LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Seme ifadesini içeren 164 kelime bulundu...

mesbuk / mesbûk

  • Cemâatle namaz kılınırken imâma birinci rek'atte yetişemeyen yâni ilk rek'atin rükûundan sonra imâma uyan kimse.

adem-i mübalat / adem-i mübâlât

  • Önemsememe, aldırış etmeme.

akar

  • Köşk, yüksek bina.
  • Bâbil vilayetinde bir yer adı.
  • Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak.
  • Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.

akim / akîm / عقيم

  • Kısır. (Arapça)
  • Sonuçsuz. (Arapça)
  • Akim kalmak: Gerçekleşememek, sonuçsuz kalmak. (Arapça)

aliyy

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Yüce olan. Mahlûkâtın (yaratılmışların) akıl, ilim (bilgi) ve anlayışlarının erişemediği yücelikte olan.

arsat

  • Semer ağaçlarına çakılan ağaç mıh.

avrupalılaşmak

  • Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği

azerşeb

  • Batıl bir inanışa göre ateş içinde yaşadığı sanılan ve semender denilen bir hayvan. (Farsça)
  • Şimşek, berk. (Farsça)

azim / azîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Büyüklüğüne, beşer (insan) aklının ve hiçbir mahlûkun (yaratılmışın) düşüncesinin erişemediği, hakîkatini kimsenin bilemediği zât. Allahü teâlânın büyüklüğü bildiğimiz gördüğümüz şeylerdeki büy üklük ve küçüklük gibi değildir. Bu bizim bilgimi

basite

  • Yükseklik ölçen yayvan güneş saati.
  • Döşeme minder.
  • Düz yer.

berh

  • Balık, semek. (Farsça)
  • Parça, kısım, hisse, nasib. (Farsça)
  • Su birikintisi. (Farsça)
  • Şimşek, berk. (Farsça)
  • Yaş olan odunun, yanarken çıkardığı yaşlık. (Farsça)

best

  • Döşemek.
  • Yaymak, neşr.

bevl / بول

  • İdrar. (Arapça)
  • İşeme. (Arapça)

bifütur / bîfütûr

  • Fütursuz, gevşemeyen, çekinmeyen.

birzevn

  • (Çoğulu: Berâzin) Semer vurdukları at. (Farisîde "esb-i palanî" derler)

bisat

  • (Çoğulu: Büsüt) Döşek.
  • Döşeme, kilim, minder.

cinn

  • Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir. Akıl ve şuur sâhibi olup pekçok şer ve isyan yapabildikleri gibi "Peygamberlerin ve semâvî kitabların irşadlarıyla" insana yetişememekle beraber terakki edip yüksek kemâlatlara çıkabilen mahluktur. İnsanlar gibi

dahy

  • (Dahv) Yayıp döşemek.
  • Deve kuşu yumurtası.

deha

  • Yaymak, döşemek.

deyn-i kavi / deyn-i kavî

  • Ödünç verilen zekât malı ve zekât malının satışı karşılığı alınacak olan semen (bedel).

dumur

  • Büyüyüp gelişememek. Zayıflıktan, hayvanların karnının içeri çökmesi.

ehemmiyyet / اهميت

  • Önem. (Arapça)
  • Ehemmiyet atfetmek: Önem vermek, önemsemek. (Arapça)
  • Ehemmiyet kesb eylemek: Önem kazanmak. (Arapça)

ekkaf

  • Eğerci, semerci.

enbub

  • Minder, döşek, yatak. Döşeme. (Farsça)

esasat

  • Temel malzemeler, mobilya, dekorasyon, döşeme gibi ev eşyaları.

esmak

  • (Tekili: Semek) Semekler, balıklar.

esman

  • (Tekili: Sümn-Semen) Her şeyin pahası, tutarları, semenleri.
  • Sekizde birler.

esmar

  • (Tekili: Semer) Meyveler, Yemişler.
  • (Tekili: Semer) Masallar. Akşam sohbetleri.

eşya

  • (Tekili: Şey) (Bu kelime, Türkçede müfret gibi kullanılır.) Ev döşemeye mahsus halı, dolap v.s.
  • Elbise, yatak, çamaşır gibi malzemeler.
  • Yük, yük eşyası.

fahrul islam

  • Mavera-ün Nehir'deki Hanefî fukahasının meşhurlarındandır. Hicri 482 tarihinde Semerkant'ta vefat etmiştir.

fecm

  • Geniş.
  • Bevletmek, işemek.

fehd

  • (Çoğulu: Fühud) Pars denilen canavar.
  • Semer ortasındaki mıh.
  • Gafil olmak.

fenafirresul

  • (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir. Hassaten, sünnî olan tarikat mensubuna göre Hz. Peygamber'in (A.S.M.) rivayet yolu ile nakledilen hadisleri ile beraber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı hareke

ferraş / ferrâş / فراش

  • Döşemeci. (Arapça)
  • Hizmetkâr. (Arapça)

ferş / فرش

  • Yer. Yeryüzü.
  • Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey.
  • Küçük develer.
  • Döşeme, yayma.
  • Yayılan şey.
  • Seccade, hasır,
  • Yeryüzü, kır, sahra.
  • Yer, döşeme.
  • Döşeme. (Arapça)
  • Yaygı. (Arapça)

fesh

  • Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak.
  • Zayıf olmak.
  • Bilmemek. Cehil.
  • Re'y ve tedbiri ifsad eylemek.
  • Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden.
  • Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen.
  • Unutmak.
  • Tıb: Beden âzalarının mafsallarını yerinden çıkarıp ayırmak

füruş / fürûş

  • (Tekili: Firaş) Döşemeler. Yerlere serilen örtüler.
  • Yataklar.
  • Döşemeler, yaygılar.

gallat

  • (Tekili: Galle) Mahsuller, zahireler.
  • El emekleri, çalışmanın semereleri.
  • Ev kirası gelirleri.

galle-i vakf

  • Vakfın faide ve mahsulü. Bununla vakfın tabiî ve hukukî semereleri anlaşılır. Vakıf paraların ticareti ve vakıf akarların kirası, vakıf bahçelerin sebze ve meyveleri bu kabildendir.

hakaret

  • Küçüklük. İtibarsızlık. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik.

hakb

  • Devenin semerini karnına bağlamakta kullanılan ip.
  • Tutulmak.

halid bin sinan

  • Benî Abes kabilesinin Bin-Bagis'ten ehl-i tevhid bir zat olup; Hz. Peygamber Efendimiz, bu zat hakkında: "O bir nebi idi, fakat onun kavmi onu zâyi etti" buyurmuşlardır. Kendisi Peygamberimizin zamanına yetişememiştir.

handefeşan

  • Gülümsemeler dağıtan, gülmeler saçan. (Farsça)

havıt

  • Deve semeri. Devenin hörgücüne takılan küçük semer.

hebs

  • Şâdlık, sürür, neşe, neşat.
  • Döşemek.

hicar

  • Aygır atın ön ayağını arka ayağının birisine sağlamak.
  • Devenin ayağını bileğinden semer ağacına bağladıkları ip.

hımdıd

  • Havuz dibinde olan döşeme.

hurc

  • Meşinden veya çadır bezi gibi şeylerden yapılmış büyük heybe ve sandık. Meşinden yapılan bu heybe ve sandıklar arka taraflarındaki meşin kollarla hayvanların semerine bağlanır ve iki hurc bir hayvana yüklenirdi. Eski zamanın uzun yolculuklarında kullanılırdı. Eskiden İstanbulun meşhur yangınlarında

hüsn-ü kabul-ü halk

  • Halkın güzellikle kabul etmesi, benimsemesi.

i'tizal / i'tizâl

  • Bir tarafa çekilme.
  • İşten çekilme.
  • Vâsıl b. Ata'nın kurduğu Mutezile mezhebini benimseme.
  • Takımdan ayrılma.

ibtisam

  • Tebessüm etmek. İnce ve hafif gülümsemek.

iczal

  • Semerin, devenin boynunu yara etmesi.

iftiraş

  • İzine uyma.
  • Namusa dokunur söz söyleme.
  • Yayılma.
  • Cima.
  • Döşemek.

ihmal / ihmâl / اهمال

  • Önemsememe, savsaklatma. (Arapça)

iktiras

  • Bir işe ehemmiyet verme, bir şeyi mühimseme.
  • Kederli ve hüzünlü olma.

ille-i gaiye

  • Elde edilmesi için çalışılan gaye, maksad ve netice. Vazifeye terettüb eden maslahat, fayda, semere, iş.

intihal

  • Çalma. Başkasının malını kendisinin gibi iddia etme.
  • Edb: Başkasının yazısını kendisinin gibi göstermek. Onu benimsemek. Böyle şiire, sirkatî şiir de denir.

irade-i istihfaf

  • Başkalarını küçükseme ve hafife alma iradesi.

ismar

  • (Semere. den) Meyve ve semere vermek, fayda vermek.

isti'sar

  • Seçme, ayırma, intihab etme.
  • Seçip benimseme.

istibdal / istibdâl

  • Değiştirmek. Hâkimin harâb olmuş vakıf binâsını satıp, semeni (bedeli) ile başkasını alarak mütevellîye (vakfın idârecisine) teslim etmesi.

istiğrab / istiğrâb

  • Yadırgama, garipseme.

istihfaf / istihfâf / استخفاف

  • Küçük ve aşağı görmek, küçümsemek, tahkir ve tahfif etmek.
  • Küçük ve aşağı görme, ehemmiyet vermeme, küçümseme.
  • Hafife alma, küçümseme. (Arapça)

istihfaf-ı hayat

  • Hayatı küçümseme, hafife alma.

istihfaf-ı nizam

  • Nizamı hafif görme; düzeni küçümseme.

istihfafkar / istihfafkâr

  • Ehemmiyet vermeyerek. Küçümsemek suretiyle. Tahfif ve tahkir ederek. (Farsça)

istihfafkarlık / istihfafkârlık

  • Küçümseme, hafife alma. (Arapça - Farsça - Türkçe)

istihkar

  • Küçümseme.

istihkar etmek

  • Küçümsemek, küçük düşürme.

istikbar

  • (Kibr. den) Önemseme, ehemmiyet verme.
  • Kibir, gurur, enaniyet. Kendini büyük görme, mağrurluk.

istirha'

  • (Rehavet. den) Gevşeme, uyuşma, tembelleşme, rehavet gelme.

istirha-yı a'sab / istirha-yı a'sâb

  • Sinirlerin gevşemesi.

istirha-yi adelat / istirha-yi adelât

  • Adalelerin, kasların gevşemesi.

istisgar

  • Küçümsemek. Küçük görmek. Kerih görmek.
  • Küçümseme.

istiz'af

  • (Za'f. dan) Zayıf ve âdi görme, küçümseme.

itnan

  • (Çocuk) hastalıkdan dolayı gelişememe.

iz'an / iz'ân / اِذْعَانْ

  • İyice anlama, benimseme.

kas'

  • Bir şeye el ayası ile vurmak.
  • Gidermek.
  • Tahkir etmek, küçümsemek.

kated

  • (Çoğulu: Aktâd-Kutud) Semer ağacı.

katube

  • Arkasında semeri olan deve.

kelime-i tevhid / kelime-i tevhîd

  • "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah" sözü. Mânâsı şöyledir: Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O'nun resûlüdür, peygamberidir. Kelime-i tevhîde; Kelime-i ihlâs, Kelime-i takvâ, Kelime-i tayyibe, Da'vet-ül-hak, Urvet-ül-vüs kâ, Kelime-i semeret-ül-Cennet de denir.

kevden

  • (Çoğulu: Kevâdân) Semerli at.
  • Akılsız, ahmak, düşüncesiz.

kıymet

  • Değer, baha, semen, bedel.

likaf

  • Semer, palan.

maaliyat / maâliyât

  • İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikir ve derin bilgiler.
  • İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikirler ve derin bilgiler.

mahi

  • Balık. Semek. (Farsça)

mahiyan

  • (Tekili: Mâh) Aylar.
  • (Mâhî) Balıklar, semekler.

maturidi / maturidî

  • Mâturidi Mezhebi ve bu mezhebden olan. Semerkand şehrinin Mâturid köyünden olan Ebu Mansur-u Mâturidi'yi (Hicri: 280-332) itikadda imam olarak kabul edenler. Amelde Hanefi Mezhebinden olanlar, itikadda Maturidi mezhebindendir. Çünkü bu Zât, Ehl-i Sünnet itikadına muhalif görüşleri, eserleri ile redd

me'sem

  • (Me'seme) Günah. Kabahat, suç.

mebsem

  • (Çoğulu: Mebâsim) Tebessüm etmek, hafif gülümsemek.

med

  • Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme.
  • Çoğaltmak.
  • Bir şeye dikkatlice bakmak.
  • Nihayet, son.
  • Sönmek. Bir şeyi söndürmek.
  • Yardım etmek, mühlet vermek.
  • Yâr ve yâver olmak.
  • Tarlaya fışkı ve gübre dökmek.
  • Sel suyu.

medd

  • Uzatma, çekme.
  • Yayma, döşeme.

mefruşat / mefrûşat / مفروشات

  • (Ferş. ten) Ev döşemeğe yarayan şeyler. Kilim, halı v.s.
  • Döşeme. (Arapça)

mehd

  • Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer.
  • Yeryüzü.
  • Yayıp döşemek.
  • Kâr kazanmak.
  • Hazırlanmak.

mehyum

  • Şaşmış, hayrette kalmış, şaşırmış.
  • Sevgi ve aşkdan serseme dönmüş.

mihad

  • Yer. Arz.
  • Beşik.
  • Döşeme. Döşek.

mihmer

  • (Çoğulu: Mehâmir) Semer atı.

mü'hare

  • (Mü'hire) Deve semerinin ağaç kısmıdır ve binen kimse ona dayanır.

muaheze

  • Azarlama. Çıkışma. Darılma. Alay eder tarzda karşısındakini küçümseme. Tenkid.

mücessemat

  • (Tekili: Mücesseme) (Cisim. den) Katı nesneler, cisimler.
  • Geometrik cisimler. Üç boyutlu geometri cisimleri.

muhaberesizlik

  • Haberleşememe.

muktedi / muktedî

  • İktidâ eden, uyan; namazda, iftitâh (başlama) tekbîrine yetişemeyen.

müteşemmir

  • (Şemer. den) İşe hazırlanan. İşe hazırlanmış olan.

necd

  • Açık ve işlek yol.
  • Yüksek yer.
  • Minder, döşeme gibi oturacak şeyler.
  • Ağaçsız mekân.
  • Hâzık ve mâhir kılavuz.
  • Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa.
  • Hasma galip gelmek.
  • Çok terlemek.
  • Meme.
  • Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.

netice

  • (Çoğulu: Netâic) Son, gaye. Semere, hülâsa.
  • Döl, evlâd.

nihale

  • Yeni, taze fidan. (Farsça)
  • Avcı korkuluğu. (Farsça)
  • Sahan altlığı. (Farsça)
  • Döşenecek şey. Döşeme. (Farsça)

nimhande

  • Gülümseme, tebessüm. (Farsça)

ninan

  • (Tekili: Nun) Balıklar, semekler.

nun

  • Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir.
  • Divid, kalem.
  • Kılıcın ağzı. Kılıç.
  • Çene çukuru.
  • Balık, semek.

palan / pâlân / پالان

  • Palan, semer, eğer. (Farsça)
  • Semer, palan. (Farsça)

palan-duz

  • Semerci, palancı. Semer diken. (Farsça)

palanduz / pâlânduz / پالان دوز

  • Semerci. (Farsça)

palani / palanî

  • Semerci. (Farsça)

paldüm

  • Hayvanın semerinin ileri geri kaymaması için arka ayaklarının kaba etleri üzerinden geçirilen kayış. (Farsça)

rahal

  • (Çoğulu: Rihâl) Semer. Palan.

rahl / رحل

  • (Çoğulu: Rihâl) Semer, palan.
  • Yağmurluk ve saire gibi yol levâzımı.
  • Semer. (Arapça)

raht

  • (Çoğulu: Ruhut) Binek atlarına vurulan eyer, takım.
  • Pencere ve kapıların menteşe takımı.
  • Yol levazımı.
  • Döşeme ve ev takımı.

rasf

  • Oka kiriş sarmak.
  • Birbirine zammetmek.
  • Kaldırım döşemek.

refref

  • İnce, yumuşak kumaş.
  • Kemer saçağı.
  • Döşek, döşeme.
  • Kuşu çok çimenlik.
  • Dalları salkım salkım ağaç.

rihale

  • At semeri, eyer.

sahabet / sahâbet

  • Sahip çıkma, benimseme.

sarre

  • Kapı, kalem ve semer cızıldaması.
  • Çağırıp söylemek.
  • Sayha, yüksek ses.

satıh

  • Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü.
  • Evin damı.
  • Yayıp döşemek.
  • Genişlik.

sebat etmek

  • Kararlılık göstermek, gevşememek, sabretmek.

şedd-i rihal

  • Hayvana semer vurma. Yolculuk için hayvanın semerini bağlama.
  • Yolculuğa çıkma.

sedh

  • Döşemek.
  • Uçuk hastalığı.
  • Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası üstüne bırakmak.
  • Deve çökertmek.
  • Kırba doldurmak.

seki

  • Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
  • Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir.

selil

  • Netice, semere.
  • Yeni doğmuş erkek çocuk.
  • Büyük, geniş dere.

semerat / semerât

  • (Tekili: Semere) Meyveler, faydalar. Kârlar. Menfaatler.

semerat-ı medeniyet

  • Medeniyetin semereleri, sonuçları.

semere / ثمره

  • (Bak: SEMER)
  • Meyva. (Arapça)
  • Ürün. (Arapça)
  • Sonuç. (Arapça)
  • Semere vermek: (Arapça)
  • Meyva vermek. (Arapça)
  • Sonuç vermek. (Arapça)

semeredar / semeredâr

  • Verimli, semereli, kârlı. (Farsça)
  • Yemiş veren. (Farsça)

semerrece

  • (Bak: SEMERREC)

simak

  • (Tekili: Semek) Balıklar.
  • Parlak yıldız.
  • İki parlak yıldızdan birisi.
  • Bir şeyi yükseltip kaldıracak âlet.

simar

  • (Tekili: Semere) Meyveler, yemişler.
  • Mc: Faydalar.

sümle

  • (Bak: SEMELE)
  • (Bak: SEMELE)

şürr

  • Ayıp.
  • Yayıp döşemek.
  • Kurutmak için güneşe sermek.

tahkir / tahkîr / تحقير

  • Küçümseme, aşağılama. (Arapça)
  • Tahkîr edilmek: Aşağılanmak. (Arapça)
  • Tahkîr etmek: Aşağılamak. (Arapça)

tahsib

  • Ufak taşları mescide veya başka yere döşemek.

tebessüm / تبسم

  • Gülümseme. Nazikâne ve dişlerini göstermeyerek gülme.
  • Gülümseme.
  • Gülümseme, kendinin işitmeyeceği şekilde sessiz gülme.
  • Gülümseme.
  • Gülümseme. (Arapça)
  • Tebessüm etmek: Gülümsemek. (Arapça)

tebessüm etme

  • Gülümseme.

tebessümat

  • (Tekili: Tebessüm) Gülümsemeler, tebessümler.

tebevvül / تبول

  • Bevl etmek. İşemek.
  • İdrar yapma, işeme. (Arapça)

tefriş / تفریش / tefrîş / تَفْر۪يشْ

  • Döşeme. Yayma. Yayıp döşeme.
  • Ev eşyasını düzenleme.
  • Döşeme.
  • Döşeme, yayma.
  • Döşeme. (Arapça)
  • Tefriş edilmek: Döşenmek. (Arapça)
  • Tefriş etmek: Döşemek. (Arapça)
  • Döşeme.

tefriş etmek

  • Döşemek.

tefrişat / تفریشات

  • Döşemeler. (Arapça)

tehavün / tehâvün

  • Mühimsememek, ehemmiyet vermemek, ağır davranmak. Aldırış etmemek.
  • İstihkar, horlama, hakir görme.
  • Önemsememek, hafife almak, aldırış etmemek.

tehekküm

  • Alay etme, hafife alma, küçümseme.

teke

  • Keçilerin erkeği. Sürü önünden giden kösemen. (Farsça)
  • Bir cilt defter. (Farsça)
  • Tezek. (Farsça)

temhid

  • (Mehd. den) Döşeme, yayma, düzeltme.
  • İskân etme.
  • Bir maddede özür, bahane beyan eylemek.
  • Özür sahibinin özrünü kabul ile tasdik eylemek.
  • Serd etme, izah etme, arz etme.
  • Mukaddeme yapma. Hazırlama.
  • Hazırlama, döşeme.

temsil / temsîl / تمثيل

  • Tiyatro oyunu. (Arapça)
  • Sözgelişi. (Arapça)
  • Özümseme. (Arapça)

tesahub

  • Sahip çıkma, benimseme.
  • Koruma.
  • Arkadaşlık etme.

tesemmün

  • (Semen. den) şişmanlama, semirme.

tesmin

  • (Semen. den) Semirtme, yağlatma.

tesmir

  • (Semer. den) İktisad ederek malın çoğalması.
  • Ağaçların çiçeklerini döküp yemiş bağlaması.

tevehhün

  • Gevşeme. Kuvvetsiz hale gelme.
  • Gevşeme.

türkistan

  • Türklerin anayurdu olan ve Hive, Fergana, Taşkent, Buhara, Semerkant ve Kırgız şehirlerini içine alan büyük bölge.Doğu Türkistan bugün Çin'de, Güney Türkistan ise Afganistan'da, büyük parçası olan Batı Türkistan ise Rusya'da kalmaktadır. (Farsça)

üveys-el karani / üveys-el karanî

  • Hz. Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Münevvere'de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesine çok hürmetinden dolayı Peygamberimizle görüşememiş, fakat ona bütün ruh u

vehy

  • Gevşeme, yırtma.

vikaf / vikâf

  • Eşek semeri ve palanı.

vuzu'

  • Hakir etme. Kendini, nefsini tezlil ve tahkir etme, küçümseme.

zahid / zâhid

  • Din için dünyayı önemsemeyen.

zahidane / zâhidâne

  • Din için dünyayı önemsemeyen kimse gibi.

zena'

  • Kısa boylu ve dar nesne.
  • Sidiğini tutup işemeyen kişi.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR