i arap

  • Araplar'ın üslupları; Arap Edebiyatında kullanılan ifade tarzları.

esalip

  • Üsluplar, ifade tarzları.

esca'

  • (Tekili: Sec') Edb: Nesirde fıkra sonlarının kafiye tarzında olan uygunlukları, vezinli nesirler.

evamir-i tekviniye / evâmir-i tekvîniye

  • Cenâb-ı Hakkın varlıklar âlemini dilediği şekil ve tarz ile yaratmaya yönelik emirleri.

fasihane / fasîhane

  • Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla. (Farsça)

firavun-meşrep

  • Firavunca hareket tarzı.

firavunmeşrep

  • Hareket tarzı, Firavun gibi olan.

galc

  • Azgınlık.
  • Su içtikten sonra dil ile yalanmak.
  • Atın yelmeyip bir tarzda yürümesi.

gazeliyyat

  • Gazel tarzında yazılmış şiirler.

gidişat

  • Olayların durumu, işlerin gelişme biçimi, işlerin gidiş tarzı.

girdar

  • Meşgale, meşguliyet. (Farsça)
  • Tarz, âdet, yürüyüş. (Farsça)

girift

  • Yakalama, tutma. (Farsça)
  • Dolaşık. Birbiri içine girik. Girintili çıkıntılı, karışık. (Farsça)
  • Motifleri birbirine girik ve içiçe geçme olan tezyinat tarzı. Buna aynı zamanda arabesk de denilir. (Farsça)
  • Türk musikisinin nefesli sazlarından olup, bugün unutulmak üzeredir. Ney'e benzer. Girift ç (Farsça)

gun

  • Tarz, gidiş, sıfat. (Farsça)
  • Renk. (Farsça)

guna / gûnâ

  • Tarz, çeşit.

gune / gûne / گونه

  • Tarz, gidiş, yol, tarz. Sıfat. (Farsça)
  • Biçim, tarz. (Farsça)

hades

  • (Hads) Sür'atle idrak etmek. Zan ve tahmin eylemek. Fikrini, re'yini bildirmek. Bir sözün mâna ve mefhumunda, bir hususun vaz' ve üslubunda başka tarz tasavvur eylemek.

hakimane / hâkimane

  • Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda.

hakirane / hakirâne

  • Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde. (Farsça)

halimane / halîmâne

  • Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda. (Farsça)

hamsenüvıs

  • Hamseci, hamse yazan. Mesnevi tarzıyla beş kitabdan ibâret bir takım yazan kimse. (Farsça)

handehariş

  • Bir kimseye alay tarzında gülme. (Farsça)

harbe

  • Tar: Kısa mızrak tarzında bir nevi silâhın adıdır. Eskiden "Köylü" adı verilen yangın habercisinin taşıdığı ucu demirli değneğe de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmağa mahsus demirden yapılmış âlete de "tüfek harbisi" adı verilirdi.

hasanet

  • Bir yerin çok sağlam ve korunulacak tarzda olması.
  • Kadının kendisini haramdan koruması.

hasr-ı fikir

  • Bir şeye bütün fikrini vermek ve başka şeyle meşgul olmamak tarzı ve düsturu ile o şeyde veya meslekte mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak. Bütün fikri çalışmayı bir şey üzerinde toplamak.

hatt-ı hareket

  • Davranış. Davranma tarzı. Hareket tarzı.

hayatperverane / hayatperverâne

  • Hayatı besler tarzda.

hazari / hazarî

  • Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli.
  • Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.

hem-bu

  • Kokusu bir, aynı kokuda. (Farsça)
  • Mc: Âdet ve tarzları aynı. (Farsça)

hezl

  • Ciddi olmayan söz. Saçma, uydurma, yalan konuşmak.
  • Edb: Meşhur bir manzumeye lâtife tarzından nazım yapmak. Bu tarzda yapılan nazım.

hica'

  • Hicvetme, yerme. Birisi hakkında alay eder tarzda yazılar yazma.

hicvi / hicvî

  • Hicivle alâkalı. Hiciv denilen tarz-ı zemme ait ve müteallik olan şeyler.

hicviyye

  • (Çoğulu: Hicviyyât) Hiciv tarzında yazılmış manzume.

hil'at-ı üslub / hil'at-ı üslûb

  • Üslûb kaftanı, tarz elbisesi.

hile

  • Sed. Hâil.
  • Çare.
  • Maslahat ve hayırlı işlerde tedbirli ve tecrübeli olmak.
  • Aldatacak tarz ve tedbir. Fend. Mekir. Dabara.
  • Zeval ve intikal.
  • Sahtekârlık, yalancılık, düzenbazlık.

hırpadak

  • Birdenbire, hemencecik.
  • Uygun bir şekilde, münâsib bir tarzda. Tıpatıp.

hırvati / hırvatî

  • Tar: Sipahilerin başlarına giydikleri külâh tarzındaki başlık.

hüsn-i ta'bir

  • Müstehcen veya soğuk bir şeyin güzel ve edebe uygun bir tarzda ifade edilmesi.

hüsn-ü isabet

  • Güzel bir şekilde ve doğru bir tarzda gayeyi gösterme.

hususat

  • (Tekili: Husus) Hususlar, bakımlar, işler. Tarzlar, şekiller. Mes'eleler. Maddeler.

icaz-ı i'cazi / îcâz-ı i'câzî

  • Kur'ân'ın mu'cizeliğini gösteren vecizliği, özlü söz şeklindeki ifade tarzı.

icazi / icazî

  • İcaza dair, icaza ait ve müteallik. Veciz bir tarzda.

icma-ı manevi / icmâ-ı mânevî

  • Mânevi olarak görüş birliğine varma; uzmanların aynı konuyu faklı tarzlarda belirtmeleriyle veya susmak sûretiyle onu tasdik etmeleriyle görüş birliğine varmaları.

iğlak-ı uslub / iğlâk-ı uslûb

  • Üslubun kapalılığı; ifade tarzının kapalı oluşu, anlaşılmasının zorluğu.

ihlas-mendane

  • Temiz yürekli kimseye yakışır şekilde, ihlaslı kişiye uygun tarzda. (Farsça)

ihtilaf-ı meşreb / ihtilâf-ı meşreb

  • Bireysel tarzdan dolayı ortaya çıkan farklılık.

ihtilaf-ı suret / ihtilâf-ı suret

  • Şekil farklılığı; aynı hadisenin farklı tarzda nakledilmesi.

ilhami / ilhâmî

  • Allah tarafından kalbe gönderilen bir tarzda ilham.

ilmiye kıyafeti

  • İlmiye mensublarının giyiniş tarzları. İlmiye kıyafeti; şalvar, cübbe ve sarıktı. Bununla birlikte ilmiye mensublarının kıyafetlerinde bazı değişiklikler de vardı. Orta derecedekiler cübbe ile sokağa çıktıkları halde üst tabakayı teşkil eden ricâl kısmı, lata yahut biniş giyerlerdi. Ayrıca ilmiyenin

inayetkarane / inâyetkârâne

  • Düzenleme ve özen gösterme tarzında.

inkılab / inkılâb

  • Başka tarza değişme. Bir hâlden diğer hâle geçme. Başka türlü olma.
  • Altüst olma.

insak

  • (Nesak. dan) Düzenli yazı yazma.
  • Kâfiyeli, secili ve akıcı bir tarzda söz söyleme.

irşad-ı i'cazkarane / irşad-ı i'câzkârâne

  • Harika bir tarzda irşad edip doğru yolu gösterme.

irtica

  • Geri dönmek. Ric'at etmek. Eski hayat tarzına dönmek.

isr

  • Tarz, yol, yöntem.

istifham-ı istihfaf

  • Hafife alır tarzda sorgulama.

istihraci / istihracî

  • Eldeki delillerden hüküm çıkarır tarzda.

kalfa

  • Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı.
  • Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı.
  • Bir san'atta usta ile çırak ara

kanaatkarane / kanaatkârane

  • Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda. (Farsça)

kanuni / kanûnî

  • Kanun tarzında.

karikatür

  • Bir insanın veya bir şeyin gülünç bir tarzda yapılan resmi.
  • Kaba, âdi ve mizahi resim.

kema kane / kemâ kâne

  • Eskiden olduğu gibi, eski tarzda.

kı'de

  • Halı.
  • Bir oturma tarzı.

kıraat-ı seb'a

  • Kur'an-ı Kerim'i yedi türlü okuma tarzı. Mâna değişmemek üzere Kur'an-ı Kerim Kureyş, Huzeyl, Havâzin, Kinane, Sakif, Temim ve Yemen lehçeleriyle "sırat, mâlik, cibril" gibi kelimelerin yedi türlü okunmasına denir.
  • Yedi türlü okuma.

kıssa-i temsiliye

  • Temsil tarzındaki kıssa, ibretli hikâye.

kıyas-ı temsili / kıyas-ı temsilî

  • Kıyaslama tarzında benzetme, analoji.
  • Temsil tarzında yapılan mukayese.

konsey

  • İdare vazifesi yüklenmiş kişilerin topluluğu. (Fransızca)
  • Müzakere hâlinde bulunan kimselerin meydana getirdiği kurul. (Fransızca)
  • Bu tarz bir toplantının yapıldığı yer. (Fransızca)

kurmay

  • Ordunun muharebeye hazırlanmasında ve savaş sırasındaki sevk ve idaresi için hususi tarzda yetiştirilmiş subay.
  • Mc: Becerikli.

laübaliyane / lâübâliyâne

  • Vurdumduymaz bir tarzda, kayıtsız kalarak.

lehce

  • Bir beldenin konuşma şekli, dil. Konuşma tarzı.
  • Bir beldenin konuşma tarzı.

leimane

  • Alçakça. Zelilane bir tarzda.

lirik

  • Heyecan ve ahenge fazla ehemmiyet verilen şiir.
  • Bu tarzda şiir yazan şair.

ma'nevi tevatür / ma'nevî tevâtür / مَعْنَو۪ي تَوَاتُرْ

  • Yalan üzerine birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun aynı hâdiseyi farklı tarzlarda haber vermesi.

ma'rifetullah

  • Masnuat-ı İlâhiyeyi ve Kur'âni hakikatleri tefekkür ve tahsil ile veya lütf-i İlâhi ile kalbi inkişâf ve basirete sâhib olmak. Esmâ-i İlâhiyyeyi tanımak. İlâhi hakikatlara vukufiyet. Her işte Allah rızâsına en uygun hareket tarzını bilip amel etmek.

mahremane

  • Gizli ve saklı olarak. Mahrem bir tarzda. (Farsça)

makam-ı hitabi / makam-ı hitâbî

  • Hitab etme makamı, ifâde tarzı.

makamat-ı hitabiye / makamât-ı hitâbiye

  • Hitap etme makamları, konumları, ifade tarzları.

makame

  • (Çoğulu: Makamât) Meclis.
  • Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık.
  • Nutuk tarzında söylenen sözler.

mehdi

  • Hidâyete eren veya hidayete vesile olan. Sâhib-üz-zaman. "Hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine mazhar olan, kendisine Cenâb-ı Hak tarafından yol gösterilen" mânasınadır. Bu kelime ihtida etmiş olanlar için de kullanılmıştır. Mehdi-yi Resul, Mehdi-yi muntazır da denir. Ahir zamanda gelip bü

menasik

  • (Tekili: Mensek) İbâdet edecek yerler. İbâdet ederken lüzum eden usul, yol ve tarz.

meşarib / meşârib

  • Meşrebler; yollar, metodlar, hareket tarzları.

mesela

  • Misal olarak, söz gelişi, şunun gibi, örnek tarzında.

meslek / مسلك / مَسْلَكْ

  • Yol, tarz. (Arapça)
  • Sistem. (Arapça)
  • Uğraşı, meslek. (Arapça)
  • Yol, usül, hareket tarzı.

meslek ve meşreb

  • Bir hedefe ulaşmak için takip edilen tarz ve metod.

mesleksizlik

  • Belli bir fikri, tarzı olmama.

mesneviyyat

  • (Tekili: Mesnevî) Mesnevi tarzında yazılmış olan eserler.

meşreb / مَشْرَبْ

  • Hareket tarzı, metodu.
  • Hareket tarzı, huy.

meşreb-i hıllet

  • Yakın dostluğu öngören hareket tarzı.

meşreb-i uhuvvetkarane / meşreb-i uhuvvetkârâne

  • Kardeşliği öngören hareket tarzı.

meşreben / مَشْرَبًا

  • Hareket tarzı, huy olarak.

meşrep ehli

  • Belli bir hareket tarzı ve metod sahibi olan.

mezak / mezâk

  • Zevk alma tarzı.

mim'siz medeniyetperest

  • Rezil ve aşağılık şeyleri hayat tarzı olarak kabul edip bağlananlar.

min haysü la yeş'ur / min haysü lâ yeş'ur

  • Bilmediği bir tarzda, beklemediği şekilde.

minkari / minkarî

  • Gaga biçiminde. Gagayı andırır tarzda.

minval / minvâl / منوال / مِنْوَالْ

  • Hareket tarzı, davranış. Usul, yol.
  • Fayda.
  • Uslub, tarz.
  • Bez dokuyan cüllah.
  • Tarz, üslup.
  • Tarz, yol, suret, şekil, usül.
  • Tarz, yol, gidiş.
  • Tarz, yol. (Arapça)
  • Tarz.

mısdak

  • (Sıdk. dan) Bir şeyin doğru olduğunu isbata yarayan şey. Tasdik âleti.
  • Alâmet. Tavır. Tarz. Düstur.
  • Değer ölçüsü.

mişvar

  • Tarz, tavır, gidiş, gidişât.
  • Gümeçten bal peteği sağılan âlet.
  • Davar satılacak yer.

mişvar-ı ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) sünneti; tarzı, gidişatı.

moda

  • Geçici yenilik. Elbise ve süslenmede geçici hevesler ve fantezi düşkünlüğü sebebiyle çıkartılan yeni tarz ve şekiller. Bunlar israfı artırır ve iktisada aykırıdır. (Fransızca)

mu'cizbeyan

  • Açıklama ve anlatış tarzı mu'cize olan.
  • Anlatış tavrı herkese benzemeyen. Tarz-ı beyanı mu'cize olan. Kur'an-ı Kerim. (Farsça)

muaheze

  • Azarlama. Çıkışma. Darılma. Alay eder tarzda karşısındakini küçümseme. Tenkid.

mucez

  • (İcaz. dan) İcaz yoluyla. Muhtasar ve mücmel bir tarzda. Kısaca.

mücmelen

  • Mücmel bir tarzda. Kısa olarak, muhtasaran, hülâsa olarak.

müdemmec

  • Düzgün bir tarzda birbiri içine dürülmüş yuvarlak şey.

müeddeben

  • Edebli bir tarzda. Müeddeb olarak.

muhavere-i temsiliye

  • Diyalog tarzında kıyaslamalı benzetme.

muhtasaran

  • Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda.

muhtebirane / muhtebirâne

  • Yoklar ve denercesine. Tecrübe eder tarzda. (Farsça)

muhtelif ehl-i mesalik ve meşarib / muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib

  • Birbirinden farklı usûl, tarz ve yol izleyenler.

muir / muîr

  • Ödünç olarak veren. Borç veren. Karz-ı hasen tarzında veren.

mümaşat / mümâşât

  • Maslahat yolunu, anlaşma tarzını seçme.

mümessel

  • Temsile konu olan, haklarında kıyaslama tarzında benzetme yapılan.

münessak

  • Sıralı ve düzgün bir tarzda dizilmiş.
  • Pek düz.

münfailane

  • Gücenmiş ve darılmış olarak. Münfail bir tarzda. (Farsça)

munfasılan

  • Ayrı ayrı olarak. Ayrılmış olarak. Munfasıl tarzda.

münkesiren

  • Kırgınlıkla.
  • Kırık olarak. Münkesir tarzda.

müntakimane / müntakimâne

  • İntikam almak tarzına.

muntazaman

  • İntizamlı ve düzgün olarak. Muntazam bir tarzda.
  • Devamlı ve sürekli olarak. Dâima.

musaddıkane / musaddıkâne

  • Tasdik eder tarzda, doğrulayıcı şekilde.

müşakelet

  • Üslûp, tarz ve şekilce birbirine benzeme.

musarrahan

  • Açık olarak. Sarih bir tarzda.

müsbet hareket

  • Doğruluğu âşikâr olan ve belli ve isbat edilebilen; doğru düşünenlerin kabul edebileceği kanun ve nizama uygun hareket.
  • Allah'ın (C.C.) emrine uygun, tahribkâr ve tecavüzkâr olmayan, yapıcı ve tâmir edici tarzda olan, mizan, adâlet ve insafa uyan hareket.

müsta'celen

  • (Acele. den) Çabuk ve acele olarak. Sür'atli bir tarzda.

müstahleb

  • Süt gibi beyaz ve sübye tarzında hazırlanmış, süt haline getirilmiş ilâç.

müştereken

  • (şirket. den) Ortak olarak, müşterek bir tarzda, ortaklaşa.

müstesnaiye / müstesnâiye

  • Başkalarından üstün, başkalarından ayrı bir tarza tâbi. Başkalara benzemeyen.

mutasavvıfane / mutasavvıfâne

  • Sofuca. Mutasavvıflara yakışır tarzda. (Farsça)

mütebessim

  • (Besm. den) Tebessüm eden. Hafif ve lâtif tarz ile gülen. Gülümseyen.

mütecessisane / mütecessisâne

  • Gizli şeyleri öğrenmeğe çalışarak. Merakla. Mütecessis bir tarzda. (Farsça)

mütenazıran

  • Bakışık olarak, simetrik tarzda.

mütenazzım

  • Muntazam bir tarzda. Düzgün olarak .

müterakkıs

  • Aynı şekilde yukarı çıkıp aşağı inen, aynı tarzda sallanıp hareket eden.

müteşevvikane

  • Çok istekli olan bir kimseye yakışır şekil ve surette. Şevkli bir tarzda. (Farsça)

nassiye

  • (yun: Dogmatizm) Fls: Bir görüşün doğruluğuna peşin olarak inanan ve bu inanışlarını tenkide tabi tutmayanların düşünüş tarzı. Son heceleri .. izm ile biten görüşler, taraftarlarınca peşin olarak kabul edildiklerinden birer dogmatik görüş örneğidir. Meselâ; komünizm, materyalizm, darvinizim, birer d

nazar-ı kur'an / nazar-ı kur'ân

  • Kur'ân'ın nazarı, bakış tarzı.

nemat

  • (Çoğulu: Enmut-Nimât) Usul, tarz.
  • Yol, tarik.
  • Örtü, ihram.
  • Topluluk, insan cemaati.
  • Döşek yüzü, yatak yüzü.

nemat-ı takrir

  • Söyleme tarzı.

nesak

  • Tarz, usul, yol, şekil, üslub.

nesak-ı vahid / nesak-ı vâhid

  • Tek şekilde, tek tarzda, tek biçimde.

nesimi / nesimî

  • Hafif hafif ve lâtif bir tarzda esen rüzgârla ilgili.

nev-ayin

  • Yeni tarz, yeni üslub. (Farsça)
  • Yeni üslub çıkaran. (Farsça)

nevzemin

  • Yeni çeşit, yeni tarz. (Farsça)

nim-bedevi / nim-bedevî

  • Yarı bedevî, yerleşik fakat medeniyetten uzak yaşama tarzı.

pederane / pederâne

  • Babaya yakışır tarzda, pedercesine. (Farsça)

rah

  • (Reh) Yol. Tarz. Usûl. Meslek. (Farsça)

rahimane

  • Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda.

recez

  • Vezni altı defa müstef'ilün'den ibaret olan bir nevi şiir veya bahire denir.
  • Kaside tarzında yazılan manzume.

reh

  • Yol, kaide, tarz, usul. (Farsça)

resm

  • (Resim) Yazma, çizme, desen.
  • Eser, iz, nişan, alâmet.
  • Suret.
  • Tertib. Tarz, üslub.
  • Fotoğraf resmi.
  • Âdet, usul, tavır, davranış.
  • Alay, merâsim.
  • Man: Bir şeyi başkalarından ayırdeden tarif.

restorasyon

  • Tarihî eserlerin aslına uygun tarzda tamiri. (Fransızca)

reviş / روش

  • Gidiş. (Farsça)
  • Tarz, yöntem. (Farsça)

reyhani / reyhanî

  • Fesleğen gibi ince nakışlı.
  • Divanî hat da denilen bir yazı tarzı.

sadakatkarane / sadakatkârâne

  • Sâdık ve bağlı bir tarzda.

şadırvan

  • Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.

şahvar

  • (Şeh-vâr) Şâha, hükümdara yakışacak tarzda, şah gibi. (Farsça)
  • İri ve iyi cins inci. (Farsça)

salat

  • Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet.
  • Tebrik, tezkiye.
  • Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua.
  • İstiğfar.
  • Rahmet.

şarid

  • Tutunup beğenilmiş ve yayılmış şiirler.
  • Şiir tarzındaki ata sözleri.

sebk

  • Bir şeyi eritme. Kalıba dökme.
  • Edb: İbarenin tarz ve terkibi.

sebk-i mefsul

  • Edb: Ayrı ayrı, kesik kesik yazma tarzı.

sebk-i mevsul

  • Edb: Cümleleri bağlayarak birleştirme tarzı.

sebk-i mürekkeb

  • Edb: Hem kısa, hem uzun ifâde tarzı.

sebr ve taksim

  • Mantıkta bir isbatlama tarzı ve usulüdür. Bu iki kelime beraber kullanıldığı gibi, "delil-i taksim, delil-i münkasım" gibi tâbirlerle de söylenir. Bu isbatlamada bir şeyin aslında bulunan vasıflar, illet olmaktan birer birer ibtal edildikten sonra, tam illet olmaya elverişli olan tesbit edilir. (Lât

şekil

  • (Şekl) Biçim, dış görünüş. Çehre. Tarz. Formül.
  • Şebih ve misil.
  • Hey'et.
  • Suret. Surette benzerlik.
  • Bir adamın tab' ve hevasına muvafık olan şey.
  • Muhtelif, müşkil işlerin her biri.
  • Birşeyin gerek hissedilen ve gerek mevhum sureti.
  • Geo: Bi

seradik

  • (Sürâdik) Padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi.
  • Cibinlik tarzında yapılan perdeden oda.

şi'ren

  • Şiir tarzında, şiir olarak.

sıbgatullah

  • Cenab-ı Hakk'ın dilediği tarz, manevî renk, biçim ve şekilde yaratması. İslâmî ahlâk ve karakteri halketmesi.
  • Allah'ın dini.

sırr-ı temsil

  • Kıyaslama tarzında benzetme sırrı, esprisi.

şive / şîve / شيوه

  • Söyleyiş. Tarz. Ağız. Üslub.
  • Eda. Naz.
  • Söyleyiş, tarz, üslûp.
  • Tarz, usül. (Farsça)
  • Naz, işve. (Farsça)
  • Aksan. (Farsça)

şive-i ifade

  • İfade, anlatım tarzı, üslûbu.

siyak

  • Söz gelişi, ifade tarzı.
  • Üslub, tarz, yol.
  • Sürmek, sevk.
  • Ruhun çıkması.
  • İfade şekli ve tarzı, üslûp.
  • Sözün gelişi.
  • Tarz, üslup.

siyak-ı kelam / siyak-ı kelâm

  • Sözün gidişatı; sözün söyleniş şekli, ifade tarzı.

siyaset

  • Memleket idare etme san'atı. Devlet idare tarzı.
  • Dünya ve âhirette necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına çalışmak.
  • Diplomatlık. Politika.
  • Seyislik, at idare işleriyle uğraşma.

siyer

  • (Tekili: Siret) Tarzlar, gidişler, yollar.

siyyanen

  • Birbirine denk ve eşit olarak. Müsavi bir tarzda.

sofi-meşrep / sofî-meşrep

  • Tasavvuf ve tarikat tarzını esas alan.

sofiye meşrebi

  • Tarikat yoluyla mânevî derecelere yükselme gayretinde olan tasavvuf ehlinin takip ettikleri yol, tarz.

su-i hal

  • Fena hareket tarzı. Kötü hal.

sufi meşrep / sufî meşrep

  • Tasavvufa bağlı olanın hareket tarzı, metodu.

sulhen

  • Sulh tarzında, barış yoluyla. Anlaşmak suretiyle.

sünen-i ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) sünneti, ahlâkı ve yaşayış tarzı.

sünnet / سُنَّتْ

  • Peygamberimizin (asm) yolu, hayat tarzı.

sünnet-i seniye / سُنَّتِ سَنِيَه

  • Peygamberimizin (asm) hayat tarzı.

suret / sûret / صورت

  • (Çoğulu: Sur - Suver) Biçim, görünüş.
  • Kılık. Tarz.
  • Yol. Gidiş. Hal.
  • Tasvir. Dıştan görünen şekil.
  • Çare.
  • Yüz. (Arapça)
  • Çare. (Arapça)
  • Biçim. (Arapça)
  • Tarz. (Arapça)

suret-i suud

  • Yükselme tarzı.

suret-i taayyüş

  • Yaşama tarzı.

suret-i terkip

  • Diziliş tarzı, şekli.

suver / صور

  • Yüzler. (Arapça)
  • Çareler. (Arapça)
  • Biçimler. (Arapça)
  • Tarzlar. (Arapça)

ta'limat

  • Bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler.

taassub-u meslekiye

  • Kendi hareket tarzını ve metodunu en doğru olarak görüp, yanlış da olsa ısrar etme.

taayyüş

  • (Ayş. dan) Yaşamak. Geçinmek. Yaşama tarzı. Beslenmek.

tahkirkarane / tahkirkârâne

  • Aşağılayarak, hakaret eder tarzda.

tahric

  • (Huruc. dan) Çıkartma. Meydana koyma.
  • Şehadetname vermek.
  • Fık: Müçtehidlerin istinad ettikleri naslara, kaidelere, asıllara tatbikan şer'î hükümleri istihrac etmek. Bu tarz ile hüküm çıkarabilmek salâhiyetinde olanlara: Muharric, sahib-i tahric, ashâb-ı tahric denir.

talimat / tâlimât

  • Tâlimler, eğitimler; bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler.

tarihvari / tarihvârî

  • Tarih tarzında.

tarik / tarîk

  • Yol. Tarz, usûl.
  • Vâsıta. Meslek.
  • Bir maksada nâil olmak için icrâsı lâzım olan husus veya bu hususların hey'et-i mecmuası.
  • Yol, tarz, metod.
  • Yol. Meslek, tarz.

tarik-i tefehhüm

  • Anlayış yolu, tarzı.

tarikat

  • Yol, manevî yol.
  • Usûl, tarz. Hal ü şan.

tarz-ı belağat / tarz-ı belâğat

  • Belâğat tarzı.

tarz-ı beyan / tarz-ı beyân / طَرْزِ بَيَانْ

  • Açıklama tarzı.
  • İfade tarzı.

tarz-ı cereyan

  • Akış tarzı, hareket tarzı.

tarz-ı hareket

  • Hareket tarzı, davranış şekli.

tarz-ı hayat

  • Hayat tarzı.

tarz-ı ibare

  • Açıklama şekli, ifade tarzı.

tarz-ı ifade

  • İfade etme tarzı.

tarz-ı ihsanat-ı ilahiye / tarz-ı ihsanat-ı ilâhiye

  • Allah'ın ihsanı, iyilik tarzı.

tarz-ı intihabat / tarz-ı intihabât / طَرْزِ اِنْتِخَابَاتْ

  • Seçme tarzları.
  • Seçmelerin tarzı.

tarz-ı libas

  • Giyim tarzı.

tarz-ı maişet / tarz-ı maîşet / طَرْزِ مَع۪يشَتْ

  • Geçim tarzı.

tarz-ı müdafaa / tarz-ı müdâfaa / طَرْزِ مُدَافَعَه

  • Savunma tarzı.
  • Savunma tarzı.

tarz-ı mükaleme / tarz-ı mükâleme

  • Karşılıklı konuşma tarzı.

tarz-ı muntazam

  • Düzenli, intizamlı tarz.

tarz-ı nazar / طَرْزِ نَظَرْ

  • Bakış tarzı, şekli.
  • Bakış tarzı.

tarz-ı nazm

  • Şiir tarzı.

tarz-ı tatbik

  • Uygulama tarzı.

tarz-ı tefehhüm

  • Anlayış tarzı.

tarz-ı telakki / tarz-ı telâkki / tarz-ı telakkî / طَرْزِ تَلَقّ۪ي

  • Anlayış tarzı.
  • Anlayış, kabûl tarzı.

tarz-ı teşkilat / tarz-ı teşkilât

  • Meydana geliş tarzı.

tarz-ı zenginlik

  • Zenginlik tarzı.

tavtie

  • Anlatılacak maksadı destekleyecek tarzda önceden bazı sözler söyleme.

tearüf-ü amme / tearüf-ü âmme

  • Umumun anlayacağı tarz, umumun bilgi ve idrak seviyesi.

tebessüm-künan

  • Gülümser tarzda, gülümseyerek. (Farsça)

tecerrüd

  • Soyunma, çıplak olma.
  • Evli olmama.
  • Tas: Mâsivadan alâkasını kesip, Allah'a müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma.
  • İman ve İslâmiyete mücahidane ve fedakârane bir tarzda hizmetle iştigal etme.
  • Herşeyden boş olma.

tedavi

  • İlâç verme. İyileşmesi için bakma.
  • Hastalığı iyi etme tarzı.

tedvir

  • İdare etmek, yönetmek, döndürmek, çevirmek, devrettirmek. Kur'ân kırâetinde orta süratle okuma tarzı.

tegazzül

  • (Çoğulu: Tegazzülât) (Gazel. den) Gazel tarzında şiir yazma.
  • Gazel söyleme.

telfik-i mezahib

  • Dinî bir mes'elede, hak mezheblerin aynı o mes'ele hakkındaki zıd görüşleri cem'etmekle bir mezheb yapmak. Bu zıd görüşlerle amel etmeyi caiz görür. Fukaha ise bu tarzı caiz görmemişlerdir.Tevhid-i mezahib ise: Hak mezheblerin mes'eleleri arasında, tercih yoluyla bazı mes'elelerini alıp bir mezheb y

telhisen

  • Kısaltılarak, hülâsaten, özet olarak, hülâsa tarzında.

temliken

  • Mülk olarak vermek suretiyle. Temlik tarzında.

temsil / temsîl

  • Analoji, kıyaslama tarzında benzetme.

temsil-i dürbini / temsil-i dürbinî

  • Uzağı yakınlaştıran kıyaslama tarzında olan benzetme.

temsilat / temsilât

  • Temsiller; kıyaslama tarzında benzetmeler.

tesmit

  • Edb: Gazel yahut kasideyi "müsemmat" tarzında tanzim etme.

tetavvuan

  • Nafile olarak, nafile tarzında.

teveffuk

  • Tevfike mazhar olmak. Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun tarzda hareket edebilmek.

tıraz

  • Elbiselere nakışla yapılan süs.
  • Sırma ve ipekle işleme.
  • Zinet, süs.
  • Üslup, tarz, tutulan yol.
  • Döviz.

turuk-u tabir

  • İfade tarzları, yorum şekilleri.

unsuri hayat / unsurî hayat

  • Irka, soya ait hayat; ırkçılık ve menfi milliyetçiliğin egemen olduğu hayat tarzı.

üslub / üslûb / اسلوب

  • Tarz, yol. Biçim. İfade tarzı. Dizmek.
  • İfade tarzı.
  • Tarz, biçim, ifade yolu.
  • İfade tarzı.
  • Tarz.
  • Anlatım tarzı. (Arapça)

üslub-perestlik / üslûb-perestlik

  • Kelâmın mâna ve maksada uygunluğuna değil de, ifade tarzının güzelliğine önem vermek.
  • Sözün mânâ ve maksada uygunluğuna değil de ifade tarzının güzelliğine önem verme.

üslub-u adi / üslub-u âdî

  • Alelâde ifade tarzı. İfadesinde hiçbir üstünlük bulunmayan tarz.

üslub-u ali / üslub-u âlî / üslûb-u âlî

  • Edb: Üstün ifade tarzı. İfadenin yüksek ve nezih olanı.
  • Yüksek ifade tarzı.

üslub-u aliye / üslûb-u âliye

  • Yüksek ifade tarzı.

üslub-u arabiye / üslûb-u arabiye

  • Arap edebiyatı ve dilindeki ifade tarzı.

üslub-u bedi / üslûb-u bedî

  • Eşsiz güzellikteki ifade tarzı.

üslub-u bedi-i pür-maani / üslûb-u bedî-i pür-maânî

  • Çok mânâları bulunan güzel ifade tarzı.

üslub-u belağat / üslûb-u belâğat

  • Belâğat üslûbu, tarzı.

üslub-u beyan / üslûb-u beyan

  • Açıklama tarzı.

üslub-u garip / üslûb-u garip

  • Hayret verici, şaşırtıcı ifade ve anlatım tarzı.

üslub-u hakimane / üslûb-u hakîmâne

  • Hikmetli olan ifade tarzı; muhâtaba herşeyin gaye ve faydasını anlatan ve herşeyin gerçek mahiyetini bildiren tarzı, üslûbu.

üslub-u hasen / üslûb-u hasen

  • Güzel ifade tarzı.

üslub-u ifade / üslûb-u ifade

  • İfade tarzı.

üslub-u kur'an / üslûb-u kur'ân

  • Kur'ân'ın ifade tarzı.

uslup / uslûp

  • İfade tarzı.

üslup / üslûp

  • İfade tarzı.

usul / usûl

  • (Tekili: Asıl) Ana, baba. Cedler.
  • İstinadgâh.
  • Râcih delil, kaide. Asıllar, kökler, temeller. Bir ilmin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi lâzım gelen esaslar. Bir hedefe ulaşmak için tutulan düzenli yol.
  • Tarz, metod, tertip.
  • Tarz, metod, yol, düzen, temel, asıl, esas.

usul-u medeniyet / usûl-u medeniyet / اُصُولُ مَدَنِيَتْ

  • Medeniyetin yaşayış tarzı.

usul-ü vahşiyane / usul-ü vahşiyâne

  • Vahşilere yakışır bir tarzda, ilkelce.

üveysi / üveysî / اُوَيْس۪ي

  • (Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz almak tarzı.
  • Hz. Veysel Karanî gibi bağlandığı zatı hiç görmediği halde ondan vasıtasız ders ve feyiz alma tarzı.

vadi

  • İki dağ arasındaki uzun çukur. Dere. Bir nehrin aktığı yer. Nehir yatağı.
  • Yol, tarz, usül.
  • Saha.
  • Bir nehrin yatağı.
  • İki dağ arasındaki uzun çukur.
  • Yol, tarz, metod, dere.

vahdet-i vücut

  • "Allah'ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve ‘varlık' adını almaya lâyık değiller" tarzında, Allah'tan başka varlıkları âdeta inkar eden bir tasavvufî görüş.

vahdetü'l-vücud ehli

  • "Allah'ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve ‘varlık' adını almaya lâyık değiller" tarzındaki tasavvufî görüş sahipleri.

vahdetü'ş-şuhud

  • "Allah'tan başka herşeyin unutkanlık perdesiyle örtülmesi" tarzında tasavvufî bir görüş; Allah'tan başka varlıkları nisyan (unutma) perdesine sarmak.

vaz'

  • (Çoğulu: Evza') Koyma, konulma. Bırakmak. Atlamak. Tayin etme, belirtmek. Duruş, hareket, tarz.

vech

  • (Vecih) Yüz, çehre, surat.
  • Tarz, üslub.
  • Her şeyin karşısına gelen ve karşısında olan. Satıh. Ön. Alın. Cephe.
  • Tarih.
  • Suret.
  • Sebeb.
  • Bir şeyin nefsi ve zatı.
  • Semt. Cihet.
  • Münasebet.
  • Vecih, yüz, tarz, ön, alın, sebep, ilgi.
  • Yüz, çehre, surat.
  • Tarz, üslub.
  • Alın, ön, satıh, cephe.

vech-i meşruh

  • Şerh edilen, açıklanan tarzda.

vetire

  • (Çoğulu: Vetâir) Keçi yolu. Dar yol.
  • Tarz, üslub.
  • Burnun iki deliğini ayıran zar.

vücuh / vücûh / وجوه

  • (Tekili: Vech) Çehreler, yüzler, suretler.
  • Tarzlar.
  • Sebepler.
  • İmkânlar.
  • Münasebetler.
  • Kur'an-ı Kerim okunuşundaki farklar.
  • Bir memleketin ileri gelenleri.
  • Yüzler. (Arapça)
  • Şekiller, tarzlar. (Arapça)
  • Yüzeyler. (Arapça)
  • İleri gelenler. (Arapça)

vücuh-u ibadat / vücuh-u ibâdât

  • Allah'a ibadet ve kulluk tarzları.

vücuh-u seb'a

  • Yedi vecih. Kur'anın yedi tarzda okunuşu.

yek-avaz / yek-âvâz

  • Tek sesli, bir sesli. (Farsça)
  • Mc: Bir tarzda, bir şekil üzerine. (Farsça)
  • Edb: Başından sonuna kadar aynı kuvvette güzel olan manzume. (Farsça)

yeknesak

  • Monoton, aynı tarzda.

zahir-i meşreb / zâhir-i meşreb

  • Hareket tarzının ve yöntemin dışa yansıyan görünümü.

zemin

  • Yer. Yeryüzü. (Farsça)
  • Meydan. Satıh. (Farsça)
  • Tarz. Eda. (Farsça)
  • Mevzu. (Farsça)

zılliyet

  • Gölge tarzında tecellî.