LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Simā ifadesini içeren 233 kelime bulundu...

adem-i merkeziyyet

  • Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.

akis / عكس / عَكِسْ

  • Yansıma.
  • Yansıma, yankı.
  • Yansıma, aksetme, akis. (Arapça)
  • Yansıma.

aks / عكس

  • Yansıma.
  • Yankı, yansıma, tersi.
  • Yansıma, akis. (Arapça)
  • Aksetmek: Yansımak, vurmak. (Arapça)

aks-i misal / aks-i misâl / عَكْسِ مِثَالْ

  • Görüntünün yansıması.
  • Sûretin yansıması.

aks-i misali / aks-i misalî

  • Yansıma; (aynada yansıyan) görüntü.

aks-i nur / aks-i nûr / عَقْسِ نُورْ

  • Nurun yansıması.
  • Nurun yansıması.

aksam-ı tecelliyat / aksâm-ı tecelliyât

  • Tecellilerin, yansımaların kısımları, çeşitleri.

arab

  • Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.

asar-ı esma-i ilahiye / âsâr-ı esmâ-i ilâhiye

  • Allah'ın isimlerinin eserleri, varlıklardaki izleri, yansımaları.

ashab-ı suffa / ashâb-ı suffa

  • Suffa ehli. Bunlar, Hz. Peygamberin (A.S.M.) mescidine bitişik üstü örtülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada yaşarlardı. Bu zatların yaşayışları ve hâlleri din hizmeti, hayatı bakımından büyük değer taşımaktadır. Bütün hayatları Peygamberimiz'in (A.S.M.) yanında bulunarak Kur'ânın en yükse

asmıha

  • (Tekili: Sımah) Kulak kanalları.

ayine-i tecelli / âyine-i tecellî

  • Yansıma aynası.

çar-gah / çar-gâh

  • Dört taraf ki, bunlar; şark, garb, şimal, cenub'dur. (Farsça)
  • Dünya, küre-i arz, cihan. (Farsça)
  • Türk musikisinde bir makam adıdır. (Farsça)

celevat / celevât

  • Cilveler, yansımalar.

cemal-i suret / cemâl-i sûret / جَمَالِ صُورَتْ

  • Dış görünüş, sîmâ güzelliği.

cenub

  • Güney. Şimalin zıddı olan taraf.

cerbeya

  • Mağrib ile şimâl arasında esen yel.

cereyan-ı tecelliyat

  • Tecellîlerin cereyanı, yansımaların akıp gitmesi.

cereyan-ı tecelliyat-ı ilahiye / cereyan-ı tecelliyat-ı ilâhiye

  • İlâhî yansımalarının meydana gelmesi, cereyan etmesi.

cilve

  • Yansıma, görüntü.

cilve-i akis

  • Yansımanın görüntüsü.

cilve-i azam / cilve-i âzam

  • En büyük yansıma.

cilve-i cemal ve kemal / cilve-i cemâl ve kemâl

  • Güzellik ve mükemmelliğin yansıması, görüntüsü.

cilve-i cemal-i baki / cilve-i cemâl-i bâki

  • Sonsuz güzelliğin bir yansıması.

cilve-i cüz'i / cilve-i cüz'î

  • Ferdî bir yansıma, görünme.

cilve-i ef'al / cilve-i ef'âl

  • İlâhî fiillerin yansıması.

cilve-i esma / cilve-i esmâ

  • Allah'ın isimlerinin görüntüsü, yansıması.

cilve-i etem

  • Tam yansıma ve görüntü.

cilve-i etemm

  • Tam yansıma ve görüntü.

cilve-i feyzi

  • Bereketinden gelen yansıma, iz düşümü.

cilve-i hassa ve mümtaze / cilve-i hâssa ve mümtaze

  • Çok özel ve seçkin yansıma, görüntü.

cilve-i hayat

  • Hayat görüntüsü, yansıması.

cilve-i hitab-ı rabbani / cilve-i hitab-ı rabbânî

  • Herşeyi yaratıp terbiye eden Allah'ın hitabının cilvesi, yansıması.

cilve-i i'caz / cilve-i i'câz

  • Mu'cizeliğin görüntüsü, yansıması.

cilve-i in'ikas / cilve-i in'ikâs

  • Görüntünün yansıması.

cilve-i inayet-i rabbaniye / cilve-i inâyet-i rabbâniye

  • Rabbimizin yardım ettiğini gösteren yansımalar, belirtiler.

cilve-i irade

  • Cenâb-ı Hakkın iradesinin bir yansıması, izi.

cilve-i irade-i ilahiye / cilve-i irade-i ilâhiye

  • İlâhî iradenin yansıması, görünmesi.

cilve-i kübra / cilve-i kübrâ

  • En büyük cilve, yansıma.

cilve-i kudret

  • Allah'ın kudretinin yansıması.

cilve-i kudret-i ezeliye

  • Varlığının başlangıcı olmayan ve ezelden beri var olan Allah'ın kudretinin tecellisi, yansıması.

cilve-i kudret-i fatır / cilve-i kudret-i fâtır

  • Benzersiz şeyler yaratan Allah'ın kudretinin cilvesi, yansıması.

cilve-i kudret-i kudsiye

  • Allah'ın sonsuz ve noksansız kudretinin tecellisi, yansıması.

cilve-i kudret-i rabbaniye / cilve-i kudret-i rabbâniye

  • Rabbânî kudret ve iradenin yansıması.

cilve-i lezzet

  • Lezzet veren tecelli, lezzetin bir yansıması.

cilve-i mana / cilve-i mânâ

  • Mânânın yansıması, görünmesi.

cilve-i nur

  • İlâhî nurun yansıması ve görünmesi.

cilve-i rahmet-i alem / cilve-i rahmet-i âlem

  • Cenâb-ı Allah'ın bütün âlemleri kuşatan rahmetinin yansıması.

cilve-i rahmet-i rahmaniye / cilve-i rahmet-i rahmâniye

  • Sonsuz şefkat ve merhameti bütün varlık âlemini kuşatan Allah'ın rahmetinin yansıması.

cilve-i rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesinin yansıması.

cilve-i samediyet

  • Herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın isim ve sıfatlarının varlıklar üzerindeki yansımasının görünümü.

cilve-i sırr-ı i'caz / cilve-i sırr-ı i'câz

  • Mu'cizelik sırrının cilvesi, yansıma ve görüntüsü.

cilve-i zatiye / cilve-i zâtiye

  • Zâtının, aynının görüntüsü, yansıması.

damacana

  • Su veya başka sıvıları taşımaya mahsus dar ağızlı, şişkin gövdeli çoğu hasırla sarılı veya sepetli büyük şişe.

derecat-ı tecelli / derecât-ı tecellî

  • Yansıma dereceleri.

derecat-ı tecelliyat / derecât-ı tecelliyât

  • Görünüm ve yansıma dereceleri.

deskere

  • Şehir ve kasaba, il ve ilçe. (Farsça)
  • Hasta insan, eşya vs. taşımaya yarayan tahta. (Farsça)

doz

  • Kim: Bir maddenin bir karışıma girmesi gereken muayyen miktarı.
  • Tıb: Bir hastaya bir defada veya bir günde verilecek ilâç miktarı.
  • Ölçü, miktar.

ehadiyet

  • Allah'ın bütün esması ile her bir varlıkta isimlerinin yansıması.

enva-ı tecelliyat / envâ-ı tecelliyât

  • Tecellîlerin, yansımaların türleri.

esma-i külliye / esmâ-i külliye

  • Bütün varlık âleminde yansımaları görünen Allah'ın isimleri.

esma-i müpheme / esmâ-i müpheme

  • Gr. ism-i mevsuller; mânâsı kapalı isimler; yalnız başına müstakil bir mânâ taşımayan ancak kendinden sonra gelen cümle ile (sıla cümlesi) birlikte bir mânâ içeren isimler.

ezfar

  • Tırnaklar.
  • Tırnakbahuru denilen tıbbi bir koku.
  • Şimal kutbunda bulunan küçük yıldızlar.

fen ve san'at balonu

  • Fen ve san'at uçağı (Balon, 20. yüzyılın başlarında hava taşımacılığında ileri teknolojiydi.).

ferkadan

  • Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).

fetur

  • Oruç açacak nesne.
  • Yaratmak.
  • Yarmak.
  • İki parmağıyla kaşımak.

feyz-i kemal / feyz-i kemâl

  • Olgunluğun feyzi, mükemmelliği yansıması.

feyz-i tecelli / feyz-i tecellî

  • Yansımadan doğan feyz, bereket.

garazsız

  • Kötü bir niyet taşımaksızın.

hadis-i merdud / hadîs-i merdûd

  • Mânâsı olmayan ve rivâyet şartlarını taşımayan söz.

hadş

  • Kaşımak.
  • Tırmalamak.

hafz

  • Taşımak için hazırlanmış ev eşyası. Ev eşyası taşıtılan deve.
  • Bir şeyi eğmek veya elden bırakmak.

hamele-i arş

  • Arşı taşımakla görevli dört büyük melek.

hamil / hâmil / حامل

  • Taşıyan. (Arapça)
  • Hamile. (Arapça)
  • Sahip. (Arapça)
  • Hâmil olmak: Taşımak. (Arapça)

haml / حمل

  • Taşıma. (Arapça)
  • Gebelik. (Arapça)
  • Yükleme. (Arapça)
  • Hamletmek: Yüklemek. (Arapça)

hamş

  • Kaşımak.
  • Tırmalamak.

hariş

  • Kaşınma, kaşıma. (Farsça)

harş

  • Avlamak.
  • Kaşımak.

hatim / hatîm

  • Kâbe'nin şimâl (kuzey) duvarı hizâsında yarım dâire şeklindeki duvarcık ile Kâbe-i muazzama arasında kalan yer.
  • Kâbe-i Muazzama'nın şimal tarafındaki taş. Duvar gibi olan sur.

hergele

  • Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü.
  • Böyle bir sürüye dahil olan hayvan.
  • Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam.
  • Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.

hidemat-ı şakka

  • Taş taşımak, toprak kazmak gibi, mahkûmlara yaptırılan ağır hizmetler.

himal

  • Yük getirmek, yük taşımak.

hoppa

  • Herşeye girişen hafif mizaçlı çocuk tabiatında olan kimse. Yersiz davranışlarda bulunan, dilediğince davranan kişi. Delişmen, şımarık.

hoşmanzar

  • Manzarası güzel. Güzel görünen. (Farsça)
  • Mc: Güzel yüzlü. Siması güzel olan. (Farsça)

huduş

  • Kaşımaktan ve tırmalamaktan dolayı olan yara.

ilmah

  • Hemen gösterip çabucak yok etme.
  • Bir şeyi parlatma.
  • Güzel simalı bir kadın veya kız, yüzünü gösterip hemen çekilme.

imkan-ı harabiyet / imkân-ı harabiyet

  • Yıkılıp yok olma ihtimalini taşıma.

in'ikas / in'ikâs / اِنْعِكَاسْ

  • Tasavvufta bir büyüğün kalbindeki feyz denilen mânevî ilimlerin talebenin kalbine yansıması.
  • Yansıma, aksetme.
  • Yansıma.

in'ikas etmek / in'ikâs etmek

  • Yansımak.

in'ikas-ı kemal / in'ikâs-ı kemâl

  • Kusursuzluğun yansıması.

in'ikasat / in'ikâsât

  • Yansımalar, aksetmeler.

inikas / inîkas

  • Yansıma.

inkar / inkâr / انكار

  • Yadsıma, reddetme. (Arapça)
  • İnkâr edilmek: Yadsınmak. (Arapça)
  • İnkâr etmek: Yadsımak. (Arapça)

istihale-i in'ikasiye / istihâle-i in'ikâsiye

  • Yansımanın başkalaşması, farklı bir keyfiyet alması.

kabih-ül vech

  • Çirkin yüzlü. Suratı, siması güzel olmayan.

kaşağı

  • Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet.
  • İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet.

kass

  • Talep etmek, istemek.
  • Nemime, söz götürmek, lâf taşımak.

katb

  • (Katub) Daim çatık çehreli, ekşi yüz.
  • Bir kimseyi darıltmak, gücendirmek.
  • Birikmek, biriktirmek, doldurmak.
  • Dolu çuval taşımak, götürmek için hazırlamak.
  • Arslan.

kutb

  • (Kutub) Dünyanın şimâl veya cenub uçları. (Güney ve kuzey taraflarının son kısımları.)
  • Elektrik cereyânını meydana getiren veya mıknatısın uçlarından her biri.
  • Dini bir meslek veya grubun başı. Bir çok müslümanların kendisine bağlandıkları azim ve büyük evliyaullahtan zamanın

kutbeyn

  • İki kutub. Şimal ve cenub kutbu. Kuzey ve güney kutubları.

lahk

  • (Lehak) Geriden yetişmek, ardından yetiştirilmek.
  • Alüvyon. Liğ. Akarsuların taşımasıyla gelen maddeler.

lika

  • Kavuşmak. Rast gelip buluşmak. Görüşmek. Yalnız görüşmek.
  • Yüz, sima, çehre.

maçin

  • Çin'e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb oldukları anlaşılıyor. İçlerinde sarı saçlı ve mavi gözlü adamlar dahi bulunuyorsa da lisan bakımından Doğu Türkistan'ın aha

magrib

  • (Mağrib) Batı taraf. Garb. Güneşin battığı cihet. Akşam vakti. Afrikanın şimâl tarafı. Türkiye'ye nisbetle garbda bulunan Fas, Tunus, Cezayir ve İspanya tarafı.

makes / mâkes / معكس

  • Yansıma yeri.
  • Yansıma yeri, ayna.
  • Yansıma yeri. (Arapça)
  • Makes bulmak: Yansımak, yansıyacak yer bulmak. (Arapça)
  • Makes olmak: Yansıtmak, yansıma yeri olmak. (Arapça)

maliyyet / mâliyyet

  • Alış fiyatı ile birlikte taşıma ile işçilik ücretleri, vergi gibi masrafların hepsi.

mazhar

  • Yansıma ve görünme yeri; sahip olma, erişme.

mazhar-ı tecelli / mazhar-ı tecellî

  • Tecellilere erişme, yansımalara ayna olma.

mefreş

  • Eskiden göç sırasında yatak ve şilte taşımada kullanılan meşinden veya çadır bezinden yapılmış harar.

mekare / mekâre

  • Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı.
  • Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli

mezahir / mezâhir

  • Aynalar; görünme ve yansıma yerleri.

mıknatıs

  • yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe.
  • Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güne

mirfak

  • Dirsek.
  • Mutfak. Kiler.
  • Semânın şimal tarafında bir yıldız ismi.

mis'

  • Şimal yeli, kuzey rüzgârı.

mısr

  • (Çoğulu: Emsâr) İki şey arasındaki perde, hâil.
  • Memleket. Şehir.
  • Afrika'nın şimalinde bir memleket ismi.
  • Bir hububat adı.

mugayyebat-ı hamse / mugayyebât-ı hamse

  • Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti'dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe kimse bilemez. Bunlara me

münakalat / münâkalat / مناقلات

  • Taşımacılık. (Arapça)

münakale / münâkale

  • Taşımak, ulaştırmak, aktarmak.
  • Taşıma.

müşahedetullah

  • Varlıklar üzerinde Allah'ın isim ve sıfatlarının yansımalarını gözlemleme.

müstemirrü't-tecelli / müstemirrü't-tecellî

  • Yasıması devamlı, kesintisiz.

muttasıf olma

  • Sıfatı üzerinde taşıma.

nahiye

  • Yan taraf, kenar, civar, çevre.
  • Küçük yer, bölge. İdari taksimatta, kazadan küçük, köyden büyük olan yerleşme merkezi.

nakia

  • (Çoğulu: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek.
  • Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun.
  • Damat için hazırlanan yemek.
  • Ziyafet.

nakil / nâkil / ناقل

  • Nakletme, taşıma.
  • Taşıma, nakil. (Arapça)
  • Anlatan, nakleden. (Arapça)

nakl / نقل

  • Bir yerden bir yere götürme. Taşıma.
  • Ev ya da yer değiştirme. Taşınma.
  • Duyduğu bir şeyi başkasına anlatmak, rivayet etmek.
  • Bir dilden başka dile çevirmek.
  • Bir şeyi başka bir yere götürmek, taşımak, yer değiştirmek.
  • Anlatmak, duyduğu bir şeyi başkasına hikâye etmek, rivâyet etmek.
  • Bir dilden başka dile çevirmek, terceme etmek.
  • Eski mest ve çizme.
  • Yırtık elbiseyi yamamak.
  • Taşıma, nakil.
  • Nakil, anlatma. (Arapça)
  • Taşıma. (Arapça)
  • Nakletmek: (Arapça)
  • Anlatmak. (Arapça)
  • Taşımak. (Arapça)
  • Nakledilmek: (Arapça)
  • Anlatılmak. (Arapça)
  • Taşınmak. (Arapça)

nakletme

  • Taşıma.

nakli / naklî

  • Nakle dayanan, kitap ve sünnete dayalı olan.
  • Taşıma ile ilgili.
  • Nakliye ile, taşıma ile ilgili.
  • Akla değil de nakle dayanan, yani söylenen hakikat.

nakliyat / nakliyât / نقليات

  • Taşıma.
  • Nakil işleri, taşıma işleri.
  • Anlatılanlardan öğrenilenler.
  • Nakiller.
  • Taşımalar.
  • Taşımacılık. (Arapça)

nakliye / نقليه

  • (Çoğulu: Nakliyat) Eşya taşıma işi.
  • Taşıma parası.
  • Taşımayla ilgili olan.
  • Taşıma. (Arapça)

naz

  • Bir şeyi beğenmeyiş, şımarıklık. (Farsça)
  • Beğendirmek maksadiyle kendini ağır satmak. (Farsça)
  • Celb-i muhabbet için edilen nezâket, letâfet ve zarafet. (Farsça)
  • Yalvarma, rica. (Farsça)

nazdar

  • Nazlı. Naz yapan. Şımarık. (Farsça)
  • Meşhur bir cins lâle. (Farsça)

nazenin

  • İnce, nazlı, zayıf, lâtif, hoş eda olan, nazlı yetişmiş, şımarık. Oynak. Nazik endamlı (Farsça)

neka' / nekâ'

  • Yarayı kaşımak.
  • Soymak.
  • Çok azap etmek, acı çektirmek.

nemime / nemîme

  • Söz götürme. Lâf taşıma. Bir kimse aleyhindeki sözleri ifsad maksadıyla kendisine eriştirme.
  • Söz götürme, taşıma, kişi aleyhindeki sözleri ona eriştirme, koğuculuk etme.
  • Koğuculuk, müslümanlar arasında fitne çıkarmak, ara bozmak için söz taşıma.
  • Söz taşıma.

nisbet-i in'ikas / nisbet-i in'ikâs

  • Yansıma oranı.

nukuş-u tecelliyat / nukuş-u tecelliyât

  • İlâhî yansımaların ve görünmenin nakışları.

nur-u timsal / nur-u timsâl

  • Yansımanın nuru, aydınlığı.

renc-ber

  • (Renc; sıkıntı, zahmet. Ber; çeken) Tarla ve bahçede yahut başka işlerde kazmak veya taş, toprak taşımak gibi işlerde çalıştırılan gündelikçi. Amele, ırgat. (Farsça)
  • Çiftçi. (Farsça)

reşehat-ı meziyat / reşehât-ı meziyât

  • Meziyetlerin, güzel özelliklerin dışa yansımaları.

sahc

  • Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi.
  • Kaşımak.
  • Tırmalamak.

sema' / semâ'

  • (Bak. SİMÂ')

şemail

  • (Tekili: Şimal) Huylar, ahlâklar, tabiatlar.

semale

  • (Çoğulu: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık.
  • Tereyağı.
  • Araptan bir kabile.

serap

  • Su gibi görünen yansıma.

simah

  • (Bak: Sımah)

şimalen

  • Soldan, sol taraftan, şimalden, kuzey taraftan.

şimali / şimalî

  • Şimale ait, sola ve kuzeye ait.

simavi / simavî

  • Çehreye ait, yüz şekline dair.
  • Simavlı.

sime

  • (Çoğulu: Simât) Damga, alâmet, nişan.

simm

  • (Çoğulu: Simâm-Sümum) Küçük dar delik.
  • İğne deliği.
  • Ağu, zehir.
  • Kast.
  • Düzeltme, ıslah.
  • Set.

simn

  • (Simâne) : Semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık.

simyan

  • (Simân) (Süryanice) Hak.

sınıfi / sınıfî

  • Sınıfla alâkalı, kısıma ait.

sümut

  • (Tekili: Simât) Sofralar, yemek masaları.
  • Sofraya veya masaya gelmiş yemekler.

şürruf

  • Ters ve balçık taşımada kullanılan ve tezkere denilen âlet.

ta'viz / ta'vîz

  • Kur'ân-ı kerîmde bildirilen ve Peygamberimizden naklen gelen duâları okumak veya bunları yazıp üzerinde taşımak.

tabut / tâbut

  • Sandık. Ölü taşımaya mahsus sandık. Hz. Musa'ya inen on emrin konduğu sandık.

tahdiş

  • (Hadeş. den) Kurcalamak. Tırmalamak.
  • İncitmek.
  • Kaşımak.

tahtırevan

  • Deve, fil, at vb. hayvanlara yüklenerek veya omuzlarda taşınan üstü örtülü taşıma aracı.

tamam-ı aks

  • Yansımanın tamamı.

tecella / tecellâ

  • Yansıma, görünme.

tecella-yı cemal / tecellâ-yı cemâl

  • Güzelliğin yansıması.

tecelli / tecellî

  • Görünme, yansıma.

tecelli etme / tecellî etme

  • Yansıma.

tecelli etmek / tecellî etmek

  • Görünmek, yansımak.

tecelli-i aks / tecellî-i aks

  • Yansımanın görüntüsü.

tecelli-i amme / tecellî-i âmme

  • Umumî tecellî; Cenâb-ı Hakkın bütün mahlukatı kuşatan isimlerine ait büyük tecelliler, yansımalar.

tecelli-i azamet-i kudret / tecellî-i azamet-i kudret

  • Allah'ın kudretinin büyüklüğünün tecellîsi, yansıması.

tecelli-i celali / tecellî-i celâli

  • Büyüklük ve haşmetin yansıması.

tecelli-i cemal / tecellî-i cemâl

  • Güzelliğin yansıması.

tecelli-i ekber / tecellî-i ekber

  • En büyük tecelli, yansıma.

tecelli-i eltaf / tecellî-i eltaf

  • Çok lâtif, çok hoş olan bir güzelliğin yansıması.

tecelli-i esma ve sıfat / tecellî-i esmâ ve sıfât

  • Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellîsi, yansıması.

tecelli-i etemm / tecellî-i etemm

  • Noksansız tecelli, eksiksiz yansıma.

tecelli-i hakimiyet / tecellî-i hâkimiyet

  • Hakimiyetin tecellisi, yansıması.

tecelli-i iktidar / tecellî-i iktidar

  • Allah'ın kudretinin tecellîsi, yansıması.

tecelli-i ism-i azam / tecellî-i ism-i âzam

  • Allah'ın en büyük isminin yansıması.

tecelli-i kübra-yı adl ve hikmet / tecellî-i kübrâ-yı adl ve hikmet

  • Adaletin ve hikmetin büyük tecellîsi, yansıması.

tecelli-i kudret / tecellî-i kudret

  • Allah'ın sonsuz kudretinin tecellîsi, yansıması.

tecelli-i kudret ve irade / tecellî-i kudret ve irade

  • Allah'ın irade ve kudretinin tecellîsi, yansıması.

tecelli-i merhamet / tecellî-i merhamet

  • Merhametin tecellîsi, yansıması.

tecelli-i muhabbet / tecellî-i muhabbet

  • Sevgi yansıması, görüntüsü.

tecelli-i rahmet / tecellî-i rahmet

  • Rahmet yansıması.

tecelli-i rububiyet / tecellî-i rububiyet

  • Allah'ın rububiyetinin, terbiye ve idare ediciliğinin yansıması.

tecelli-i saltanat-ı uluhiyet / tecellî-i saltanat-ı ulûhiyet

  • Allah'ın ilâhlık saltanatının yansıması.

tecelli-i timsal / tecellî-i timsal

  • Görüntünün belirmesi, yansıması.

tecelli-i vahdet / tecellî-i vahdet

  • Allah'ın birliğinin tecellîsi, yansıması.

tecelli-i vasi / tecellî-i vâsi

  • Geniş tecellî, yansıma.

tecelli-i ziya / tecellî-i ziya

  • Işığın yansıması.

tecelli-yi kübra / tecellî-yi kübra

  • Büyük yansıma, muazzam tecellî.

tecelligah / tecellîgâh

  • Yansıma ve görünme yeri.

tecelliyat / tecellîyat

  • Tecellîler; yansımalar.

tecelliyat-ı cemal ve kemalat / tecelliyât-ı cemal ve kemâlât

  • İlâhî mükemmelliklerin ve güzelliklerin yansımaları.

tecelliyat-ı cemaliye / tecelliyât-ı cemâliye

  • Allah'ın sonsuz güzelliğinin yansımaları, görüntüleri.

tecelliyat-ı cemaliye ve celaliye / tecelliyât-ı cemâliye ve celâliye

  • Allah'ın güzellik ve yücelik sıfatlarının yansımaları.

tecelliyat-ı cemaliye ve celaliye ve kemaliye / tecelliyât-ı cemâliye ve celâliye ve kemâliye

  • Allah'ın güzellik ve yücelik ve mükemmellikle ilgili sıfatlarının yansımaları.

tecelliyat-ı esma / tecelliyât-ı esmâ

  • Allah'ın isimlerinin tecellileri, yansımaları.

tecelliyat-ı esma-i ilahiye / tecelliyât-ı esmâ-i ilâhiye

  • Allah'ın isimlerinin tecellileri, yansımaları.

tecelliyat-ı kahriye / tecelliyât-ı kahriye

  • Kahredici tecellîler, yansımalar.

tecelliyat-ı kemal / tecelliyât-ı kemâl

  • Mükemmelliklerin tecellîleri, yansımaları.

tecelliyat-ı kübra / tecelliyât-ı kübrâ

  • En büyük tecelliler, yansımalar.

tecelliyat-ı nuriye / tecellîyât-ı nuriye

  • Nurlu tecellîler; parlak yansımalar.

tecelliyat-ı rahmet / tecelliyât-ı rahmet

  • Rahmet yansımaları.

tecelliyat-ı rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiye edişinin tecellileri, yansımaları.

tecelliyat-ı samedaniye / tecelliyât-ı samedâniye

  • Allah'ın herşeyin Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösteren yansımaları.

tecelliyat-ı seyyale / tecelliyat-ı seyyâle

  • Akıp giden yansımalar, görünümler.

tecelliyat-ı sıfat / tecelliyat-ı sıfât

  • İlâhî sıfatların yansıması, görünmesi.

tekdih

  • Kuvvetle kaşımak.

tekedduh

  • Kuvvetle kaşımak.

tekemmül-ü vesait-i nakliye

  • İletişim araçlarının ve taşımacılığın gelişmesi, ilerlemesi.

temasil / temâsil

  • Timsaller, yansımalar.

temessül

  • Görünme, yansıma.
  • Yansıma, görünme.

temessülat / temessülât

  • Yansımalar.

terbi' / terbî'

  • Dörtleme, yâni cenâzenin omuz üzerinde tabutun tahta kolundan el ile tutarak dört kişinin taşıması.
  • Mezârı düz yapmak.

teşa'şu' / تشعشع

  • Işıma. (Arapça)

teşahhusat-ı vechiye / teşahhusât-ı vechiye

  • Yüze ait belirmeler, insanın simasındaki ayırdedilme özelliği.

tevhid-i ceberut / tevhid-i ceberût

  • Kâinatın simasına akseden azamet, kibriya, haşmet, kudret gibi yüce sıfatları bir olan Allah'a verme ve Ona ait kılma.

tevşim

  • (Çoğulu: Tevşimât) (Veşm. den) Bedene döğme yapma. İğne ile yazı yazma veya şekil yapma.

tezahürat-ı cemaliye ve celaliye / tezahürât-ı cemâliye ve celâliye

  • Allah'ın sonsuz güzelliğiyle birlikte heybet ve haşmetinin yansımaları.

timsal

  • Görüntü, yansıma.

timsal-i aks

  • Yansımanın görüntüsü.

timsal-i nurani / timsal-i nurâni

  • Nurlu ve aydınlık görüntü, yansıma.

timsal-i şahsiyet

  • Şahsiyetin heykeli; kişiliğin yansıması, görüntüsü.

tinnin / tinnîn

  • Büyük yılan, ejder, ejderha.
  • Koz: Gökte yedi burc boyunca uzanan hafif beyazlık.
  • Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunu etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız dörtgeni ile nihayet bulan bir burç.

tonaj

  • Bir vasıtanın iç hacmine göre taşıma kapasitesi.

ufk-u tecelliyat

  • Tecellilerin, yansımaların ufku.

vahdani sima / vahdânî sima

  • Birlik içindeki sîma, görünüş.

vech-i in'ikas / vech-i in'ikâs

  • Aksetme, yansıma yönü.

veçh-i in'ikas / veçh-i in'ikâs

  • Yansıma yönü, akseden tarafı.

vesait-i tabiiye-i münakale

  • Taşımacılığı sağlayan doğal vasıtalar.

vücud-u misali / vücud-u misâlî

  • Yansımaya dayalı varlık.

zenbil

  • İçine öteberi konulup elde taşımaya mahsus, sazdan örülmüş ve üst tarafında yine sazdan kulpları olan, ağzı geniş kap.

zıll-i tecelli / zıll-i tecellî

  • Yansımanın gölgesi.