LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Töz ifadesini içeren 112 kelime bulundu...

abd-i gubar

  • Günahkâr kul; toz ve çamura bulanmış gibi günahlarla kirlenmiş kul anlamında bir ifade.

acac

  • Toz.
  • Tütün.
  • Bulut.
  • Duman.

agber

  • Çok tozlu.

akub

  • Toz.

alçı

  • Sağlam harç yapmada kullanılan beyaz toz, cibs.

asar

  • Toz.
  • Sığınak.
  • Atiyye, hediye.

aşir

  • Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası.
  • Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası.
  • Dost, yardımcı, yardak.
  • Koca.
  • Kabile.
  • Kötülükte yardımcılık eden.
  • Sahip.
  • Toz.

barut

  • yun. Güherçile ile kükürt ve kömürden mürekkeb, alev alıcı bir maddedir ki, toz halinde olup, umumiyetle ateşli silahlarda ve taş kırmak gibi işlerde kullanılır.
  • Mc: Çabuk kızan, şiddet ve hiddete kapılan.

binaguş

  • Kulak tozu. (Farsça)
  • Kulak memesi. (Farsça)

bisinoz

  • yun. Pamuk işçilerinde görünen, pamuk tozlarının sebebiyet verdiği bir akciğer hastalığı.

cilaz

  • Toz, gubâr.

dakik

  • İnce, ufak, nâzik.
  • Toz haline getirilmiş şey, un.
  • Dikkatli ölçülü davranan titiz kimse.

delik

  • Hurma ve yağdan yapılan bir yemek.
  • Oğmaç aşı.
  • Rüzgârın yerden savurup tozuttuğu toprak.

duhan

  • Toz halindeki yoğun duman.

düsme

  • Toz bulaşmış olan nesne.
  • Adi, alçak kimse.

ebluç

  • Ezilmiş tozşekeri. Nebat şekeri. (Farsça)

enfiye

  • Buruna çekilen çürütülmüş tütün tozu.

gabere

  • Ağaçlık yer.
  • Bir şey üzerine çökmüş toz.

gafa

  • Her şeyin kemi ve yaramazı.
  • Toza benzer bir âfet. (Hurma koruğunun üstüne gelip olgunluktan men'eder ve lezzetini bozar.)

gerd / گرد

  • Baht, talih. Fayda. (Farsça)
  • Toz, toprak. (Farsça)
  • Hüzün, keder, gam, tasa. (Farsça)
  • Toz. (Farsça)

gerd-alud / gerd-âlûd

  • Toz toprak içinde. (Farsça)

gerd-alude / gerd-âlûde

  • Toza toprağa bulaşmış, tozlu topraklı. (Farsça)
  • Mc: Maddiyatı olan kimse, paralı, zengin. (Farsça)

gerdalud / gerdâlûd / گرد آلود

  • Tozlu. (Farsça)

geşt ü güzar / geşt ü güzâr

  • Gezip tozma, gezme.

geştügüzar / geştügüzâr / گشت و گزار

  • Dolaşma, gezinti, gezip tozma. (Farsça)

gird-alud

  • Toz toprak içinde kalmış, toza bulanmış. (Farsça)

gubar / gubâr / غبار

  • Toz.
  • Toz.
  • Toz.
  • Toz.
  • Toz. (Arapça)

gubar-alud / gubar-âlud

  • Tozlanmış, toza bulanmış. tozlu. (Farsça)

gubar-aver / gubâr-âver

  • Toz götüren. Tozkoparan.

gubar-ı hüzün / gubâr-ı hüzün

  • Üzüntü dalgası, üzüntü tozları.

gubaralud / gubârâlûd / غبار آلود

  • Tozlu. (Arapça - Farsça)

gubari / gubarî

  • Eski harflerle yazılan bir çeşit ince yazı. Bu isim Arapça toz demek olan gubardan alınmıştır. Yazı, toz gibi ince yazıldığı için bu adı almıştır. Eski Türk devletlerinde güvercin postalarıyla gönderilen mektuplar bu yazı ile yazılırdı.

hak-i der-i al-i aba / hâk-i der-i âl-i abâ

  • Hz. Peygamber'in (a.s.m.) neslinden gelenlerin ayağının tozu.

hak-i pa-yi alileriniz / hak-i pâ-yi âlileriniz

  • Mübarek ve yüce zatınızın ayağının tozu, toprağı.

hak-i pa-yi ekremi / hâk-i pâ-yi ekremî

  • Mübarek, değerli ayağın tozu.

hak-i pa-yi zat-ı alileriniz / hâk-i pâ-yi zât-ı âlileriniz

  • Mübarek ve yüce zâtınızın ayağının tozu, toprağı.

hak-i pay / hâk-i pây

  • Ayağının tozu.

hak-pay / hâk-pay

  • Ayağın tozu, ayağın toprağı. Ayağın batığı toprak. (Farsça)

hak-sar / hâk-sar

  • Toz toprak içinde kalmış. Perişan hâlli. (Farsça)

hasıb

  • Tipi. Ortalığı toza toprağa boğan şiddetli rüzgâr.

heba

  • İnce toz.
  • Boş. Beyhude. Nâfile. Faydasız. İsraf. Ziyan.
  • Aklı az olan.
  • Toz, zerre.
  • Boş, nafile.

hebve

  • Toz.
  • Tozlu yol.

hengame-gir / hengâme-gir

  • Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. (Farsça)
  • Diş macunu, leke tozu gibi şeyler satan çığırtkanlar. (Farsça)
  • Kavgacı, gürültücü. (Farsça)

hınna

  • Kına. Saça, sakala veya kadınların, parmaklarının uçlarına sürdükleri sarımtırak pembe boya ve bunun esası olan toz.

horasan

  • İran'ın doğusunda bir memleket adı. (Farsça)
  • Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. (Farsça)
  • Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. (Farsça)
  • Kelime mânası: Doğan güneş. (Farsça)

igbirar

  • Kırılmak. Gücenmek.
  • Toz ile paslanmak.
  • Boz benizli olmak.

intisar

  • Saçılmak. Dağılmak.
  • Püskürmek.
  • Toz kabarması. Kabarmak.
  • Buruna su çekmek.
  • Aksırıp tıksırmak.

isare

  • Koparmak, kaldırmak.
  • Tozu havaya kaldırmak.

isfirar-ı şems vakti / isfirâr-ı şems vakti

  • Güneşin sararması vakti. Tozsuz, dumansız, berrak bir havada güneş ışığının geldiği yerlerin veya kendisinin bakacak kadar sararmaya başlamasından (güneşin alt kenarının görünen ufuktan bir mızrak boyu yükseklikte olduğu vakitten) güneş batıncaya kadar geçen zaman. İslâm astronomi âlimleri, bir mızr

isnaf

  • Yel ve toz savurma.

isnam

  • Ateşin alevi büyüme.
  • Duman ve toz havaya çıkma.

istigbar

  • (Gubar. dan) Tozlaşma.

istisare

  • Toz savurma, tozutmak, toz kaldırma.
  • Fesatçılık ve fitnecilik yapmak.

ka'sele

  • Yürürken bir ayağını yere sürüyüp tozutmak.

kaşağı

  • Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet.
  • İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet.

kasırga

  • Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr.

kastal

  • Şeker tozu.
  • Cenk ederken olan toz, dövüşürken çıkan toz.

katam

  • Toz, gubar.

katere

  • Bir şey üzerine çökmüş toz.
  • İs gibi bir karanlık.
  • Toz.
  • Kebap yapmak.
  • Pişmiş şeyin kokması.

katim

  • Toz çokluğundan karanlık olan.

kazaz

  • Ufak taş.
  • Döşek üstünde olan toprak.
  • Toz toprak bulaşmaz nesne.

komprime

  • Toz halinde iken sıkıştırılıp ufak hap haline getirilmiş ilaç. (Fransızca)

leheb

  • Ateşin alevlenmesi. Ateş alevi. Havaya yükselen toz.

maktem

  • Tozlu yer.

medkuk

  • Döğülmüş, toz hâline getirilmiş.

menin

  • Toz.
  • Zayıf kişi.
  • Zayıf ip.

meshuk

  • (Sahk. dan) Döğülerek toz haline getirilmiş.

mevr

  • Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak.
  • Suyun yeryüzüne yayılması.
  • Hayvanlardan yün almak.
  • Yol, tarik.
  • Toz, gubar.
  • Rücu etmek, döndürmek.

minsega

  • (Çoğulu: Menâsıg) Ekmekçilerin ekmek tozunu sildikleri nesne.
  • Yufka yuvarlağı.

mirşem

  • Ekmek tozunu silecek tüy süpürge.

mugabber

  • Tozlu nesne.

mugber

  • (Gubar. dan) Gücenmiş, darılmış, küskün.
  • Tozlanmış, tozlu.

mugbir

  • Gücenmiş. İğbirar sahibi.
  • Toz koparan.

münafaza

  • Tozunu gidermek için silkmek.

münbess

  • Dağılmış, toz hâline gelmiş.

müsar

  • Yükseğe kalkan toz.

nak'

  • (Çoğulu: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer.
  • Kuyu içinde olan su.
  • Deve kuşu avazı.
  • Feryâd etmek, bağırıp çağırmak.
  • Susuzluğu teskin etmek, susuzluğu gidermek.
  • Sıcak suda haşlama.
  • İlâç olarak çıkarılan su.
  • Suda ıslanma.
  • Toz.

nebg

  • Un öğütülürken tozan un.
  • Görünmek, zâhir olmak.

nefşele

  • Yürüken toprağı ayağıyla tozutmak.

nüşuk

  • Buruna çekilen ilâç, toz, enfiye vs.
  • Buruna çekme.

pür-gubar / pür-gubâr

  • Çok tozlu. Toz içinde. (Farsça)

rehc

  • Toz, gubar.
  • Fitne.

rehec

  • Toz.

reşaş

  • (Reşâşe) Serpinti ve toz gibi ince yağmur.

rig

  • Kum. (Farsça)
  • Toz. (Farsça)

safiye

  • (Çoğulu: Sevâfi) Toz.
  • Rüzgâr, yel.

şeas

  • Toz.
  • Tozlu olmak.
  • Yayılmak, münteşir olmak.
  • Dirilmek.

sefasif

  • (Tekili: Sefsâf) Yerden toz kaldırarak esen rüzgârlar.

seff

  • Dokumak.
  • Yapmak.
  • Ahzetmek, almak.
  • Toz haline getirilmiş ilâç.
  • İlâcı toz haline getirme.

sefsaf

  • (Çoğulu: Sefâsif) Alçak, kemter şey, hakir iş.
  • Un elerken elekten kalkan toz.

severan

  • Tozun, dumanın kalkması.

sıhtit

  • Katı, şiddetli, şedid.
  • Çok yükselen toz.
  • Katıksız kavut denilen kavrulmuş un.

sıyk

  • Kesif toz ve fena ter kokusu.

sutu'

  • Yükselme, yukarı çıkma.
  • Belli olma. (Toz, koku v.b) yayılma.

ta'fir

  • Tozlu ve topraklı yapmak.
  • Ağartmak, beyazlatmak.
  • Kirletmek. Mülevves etmek.
  • Oğlan kaçsın diye kadının, emziğine toprak sürmesi.
  • Güneşte et kurutmak. (O kurumuş ete "afir" derler.)

tagbir

  • (Çoğulu: Tagbirât) (Gubar. dan) Toza bulaştırma.
  • Gücendirme, muğber etme.

tal'

  • Tomurcuk.
  • Miktar. Kadar.
  • Çiçeklerin üremelerine sebep olan sarı tozları.

tegabbür

  • (Gubâr. dan) Tozlanma.

teşa'us

  • Tozlu topraklı olmak. Kirlenmek. Paslanmak.

tesfif

  • Dövüp ezme, toz haline getirme.

tesvir

  • Toz kaldırma.
  • Derin ve gizli mânayı araştırma.

teterrüb

  • Toz toprak içinde kalma.

tetrib

  • Toza toprağa bulaştırma.

tibr

  • Altın parçası. Altın ve gümüş tozu.

turab

  • Toprak, toz.

ucacet

  • (Çoğulu: İcâc) Dişi deve sürüsü.
  • Toz.
  • Yüce avazlı, yüksek sesli.

ukab

  • Duman, toz.

ukub

  • Toz.
  • Çömlek kaynaması.
  • Kalabalık.

vesm

  • Damga. İşaret.
  • Dağlama.
  • Döğerek toz hâline getirme.

yakazan

  • Uyanık kimse.
  • Tozu yükselen toprak.

zariyat

  • Kırıp ufalayan, toz duman edip götüren kuvvetler.
  • Velud kadınlar.

zerre

  • (Çoğulu: Zerrat) Pek ufak parça.
  • Atom.
  • Çok küçük karınca.
  • Güneş ışığında görünen ufacık tozlar.
  • Küçük boylu adam.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR