LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Sebep ifadesini içeren 312 kelime bulundu...

a'lal / a'lâl / اعلال

  • (Tekili: İllet) Hastalıklar, marazlar, illetler.
  • Sebepler.
  • Hastalıklar. (Arapça)
  • Sebepler. (Arapça)

a'zam-ı esbab

  • Sebeplerin en büyüğü.

ab-ı abisteni / ab-ı âbistenî

  • Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur.
  • Gebeliğe sebep olan su, meni.

ab-ı hayat

  • Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer.
  • Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söyle

aika

  • (Çoğulu: Avâik) Alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mâni, engel.

alem-i esbab / âlem-i esbab

  • Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.

alem-i mülk / âlem-i mülk / عَالَمِ مُلْكْ

  • Sebeplerin perde olduğu âlem.

amil / âmil

  • Yapan. İşleyen.
  • Sebep.
  • Vergi tahsiline memur kimse.
  • Mütevelli.
  • Vâli.
  • Gr: İraba te'sir eden yüz şeyden altmışı. (Yalnız ismi mecrur yapanlar yirmi adettir).
  • Sebep.
  • Sebep.
  • İş yapan.
  • Zekat toplayan memur.

anasır-ı garaz / anâsır-ı garaz

  • Hınç ve düşmanca niyeti meydana getiren unsurlar, kin sebepleri.

asit

  • Terkibindeki hidrojenin yerine element alarak tuz meydana gelmesine sebep olan ve mavi turnusolü kırmızıya çevirmek hâsiyetinde hidrojenli birleşik hamız. (Fransızca)

avamil / avâmil

  • (Tekili: Amil) Sebepler.
  • Ayaklar.
  • Valiler. Hâkimler.
  • Gr: Arabçada kelime sonlarının okunuşuna te'sir eden hususları öğreten ilim ve ona dâir kitab.
  • Birgivi Hazretlerinin "Nahiv" ilmine dâir olan kitabının ismi.
  • Âmiller, sebepler.
  • Arap nahvine ait ve bu isimdeki kitap.

badi / bâdî / بادی

  • Sebep.
  • Sebep, geçici.
  • Sebep olan, yol açan. (Arapça)
  • Bâdî olmak: Sebep olmak, yol açmak. (Arapça)

bahane / bahâne / بهانه

  • Vesile, sebep, özür.
  • Bahane. (Farsça)
  • Sebep. (Farsça)

bahira / bahîra

  • Süryâni rahiblerindendir. Zamanın ilim ve fenlerine vâkıf ve bilhassa hey'et ve nücumda ihtisas sahibiydi. Bu sebepten rahiblerin câhilleri kendisinden hoşlanmazlardı. Hazret-i İsâ'nın ulûhiyetini ve Hz. Meryem'in ümmullah olduğunu inkâr ve ilân ettiğinden, bulunduğu manastırın reisi tarafından kovu

bais / bâis / باعث

  • Sebep.
  • Sebep olan, gerektiren.
  • Gönderen.
  • Yeniden yaratan.
  • Sebep.
  • Yol açan, sebep olan. (Arapça)
  • Bâis olmak: Yol açmak, sebep olmak. (Arapça)

bais-i meserret

  • Sevinmeye sebep olan, sevinç sebebi.

basiret

  • Hakikatı kalbiyle hissedip anlama. Kalbde eşyanın hakikatlarını bilen kuvve-i kudsiyye. Ferâset. İm'ân-ı dikkat.
  • İbret alınacak hidâyet sebepleri. Beyyine. Hüccet.
  • Bir evin iki tarafının arası.
  • Yer üstündeki kan.

basra

  • Yumuşak küfki taşı. (Bu sebepten Basra şehri, "Basra" diye isimlendirilmiştir.)

bi-çun / bî-çûn

  • Emsalsiz, eşsiz, ortaksız, benzersiz. (Farsça)
  • Sebep sorulmaz. (Allah C.C.) (Farsça)

bi-sebeb / bî-sebeb

  • Sebepsiz, boşuna, yok yere. (Farsça)

bihasebi'l-ade

  • Maddî sebepler bakımından.

bila-sebeb / bilâ-sebeb

  • Sebepsiz.

bilasebeb / bilâsebeb

  • Sebepsiz.

bilasebep / bilâsebep

  • Sebepsiz.

binaen / binâen

  • ...den dolayı, bu sebepten. Mebni ve müstenid olarak. Dayanarak.
  • Dayanarak, bu sebeple.

bira

  • (Felemenkçe) İçinde alkol bulunan ve bu sebeple haram olan bir cins içki.

bürhan-ı inni / bürhan-ı innî

  • Olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi.

burhan-ı limmi / burhan-ı limmî

  • Tümevarım; kanunlardan hâdiselere, sebeplerden neticelere, müessirden esere gitme usûl ve delili.

cehennem

  • Allah yerine, tabiat, madde, sebepler vb. yaratılmış şeyleri ilâh kabul eden; Allah'a kul olacaklarına, arzularına ve heveslerine, başka insanlara ve mahlukata kul olanların işledikleri cürüm ve suçtan dolayı İlâhi adaletle ceza görecekleri yer. Cehennem'in varlığını bütün geçmiş peygamberler ve onl

cereyan-ı hikmet

  • Hikmetin cârî, yürürlükte olması; dünyadaki hâdiselerin sebepler altında, fayda ve gayelere yönelik olarak cereyan etmesi.

cerh ve ta'dil / cerh ve ta'dîl

  • Hadîs ilmine âit iki ıstılah (terim). Cerh, yaralamak. Bir hadîs âliminin, bâzı sebeplerle râvînin (hadîs rivâyet eden kimsenin) rivâyetini (naklini) reddetmesi. Ta'dîl, düzeltmek. Bir hadîs âliminin, bir râvinin rivâyetinin kabûl edilebileceğini açı klaması.

cihat / cihât / جهات

  • Yönler. (Arapça)
  • Sebepler. (Arapça)
  • Yerler. (Arapça)

cihet / جهت

  • Yön, taraf. (Arapça)
  • Bakım, nokta. (Arapça)
  • Sebep. (Arapça)

çun

  • (Tâlil edatı) Ne zaman ki, çünkü, şu sebepten ki, gibi, şâyet, zirâ, nasıl, niçin, çerâ.. den beri mânalarına gelir. (Farsça)

cuş-aver / cûş-aver

  • Coşturucu, coşmaya sebep olucu. (Farsça)

cüzam

  • (Cüzzam) Hansel basilinin (mikrobunun) sebep olduğu bulaşıcı bir deri hastalığı.

dai / dâî / داعي

  • Dua eden, duacı.
  • Sebep.
  • Davet eden. Muktazi. (Meselâ: Yemek yemek, iştihadan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır. Onu yemeğe sevk eder. Buna dai denir.) Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi de daidir.
  • Çağıran. Müezzin.
  • Gerektiren sebep.
  • Sebep,duacı.

daire-i esbab

  • Sebepler dairesi.
  • Sebepler dâiresi. Sebep ve kanunların bulunduğu yer olan maddi âlem.

daire-i esbab-ı zahiriye / daire-i esbab-ı zâhiriye

  • Görünürdeki sebepler dairesi.

daiye / dâiye

  • Arzu, hırs, gerektirici sebep.
  • İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu.
  • Mücib ve sebep.
  • Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti.
  • Arzu, hırs.
  • Dava.
  • Bahane.

delil-i inni / delil-i innî

  • Olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi.

deveran-ı umumi / deveran-ı umumî

  • Genel dönüş, akış; birinin diğerine sebep zannedilecek biçimde iki şeyin devamlı bir şekilde var ve yok sanılması.

dua-yı fiili / dua-yı fiilî / duâ-yı fiilî

  • Fiilî dua, gerekli şartları ve sebepleri yerine getirme.
  • Fiil ile yapılan dua. Yâni: İstenilen şeyin sebeplerini yerine getirmeye çalışmak.

ecliyet

  • Sebebiyet, sebep oluş.
  • Sebeplik.

edat

  • Sebep. Âlet. Avadanlık.
  • Gr: Kendi başına mâna ifade etmeyip, kelime veya fiillerle birlikte mâna ifade eden kelime veya harf. İsim ile fiilden gayri kelime.
  • Tek başına bir anlam ifade etmeyen, kullanıldığı kelimelerle sebep, sonuç, vasıta benzerlik vb. bakımlardan ilişkisi olan kelime (dahi, gibi, için vs.).

emr-i ademi / emr-i ademî

  • Olması mümkün olan birşeyin sebeblerinden bir veya birkaçını yapmamakla o şeyin olmamasına sebep olmak.

es-sebebu ke'l-fail / es-sebebu ke'l-fâil

  • Sebep olan yapan gibidir.

es-sebebü ke'l-fail / es-sebebü ke'l-fâil

  • Birşeye sebep olan onu yapan gibidir.

esbab / esbâb / اسباب

  • Sebepler.
  • Sebepler.
  • Sebepler, vasıtalar, vesileler, araçlar.
  • Sebepler. (Arapça)

esbab şirki

  • Sebepleri Allah'a ortak koşma.

esbab-ı adavet / esbab-ı adâvet

  • Düşmanlığı gerektiren sebepler.

esbab-ı adi / esbab-ı âdi

  • Âdi, basit sebepler.

esbab-ı adide / esbab-ı adîde

  • Çeşitli sebepler.

esbab-ı adiye / esbab-ı âdiye

  • Sıradan, alışıldık sebepler.

esbab-ı alem / esbab-ı âlem

  • Bu âlemdeki sebepler.

esbab-ı basita-i camide-i tabiiye / esbab-ı basîta-i câmide-i tabiiye

  • Tabiata ait câmit, basit sebepler.

esbab-ı camide / esbab-ı câmide

  • Cansız tabiî sebepler.

esbab-ı damenkeş / esbab-ı dâmenkeş

  • Bir işten elini eteğini çeken sebepler; bir işte doğrudan müdahelesi olmayan, işe karışmayan sebepler.

esbab-ı emn

  • Emniyet ve güven sebepleri.

esbab-ı fesat ve ifsat

  • Fesat çıkarıcı ve bozucu sebepler.

esbab-ı feshiyye

  • Huk: Bir i'lâmın istinaf suretiyle bozulmasını icabettiren sebepler.

esbab-ı hakiki / esbab-ı hakikî

  • Gerçek sebepler.

esbab-ı hakikiye

  • Gerçek sebepler, hakiki sebepler.

esbab-ı hariciye / esbâb-ı hariciye

  • Dış sebepler.

esbab-ı hidayet

  • Doğru yola ulaşma sebepleri.

esbab-ı ifsat

  • Fesat çıkarıcı ve bozucu sebepler.

esbab-ı inkişaf / esbâb-ı inkişaf

  • Gizli kalmış hakikatlerin ortaya çıkmasını sağlayan sebepler.

esbab-ı kabul

  • Kabul edilme sebepleri.

esbab-ı kainat / esbab-ı kâinat

  • Kâinattaki sebepler.

esbab-ı kesire

  • Çok sayıda sebepler.

esbab-ı maddiye / esbâb-ı maddiye

  • Maddî sebepler.

esbab-ı mania / esbab-ı mânia

  • Engel olan sebepler.

esbab-ı mücbire / esbâb-ı mücbire / اسباب مجبره

  • İcbar eden, cebreden, zorlayan sebepler.
  • Zorlayıcı sebepler.

esbab-ı mucibe / esbab-ı mûcibe / esbâb-ı mûcibe

  • Gerektirici sebepler.
  • Gerektiren sebebler. İcab eden sebepler.
  • Gerektiren sebepler.

esbab-ı muhabbet

  • Sevgiyi gerektiren sebepler.

esbab-ı müşeddide

  • Kuvvetlendiren, artıran sebepler. Cezâ hukukunda; cezâyı ağırlaştıran kanuni veya takdiri sebepler. (Esbâb-ı muhaffifenin zıddıdır.)

esbab-ı nakziyye

  • Bir hükmün daha yüksek bir merci tarafından bozulmasını icâb ettiren sebepler. Bozma sebepleri.

esbab-ı nüzul

  • İniş sebepleri.

esbab-ı sahiha

  • Doğru ve sahih sebepler.

esbab-ı sübutiye

  • İsbata yarıyan sebepler. Sübut delilleri.

esbab-ı süfliye

  • Aşağı sebepler; yani müsebbebin yanında olan ve onunla beraber görünen sebepler (su ile bitkiler gibi; su sebeptir, onunla bitkilerin yeşermesi ise müsebbebdir.).

esbab-ı tabii / esbab-ı tabiî

  • Tabiî, doğal sebepler.

esbab-ı tabiiye / esbab-ı tabîiye / esbâb-ı tabiiye

  • Tabiattaki sebepler.
  • Doğal sebepler.

esbab-ı tagayyür

  • Değişim sebepleri, nedenleri.

esbab-ı tefrika

  • Bölünme, ayrılma sebepleri.

esbab-ı temzic

  • Kaynaştırma, birleştirme sebepleri.

esbab-ı vücud

  • Birşeyin varlığının sebepleri.

esbab-ı zahire / esbab-ı zâhire

  • Görünen sebepler.

esbab-ı zahiri / esbab-ı zâhirî

  • Görünürdeki sebepler.

esbab-ı zahiriye / esbâb-ı zâhiriye

  • Görünürdeki sebepler.

esbab-ı zahiriye-i süfliye

  • Görünürdeki alçak ve bayağı sebepler.

esbab-ı zaruriyye / esbâb-ı zarûriyye / اسباب ضروریه

  • Zorunlu sebepler.

esbab-perest

  • Sebeplere taparcasına değer veren.

esbabperest / esbâbperest

  • Allah'ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren.
  • Sebepleri yaratıcı sanan.

esbap

  • Sebepler.

essebebükelfail / essebebükelfâil

  • Sebep olan yapan gibidir.

etrika

  • (Tekili: Tarik) Tarikler, yollar, caddeler.
  • Sebepler, vesileler, vasıtalar.
  • Maişeti te'min etmek için tutulan meslekler, geçinmek için yapılan işler.

evcedethu-l esbab

  • (İcad. dan) "Onu sebepler icadediyor. Sebepler bu şeyi icadediyor." mânasında dinsizliği ima eden bir söz.

eyadi

  • (Tekili: Eydi) (Yed) Eller.
  • Mc: Sebepler. Nimetler.

ez-on sebeb

  • O sebepten.

fazilet

  • Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet.

festival

  • Çeşitli sebeplerle yapılan ve birkaç gün süren şenlik. (Fransızca)

gayr-ı mütevekkil

  • Tevekkül etmeyen, sadece sebeplere takılıp neticeyi Allah'tan beklemeyen.

girye-engiz / girye-engîz

  • Ağlatacak sebep, ağlamaya sebep olan. (Farsça)

gülhane hatt-ı hümayunu

  • Tar: Gülhanede okunan hatt-ı hümayun münasebetiyle meydana gelmiş bir tabirdir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bir zamanlar dünyayı titreten kuvvet ve kudreti, çeşitli sebep ve te'sirlerle büyük bir zaafa uğramış ve en nihâyet devlet, bir vilâyet hükmünde olan Mısır'ın idaresini ele geçiren Mehmed Ali Pa

habail-i mevt

  • Ölümün sebepleri.

hal-i sahv / hâl-i sahv

  • Arızi veya dâimi sebeplerle, şuurunu kaybetmiş bir kimsenin, muvakkaten şuurunun yerine gelmesi hâli.

haram li gayrihi / harâm li gayrihi

  • Aslı harâm olmayıp, sonradan hâsıl olan bir sebepten dolayı harâm olan şey.

harat

  • Davarın memesinde olan bir hastalık. (Sütün parça parça, ufanmış gibi çıkmasına sebep olur)

harc

  • Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde.
  • Vergi.
  • Çıkmak.
  • Yeni çıkan bulut.
  • Yemâme vilayetinde bir yer.
  • Ecir.
  • Buğday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdır. Zillet ve fakirliğe sebeptir.)

haytu'l-emel

  • Ümit ipi; ümit bağlayacak bir sebep.

hevade

  • Yavaşlık.
  • Yumuşaklık.
  • Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep olması mümkün olan kimse.

hıçkırık

  • t. Fazla yemekten ve asabi sebeplerden diyaframın kasılması ve akciğerlerdeki havanın şiddetli ve gürültülü bir şekilde dışarı atılması.
  • Boğaz tıkanacak surette ve derinden iç çekerek ağlama.

hikmet / حكمت

  • Nübüvvet (peygamberlik).
  • Faydalı ilim.
  • Edeb, ahlâk ve nasîhat ile ilgili güzel sözler.
  • Gizli sebep, fâide.
  • Fıkıh ilmi, helâl ve harâmı bildiren din ilmi.
  • İlm-i Ledünnî, mânevî ilim.
  • Peygamber efendimizin sünneti.
  • Hakimlik, bilgelik.
  • Sebep.
  • Felsefe.
  • Gaye, felsefe, gizli sebep, faydalı söz, bilgi.
  • Bilgelik. (Arapça)
  • Sebep. (Arapça)

hikmet-i dakika

  • Dakik hikmet; ince ve derin olan İlâhî sebep, gaye.

hikmet-i vasia / hikmet-i vâsia

  • Geniş ve büyük hikmet, sebep ve gaye.

hikmetü'l-istiaze / hikmetü'l-istiâze

  • Şeytanın şerrinden Allah'a sığınmanın sebepleri ve faydaları; On Üçüncü Lem'a.

hudavendigar / hudavendigâr

  • Hükümdar, âmir, efendi, sahib. (Farsça)
  • Osmanlı padişahlarından 1. Murad Han Gazi'nin (1362 - 1389) lâkabıdır ve bu sebeple, şehzadeliğinde valilik yaptığı Bursa vilâyetine de Cumhuriyete kadar bu nam verilmişti. (Farsça)

hüsn-ü ta'lil

  • Edb: Herhangi bir hâdisenin hakiki sebebini saklayarak, güzel ve hayalî bir sebep göstermeye hüsn-ü ta'lil denir. Bu gösterilen sebep hakiki olmamalı, fakat güzel olmalıdır.Bağ-ı âlemde yüzün menendi bir gül isteyüp.Cüst ü cu idüp gezer gülzarı bülbül şah şah. (Fatih Sultan Mehmed)Bülbülün, gül bahç

i'timad-ı nefs / i'timâd-ı nefs

  • Nefse güvenmek, bir iş için lâzım olan çalışmaları ve sebeplere yapışmayı bırakarak o işi başarırım diye kendine güvenmek.

i'tizal

  • Mu'tezile mezhebinden olmak; akla ve sebeplere aşırı önem vererek, orta yol olan Ehl-i Sünnet inancından ayrılmak.

ibak

  • Bir esirin, bir köle veya câriyenin sebepsiz olarak, sahibini bırakıp kaçması.

içtima-ı esbab

  • Sebeplerin bir araya gelmesi.

ikrah-ı mülci / ikrah-ı mülcî

  • Huk: Ölüm veya bir uzvun kesilmesi veya bunlara sebep olacak şiddetli döğme ile olan ikrah.

ilcaat-ı zaman

  • Zamanın zorlamaları ve mecburiyetleri. Yaşanılan zaman içinde meydana gelmiş bazı sebeplerin neticesi olarak karşılanan mecburiyetler.

ilel / علل

  • İlletler, asıl sebepler.
  • Sebepler, hastalıklar.
  • Hastalıklar. (Arapça)
  • Sebepler. (Arapça)

ilel-i muhtelife

  • Türlü illetler ve sebepler, çeşitli hastalıklar.

ilel-i müterettibe-i müteselsile

  • Zincirleme uzayıp giden düzenleyici sebepler.

ilel-i müteselsile

  • Zincir gibi birbirine bağlı olup devam eden sebepler, illetler.
  • Zincir gibi birbirine bağlı olup devam eden sebepler, illetler.

ille

  • Sebep, illa.

ille-i gaiye

  • Asıl hedef, gerçek sebep.

illet / علت

  • Esas sebep, maksat.
  • Hastalık, sebep, gaye, hedef.
  • Asıl sebep.
  • Esas sebep.
  • Hastalık. (Arapça)
  • Sebep. (Arapça)

illet ve masdar

  • Asıl sebep ve kaynak.

illet-i hakiki / illet-i hakikî

  • Gerçek sebep.

illet-i ıztırari / illet-i ıztırarî

  • Mecburiyetten dolayı sebep gösterilen.

illet-i mucide / illet-i mûcide

  • Var edici sebep.

illet-i müessire

  • Var edip yok eden güç, sebep.

illet-i şer'iye

  • Şeriata ait illet; İslâmiyete uygun gerçek neden, sebep.

illet-i tamme / illet-i tâmme

  • Herhangi birşeyin var olması için gerekli sebeplerin tamamı.

illet-i ula / illet-i ûlâ

  • Birinci sebep, ilk sebep.

illi / illî

  • Sebebe ait. Neden ve sebeple alâkalı.

illiyet

  • Sebeplik.
  • Sebebiyet, illetlik, sebep ve illet olma.

illiyyet

  • Sebep ile ilgili, sebeplilik.

iras etme / îrâs etme

  • Netice verme, sebep olma, bırakma.

isa ruhullah / isâ ruhullah

  • İsâ Allah'ın ruhudur (Yani, Beytullah ifadesinde olduğu gibi, sebepler perdesini kaldıran bir tabirdir. "İsa (a.s.), babasız olarak doğrudan İlâhî kudretin tecellisiyle yaratılmıştır" demektir).

ıskarta

  • Herhangi bir sebepten dolayı değerini kaybetmiş mal.

ism-i hakem ve hakim / ism-i hakem ve hakîm

  • Varlıklar hakkında küllî hüküm veren ve o hükme göre sebepleri ve eşyayı hikmetle sevk eden Allah'ın ismi.

isticlab

  • (Celb. den) Çekme, celbetme. Çekmeye vaya getirmeğe sebep olma.
  • Fls: Uyandırma.

istidrac

  • Derece derece yükselmeyi isteyiş.
  • Ist: Hakkı ve hakiki değeri olmadığı halde ve kabiliyetsizliğine rağmen bir kimsenin kesret-i nimete mazhar olması ve bu sebeple küfür ve isyana devam etmesi ile azab ve gazab-ı İlâhiyeye yaklaşması.

kaffe-i esbab-ı sübutiye / kâffe-i esbab-ı sübutiye

  • Bir meselenin sağlam dayanaklara sahip olduğunu gösteren sebepler.

katil

  • (A, uzun okunur) Öldüren. İnsanın ölümüne sebep olan insan.

katil-i müteammid

  • Her ne sebeple olursa olsun, birini öldürmeyi evvelce zihninde tasavvur ederek öldüren kimse.

kesret-i esbab / kesret-i esbâb

  • Sebeplerin çokluğu.

küf

  • Yetiştiği satıhta kimyevî değişikliklere sebep olan küçük boylu mantarlara verilen umumi ad.
  • Maddelerin oksitlenme neticesinde dış tarafını kaplayan tabaka. Pas.

küfri / küfrî

  • İnkârcılığa ait, inkâr ve inançsızlığa sebep olan iş, söz.

küfriyat / küfriyât

  • İnkâr ve inançsızlığa sebep olan işler, sözler.

küfriyyat

  • Küfre sebep olan işler ve sözler.

kurban

  • Allah'ın rızasını kazanmağa sebep olan şey.
  • Etleri, fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetiyle farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır.. gibi hayvan.
  • Bir maksad uğrunda feda olma.
  • Beylerin ve meliklerin yakınlarından olan kimse.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

levme

  • Kınanmaya ve çekiştirilmeğe sebep olacak şey.

li-sebebin

  • Bir sebebe mebni olarak. Bir sebepten dolayı.

ma-bihi-l-hayat

  • Yaşamaya sebep olan, hayata vesile olan.

ma-bihi-l-i'timad

  • İtimada vesile ve sebep olan şey.

maar

  • Ar ve hayâya sebep olacak şeyler.

mahzi / mahzî

  • Kepâzelik ve rüsvaylığa sebep olan huy. Rezil olmağa sebebiyet veren kötü huy.

malul / malûl

  • Bir sebepten dolayı meydana gelen şey.

mana / mânâ

  • Anlam.
  • İçyüz.
  • Akla yakın sebep.
  • Rüya, düş.

marziyat-ı rabbaniye / marziyât-ı rabbâniye

  • Allah'ın rızasına uygun işler, Allah'ın hoşnut olmasına sebep olan şeyler.

matte

  • Vesile, sebep.

medar / medâr / مدار

  • Sebep, vesile, kaynak, yörünge.
  • Sebep.

medar olma / medâr olma

  • Sebep ve kaynak olma.

medar olmak

  • Sebep olmak.

medar-ı ahkam / medâr-ı ahkâm

  • Hükümlerin konmasına sebep olan, hükümleri getiren.

medar-ı faide

  • Faydaya sebep.

medar-ı gayret

  • Gayrete getiren sebep, vesile.

medar-ı gıybet / medâr-ı gıybet

  • Başkalarının arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşmaya, çekiştirmeye sebep olan.

medar-ı ibret ve hayret

  • Hayret ve ibrete sebep.

medar-ı inkar / medâr-ı inkâr

  • İnkâra sebep.

medar-ı inkişafat / medâr-ı inkişafât

  • Gelişme, yükselmeye sebep olan.

medar-ı münakaşa / medâr-ı münakaşa

  • Münakaşaya sebep, gerekçe.

medar-ı rekabet

  • Rekabete sebep olan şey.

medar-ı şeref / medâr-ı şeref

  • Şeref vesilesi, şeref kazandıran sebep.

medar-ı sual ve cevap / medâr-ı sual ve cevap

  • Soruya ve cevaba kaynak, sebep.

medar-ı taaccüp

  • Şaşkınlık sebebi, şaşkınlığa sebep olan nokta.

medar-ı tedkik / medâr-ı tedkik

  • Araştırmayı, incelemeyi gerektiren sebep.

medar-ı tenkit / medâr-ı tenkit

  • Tenkite sebep olan.

mehdi / mehdî

  • Âhirzamanda gelip insanları hak dine sevk edecek ve Müslümanların yenilemeye sebep zât.

mesaid

  • (Tekili: Mesâdet) Saâdet ve mutluluğa sebep olan hâl ve ahlâklar.

mesnevi / mesnevî

  • Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin (kuddise sirruh) yirmi altı bin beytten meydana gelen ve altı defter olan meşhûr eseri.
  • Edebiyâtta bir nazım şekli olup, iki mısrânın bir biri ile kâfiyeli hâli. Bu sebeple her beyti kâfiyeli olan eserlere mesnevî denir.

mevadd-ı ihtilaf / mevadd-ı ihtilâf

  • İhtilâfa sebep olan maddeler; parçalanma, değişim, başkalaşım ve uyuşmazlık gibi sonuçlara sebep olan maddeler.

mezy

  • Dokunma, bakma ve düşünme gibi sebeplerle erkekten gelen beyaz şeffâf sıvı.

milak

  • Bir nesnenin kıyam ve sebâtına sebep olan nesne.

mirsad-ı tefekkür

  • Tefekküre sebep olan.
  • Tefekküre sebep olan gözlem.

miskata

  • Düşürtücü ilâç veya sebep.

mucib / mûcib / موجب

  • (Mucibe) İcâb eden, lâzım gelen.
  • Bir şeyin peydâ olmasına vesile ve sebep olan. Gereken. Gerektiren, lâzım gelen.
  • Gereken. (Arapça)
  • Sebep. (Arapça)
  • Mûcib olmak: Sebep olmak. (Arapça)

mucib-i teessür

  • Üzüntüye sebep olan.

mucibat

  • (Tekili: Mucib) Sebepler.

mucip / mûcip

  • Gerektirici sebep, gerekçe.

müeddi / müeddî

  • Eda eden. Te'diye eden. Ödeyen.
  • Sebep olan. Meydana gelmesine vesile olan.
  • Ödeyen, sebep olan.

müeddi olma / müeddî olma

  • Sebep olma, birşeye götürme.

müeddi-i niza

  • Kavgaya sebebiyet veren. Nizaya sebep olan.

müessir-i hakiki / müessir-i hakikî

  • Gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri yaratıp hükmeden.

müflis

  • İflas etmiş. Parasız kalmış. Ticarette kâr elde edemeyip veya bazı sebeplerle sermayesini batırmış olan.

muhassenat

  • (Tekili: Muhassene) Üstünlük sebepleri.
  • Güzel, hayırlı ve faydalı işler.

muktaziyat

  • Gerektirici sebepler; gerekler.

mukteziyat / mukteziyât

  • Bir şeyi gerekli kılan sebepler.
  • Allah'ın güzel isimlerinin gerektirdiği durumlar.

mün'im-i hakim / mün'im-i hakîm

  • Gerçek nimet verici ve her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah.

münbais

  • Bir sebepten ileri gelen, bir şeyden ileri gelmiş.

müntic

  • İntâc eden, netice veren. Sebebiyet veren, meydana getiren. Bir şeyin neticelenmesine sebep olan.

müraat-ı esbab / müraât-ı esbab

  • Sebeplere uymak, tedbir almak.

müreccih

  • Tercih eden, üstün tutan, bir şeyi daha iyi ve mühim gören.
  • Tercih ettiren sebep.
  • Meyilli ve sakil, ağır şey.
  • Tercihe sebep olan.
  • Tercih eden, tercih ettiren sebep.

mürevvic

  • (Revâc. dan) Tervic eden, geçiren, itibâr veren, yürüten. Tervicine sebep olan, itibâr eden.

müsebbabat

  • Sebeplerin sonuçları olan şeyler; sebeplerle yaratılan varlıklar.

müsebbeb

  • Sebep olunan şey, sebebin sonucu.
  • Sebeplerin sonucu.

müsebbebat / müsebbebât

  • Bir sebeple olanlar, sebeple meydana çıkanlar. Neticeler.
  • Sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan şeyler, neticeler, sonuçlar.

müsebbep

  • Sebeple meydana gelen, sebebin sonucu.

müsebbib / مسبب

  • Sebep, vesile ve mucib olan. Vücuda getiren, kuran.
  • Sebep olan.
  • İcab eden.
  • Sebep olan.
  • Yol açan, sebep olan. (Arapça)

müsebbib-i hakiki / müsebbib-i hakîkî

  • Bütün sebepleri yaratan Allahü teâlâ.

müsebbib-ül esbab

  • Bütün sebeplere sâhip olan, hakiki müsebbib (Cenab-ı Hak). Bütün sebepleri meydana getiren, Allah (C.C.)

müsebbibü'l-esbab

  • Sebeplerin yaratıcısı olan Allah.

müsebbip

  • Sebep olan.

müstehlik evliya / müstehlik evliyâ

  • Nihâyete erdikten, maksada kavuştuktan sonra sebepler âlemine indirilmeyen, geri döndürülmeyen evliyâ. Kalbi hep Allahü teâlâya dönük olup, O'ndan başkası ile meşgul olmayan zâtlar.

müstelzim

  • Lüzumlu, gerektiren. Mucib ve sebep. Bais olan. Bir şeyin lüzumunu deruhde eden.

müterennih

  • Sarhoşluktan veya başka bir sebepten dolayı sallana sallana yürüyen.

mütesebbib

  • Bir şeyin olmasına yol açan, sebep olan.

mütevessil

  • (Vesile. den) Tevessül eden, sebep tutan, başvuran, girişen.

natüralizm

  • (Osm: Tabiiye) Fls: Kâinatta hâdiselerin ve varlıkların meydana gelişinde tabiat kuvvetleri dışında hiçbir sebep ve müessir kuvvet ve yaratıcı kabul etmeyen inkârcı, maddeci görüş.

neama'

  • Nimetler. İhsan, atiyye.
  • Rahatlık. Refah-ı hâle sebep olan şey.

neş'et

  • Hâsıl olma, vücuda gelme, yetişme.
  • İleri gelme, sebep olma.

netice-i arziye

  • Dünyanın dönmesiyle sebep olduğu sonuçlar.

nizam

  • Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey, sıralanmış.
  • İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide.
  • Bir işin sebat ve kıyamına medar, sebep olan şey ve hâlet.

nizam-ı esbab / nizâm-ı esbâb

  • Sebeplerin düzeni, bir netice için uyulması gereken sebepler dizisi.

obüs

  • Ask: Dikey veya dalıcı atış yapabilen, oldukça kısa namlulu top. Obüsler Milâdi 16. asırda icad olunmuştur. Bir mânianın arkasında bulunan ve bu sebeple doğruca görülemeyen düşman mevzilerinin yüksek münhanilerle aşırılmak suretiyle endaht yapmak maksadıyla icad edilmiştir.

özür

  • Bir kusurun afvı için gösterilen sebep.
  • Bahane, sebep.
  • Mâni, engel. Kusur, nakise, sakatlık.
  • Fevz. Zafer.
  • Bir adamın kusur ve kabahatinin çok olması.
  • Fık: Abdesti bozucu ve devamlı olan şey.

perde-i dest-i kudret

  • Allah'ın sonsuz kudretine perde olan hâdiseler ve sebepler.

perde-i esbab

  • Sebepler perdesi.

redd

  • Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek.
  • Bir şeyin karşılığını icra etmek.
  • Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir.
  • Cerhetmek.
  • Kötü ve fena şey.

reşad-penah

  • Reşada sebep olan. Kurtuluşa sebep.

ru

  • Yüz, cihet. Sebep. Çehre. (Farsça)

sadaka-i cariye / sadaka-i câriye

  • Sürekli hayra sebep olan ve sevabı öldükten sonra da yazılmaya devam eden sadaka.

saik / sâik

  • Dürten, sevkeden, sürükleyen, götüren.
  • Sebep.
  • Sevk edici sebep, neden.

saik-i tenkit / sâik-i tenkit

  • Eleştiriye sevk eden sebep.

saika / sâika

  • Sürükleyen, sevkeden, götüren hal, sebep.
  • Yönlendirme, sebep.
  • Yıldırım.

sani-i hakem-i hakim / sâni-i hakem-i hakîm

  • Her bir varlığın bütün keyfiyetleri hakkında genel hüküm veren ve o hükme göre sebepleri ve eşyayı hikmetle sevk edip san'atla yaratan Allah.

sar'a

  • İnsanın kendini kaybederek düşmesine sebep olan sinir hastalığı.

sebeb / سبب

  • Sebep, neden. (Arapça)

sebeb-i asli / sebeb-i aslî

  • Gerçek sebep.

sebeb-i dai / sebeb-i dâî

  • Birşeyin ortaya çıkmasındaki gerektirici sebep.

sebeb-i hacalet / sebeb-i hacâlet

  • Utanmaya sebep olan şey.

sebeb-i hakiki / sebeb-i hakikî

  • Asıl, gerçek sebep.

sebeb-i hilkat-i eflak / sebeb-i hilkat-i eflâk

  • Âlemlerin yaratılmasına sebep olan.

sebeb-i ihtilaf / sebeb-i ihtilâf

  • Ayrılığa sebep.

sebeb-i islam / sebeb-i islâm

  • İslâm dinine girmesine sebep.

sebeb-i islamiyet / sebeb-i islâmiyet

  • İslâmiyet'e girmesine sebep.

sebeb-i kafi / sebeb-i kâfi

  • Yeterli sebep.

sebeb-i mücbir

  • Mecbur eden sebep.

sebeb-i mühim

  • Önemli sebep.

sebeb-i teşvik

  • Teşvik eden sebep.

sebeb-i vahid

  • Tek sebep.

sebeb-i yegane / sebeb-i yegâne

  • Tek sebep.

sebeb-i zahiri / sebeb-i zâhirî

  • Görünürdeki sebep.

sebebiyet / سببيت

  • Sebep olma, neden olma.
  • İcab ettirme, sebep olma.
  • Sebep olma.
  • Sebep olma. (Arapça)
  • Sebebiyet vermek: Sebep olmak. (Arapça)

sebebiyet veren

  • Sebep olan.

sebebiyet verme

  • Sebep olma.

silsile-i esbab

  • Sebepler zinciri.

simya

  • Adi madenleri altın madenine çevirmek gayesini güden bir çalışma. Bu çalışma bir takım maddelerin bulunmasına sebep olduğu için kimya ilminin ilerlemesine hizmeti dokunmuştur.

sırr-ı hikmet-i ilahiye / sırr-ı hikmet-i ilâhiye

  • Allah'ın koyduğu hikmet, yarar, sebep ve faydanın sırrı, esprisi.

suretlerin tahrimi / sûretlerin tahrimi

  • Resimlerin haram kılınması, yasaklanması; haset, gurur, riya, şehvet gibi nefsanî duyguları kabartan ve İslâmiyetin sakındırdığı sonuçların doğmasına sebep olan resimlerin, fotoğrafların yasaklanması.

ta'lil / ta'lîl / تعليل

  • Sebep göstermek.
  • İllet. Bahane.
  • Müessirden esere yapılan istidlâl.
  • Bir hükmün sebep ve illetlerini ortaya çıkarma, gösterme.
  • Sebep gösterme. (Arapça)
  • Tümdengelim. (Arapça)

ta'lil ba'd-el-vuku'

  • Bir şeye sonradan uygun bir sebep uydurma.

taallül

  • İllet ve sebep gösterme, bahane üretme.

tal'

  • Tomurcuk.
  • Miktar. Kadar.
  • Çiçeklerin üremelerine sebep olan sarı tozları.

talil / tâlil

  • Sebeplendirme, sebep gösterme.

tecemmül

  • Ziynetlenmek. Süslenmek.
  • Ululuk göstermek.
  • Âletler. Sebepler.

tehlike

  • (Tehlüke) (Helâk. den) Helâkete sebep olacak hâl. Felâket.

tercih bila müreccih / tercih bilâ müreccih

  • Tercih edici sebep olmaksızın tercih (seçim) yapılabilir. Yani, seçimi yapacak zat için mutlaka sebebin var olması gerekmez, hiçbir sebebe bağlı kalmadan da seçenekler arasından birini seçebilir.

tereccuh bila müreccih muhaldir / tereccuh bilâ müreccih muhaldir

  • Sebepsiz üstünlük olmaz. Yani, bir şeyin başka seçeneklere üstün gelen bir sebebi, bir özelliği bulunmazsa onlardan üstün olması mümkün değildir.

tereccüh bila-müreccih / tereccüh bilâ-müreccih

  • Sebepsiz üstünlük. Yani, bir üstünlük sebebi ve niteliği olmadan üstünlüğün olması.

terennüh

  • (Çoğulu: Terennühât) Sarhoşluktan veya başka bir sebepten dolayı sendeliyerek yürüme.

terettüb-ü esbab

  • Sebeplerin sıralanışı.

terhim

  • Atmak.
  • Kolaylaştırmak, âsân etmek.
  • Deveyi sebepsiz kesmek.
  • Yumuşak ve ince etmek.
  • Bir ismi kısaltma.

tertib-i esbab

  • Sebeplerin düzenlenmesi.

tertib-i mukaddemat / tertib-i mukaddemât

  • Bir sonuca ulaşmak için uyulması gerekli olan sebepler sırası.
  • Bir neticenin meydana gelmesi için lâzım olan sebeplerin sıralarına göre tertib edilmesi. Bir neticeye varılması için sırasıyla riayet edilmesi icab eden sebebler.

tesebbüben

  • Sebep olma suretiyle.

teselsül-ü ilel

  • Sebeplerin zinciri, arka arkaya gelmesi.

teşfi'

  • Şefaat etmek, affı için sebep olmak.

tesvif

  • (Sevf. den) (Çoğulu: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.

tevekkül

  • Allahü teâlâya teslim olma. Bir işe başlarken sebeplere yapıştıktan sonra O'na güvenme; kalbin, her işte Allahü teâlâya îtimâd etmesi, güvenmesi.

tevessülen

  • Başvurarak, girişerek. Sebep tutarak.

tevhişat / tevhişât

  • (Tekili: Tevhiş) Ürküp kaçmasına sebep olmalar, ürkütmeler.

tevlid

  • Çocuğu doğarken almak. Doğurmak. Doğurtmak.
  • Mc: Sebep olmak, vücuda getirmek.
  • Beslemek. Terbiye etmek.

tevlid eden

  • Doğuran, sebep olan.

tevlidat / tevlidât

  • (Tekili: Tevlid) Meydana getirmeler, sebep olmalar.
  • Doğurmalar, doğurulmalar; doğurtmalar.

ühciyye

  • (Ühcüvve) Hicvetmeğe sebep olan şey.

ühcüvve

  • Hicvetmeğe sebep olan şey.
  • Yerme, hicvetme.

ümduha

  • Medhedilmeğe sebep olan hal veya iş.

vasıta-ı nakl-i hüzün ve elem ve gam

  • Üzüntü, acı ve sıkıntıya sebep olan.

vasıta-i necat / vâsıta-i necat

  • Necat vasıtası. Kurtuluşa sebep.

vech / وجه

  • Vecih, yüz, tarz, ön, alın, sebep, ilgi.
  • Yüz. (Arapça)
  • Sebep, ilgi, münasebet, vasıta. (Arapça)
  • Yüzey. (Arapça)

vech-i ahar / vech-i âhar

  • Başka sebeple.

vech-i ma / vech-i mâ

  • Bir sebepten dolayı.

vesail / vesâil / وسائل

  • Vesileler, sebepler.
  • Sebepler. (Arapça)

vesail-i pürseyyal / vesâil-i pürseyyal

  • Çok akışkan sebepler, vesileler.

vesait-i esbab

  • Birer vasıta olan sebepler.

vesait-i suriye

  • Görünüşteki vasıtalar, sebepler.

vesile / vesîle / وسيله

  • Bahane, sebep, fırsat, uygun durum.
  • Sebep, bahane. (Arapça)
  • Yol. (Arapça)

vesile-i azap

  • Eziyete sebep olan.

vesile-i cemile

  • Güzel sebep. Güzel fırsat.

vesile-i icabe-i dua

  • Duanın kabulüne vesile, sebep.

vesilecu

  • Sebep ve bahane arayan. (Farsça)

vücuh

  • (Tekili: Vech) Çehreler, yüzler, suretler.
  • Tarzlar.
  • Sebepler.
  • İmkânlar.
  • Münasebetler.
  • Kur'an-ı Kerim okunuşundaki farklar.
  • Bir memleketin ileri gelenleri.

zenberek

  • (Zenburek) Hareket ettirmeğe yarıyan yay. Saatin zenbereği. (Farsça)
  • Hayvan üzerinde taşınan ve ateşlenebilen küçük top. (Farsça)
  • Mc: Faaliyet ve harekete sebep olan şey. (Farsça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR