LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Sira ifadesini içeren 363 kelime bulundu...

adi / âdi / عادي / عادی / âdî / عَاد۪ي

  • Normal, sıradan.
  • Bayağı, aşağı, sıradan.
  • Sıradan.
  • Sıradan, âdi, değersiz. (Arapça)
  • Sıradan.

adileştirilmek / âdileştirilmek

  • Basitleştirmek, sıradanlaştırmak.

adileştirme / âdileştirme

  • Önemsiz hale getirme, sıradanlaştırma.

adiye / âdiye / عادیه

  • Alışılmış, sıradan. (Arapça)

ahad-ı nas / âhâd-ı nâs

  • Sıradan insanlar, herhangi bir insan.

ahyan

  • (Tekili: Hin) Arasıra. Vakit vakit. Vakitler. Zamanlar.

ahyanen / ahyânen / احيانا

  • (İhyânen) Zaman zaman, arasıra. Kâh kâh.
  • Arasıra, kimi zaman. (Arapça)

akd

  • Anlaşma. Sözleşme.
  • Düğümleme. Düğümlenme. Bağ bağlama. Bağlanma.
  • Huk: Nikâh, hibe, vasiyet, bey' u şirâ gibi şer'î bir muameleyi iki tarafın iltizam ve taahhüd etmeleridir, icab ile kabulün irtibatından ibarettir. Böyle bir muameleye mün'akid denir. Bunun böyle vücuda gelmesi

akib / akîb

  • Bir şeyin ardından gelen, arkası sıra giden.
  • Bir şeyin ardından gelen. Arkası sıra giden.

akur

  • Yaralıyan, ısıran köpek. Kuduz, azgın köpek.
  • Çok şerir, kötü kimse.

ala-meratibihim / alâ-meratibihim

  • Rütbesine ve derecesine göre sırasıyla.

ale-d-derecat

  • Derecelere göre, sırayla.

alelade / alelâde / على العاده

  • Sıradan.
  • Sıradan, bayağı. (Arapça)

alettertib

  • Tertibli olarak, sırasıyla.

alfabe

  • Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. (Fransızca)
  • Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. (Fransızca)
  • Bir işin başlangıcı. (Fransızca)

alfabetik

  • Alfabe sırasına göre dizilmiş. (Fransızca)

ami / âmî

  • Basit, sıradan.
  • Âlim olmayan sıradan kimse.

amiyane / âmiyâne / عَامِيَانَه

  • Sıradan halka yakışır şekilde.

ansiklopedi

  • yun. Bir sahadaki bilgileri veya bütün bilgileri sistemli veya alfabetik bir şekilde sıralayan eser.

arabi aylar / arabî aylar

  • Hicrî senenin on iki ayı. Hicrî takvimde kullanılan Arabî ayların adları sırasıyla şunlardır: Muharrem, Safer, Rebî'ul-evvel, Rebî'ul-âhir, Cemâzil-evvel, Cemâzil-âhir, Receb, Şa'bân, Ramazan, Şevvâl, Zilka'de, Zilhicce.

arak

  • Ter, rutubet.
  • Dağdaki yol.
  • Çukur.
  • Deve izleri.
  • Sıra sıra olan şey.
  • Zenbil.
  • Menfaat, sevab, karşılık.
  • Süt.

ashab-ı kehf / ashâb-ı kehf

  • Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'da bahsi geçen ve devirlerinin zâlim padişahından gizlenerek ve onun şerrine âlet olmaktan çekinerek, beraberce bir mağaraya saklanıp, Rabb-ı Rahimlerine (C.C.) sığınan, dindar ve makbul büyük zâtlar. İsimleri rivâvette şöyle sıralanır: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernüş, D

asir

  • Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.

asire

  • (Çoğulu: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.

askar

  • Üzüm şırası.

atıs

  • Şafak.
  • Aksıran.

attas

  • Devamlı aksıran.

avam / avâm / عَوَامْ

  • İlimsiz, sıradan kimse.
  • Halk, sıradan insanlar.
  • Sıradan halk.

avam-ı mü'minin / avâm-ı mü'minîn / عَوَامِ مُؤْمِن۪ينْ

  • Sıradan mü'min halk.

avam-ı müslimin / avâm-ı müslimîn / عَوَامِ مُسْلِمِينْ

  • Sıradan müslüman halk.

avam-ı nas / avâm-ı nâs / عَوَامِ نَاسْ

  • Sıradan halk tabakası.
  • Sıradan insanlar.

avamperestane / avamperestâne

  • Bilgisizce, câhilce; avamâ, sıradan kimselere yakışır şekilde.

avineten

  • Ara sıra, tesadüfen.

azuz / azûz

  • Isırıcı, ısıran.

bahayim

  • (Tekili: Behaim) (Behime) Suriye'de bir sıradağ ismi.
  • Canavarlar.
  • Dört ayaklı hayvanlar.

balkan

  • Doğu Avrupada batıdan doğuya uzanan dağ sırası.

behaim

  • Dört ayaklı hayvanlar.
  • Suriye'de bir sıradağ.

bilmünasebe / bilmünâsebe / بالمناسبه

  • Bir münasebetle, sırası geldiğinde. (Arapça)

bundan maada / bundan mâada

  • Bundan başka, bunun yanısıra. (Türkçe - Arapça)

burak / burâk

  • İman ehlini Sırat köprüsünden geçirecek olan binek, âhiret bineği.

büraka

  • Bütün gün yüzünü süsleyen kadın.
  • Yemek sırasında bir kimseye kızıp, yemeği kimseye vermeyip yalnız yiyen kadın.

cabeca

  • Yer yer. Ara sıra. Yerden yere. Bazı yerlerde. (Farsça)

ceniver

  • Sırat köprüsü. (Farsça)

cilen ba'de cilin

  • Devirden devire, asırdan asıra.

cumhur-u avam / cumhûr-u avâm / جُمْهُورُ عَوَامْ

  • Sıradan halkın çoğunluğu.

cürcani / cürcanî

  • (Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan) civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi bu Sey

dayı

  • Tunus ve Cezayir'in, Osmanlı idaresinde bulunduğu sıralarda buraları Osmanlılara tâbi olarak idare eden kimselere verilen ünvan.
  • Annenin erkek kardeşi.

dembedem

  • Bazan. Vakit vakit. Arasıra. (Farsça)

derpey

  • Hemen, ardı sıra. (Farsça)
  • Ardı sıra.

divançe

  • Kafiye itibariyle harf sırası tertibiyle yapılan küçük şiir mecmuası. (Farsça)

ebced

  • Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni Alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimelerin sırası ve harflerin rakam değerleri şu suretle gösterilmektedir (Ebced), (Hevvez), (Hutti), (Kelemen),
  • Arap harflerinin diziliş sırası, bu harflerin rakam olarak değerlerinden yola çıkılarak yapılan hesap.

ecnas / ecnâs

  • Cinsler; altında türlerin sıralandığı sınıflar.

ef'al-i mükellefin / ef'âl-i mükellefîn

  • Mükellef olanların (yani; Cenâb-ı Hakk'ın teklif ve emirlerini kabul ve vazifeli kimselerin) yaptıkları amel ve işler. Bunlar şu isim altında sıralanır: Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mübah, mekruh, haram, sahih bâtıl, fâsid, helâl.

efrenc

  • (Franc. dan) Bu kelime, Ortaçağda teşekkül ederek, o sıralarda Frankların ve bilhassa Charlemagne'in hükmü altında bulunanlara ve zamanla genişleyerek bütün Avrupalılara denmiştir. Frenk. Avrupalı ve hasseten Fransız. (Fransızca)

eimme-i erbaa

  • Dört imâm. Müslümanların en büyük ve yüksek âlimleri ve müctehidlerinden hak mezheb müessisleri olan ve ehl-i imâna rehberlik eden büyük imâmlar. İsimleri şöyle sıralanabilir: İmâm A'zam Ebu Hanife, İmâm-ı Şâfii, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed ibn-i Hanbel. (R.A.)

elbürz

  • Kafkas sıradağlarının en yükseği. (Farsça)
  • Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. (Farsça)
  • Uzun boylu ve yakışıklı kimse. (Farsça)

elem-i dembedem

  • Vakit vakit gelen elem. Ara sıra gelen acı.

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

esatir

  • İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji.
  • Saflar. Sıralar.

esbab-ı adiye / esbab-ı âdiye

  • Sıradan, alışıldık sebepler.

esna / esnâ / اثنا

  • Ara. Aralık. Sıra. Vakit. Zaman. Hengâm.
  • Ara, vakit, sıra.
  • Sıra, an. (Arapça)

esna-i harb

  • Ask: Savaş anı, harb sırası, ceng zamanı, muharebe esnâsı.

esna-i tarik / esnâ-i tarik

  • Yolculuk esnasında, sırasında.

esna-yı sefer / esnâ-yı sefer

  • Yoluculuk esnasında, yolculuk sırasında.

esnaf

  • Sınıflar. Sıralar. Türlüler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.

eşria

  • (Tekili: Şirâ) Yelkenler.

evsaf-ı adiye / evsâf-ı âdiye

  • Normal, sıradan vasıflar, nitelikler.

ezan / ezân

  • Bildirmek. Namaz vakitlerini bildirmek, müslümanları namaza dâvet etmek (çağırmak) için yüksek bir yerde belli olan Arabca kelimeleri sırası ile okumak.

ezhan-ı avam / ezhan-ı avâm

  • Avamın zihinleri; sıradan halkın akılları.

ezum

  • Isırıcı, ısıran.

faris

  • İran. İranlı.
  • Binici, süvâri.
  • Ferasetli, anlayışlı.
  • İrandaki Şiraz vilâyeti.

ferah

  • Şen, sıkıntıda olmayan. İç açıcı. Şenlendiren.
  • İnşirah. Sevinç.

feratık

  • Şiradan ve pekmezden yapılan pestil.

ferec

  • Sıkıntıdan kurtulmak, zafer, inşirah, kederden kurtulmak. Genişlik, ferahlık, fütuhat.
  • Girecek yerler.

fihris

  • (Fihrist) Bir dükkânda veya bir kitabın içerisinde ne bulunduğunu sıra ile gösteren liste. (Kataloğ)
  • (Çoğulu: Fehâris) Her nesnenin aslı.
  • Kanun.

fihriste

  • Ana özelliklerin sıralandığı liste, içerik.

firuz abadi / firuz abadî

  • (Mecdüddin Muhammed) (Hi: 729 - 817) İran'ın Şiraz Eyâletinde Firuzâbad isimli beldenin Kâzrun kasabasında doğmuştur. Büyük âlimlerdendir. Yedi yaşında Kur'anı hıfzetmişlerdi. Çok seyahat etmiştir. Bursa'ya geldiğinde Yıldırım Bayezid Han tarafından kendisine fevkalâde ikrâm olundu. En meşhur eseri

gah / gâh

  • Arasıra, bazan.

gah ü bi-gah / gâh ü bî-gâh

  • Sıralı sırasız, vakitli vakitsiz.

gahi / gâhî / گاهى

  • (Gehî) Arasıra, zaman zaman.
  • Kimi zaman, bazen, arasıra. (Farsça)

geh

  • Ara sıra. Bazan. (Farsça)

geza

  • Isırıcı, ısıran. (Farsça)

gıbben

  • Nâdiren, seyrek, arasıra.

gülhane

  • İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme Kapısı hizasına kadar devam eden saha. Bunun deniz tarafında, şimdiki hat boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan bu isim verilmiştir.

hafız-ı şirazi / hâfız-ı şirazî

  • (Bak: Sa'd-ı Şirazî)

halim-i alihimmet / halîm-i âlihimmet

  • Yumuşak huylu olmasının yanı sıra kutsal değerler uğruna gayret gösteren.

hareket-i adiye / hareket-i âdiye

  • Sıradan, normal hareket.

has kardeşler

  • Özel kardeşler; Üstadın çok değer verdiği, ilk sıradaki talebeler.

has şakirt

  • Üstadın çok değer verdiği ilk sıradaki talebesi.

has şakirtler

  • Özel talebeler; Üstadın çok değer verdiği, ilk sıradaki talebeler.

has varis / has vâris

  • Özel mirasçılar; Hz. Muhammed'in (a.s.m.) açtığı yolda ön sırada ilerleyenler.

hasis emir

  • Sıradan küçük, basit iş.

haslar

  • Üstadın çok değer verdiği, ilk sıradaki talebeler.

hassas bölgeler

  • Sivil savunmada düşmanın hedef tutacağı bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti aynı değildir. Hava savunması bakımından eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasında öncelik tesbitine ihtiyaç vardır. Hassas bölgeler, sırasıyla:1) Atomik vurucu üslerin bulunduğu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsler (Türkçe)

hattaf

  • Kırlangıç kuşu.
  • Kapıp kaçıran, kapıp aşıran.

hayat-ı sariye / hayat-ı sâriye

  • Varlıklara sirayet etmiş olan umumî hayat; Cenâb-ı Hakkın Hayat sıfatının bir tecellîsi olan varlıklardaki hayatın mebdei, kâinatın hayatı, ruhu.

hayır

  • Hayrette kalan, mütehayyir. Şaşıran.
  • Birikmiş su.

hazem

  • Dizme, sıralama.
  • Edb: İlk beytin ortasına birden dörde kadar harf ilâve etme.

heca

  • (Hece) Dilin ve ağzın bir hareketi ile çıkan bir veya birkaç harf. Harflerin sesi. Harflerin seslendirilmesi.
  • Elif-bâ sırasına göre dizili harfler. Bir sözü harfleri ile söylemek.
  • Şekil. Kıyâfet.
  • Yemek.
  • Sükut etmek, susmak.

hekir

  • Taaccüp eden, şaşıran.

hengam / hengâm

  • Zaman, devir, çağ,sıra, vakit, mevsim. (Farsça)
  • An, sıra, zaman.

hengamında / hengâmında

  • Sırasında.

himalaya silsilesi

  • Himalaya sıradağları.

hin / hîn

  • An, zaman, vakit. Sıra. Çağ.
  • Kıyamet.
  • An, zaman, vakit, sıra.

hineizin / hîneizin

  • (Zaman zarfı) o zaman, o sıra.

hısb

  • Yay avazı. Ok atma sırasında yaydan çıkan ses.

hisse-i şayia / hisse-i şâyia

  • Fık: Müşterek bir malın her bir cüz'üne sirayet eden hisse, pay.
  • Ortaklar arasında taksim edilmemiş olan müşterek mal. Meselâ: Bir kitaba, bir kaç kişi ortak ve taksim de mümkün değil ise; her hissedarın kitabın umumuna sahip olması.

hiyerarşi

  • Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sırası. (Fransızca)
  • Sıra gözetilerek yapılan herhangi bir tasnif. (Fransızca)
  • Huk: Aynı teşkilâta bağlı kişiler arasında yukarıdan aşağıya bir kontrol imkânı veren ve bu suretle astı üste bağlayan alâka. (Fransızca)

hiza / hizâ / حذا

  • Bir şeyin karşısı, mukabili. Bir doğru çizginin devamı ile hâsıl olan cihet, düzlük, sıra.
  • Devenin ve atın ayakları altında yere bastığı yerler.
  • Nalin.
  • Taraf.
  • Sıra, düzlük.
  • Sıra. (Arapça)
  • Hizâya gelmek: (Arapça)
  • Boyun eğmek, itaat etmek, kabullenmek. (Arapça)
  • Sırayı bozmadan durmak. (Arapça)
  • Hizâya girmek: Sıra olmak. (Arapça)

hufale

  • Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan.
  • Her kabuklunun arınıp pâk olanı.
  • Her nesnenin kemi ve yaramazı.
  • Yağ tortusu.
  • Şıra sıkıntısı ve kepeği.

hulefa-i raşidin / hulefâ-i râşidîn

  • Her bakımdan olgun ve Resûlullah Efendimize uyan yüksek halîfeler mânâsına, Resûl-i ekremden (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra sırasıyla halîfe olan hazret-i Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali (radıyallahü anhüm) için kullanılan tâbir.

huruf-u heca / huruf-u hecâ

  • Alfabe sırasına göre dizili harfler.
  • Kelimelerdeki harflere ayrıca ses katan elif, vav, he, yâ harfleri.
  • Alfabe sırasına göre dizili harfler.

husare

  • Arpa, buğday ve pirinç gibi hububâtın kabuğundan düşen parçalar.
  • Her kabuklu nesnenin, kabuğundan ayrılıp temizlenmesi.
  • Şirâ sıkıntısı.
  • Her nesnenin fenâsı.

ihtilaskar / ihtilaskâr

  • Çalan, aşıran, hırsızlık yapan. (Farsça)

ihtilaskaran / ihtilaskâran

  • (Tekili: İhtilaskâr) Çalanlar, aşıranlar, ihtilas edenler.

ihtilaskarane / ihtilaskârane

  • Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi. (Farsça)

ihtizar hali / ihtizâr hâli

  • Ölüm sırasında can çekişme hâli.

ilaveten / ilâveten / علاوة

  • Ek olarak, yanı sıra. (Arapça)

iman-ı gaybi / îmân-ı gaybî

  • Allahü teâlânın zâtı, sıfatları, âhiret, melekler, Cennet, Cehennem, Mîzân, Sırat gibi gözle görülmeyen şeylere görmeden inanmak.

imece

  • Köyün umumi işlerinde veya köylünün kendi işlerinde köy halkının müştereken çalışması. Beraberce birçok kimsenin toplanıp elbirliğiyle bir kişinin işini halletmesi ve herkesin işinin sıra ile bitirilmesi.

inde'l-muhakeme

  • Yargılanma anında, duruşma sırasında.

indettetkik

  • Tetkik sırasında, inceleme anında.

insicam / insicâm / انسجام

  • Düzen, sıra. (Arapça)

insiyak

  • Mânen sevk olunma. İlâhi ve mânevi sevk. Gönderilmek, bir kuvvetin te'siriyle çekilip gitmek. Ardı sıra gitmek.

intikal

  • Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek.
  • Göçmek, geçmek.
  • Sirâyet. Bulaşmak.
  • Bir şeyin miras olarak kalması.
  • Bir mes'eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.

intisak

  • Sıra ile düzgün olma, intizamlı oluş.

irdaf

  • Ardısıra yürütme, yürütülme.

irdafen

  • Ardısıra yürüterek.

islak

  • (Silk. den) Düzenleme, sıraya koyma.
  • Yola getirme.
  • Diziye geçirme.
  • Mesleğe sokma, sokulma.

isna aşeriyye / isnâ aşeriyye

  • Şiîliğin kollarından biri. Hazret-i Ali'nin halîfe olması açıkça emr olunmuştu, Eshâb (Peygamber efendimizin arkadaşları) bu emri yerine getirmediği için kâfir oldu diyen, Peygamber efendimizin vefâtından sonra hazret-i Ali ve sırasıyla onun iki oğlu ile torunlarını meşrû (geçerli) imâm kabûl eden v

isnad / isnâd

  • Bir söz veya haberi birisine nisbet etmek.
  • Peygamberimiz'in (A.S.M.) sözlerini sırası ile kimlerden nakledildiğini bildirmek.
  • Bir nesneye, bir şeye dayanmak.
  • Birisi için, bir şeyi yaptı demek. İftira etmek.
  • Dayandırma, sened gösterme.
  • Söylediği sözü bir başkasına dayandırmak, bir şeyi, birisi için yaptı demek.
  • Hadîs ilminde hadîs-i şerîf metninin sırasıyla kimler tarafından nakledile geldiğini bildirme.

israc

  • (Sirac. dan) Yakma, yandırma.

istif

  • İtl. Muntazam yığın. Sıralanmış eşya. Yığma. Nizam. Sıra. Dizi.

ıstıfaf

  • Dizilme. Sıralanma. Saf bağlama.

istilam / istîlâm

  • Selâmlamak. Hac ve umre ibâdetinde Kâbe'yi tavafa (etrâfında dönmeye) başlarken veya tavaf sırasında Hacer-ül-esved (Cennet'ten indirilen taşın) önüne gelindiğinde, elleri namaza durur gibi kaldırıp tekbir, tehlîl getirerek (Allahü ekber, lâilâhe ill allahü vallahü ekber diyerek) onu selâmlamak ve e

istitraden / istitrâden / استطرادا

  • Sırası gelmişken. (Arapça)

istitradi / istitradî

  • Asli mevzudan olmayıp sırası gelmişken bir konuyu dile getirme.

itilafçılar / itilâfçılar

  • Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletinin karşısında yer alan düşman ülkeler.

ittiba / ittibâ

  • Tâbi olma, uyma, ardısıra gitme.

ıttılak

  • İnşirahlı olma, ferahlı ve sevinçli olma.

ıttırad

  • İntizamlı, uygun şekilde. Saat gibi intizamlı hareket. Sıra ile birbirini takib eden. Ritmik.

ittirad

  • Düzenli, uygun biçimde sıra ile birbirini izleyen. Biteviye.

ittisak

  • Dizilmek. Bir nizam dahilinde sıralanmak.
  • Beraber olmak.
  • Tamam olmak. Toplanmak.
  • Yan yana dizilme, sıralanma.

iza'

  • Hiza, sıra.
  • Bolluk ve refah sebebi.

izafeten / izâfeten / اضافة

  • Ek olarak, yanı sıra. (Arapça)

kademe

  • Derece, sıra.
  • Merdiven basamağı.
  • Derece, sıra.

kafadar

  • Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. (Farsça)
  • Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş. (Farsça)

kaid

  • (A, uzun okunur) Süren. Sevkeden.
  • Koyunların önünden giden ve "Küsem" denilen koyun.
  • Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan.
  • Sıradağ.
  • Geniş ark.

kavafil

  • (Tekili: Kafile) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar.
  • Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler.

kebair

  • (Tekili: Kebire) Büyük şeyler, büyük günahlar. Kebairin sıralanışı:-Allah'ı inkâr etmek.-Allah'a şirk koşmak.-Kat'iyyen sâbit olan dini bir hükme inanmamak.-Allah'ın rahmetinden ümidini kesmek.-Allah'ın cezasından, mekrinden ve azabından emin olmak.-Günah üzerinde ısrar etmek. Yâni, herhangi bir gün

kedum

  • Adam ısıran eşek.

kevser

  • Allahü teâlânın Kevser sûresinde Peygamber efendimize verdiğini bildirdiği büyük ihsân. Âhirette Cennet'te Peygamber efendimize âit meşhûr nehir veyâ kıyâmet (hesâb) günü Cehennem üzerindeki Sırat köprüsü geçilmeden önce Peygamber efendimizin ve ümme tinin başına geldikleri meşhûr havuz.

kıraat-ı seb'a

  • Kur'an-ı Kerim'i yedi türlü okuma tarzı. Mâna değişmemek üzere Kur'an-ı Kerim Kureyş, Huzeyl, Havâzin, Kinane, Sakif, Temim ve Yemen lehçeleriyle "sırat, mâlik, cibril" gibi kelimelerin yedi türlü okunmasına denir.
  • Yedi türlü okuma.

kıyam-ı avam / kıyâm-ı avâm / قِيَامِ عَوَامْ

  • Sıradan halkın ayaklanması.

kuba mescidi / kubâ mescidi

  • İslâm târihinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) hicreti sırasında Medîne-i münevvere yakınında bulunan Kubâ'da ilk defâ inşâ edilen mescid.

külfet-i tahsil

  • Bir ilmi tahsil etme sırasında karşılaşılan zorluklar.

kurmay

  • Ordunun muharebeye hazırlanmasında ve savaş sırasındaki sevk ve idaresi için hususi tarzda yetiştirilmiş subay.
  • Mc: Becerikli.

kuva-yı sariye / kuvâ-yı sâriye

  • Kâinattaki herşeye sirayet edip giren mânevî güçler, kuvvetler.

leda

  • Sırasında, yapıldığında (mânâsına kullanılır).
  • Yan, nezd.

lede-l-müzakere

  • Müzakere anında, konuşma sırasında.

leff ü neşr

  • Edb: Bir yazı veya şiirde söz simetrisi yapma san'atıdır. Önce iki veya daha fazla kelimeyi sıralamak, sonra da onlarla alâkalı şeyleri söylemek. İki çeşidi vardır;1- Leff ü Neşr-i Müretteb (Düzenli leff ü neşir) : Birinci cümlede sıralanan kelimelerle ikinci cümlede söylenen kelimelerin aynı sırayı

leff-ü neşr

  • Sarıp bağlama ve çözüp yayma. Birkaç isim yazdıktan sonra onların her birine ait özellik veya görevleri ayrıca sıralama. Bu sıralama isimlerin sırasına uygun sırada olursa "mürettep" adını alır. Olmazsa "müşevveş" adını alır.

lügat

  • Bir dilin kelimelerini belli bir sıralama içinde, mânâlarıyla beraber ihtiva eden kitap, sözlük.

maada / mâadâ / ماعدا

  • Dışında, -den başka, başka, öte, yanı sıra. (Arapça)

mahmud şevket paşa

  • 31 Mart Hâdisesi patlak verdiği sırada Selânik'te bulunan Redif Tümeninin kumandanı.

mal-i mütekavvim

  • Huk: İki mânada kullanılır: Birisi, intifâı mübah olan şeydir. Diğeri, mâl-i mührez demektir. Meselâ, denizde iken balık gayr-i mütekavvim olup, tutmak ile ihraz olundukta, mâl-i mütekavvim olur. İntifâı mübah olmayan mal veya elde edilmemiş olan mal gayr-ı mütekavvimdir. Şirâ ile intifa' mübah oldu

manzam

  • (Çoğulu: Menâzım) Sıra, dizi.

manzum

  • Ölçülü, mizanlı, tertibli.
  • Vezni ve kafiyesi olan söz. Edebi ölçüsü olan sözler. (Kaside ve şiirler gibi).
  • Dizilmiş, sıralanmış, düzenlenmiş.

manzumat

  • Düzenlemeler, sıralamalar.

manzume

  • Tertibli, ölçülü yazı, şiir. Vezinli ve kafiyeli olan söz.
  • Sıra, dizi. Sistem.

martulos

  • (Martoloz) Osmanlı Devletinin teşekkülü sıralarında ve yeniçeri teşkilâtından önce, Hristiyanlardan, ordunun geri hizmetlerinde çalışmış olan teşekküllerden biridir. Silâhlanmış kişi mânasında Rumca bir kelimedir.
  • Eskiden Tuna gemicileri, korsanı mânasında da kullanılmıştır.

masfuf

  • (Masfufe) Saf bağlamış, dizilmiş. Sıra ile dizilmiş.

me'ne

  • Böğür, hâsıra.

mefreş

  • Eskiden göç sırasında yatak ve şilte taşımada kullanılan meşinden veya çadır bezinden yapılmış harar.

mehbut / mehbût

  • Korkudan şaşıran.

mehr-i muaccel

  • Miktarı tesbit edilen (belirlenen) ve nikâh sırasında erkeğin evleneceği kadına peşin olarak ödemesi gereken altın, gümüş, kâğıt para veya herhangi bir mal yâhut bir menfaat.

menazım

  • (Tekili: Manzam) Sıralar, diziler.

menhec-i sedad / menhec-i sedâd

  • Doğruluk yolu. Sırât-ı müstakim.

mertebe-i tadad / mertebe-i tâdâd

  • Sayma ve sıralama mertebesi.

mesabih

  • (Tekili: Misbah) Lâmbalar. Fenerler. Siraclar.

mesaff

  • (Saff. dan) (Çoğulu: Mesâff) Sıra sıra dizilme yeri.

metin / metîn

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kudretli, kâmil (kusursuz, noksansız) olan, hiçbir sûrette za'fiyet, âcizlik, güçsüzlük meydana gelmeyen.
  • Hadîs-i şerîfi rivâyet eden (nakleden) râvîlerin (zâtların) sıra ile isimleri demek olan sened kısmından sonra gelen hadî

mevcudat fihristesi

  • Varlıkların sıralandığı liste.

mu'cem

  • İ'câm edilmiş, noktalanmış, noktalı.
  • Hadis şeyhlerinin herbirisi.
  • Harf-ı heca sırasına konularak, her birisinin tarikından müellife kadar gelen rivayetleri toplayan kitaba denir.

mu'di / mu'dî

  • Sirâyet edici, bulaşıcı, sâri.

mu'sır

  • (Çoğulu: Mu'sırât) Sıkıcı, sıkan.

mücenned

  • (Mücennet) Sıralanmış asker, saf bağlamış neferler.

muhaya

  • Bölünemiyen bir şeyi nöbetleşe ve sıra ile kullanma.

muhayee

  • Pay edilmesi ve bölünmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile nöbetleşe kullanma.

mukabele / mukâbele

  • Hapsetmek.
  • Sonraya bırakmak, tehir etmek.
  • Meşveret etmek, danışmak.
  • Bir kimsenin evi yanında bir ev satıldığında; "başka kimse satın alsın, ben ondan şüf'a yolu ile alayım" diye şirâsına muhtaç iken tehir etmek.

mukaddir

  • Takdir eden. Bütün mahlukatın ve her şeyin esaslarını tanzim ve takdir edip sıralayan. Allah (C.C.). Bir şeyin kıymetini biçen, takdir eden. Beğenen.

mukaddirane / mukaddirâne

  • Takdir edercesine, kıymetini bilircesine, kıymetine göre sıralarcasına. Mukaddire yakışır hâlde. (Farsça)

münasebet-i adiye / münasebet-i âdiye

  • Normal, sıradan ilişki.

münavebeten

  • Nöbet ile, nöbetleşerek. Sırayla.
  • Nöbetleşe, sırayla.

munazzım

  • Sıralayıp dizen, tanzim eden.
  • Nazm yazan. Vezinli, kâfiyeli, tertibli yazan.

münessak

  • Sıralı ve düzgün bir tarzda dizilmiş.
  • Pek düz.

münşerih

  • inşirahlı, gönlü açık, sıkılmayan, eğlenen
  • (Şerh. den) İnşirahlı, gönlü sıkılmayan, neş'eli.

muntazam

  • Düzenli. Tertibli. İntizamlı. Düzgün sıralanmış. Her şeyin yerli yerinde olması. Derli toplu olma.

müntesik

  • (Nask. dan) Düzgün, bir sıraya dizilmiş.

müretteb / مُرَتَّبْ

  • Tertib edilmiş, dizilmiş, yerli yerine konulmuş, sıralanmış.
  • Kasden uydurulmuş.
  • Tayin edilmiş. Bir şey, bir yer için ayrılmış.
  • Sonradan kurulmuş.
  • Sıralanmış, dizilmiş.
  • Sıralanmış.

mürettep

  • Düzenlenmiş, sıralanmış; belli bir düzen ve sistemle konulmuş.

mürettib

  • (Retb. den) Tertib eden, nizâma, sıraya koyan.
  • Matbaada harfleri ve yazıyı yerine dizen.
  • Tertib eden, sıraya koyan.

musaffaf

  • (Saff. dan) Sıra sıra dizilmiş. Saflar biçiminde düzenlenmiş.

musannef

  • (Çoğulu: Musannefât) (Sınf. dan) Sıraya konulup tasnif edilmiş.
  • Te'lif edilmiş, yazılmış.

musannefat

  • (Tekili: Musannef) Sıraya konulup tasnif edilmiş kitaplar.

müselsel

  • (Silsile. den) Teselsül eden, birbirine bağlı olan, bir sırada devam eden. Zincir halkaları gibi bir sırada olan.
  • Edb: Bütün mısraları kafiyeli manzume.

müşir

  • Emreden, işaret eden, bildiren.
  • Mareşal. En büyük ünvanı taşıyan asker. Silâhlı kuvvetlerde, kaide olarak barış zamanında orgeneral rütbesine kadar terfi etmek mümkündür. Mareşal rütbesi, ancak muharebe sırasında ve bir meydan muharebesi kazanmış olan generallere verilir. Asıl vazife

müsta'ciben

  • Şaşakalarak, şaşırarak, taaccüb ederek.

müstagrib

  • (Çoğulu: Müstagribîn) Gurbete gitmek isteyen.
  • (Garabet. den) Şaşakalan, şaşıran, garibine giden.

müstagribane

  • Garibine ve tuhafına giderek, şaşırarak. (Farsça)

müstesna

  • Kural dışı, ayrı, sıra dışı.

mutaattıs

  • Aksıran.

müteaccibane / müteaccibâne

  • Şaşırarak, şaşkın bir şekilde.

müteakıb

  • Sıra ile, birbiri arkasından gelen.

müteakıben

  • Arka arkaya, ardı sıra, peşinden. Sonra.

müteakiben / müteâkiben

  • Hemen arkasından, peşi sıra, daha sonra.

müteattıs

  • Aksıran.

mütedahilen müteselsil / mütedâhilen müteselsil

  • İç içe girmiş daireler şeklinde zincirleme devam eden; küçükten büyüğe iç içe sıralanmış daireler.

mütegalibe

  • Sıra ile birbirine galib gelen.

mütehayyirane / mütehayyirâne

  • Şaşkınca, şaşkın şaşkın, şaşırarak. (Farsça)

müterettib

  • Terettüb eden. Sıralanmış, sıra ve tertibe girmiş.
  • Meydana gelen, icab eden.
  • Dolayı.
  • Sıralı, rütbeli.

müterettibe

  • Birbirine uyumlu şekilde sıralanan.

müteselsile

  • Zincirleme olarak, birbirine bağlı şekilde sıralanan.

müteselsilen / متسلسلا

  • Birbirine bağlanmış sıra halinde, zincirleme şekilde.
  • Sıra ile, zincirleme olarak, birbiri peşi sıra.
  • Zincirleme olarak, birbirinin ardı sıra. (Arapça)

mütevali

  • (Velâ. dan) Aralık vermeden devam eden, tevâli eden. Birbiri ardınca sıra ile olan.

mütevellih

  • Hayran olup şaşıran. Şaşan, şaşmış.

muttarid

  • Bir düzeye giden, sıralı, düzgün, muntazam.
  • Muntazaman devam eden. Bir düziye olan. Bir küllî kaideye mümasil ve muvafık olan. Sıralı. Düzgün.
  • Düzenli, sıralı.

muvacehe-i seadet / muvâcehe-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek kabrinin bulunduğu Hücre-i Seâdetin (odanın) kıble tarafında ziyâret sırasında önünde durulan duvar.

muvazi / muvâzi

  • Paralel, aynı sırada.

nasara

  • Hristiyanlar. Nasraniler. Hz. İsa'ya (A.S.) ilk önceleri Nâsıra Karyesindeki ahali yardım ettiklerinden, onlara "Nasara" ismi verilmiştir.

nasic

  • (Nesc. den) Dokuyan, nesceden.
  • Düzenleyen, tertib eden, sıralayan.

nazim

  • Sıra sıra, dizi dizi olan şey.

nazm

  • Sıra, tertib.
  • Kafiyeli, vezinli, söz, şiir.
  • Dizili olan şey.
  • Kur'an âyetleri.

nazm-ı garib-i hikmet / nazm-ı garîb-i hikmet / نَظْمِ غَرِيبِ حِكْمَتْ

  • Garib hikmetli sıralama.

nazmen

  • Nazım olarak, manzume halinde. Sıralı ve tertibli olarak.

neciyyullah

  • Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. (Devamlı Cenab-ı Hakk'a karşı teveccühle meşgul ve münacatla, İlâhî feyizlerle inşirah bulan meâlindedir.)

nevbet / نوبت

  • Nöbet, sıra. Sıra ile görülen iş.
  • Nöbet, sıra.
  • Nöbet, sıra.
  • Sıra, nöbet. (Arapça)

nizam

  • Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey, sıralanmış.
  • İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide.
  • Bir işin sebat ve kıyamına medar, sebep olan şey ve hâlet.

pasinler cephesi

  • Birinci Dünya Savaşı'nın ilk çıktığı sıralarda Erzurum yakınlarındaki Pasinler yöresinde Ruslar'a karşı açılan cephe.

pey-ender-pey

  • Ardısıra, arka arkaya, durmadan. Azar azar. (Farsça)

peyderpey / پى در پى

  • Arka arkaya, ardı sıra.
  • Peşpeşe, ardy sıra. (Farsça)

peyrev

  • Ardı sıra giden, tâbi olan, izinden giden, uyan. (Farsça)

rabıta / râbıta / رابظه

  • Rabteden, bağlayan, bitiştiren.
  • Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip.
  • Nefsini dünyadan men edip âhirete, Allah'a (C.C.) bağlanmak.
  • Tertip, sıra, düzen, usûl.
  • Bağ, ilişki, temas. (Arapça)
  • Sıra, düzen. (Arapça)

radde / râdde / رَادَّه

  • Derece. Rütbe. Sıra. Kerte. Mertebe.
  • Aşağı yukarı.
  • Fayda, menfaat.
  • Çizgi, hat.
  • Derece, sıra.
  • Sıra.

rampacı

  • Eski deniz muharebelerinde yakından dövüşerek zabtedilmek istenilen bir düşman gemisine hücumla borda bordaya gelindiği sırada düşman gemisindeki askerlerin vuku bulacak hücumunu menetmek için güverteye yayılan silâhendazlar.

ratib

  • Tertib edip sıraya koyan.

rede

  • Sıra. Bir duvardaki tuğla veya taş sırası.

refref

  • Mânevî bir binek; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Miraç mu'cizesi sırasında bindiği dört binekten sonuncusunun adı.

resif

  • Su yüzüne kadar gelen sıralanmış kayalar.

revabıt

  • (Tekili: Rabıta) Râbıtalar, bağlılıklar. Münasebetler.
  • Düzenler, sıralar, tertibler.

rikabdar / rikâbdar

  • Padişahların atla bir yere gidişleri sırasında özengiyi tutmak suretiyle ata binip inmelerine yardım eden kişi.

rütbe

  • Basamak, derece.
  • Memuriyet derecesi.
  • Sıra. Mertebe, menzile.
  • Efkârın sonu.
  • Merdiven ayağı.
  • Sıra, basamak.
  • Nicelik, derece.

rütebi / rütebî

  • Derecelere göre sıralama.

ruzname / rûznâme

  • Günlük, olayların zaman sırasına göre yazıldığı defter, takvim.

sa'di / sa'dî

  • (M. 1193-1291) Şiraz'da doğmuş büyük bir İran şâiridir. Gülistan ve Divan'ında bol bol temsilî hikâyeler kullanmıştır.
  • Saadete, uğura mensub.

sa'di-i şirazi / sa'di-i şirazî

  • (Hicrî: 587-691) Şiraz'da doğdu. 30 yıl ilme, 30 yıl seyahate, 30 yıl da inzivada ibadetle çalıştı. En meşhur eserleri Bostan ve Gülistan adındaki ahlâkî ve imanî kitaplarıdır.

sabır-suz / sabır-sûz

  • Sabır taşıran.

sabırsuz / sabırsûz

  • Sabrı yıkan, taşıran.

saf / صف

  • Sıra.
  • Dizi, sıra. Namazda cemâatin sırası.
  • Sıra. (Arapça)

şafak / شفق

  • Güneşin doğacağı sıradaki aydınlık. (Arapça)

safbeste / صف بسته

  • Saf bağlamış, sıra sıra dizilmiş.
  • Sıralanmış, sıra olmuş. (Arapça - Farsça)

saff / صف

  • Bir sıra dizilmiş şey, bir şeyi sıra ile uzun uzadıya dizmek.
  • Câmide cemâatın sırası.
  • Sıra, dizi.
  • Sıra, dizi, saf. (Arapça)

saff-saff

  • Dizi dizi. Sıra sıra.

saffeyn

  • İki sıra.
  • Muharebede karşılaşan iki taraf.

sahib-i tertib / sâhib-i tertîb

  • Tertîb sâhibi. Üzerinde kazâya kalmış namaz borcu bulunmayan veya kazâya kalmış namazların toplamı beş vakti geçmemiş bulunan ve namazda sırayı gözetmesi gereken kimse.

şahsiyet-i alelade / şahsiyet-i alelâde

  • Sıradan şahsiyet, kişilik.

sari

  • (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan.

saruf

  • (Bak: SIRAF)

satr

  • (Çoğulu: Sutur) Satır. Yazı sırası.

saz

  • Kamış. (Farsça)
  • Bir çalgı âleti. (Farsça)
  • Takım, silâh, edevat. (Farsça)
  • Ustalık. (Farsça)
  • At takımı. (Farsça)
  • Düzen, tertip, sıra. (Farsça)
  • Öğrenme. (Farsça)
  • Kuvvet, kudret. (Farsça)
  • Menfaat. (Farsça)
  • Benzer, misil, eş. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)

sebbabegeza / sebbabegezâ

  • Şaşarak parmağını ısıran. (Farsça)

sebeb-i adi / sebeb-i âdi

  • Sıradan, normal.

sebr ve taksim

  • Mantıkta kullanılan bir ispatlama yöntemi; bir şeyi kısımlara bölmek, sonra bütün bu kısımları sırayla çürüterek son kalan kısmın doğruluğunu ispat etmek.

sefine-i nuh / sefîne-i nûh

  • Nûh'un (aleyhisselâm) tûfân sırasında bindiği gemisi.

selasil

  • (Tekili: Silsile) Silsileler.
  • Zincir gibi olanlar. Zincirler.
  • Sıradağlar.

selasil-i cibal / selâsil-i cibal

  • Sıradağlar.

şerait-i adiye-i itibariye / şerait-i âdiye-i itibariye

  • Var sayılan, normal, sıradan kurallar.

şerere

  • (Çoğulu: Şirer-Şirâr) Ateş kıvılcımı.

sereyan / sereyân

  • Yayılma, her yere sirayet edip etkili olma.
  • Yayılma, dağılma.
  • Geçme, sirayet.
  • Yayılma, dağılma, sirâyet etme.

şerh-i sadr

  • Peygamber efendimizin çocukluğunda ve peygamberliği sırasında (mîrâc gecesinde) mübârek göğsünün açılarak kalbinin çıkarılması ve yıkanıp ilim, hikmet ve mârifet ile doldurulduktan sonra yerine konması hâdisesi.
  • Göğsün yâni kalbin ilâhî nûr, ilim, hikmet ve mârifet ve sekîne (ferahlı

silk

  • Dizi, sıra.
  • Yol, tarik.
  • İplik, hayt.

silsile / سلسله

  • Birbirine bağlanan, bir sıra meydana getiren şey. Zincir. Zincir gibi birbirine ekli ve bitişik olan.
  • Soy, sop.
  • Sıradağ.
  • Seri. Dizi.
  • Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra.
  • Zincir. (Arapça)
  • Hanedan. (Arapça)
  • Sıradağ. (Arapça)
  • Dizi. (Arapça)

silsile-i azam

  • Büyük silsile, ard arda gelen şeylerin oluşturduğu büyük sıra.

silsile-i azime / silsile-i azîme

  • Büyük silsile, büyük sıra.

silsile-i cibal

  • Dağ silsilesi, sıra dağlar.
  • Dağ silsilesi. Sıra dağlar.

sirar

  • (Çoğulu: Esirre) Sürur, sevinç.
  • Sırayla konuşmak.
  • Ay sonu.

sırat köprüsü / sırât köprüsü

  • Cennet'e geçilmek üzere, Cehennem üzerine kurulmuş, mâhiyeti kesin bilinmeyen köprü. Buna, yalnız sırât da denir.

sırat-ı müstakim / sırât-ı müstakîm / صراط مستقيم

  • Doğru yol.
  • Sırat köprüsü.

sıravari / sıravâri / sıravârî

  • Sıralı halde, sıra gibi. (Farsça)
  • Sıralı.
  • Sıralı gibi.

sirayet / sirâyet / سرایت

  • Bulaşma, geçme. (Arapça)
  • Sirâyet etmek: Geçmek, bulaşmak. (Arapça)

şiraze-bend

  • Şiraze bağlayan. (Farsça)
  • Düzenleyen, tanzim eden, düzen veren. (Farsça)

şire / şîre / شيره

  • Süt. (Farsça)
  • Şıra. (Farsça)
  • Şıra. (Farsça)
  • Özsuyu. (Farsça)
  • Süt. (Farsça)

şirec

  • Şırılgan yağı.
  • Üzüm suyu. Şira.

sirve

  • (Çoğulu: Sirâ) Küçük ok.
  • Çekirge yumurtası.

sıvar

  • (Çoğulu: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü.
  • Misk kabı.

sıyar

  • (Çoğulu: Sirân-Asvire) Misk kabı.
  • Sığır sürüsü.

sufuf / sufûf / صفوف

  • (Tekili: Saf) Saflar. Sıralar.
  • Saflar, sıralar.
  • Sıralar, saflar. (Arapça)

süluk / sülûk

  • Bir yola girme, bir sıraya dizilme.
  • Tasavvuf yoluna girme.

sümut

  • (Tekili: Simt) Taburlar, saflar.
  • Diziler, sıralar.

sünnet-i gayr-ı müekkede

  • Peygamber'in (A.S.M.) ibadet maksadıyla ara-sıra yapmış olduğu ameldir.

sünnet-i gayri müekkede

  • (Kuvvetli olmayan sünnet) Peygamber efendimizin, ibâdet maksadı ile arasıra yapıp, arasıra terk ettikleri işler ve ibâdetler. Buna, müstehâb da denir.

şürud

  • (Bak: ŞİRAD)

ta'dad

  • Sayı saymak. Sayıp dökmek. Birer birer söylemek. Sıralamak.

ta'sir

  • (Çoğulu: Ta'sirât) (Usr. dan) Güçleştirme.
  • (Çoğulu: Ta'sirât) (Asr. dan) Sıkıp suyunu çıkarma.

ta'şir

  • (Çoğulu: Ta'şirât) (Öşr. den) Öşürünü alma. Onda birini alma.
  • Ona bölme.

taayyünat

  • Meydana çıkmalar. Belli olmalar. Belli başlı adam sırasına geçmeler.

tabaka-i avam / tabaka-i avâm / طَبَقَۀِ عَوَامْ

  • Sıradan halk tabakası.

tabakat-ı müfessirin / tabakât-ı müfessirîn

  • Kur'ân-ı kerîmdeki murâd-ı ilâhîyi, yâni kastedilen mânâyı açıklayan tefsîr ilmi ile meşgûl olan İslâm âlimlerinin dereceleri.
  • Tefsîr âlimlerini derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplar.

tabakat-ı muhaddisin / tabakât-ı muhaddisîn

  • Resûlullah efendimizin işleri, sözleri ve hâllerini öğreten hadîs ilmi ile uğraşan İslâm âlimlerinin dereceleri.
  • Hadîs âlimlerini derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplar.

tabakat-ül-fukaha / tabakât-ül-fukahâ

  • Fıkıh âlimlerinin tabakası. Helâl ve haramı, emir ve yasakları bildiren fıkıh ilmi ile uğraşan âlimlerin dereceleri.
  • Fıkıh âlimlerini derecelerine göre tertîb edip (sıralayıp), hayatlarını ve eserlerini anlatan kitablar.

tabi'

  • Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden.
  • Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan.
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan.

taftafe

  • (Çoğulu: Tavâtıf) Böğür, hâsıra.

taht-ı hümayun / taht-ı hümâyun

  • Padişahların merasim sırasında oturdukları sedir.

talak-ı bayin / talâk-ı bâyin

  • Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz.

tanzim

  • (Nazım. dan) Sıraya koymak. Sıralamak. Dizmek.
  • Düzenlemek. Tertiblemek.
  • Islah etmek.
  • Manzum veya mensur olarak yazmak.

tarih

  • Hâdiseye vakit tayin etmek.
  • Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti.
  • Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim.
  • Vak'anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam.
  • Memlekette vâki olan hâdiseleri zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan ede

tasfif

  • (Çoğulu: Tasfifât) (Saff. dan) Sıralama, saf saf dizme.
  • Sağ elinin ayasını sol elinin arkasına vurmak.

tasnif

  • Sınıf sınıf etme, sıralama.
  • Kitap yazma.
  • Sınıflama.

tasrif

  • İstediği şekilde idare etmek. Maslahatta tasarrufa izin vererek mutasarrıf kılmak.
  • Bir şeyi bozup değiştirerek türlü şekillere koymak, evirip çevirmek.
  • Gr: Bir kelimenin veya fiilin çeşitli zamanlara göre sıra ile söylenişi. Sarf kaidesi üzere kelimenin şeklini başka kelimele

tavile

  • Birbiri ardına bağlanmış bir sıra hayvan. Hayvan katarı.
  • Tavla, ahır.
  • Çayıra salınan hayvanın ayağına bağladıkları tavla ipi.

te'lif / te'lîf

  • Başkalarının sözlerini kendine mahsus bir sıra ile toplayıp kitâb hâline getirme.

teakubi / teâkubî

  • Arka arkaya gelme, sırayla birbirini takip etme şeklinde.

tecnid

  • Askerleri sıraya koyma, sıralama.

tedavür

  • Sıra ile yapmak, bir şeyi karşılıklı yapmak.

teksir

  • (Çoğulu: Teksirât) Çoğaltmak, artırmak, çoğaltılmak.

teleclüc

  • Söylerken şaşırarak ağzında lâkırdıyı karıştırarak söylemek.
  • Kımıldatmak. Hareket etmek.
  • Tereddüt.

tensik

  • Nizam üzere dizmek. Nizâma koymak.
  • Edb: Bir ibârede zikredilecek birkaç şeyi sırasıyla irad eylemek. Sıra tertibi ile mânâ yükselirse tensik-i irtifâî, alçalırsa tensik-i inhitatî denir.

terdif

  • (Çoğulu: Terdifât) (Redf. den) Peşinden ardı sıra yürütme.

terekkün

  • (Rükn. den) Rükünleşme, erkân sırasına geçme, erkândan olma.
  • Mânen kuvvet bulma.

terettüb

  • Sıralanmak.
  • Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak.
  • Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak.
  • Zuhura gelmek.
  • Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi.
  • Sıralanma, gerekme.

terettüb eden

  • Sıralayan, gerektiren.

terettüb-ü esbab

  • Sebeplerin sıralanışı.

tertib / tertîb

  • (Çoğulu: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak.
  • Tedarik edip hazır ve müheyya kılmak.
  • Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak.
  • Mertebelere göre davranmak.
  • Hile ile aldatma.
  • Sıralama, düzenleme.
  • Düzeltme. Dizme, sıralama, düzene koyma.
  • Hile ile aldatmak.
  • Sırayı gözetmek.

tertib sahibi / tertîb sâhibi

  • Üzerinde kazâya kalmış namaz borcu bulunmayan veya kazâya kalmış namazların toplamı beş vakti geçmemiş bulunan ve namazda sırayı gözetmesi gereken kimse.

tertib-i kur'an / tertib-i kur'ân

  • Kur'ân'daki sûrelerin düzenlenmesi, sıralanması.

tertib-i mukaddemat / tertib-i mukaddemât

  • Bir sonuca ulaşmak için uyulması gerekli olan sebepler sırası.
  • Bir neticenin meydana gelmesi için lâzım olan sebeplerin sıralarına göre tertib edilmesi. Bir neticeye varılması için sırasıyla riayet edilmesi icab eden sebebler.

tertibat / tertîbat / تَرْت۪يبَاتْ

  • Sıralamalar.

tertibat-ı mukaddeme / tertibât-ı mukaddeme

  • Başlangıçtaki sıralamalar, tertib ve düzenler.

tertibkerde

  • Düzenlenmiş, sıraya konmuş, tertib edilmiş. (Farsça)

tertibsaz / tertibsâz

  • Düzenleyen, sıraya koyan, tertib eden. (Farsça)

tertip etmek

  • Düzenlemek; dizmek, sıralamak.

teselsül

  • Burhân-ı tatbîk delîli ve benzerlerinde, Allahü teâlânın varlığının lâzım olduğunu isbat etmekte kullanılan delillerden biri. Hâdislerin (sonradan var olan şeylerin) birbirinin varlığına sebeb olarak geriye doğru sonsuza kadar zincirleme birbiri ardı sıra gitmesi.

tesmit

  • Aksıran kimselere: "Yerhamükâllah: Allah sana merhamet etsin" demek.

teşmit

  • Aksıran kimseye: "Yerhamükâllah: Allah sana merhamet etsin" deme.

teşmiyet

  • Aksırana karşı hayır ve bereketle duâ etmek. (Yerhamükümullâh: Allah size merhamet ve rahmet ihsan etsin) meâlinde dua etmek.
  • Aksırana dua etmek.

tevafukat-ı harfiye

  • Harflerin sıralanışındaki tevafuklar, münasebetler, uygunluklar.

tevali

  • Uzayıp gitmek, devam etmek. Birbiri ardınca sıra ile gelmek. Sürmek.

tevhid-i ami / tevhid-i âmi

  • Sıradan bir insanın Allah'ın birliğine inanması.

tıla'

  • Tâze üzüm şırasının, ateşte veya güneşte ısıtılarak üçte birinden fazlasının uçmasıyla elde edilen içki.

tille

  • Basamak.
  • Sıradağ.

ukul-ü aşere / ukûl-ü aşere

  • Bazı eski felsefecilere göre kâinatı idare eden on akıl (Onlara göre birinci akıl Allah'ın yarattığı akıldır, diğerleri ise, her biri, sırasıyla bir sonrasını türetmiştir.).

uluhiyet-i sariye / ulûhiyet-i sâriye

  • Varlıklara sirayet eden, geçen ulûhiyet.

uluhiyet-i sariye ve hayat-ı sariye / uluhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye / ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye

  • Vahdet-ül vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatiyetin eşyaya sirayet etmesi, yani tecelli etmesi mânasında olan bu tabirlerden, ehil olmayanlar; Allah'ın tecessümünü veya eşyaya hulûl'ünü veya eşya ile ittihad ve ittisal'ini zu'metmek gibi bâtıl vehimlere düştül
  • Vahdetü'l-vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatın eşyaya sirayet etmesi.

usare-i ineb

  • Üzüm suyu. Şıra.

üskub

  • Sıra ile dikilmiş olan ağaçlar.
  • Kunduracı.
  • Dökülmüş olan, akan su.
  • Demirci.

valihin / vâlihîn

  • Hayrette kalanlar. Şaşıranlar.

varaka

  • Tek yaprak hâlindeki kâğıt.
  • Nebât yaprağı. Maden yaprağı. Kitap yaprağı.
  • Hasis kimse.
  • Peygamberimize (A.S.M.) ilk vahyin geldiği sırada Hz. Hatice vâlidemizin (R.A.) hâdiseyi kendisine bildirdiği ve o zamanın meşhur bir âlimi olan Varaka İbn-i Nevfel'in adı.

veda hutbesi / vedâ hutbesi

  • Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hicretin onuncu senesinde yaptığı Vedâ haccı sırasında îrâd buyurduğu (okuduğu) hutbe.

vely

  • Birbiri ardı sıra gelme. Tâkib etme.
  • Çıkma. Olma.
  • Yaz yağmurundan sonra olan yağmur.
  • Yakınlık.

velyetme

  • Birbiri ardı sıra gitmek birini takip etmek.

veylettirmek

  • Birbiri ardı sıra götürmek, birbiri ardı sıra gelmeyi sağlamak.

vila'

  • Birbirinin ardı sıra gelmek.
  • Abdest esnasında uzuvları yıkarken birisi kurumadan diğerini yıkamağa başlamak.
  • Ahbablık, yakınlık, dostluk.

yerhamükümullah

  • "Allah (C.C.) size rahmet ve merhamet eylesin" meâlinde dua olup, aksıran kimseye söylenmesi sünnettir.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın