LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Sera ifadesini içeren 81 kelime bulundu...

al / âl

  • Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat.
  • Yaz sıcaklarında su gibi görünen serap.
  • Hile, tuzak.

askale

  • Serap fazla olmak.

asleka

  • Serabın fazla olması.

asre

  • (Çoğulu: Aserât) Ayak kayma, sürçme, yanılma.

avniye

  • Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından ilk olarak, daha sonra da Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanında giyilen kolsuz asker kaputu.
  • Bir nevi yağmurluk.

ayij

  • Kıvılcım, şerâre. (Farsça)

bab-ı seraskeri / bâb-ı seraskerî

  • Serasker kapısı. Eski Milli Müdafaa Vekâleti. Milli Savunma Bakanlığı. Şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin kapısı.

bid'

  • İlim, şecaat ve şerafette kâmil ve yegâne.
  • Yeni.

dahdaha

  • Suyun dökülüp saçılması.
  • Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması.

devletlü re'fetlü

  • Eskiden seraskerler için kullanılan ünvan.

duzene

  • Sivrisinek, arı gibi haşeratın iğnesi. (Farsça)

emir-ül ceyş

  • Serasker, serdar, başkumandan.

eşribe

  • (Şerâb. dan) İçilecek şeyler, şerablar.

gedikli

  • t. Tar: Yeniçeri efradı arasında eskilikleri dolayısıyla imtiyazlı olanlar. Bunlar diğer yeniçerilerden ayrılmak için bellerine seraser denilen kumaştan kuşak sararlardı.
  • Yıkık, çentikli ve düşük yeri olan.
  • Mülk olduğu halde vakfa ait bir tarafı olan.
  • Deniz assubayı k

giran-ser

  • (Çoğulu: Giranserân) Mağrur, kibirli, gururlu, kendini beğenmiş. (Farsça)

hamme / hâmme

  • (Çoğulu: Hevâmm) Haşerât-ı muzırra, zararlı böcekler.
  • Binek hayvanı.

harbiye nazırı

  • Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başında bulunan memura verilen ünvandır. Kuva-yı Milliyenin Anadolu'da kurduğu hükümette "Milli Müdafaa Vekili" adını taşıyan bu ünvan, Osmanlı Hükümetine 1908 Temmuz inkılâbı arifesinde kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel "Serasker" adını taşıyor

hayda'

  • Sıcak günlerde uzaktan görenin su sandığı serap.

hebhab

  • Serap.

hokka

  • Cam, seramik veya metalden yapılmış küçük kutu biçimindeki kap. (Bilhassa içine mürekkep konulur.)

ijek

  • Kıvılcım, şerare. (Farsça)

ılgam

  • Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi göüren yer. Serap, pusarık.

ılgımsalgım

  • Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda, buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi görünen yer. Serap, pusarık.

ışar

  • (Tekili: Aşerâ) On aylık hamile develer.

istigrak

  • Gark olmak, dalmak.
  • Dalgınlık.
  • Ist: Seraba kapılmak. Manevî bir hal ile hayret ve taaccübden bayılmak derecesine gelmek.
  • Tas: Dalgınlıkla, zihni bütün bütün meşgul olmak. Aşk-ı İlâhî ile dünyayı unutup kendinden geçmek.
  • Gr: "El" harf-i ta'rifinin, isimleri umu

kaid

  • (A, uzun okunur) Süren. Sevkeden.
  • Koyunların önünden giden ve "Küsem" denilen koyun.
  • Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan.
  • Sıradağ.
  • Geniş ark.

kaid-ül ceyş

  • Orduyu, askeri idare ve sevkeden. Kumandan. Serasker.

kaidan

  • (Tekili: Kaid) Kumandanlar, komutanlar, seraskerler.

kervansaray

  • Bk. karvanserây.

kıyadet

  • Kumandanlık, seraskerlik. Kumanda.

kuvvad

  • Kumandanlar, seraskerler, komutanlar.

lu'lu'

  • Serap.
  • Bir mevzi ismi.
  • Kurt.

lühle

  • (Çoğulu: Lehalih) Serap görünen geniş çöl.

minessera ilessüreyya

  • (Mines serâ il-es süreyyâ) Yerden göğe kadar.

miyansera

  • (Miyânserây) Avlu. Ev meydanı.

nuhas

  • Bakır. Bakır para.
  • Kızgın mâden.
  • Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre.
  • Dumansız alev.
  • Bir şeyin aslı.
  • Tütün.

püser

  • (Çoğulu: Püserân) Erkek çocuk, oğul. (Farsça)

rakrakan

  • Serap.

rübye

  • (Çoğulu: Rubâ) Arz haşeratından bir cins.
  • Çok, ziyâde.

sanadid-i kureyş

  • Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri.

şarab / şarâb

  • (Bak. ŞERÂB)

saray

  • (Seray) Büyük kimselerin veya padişahların oturduğu yüksek ve büyük bina. Büyük, muntazam ve tantanalı konak, ev. (Farsça)

sebükser

  • (Çoğulu: Sebükserân) Hafif düşünceli. (Farsça)
  • Sefih, aşağılık. (Farsça)

sera

  • "Şarkı söyleyen" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nağme-serâ : Şarkı söyleyen, nağme söyleyen. (Farsça)

serab / serâb / سراب

  • Serap, olmayıp da var gibi görünen.
  • Serap. (Arapça)

serab-ı gurur

  • Gurur serabı; çöldeki aldatıcı su görüntüsü gibi insanları aldatan gurur.

serabistan

  • Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.) (Farsça)

serafil

  • (Çoğulu: Serâfilât) Şalvar. Don.

şerar

  • (Bak: şerare)

şerarat

  • Şerareler, kıvılcımlar.

şerarat-ı neyyirane

  • Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. (Farsça)
  • Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık. (Farsça)

şerare

  • (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.

seravil

  • (Çoğulu: Serâvilât) İç donu.
  • Şalvar.

serayende

  • (Çoğulu: Serâyendegân) Şarkıcı, şarkı söyliyen.

şercem

  • (Çoğulu: şerâcim) şalgam.

şerer

  • (Tekili: Şerare ve Şerere) Kıvılcımlar.

serih

  • (Çoğulu: Serâyih) Nâlin kayışı.

şeriha

  • (Çoğulu: Şerâih) Vücuttan kopmayarak ayrılmış olan et parçası.
  • Et dilimi.

serire

  • (Çoğulu: Serâir) Gizli şey, gizli sır. Gizli hal veya fikir.
  • Yatak.

şerşere

  • Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek.
  • Yarmak.
  • Kesmek.
  • Meta, mal mülk.
  • Ağırlık. (Bu mânâya Çoğulu: Şerâşir)

şerz

  • (Çoğulu: Şerâriz-Şevâriz) Şiddet.
  • Zorluk.
  • Kuvvet.
  • Kalabalık, galizlik. Kat'etmek, kesmek.

sipahdar

  • En büyük asker, serasker. (Farsça)

sipahsalar

  • Askerlerin en büyüğü. Serasker. (Farsça)

sirbal

  • (Çoğulu: Serâbil) Gömlek, kamis.

sirdab

  • (Çoğulu: Seradib) Yer altında su soğutacak yer.

sirhan

  • (Çoğulu: Serâhin) Vahşi hayvanlardan olan kurt.

sirişk

  • Göz yaşı. (Farsça)
  • Ateş şeraresi. (Farsça)

sirval

  • (Çoğulu: Serâvil) şalvar.

suhansera

  • (Çoğulu: Suhanserâyân) Ahenkli söz söyleyen. (Farsça)

süradik

  • (Serâdik) Saray perdesi. Padişaha mahsus sarayın veya çadırın perdeleri.

sürdah

  • (Çoğulu: Serâdih) Semiz etli dişi deve.
  • Ufak otlar yetişen yumuşak yer.

süriyye

  • (Çoğulu: Serâri) Cariye, odalık.

şürsuf

  • (Çoğulu: Şerasif) İyeği kemiğinin yumuşak kısmı.

taht-ı belkıs

  • Belkıs'ın tahtı. (Çok eski mecusi Yemen padişahlarından Şerahil'in kızı Belkıs, başka kardeşi olmadığından babasının yerine Yemen'e hükümdar olmuş idi. Sonra Süleyman Aleyhisselâm ile evlendi. Onun mu'cizeleriyle imana geldi.) Bak: Hüdhüd, Süleyman (A.S.)

tahtessera

  • (Taht-es serâ) Toprak altı.

tasel

  • Serabın uzaktan su gibi görünmesi.

umde

  • İnanılacak şey.
  • Prensip, temel fikir.
  • Dostluk. Güvenilecek yer veya kimse.
  • Kavim veya kabilenin muteber ve mu'temedi olan. Reis. Serasker.

üsara

  • (Bak: Üsera)

uşere

  • (Çoğulu: Uşur-Uşerat) Sütleğen cinsinden dikenli, yassı yapraklı ağaç.

yehhir

  • Katı ve sert taş.
  • Serap.

yelma'

  • Yalancı.
  • Serap.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın