LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Sonu ifadesini içeren 474 kelime bulundu...

a

  • Nida edatı olup, kelimenin sonuna gelir "ey" mânası verir. Aynı veya farklı iki kelime arasına gelirse, sözün mânasını kuvvetlendirir. "rengârenk, lebaleb" gibi.

a'razi / a'razî

  • Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey, ilinek; hareket ve koku gibi.

acüs

  • Almak, kabzetmek.
  • Gecenin sonu.

acüz

  • (Çoğulu: Acâz) her nesnenin dibi, kökü ve sonu.
  • Yay kabzası.

acze

  • (Çoğulu: Acâyiz) Her nesnenin sonu.
  • Kadın dübürü.

ahir hayat / âhir hayat

  • Hayatın sonu.

ahir-bin / âhir-bin

  • Sonunu gören, düşünen. (Farsça)

ahir-i feth / âhir-i feth

  • Kur'ân-ı Kerimin 48. sûresi olan Fetih Sûresi'nin sonu.

ahir-i hayat / âhir-i hayat

  • Hayatın sonu.

ahir-i kar / âhir-i kâr / آخر كار

  • Sonunda.
  • Sonuç.

ahir-i sure-i feth / âhir-i sûre-i feth

  • Kur'ân'ın 48. suresi olan Fetih Sûresinin sonu.

ahiri / âhiri

  • Sonu.

ahirin / âhirin / آخرین

  • Sonuncu. (Arapça - Farsça)
  • Sonrakiler. (Arapça - Farsça)

ahirinde / âhirinde

  • Sonunda.

ahirkar / âhirkâr / آخركار

  • Sonunda, nihayet. (Arapça - Farsça)

ahirülemr / âhirülemr / آخرالامر

  • Sonunda, işin sonunda. (Arapça)

akamet

  • Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.

akıbet / âkıbet

  • Nihayet, sonuç.

akibet / âkibet

  • Bir şeyin sonu. Nihayet. Netice, sonuç.

akıbet / âkıbet / عَاقِبَتْ

  • İşin sonu.

akibet-bin / âkibet-bin

  • İleri görüşlü. Sonunu evvelden gören. (Farsça)

akıbet-endişane / âkıbet-endişâne

  • Âkıbetten ve sonuçtan endişe ederek.

akibet-ül akibe / âkibet-ül âkibe

  • Akibetin âkibeti.
  • Neticenin sonu.
  • Ahiret.

akibet-ül emr / âkibet-ül emr

  • Bir işin neticesi, sonu.

akıbetbin / âkıbetbîn / عاقبت بين

  • İşin sonunu görebilen.
  • Sonu gören, ileri görüşlü. (Arapça - Farsça)

akıbetendiş / âkıbetendîş / عاقبت اندیش

  • Sonunu düşünen. (Arapça - Farsça)

akıbetendişane / âkıbetendişane

  • Sonu için kaygılanırcasına.

akıbetü'l-akıbe / âkıbetü'l-âkıbe

  • Nihâî sonuç, neticenin sonu.

akıbetü'l-müttakin / âkıbetü'l-müttakîn

  • Takva sahiplerinin sonu.

akıbetülemr / âkıbetülemr / عاقبت الامر

  • Sonunda. (Arapça)

akim / akîm / عقيم

  • Neticesiz, sonu yok. Beyhude.
  • Yağmur getirmeyen rüzgar.
  • Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).
  • Sonuçsuz, verimsiz.
  • Kısır. (Arapça)
  • Sonuçsuz. (Arapça)
  • Akim kalmak: Gerçekleşememek, sonuçsuz kalmak. (Arapça)

akim bırakma / akîm bırakma

  • Sonuçsuz bırakma, başarısız kılma.

akim kalma / akîm kalma

  • Başarısız ve sonuçsuz kalma.

akl-ı feal / akl-ı feâl

  • İşrâkiyye (Yeni Eflâtunculuk) felsefesinde ukûl-ı aşerenin (on akılın) sonuncusu olup, yaşadığımız âlemle alâkalı akla verilen ad. Öldürme ve yaratma işlerine bakan mertebe.

aks-i kaziye

  • (Mantıkta) Doğru farzedilen bir hükmün, konusu ile yükleminin (mahmulünün) ters çevrilmesi ile zaruri bir sonucun elde edilmesidir. Çeşitli şekilleri vardır. Meselâ : "Her insan canlıdır." sözünde konu olan insan ile, yüklem olan canlı sözü yer değiştirilerek (aksedilerek) şu hüküm elde edilir: "Baz

aksa-yı meram

  • Meramların, arzuların en sonu. Emellerin son haddi.

alaküllihal / alâküllihâl

  • Her durumda, eninde sonunda.

alaşım

  • Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.

alim-i zitehevvür / âlim-i zîtehevvür

  • Öfkeli âlim; sonunu düşünmeden öfkeli hareket eden ilim adamı.

amin / âmin

  • Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil'de iki yerde geçer. Tevrat'ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, tamam mânâsındadır.
  • Kabûl et mânâsına, duâ sonunda söylenen söz.

ampirizm

  • (Deneyci felsefe) Her çeşit bilginin kaynağının duyu organlarının kullanılması sonucu kazanılan tecrübe olduğunu, duyu organlarının kullanılmadan hiçbir bilginin akılda yer alamıyacağını savunan felsefe. Akılcı felsefe gibi bu felsefenin de aşırı iddiasının yanlışlığını, tenkitçi felsefe ve psikoloj

an / ân

  • Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. (Farsça)
  • Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. (Farsça)
  • Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: Adamlar. İnsanlar. Zenân: Kadınlar.Kelimenin sonuna getirilerek sıfat edatı yapılır: Ters: Korku. (Farsça)

analoji

  • Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedil

ane / âne

  • Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifâdesi için kullanılan nisbet edatıdır. Meselâ: Mütefekkirâne (: Mütefekkire yakışır halde) kelimesinde olduğu gibi. (Farsça)

aposteriori

  • Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.

araz

  • Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey (ilinek.

arş

  • Allahü teâlânın yarattığı en büyük varlık. Yedi kat göklerin ve kürsînin üstünde olup, halk (madde) âleminin sonu, emr (maddesizlik) âleminin başlangıcı. Arşullah, Arş-ı mecîd ve Arş-ı a'lâ da denir.

avakıb / avâkıb / عواقب

  • Sonuçlar. (Arapça)
  • Sonlar. (Arapça)

avakıb-ı ahval / avakıb-ı ahvâl

  • Durumların neticesi, hâllerin sonu.

aver

  • Averden "getirmek" fiilinin emir köküdür, kelime sonuna getirilerek; yapan, eden, olan, veren, götüren gibi manalara sebeb olur. (Farsça)

ayn harfi

  • Kur'ân-ı kerîmde Ömer-ül-Fârûk'un radıyallahü anh namaz kıldırırken, ayakta okumayı bitirip, rükû'a eğildiği yeri gösteren işâret. Ayn harfi hep âyet-i kerîmelerin sonunda bulunmaktadır.

azizan / azîzan

  • Azizler. Kelimenin sonundaki ân takısı Arabça'da ikilik, Farsça'da çokluk ifâde eder.
  • "İki azîz (velî)" mânâsına İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden Ali Râmitenî hazretlerine verilen lakab.
  • Büyükler, evliyâ. Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa Kalbindeki dünyâ düşüncesini s

bad / bâd

  • "Olsun, ola, olaydı" mânasına gelir ve kelimelerin sonuna getirilir. Meselâ: Aferin bâd : Aferin olsun. Çok yaşa. Afiyet bâd : Afiyet olsun. (Farsça)

bagar

  • Bir yakıcı hastalıktır ki devede vâki olur; suyu içip kanmaz ve sonunda ondan helâk olur.

baki / bâki / bâkî / بَاق۪ي

  • Ebedî, dâimî. Sonu gelmez. Ölmez.
  • Sonsuz.
  • Cenab-ı Hak.
  • Artan. Geri kalan.
  • Bundan başka.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Devamlı, ebedî, sonsuz. Varlığının sonu olmayan.
  • Sonu olmayan.

ban

  • Dam, çatı.
  • Sorgun ağacı. Bey söğüdü.
  • yun. Sevgilinin boyu. Farsçada kelime sonuna gelerek, Türkçedeki "ci, cu" ekleri yerini tutan mânâda kullanılır. Meselâ: Bağban: Bağcı.

barbaros

  • Hayreddin Paşa: (Mi: 1466-1546) Tarihin en büyük Denizcisi Hayreddin Paşa, kardeşleri ile İslâm âlemini birleştirmek, tek bir bayrak altında muhteşem imparatorluğumuzun himayesinde toplamak için çalıştı. Sonunda müstakil devleti ile, Osmanlı Devletine iltihak etti. Kaptan-ı Derya olarak Akdenizi bir

baz

  • Yeniden, tekrar oynatan, oynayan, geri ve arka tarafa doğru... gibi manalara gelir. Kelimenin sonuna veya baş tarafına getirilerek kullanılan bir "ek" dir. Meselâ: Ateşbâz : Ateşle oynayan. (Farsça)

bed-fercam

  • Sonu kötü. Sonu korkulu ve lânetlenmiş olan. Akibeti fena. (Farsça)

bedir muharebesi

  • Bedir Savaşı; Peygamberimizin (a.s.m.) Medine'ye hicretinden sonra, 624 tarihinde Mekkeli müşriklerle yapılan ve Müslümanların galibiyetiyle sonuçlanan savaş.

beka

  • Devamlılık. Evvelki hâl üzere kalma. Dâim ve sâbit olma.
  • İlm-i Kelâm'da : Varlığının asla sonu olmayan Cenab-ı Hakk'ın bir sıfatıdır.
  • Bâki olmak. Ebedîlik.

bekasız

  • Sonlu, sonu olan.

ber

  • (Burden) "Götürmek" mastarının emir köküdür. Kelimenin sonuna getirilerek terkipler yapılır. Emirber : Emir dinleyen, emir götüren. Fermanber : Emir veren. Emir dinleyen... gibi. (Farsça)

bere

  • Tıb: Ezilme veya kılcal damarların kopması sonunda kanın, dokular içinde birikmesi ve bundan dolayı meydana gelen morluk. (Türkçe)

beste

  • Bağlanmış, bitiştirilmiş, bağlı. (Farsça)
  • Kapalı. Tutucu. Donmuş. (Farsça)
  • Bir nevi ipek kumaş. (Farsça)
  • Gr: "Besten" fiilinin ism-i mef'ulüdür. Kelimelerin başına veya sonuna getirilerek mürekkeb kelimeler (Birleşik kelimeler) yapılır. (Farsça)
  • Müzikte: Şarkının makam ve âhengi. (Farsça)

bi-gayat / bî-gayat

  • (Tekili: Bi-gaye) Sonu olmayanlar, sonsuzlar. (Farsça)

bi-l-ahire

  • Sonra, sonradan, sonunda.

bidayet ve nihayet

  • Birşeyin başlangıcı ve sonu.

bihasıl / bîhâsıl / بى حاصل

  • Sonuçsuz. (Farsça - Arapça)

bilahere / bilâhere / بالآخره

  • Sonradan. (Arapça)
  • Sonunda, nihayet. (Arapça)

bilanço

  • ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel.
  • Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü neticelerin karşılıklı durumu.

bin / bîn

  • Kelime sonuna ilâve ile "gören, görücü" mânalarına gelir. Meselâ: (Farsça)

binnetice / بالنتيجه

  • Sonuçta, sonuç olarak. (Arapça)

binnihaye

  • Sonuna kadar. Sonsuz.

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

bono

  • İtl. Ticaret senedi. Muayyen bir va'denin sonunda belirli bir paranın belli bir kimseye ödeneceğini bildiren senet.

büteyra

  • Sonunda evlâdı kalmayan.
  • Vitir namazını bir rekat kılmak.
  • Şems, güneş.
  • Sabah.

car / câr

  • (Harf-i cer) Başına geldiği ismin sonunu esre okutarak kendinden önceki fiilin mânâsını, başına geldiği isme çekip bağlayan harf.

cavid / câvid

  • (Câvidân, câvidâne, câvidânî) Sermedî, sonu olmayan, sonsuz, dâimî, lâyemut. (Farsça)

cazim

  • Kat'i karar veren.
  • Gr: Cezmedici, cezmeden. Arabça bir kelimenin başına gelen bazı harfler o kelimenin sonunu sâkin okutur, o harfe de "câzim" denir. Meselâ "Lem yezuk" aslında (Yezuku) idi. Başına "lem" harfi geldiğinden " Yezuk" diye sâkin okundu.)

cem-i müennes

  • Gr: Müfredinin şeklini bozmadan sonundaki müennes alâmeti olan (e "t") kaldırılıp yerine (ât) getirilir. Müslime(t) : Müslimât gibi.

cem-i müennes-i salim / cem-i müennes-i sâlim

  • Gr: Sonu (ât) eki ile biten cemi'ler. Meselâ: Müminât: (Kadın mü'minler, mümineler) Sâdıkât, Hafiyyât, Sâlihât gibi.

cem-i müzekker

  • Gr: Müfredinin şeklini bozmadan sonuna (în, ûn) getirilerek yapılan cemi: Müslimîn, müslimûn gibi.

cezm

  • (Cezim) Kat'î karar. Yemin. Kararlaştırmak.
  • Kesmek.
  • Niyet. Tahmin. Takdir.
  • İlzam.
  • İcâbe.
  • Gr: Arabçada kelime sonundaki harfi sâkin okumak. Kur'ân-ı Kerim okurken harfleri yerlerine vaz'edip mahrecinden çıkarırken tâne tâne, fesahat, beyan ve teenni ve

cümudiyet

  • Donukluk; sönüklük.

dalle / dâlle

  • Âdet hâlinin kaç gün olduğunu unutan veya kaç gün olduğunu bilip ayın başında mı, ortasında mı, sonunda mı olduğunu kestiremeyen kadın.

dan

  • Arabca, Farsça veya bazı Türkçe kelimelerin sonuna takılarak, âlet ismi veya sıfat yapılır. Meselâ: Ateş-dan : Mangal. Cüz-dan : Cüz kabı, çanta.

dehri / dehrî

  • Allahü teâlâya ve âhirete inanmayıp, dehr (zaman) sonsuzdur ve dünyânın başlangıcı ve sonu yoktur, böyle gelmiş böyle gider diyen dinsiz, ateist.

deles

  • Karanlık.
  • Yaz sonunda yapraklanır bir ot.
  • Bir şeyi gizlemek.

ders-i amm

  • Bir medreseyi bitirdikten sonra, tâbi tutulan imtihan sonunda medrese talebelerine ders vermek salâhiyetini kazanan.
  • Asistan.
  • Herkese ders vermeğe salâhiyetli âlim.

devir

  • (Devr) (Çoğulu: Edvâr) Nakil. Birisinin uhdesinden diğerinin uhdesine geçirmek.
  • Bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. Geçmiş dersleri hatırlama.
  • Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme.
  • Seyahat. Bir memleketi dolaşmak.
  • Bir şeyin kendi mihveri üzerinde dönmesi.

dida'

  • Devenin şiddetle yelmesi ve sıçraması.
  • Ay sonu.

dübr

  • (Dübür) Kıç, mak'ad, süfre.
  • Bir işin nihayeti, sonu.
  • Bir şeyin arkası, gerisi.

e

  • Gr: İstifham, sorgu edatı. (Ezehebe Nuri: Nuri gitti mi? derken Ezehebe'nin başındaki "E" harfi gibi)
  • Arapça kelimelerin sonuna "e" gelerek onları müennes yapmaya yarar. Âdil, Âdile... Emin, Emine... Kâmil, Kâmile... Nuri, Nuriye... gibi.

ebed / اَبَدْ

  • Ebedîlik. Zevalsizlik. Sonu olmamak.
  • Sonsuz, sonu olmayan.
  • Sonu olmayan, sonsuzluk.
  • Sonu olmayan.

ebedi / ebedî / اَبَد۪ي

  • Sonu olmayan, sonsuz.
  • Sonsuz, sonu olmayan.
  • Devamı, sonu olmayan. Ezelînin zıddı.
  • Sonu olmayana âit, sonsuz.

ebedi alem / ebedî âlem

  • Sonu olmayan âlem, âhiret.

ebedi saadet / ebedî saadet

  • Sonu olmayan sonsuz mutluluk, huzur.

ebedi zat / ebedî zât

  • Varlığının sonu olmayan Allah.

ebter

  • Kuyruğu kesik hayvan.
  • Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan.
  • Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi.
  • Eksik, tamamlanmamış.

ecel / اجل

  • Belli vakit. Hayâtın sonu. Hayat sâhibinin, canlının ölümü için Allahü teâlânın takdir ve tâyin ettiği vakit.
  • Ömrün sonu, vade.
  • Hayatın sonu. (Arapça)

ecel-i müsemma / ecel-i müsemmâ

  • Belli vakit, bilinen ecel, Allahü teâlânın bir kimse için ezelde takdir ve tâyin buyurduğu (belirlediği) hiç bir şekilde değişmeyen ecel, hayâtın sonu.
  • Allah tarafından tayin edilmiş ömrün sonunda gelen ecel.

edat

  • Tek başına bir anlam ifade etmeyen, kullanıldığı kelimelerle sebep, sonuç, vasıta benzerlik vb. bakımlardan ilişkisi olan kelime (dahi, gibi, için vs.).

ehl-i tefekkür

  • Varlıklar üzerinde Allah'ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünenler.

elhasıl / elhâsıl / الحاصل

  • Özetle, sonuç olarak.
  • Sonuçta. (Arapça)

elkıssa / القصه

  • Kısacası, sonuç olarak. (Arapça)

encam-ı kar / encâm-ı kâr

  • İşin neticesi, amelin sonu.

endiş

  • Düşünen, mülâhaza eden, ölçülü davranan mânasında sıfat terkiblerinde kullanılır. Meselâ: Akibet-endiş : Her işin sonunu düşünen.

entimem

  • yun. Man: Mantıkta kısaltılmış kıyas şekli. Öncül veya had denilen ve bilinen kaziyelerden biri söylenmeden sonuca varmak. Örnek: (Orucu bozdu, o halde 61 gün keffareten oruç tutması gerekir.) Burada hadlerden biri (Orucu bozan, 61 gün keffareten oruç tutar), kaziyesi biliniyor kabul edilerek söylen

ermeni

  • Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek san'at, kuyumcu

eser

  • Emek sonucu ortaya konan ürün.

eser-i acz

  • Acizliğin, çaresizliğin sonucu.

eser-i hata / اَثَرِ خَطَا

  • Hata eseri, sonucu.

eser-i ikram-ı ilahi / eser-i ikram-ı ilâhî

  • Allah'ın ikramının eseri, sonucu.

eser-i in'am / eser-i in'âm

  • Allah'ın nimetlendirmesinin eseri, sonucu.

eser-i inayet ve rahmet / eser-i inâyet ve rahmet

  • Allah'ın özel yardımının ve rahmetinin eseri, sonucu.

eser-i kast

  • Kasıt ve isteğin sonucu, bilerek ve isteyerek ortaya çıkan bir durum.

eser-i tasannu ve tekellüf

  • Yapmacık ve gösterişe dayalı eser veya sonuç.

eser-i telkin

  • Telkinlerin ortaya çıkardığı sonuç.

evsat-ı mufassal / evsât-ı mufassal

  • Kur'ân-ı Kerimin 86. suresi olan Tarık Suresinden 98. sure olan Beyyine Suresinin sonuna kadar olan surelerdir.

evvelahır / evvelâhır / اول آخر

  • Alt tarafı, önü sonu. (Arapça)

ezel ve ebed

  • Başlangıcı ve sonu olmama, öncesizlik ve sonsuzluk.

ezel ve ebed sultanı

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, egemenliği, saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah.

ezel-ebed sultanı

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan.

ezeli ve ebedi / ezelî ve ebedî

  • Başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz.

ezvak-ı namütenahiye / ezvâk-ı nâmütenâhiye

  • Bitmez tükenmez zevkler, sonu gelmez lezzetler.

faktör

  • Bir sonucu oluşturan unsurlardan her birisi.

fatiha / fâtiha

  • Bir şeyin başlangıcı, ibtidası.
  • Mübaşeret. Başlamak.
  • Karar vermek.
  • Bir duânın sonunda veya duâya başlarken Fâtiha Suresini okumayı hatırlatan ifade.
  • Kur'an-ı Kerim'in birinci suresi.

fena-i etemm / fenâ-i etemm

  • Tam fenâ. Evliyâlık makamlarının sonu, velînin ben diyecek yer bulamamasıdır.

firak-ı layezali / firâk-ı lâyezâlî

  • Sonu olmayan ayrılık.

füru

  • Aşağıda. Âciz. Beceriksiz. Geride kalmış... mânaları ifade eder, kelimenin önüne veya sonuna getirilerek ek olarak kullanılır. (Farsça)

gabeş

  • (Çoğulu: Agbâş) Gecenin sonu.

gales

  • Gecenin sonunda olan karanlık.

gan / gân

  • Cemi' yapmak için, sonu "e" sesi ile biten kelimenin sonuna gelir bir "ek" tir. Meselâ: Bendegân : f. Hizmetçiler, bendeler. (Farsça)

garer

  • Sonu mâlum olmayan, neticesi bilinmeyen.
  • Tehlike, zarar. Sonu belli olmayan şüphe ihtimâli olan satış.

gasem

  • Gecenin sonunda olan karanlık.

gaybi tevafuk / gaybî tevafuk

  • Gaybî ve mânevî bir yardım sonucu oluşan tevafuk, uygunluk.

gaye

  • Maksad, kasdedilen, netice, sonuç.
  • Erişilmek istenen sonuç.

gaye-i harp

  • Savaşın gayesi, sonucu.

gayr-ı muhassal

  • Sonuçlanmamış, somutlaşmamış, elde edilmemiş.

gayr-ı mütenahiye / gayr-ı mütenâhiye

  • Sonu olmayan, sonsuz.

gayrimütenahi / gayrimütenâhî

  • Sonu olmayan.

geh

  • Kelimenin sonuna eklenerek yer veya zaman ifade eder. (Farsça)

gerdendade-i tevfik / gerdendâde-i tevfik

  • Gerekli çalışma ve vazifeleri yerine getirdikten sonra neticeye boyun eğme ve sonucu Allah'tan bekleme.

gir / gîr

  • (Giriften) "Tutmak, yakalamak" mastarının emir köküdür. Türkçedeki: yapan, tutan, tutucu, dağılan, yayılan gibi mânalara gelir. Kelimenin sonuna eklenir. (Farsça)

hah

  • (Hasten : "İstemek" mastarından yapılmıştır.) Kelimenin sonuna getirilerek isteyen, ister mânasında terkib yapılır. Meselâ: Bed-hah : Kötülük isteyen. (Farsça)

hakaik-i namütenahiye / hakaik-i nâmütenâhiye

  • Sonu gelmeyen hakikatler, gerçekler.

hakim-i ezel ve ebed / hâkim-i ezel ve ebed / حَاكِمِ اَزَلْ وَ اَبَدْ

  • Varlığının başı ve sonu olmayan, hâkimiyeti zaman öncesinden sonsuza kadar devam eden Allah.
  • Başlangıç ve sonu olmamanın mutlak hakimi (Allah).

hakim-i layezal / hakîm-i lâyezâl

  • Varlığının sonu olmayan, herşeyi hikmetle yapan Allah.

hakim-i müdebbir / hâkim-i müdebbir

  • İlmiyle herşeyin sonunu görüp idare eden, ona göre hikmetle iş yapan Allah.

hall / hâll

  • Çözme, sonuca varma.

harf-i cerr

  • Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada şu şekil altında toplanmıştır. (Vav-ı kasem), (Ta-yı kasem)

harf-i nasıb / harf-i nâsıb

  • Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf.

hasıl / hâsıl / حاصل

  • Ortaya çıkan, var olan. (Arapça)
  • Hâsılı: Kısacası, sonuç olarak. (Arapça)
  • Hasıl etmek: Meydana getirmek, ortaya çıkarmak. (Arapça)
  • Hâsıl olmak: Ortaya çıkmak, var olmak. (Arapça)

hasıl-ı bilmasdar / hâsıl-ı bilmasdar

  • Bir şeyin kaynağından ortaya çıkan, gerçek tesir sahibinden meydana gelen sonuç; varmak fiili masdar, acı ise hâsıl-ı bilmasdardır.

hasıl-ı darb / hâsıl-ı darb

  • Çarpma işleminin sonucu.

hasıla / hâsıla

  • Bir işten elde edilen sonuç.

hasılıbilmasdar / hâsılıbilmasdar

  • Masdarla oluşan fiilin uygulanmasından çıkan sonuç.

hata savab cetveli

  • Basılmış bir kitabın mürettib yanlışlarını göstermek için sonuna ilâve edilen cetvel. (Hatâ: Yanlış; savab: Doğru demektir.)

hatem-i risalet / hâtem-i risalet

  • Peygamberlik zincirinin sonu, mührü.

hatem-ül enbiya / hâtem-ül enbiya

  • Peygamberlerin en sonuncusu Hz. Muhammed (A.S.M.)

hatem-ül-enbiya / hâtem-ül-enbiyâ

  • Peygamberlerin sonuncusu Muhammed aleyhisselâm.

hatem-ür rüsül / hâtem-ür rüsül

  • Peygamberlerin sonuncusu, son resul, Hazret-i Muhammed (A.S.M.)

hatemü'l-enbiya / hâtemü'l-enbiyâ

  • Peygamberlerin sonuncusu: Hz. Muhammed (s.a.v.).
  • Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

hatemülenbiya / hâtemülenbiyâ

  • Nebilerin sonuncusu olan Peygamberimiz.

hatim

  • Kur'ân'ı başından sonuna kadar okuyup bitirme.

hatime / hâtime

  • Sonuç, son.

hatimenin hatimesi / hâtimenin hâtimesi

  • Sonucun neticesi, son sözün son sözü.

hatm

  • Hitâma erdirmek, bitirmek. Kur'an-ı Kerim'i veya herhangi bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek.
  • Mühürleme. Mühürlenme.
  • Kur'ân-ı kerîmi başından (Fâtiha sûresinden başlıyarak) sonuna (Nâs sûresine) kadar okumak.

hatm-i kur'an / hatm-i kur'ân

  • Kur'ân'ı başından sonuna kadar okuyup bitirme.

hatme-i hacegan / hatme-i hâcegân

  • Nakşi tarikatı mensublarının fikri ve nazarı mâsivadan tecerrüd ederek, topluca muayyen dua ve zikirlerini sonuna kadar okumaları. (Farsça)

hayat-ı bakiye / hayat-ı bâkiye / حَيَاتِ بَاقِيَه

  • Sonu olmayan hayat, âhiret.

hayy-ı baki / hayy-ı bâki / حَيِّ بَاق۪ي

  • Sonu olmayan dâimi hayat sahibi (Allah).

hazine-i binihaye / hazine-i bînihaye

  • Sonu olmayan hazine.

hazine-i ezeliye-i kelam-ı ilahi / hazine-i ezeliye-i kelâm-ı ilâhî

  • İlâhî konuşma sıfatının başlangıcı ve sonu olmayan hazinesi.

hicran-ı la yezali / hicran-ı lâ yezalî

  • Sonsuz ayrılık. Ayrılıktan gelen sonu gelmez üzüntü.

hitam

  • Son, nihayet.
  • Bir şeye mühür basmak. Yazının veya istidanın sonunu mühürlemek.

hitamuhu miskün

  • Onun mühürü (sonu) misktir, meâlinde Mutaffifîn Suresi'nin 26. âyetinden bir kısımdır. Onda Cennet nimetlerinden bahsedildiği gibi, bu kelâm tatbikatta sözün, sohbetin sonunu hoş ve güzel sözle bitirmeğe denilir.

hoca tahsin efendi

  • (Vefatı: Mi. 1880) Yanya civarından (Filâtlı) olup Osmanlı Alimlerinin sonuncularındandır. Tarih-i Tekvin ve Esas-ı İlm-i Hayat gibi eserleri vardır.

hübu'

  • (Çoğulu: Hebât) Doğum vaktinin sonunda doğmuş deve yavrusu.
  • Devenin boynunu uzatarak yürümesi.

hududname

  • Memleket sınırını belirleyen vesika. Harp veya diğer bir ihtilaf sonunda iki taraf murahhaslarınca yerinde tetkik edilerek tanzim olunan harita ve rapor. (Farsça)
  • Memleket dahilindeki bir çiftlik veya arazinin sınırlarını göstermek üzere yapılmış olan vesika. (Farsça)

hulasaten / hulâsaten

  • Özetle, sonuç olarak.

huld

  • Ebedilik. Sonu olmayan. Sonu olmamak.
  • Sonu olmayan.
  • Ebedî devamlı.

humud / humûd

  • Helâle de, harama da iştihası olmamak, sönüklük.

huruf-u cazime / huruf-u câzime

  • Başına geldiği müzari fiilin sonunu cezm (sükun) olarak okutan edatlar.

huşeçin / hûşeçîn

  • Başak toplayan; harman sonunda tarlada kalan başakları toplayan.

hüsn-ü akıbet / hüsn-ü âkıbet

  • Güzel bir sonuç.

hüve'l-ahir / hüve'l-âhir

  • O Âhirdir; her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve sonu gelen varlıkların neslini tohum ve çekirdeklerle tanzim eden ve her şeyden sonra yalnız Kendisi bâkî kalan Allah'tır.

huz ma safa, da'ma keder / huz mâ safâ, da'mâ keder

  • "Safâ olanı al, keder vereni bırak", "Allahın müsaadesi olan ve neticesi safâ veren şeyi al, sonu keder vereni bırak", "İyisini al, kötüsünü bırak" meâlindedir.

i'rab / i'râb

  • Düzgün konuşmak ve hakikatı açıklamak.
  • Gr: Kelime ve fiillerin sonunda bulunan harf veya harekelerin değişmesi ve bu değişikliği ve sebeblerini öğreten ilim.
  • Düzgün konuşma ve hakikatı belirtme.
  • Arapça kelimelerin sonundaki harf veya harekenin değişmesi.

ibadet-i tefekkür

  • Allah'ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme ibadeti.

ibn-üz zina / ibn-üz zinâ

  • Zinâ sonucu meydana gelen çocuk. Piç.

iç cebehane

  • Şimdiki askerî müzeye eskiden verilen addır. İç cebehâne tâbiri bilahare "Hazine-i esliha", Üçüncü Sultan Ahmed devrinde "Dâr-ül esliha", daha sonraları da "Harbiye ambarı" olarak değiştirilmiş, en sonunda "askerî müze" şeklini almıştır. (Türkçe)

icraat-ı rububiyet

  • Allah'ın bütün varlıkları kuşatan idare ve terbiyesinin ve egemenliğinin sonucu olan faaliyetler.

iddianame

  • Müddei umuminin (savcının), iddialarını topladığı ve soruşturma sonunda mahkemede okuduğu yazı. (Ceza işlerinde hazırlık tahkikatının neticesi, davasının açılması için kâfi olduğu anlaşılırsa savcı bu dâvayı, ya ilk tahkikatın açılması hakkında sorgu hakimine bir talepname veya doğrudan doğruya mahk

iktitaf

  • Edb: Sözün özünü almak.
  • Ağaçtan meyve toplamak. Toplanma. Toplama.
  • Bir uğraşma sonucunda faydalanma.

ila ahir / ilâ âhir

  • Sonuna kadar.

ila ahir-i aye / ilâ âhir-i âye

  • Âyetin sonuna kadar.

ila ahir-i ayet / ilâ âhir-i âyet

  • Âyetin sonuna kadar.

ila ahir-i sure / ilâ âhir-i sûre

  • Sûrenin sonuna kadar.

ila ahiri hayalatihim / ilâ âhiri hayalâtihim

  • "Sonuna kadar bütün bunlar onların hayalleridir" mânâsında Arapça bir ibare.

ila ahiri'l-aye / ilâ âhiri'l-âye

  • Âyetin sonuna kadar.

ila ahirihi / ilâ âhirihî

  • "Aynı şekilde devam eder" mânâsına gelen bir ifade; sonuna kadar.

ila nihaye / ilâ nihâye

  • Sonuna kadar.

ila-ahiri'd-deveran / ilâ-âhiri'd-deveran

  • Devirlerin, zamanların sonuna kadar; kıyamete kadar.

ilaahir / ilââhir

  • Sonuna kadar.
  • Sonuna kadar.

ilaahirilayet / ilââhirilâyet

  • Âyetin sonuna kadar.

ilah

  • Arabçadaki "ilâ âhir" kelimesinin kısaltılmışı. "Sonuna kadar, böylece devam eder" demektir.

ilanihaye / ilânihaye / ilânihâye / الى نهایه

  • Sonuna kadar.
  • Sonuna kadar. (Arapça)

ilave

  • (Çoğulu: İlâvât) Katma, ek yapma, arttırma, zam.
  • Bir kitabın sonuna gerek yazarı ve gerek başkası tarafından sonradan eklenen kısım. Zeyil.
  • Bir gazetenin çıkardığı sayıdan başka ona ek olarak ve ayrıca çıkardığı sayı.
  • İmzadan sonra mektubun altına yazılan şey.

ilh

  • Sonuna kadar.

ilh.

  • (İlâ âhir) Sonuna kadar.

ilhanlılar

  • İlhanlılar hanedanı ve bu hanedanın idare ettiği XIII. asrın sonu ve XIV. asrın ilk yarısında yaşayan bir yakındoğu imparatorluğu.

ilm-i layetenahi / ilm-i layetenâhî

  • Allah'ın sonu olmayan ilimi.

incirar

  • Bir sonuca sürüklenme, sonuçlanma.

indettahkik

  • (İnd-et tahkik) Tahkik sonunda, araştırma neticesinde.

inkıza'

  • (Kazâ. dan) Sonu gelip bitme. Tamam olma. Mühleti sona erme.

insilah

  • Soyulma. Derisi yüzülme. Sıyrılıp çıkma.
  • Ayın sonu gelme.

intac / intâc / انتاج

  • Sonuçlandırma. (Arapça)
  • Doğurma. (Arapça)
  • İntâc etmek: (Arapça)
  • Sonuçlandırmak. (Arapça)
  • Doğurmak. (Arapça)

intaç eden

  • Sonuç veren.

intacı

  • Netice, sonuç vermesi.

intıfa / intıfâ

  • Yok olma, sönüp bitme.

intikad

  • İyi bilineni kötülemek.
  • Seçip ayırdetmek.
  • Kalp parayı gerçeğinden ayırmak.
  • Tenkid.
  • Fenni veya edebi eserlerin tarafsız bir nazarla incelenmesi sonunda fikir ileri sürülmesi.

iptal

  • Sonuçsuz kalma.

islamiyet / islâmiyet

  • Semâvî dinlerin sonuncusu; Müslümanlık.

ism-i ahir / ism-i âhir

  • Allah'ın her herşeyin sonunu hayırlı ve verimli sonuçlarla donattığını ifade eden ismi.

ism-i mensub

  • Gr: Kelimenin sonuna Türkçede "Li", Arabça ve Farsçada kelime sessiz harfle bitiyorsa, bir "î", sesli harfle bitiyorsa; yerine göre sesli harf atılarak veya atılmayarak "î" veya "vî" harfi getirilerek yapılan, nereli ve nereye mensub olduğunu ifade eden isimdir. İstanbullu, İstanbulî; Mekkeli, Mekkî

ism-i tasgir

  • Küçültme ismi. Küçüklük veya azlığa delâlet eden isimdir. Arapçada ekseri (Fueyl) veya (Fuayil) vezninde, Türkçede kelime sonuna cik, cık, cağız, ceğiz gibi ekler getirerek yapılır. Abd: Kul, Ubeyd: Kulcağız, kulcuk gibi.

ismi ahir / ismi âhir

  • Allah'ın her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve her şeyden sonra yalnız Kendisi bâkî olduğunu ifade eden ismi.

istihare / istihâre / استخاره

  • Bir işin nasıl sonuçlanacağını anlamak için ibadetten sonra uykuya yatma. (Arapça)

istihrac-ı cifri / istihrac-ı cifrî

  • Cifirle ilgili hesaplamalar, cifir ilmiyle elde edilen sonuçlar.

istikra / istikrâ / اِسْتِقْرَا

  • Birey veya olayları tek tek inceleyerek onlardaki ortak vasıfları tesbit etmek sûretiyle çıkartılan genel sonuç; tümevarım, endüksiyon; yani peygamberleri tek tek araştırıp "peygamberliğin sebebi olan küllî esaslar"ı tespit etmek bir istikra işlemidir. İşte bu esaslar Peygamber Efendimizde en mükemm
  • Hadiselerden ortak bir sonuç çıkarma.

istikra-ı tam / istikrâ-ı tam

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istikra-i tamme / istikrâ-i tâmme

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istila

  • (Vely. den) Kaplamak, yayılmak.
  • Ele geçirmek. İşgal etmek.
  • Meydanın sonuna erişmek.
  • Basmak. Galebe etmek.

istintac

  • Netice çıkarma, sonuç çıkarma.

istizah

  • Belirsiz ve mübhem bir şey hakkında açık söylenmesini istemek. İzah istemek.
  • Gensoru. Bir mes'ele hakkında mebuslar tarafından başbakana veya bakanlardan birine açılan ve sonunda soruşturma yapılması istenilen sual.

itba'

  • Tâbi' kılmak. Ardına katmak.
  • Gr: Bir kelimenin sonuna ilâve edilen tekerleme nev'inden mânasız söz. (Yazmak mazmak, Okumak mokumak gibi.)

kadim-i lemyezel / kadîm-i lemyezel / قَدِيمِ لَمْ يَزَلْ

  • Varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Allah.
  • Önce olan, başlangıcı ve sonu olmayan (Allah).

kadınlarla muhavere

  • Yirmi Dördüncü Lem'a'nın sonunda yer alan bir bölüm.

kafiye

  • Şiirde dizelerin sonunda tekrarlanan ve aynı sesi veren hecelerin benzeşmesi.

ke

  • "Gibi" mânasındadır. (Arapça teşbih edâtı) Kelimenin başına getirilir. Meselâ: (Kezâlike: Bunun gibi)
  • Harfin ve kelimenin sonuna gelirse "sen" zamiri yerindedir. Meselâ (Kitâbü-ke: Senin kitabın)

kıyamet / kıyâmet

  • Dünyanın yıkılıp harab olması. Her şeyin mahvolması. Dünyanın sonu ve mahşer meydanına bütün insanların dirilip toplanacağı zaman.
  • Mc: Büyük belâ.
  • Fazla sıkıntı.
  • Dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması.

kıyas-ı fasit / kıyas-ı fâsit

  • Bozuk kıyas, yanlış sonuç veren kıyas.

kıyas-ı istisnai / kıyas-ı istisnâî

  • Bir kıyasın sonucunun aynı yahut karşıt halinin öncüllerde hem anlam hem de şekil bakımından bulunmasıyla meydana gelen kıyas; meselâ, "mıknatıs bu cismi çekiyor; o halde bu cisim demirdir" cümlesi gibi.

kıyas-ı kat'i / kıyâs-ı kat'i

  • Doğru sonuç veren kıyas.

kudret-i zatiye-i ezeliye / kudret-i zâtiye-i ezeliye

  • Sonsuz güç ve iktidarı bizzat kendinden olan, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Allah.

küla

  • Kuş kanadının sonunda olan dört telek.

külli irade / küllî irâde

  • Allahü teâlânın başlangıcı ve sonu olmayan irâde (dileme) sıfatı.

kumar

  • Para vs. karşılığında oynanılan oyun. Meşru bir ihtiyacın karşılanması için bir çalışma sonucu olmadan piyango ve şans oyunları gibi haram yollarla kazanç elde etmektir. Dinimizde böyle oyunların her türlüsü haramdır.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutehendiş / kûtehendiş

  • Sonunu ve istikbali düşünmeyen. Kısa görüşlü. (Farsça)

la müdebbire illa hu / lâ müdebbire illâ hû

  • İdare eden, ilmiyle her şeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah'tan başka ilâh yoktur.

la yezali / lâ yezalî

  • Zevalsiz olana ait, sonu olmayanla ilgili.

lah

  • Kelimenin sonuna ilâve olunarak "yer" mânâsını verir. Meselâ: (Senglâh: Taşlık yer.) (Farsça)

lam-ı cer / lâm-ı cer

  • Kelimeyi cerreden lâm harfi. Kelimenin sonunu "i" diye okutur. Lillâhi, Lieclillâhi'de olduğu gibi. İstihkak ve ihtisas, has ve müstehak ve zarfiyyet, illet mânâsını verir.

layetenahi / lâyetenâhî

  • Sonu gelmez, sonsuz.

lazeval / lâzeval

  • Zevalsiz. Sonu gelmez. Zeval bulmaz.

ma-hasal / mâ-hasal

  • Hasıl olan, meydana gelen, netice, sonuç.

ma-i zaide / mâ-i zâide

  • Bazı edat ve fiillerin sonuna fazladan olarak gelir.

maba'd / mâba'd

  • Sonu, sonrası.

mahasal / mâhasal / ماحصل

  • Hâsıl olan, meydana gelen.
  • Netice, sonuç.
  • Sonuç. (Arapça)

mahbub-u layezal / mahbûb-u lâyezâl / مَحْبُوبِ لَا يَزَالْ

  • Sonu olmayan sevgili (Allah).

mahsul / mahsûl / محصول

  • Ürün, sonuç.
  • Ürün, sonuç. (Arapça)

maksur

  • (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş.
  • Mahbus.
  • Kasrolunmuş nesne.
  • Gelinin üzerine tutulan duvak.
  • Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i

malik-i ebedi / mâlik-i ebedî / مَالِكِ اَبَد۪ي

  • Sonu olmayan sâhib (Allah).

mansub

  • Nasbolunmuş, me'muriyete konulmuş.
  • Konulmuş, dikilmiş.
  • Gr: Sonu fetha (üstün) kılınmış kelime. Meftuh olan.

masdar-ı ca'li / masdar-ı ca'lî

  • (Mec'ul) yapma olan masdar. Arapçada, bazı isim ve sıfatların sonlarına (-iyyet) ilâve edilerek yapılır. Meselâ: İnsan: İnsaniyyet, Şâir: Şâiriyyet. Câhil: Câhiliyyet. Merbut: Merbutiyyet gibi.Arapça veya Farsça kelimenin sonuna (-îden) eki getirilerek yapılır. Meselâ: Cenk. den, Cengîden: Cenk etme

me'mun-ül akibe / me'mun-ül âkibe

  • Akibetinden emin. Sonu emin, korkusuz.

meal / meâl

  • (Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum.
  • Mânası. Kısaca mânası.
  • Kaymak.
  • Husul yeri, peyda olunacak yer.
  • Son, sonuç.

mebde' ve mead / mebde' ve meâd

  • Başlangıç ve sonuç, dünyâ ve âhiret; mahlûkların (yaratılmışların) nereden ve nasıl vücûda geldiği, onları kimin yarattığı, yaratılış hikmetleri, sonunda ne olacakları ve ölümden sonraki hâlleri.

mecrur

  • çekilmiş, sürüklenmiş, sonu kesre olan isim.

meczum

  • Kesin karar verilmiş. Sonu cezimli olan kelime.

mede-d-dühur

  • Dünyanın sonuna kadar.

mede-l-eyyam

  • Günlerin sonuna kadar.

mef'ul / mef'ûl

  • Dilbillgisinde tümleç; özne tarafından yapılan iş, öznenin fiilinin sonucu.

meftuh

  • Fethedilmiş, açılmış, açık.
  • Zaptedilmiş, ele geçirilmiş. Sonu üstün ile harekeli isim.

mehbel

  • Rahim sonu. (Veled yatağı derler)
  • Veled yolu.

mend

  • Kelimelerin sonuna getirilerek "sahip" mânasına edattır. (Farsça)

merfu'

  • Kaldırılmış, yükseltilmiş.
  • Sonu ötre ile okunan kelime.
  • Merfû Hadis; senedi kuvvetli olsun veya olmasın Hz. Peygamber'e isnad olunan hadistir.

meş'ar-ül-haram / meş'ar-ül-harâm

  • Mekke-i mükerremede, Arafât ile Minâ arasında bulunan Müzdelife'nin sonunda Cebel-i kuzah yakınında bir yer. Meş'ar, şiâr (alâmet) yeri demektir. Meş'ar denmesi; ibâdet yeri olması; haram diye vasıflandırılması ise, hürmeti ve kıymeti sebebiyledir.

mevadd-ı ihtilaf / mevadd-ı ihtilâf

  • İhtilâfa sebep olan maddeler; parçalanma, değişim, başkalaşım ve uyuşmazlık gibi sonuçlara sebep olan maddeler.

mida'

  • Bir şeyin son bulduğu yerin sonu.
  • Yolun sıklaştığı yeri.

mim

  • Kur'ân-ı Kerim alfabesindeki yirmidördüncü harf olup, ebced hesabında kırk sayısının karşılığıdır.
  • Tarih yazarken bazan Muharrem ayına bir işaret olabilir.
  • Bir kitap veya ibarenin sonuna veya altına temme (bitti) yerine ve "mâlum oldu, görüldü" makamında konulan bir harftir.<

mita'

  • Bir şeyin son bulduğu yerin sonu.
  • Geniş yol.
  • Yolların birleştiği yer.

mu'reb

  • Gr: Sonu her çeşit harekeyi alabilir olan. Mebni olmayan. İrablanmış. Sonu harekelenmiş olan kelime.

muahid / muâhid

  • Belli şartlar çerçevesinde antlaşma yapan.
  • Karşılıklı anlaşma sonucu olarak İslâm devletine cizye ödeyen ve buna karşılık koruma altına alınan Müslüman olmayan kimse.

müceddid-i kariban hatemi / müceddid-i kâriban hâtemi

  • Müceddid kervanının sonu, sonuncusu.

müdebbir / مُدَبِّرْ

  • İdare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah.
  • İşinin sonunu gözeterek iş yapan.
  • Sonunu görerek tedbîr alan.

müdebbir-i hakim / müdebbir-i hakîm / مُدَبِّرِ حَك۪يمْ

  • Sonunu görerek hikmetle önlem alan (Allah).

müdebbiriyet

  • Allah'ın idare etme ve ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapma sıfatı.

müdrik

  • Cemâatle namaz kılarken iftitah (başlama) tekbirini imâmla birlikte alan, namaza imâmla birlikte başlayan ve namazın başından sonuna kadar imâma uyan, birlikte kılan.

müebbed

  • Ebedî. Dâimî. Sonsuz. Ömrün sonuna kadar.

müennes

  • Dişi. Müzekkerin mukabili.
  • Gr: Hakiki, itibarî veya söylenişi cihetiyle "dişi" olan kelime.Müennes-i hakikî : Müzekker kelimenin sonuna bir "e-a" ilâve ederek yapılan kelime. Meselâ: (Kâtib: ): Erkek yazıcı. (Kâtibe: ): Kadın yazıcı.Sonu "e" ile biten kelimeler ekseriyetle müennestir

müfred

  • (Müfret) Tek, yalnız. Müteaddid olmayıp yalnız birden ibaret olan.
  • Basit, mürekkeb olmayan.
  • Gr: Yalnız bir şey veya şahsa işaret eden veya bire mahsus olan kelime. Cemi veya tesniye olmayan.
  • Edb: Başı ve sonu olmayan tek ve kafiyesiz beyit.

muhassal

  • Netice, sonuç, ürün.

muhassala / محصله

  • Sonuç.
  • (Husul. den) Elde edilen netice, hâsıl olan sonuç.
  • Fiz: Bileşke.
  • Elde edilen sonuç.
  • Sonuç. (Arapça)

muhassalı

  • Toplamı, sonuç olarak elde kalanı.

muhkem kaziye

  • Huk: Kat'i ve sağlam bozulmaz hüküm. Mahkemenin en sonunda vermiş olduğu kararlar. Temyiz mahkemesince tetkik ve tasdik edildikten sonra veyahut temyiz müddeti geçen bir mahkeme kararının, mevzuunu teşkil eden hâdise hakkında, kat'i bir karine ve delil ve kanunen değişmez bir hüküm olarak kabul edil

müncer

  • Müncer olmak: Sonuçlanmak.
  • Sürüklenen, sonuçlanan.

müncer olmak

  • Sonuçlanmak.

münhasif / مُنْخَسِفْ

  • Sönükleşen, parlaklığını yitirip görünmez hâle gelen.
  • (Husuf. dan) İnhisaf eden, sönükleşen, daha mükemmel bir şeyin yanında sönük kalan. Değersiz. Gölgelenmiş.
  • Sönen, sönük.

münkesif

  • Sönmüş, sönük.

müntec

  • Neticelenmiş, sonu belli olmuş.
  • Sonuçlanmış.

münteha / müntehâ

  • En son nokta, sonuç.

münteha-yı amal / münteha-yı âmâl

  • Emellerin sonu.

münteha-yı hiçi / münteha-yı hiçî

  • Hiçliğin en sonu, nihayeti.

münteha-yı kitab

  • Kitabın sonu. Kitabın nihayeti.

münteha-yı te'lif / müntehâ-yı te'lîf / مُنْتَهَايِ تَأْلِيفْ

  • Yazılan eserin sonu.

müntehi / müntehî

  • Sona eren, nihâyete kavuşan. Tasavvuf yolunda çıkılabilecek derecelerin sonuna varan velî.

mürcia

  • Sonunda menfaati olan şey.

mürşid-i kamil / mürşîd-i kâmil

  • Tasavvufta kemâle gelmiş, olgunlaşmış, evliyâlık mertebelerinin sonuna ulaşmış, kâbiliyeti olanları bu yolda yetiştiren rehber zât.

musale

  • Kuyudan ince akan damla.
  • Harman sonunda kalan kesmik.
  • Arpa ve buğday kapçığı. (Tane onun içinde olur.)

müsebbabat

  • Sebeplerin sonuçları olan şeyler; sebeplerle yaratılan varlıklar.

müsebbeb

  • Sebep olunan şey, sebebin sonucu.
  • Sebeplerin sonucu.

müsebbebat / müsebbebât

  • Sebelerin sonuçları.
  • Sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan şeyler, neticeler, sonuçlar.

müsebbep

  • Sebeple meydana gelen, sebebin sonucu.

müsecca'

  • Secilendirilmiş. Cümlelerin sonu veya ortası kafiyeli olan nesir.

müsmir / مثمر / مُثْمِرْ

  • Verimli. (Arapça)
  • İyi sonuç veren. (Arapça)
  • Meyve veren, sonuç veren.

müstaksi / müstaksî

  • (Kusv. dan) Dikkatle araştıran.
  • Sonuna, nihâyetine varmak isteyen.

müstentic

  • (Netice. den) Sonuç çıkaran, netice çıkaran, istintac eden.

mütehassıl olan

  • Hâsıl olan, meydana gelen, sonuç itibariyle ortaya çıkan.

mütekerrir

  • Tekerrür eden. Tekrar. Tekrar olan. Mükerrer olan.
  • Edb: Murabbâ, muhammes, müseddes bentli manzumelerin birinci bendi sonunda tekrar edilmiş olan mısra.

mütenahi / متناهي

  • Nihayete eren, biten, sonu gelen.
  • Sonu olan.

mütenatice

  • Her biri ötekinin sonucu; birbirlerini sonuç verme.

na

  • Arabçada "Biz" mânasına gelen zamirdir. Meselâ: Kitabünâ : "Kitabımız" misalinde olduğu gibi, kelimenin veya fiilin sonuna eklenen bitişik zamirdir.

na-mahsur

  • Sonu olmayan, sınırlanmamış, sonsuz. (Farsça)

nafercam / nâfercâm / نافرجام

  • Sonu iyi olmayan, yararsız. (Farsça)

nafic

  • (Çoğulu: Nevâfic) Kaburga kemiklerinin sonu.

nakkaş-ı ezeli / nakkâş-ı ezelî

  • Başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve bütün varlıkları bir nakış halinde yaratan Allah.

nasb

  • Dikme, bir rütbe alma, bir memurluğa atama. Bazı Arapça kelimelerin sonunun üstünlü olma durumu.

nesis

  • Aşırı derecedeki açlık.
  • İnsan gücünün sonu. İnsanın en son tâkati.
  • Son nefes.

netaic / netâic / نتائج

  • Neticeler, sonuçlar.
  • Neticeler, sonuçlar.
  • Sonuçlar. (Arapça)

netaic-i mühimme / netâic-i mühimme

  • Önemli sonuçlar.

netaic-i uzma / netâic-i uzmâ

  • En büyük neticeler, sonuçlar.

netayic / netâyic

  • Neticeler, sonuçlar.

netice / نتيجه / netîce

  • Son, sonuç.
  • Sonuç.
  • Sonuç.
  • Sonuç. (Arapça)
  • Netice çıkarmak: Sonuç çıkarmak, sonuca varmak. (Arapça)

netice verme

  • Sonuç verme.

netice-i arziye

  • Dünyanın dönmesiyle sebep olduğu sonuçlar.

netice-i azam / netice-i âzam

  • En büyük sonuç.

netice-i bakiye / netice-i bâkiye

  • Ebedi, kalıcı meyve, sonuç.

netice-i burhan-ı bahir / netice-i burhan-ı bâhir

  • Açık, parlak, kesin ve sağlam delilin sonucu.

netice-i efkar / netice-i efkâr

  • Fikirlerin sonucu.

netice-i harb

  • Savaşın sonucu.

netice-i hareket

  • Hareketin sonucu.

netice-i hilkat

  • Yaratılışın sonu, gayesi. Yaratılmanın neticesi.
  • Yaratılışın sonucu.

netice-i himmet

  • Ciddî bir gayret ve çalışmayla elde edilen netice, sonuç.

netice-i hizmet

  • Hizmetin sonucu.

netice-i ıztırar

  • Çaresizliğin sonucu.

netice-i karar

  • Kararın sonucu.

netice-i kudsiye

  • Kutsal sonuç.

netice-i müddeayat

  • İleri sürülen iddiaların sonucu.

netice-i muhakkaka

  • Gerçekleşmesinden şüphe edilmeyen sonuç.

netice-i muharebe

  • Savaş sonucu.

netice-i mükafat / netice-i mükâfat

  • Sonuçta verilecek mükâfat.

netice-i müthiş

  • Müthiş ve insanı dehşete düşüren sonuç.

netice-i nimet-i sabıka

  • Geçmişte verilmiş nimetin sonucu.

netice-i şerriye

  • Şerden ortaya çıkan sonuç.

netice-i tahrib

  • Yok etme, bozma sonucu.

netice-i tevhid

  • Birleme, her şeyin bir olan Allah'a ait olduğu sonucuna ulaşma.

netice-i vahide

  • Tek netice, bir sonuç.

netice-i yegane / netice-i yegâne

  • Tek netice, sonuç.

netice-i zaruriye

  • Zorunlu sonuç.

neticebahş

  • Neticelendiren, sonuçlandıran. Netice veren. (Farsça)

neticepezir / netîcepezîr

  • Netîcepezîr olmak: Sonuçlanmak.

neticesinde

  • Sonucunda.

neticesiz

  • Sonuçsuz.

neticeten

  • Sonuç olarak.

nihai / nihaî

  • (Nihâiye) Sona ait, son ile alâkalı, sonuncu.
  • Sona ait, sonuncu.

nihai vesika / nihaî vesika

  • Son anlaşma belgesi, sonuç bildirgesi.

nihayet-i tahkik

  • Araştırmanın sonucu.

nihayet-ül emr

  • İşin nihayetinde, işin sonunda. Netice.

nihayet-ün nihaye

  • En sonunda. Akıbet.

nihayetinde

  • Sonunda.

nikfercam

  • (Nîk-fercâm) Sonu, âkıbeti hayırlı ve iyi olan. (Farsça)

nüdga

  • Tırnak sonunda olan beyazlık.

nuhbe-i amal / nuhbe-i âmâl

  • Mefkure, ideal. Emellerin en sonu.

nur-u ezeli ve ebedi / nur-u ezelî ve ebedî

  • Başlangıcı ve sonu olmayan nur.

nüvaz

  • "Okşayıcı, taltif edici, iyi edici" mânâsına kelimenin sonuna gelebilir. (Farsça)

özr sahibi / özr sâhibi

  • Bir namaz vakti içinde yâni namaz vaktinin başından sonuna kadar, abdest alıp yalnız farzı kılacak kadar bir zaman, abdestli kalamayan yâni idrâr ve başka akıntılar gibi abdesti bozan şeylerden biri kendisinde devamlı mevcûd olup durduramayan kimse. İstihâzalı olan.

padişah-ı ezel ve ebed

  • Varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Padişah, Allah.

parantez

  • Yun. Cümle içinde geçen bir sözü, metin dışı tutmak için o sözün başına ve sonuna konulan işaret.

ra

  • İsim veya zamirin sonuna ilâve edilirse, Türkçedeki i, im, in, a, e eklerinin yerine kullanılır. Meselâ:Hâne: Ev. Hâne-râ: Evi, evin, eve.Tû: Sen. Tû-râ: Seni, senin, sana. (Farsça)

ramazan

  • Mübarek ayların en mühimmi ve mübarek üç ayların sonuncusu. Kur'an-ı Kerim'in nâzil olmağa başladığı oruç ayı. Arabî ve Kamerî olan takvime göre 9. ay. Oruç tutanın günahlarını yaktığı, mahveylediği için bu isim verildiği rivayet edilir.
  • Hicrî ayların dokuzuncusu, üç ayların sonuncusu ve farz olan orucun tutulduğu ay. Ramazan yanmak demektir, çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur.

ran

  • Bacağın uyluk kısmı. Uyluk. (Farsça)
  • Kelimenin sonuna getirilerek. " Süren, sürücü" mânasını ifade eden birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hükümrân : Hüküm süren. (Farsça)

rapor

  • İnceleme sonucunu bildiren yazı.

redif

  • Arkadan gelen, birisinin ardından giden.
  • Birbiri ardınca zuhur etmek.
  • Terhis olup ihtiyata geçen asker.
  • Edb: Beytin sonunda kafiyeden sonra tekrarlanan kelime.

ref'

  • Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma.
  • Lağvetme, hükümsüz bırakma.
  • Gr: Arapça bir kelimenin sonunu merfu' (ötreli) okumak.

refref

  • Mânevî bir binek; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Miraç mu'cizesi sırasında bindiği dört binekten sonuncusunun adı.

rü'yet-i hilal / rü'yet-i hilâl

  • Hilâl (yeni ayın) görülmesi. Kamerî ayların başında ve sonunda hilâlin görülerek ayın başının ve sonunun anlaşılması.

rütbe

  • Basamak, derece.
  • Memuriyet derecesi.
  • Sıra. Mertebe, menzile.
  • Efkârın sonu.
  • Merdiven ayağı.

saadet-i ebedi / saâdet-i ebedî

  • Sonu olmayan, sonsuz mutluluk.

saadet-i ebediye ve sermediye

  • Sonu olmayan, sürekli mutluluk; âhirette sonu olmayan Cennet mutluluğu.

sabr

  • Acıya ve zorluğa katlanmak.
  • Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması.
  • Muharebede şecaat gösterme.
  • Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak.
  • Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.

sani-i bizeval / sâni-i bîzevâl

  • Sonu olmayan, her şeyi san'atla yaratan Allah.

sani-i ebedi / sâni-i ebedî

  • Varlığının sonu olmayan ve herşeyi mükemmel bir san'atla yaratan Allah.

sani-i kadim-i ezeli / sâni-i kadîm-i ezelî

  • Varlığının başlangıcı ve sonu olmayan ve her şeyi san'atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah.

sayyur

  • Bir işin âkibeti, sonu, neticesi, serencâmı.
  • Akıl, fikir.

sebe'

  • (Sebâ) Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'ın mucizesi sonunda imana gelen ve onunla evlenen Belkıs'ın Yemen'de hükmü altında bulundurduğu mâmur şehrinin ismi.
  • Bir Arab kavminin adı.
  • Bir devlet ismi.
  • Bir şahıs adı.

seci'

  • Edb: Nesrin kafiyesidir. Seci'ler, ya cümlelerin sonunda yahut arasında bulunur. Sondaki seci'ler bir kelime vasıtasiyle birbirine bağlanır, onlara "Seci'-i mukayyed" denilir. Aradaki seci'ler ise yekdiğerlerine bağlı olmadıklarından onlara sec'i-i mutlak tâbir olunur. İçiçe olan seci'lere "Seci' en

secis

  • Yılın ve zamanın sonu.

sefahet

  • (Sefeh) Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek.

semer / ثمر

  • Meyva. (Arapça)
  • Ürün. (Arapça)
  • Sonuç. (Arapça)

semerat / semerât / ثمرات

  • Meyvalar. (Arapça)
  • Ürünler. (Arapça)
  • Sonuçlar. (Arapça)

semerat-ı medeniyet

  • Medeniyetin semereleri, sonuçları.

semere / ثمره

  • Meyva. (Arapça)
  • Ürün. (Arapça)
  • Sonuç. (Arapça)
  • Semere vermek: (Arapça)
  • Meyva vermek. (Arapça)
  • Sonuç vermek. (Arapça)

semeredar / semeredâr / ثمره دار

  • Meyvalı. (Arapça - Farsça)
  • Ürün veren. (Arapça - Farsça)
  • Sonuç veren. (Arapça - Farsça)

semeresiz

  • Meyvesiz, sonuçsuz.

şems-i ezel ve ebed / شَمْسِ اَزَل وَ اَبَدْ

  • Başlangıcı ve sonu olmayan güneş (Allah).

serencam

  • Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. (Farsça)
  • Bir işin sonu. (Farsça)
  • Vak'a. (Farsça)

sevk-i tabii / sevk-i tabiî

  • İçgüdü, düşünme sonucu olarak değil, tabii hareket.

şey'an

  • Uzaktan gören.
  • İleriyi gören, her şeyin sonunu düşünen.

sidre / سِدْرَه

  • Varlık aleminin sonundaki manevi ağaç.

şifa ayet-i kerimeleri / şifâ âyet-i kerîmeleri

  • Kur'ân-ı kerîmdeki altı şifâ âyeti. Tevbe sûresi on dördüncü âyetinin sonu, Yûnus sûresi elli yedinci âyetinin ortası, Nahl sûresi altmış dokuzuncu âyetinin orta kısmı, İsrâ sûresi seksen ikinci âyetinin baş tarafı, Şuarâ sûresinin sekseninci âyeti, Fussilet sûresi kırk dördüncü âyetinin ortası.

sıfat-ı tehevvür

  • Öfke sıfatı; sonunu düşünmeden öfkeli hareket etme.

şikaf / şikâf

  • (Şikâften: "Yarmak" mastarından) Yarık, yırtık, çatlak. (Farsça)
  • Kelime sonuna gelerek "yırtıcı, yırtan" mânâsına kullanılır. Meselâ: Ciğer-şikâf : Ciğer parçalayan. (Farsça)

sirar

  • (Çoğulu: Esirre) Sürur, sevinç.
  • Sırayla konuşmak.
  • Ay sonu.

siyak ve sibak-ı kelam / siyak ve sibak-ı kelâm

  • Sözün başıyla sonu; sözün akışı.

sonsuz

  • Sonu olmayan.

suğra / suğrâ

  • Küçük önerme; kıyası oluşturan önermelerden birisidir. Kıyasın sonuç önermesinin öznesi olan küçük terim bu küçük önermede bulunur.

sultan-ı ezel ve ebed / sultân-ı ezel ve ebed / سُلْطَانِ اَزَلْ وَ اَبَدْ

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan.
  • Başlangıcı ve sonu olmayan sultan (Allah).

sultan-ı ezel, ebed

  • Başlangıç ve sonu olmayan, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah.

sultan-ı ezeli ve ebedi / sultan-ı ezelî ve ebedî

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan.

sultan-ı sermedi / sultan-ı sermedî

  • Egemenliğinin sonu olmayan Allah.

suretlerin tahrimi / sûretlerin tahrimi

  • Resimlerin haram kılınması, yasaklanması; haset, gurur, riya, şehvet gibi nefsanî duyguları kabartan ve İslâmiyetin sakındırdığı sonuçların doğmasına sebep olan resimlerin, fotoğrafların yasaklanması.

tagvir

  • Sonuna yetişmek.
  • Çukur yapmak.
  • Öğle vaktinde uyumak.

tahiyye

  • Selâmlar, dualar. Hayır duâları.
  • Mülk, beka ve devamlılık.
  • Namazın iki ve dört rek'atı sonunda okunan Ettahiyyat duası.
  • Selâm verme ve hayır dua etme.
  • Mülk ve mâlikiyet.
  • Selâmlar, dualar, hayır duaları, mülk, beka ve devamlılık, namazın iki ve dört rekâtı sonunda okunan Ettahiyyat duası.

tarf

  • Göz, bakış, nazar. Göz ucu.
  • Soyu temiz kimse.
  • Her şeyin nihayeti, sonu.
  • Göz kapaklarını yummak veya oynatmak.
  • Göze bir şey dokundurmakla yaşartmak.
  • Koz: Menazil-i Kamer'den bir menzil adı. (Kamer menzillerinden birisinde aslanın alnını teşkil eden dört

tavilüzzeyl / tavîlüzzeyl

  • Sonu gelmez durum hâline gelmiş.

te'nis

  • Bir kelimenin sonuna te'nis alâmeti olan ( ) ilâve ederek müennes yapmak.

teakkub

  • Her nesnenin âkibetine nazar etmek. Sonuna bakmak.

tedbir / tedbîr / تَدْب۪يرْ

  • Bir şeyi elde edecek veya önliyecek yol, çâre; bir işin sonunu düşünerek hareket etmek.
  • Sonunu görerek önlem alma.

tedebbür

  • Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli olmak.
  • Arkasını dönmek.
  • Birşeyin sonunu, hakikatini düşünme.
  • Sonunu düşünme.

tefekkür

  • Allah'ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme.

tefekkür etmek

  • Allah'ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünmek.

tefekkürname / tefekkürnâme

  • Allah'ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünmeye sevk edici eser, yazı.

tehattüm

  • Ömrün sonuna kadar bağlanma.

tehevvür / تَهَوُّرْ

  • Korkusuzlukla düşünmeden hareket etmek. Sonunu düşünmeden birden bire karar vermek.
  • Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi; maddi mânevi hiçbir şeyden korkmamak hâleti.
  • Korkusuzca, sonunu düşünmeden âniden karar verme.
  • Sonunu düşünmeden öfkelenme.

tenciz

  • Sona erdirme. Sonuçlandırma, neticelendirme.
  • Sözünü yerine getirme.

tenkih

  • Araştırıp, dikkat edip bir şeyin sonuna hakikatına ermek.
  • Bir şeyin fazla ve gereksiz kısımlarını çıkarıp kısaltarak düzeltmek.
  • Temizlemek.
  • Bütçe tanzimi için maaşları azaltmak.

tenvin

  • Gr: Kelimenin sonunu "en, in, ün" diye okumak. Veya öyle okutan işaretin adı.
  • Arapça gramerinde bir kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret; kelimenin sonuna iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) gelmesi hali.
  • Kelime sonunu "nun" ile bitiren işaret.

terettüb-ü netice / تَرَتُّبُ نَتِيجَه

  • Sonuç olarak ortaya çıkma.
  • Netice olarak gelme, sonuç alma.

terettüp eden

  • Sonuç olarak ortaya çıkan.

terettüp etme

  • Sonuç olarak ortaya çıkma, neticelenme.

terettüp-ü netice

  • Sonuç olarak ortaya çıkan şey.

tertib-i mukaddemat

  • Bir sonuca ulaşmak için uyulması gerekli olan sebepler sırası.

tesniye

  • Vasıflandırma.
  • Gr: Arapçada bir kelimenin iki şeye delâlet etmesi hâli, kelimeyi iki şeye delâlet ettiren siga. Bu şekil kelimenin sonuna "elif-nun" veya "ye-nun" getirilerek yapılır. Meselâ: Recul: Adam. İki adam demek için: Reculân () veya Reculeyn () denir.

tesviye / تسویه

  • Eşitleme. (Arapça)
  • Düzleme. (Arapça)
  • Sonuçlandırma. (Arapça)
  • Hesap kapatma. (Arapça)
  • Tesviye edilmek: (Arapça)
  • Eşitlenmek. (Arapça)
  • Düzlenmek. (Arapça)
  • Sonuçlandırılmak. (Arapça)
  • Hesap katılmak. (Arapça)
  • Tesviye etmek: (Arapça)

tevekkül-ü tembelane / tevekkül-ü tembelâne

  • Tembelce tevekkülde bulunma; üzerine düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmeden sonucu Allah'tan isteme.

tıktıka

  • Taşların birbirine dokunması sonucu çıkan ses.

tılsım-ı kur'ani / tılsım-ı kur'ânî

  • Harika sonuçlar doğuran Kur'ân hakikatleri; Kur'ân'ın gayet tesirli, derin hakikatleri.

ufave

  • Çorbanın sonu.

uful

  • Sönüp gözden kaybolmak (güneşin sönüp kaybolması gibi).

uhre

  • Bir şeyin sonu.

ukub

  • Her nesnenin sonu.

vahdeddin

  • (Aslı: Vahîdüddin, fakat Türkçede Vahdeddin şeklinde telâffuz edilir.) Osmanlı Padişahlarının sonuncusu ve otuzaltıncısının adıdır. (Mi: 1861-1926) Zeki, dirayetli ve dindardı. Osmanlılar ve İslâm âlemi için bir felâket işareti olan Sevr Muahedesini imzalamadı. Osmanlı ordusu olarak emrine bırakılan

vahim / vahîm / وَخ۪يمْ

  • Ağır.
  • Sonu tehlikeli. Çok korkulu.
  • Hazmı güç olan. Zararlı veya faydalı olmayan yemek.
  • Ağır, sonu tehlikeli, çok korkulu.
  • Ağır, sonu tehlikeli.
  • Ağır, sonu tehlikeli.

vakf

  • Arapça bir kelimenin sonunun harekesiz okunması.

vapesin / vâpesin / واپسين

  • Sonuncu. (Farsça)

vasıf terkibi

  • Gr: Birleşik sıfat. Bir ismin sonuna Farsça bir emir eklenerek yapılan terkib. Meselâ : Zevk-efzâ : Zevk artıran.

vasl

  • Âşığın sevdiğine kavuşması. Kavuşmak.
  • Birleştirmek, ulaştırmak.
  • Gr: Ulama, ekleme.
  • Edb: Sözü teşkil eden cümlelerin atıf ve rabt suretiyle birbirine bağlı olarak yazılması usulü ki, buna Sebk-i Mevsul da ta'bir edilir.
  • Bir kelimenin sonundaki harfi, bir sonrak

vasl-ı uryani / vasl-ı uryânî

  • Tasavvuf yolculuğunun sonunda Allahü teâlâya kavuşma hâli. Nihâyete erme.

vater

  • Sonundaki. Çok uzak. (Farsça)

vezme

  • Kış sonu.
  • Bir kere yemek.

vuz'

  • Kadının temizliğinin sonunda hayızdan evvel hâmile olması.

yek-avaz / yek-âvâz

  • Tek sesli, bir sesli. (Farsça)
  • Mc: Bir tarzda, bir şekil üzerine. (Farsça)
  • Edb: Başından sonuna kadar aynı kuvvette güzel olan manzume. (Farsça)

zade

  • Evlâd, oğul. (Farsça)
  • İyi insan. (Farsça)
  • Nikâh neticesi olmuş çocuk. (Farsça)
  • Kelime sonuna getirilerek birleşik kelimeler de yapılır. Meselâ: Şah-zade (Şehzade) : Padişah evlâdı. (Farsça)

zamir-i fiili / zamir-i fiilî

  • Gr: Geçmiş zaman fiillerinin sonuna gelen -dim, -din, -Di, -dik, -diniz, -diler... gibi eklerdir.

zamir-i izafi / zamir-i izafî

  • Gr: Muzâfların sonuna gelen -im, -in, -i, -imiz, -iniz, -leri gibi eklerdir.

zamir-i nisbi / zamir-i nisbî

  • Gr: İsimlerin sonuna gelen, -im, -sin, -dir, -iz, -siniz, -dirler gibi eklerdir.

zar

  • Kelimenin sonuna gelerek birleşik kelimeler olur. İsimlere eklenerek yer adı bildirilir. Meselâ: Lâle-zar : Lâle bahçesi. (Farsça)

zat-ı baki-i hayy-ı kayyum / zât-ı bâki-i hayy-ı kayyûm

  • Varlığının sonu olmayan, hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıkların ayakta durmaları, devam ve bekàları Kendine bağlı olan Zât; Allah.

zeval

  • Zâil olma, sona erme.
  • Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek.
  • Güneşin tam ortada gibi, baş ucunda bulunduğu zaman.
  • Güneşin nısf-ı nehar dairesinden batmaya doğru dönmesi. Seyrinin sonuna yaklaşması.

zevali / zevâlî

  • Sonu ermesi yakın.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR