LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te TAZE ifadesini içeren 138 kelime bulundu...

a'şab

  • (Tekili: Aşb) Tâze otlar.

ab'ab

  • Taze civanlık.
  • İbrişim halı.
  • Dağ tekesi.
  • Yumuşak yünden yapılan kisve.

abdar

  • Parlak. (Farsça)
  • Sağlam vücudlu. (Farsça)
  • Su veren hizmetçi. (Farsça)
  • Mc : Ter u tâze, tap taze. (Farsça)

adude

  • Yumuşaklık. Tazelik.

agras

  • (Tekili: Gars) Taze fidanlar, yeni dikilmiş ağaçlar.

akis

  • Yere gömüp köklendikten sonra kestikleri üzüm çubuğu.
  • Üzerine yağ koyup içtikleri taze süt.
  • Sütlü çorba.

asf

  • Zulüm. Haksızlık.
  • Can çekişme.
  • Emek çekip kâr kazanma.
  • Bir tarafa eğilme.
  • Sür'atle gitme.
  • Rüzgârın kuvvetle esmesi.
  • Taze ekin yaprağı.
  • Ekin taze iken biçme.

bakir / bâkir

  • Tâze. El sürülmemiş. Bozulmamış.
  • Erken.

berumend / berûmend

  • Faydalı, verimli. (Farsça)
  • Ter ü taze. (Farsça)
  • Nasibli, hisseli. (Farsça)

beşaşet / beşâşet

  • Güler yüzlülük.
  • Tazelik.

biat

  • Bağlılığını, itimadını bildirmek. Birisinin hakemliğini veya hükümdarlığını kabul etmek. El tutarak bağlılığını alenen izhar etmek. Bağlılığını tazelemek.
  • Rey vermek.

büsre

  • Herşeyin ucu ve başı.
  • Herşeyin tâzesi.
  • Genç kız veya oğlan.
  • Hurma koruğu.
  • Biraz büyümüş olan ekşi ot.

cevdet / جودت

  • İyilik. (Arapça)
  • Olgunluk. (Arapça)
  • Tazelik. (Arapça)

civan

  • Cevan. Taze. Genç. (Farsça)

ciyadet

  • Tazelik, yenilik.
  • İyilik, güzellik.

derr

  • İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır.
  • Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin zâtı.
  • Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra, iyi olup düzelmesi.

ebb

  • (Çoğulu: Abâb) Kuru ot. Taze ot.
  • Mer'a, otlak, çayır.
  • Kavga etmek veya bir yerden gitmek için hazırlanmak.
  • Kuru ot, taze ot. Mera, otlak, çayır.

fatir / fatîr

  • Tâze şey.
  • Mayalanmış hamur.

fetir / fetîr

  • Taze nesne.
  • Cıvık hamur.
  • Acele anlaşılan.

filiz

  • Ağaç ve çiçek fidanı, taze sürgün.
  • Eritilip temizlenmemiş olan altun, gümüş,demir, bakır gibi külçe, ham maden.
  • Erimiş bakır.

gariz

  • Taze nesne.

gaziz / gazîz

  • Gılâfından yeni çıkan çiçek.
  • Taze.

gudat

  • Ayıp, zillet, noksanlık.
  • Ter u taze olmak.

guzuza

  • Taze olmak.

habir

  • Taze ve yeni şey.

hadaret / hadâret

  • Gençlik, tazelik.

hadaset

  • Gençlik. Yenilik. Tazelik. Yeniden oluş. Bir şeyin evveli, ibtidası.

hades

  • Yeni olmak. Eskiden olmayıp sonradan görülmek.
  • Taze. Yiğit. Genç.
  • Fık: Abdest almayı icabettiren hal. Bazı ibadetlerin yapılmasına mâni olan ve necaset-i hükmiye sayılan hal.
  • Pislik.
  • Yeni olma, sonradan olma.
  • Abdesti tazelemeyi gerektiren şey, manevî pislik.

hadıl

  • Yumuşak taze ot.
  • Islanmış, nemlenmiş.

hadis-üs sinn / hâdis-üs sinn

  • Yaşı taze. Genç delikanlı.

halib / halîb

  • Taze süt.

hals

  • Bir şeyi soymak. Çalmak. Kapmak.
  • Dibinden taze yetişen çayırla karışık olan kuru çimen.

hame

  • Yaş ot demeti, taze ekin destesi, bir sap üzere bitmiş taze ekin.
  • Havası bozuk hastalıklı yer.

haruf

  • Küçük kuzu, hamel.
  • Tâze et.

hemim / hemîm

  • Ağır ağır gitmek.
  • Otun tazeliğinden dolayı parlaması.

her dem taze

  • Parlaklık ve tazeliğini dâima muhafaza eden.
  • Mc: Daima genç görülen, gençliğe heveskâr.

hezm

  • Seğirtmek.
  • Taze olmak.
  • Kırmak.

hudir

  • Yumuşak taze ot.

hurrem

  • Sevinçli. Mesrur. Şen. Ferahlık veren. Taze ve hoş. Güler yüzlü. (Farsça)

huzret

  • Yeşillik. Ter ü tazelik.

igraz

  • Doldurmak.
  • Taze hamurdan ekmek yapıp misafire yedirme.

ihtila'

  • Tenha yere veya halvete çekilme.
  • Taze ot koparma, biçme.

istah

  • Budak, taze filiz. (Farsça)

kal'a

  • Kale. Eskiden yapılan büyük merkezlerin ve şehirlerin bulunduğu etrafı duvarlarla çevrili ve düşmanın hücumundan muhafaza edilen yüksek yerlerde inşa edilmiş yapı.
  • Çobanın çantası.
  • Hurma ağacının dibinden kesilen taze fidan.

kart

  • Tazeliği geçmiş, katılaşmış.
  • Gençliği geçmiş, geçkin, yaşça büyük.

kedb

  • Tâze kan.

küfe

  • Taze dallardan veya kamıştan örülmüş, derin ve çeşitli boyda kaba sepet. (Farsça)

kurre

  • Parlaklık. Tâzelik. Gözün parlak ve nurlu olması.
  • Ağlamaktan sonraki serinlik.
  • Dilşâd olmak.
  • Bir atımlık şey.
  • Kurbağa.

ledn

  • (Çoğulu: Lidân-Ledun) Taze ve yumuşak olan ağaç budağı.

ma'd

  • Taze hurma.
  • Taze ot.
  • Yumuşak.
  • Yoğunluk, gılzat.
  • Gitmek.
  • Çekmek.

ma'v

  • Olmuş taze hurma.
  • Ses, avaz.

mad

  • Yumuşak taze ot.

magruz

  • Taze. Bayatlamamış ve bozulmamış.

matruk

  • Gevşek ve uyuşuk adam.
  • Kuruduktan sonra yine yağmurla tazelenmiş.

me'd

  • Yumuşak taze ot.
  • Titremek.
  • Sallanmak.

mehah

  • Tazelik, güzellik.

mehat

  • (Çoğulu: Mehâ-Mehevât) Billur taşı.
  • Güneş.
  • Dağ sığırı.
  • Tazelik.
  • Güzellik.

meled

  • Tazelik, körpelik, nâziklik, gençlik.

mey'a

  • (Mey'at) Yiğitlik başlangıcı.
  • Atı koşuya alıştırmak.
  • Erimiş sıvı madde.
  • Yere dökülen bir sıvının akıp gitmesi.
  • Bir şeyin ilk zamanı. Tâzelik vakti.

müdhamme

  • Ağaçlarının ve nebatlarının çok ve taze olmaları dolayısıyla uzaktan koyu yeşil renkte görünen bahçe.

mülevves

  • Kirli. Pis. Bulaşık. Bulaştırılmış.
  • Alıkoyulup sonraya bırakılmış veya durdurulmuş olan.
  • Tazelenmek için suda ıslatılmış şey.
  • Karışık, intizamsız.

müselles

  • Tâze iken yâni gaz kabarcıkları çıkmadan, köpürmeden önce ısıtılıp, üçte ikisi uçup üçte biri kalan üzüm suyu.

mutarra

  • Tarâvetli. Tâze.

müteceddid

  • Yenilenen, tazelenen.

na-şüküfte

  • Açılmamış, taze. (Farsça)

nadiret

  • Güzellik, parlaklık, tazelik.
  • Hoş ve lâtif.

naim

  • Taze, körpe.
  • Kılçıksız, yumuşak, kemiksiz.
  • Etli sebze.

naki'

  • Tâze.
  • Şifâlı devâ.

nazar

  • (Nazaret) Altın.
  • Tazelik.

nazır

  • Taze, tazeleşen.

nazir

  • Tâze.
  • Altın.

nazret

  • Tazelik, tarâvet.

nedaret

  • Tazelik, parlaklık, letafet, taravet.

nev / نو

  • Yeni, tâze, cedid. Son zamanda çıkmış. (Farsça)
  • Yeni. (Farsça)
  • Taze, körpe. (Farsça)

nevabit

  • (Tekili: Nabite) Nebatlar. Bitkiler.
  • İmar ve ihdas.
  • Dünya ahvâlinden habersiz.
  • Taze, genç kimse.

nevbenev

  • Tâzeden tâzeye. Yeniden yeniye. (Farsça)

nevhast

  • Taze ve genç hayvan.

nevhiz

  • Genç, taze. (Farsça)
  • Yeni çıkmış, yeni yetişmiş. (Farsça)

nevnihal / nevnihâl

  • Taze fidan, yeni filiz. (Farsça)
  • Taze fidan.

nevres

  • (Nevrese) Yeni yetişmiş, yeni yetişen, yeni biten. (Farsça)
  • Genç, taze. (Farsça)

nevreside / nevresîde

  • Yeni yetişmiş, yeni yetişme. (Farsça)
  • Tâze, genç. (Farsça)
  • Genç, taze.

nevresidegan / nevresidegân

  • (Tekili: Nev-reside) Yeni olgunlaşmağa başlamış olanlar, yeni yetişmeler. Gençler, tazeler.

nevsale

  • Genç. Küçük. Tâze. (Farsça)

neyh

  • Vücudun kemikleri taze iken pekişmek.

nezaret

  • (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.

nihal / nihâl

  • Taze, düzgün. Fidan, sürgün. (Farsça)
  • Fidan, taze.

nihalan

  • (Tekili: Nihal) Taze fidanlar, sürgünler. (Farsça)

nihale

  • Yeni, taze fidan. (Farsça)
  • Avcı korkuluğu. (Farsça)
  • Sahan altlığı. (Farsça)
  • Döşenecek şey. Döşeme. (Farsça)

peyam

  • Taze haber.

ratıb

  • Islak, nemli, çok yaş, rütübetli. Tâze.

rehaset

  • Tazelik, yumuşaklık, incelik.
  • Ucuzluk.
  • Bir işi gevşek tutma.

revnak

  • Parlaklık, güzellik, tazelik, süs.
  • Parlaklık, tazelik, süs.

revnak-bahş

  • Güzellik, tazelik ve parlaklık veren. (Farsça)

revnak-ı bahar

  • Baharın güzellik ve tazeliği.

revnak-nüma

  • Tâzelik, güzellik ve parlaklık gösteren. (Farsça)

revnakdar / revnakdâr

  • Parlak, taze, hoş.

reyean

  • Artma, çoğalma, ziyâdeleşme, bereketlenme.
  • Her şeyin evveli, tazelik zamanı.

şad-abi / şâd-âbî

  • Sulu olma, suya kanmışlık. Tazelik. (Farsça)

şadab

  • (Şâd-âb) Suya kanmış, sulu. Taze. (Farsça)

şat'

  • Yerden yeni çıkan taze ekin yaprağı. Ekinlerin taze çıkan filizleri, yaprağı.
  • Su arkı.
  • Cima etmek.
  • Bağlayıp sağlamlaştırmak.

şebab / şebâb

  • Gençlik, tazelik.

şebabiyet / şebâbiyet

  • Gençlik, tazelik. Yiğitlik. Civanlık.
  • Gençlik, tazelik.
  • Gençlik, tazelik.

ser'

  • Üzüm çubuğu.
  • Yaş ve taze çubuk.
  • Yumuşak bedenli yiğit.
  • Uzun boylu adam.

sir-ab

  • Suya kanma. Suya tok olmak. (Farsça)
  • Sulu. (Farsça)
  • Körpe, tâze. (Farsça)

taftaf

  • Yumuşak taze ot.
  • Ağacın çevresi.

tanzir

  • Tazeleştirme, tazelendirme.

taravet / tarâvet / طراوت / طَرَاوَتْ

  • Tazelik. Körpelik.
  • Tazelik.
  • Tazelik.
  • Tazelik. (Arapça)
  • Tazelik.

taravet-dar / taravet-dâr

  • (Terâvettar) Tâzece, eskimemiş, tâze. (Farsça)

taravet-i bimisal / tarâvet-i bîmisâl

  • Benzersiz tazelik.

taravetdar / tarâvetdâr

  • Taze.

taravettar / tarâvettar

  • Taptaze.

tari / tarî

  • (Taravet. den) Taze, taravetli.

tartib

  • Islatma, rutubetlendirme. Islatılma.
  • Tâzelik verme.
  • Hoşlandırılma.
  • Hurmanın rutubetli olması.

tary

  • Taptaze. Çok taze.

taze / tâze / تازه

  • Körpe, taze. (Farsça)
  • Genç. (Farsça)
  • Yeni. (Farsça)

tazegi / tazegî / tâzegî / تازگى

  • Tazelik, yenilik, körpelik. (Farsça)
  • Gençlik. (Farsça)
  • Körpelik, tazelik. (Farsça)
  • Gençlik. (Farsça)
  • Yenilik. (Farsça)

tecdid / tecdîd

  • Yenileme. Yenilenme. Tazelenme.
  • Yenileme, tazeleme.

tecdid-i iman / tecdîd-i îmân

  • İmanı yenileme, tazeleme.
  • Bilerek veya bilmeyerek küfrü gerektiren (îmânı gideren) bir sözü söylemek veya bir işi yapmak yâhut böyle bir şeyi yapmış olma ihtimâli üzerine, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah sözünü; mânâsını bilerek ve inanarak söyleyip, îmânını yenileme, tâzeleme.

tecdid-i lezzet

  • Lezzeti yenileme, tazeleme.

tecdid-i nikah / tecdid-i nikâh / tecdîd-i nikâh

  • Nikâh tazeleme. Nikâh yenileme.
  • Nikâhı yenileme, tâzeleme.

tecdidat / tecdidât

  • Yenilemeler, tazelemeler.

teceddüd

  • Tazelenme. Yenilenme.

teceddüt

  • Yenilenme, tazelenme.

ter / تر

  • Rutubetli, ıslak, yaş. (Farsça)
  • Taze. (Farsça)
  • Taze.. (Farsça)
  • Islak. (Farsça)

ter ü taze

  • Çok körpe, çok taze. Pek lâtif. (Farsça)
  • Çok taze, pek temiz.

teravet

  • Tazelik.

terütaze / terütâze / تروتازه

  • Taptaze, çok körpe. (Farsça)

tıla'

  • Tâze üzüm şırasının, ateşte veya güneşte ısıtılarak üçte birinden fazlasının uçmasıyla elde edilen içki.

tufuliyyet

  • (Tufulet) Çocukluk. Küçüklük. Yavru oluş.
  • Ter u tazelik.

turfanda

  • Yeni, taze.

ümüldan

  • Taze fidan. Körpe dal.
  • Genç, güzel.
  • İnce ve narin vücud.

unfuvan

  • Gençlik ve güzelliğin başlangıcı, en parlak zamanı.
  • Parlaklık, tazelik.

unfuvan-ı şebab

  • Gençlik çağı, tazelik.

ürne

  • Taze peynir.
  • Keler tuzağı olan yer.

uşb

  • (Çoğulu: A'şeb) Taze ot.

uşir

  • Taze çayır, taze ot.

vitamin

  • Vücudda yokluğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyeceklerde ve bazı meyvalarda bulunan organik madde. A, B, C, D, E gibi remizlerle gösterilen çeşitleri vardır. (Fransızca)

zehv

  • Bâtıl.
  • Yalan.
  • Fahirlenmek, gururlanmak, tekebbürlenmek.
  • Güzel manzara.
  • Taze ot.
  • Otun çiçeği.
  • Titremek.
  • Yürümek.
  • Yel esmek.
  • Alacalanmış hurma koruğu.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın