LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Se kelimesini içeren 1500 kelime bulundu...

a'yan

  • Senato üyeleri.

a'zam-ı esbab

  • Sebeplerin en büyüğü.

ab-şar

  • Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı. (Farsça)

acic

  • Sesi yükseltmek.

adab-ı şer'iye / âdâb-ı şer'iye

  • Şeriatın kaideleri, âdâbları.

adab-ı şeriat / âdâb-ı şeriat

  • Şeriatın koyduğu edep ve terbiye kuralları.

adaletname-i şeriat / adaletnâme-i şeriat

  • Şeriatın adalet ölçüsü, belgesi.

afat-ı semaviye

  • Semavi âfetler. Allah tarafından insanları ikaz ve ceza için verilen belâ ve musibetler.

ağuş-u nazendarane / âğuş-u nazendârâne

  • Şefkatli ve merhametli kucak.

ağuş-u şefkat / âğuş-u şefkat

  • Şefkatli kucak.

ahbab / ahbâb

  • Sevilenler, dostlar.

aheng-i esvat / âheng-i esvât / آهنگ اصوات

  • Ses uyumu.

ahenk

  • Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş. (Farsça)

ahkam-ı şer'iye / ahkâm-ı şer'iye

  • Şeriatın hükümleri, esasları.

ahkam-ı şeriat / ahkâm-ı şeriat

  • Şeriatın hükümleri, esasları.

ak / âk / عاق

  • Serkeş. (Arapça)

akire

  • Ses, sedâ, savt.

akk

  • Serkeş, inadçı.

akl-ı selim / akl-ı selîm

  • Selîm akıl, hiç yanılmayan, hatâ etmeyen akıl.

aks-i sada / aks-i sadâ

  • Sesin yankılanması.
  • Sesin bir yere çarpıp geri gelmesi. Yankı. Çok evvelden söylenen bir hakikatın sonradan tekrar edilmesi.

aksisada / aksisadâ

  • Ses yankısı.

akustik

  • Sese ait.Ses mevzuu. Kapalı yerde ses dağılma sistemi. (Fransızca)

ala-yı illiyyin-i şeref / âlâ-yı illiyyîn-i şeref

  • Şerefin zirvesi, en yüce mertebesi.

alamet-i sefer / alâmet-i sefer

  • Sefere çıkma belirtisi.

alamet-i sürur / alâmet-i sürur

  • Sevinç alâmeti, belirtisi.

alem-i esbab / âlem-i esbab

  • Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.

alem-i kesif ve süfli / âlem-i kesîf ve süflî / عَالَمِ كَثِيفْ وَ سُفْلِي

  • Şeffaf olmayan, yoğun ve aşağı âlem.

alem-i latif / alem-i latîf / عَالَمِ لَطِيفْ

  • Şeffaf, nurlu olan âlem (âhiret).

alem-i mülk / âlem-i mülk / عَالَمِ مُلْكْ

  • Sebeplerin perde olduğu âlem.

alet-i musavvit / âlet-i musavvit

  • Sesi nakletmeye yarıyan alet. Mikrofon.

aleyhi ekmelü't-tahiyyat

  • Selâm ve duaların en mükemmeli onun üzerine olsun.

aleyhisselam / aleyhisselâm / عليه السلام

  • Selam onun üzerine olsun. (Arapça)

aleyke

  • Senin üzerine, sana.

aleyküm-üs selam / aleyküm-üs selâm

  • Selâm sizin üzerinize olsun.

alim-i şeriat / âlim-i şeriat

  • Şeriat âlimi.

amal-i sermedi / âmâl-i sermedî

  • Sermediyete âit arzu ve emeller. Cennete, ebediyyete dâir dilek ve temenniler.

amil / âmil

  • Sebep.

amir

  • Şen, mamur.

anif

  • Sert, kaba.

arsat

  • Semer ağaçlarına çakılan ağaç mıh.

ashab-ı güzin / ashâb-ı güzîn

  • Seçkin, meşhur sahabîler.

asil / asîl

  • Seçkin.

askale

  • Serap fazla olmak.

asleka

  • Serabın fazla olması.

asude / âsûde

  • Sessiz, dingin, huzurlu.

asvat / asvât

  • Sesler.

ateş-hulk

  • Sert tabiatlı, huysuz. (Farsça)

ateşmizac / âteşmizâc / آتش مزاج

  • Sert mizaçlı. (Farsça - Arapça)

atıfet / âtıfet / عاطفت

  • Şefkat gösterme. (Arapça)

atıfetkar / âtıfetkâr / عاطفتكار

  • Şefkat gösteren, gözeten. (Arapça - Farsça)

atil

  • Şerli, şerir, yaramaz kişi.

atufet / atûfet / عطوفت

  • Şefkat. Çok merhametli oluş.
  • Şefkat. (Arapça)

aval

  • Sersemlik derecesinde saf olma, bönlük.

avare / âvâre

  • Serseri.

avaz / âvaz / âvâz / آواز

  • Ses, seda.
  • Ses. (Farsça)

avn-ı şeriat / avn-ı şerîat / عَوْنِ شَر۪يعَتْ

  • Şerîatın yardımı.

ayan / âyan

  • Seçkinler, ileri gelenler.

ayat-ı kerime / âyât-ı kerîme

  • Şerefli âyetler, Kur'ân'ın herbir cümlesi.

ayat-ı teşriiye / âyât-ı teşriiye

  • Şeriat kanunları.

ayet-i kerime / âyet-i kerîme

  • Şerefli âyet, Kur'an'ın herbir cümlesi.

ayn-ı muhabbet

  • Sevginin ta kendisi.

ayn-ı şeriat

  • Şeriatın ta kendisi, İslâmiyet.

aynı rahmet

  • Şefkat ve merhametin tâ kendisi.

azad / âzâd

  • Serbest bırakma, hürriyetine kavuşturma.

azad etmek / âzâd etmek

  • Serbest bırakmak, hürriyetine kavuşturmak, kölelikten kurtarmak.
  • Serbest bırakmak, hürriyetine kavuşturmak.

azad olmak / âzâd olmak

  • Serbest olma, kurtulma.

azade / âzâde / آزَادَه

  • Serbest, kayıtsız.
  • Serbest, hür, kayıtlardan kurtulmuş.
  • Serbest bırakılan.

azazil / azâzil

  • Şeytan. (İblisin bir adı) Şerlerin temsilcisi.
  • Şeytan.

aziz / azîz / عَز۪يزْ

  • Şerefli.

azrec

  • Seri, hafif nesne. Vâhid, tek.

bab-ı seraskeri / bâb-ı seraskerî

  • Serasker kapısı. Eski Milli Müdafaa Vekâleti. Milli Savunma Bakanlığı. Şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin kapısı.

baden

  • Semiz, iri gövdeli kimse.

badi / bâdî / بادی

  • Sebep.
  • Sebep, geçici.
  • Sebep olan, yol açan. (Arapça)
  • Bâdî olmak: Sebep olmak, yol açmak. (Arapça)

bagilik

  • Serkeşlik, âsilik.

bah

  • Şehvet.

bahh

  • Ses kesilmek, boğaz kısılmak.

bahha'

  • Sesi kesilmiş olan kadın. (Müz: Ebahh)

bahi / bahî

  • Şehvete dâir. şehvetle ilgili.

bahice

  • Ses, savt, sadâ.

bais / bâis

  • Sebep.
  • Sebep.

bais-i meserret

  • Sevinmeye sebep olan, sevinç sebebi.

bakkal

  • Sebzevât satıcı.

bamdadi / bamdadî

  • Seher vakti, erken. (Farsça)

bang

  • Ses, sadâ, haykırma, bir ağızdan alkış. (Farsça)

barekte / bârekte

  • Sen mübarek ve bereketli eyledin (meâlinde dua).
  • Sen mübarek eyledin.

batman / بَاطْمَانْ

  • Sekiz kg. ağırlık.

bayram-ı şerif

  • Şerefli, değerli bayram.

bedmihr / بدمهر

  • Sevgisiz. (Farsça)

behcet

  • Sevinç. Güleryüzlülük. Güzellik, şirinlik.

behçet

  • Sevinç.

behice

  • Şen, güzel. Güler yüzlü kadın.

behreber

  • Şerik, ortak. (Farsça)

beleh

  • Sersemlik, bönlük, ahmaklık, budalalık.

berahin-i katıa

  • Şeksiz ve şüphesiz olan kat'i deliller, bürhanlar.

berceste / برجسته

  • Seçme, iyi mısra.
  • Seçkin, seçme. (Farsça)

berd ü selam / berd ü selâm

  • Serin ve selâmetli, güvenli.

bere'te

  • Sen yarattın (meâlinde fiil).

berfuk / berfûk

  • Şeftali yemişi. (Farsça)

berg

  • Sed, bend. (Farsça)

bergüzide / bergüzîde

  • Seçkin. Seçilmiş. (Farsça)
  • Seçkin, seçilmiş.
  • Seçkin, seçilmiş.

berhudar

  • Selâmette. Mükâfata erişen. Nasibli. (Farsça)

berig

  • Set, bent. (Farsça)

berkuk

  • Şeftali, kayısı, zerdali.

bersak

  • Sevinmek, sürur ve ferah.

bervech

  • Şeklinde, biçiminde.

beşaret-i semaviye / beşâret-i semâviye / بَشَارَتِ سَمَاوِيَه

  • Semadan (Kur'ânla) gelen müjde.

beşyun / beşyûn

  • Semiz, besili, yağlı. (Farsça)

beydah

  • Sert başlı, haşarı at. (Farsça)

bezaat

  • Sermaye.

bi-bidaat / bî-bidaat

  • Sermayesiz. (Farsça)

bi-enbaz / bî-enbaz

  • Şeriki ve benzeri ve eşi olmayan, eşsiz. Allah (C.C.)

bi-güman / bî-güman

  • Şeksiz, şüphesiz. (Farsça)

bi-mihr / bî-mihr

  • Sevgisiz, şefkatsiz. (Farsça)

bi-saman / bî-sâman

  • Sermayesiz, parasız. (Farsça)

bi-sebeb / bî-sebeb

  • Sebepsiz, boşuna, yok yere. (Farsça)

bi-ser ü pa / bî-ser ü pâ

  • Sefil ve perişan.

bidah

  • Sert başlı, huysuz at, aygır. (Farsça)

bidanet

  • Semizlik, besililik, yoğunluk.

bihah

  • Ses kısıklığı.

bil'ihtiyar

  • Seçerek, tercih ederek.

bila-sebeb / bilâ-sebeb

  • Sebepsiz.

bilasebeb / bilâsebeb

  • Sebepsiz.

bilasebep / bilâsebep

  • Sebepsiz.

bilaşek / bilâşek

  • Şeksiz.

bilaşek vela şüphe / bilâşek velâ şüphe

  • Şeksiz ve şüphesiz.

billur

  • Şeffaf, parlak taş, elmas gibi kıymetli. Cam gibi parlayan.

bimihr / bîmihr / بى مهر

  • Sevgisiz, şefkatsiz. (Farsça)

bincişk

  • Şerçe kuşu. (Farsça)

bişr

  • Sevinç eseri.

bostan / bostân

  • Sebze bahçesi.

buğz

  • Sevmeme, nefret.
  • Sevmeme, nefret etme, düşmanlık.
  • Sevmeme. Birisi hakkında gizli ve kalbi düşmanlık hissetme. Kin, husûmet.

buhle

  • Semizotu. (Farsça)

buhuh

  • Ses kısıklığı.

büka-yi sürur / bükâ-yi sürûr

  • Sevinçten dolayı akan gözyaşı.

burak-ı meşveret-i şer'iye

  • Şer'î meşveret bineği; şeriatın her türlü meselenin çözümünde esas aldığı istişare ve danışma kurulu.

burhan-ı şeriat

  • Şeriatın delili.

burjuva

  • Servet ve mal birikimi yapanlar; zenginler sınıfı.

burjuvalar taifesi

  • Şehirlerde yaşayan, özel imtiyazlardan yararlanan zengin grup.

buus

  • Sefalet. Yokluk içinde olma.

büzürgzade / büzürgzâde / بزرگ زاده

  • Seçkin kişinin çocuğu, asilzade, kişizade. (Farsça)

cahdel

  • Semiz.

calib-i şefkat / câlib-i şefkat

  • Şefkati celbeden, şefkati çeken.

caliz

  • Sebze bahçesi, bostan. Kavun karpuz tarlası. (Farsça)

cam-ı sim

  • Sevgilinin çenesi.

cami-i şerif

  • Şerefli, yüce cami.

cana / cânâ / جانا

  • Sevgilim, ey sevgili. (Farsça)

canan / cânân / جانان

  • Sevgili.
  • Sevgili.
  • Sevgili. (Farsça)

canane / cânâne / جانانه

  • Sevgili. (Farsça)

çapkun

  • Seri ve yorulmaz neviden iyi bir at cinsi.

carur / carûr

  • Sel arkı.

cazz

  • Semiz,iri gövdeli adam.

cebel-i aziz

  • Şerefli, üstün ve yüce dağ.

ceharet

  • Sesin yüksek olması. Ses yüksekliği.

celz

  • Seyretmek.

cemaat-i şüheda

  • Şehitler topluluğu.

cemal-i şefkat / cemâl-i şefkat

  • Şefkat güzelliği.

cemi'-i edyan-ı semaviye / cemî'-i edyân-ı semâviye

  • Semâvî dinlerin tamamı; Allah tarafından gönderilmiş olan bütün hak dinler.

cemiyet-i ahbap

  • Sevgililer topluluğu.

cenah-ı şefkat / cenâh-ı şefkat

  • Şefkat kanadı.

çerb / چرب

  • Semiz. (Farsça)

cermüze

  • Sefer ve misafirlik. (Farsça)

cessame

  • Sefer yapmamış kişi. Seyahat etmemiş kimse.

çetuk

  • Serçe kuşu. (Farsça)

cevahir-ül-kelimat

  • Şemsi adındaki bir zat tarafından Arapçadan Türkçeye kaleme alınan 108 sahifelik bir lügat kitabının adı.

cevar-ül künnes

  • Seyyar yıldızlar. (Ütarid, Zühre, Merih, Müşteri, Zuhal.)

cevaz-ı şer'i / cevaz-ı şer'î

  • Şeriatın cevazı, fetvası, müsaadesi.
  • Şer'an câiz olma. Şeriatça yasak olmayan husus.

ciğer-pare / ciğer-pâre

  • Sevgili yavru, evlâd. (Farsça)

ciharyar-ı güzin / cihâryâr-ı güzîn

  • Seçkin dört dost; dört halife; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.a.).

cilve-i misaliye / cilve-i misâliye

  • Şeffaf şeyler üzerinde yansıyan görüntüler.

cilve-i şefkat

  • Şefkatin, merhametin görünmesi.

çiz / çîz / چيز

  • Şey. Nesne. (Farsça)
  • Şey.
  • Şey. (Farsça)

cülmüd

  • Sesi çok çıkan ve kuvvetli olan kimse.

cümza

  • Seri davar.

cüraf

  • Sel yolu. Selin aktığı mecrası.

cüz'i hadise-i şer'iye / cüz'î hâdise-i şer'iye

  • Şeriatın ferdî, bireysel meselesi, olayı.

dai / داعي

  • Sebep,duacı.

daire-i esbab

  • Sebepler dairesi.
  • Sebepler dâiresi. Sebep ve kanunların bulunduğu yer olan maddi âlem.

daire-i intihabiye

  • Seçimle ilgili daire.

dal

  • Semiz avrat. Şişman kadın.

dar-ül-celal / dâr-ül-celâl

  • Sekiz Cennet'in birincisidir.

dar-ül-karar / dâr-ül-karâr

  • Sekiz Cennet'in sekizincisi.

dar-üs-selam / dâr-üs-selâm

  • Sekiz Cennet'ten üçüncüsü.

davve

  • Ses, sadâ.

debbağ / دباغ

  • Sepici. (Arapça)

debub

  • Semizlik ve şişmanlığından dolayı yürüyemeyen deve.

defter-i hasenat / defter-i hasenât

  • Sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî defter.

dekaik-i şefkat

  • Şefkatin incelikleri.

delail-i şer'iye / delâil-i şer'iye

  • Şeriata ait deliller; Kur'ân, Sünnet, İcmâ ve Kıyas delilleri gibi.

delil-i şefi / delil-i şefî

  • Şefaat edecek bir kılavuz, rehber.

dem-beste

  • Sesi soluğu kesilmiş, susmuş. (Farsça)

derdar

  • Servi ağacından bir sınıf.

derece-i şefkat

  • Şefkat derecesi.

derece-i şehadet

  • Şehitlik derecesi.

derece-i şehadet ve gazilik

  • Şehitlik ve gazilik derecesi.

ders-i şefkat

  • Şefkat dersi.

desais-i şeytaniye / desâis-i şeytaniye

  • Şeytanın desiseleri, hileleri.

desais-i şeytaniyye

  • Şeytanca desiseler, hileler.

desise-i şeytaniye

  • Şeytanın hile ve desiseleri.

dest ve damen-i kerimane / dest ve dâmen-i kerimane

  • Şerefli ve izzetli olan el ve etekler.

dest-i ihtiyari / dest-i ihtiyârî / دَسْتِ اِخْتِيَارِي

  • Seçim yapan el.

dest-maye

  • Sermaye, elde olan şey. (Farsça)

dev

  • Şeytan, ifrit, cin.

devende

  • Seyyah. Seyahat eden, gezen, dolaşan. (Farsça)

devr-i senevi / devr-i senevî / دَوْرِ سَنَو۪ي

  • Senelik devir.

diae

  • Şehadet parmağı.

dil-ferah

  • Sevinçli, gönlü rahat. (Farsça)

dil-i avare / dil-i âvâre

  • Serseri gönül.

dil-şad

  • Sevinmiş. Kalbi hoş olmuş. (Farsça)

düstur-u esasiye-i şer'iye

  • Şeriatın esas prensipleri, ana kanunları.

düstur-u şeytani / düstur-u şeytanî

  • Şeytanın düsturu, kuralı.

düstur-u şüyuhat

  • Şeyh olma konusunda uyulması gereken kural.

eb-i müşfik

  • Şefkatli baba, merhametli peder.

ebahh

  • Sesi kısık olan kimse. Avazı tutkun kişi. (Müe: Buhhâ)

ebu-l mireh

  • Şeytan.

ebvab-ı sema / ebvâb-ı semâ

  • Semâ kapıları, gök kapıları.

ecir-i müşterek / ecîr-i müşterek

  • Serbest işçi. Kirâlıyanından (işvereninden) başkasına çalışmaması şartı koşulmamış hamal, terzi, saatçi gibi işçi.

ecliyet

  • Sebebiyet, sebep oluş.
  • Sebeplik.

ecr

  • Sevap, karşılık.

ecsam-ı şeffafe

  • Şeffaf cisimler, saydam maddeler.

edille-i şer'iyye

  • Şer'î deliller; Kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret dört delil.

edyan-ı semaviye / edyân-ı semâviye

  • Semâvî dinler; Allah tarafından gönderilmiş olan dinler.

edyan-ı semaviyye / edyân-ı semaviyye

  • Semavî dinler. Musevîlik, Hıristiyanlık ve İslâm dinleri.

efkar-ı sefile / efkâr-ı sefile

  • Sefil düşünceler, fikirler.

eflec-ül esnan / eflec-ül esnân

  • Seyrek dişli.

ehass-ı havas

  • Seçkinlerin en seçkini, ileri gelenlerin en başta olanı.

ehl-i beyt

  • Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın bütün âile fertleri. Mübârek zevceleri, çocukları, kızı hazret-i Fâtıma ile hazret-i Ali ve bunların mübârek evlâdları olan hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn'den kıyâmete kadar gelecek nesilleri.

ehl-i emsar

  • Şehir halkı, kasaba halkı.

ehl-i hadaret

  • Şehirlerde yaşayan. Medeni.

ehl-i hadaret ve medeniyet / ehl-i hadâret ve medeniyet

  • Şehirlerde yaşayanlar, medenîler.

ehl-i idare ve zabıta

  • Şehir güvenliğini sağlamakla vazifeli bulunan idare, polis.

ehl-i şeriat

  • Şeriat taraftarı Müslümanlar.

ehl-i servet

  • Servet ve sermaye sahibi.

ehl-i temaşa ve tefekkür / ehl-i temâşâ ve tefekkür

  • Seyredip düşünenler.

ehven-i şerr

  • Şerrin en hafif olanı.

ehver

  • Sevgili, mâşuk. (Farsça)

el-hannas

  • Şeytan.

el-muhtar

  • Seçilmiş, seçkin, Hz. Muhammed (a.s.m.).

elem-i şefkat

  • Şefkat acısı.

elhan / elhân

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mânâ bozulacak şekilde, harfleri ve kelimeleri değiştirerek, sesi alçaltıp yükselterek, çeneyi oynatarak okumak. Lahn'in çokluk şeklidir.

elhubbulillah / elhubbulillâh

  • Sevgi Allah içindir.

elsine-i semaviye / elsine-i semâviye

  • Semâvî diller; göklerdeki ve mânevî âlemlerdeki meleklerin ve ruhanî varlıkların konuştukları diller.

eluk

  • Sefir, büyük elçi.

elule

  • Semiz, besili koyun.

emced-i emacid / emced-i emâcid

  • Şereflilerin şereflisi, en şerefli.

emir-ül ceyş

  • Serasker, serdar, başkumandan.

emr-i istihbabi / emr-i istihbâbî

  • Sevimli bir şeyin yapılmasını emreden buyruk.

emr-i şer'i / emr-i şer'î

  • Şeriatın emri.

emreş

  • Şerli, kötü kimse.

en'amte

  • Sen nimet verdin, in'âm ettin (meâlinde).

enbazi / enbazî

  • Şeriklik, ortaklık. (Farsça)

engüşt-i kihin

  • Serçe parmak.

ente

  • Sen.
  • Sen.
  • Sen.

enva-ı muhabbet / envâ-ı muhabbet

  • Sevgi türleri, çeşitleri.

er-rahim / er-rahîm

  • Şefkati ve merhameti herşeyi kuşatan Allah.

erbab-ı sekr / erbâb-ı sekr

  • Sekr sâhipleri.

eren

  • Sevinmek, sürur.

ergun

  • Sert başlı at. Hızlı ve oynak olarak giden at. (Farsça)

ersusa

  • Şeair-i İslâmiyeden olan ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında kullanılan kavuk, büyük sarık.

es'elüke

  • Senden isterim (meâlinde).

es-sebebu ke'l-fail / es-sebebu ke'l-fâil

  • Sebep olan yapan gibidir.

esas-ı şeriat

  • Şeriatın esasları, kuralları.

esasat-ı şeriat / esâsât-ı şeriat

  • Şeriatın, dînin esasları, temelleri.

esbab / esbâb / اسباب

  • Sebepler.
  • Sebepler.
  • Sebepler, vasıtalar, vesileler, araçlar.
  • Sebebler.
  • Sebepler. (Arapça)

esbab şirki

  • Sebepleri Allah'a ortak koşma.

esbab-ı muhabbet

  • Sevgiyi gerektiren sebepler.

esbab-perest

  • Sebeplere taparcasına değer veren.

esbabperest / esbâbperest

  • Sebepleri yaratıcı sanan.

esbap

  • Sebepler.

esdaf

  • Sedefler, inci kabukları; sedef gibi içinde hakikat incilerini saklayan Kur'ân ifadeleri.

eser-i bergüzide / eser-i bergüzîde

  • Seçkin eser; On Dokuzuncu Mektup.

esfar / esfâr / اسفار

  • Seferler, yolculuklar. (Arapça)

esfel-i safilin / esfel-i sâfilîn

  • Sefillerin en sefili. Cehennem'in en aşağı tabakasındakiler.

eşha

  • Şefkat.

eşhad

  • Şevâhidler. Şâhitler.

eshar / eshâr / اسحار

  • Seher vakitleri, seherler. Gece yarısından sonra ve tan yeri açılmazdan evvelki vakitler.
  • Seherler. (Arapça)

esil

  • Şerefli, şanlı, namlı, haysiyetli, itibarlı ve otoriter kişi.

eşirra / eşirrâ

  • Şerliler, kötüler.

eşk-i şadi / eşk-i şâdi

  • Sevinçle ağlayış. Sevinçten dökülen gözyaşı.

eşk-i tarab

  • Sevinçten dolayı akan gözyaşı.

eşkal / eşkâl / اشكال / اَشْكَالْ

  • Şekiller, biçimler.
  • Şekiller.
  • Şekiller (Arapça)
  • Şekiller.

eslaf / eslâf / اسلاف

  • Selefler; meslek, san'at, ilim gibi benzer şeylerde önce gelenler.
  • Selefler, öncekiler.
  • Selefler, geçmişler. (Arapça)

eşraf / eşrâf / اشراف

  • Şerefliler, ileri gelenler.
  • Seçkinler, ileri gelenler, sosyete. (Arapça)

eşrar / eşrâr

  • Şerli ve kötü kimseler.
  • Şerliler, kötüler.
  • Şerliler, kötüler.

essebebükelfail / essebebükelfâil

  • Sebep olan yapan gibidir.

eşvak / eşvâk

  • Şevkler, aşırı istekler.

esvat / esvât / اصوات

  • Sesler.
  • Sesler. (Arapça)

eşya / eşyâ

  • Şeyler, varlıklar.

eşya-yı şeffafe / eşya-yı şeffâfe

  • Şeffaf şeyler.

etraf-ı sema

  • Semanın çevresi, tarafları, ufukları.

euzü billahi mineşşeytani vessiyase / eûzü billâhi mineşşeytâni vessiyâse

  • Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım.

ev

  • Şek, tahayyür, ibham, istisnâ, şart, teb'iz için kullanılan harf-i atıf. "yahut, veya, meğer ki, bel, belki ister" gibi kelimelerle türkçeye terceme edilebilir.

evamir-i şer'iye / evâmir-i şer'iye

  • Şeriatın emirleri.

evsaf-ı mümtaze / evsâf-ı mümtaze

  • Seçkin ve üstün özellikler.

ez-tu

  • Senden.

fakahet

  • Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak.

fakdü'l-ahbap

  • Sevgililerin, dostların yok oluşu, onları kaybetme.

fakdülahbab / fakdülahbâb

  • Sevilenlerin bulunmaması.

fakleyun

  • Semizotuna benzer bir ot.

fasis / fasîs

  • Seyelan etmek, akmak.

fazazet

  • Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.

fazilet-i şehadet

  • Şehitlik mertebesinin yüceliği.

fedid / fedîd

  • Ses, savt, sada.

felimun / felîmun

  • Şebrem denilen ot.

fenafişşeyh / fenâfişşeyh

  • Şeyhinde fani olmak.

ferag

  • Serin serin esen rüzgâr. (Farsça)

ferah / فرح

  • Sevinç, rahat, huzur.
  • Sevinç. (Arapça)

ferah-aver

  • Sevinç getiren, sevindiren, ferah getiren. (Farsça)

ferah-bahş

  • Sevinç veren, sevindiren. Ferah bağışlayan. (Farsça)

ferah-ebru

  • Sevimli, güler yüzlü. (Farsça)

ferahlı

  • Sevinçli, huzurlu, neşeli.

feraset / ferâset / فراست

  • Sezgi. (Arapça)

ferbih / فربه

  • Semiz. (Farsça)

ferbihi / ferbihî

  • Semizlik, topluluk, etlilik. (Farsça)

ferd-i mümtaz / ferd-i mümtâz / فَرْدِ مُمتَازْ

  • Seçkin insan.
  • Seçkin fert.

ferfah

  • Semizotu.

ferhan / ferhân / فرحان

  • Sevinçli, rahat.
  • Sevinçli, neşeli. (Arapça)

ferih

  • Sevinçli, ferahlı. Fahur. Ferhan.

ferih fahur

  • Sevinçli olarak, iftihar ederek.

ferkade

  • Sergerde kimse.

ferman-ı şeref

  • Şeref buyruğu, madalyası.

fetva emini / fetvâ emîni

  • Şeyhülislâm kapısındaki Fetvahane'nin başında bulunan zata verilen ünvandır. Şeyhülislâma sorulan şer'i meselelerin fetvalarını hazırlamak, istida ile vukubulan suallere cevap vermek ve şer'iyye mahkemelerinden verilen ilâmları tetkik etmek vazifeleriyle mükellefti. Maiyyetinde Fetvaemini muavini, İ
  • Şeyhülislâmlıkta fetva işleriyle meşgul olan dairenin başkanı.

fevhed

  • Semiz oğlan, şişman çocuk.

feycen

  • Sedef dedikleri ot.

feza-yı şadüman / feza-yı şâdüman

  • Sevinç ve neşe veren bir atmosfer, saha.

feziz / fezîz

  • Seyelân etmek, akmak.

figür

  • Şekil.

fıkarat-ı müntehabe / fıkarât-ı müntehabe

  • Seçkin hikâyeler.

fina / finâ

  • Şehir kenarı, büyük mezarlıklar (fabrika, mektep, kışlalar) ve kasabadakilerin harman yapmak, hayvan koşturmak, eğlenmek için devamlı kullandıkları yerler.

firdevs cenneti

  • Sekiz Cennet'in altıncısı.

fırka-i naciyye / fırka-i nâciyye

  • Selâmet yolunu bulmuş, müslüman grubu.

fısk u fücur / fısk u fücûr

  • Sefahet ve günaha batma.

fonograf / فُونُوغْرَافْ

  • Ses cihazı.

gayr-i meşru' / gayr-i meşrû' / غَيْرِ مَشْرُوعْ

  • Şerîata uymayan.
  • Şerîata uymayan.

gevden

  • Sersem, ahmak, şaşkın, anlayışsız. (Farsça)

geylani / geylanî

  • Seyyid Abdulkadir-i Geylanî, Gavs-ül A'zam, Gavs, Kutub gibi mecâzi nâm ile bilinen bu zât (Hi: 470-561) yılları arasında yaşamış ve Kadirî Tarikatının müessisidir. Müteaddid müridlerinden bir çoğu sonradan veli olarak meşhurdurlar. Derslerinin te'siriyle birçok Hristiyan ve Museviler Müslüman olmuş

gırbın

  • Selin getirdiği çamur.

girye-i şadi / girye-i şâdî

  • Sevinçten dolayı olan ağlama. Sevinç gözyaşı.

güncişk / گنجشك

  • Serçe kuşu, usfur. (Farsça)
  • Serçe. (Farsça)

gunne

  • Şeddeli "nun" ile şeddeli "mim"in teğanni ile okunması.

gusa'

  • Sel köpüklerine karışmış çürük ağaç yaprakları tortusu, köpüğü.

güzide / güzîde / گزیده / گُز۪يدَه

  • Seçilmiş, seçkin.
  • Seçkin, seçilmiş.
  • Seçkin. (Farsça)
  • Seçkin.

güziden / güzîden

  • Seçmek. İntihab etmek. (Farsça)

güzin / güzîn / گُز۪ينْ

  • Seçkin.

güziniş / güzîniş

  • Seçiş, seçme. (Farsça)

haber-i beşaret / haber-i beşâret

  • Sevindirici, müjdeli haber.

habib / habîb / حَب۪يبْ

  • Sevgili mânâsına Muhammed aleyhisselam.
  • Sevgili, dost.
  • Sevgili, sevilen.
  • Sevgili.

habib-i şefik

  • Şefkatli Habib.

habibiyet / habîbiyet

  • Sevgililik.

habrir / habrîr

  • Şey mânâsına gelir bir isim.

hacc-ı şerif

  • Şerefli hac ibadeti.

hadb

  • Şefaat etmek.

hadd-i ma'ruf

  • Şeriatça bilinen, makbul olan had. Emredilen, müsaade edilen hudud.

hadd-i şer'i / hadd-i şer'î

  • Şeriat kanunlarıyla verilen ceza.

hadd-i şeriat

  • Şeriatın sınırı.

hades / حدس

  • Sezi, tahmin. (Arapça)

hadis-i muallak / hadîs-i muallak

  • Senedinin yalnız ibtidasından bir veya birkaç ravisi hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhini ve şeyhinin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvilerden itibaren senedi zikr etse ta'likte bulunmuş olur. (Ist. Fık.K.)

hadise-i şer'iye / hâdise-i şer'iye

  • Şeriatla ilgili olay.

hadsen

  • Sezgiyle, zihnin hızlı intikali sûretiyle.
  • Sezmekle. Sür'atle intikal ve idrâk etmekle.

hafişe

  • Sel yolu.

hakaik-i şeriat

  • Şeriatin hakikatleri, esas ve gerçekleri.

hakikat-i mahbube

  • Sevilen hakikat, gerçek.

hakikat-i şeriat

  • Şeriatın hakikat ve esası.

hakikat-i sevap

  • Sevap gerçeği.

halbus

  • Serçeden küçük bir kuş.

halef an-selef

  • Seleften halefe geçme. Geçen ve gidenden, gelene kalma. Babadan evlâda geçme.

halef-isadıkin / halef-isâdıkîn

  • Selef-i sâlihînden yâni Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiînden sonra gelen Ehl-i sünnet âlimleri.

halenbus

  • Serçe renginde, ondan küçük bir kuş.

halk-ı şer / خَلْقِ شَرْ

  • Şerrin yaradılışı.
  • Şerri yaratma.

hamuş

  • Sessiz, susmuş.

hamuşane

  • Sessizce, ses çıkarmadan. Sessizliği andırır bir şekilde. (Farsça)

hannas / hannâs / خناس

  • Şeytan.
  • Şeytan. (Arapça)

hannasi / hannasî

  • Şeytanla alâkalı.

harabe

  • Şehir ve ev yıkıntısı, virane.

harabiyet-i sed

  • Seddin yıkılışı, yok oluşu.

hareket-i seneviye

  • Senelik hareket.

haseb

  • Şeref, asâlet, ahlâk ve soy temizliği.

hashas

  • Seri, çabuk, hızlı.

hasılat-ı seneviyye / hâsılat-ı seneviyye

  • Senelik kazançlar, yıllık gelirler.

haşin / haşîn / خَش۪ينْ

  • Sert.

hasiyet-i mümtaziye / hâsiyet-i mümtaziye

  • Seçkinlik özelliği.

haslar dairesi

  • Seçkin Nur talebelerinin dahil olduğu hizmet dairesi.

hasr-ı muhabbet / حَصْرِ مُحَبَّتْ

  • Sevgiyi yöneltme, sadece onu sevme.
  • Sevgiyi bir noktaya yoğunlaştırma.

hassa-i mümtaz

  • Seçkin özellik.

hasun

  • Serçe gibi küçük ve alaca renkli bir kuş.

haşyet

  • Sevgiyle karışık korku.

hatif / hâtif / هَاتِفْ

  • Sesi işitilen görünmez varlık.
  • Sesi işitilen fakat kendisi görülmeyen seslenici.

hatt-ı şerifiniz / hatt-ı şerîfiniz

  • Şerefli yazınız, kendi mübarek hattınız, el yazınız.

havas / havâs / خَوَاصْ

  • Seçkinler.
  • Seçkinler sınıfı, zenginler.
  • Seçkin tabaka.

havass / havâss

  • Seçilmişler. İlimde ve tasavvuf yolunda yüksek dereceye ulaşmış olan zâtlar.
  • Seçkinler, okumuşlar, bilginler.

havatır-ı şeytaniye / havâtır-ı şeytaniye

  • Şeytanî vesvese ve düşünceler.
  • Şeytandan gelen hâtıralar, düşünceler.

havelan-ül havl

  • Senenin geçmesi. Senenin değişmesi.

haverver

  • Şey mânasına gelir bir isim.

havz

  • Seri sevk, yeynilik, sür'atli oluş, hızlılık.

hayat-ı şehriye

  • Şehir hayatı.

hayrat / hayrât

  • Sevâb kazanmak için yapılan Allahü teâlânın beğendiği iyi işler, bütün iyilikler, hayırlar.

haysiyet / حَيْثِيَتْ

  • Şeref, i'tibâr.

haysiyyet / حيثيت

  • Şeref, îtibâr.
  • Şeref, onur, itibar, değer.
  • Şeref, onur. (Arapça)

hayt-ı semavi / hayt-ı semâvî / خَيْطِ سَمَاوِي

  • Semavi ip.

hayta

  • Şefkat.

hazain-i servet / hazâin-i servet

  • Servet hazineleri.

hazal

  • Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler.

hazhaz

  • Seri, sür'atli, hızlı.

hazine-i servet

  • Servet hazinesi.

hazret-i selman-ı pak / hazret-i selmân-ı pâk

  • Selmân-ı Farisî.

hazz / حظ

  • Sevinç duyma. Hoşlanma. Zevklenme. Saadet. Tali'. Nasib. Nimet ve süruru mucib şey.
  • Sevinç, haz. (Arapça)

hebhab

  • Serap.

heca / hecâ

  • Ses artıran harfler, harflerin dizilişi.

hemal

  • Şerik, ortak, eş, benzer, nazir. (Farsça)

hemicek

  • Şehre köyden yeni gelip bir şey bilmez şaşkın ve kaba adam.

hengame / hengâme

  • Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Kavga, gürültü. Şamata. (Farsça)

heşt / هشت

  • Sekiz. (Farsça)
  • Sekiz. (Farsça)

heştad / heştâd / هشتاد

  • Seksen. (Farsça)
  • Seksen. (Farsça)

heştüm

  • Sekizinci. (Farsça)

hevahah

  • Sevilen, muhib, dost. (Farsça)

hevatif / hevâtif

  • Seslenen görünmez cinler.

heyêt

  • Şekil, duruş, görünüş, topluluk, gök ilmi.

hıbab

  • Sevişmek, muhabbet.

hibb

  • Seven. Dost. Muhabbet eden, arkadaş.

hıfz-ı bilad u ibad

  • Şehirlerin ve şehir ahalisinin korunması.

hikmet-i şer'iye

  • Şeriatin hikmeti, maksat ve gayesi.

hikmet-i şeriat ve islamiyet / hikmet-i şeriat ve islâmiyet

  • Şeriat ve İslâmiyet bilgisi, ilmi.

hikmet-i teşriiye

  • Şeriata ait ve Rabbânî kanunların hikmeti.

hikmetü'l-istiaze / hikmetü'l-istiâze

  • Şeytanın şerrinden Allah'a sığınmanın sebepleri ve faydaları; On Üçüncü Lem'a.

hilaf-ı şeriat / hilâf-ı şeriat / hilâf-ı şerîat / خِلَافِ شَر۪يعَتْ

  • Şeriata zıt, aykırı.
  • Şerîata aykırı.

hilbise

  • Şey.

hile-i şer'iyye / hîle-i şer'iyye

  • Şer'î (dînî) çâre. Müslümanların, İslâmiyet'e uymaları ve haram işlememeleri için ihtiyatlı yol aramaları. Herhangi bir hususta İslâmiyete uymağa mani bir durum bulununca o şeyi yapabilmek için kolay olan bir çâre aramak veya bu sûretle bulunan çıkış yolu.

hirabe

  • Şehir dışındaki yerlerde yapılan eşkiyalıklara katılma. Dağlarda yapılan haydutluklarda bulunma.

hiss-i muhabbet

  • Sevgi hissi, duygusu.

hiss-i şefkat

  • Şefkat duygusu.

hiss-i şefkat ve himaye / hiss-i şefkat ve himâye

  • Şefkat ve koruma hissi.

hisse senedi

  • Sermayesi paylara bölünebilen ticaret şirketlerinde, ortalıkdan doğan hakları ve sermaye payını temsil eden değerli evrak.

hissetmek

  • Sezmek.

hissiyat-ı sefihe / hissiyât-ı sefihe

  • Sefahet ve eğlenceye düşkün hisler, duygular.

hitab-ı abdülkadir

  • Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin hitabı.

hitab-ı teşrifiye / hitab-ı teşrifîye

  • Şereflendiren hitap; Allah'ın "ebedî kalmak üzere Cennete girin" şeklinde şereflendiren hitabı.

hıyar / hıyâr / خيار

  • Serbest olma. Yapılan bir akdden yâni sözleşmeden vazgeçebilmek hakkı.
  • Seçme hakkı. (Arapça)

hıyere-i nas / hıyere-i nâs

  • Seçkin kimseler, mümtaz kişiler.

hıyre-ser

  • Sersem, alık. (Farsça)

hıyreser / خيره سر

  • Sersem. (Farsça)

hizb-üş şeytan / hizb-üş şeytân

  • Şeytana ve nefislerine tâbi olanların grubu. Allah'ın kanun ve nizamına tâbi olmadan kafalarına güvenerek ve nefsanî arzularına uyarak gitmek isteyenler. Milleti, memleketi ve mukaddesatı yıkmağa çalışan ve ahlâksızlığa alıştıranların ve dinsizlerin topluluğu ve cereyanı.
  • Şeytânın aldatmalarına kapılan topluluk. Şeytanın taraftarı, şeytana uyanlar.

hizbü'ş-şeytan

  • Şeytanın taraftarları.

hizbüşşeytan / حِزْبُ الشَّيْطَانْ

  • Şeytanın taraftarları.
  • Şeytana uyan topluluk.
  • Şeytana tâbi' olanlar.

hodserane

  • Serkeşçesine, dik başlılıkla.

hokka-i mina

  • Sema, gök yüzü.

hoşavaz

  • Sesi güzel olan. Güzel sesli. (Farsça)

hoşbeş

  • Selâmsabah, hatır sorma, birbirine rastlayan iki ahbab arasında söylenilen ilk sözler.

hoşmeşreb

  • Sevimli, güzel huylu. (Farsça)

hoşneva

  • Sesi güzel olan. Güzel sesli. (Farsça)

hoşru / hoşrû / خوش رو

  • Sevimli. (Farsça)

hovarda

  • Sefih, çapkın. Malını mülkünü zevk u safa yolunda harcayan, sefâhette sarfeden.

hubase

  • Selin derede kazıp yıktığı yerler.

hubb / حب

  • Sevgi, muhabbet.
  • Sevgi.
  • Sevgi. (Arapça)

hubbüşşehevat / hubbüşşehevât

  • Şehvetleri sevme, nefsin arzu ve istekelerinine aşırı düşkünlük.

hubş

  • Sesi güzel olan bir kuş.

hubur

  • Sevinç, gönül ferahlığı.

hüccet

  • Senet, belge, delil.

hüccetü'l-kur'an ala hizbi'ş-şeytan / hüccetü'l-kur'ân alâ hizbi'ş-şeytan

  • Şeytan ve onun taraftarlarına karşı Kur'ân'ın kesin delili.

hüccetü'l-kur'an ale'ş-şeytan ve hizbihi / hüccetü'l-kur'ân ale'ş-şeytan ve hizbihî

  • Şeytan ve onun taraftarlarına karşı Kur'ân'ın delili.

hüdafet

  • Semizlik, besililik, etlilik.

hudahan

  • Şehâdet parmağı. (Farsça)

hudud-u şer'iyye

  • Şer'i hadler. Muayyen suçlara karşılık tatbik edilen şer'i cezâlar.

hükm-ü şer'i / hükm-ü şer'î

  • Şeriatın hükmü, kanunu.

hükumet-i meşruta-i meşrua / hükûmet-i meşruta-i meşrua

  • Şeriata uygun meşrutiyet hükûmeti.

huld cenneti

  • Sekiz Cennet'in dördüncüsü.

humud / humûd

  • Şehvet yokluğu, soğukluk, isteksizlik.

huri / hûrî

  • Sevgili, cennet kızı.

hürmet-i şer'iye

  • Şeriata olan hürmet, dinî saygı.

hurrem

  • Sevinçli. Mesrur. Şen. Ferahlık veren. Taze ve hoş. Güler yüzlü. (Farsça)

huruf-u halk

  • Sesi boğazdan çıkan harfler. (Hâ, hı, ayn, gayn, he, hemze gibi)

hüsn-ü şefkat

  • Şefkatin güzelliği.

hüsn-ü teveccüh

  • Sevgi ile karışık medih ve takdir. İyi karşılanmak ve alâka görmek.

huşu / huşû

  • Sevgiyle karışık korku.

hutbe-i şirin

  • Sevimli ve tatlı hutbe.

hüzn-ü gurubi / hüzn-ü gurubî

  • Sevilen ve bağlanılan herşeyin batıp gitmesinden ortaya çıkan hüzün.

huzub

  • Semiz olmak, besili olmak.

i'lamat-ı şer'iye mümeyyizi

  • Şeyh-ül İslâm kapısındaki fetvahanenin üç kaleminden biri olan "İlâmat Odası"nın başındaki memurun ünvanı idi. Kadılar tarafından verilen ilâmları tetkik vazifesiyle mükellef olduğu için, bu memuriyete, ulemadan tanınmış olanlar tâyin edilirdi.

i'naf

  • Sertlik etme.

ibad-ı mükerrem / ibâd-ı mükerrem

  • Şerefli, saygın kullar.

ibahiyye

  • Sevab veya günah olduğunu kabul etmeyen bâtıl ve dalâlete saparak dinden çıkan bir fırka veya bu fırkadan olan kimse.

ibhac

  • Sevindirme, sürur ve sevinç verme.

ibhah

  • Sesini boğuk bir şekilde çıkarma.

iblis / iblîs / اِبْل۪يسْ

  • Şeytan.
  • Şeytan.
  • Şeytanın isimlerinden biri veya şeytanların reisi.
  • Şeytan.

iblisane / iblisâne / iblîsâne / ابليسانه

  • Şeytanca. İblisçesine, müfsidane.
  • Şeytanca.
  • Şeytanca.
  • Şeytanca. (Arapça - Farsça)

ibraz-ı şefkat

  • Şefkatin gösterilmesi.

ibs

  • Sevinmek, ferah.

ibtihac / ibtihâc / ابتهاج

  • Sevinç, sevinme. İç açıklığı.
  • Sevinç, sevinme.
  • Sevinme. (Arapça)

icab ve kabul-ü şer'i / icab ve kabul-ü şer'î

  • Şeriata göre "verdim" ve "aldım" ifadesi, ilkeleri.

icazetname

  • Şehadetname. Diploma. Şehadet kâğıdı. (Farsça)

icmal-i senevi / icmal-i senevî

  • Senelik gelir ve giderleri yahut yalnız giderleri toplu ve kısaltmış olarak gösteren cetveller.

ictiba / ictibâ

  • Seçmek, seçilmek. Evliyâlıkta, vâsıtanın, aracının şart olmadığı cezbe (çekilme) ile ilerleme.

içtihad-ı şer'i / içtihad-ı şer'î

  • Şeriat hükümlerine dayanarak yapılan içtihad.

içtihadat-ı şer'i / içtihadât-ı şer'i

  • Şeriat hükümlerine dayanarak yapılan içtihatlar.

içtima-ı esbab

  • Sebeplerin bir araya gelmesi.

ictizal

  • Sevinme, mesrur olma.

iczal

  • Semerin, devenin boynunu yara etmesi.

ifhar

  • Şereflendirmek. Şeref vermek. Fahirlendirmek.

ifrat-ı neşat

  • Sevinç coşkunluğu, sevinçten dolayı çoşma.

iha

  • Sevketme, gönderme.

ihbarat-ı gavsiye

  • Şeyh-i Geylanî'nin geleceğe dair verdiği haberler.

ihsanat-ı rahimane / ihsânât-ı rahîmâne

  • Şefkat ve merhametle yapılan ihsanlar, ba-ğışlar.

ihtilaf-ı suret / ihtilâf-ı suret

  • Şekil farklılığı; aynı hadisenin farklı tarzda nakledilmesi.

ihtiyar / اختيار

  • Seçme, seçilme.
  • Seçme, isteme, yaşlı kimse.
  • Seçme, yaşlı.

ihtiyar etme

  • Seçme, tercih etme.

ihtiyar etmek

  • Seçmek, tercih etmek.

ihtiyaren

  • Seçerek, isteyerek.

ihza'

  • Semirme, yağlanma. Semirtme, semirtilme.

ilan-ı sürur / ilân-ı sürur

  • Sevincin duyurulması.

ilel

  • Sebepler, hastalıklar.

ille

  • Sebep, illa.

illet / عِلَّتْ

  • Sebeb.

illet-i şer'iye

  • Şeriata ait illet; İslâmiyete uygun gerçek neden, sebep.

illi / illî

  • Sebebe ait. Neden ve sebeple alâkalı.

illiyet / عِلِّيَتْ

  • Sebeplik.
  • Sebeb ile alâkalı. Esas sebeble alâkadarlık. Sebeb arayış.
  • Sebebiyet, illetlik, sebep ve illet olma.
  • Sebeb olma hali.

illiyyet

  • Sebep ile ilgili, sebeplilik.

ilm-i muhtar

  • Seçim serbestliği bulunan ve bağımsız hareket eden bir ilim sahibi.

incil-i şerif

  • Şeref sahibi İncil.

indeke

  • Senin yanında. Sana göre.

inşad etme / inşâd etme

  • Sesli olarak dile getirme.

insan-ı mükerrem

  • Şeref ve değeri çok yüksek olan, kendisine paha biçilmez ikram ve ihsanlarda bulunulan insan.

insiyak

  • Sevkedilme.

intihab / intihâb

  • Seçme.
  • Seçme.

intihab etmek

  • Seçmek.

intihabat / intihâbât / انتخابات

  • Seçimler. (Arapça)

intihap

  • Seçme.

intihap etme

  • Seçme.

intihap etmek

  • Seçmek.

intihap olunan

  • Seçilen.

irade / irâde

  • Seçme ve isteme kabiliyeti.

irade-i şefkat

  • Şefkat göstermeyi dileme, isteme.

irade-i şeyh

  • Şeyhin dilemesi.

işar / işâr

  • Sezdirme.

ısata

  • Seslenme, ses çıkarma.

islamiyet / islâmiyet

  • Semâvî dinlerin sonuncusu; Müslümanlık.

ism-i şeriat

  • Şeriat ismi; İslâmiyet adı.

işrak / işrâk

  • Sezgi; keşif ve ilham ile insanı Allah'a götüren yolları bulmaya çalışmak.

isti'tafkarane / isti'tafkârane

  • Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde. (Farsça)

iştibak / iştibâk

  • Şebekelenme, örgülenme.

istibdad-ı şeytani / istibdad-ı şeytanî

  • Şeytanca baskı, zulüm.

istidad-ı muhabbet

  • Sevme kabiliyeti.

ıstıfa / ıstıfâ / اصطفا

  • Seçme, ayıklama, süzme.
  • Seçme, ayıklama. (Arapça)

ıstıfa-gerde / ıstıfâ-gerde

  • Seçilen. Seçilmiş bulunan. (Farsça)
  • Seçilmiş.

ıstıfai / ıstıfâî / اصطفائى

  • Seçimle ilgili. (Arapça)

istigase / istigâse

  • Şefâat dileme, yardım isteme; Allahü teâlâdan bir isteğin, dileğin yerine gelmesi için, Peygamberleri ve evliyâyı, sevdiği kullarını vesîle ederek (araya koyarak) isteme, yalvarma, duâ etme.

istilam / istîlâm

  • Selâmlamak. Hac ve umre ibâdetinde Kâbe'yi tavafa (etrâfında dönmeye) başlarken veya tavaf sırasında Hacer-ül-esved (Cennet'ten indirilen taşın) önüne gelindiğinde, elleri namaza durur gibi kaldırıp tekbir, tehlîl getirerek (Allahü ekber, lâilâhe ill allahü vallahü ekber diyerek) onu selâmlamak ve e

ıstına' / ıstınâ' / اصطناع

  • Seçme. (Arapça)

iştirak-i a'mal / iştirâk-i a'mâl

  • Sevap kazandıran işlerde ortaklık.

istisabe

  • Sevap kazanmak isteme.

istişfa'

  • Şefaat dileme.

istitrab

  • Sevinmeyi, süruru istemek.

iştiyak / iştiyâk / اشتياق

  • Şevklenme, şevk duyma. (Arapça)

iştiyakan

  • Şevkle, hasretle, özlem duyarak.

iznen

  • Şeriatın müsaade ettiği, izin verdiği ölçüde.

izzet / عزت

  • Şeref.

izzet-alud / izzet-âlûd

  • Şeref ve yücelikle karışık.

izzetli

  • Şeref ve itibar sahibi.

ka'bet-ül ulya / kâ'bet-ül ulyâ

  • Şerefi ve kudsiyyeti pek yüksek Kâbe.

kabr-i hamuş / kabr-i hâmuş

  • Sessiz mezar.

kabr-i şerif

  • Şerefli, değerli kabir, mezar.

kàdiri / kàdirî

  • Şeyh Abdulkadir-i Geylânî'nin kurduğu tarîkata mensup olan.

kafile-i şüheda

  • Şehitler topluluğu.

kahir-ül eşrar / kahir-ül eşrâr

  • Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden.

kaide-i şer'iye / kâide-i şer'iye

  • Şer'i kural, İslâmiyet'in ortaya koyduğu kural.

kalb-i selim / kalb-i selîm

  • Şek (şüphe) ve şirkten (Allahü teâlâya ortak koşmaktan), küfür ve nifâktan arınmış, dâimâ Allahü teâlâya bağlı kalb.

kalil-ül bidaa / kalil-ül bidâa

  • Sermayesi az.

kand / قند

  • Şeker, şeker kamışının donmuş suyu.
  • Şeker. (Arapça)

kandi / kandî

  • Şekerimsi, şekerle ilgili, şekerden.

kannad / kannâd / قناد

  • Şeker yapan, şekerci.
  • Şekerci. (Arapça)

kanun-u adalet-i şer'iye

  • Şeriatın adaletli kanunu.

kanun-u şeriat

  • Şeriat kanunları, kuralları.

karz

  • Selem ağacının yaprağı.

kasab-ül habib

  • Şeker kamışı.

kaside-i şerife

  • Şerefli kaside; on beş beyitten az olmayan ve büyük bir şahsı övmek için yazılan şiir.

kasiye

  • Sert, katı.

kasr-ı salat / kasr-ı salât

  • Seferde olan bir kimsenin dört rekatlı namazı ikişer rekat kılmakla namazı kısaltması.
  • Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak.

kasr-ısalat / kasr-ısalât

  • Seferde, yolculuk hâlinde dört rek'atli farzları iki rek'at kılmak.

kastal

  • Şeker tozu.

katarat-ı şadi / katarat-ı şadî

  • Sevinç damlaları. Sevinçten dolayı akan gözyaşları.

katibin-i kiram / kâtibîn-i kirâm / كَاتِب۪ينِ كِرَامْ

  • Şerefli yazıcı melekler.

kavanin-i şeriat / kavânîn-i şeriat

  • Şeriat kanunları; İslâm dininin her alanda koyduğu prensipleri.

kavanin-i şeriat ve fazilet

  • Şeriat ve fazilet kanunları.

kavl-i şerif

  • Şerefli söz; Cenâb-ı Hakkın şerefli sözü olan âyet.

kaza-i şehvet

  • Şehvet ihtiyacını gidermek. Cinsî münasebet (ki, insanlar arasında nikâh olmadıkça haramdır.)

kaza-yı şehvet / kazâ-yı şehvet

  • Şehvet ihtiyacını giderme.

kazam

  • Şey.

kazan

  • Semiz şişman kimse.

kelam-ı tünd / kelâm-ı tünd

  • Sert söz. (Farsça)

kelime-i şehadet / kelime-i şehâdet

  • Şehâdet ifâdesini hülâsa eden (Eşhedü en Lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluh) cümlesi.

kemalat-ı muhabbet / kemâlât-ı muhabbet

  • Sevginin mükemmellikleri.

keramat-ı gavsiye / kerâmât-ı gavsiye

  • Seyyid Abdülkadir-i Geylâni'nin kerâmetleri.

keramet-i gavsiye / kerâmet-i gavsiye

  • Seyyid Abdülkadir-i Geylâni'nin kerâmeti.

keramet-i gaybiye-i gavsiye

  • Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin geleceğe dair keramet şeklinde haber vermesi ve bu haberin gerçekleşmesi.

kesafet / كَثَافَتْ / kesâfet

  • Şeffaf olmama, yoğunluk ve katılık.
  • Şeffaf olmama, yoğunluk ve katılık.

kesb-i şer

  • Şerli bir işi işlemek veya o işe âlet olmak yahut da tarafdar olmak.
  • Şerli bir işi işleme.

kesb-i şeref ve can / kesb-i şeref ve cân

  • Şereflenme ve canlanma.

kesif / kesîf / كَث۪يفْ

  • Şeffaf olmayan, yoğun.

kesret-i esbab / kesret-i esbâb

  • Sebeplerin çokluğu.

kesret-i sevap

  • Sevap çokluğu.

kitab-ı abdülkadir

  • Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin kitabı.

kitab-ı semavi / kitab-ı semâvî

  • Semavî kitap.

kitab-ı semaviyye-i kur'aniye / kitab-ı semâviyye-i kur'âniye

  • Semâvî kitaplardan olan Kur'ân.

kitab-ı şeriat

  • Şeriat, kanun kitabı.

kıyas-ı hafi / kıyas-ı hafî

  • Sebebi gizli olan ve zihne birden gelmeyen kıyas.

kubbe-i ulya / kubbe-i ulyâ

  • Sema, gökyüzü.

küfüv

  • Şerik. Nazir, akran, denk, eş, benzer, misil. Hemtâ.

küfüvv-ü şer'i / küfüvv-ü şer'î

  • Şeriatın eşler arasında uygun gördüğü denklik; birbirine uygunluk.

külhani

  • Serseri, çapkın, âvâre. (Farsça)

kündekar / kündekâr

  • Sedefçi. Kıymetli ağaçları işleyen. Marangoz. (Farsça)

küngüre / كنگره

  • Şerefe. (Farsça)

kürur-u a'vam

  • Senelerin birbirini takib etmesi. Yılların ard arda geçmesi.

küştegan-ı zinde / küştegân-ı zinde

  • Şehitler. Şehid olmuş kimseler.

kütüb-ü mukaddese-i semaviye / kütüb-ü mukaddese-i semâviye / كُتُبُ مُقَدَّسَۀِ سَمَاوِيَه

  • Semâvî mukaddes kitaplar.

kütüb-ü şeriat

  • Şeriat kitapları.

kuvve-i musavvire

  • Şekil verme gücü.

kuvve-i şeheviye

  • Şehvet gücü.

kuvve-i şeheviye ve gadabiye

  • Şehvet ve öfke duyguları; insanı dünya zevklerini elde etmeye ve zararlı şeyleri defetmeye sevkeden duygular.

kuvve-i şeheviye ve gazabiye

  • Şehvet ve gazap duygusu.

kuzat

  • Şeriat nâmına hükmeden hâkimler. Kadılar.

lafz-ı şeriat / lâfz-ı şeriat

  • Şeriat sözü, ifadesi.

lahamet

  • Semizlik, etlilik, şişmanlık.

lahim / lahîm

  • Semiz, etli, şişman.

lahiz

  • Sel suyu. (Farsça)

lameşru / lâmeşru

  • Şeriata aykırı, meşru olmayan (lâ;.

laşek / lâşek

  • Şek ve şüphe yok. şüphesiz. Elbette.

laubali / lâubâlî

  • Senli benli, saygısız, ilgisiz, umursamaz.

layık-ı muhabbet / lâyık-ı muhabbet

  • Sevgiye lâyık.

lebeke

  • Şerit parçası.

ledeyk

  • Senin yanında. Senin indinde.

legat

  • Sesler kelâmla karışık olmak.

letaif-i refet / letâif-i refet

  • Şefkat ve merhametin güzellikleri.

leytan

  • Şeytan.

lezzet-i muhabbet

  • Sevgideki lezzet.

lezzet-i şefkat

  • Şefkatteki lezzet.

lezzet-i şeytaniye / لَذَّتِ شَيْطَانِيَه

  • Şeytanî lezzet ve zevk.
  • Şeytancasına bir lezzet.

lider

  • Şef. Başkan. Siyasi bir topluluğun başı.

ligat

  • Ses, sedâ.

lika-yı afak / lika-yı âfâk

  • Sema. Gökyüzü.

likaf

  • Semer, palan.

lisan-ı hal-i şevk

  • Şevk ve arzunun hâl dili, beden dili.

lisan-ı semavi / lisan-ı semâvî

  • Semavî lisan, İlâhî dil.

lisan-ı şeriat

  • Şeriat dili, İslâm Hukuku terminolojisi.

lüab-ı sürur

  • Sevinç tükrüğü.

lühud-i şüheda / lühud-i şühedâ

  • Şehitlik. Şehitler mezarlığı.

lümme-i şeytani / lümme-i şeytanî

  • Şeytanın verdiği kalpteki kuruntu, vesvese yeri.

lümme-i şeytaniye / lümme-i şeytâniye

  • Şeytanın vesvesesi. Şeytanın verdiği kuruntu.

ma'lul / ma'lûl / مَعْلُولْ

  • Sebeble meydana gelen.

ma'raz / معرض

  • Sergi. (Arapça)

ma'şuk

  • Sevilen, sevilmiş.

ma'şukiyet

  • Sevilme hâli. Sevilen bir kimsenin hâli.

ma-i mevsufe / mâ-i mevsufe

  • Şey mânasında nekre olup bir sıfattan evvel kullanılır. (Nazartu ilâ mâ mu'cebin leke: Sana hoş gelen şeye baktım) cümlesindeki gibi...Bazan da sıfatsız olur. (Ni'me-mâ: Ne güzeldir) (Meselen-mâ: Bir misâl olarak) kelimelerinde gördüğümüz gibi.

maali / maâlî

  • Şerefler, yükseklikler.

maalmemnuniye / maalmemnûniye / مع الممنونيه

  • Seve seve. (Arapça)

maani-i mukaddese-i muhabbet / maânî-i mukaddese-i muhabbet

  • Sevgi ile ilgili mukaddes mânâları.

macera / mâcerâ

  • Serüven.

maden-i şefkat

  • Şefkat kaynağı.

magale

  • Şer, kötü.

mağlata-i şeytaniye / mağlâta-i şeytaniye

  • Şeytanın aldatmacası.

mahabbet / محبت

  • Sevgi. (Arapça)
  • Mahabbet eylemek: Sevmek. (Arapça)

mahakim-i şer'iye

  • Şer'î mahkemeler. şeriat mahkemeleri.

mahbub / mahbûb / محبوب / مَحْبُوبْ

  • Sevgili.
  • Sevilmiş, sevilen, sevgili.
  • Sevgili.
  • Sevgili.
  • Sevilen.
  • Sevgili.

mahbub-u hakiki / mahbûb-u hakikî

  • Sevilen ve gerçek anlamda sevilmeye lâyık olan Allah.

mahbubane / mahbubâne

  • Sevimli bir şekilde.
  • Sevilerek.

mahbubat / mahbubât

  • Sevilenler. Sevgililer.
  • Sevilen şeyler.
  • Sevgililer.

mahbubiyet

  • Sevgili olma; Allah'ın muhabbetine erişme.
  • Sevilirlik.

mahbubiyyet / mahbûbiyyet

  • Sevilen olmak. Mahbub olmaklık. Sevilecek hâlde bulunuş. (Cenab-ı Hakk'ın kullarını her çeşit nimetler ile besleyip yetiştirmesi ve ihtiyaçlarına cevap vermesi; onları sevdiğini ve mahbubiyyetini gösteriyor.)
  • Sevgili olmak.

mahbup

  • Sevgili.

mahiyet-i sevap

  • Sevabın mahiyeti.

mahkeme-i şer'iyye

  • Şeriat mahkemesi. şeriat hükümlerine göre dâvalara bakan mahkeme.

mahmidetsaz / mahmidetsâz

  • Senâ ve medheden. (Farsça)

mahrec

  • Sesin ağızdan çıkış yeri.

mahva

  • Secdede karnını uyluklarından çekip ayıran kimse.

makam-ı izzet

  • Şeref, yücelik makamı.

makam-ı mümtaz

  • Seçkin, üstün makam.

makam-ı şehadet

  • Şehitlik makamı.

makam-ı şeref

  • Şeref makamı, derecesi.

makbere-i şüheda / makbere-i şühedâ

  • Şehidlerin mezarı. Şehidlik.

makrut

  • Selem ağacının yaprağıyla dibâgat olan gön ve sahtiyan.

mani-i şer'i / mâni-i şer'î

  • Şeriatça kabule engel olan, mâni' olan hâl.

maraz / mâraz

  • Sergi.

marez / mârez

  • Sergi.

maslahat-ı mürsele

  • Şeriat tarafından ne itibar ve ne de ibtâl ve ilgâ edildiği mâlum olmayan bir mes'elenin maslahat üzere fakihler tarafından hükümlendirilmesi.

maşuk / mâşûk

  • Sevilen.

maşuka / mâşûka

  • Sevilen kadın.

mauk

  • Şer, yaramaz.

mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet

  • Sevgi ve kardeşliği gösterme ve onlara ayna olma.

mazhar-ı şefaat

  • Şefaate nail olan, erişen.

me'va cenneti / me'vâ cenneti

  • Sekiz Cennet'ten üçüncüsü.

meal-i şerif / meâl-i şerif

  • Şerefli, yüce mânâ.

measir-i bergüzide

  • Seçme güzel eserler, izler, nişanlar.

mebguz

  • Sevilmemiş. Buğzedilmiş. Nefret edilmiş.

mebğuz

  • Sevilmeyen.

mecmuat-ül ahzab

  • Şeyh Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevî'nin üç ciltlik bir duâ mecmuası.

mecmuatü'l-ahzab

  • Şeyh Ahmed Ziyaeddin Gümüşhânevi'nin derlediği üç ciltlik dua kitabı.

medain

  • Şehirler.

medar / medâr / مدار / مَدَارْ

  • Sebep, vesile, kaynak, yörünge.
  • Sebep.
  • Sebeb.

medar olma / medâr olma

  • Sebep ve kaynak olma.

medar olmak

  • Sebep olmak.

medar-ı muhabbet

  • Sevgi kaynağı.

medar-ı şefkat

  • Şefkat sebebi.

medar-ı senevi / medâr-ı senevî / مَدَارِ سَنَو۪ي

  • Senelik yörünge.

medar-ı şeref / medâr-ı şeref / مَدَارِ شَرَفْ

  • Şeref vesilesi, şeref kazandıran sebep.
  • Şeref sebebi.

medar-ı sevab / medâr-ı sevab

  • Sevap kaynağı, sebebi.

medar-ı sevap

  • Sevinç ve neşe vesilesi.

medar-ı sevap ve ikab

  • Sevap ve azap vesilesi.

medar-ı sürur / medâr-ı sürûr / مَدَارِ سُرُورْ

  • Sevinç ve neşe vesilesi.
  • Sevinç sebebi.

medar-ı sürur ve saadet

  • Sevinç ve neşe kaynağı.

medar-ı teşvik / medâr-ı teşvik

  • Şevklendirme sebebi, teşvik nedeni.

medayin

  • Şehirler.

medeniler

  • Şehirliler, uygar olanlar.

medibb

  • Selin aktığı yer.

medine / medîne

  • Şehir.

megafon

  • Sesi yükseltip büyüten alet.

mekke-i mükerreme

  • Şerefli Mekke şehri.

mel'

  • Seri seyr.

memnunen

  • Sevinerek, memnun olarak.

menabi-i din ve şeriat / menâbi-i din ve şeriat

  • Şeriat ve dinin kaynakları.

menhi / menhî

  • Şer'an yapılması yasak olan, haram olan şey.

menhiyyat

  • Şer'an haram edilenler. Yasak edilmiş, İlâhi emirle men'edilmiş olanlar. Nehyedilenler. Yasak olanlar.

merahilpeyma

  • Seyyah, yolcu. Seyahat eden kimse. (Farsça)

meratib-i muhabbet / merâtib-i muhabbet

  • Sevgi dereceleri.

meratib-i muhabbet ve iftihar ve izzet ve kibriya / merâtib-i muhabbet ve iftihar ve izzet ve kibriyâ

  • Sevgi, övgü, şeref ve büyüklük mertebeleri.

merhalenişin

  • Seyyah, yolcu, turist. (Farsça)

merhamet

  • Şefkat, acıma, bağışlama.

merkez-i vilayet / merkez-i vilâyet

  • Şehir merkezi.

mertebe-i şefkat

  • Şefkat derecesi.

mertebe-i şehadet

  • Şehadet mertebesi.

mesag-i şer'i / mesag-i şer'î

  • Şeriatın verdiği izin.

mesağ-ı şer'i / mesağ-ı şer'î

  • Şer'î izin; şeriatın verdiği müsaade.

mesai-yi şer'iye / mesâi-yi şer'iye

  • Şeriata uygun olan çalışma ve çabalar.

mesail-i şer'iye / mesâil-i şer'iye

  • Şeriatın meseleleri, kaideleri.

mesail-i şeriat / mesâil-i şeriat

  • Şeriata ait meseleler.

mesak / mesâk

  • Sevkedilen yer.

meşayıh / meşâyıh

  • Şeyhler, velîler, evliyâ. Şeyh kelimesinin çoğuludur.

meşayih / meşâyih / مشایخ

  • Şeyhler, ihtiyarlar.
  • Şeyhler. Pirler. İhtiyarlar.
  • Şeyhler, pirler.
  • Şeyhler.
  • Şeyhler. (Arapça)

mescid

  • Secde edilen yer. Namazgâh. Cami yerine kullanılan namaz yeri.
  • Secde yeri, küçük cami.

mescud

  • Secde edilmiş. Kendisine secde edilmiş olan. Allah (C.C.)

mescudiyet / mescûdiyet

  • Secde edilmeye lâyık olma.

mesdud

  • Seddedilmiş. Kapatılmış. Hududlanmış.

mesele-i şer'iye

  • Şer'î mesele, şeriat ile ilgili mesele; fıkhî mesele.

meserrat / meserrât / مسرات

  • Sevinçler. (Arapça)

meserret / مسرت / مَسَرَّتْ

  • Sevinç, şenlik.
  • Sevinç. şenlik. Sürur.
  • Sevinç.
  • Sevinç. (Arapça)
  • Sevinç.

meserret-bahş

  • Sevinç veren, mutluluk bahşeden.

meserretaver / meserretâver

  • Sevinç ve meserret getiren. Sürurlandıran. Sevindiren. Sevindirici. (Farsça)

meserretengiz

  • Sevindiren. Meserret meydana getiren. (Farsça)

mesh / مَسْخْ

  • Şeklini değiştirerek çirkin bir hale koyma.
  • Şeklini değiştirip çirkin bir hâle sokma.

meşhed / مشهد

  • Şehit düşülen yer. (Arapça)

meşher / مشهر / مَشْهَرْ

  • Sergi.
  • Sergi.
  • Sergi, sergilenen yer. (Arapça)
  • Sergi yeri.

meşhun / meşhûn

  • Sevinçli.

meşhun-u mesarr / meşhun-u mesârr

  • Sevinçler ve zevklerle dolu.

meşihat / meşîhat / مَش۪يخَتْ

  • Şeyhülislâmlık.

meşihat-ı islamiye / meşîhat-ı islâmiye / مَش۪يخَتِ اِسْلَامِيَه

  • Şeyhülislâmlık.

mesire

  • Seyredilecek, gezilecek yer.

mesiregah / mesiregâh

  • Seyir yeri. Seyrangâh. (Farsça)

meşkuk

  • Şekli, şüpheli. Kendinden şüphe edilen.

meslub

  • Selbedilmiş. Soyulmuş. Alınmış. Giderilmiş.

mesned-i meşihat

  • Şeyhül-islâmlık mertebe ve mevkii.

meşru

  • Şer'an caiz olan, şeriate ve kanuna uygun olan.

meşru' / meşrû' / مشروع

  • Şerîate (İslâmiyet'e) uygun şey.
  • Şeriata uygun.

meşrua

  • Şeriatın kabul ettiği hâl. Yapılması serbest olup, haram olmayan. Allah'ın (C.C.) kanununda müsaade edilen. Şeriatça yapılması günah olmayan.

meşruh

  • Şerh olunmuş. Anlatılmış. Açıklanmış. İzah olunmuş.

mesrur / mesrûr / مسرور / مَسْرُورْ

  • Sevinçli. Sürurlu. Meserretli. Merâmına ermiş.
  • Sevindirme.
  • Sevinçli, sürurlu.
  • Sevinçli. (Arapça)
  • Sevinçli.

mesrur eden

  • Sevindiren, mutlu eden.

mesrur olmak

  • Sevinmek.

mesrurane / mesrurâne / mesrûrâne / mesrûrane / مسرورانه

  • Sevinçli bir şekilde.
  • Sevinçli bir şekilde.
  • Sevinçli bir şekilde.
  • Sevinçle. (Arapça - Farsça)

mesruriyet / mesrûriyet

  • Sevinç.
  • Sevinçlik. Sürur içinde oluş. Dileğine ermiş olanın hâli.
  • Sevinçlilik.

mest-i temaşa

  • Seyretme sarhoşu. Bakıp seyretmekten sarhoş gibi olan.

meştum

  • Şetm olunmuş. Sövülüp sayılmış.

mesuk / mesûk

  • Sevk olunan.

meşveret-i şer'iye

  • Şeriattaki istişare, işlerin istişare (danışıp görüşme) yoluyla halledilmesi, İslâmın öngördüğü meşveret.

metaib

  • Seçilmiş ve güzel şeyler.

mevdud

  • Sevilmiş, kendisine muhabbet edilmiş. Sevgi gösterilmiş.

meveddet / مودت

  • Sevgi, muhabbet.
  • Sevme, sevgi, dostluk.
  • Sevgi. (Arapça)

mevvar

  • Seri, çabuk, hızlı, sür'atli.

meyelan-ı muhabbet / meyelân-ı muhabbet

  • Sevgiyi ortaya çıkaracak meyil ve eğilimler.

meyelan-ı şevk-engiz / meyelân-ı şevk-engiz

  • Şevk verici eğilim.

meyl-i sefahet

  • Sefahate duyulan arzu, meyil.

meylak

  • Seri ve aceleci kimse.

mezahir

  • Şereflenmeler. Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar.

mezraa-i semaviye / mezraa-i semâviye / مَزْرَعَۀِ سَمَاوِيَه

  • Semâvi tarla.
  • Semâya âit tarla.

mid'at

  • Şehrin burcu.

mihrban / mihrbân / مهربان

  • Sevgi dolu, şefkatli. (Farsça)

misafir

  • Seferde olan.

misal-i meşru / misâl-i meşru

  • Şeriata uygun timsal, örnek.

misal-i muhabbet / misâl-i muhabbet

  • Sevgi misali.

misfat-ı şeriat

  • Şeriatın süzgeci.

mıstabanişin

  • Sedirde oturan. (Farsça)

mizan-ı şeriat

  • Şeriat terazisi; Allah tarafından bildirilen hükümlerin teraizisi, ölçüsü.

mu'tak

  • Serbest bırakılmış köle, câriye veya esir.

muallime-i sefahet

  • Sefahetin öğretmeni.

muaşaka / muâşaka / معاشقه

  • Sevişme. Ziyadesiyle arz-ı muhabbet etme. Birbirini sevme. Karşılıklı aşk ve muhabbet.
  • Sevişme.
  • Sevişme. (Arapça)

mübhic / mübhîc

  • Sevindiren.

mücahid-i alicenab / mücâhid-i âlicenab

  • Şerefli, haysiyetli mücahid.

mücteba / müctebâ

  • Seçilmiş. Kıymetli, ihtiyar olunmuş.
  • Seçilmiş mânâsına, Resûlullah efendimizin mübârek sıfatlarından. Eğer ümmet isen, ol müctebâya, Uymalısın sünnet-i Mustafâ-yı safâya.
  • Seçilmiş, kıymetli.

müd

  • Sekiz yüz yetmiş beş gram ağırlığında bir ağırlık birimi.

müeddi olma / müeddî olma

  • Sebep olma, birşeye götürme.

müfafaza

  • Şeref hususunda akrânına üstün olmak.

mufavada şirketi / mufâvada şirketi

  • Sermâyedeki hisseleri, kâr ve kullanma hakkı, ortaklar arasında eşit olan ve ortakların müslüman olması ve herbirinin sermâyesinden başka parası bulunmaması şartlarıyla kurulan bir şirket. Müsâvat şirketi.

müflihane

  • Selâmete çıkarak. Felâh bularak. (Farsça)

müfteriş

  • Secdede iken iki kolunu yere koyan.

müftiy-ül enam

  • Şeyh-ül İslâmın bir ismi. Herkesin müftüsü.

muhabbet / محبت

  • Sevgi. Aşırı düşkünlük.
  • Sevgi.
  • Sevgi, sohbet.
  • Sevgi.
  • Sevgi.
  • Sevgi. (Arapça)

muhabbet eden

  • Seven.

muhabbet etme

  • Sevme.

muhabbetdar / muhabbetdâr

  • Seven, sevgili.

muhabbetdarane / muhabbetdârâne

  • Severcesine.

muhabbethane / muhabbethâne

  • Sevgi evi.

muhabbetkarane / muhabbetkârâne

  • Sevgi besleyerek, muhabbetle.
  • Severcesine.

muhabbetname

  • Sevgisini bildiren yazılı mektup.
  • Sevgisini bildiren yazılı kâğıt. Aşkını bildiren yazı. (Farsça)

muhabbettar

  • Sevgi besleyen.

muhabbettarane / muhabbettârâne

  • Sevgiyle, sevgi dolu.

muhalefet-i şeriat

  • Şeriata karşı muhalefet; şeriata aykırı davranma.

muhalif-i hakikat-i şeriat / muhâlif-i hakikat-i şeriat

  • Şeriatın gerçeğine ve ruhuna aykırı.

muhayyer

  • Seçilmesi serbest olan seçmece, beğenmece.
  • Seçme konusunda serbest bırakma.
  • Seçmeli.

muhfes

  • Seri, hızlı.

muhib / محب / مُحِبْ

  • Seven.
  • Seven.
  • Seven. (Arapça)
  • Seven.

muhibb

  • Seven. Muhabbet eden. Dost. Hayrı isteyen.

muhibbane

  • Severek. Dostça. Dosta yakışır surette. (Farsça)

muhtar / muhtâr

  • Serbest. Söz ve fiillerinde serbest olup, istediği gibi davranan ve dilediğini yapan.

muhtefid

  • Seri kesici olan.

mukza'

  • Seri, hafif nesne.

mülhid-i bihuş / mülhid-i bîhuş

  • Sersem mülhid, akılsız inkârcı.

mümtaz / mümtâz / ممتاز / مُمْتَازْ

  • Seçkin, üstün.
  • Seçkin, üstün.
  • Seçkin. (Arapça)
  • Seçkin.

mümtazane / mümtâzâne

  • Seçkin bir biçimde.

mümtaze / mümtâze

  • Seçilmiş, ayrılmış.
  • Seçkin, üstün.

mümtaziyet / mümtâziyet

  • Seçkinlik, üstünlük.

münadi / münâdi

  • Seslenen, çağıran.

münakaşa / münâkaşa

  • Sert tartışma.

münakaşat / münâkaşât

  • Sertçe tartışmalar.

münasebetiyle / münâsebetiyle

  • Sebebiyle, nedeniyle.

münazara-i şeytani / münazara-i şeytanî

  • Şeytanla olan tartışma.

münazara-i şeytaniye

  • Şeytanla münazara, tartışma.

münkerat / münkerât

  • Şeriatçe yapılması yasaklanmış şeyler.

münsed

  • Set çekilmiş, engellenmiş.

münşell

  • Şelâle hâlinde atılarak akan.

müntahab / منتخب

  • Seçilmiş, seçkin. (Arapça)

müntahabat / منتخبات

  • Seçki, antoloji. (Arapça)

müntehab / مُنْتَخَبْ

  • Seçilmiş.
  • Seçilmiş. Güzide. İntihab ve ihtiyar olunmuş.
  • Seçilmiş.
  • Seçilmiş.

müntehabat

  • Seçilen ve belirlenen bölümler.

müntehap

  • Seçilmiş.

müraat-ı esbab / müraât-ı esbab

  • Sebeplere uymak, tedbir almak.

mürebbi-i rahim / mürebbî-i rahîm

  • Şefkat ve merhamet herbir varlık üzerinde görülen ve herşeyi yaratılış gayelerine göre terbiye eden Allah.

mürg-i seher

  • Seherde öten kuş, bülbül.

mürsel

  • Şerîatle (yeni bir din ile) gönderilen peygamber.

müsaade-i şer'iye

  • Şeriatın müsaadesi, İslâmiyetin izin verdiği iş ve davranış.

musab

  • Sevab kazanmış olan. Ameline karşılık ecir kazanmış olan.

müsab

  • Sevab kazanan, ettiği iyiliğin Allah'tan karşılığını gören.

müşahede etme

  • Seyretme, gözlemleme.

müşakelet / müşâkelet

  • Şekilce benzeyiş.

müşakil / müşâkil

  • Şeklen benzer.

müşakil etmek

  • Şeklen benzetmek.

musavvire

  • Şekil verme.

müsebbabat

  • Sebeplerin sonuçları olan şeyler; sebeplerle yaratılan varlıklar.

müsebbeb / مُسَبَّبْ

  • Sebep olunan şey, sebebin sonucu.
  • Sebeplerin sonucu.
  • Sebeble meydana gelen.

müsebbebat / müsebbebât

  • Sebelerin sonuçları.
  • Sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan şeyler, neticeler, sonuçlar.

müsebbep

  • Sebeple meydana gelen, sebebin sonucu.

müsebbib

  • Sebep, vesile ve mucib olan. Vücuda getiren, kuran.
  • Sebep olan.

müsebbibü'l-esbab

  • Sebeplerin yaratıcısı olan Allah.

müsebbip

  • Sebep olan.

müsecca'

  • Secilendirilmiş. Cümlelerin sonu veya ortası kafiyeli olan nesir.

müşedded / مُشَدَّدْ

  • Şeddelenmiş, Arapçada bir harfi iki kez okumayı sağlayan işaretin konulduğu harf.
  • Şeddeli.

müşerref / مُشَرَّفْ

  • Şereflenmiş, şerefli. Herkesce kıymetli.
  • Şerefli, değerli.
  • Şereflenen.
  • Şereflenmiş.

müşerref etmek

  • Şereflendirmek.

müşerref olan

  • Şereflenen.

müşerref olma

  • Şereflenme.

müşerref olmak

  • Şereflenmek.

müşerrefiyet

  • Şereflenme.
  • Şereflenme.

müşerri / müşerrî

  • Şeriatın kurucusu.

müşerri'

  • Şeriat kanunu koyucusu; şeriat hükmünü vaz' eden, koyan.

müşevveh

  • Şekil ve kıyafeti çirkin. Bed-endâm kimse.

müsevvik

  • Sevk eden, gönderen.
  • Sevk eden.

müşevvikane

  • Şevk vermek suretiyle, teşvik ederek, sevdirerek. (Farsça)

müşfik / مشفق / مُشْفِقْ

  • Şefkatle seven. Acıyan, merhametli.
  • Şefkatli.
  • Şefkatli, merhametli, acıyan.
  • Şefkatli.
  • Şefkatli. (Arapça)
  • Şefkatli.

müşfikane / müşfikâne

  • Şefkatle, merhametle. Müşfik olana lâyık surette. (Farsça)
  • Şefkatli bir şekilde.
  • Şefkatlice, acıyıp severek.

müşfikkarane / müşfikkârâne

  • Şefkat edercesine.

müsmin

  • Semiz, şişman.

müsta'tıfane / müsta'tıfâne

  • Şefkat istercesine, sevgi taleb edercesine. (Farsça)

mustafa / مصطفي

  • Seçilmiş, seçkin; Hz. Muhammed'in (a.s.m.) isimlerinden biri.
  • Seçilmiş mânâsına, Resûlullah efendimizin mübârek isimlerinden biri. Mü'min olanların çoktur cefâsı, Âhirette vardır zevk ü sefâsı, On sekiz bin âlemin Mustafâsı, Adı güzel kendi güzel Muhammed.
  • Seçilmiş.

müştakane

  • Şevkle, çok isteyerek, severcesine. (Farsça)

müstehab

  • Sevilen, beğenilen. Peygamber efendimizin bâzan âdet olarak yaptıkları; yapılınca sevâb verilen yapılmayınca günâh olmayan şeyler.
  • Sevilmiş, sevaplı.

müştehat

  • Şehveti celb eder hâle gelen. Yetişmiş kız.

müsteşfiane / müsteşfiâne

  • Şefaat dilercesine. (Farsça)

müstesna / müstesnâ

  • Seçkin, benzeri olmayan.

mutasavvıt

  • Ses çıkaran, seslenen, ses veren.

müteattıfane / müteattıfâne

  • Şefkat göstererek, bağışlayarak, esirgeyerek. (Farsça)

mütebehhic

  • Şen ve keyifli olan. Sevinç içinde olan.

mütecessim

  • Şekillenen, cisimlenerek görünen, gözle görünen.

mütehaşşin

  • Sertlik gösteren, kabalaşan.

mütehellil

  • Sevinçten yüzü gülen.

mütemaşi

  • Seyre çıkan.

müteneşşıt

  • Sevinç, neşat elde eden.

mütesallib

  • Sertleşmiş, katılaşmış olan.
  • Sertleşmiş, katılaşmış.

müteşebbik

  • Şebeke hâlinde olan, ağ gibi birbirine geçen.

mütesebbit

  • Sebat gösteren, sebat eden, dayanan.

müteseccid

  • Secdeye kapanan, secde eden.

müteşekkik

  • Şek ve şüphede kalan. Şek ve şüpheden kurtulamayan.

müteşekkil / مُتَشَكِّلْ

  • Şekillenmiş, oluşmuş.
  • Şekillenen, oluşan.

müteşerrif

  • Şereflenen, şeref duyan.

müteşevvik

  • Şevkli, çok istekli olan.

müteşeytın

  • Şeytanlık eden, şeytanca davranan.

müteseyyid

  • Seyyidlik isnad eden, seyyid olmadığı halde kendini seyyid gibi gösteren.

müteşeyyih

  • Şeyhlik iddia eden, şeyhlik taslayan.
  • Şeyhlik taslayan.

müteşeyyih-i müteevviğ

  • Şeyhlik taslayıp ağa olmaya çalışan.

müteveddid

  • Sevgi ve muhabbet gösteren. Kendini sevdiren.

mütevellihane / mütevellihâne

  • Sersemlik ve hayranlıkla. (Farsça)

mutlık

  • Serbest bırakan. Boşayan. Salıveren. Köle veya esiri serbest bırakan, azad eden.

muvazene-i şeriat

  • Şeriatın dengesi; Allah tarafından bildirilen hükümlerin dengesi.

na-şad

  • Sevinçli olmayan, mahzun, tasalı, kederli. (Farsça)

nadi / nâdî / نادی

  • Seslenen, çağıran. (Arapça)

nağme

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak. Tegannî.

naim cenneti / naîm cenneti

  • Sekiz Cennet'ten beşincisi.

nakl-i asvat

  • Seslerin nakli, iletimi.

nakli delil / naklî delil

  • Şer'î hükümler için naklî delil esastır. Yalnız akıl ile din namına hüküm getirilmez ve böyle bir hükmün dinle alâkası olmaz. Dinî meselelerde aklın ve ilmin vazifesi; dinî hükümlerdeki hikmetleri ve hakkaniyet delillerini görüp izhar etmektir. Kur'anın bazı âyetlerinde yapılan akla havaleler ve Kur

nakş-ı şefkat

  • Şefkatin nakşı.

namus-u şefkat

  • Şefkat kanunu.

nazar-ı muhabbet

  • Sevgi bakışı.

nazar-ı rahmet

  • Şefkat ve merhametlice bakış.

nazar-ı şefkat

  • Şefkatli bakış.

nazar-ı şehvet ve heves

  • Şehvet ve hevesle bakma.

nazar-ı şer'i / nazar-ı şer'î

  • Şeriata, dinin bakışına göre.

nazar-ı şeriat

  • Şeriata, dinin bakışına göre.

nazrakünan / nazrakünân

  • Seyrederek, bakarak. (Farsça)

nebac

  • Sesi yüksek olan.

nebbac

  • Sesi sert olan.

necah

  • Ses, sadâ.

nefis-perest

  • Şeriat kanunlarına aykırı olarak, ahlâk kaidesini tanımadan nefsinin isteklerine uyan. Nefsine taparcasına düşkün olan.

nefs-i şeriat

  • Şeriatın özü, esası, aslı.

neş'e

  • Sevinç.

neşat / نشاط

  • Sevinç, mutluluk.
  • Sevinç.
  • Sevinç. (Arapça)

neşat-aver / neşat-âver

  • Sevinç ve sürur getiren. (Farsça)

neşat-bahş

  • Sevinç ve neşe bağışlayan. (Farsça)

neşat-engiz / neşât-engiz

  • Sevinç uyandıran. (Farsça)

nesim-i seher / nesîm-i seher

  • Seher rüzgârı, tan yeli, tatlı sabah rüzgârı.

nesne

  • Şey, herhangi bir şey.
  • Şey, tamlayıcı, tümleç.

neşv ü nema / neşv ü nemâ / نشو و نما

  • Serpilme, gelişme, büyüme. (Arapça)
  • Neşv ü nemâ bulmak: Gelişmek, yayılmak. (Arapça)

neşve / نشوه

  • Sevinç.
  • Sevinç. (Arapça)

netice-i şerriye

  • Şerden ortaya çıkan sonuç.

neva / nevâ / نوا

  • Ses, nağme, çekirdek.
  • Ses. (Farsça)

nevahi-i şer'iye / nevâhî-i şer'iye

  • Şeriatın nehiyleri, yasakları.

neyşeker

  • Şeker kamışı. (Farsça)

nezzar

  • Seyreden, bakan.

nezzare

  • Seyirci, seyreden, bakan. Nezaret eden, müfettiş, mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.

nida / nidâ / نِدَا

  • Sesleniş.
  • Seslenme, ünleme, ünlem.
  • Seslenme.

nida' / nidâ' / نداء

  • Ses. (Arapça)

nizam-ı esbab / nizâm-ı esbâb

  • Sebeplerin düzeni, bir netice için uyulması gereken sebepler dizisi.

nobran

  • Sert mizaçlı, inatçı, nâzik olmayan.

nücum-u seyyare

  • Seyyar, gezici yıldızlar.

nuhbe / نخبه

  • Seçkin. (Arapça)

nur-u asümani / nur-u âsümânî

  • Semâvî nur, göksel ışık.

nur-u muhabbet

  • Sevgi nuru.

nur-u semavi / nur-u semavî

  • Semavî nur, vahiy ile gelen aydınlık, ışık.

nur-u şeriat

  • Şeriatın nuru, İslâmiyet ışığı.

nur-u şerif

  • Şerefli nur, ışık.

nuşe / nûşe

  • Şerbet içen, sevinçli.

nusus-u şeriat / nusûs-u şeriat

  • Şeriatın açık ve kesin hükümleri.

nüub

  • Seri seyir.

nuyan

  • Şehzâde. Pâdişah oğlu. (Farsça)

nüzhet-gah / nüzhet-gâh

  • Seyir yeri, gezinti, eğlence yeri.

nüzhetgah / nüzhetgâh

  • Seyir ve eğlence yeri.

palan / pâlân / پالان

  • Semer, palan. (Farsça)

palan-duz

  • Semerci, palancı. Semer diken. (Farsça)

palanduz / pâlânduz / پالان دوز

  • Semerci. (Farsça)

palani / palanî

  • Semerci. (Farsça)

perandah

  • Sepilenmiş deri sahtiyan. (Farsça)

perde-i esbab

  • Sebepler perdesi.

perestide

  • Sevgili, mahbub, sevilen. (Farsça)

peyke / پيكه

  • Sedir, kanepe. (Farsça)

pünçüşk

  • Serçe. (Farsça)

pürsevda

  • Sevgiyle dolu.
  • Sevda dolu.

rabbuke / rabbûke

  • Senin Rabbin.

rabbüke

  • Senin Rabbin.

rahimane

  • Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda.

rahl / رحل

  • Semer. (Arapça)

rahmet / رحمت

  • Şefkat.

rahmetli

  • Şefkatli.

rakrakan

  • Serap.

ramazan-ı sükut / ramazan-ı sükût

  • Sessizlik ramazanı, sessizlik orucu.

rayb

  • Şek, şüphe, reyb.

rayiz

  • Seyis.

re'sülmal / رأس المال

  • Sermaye, anapara, kapital. (Arapça)

rebile

  • Semizlik, besililik.

rebiz

  • Semiz ve kuyruğu büyük olan koç.

receb-i şerif

  • Şerefli olan ve mübarek aylardan birincisi olan Recep ayı; hicrî ayların yedincisi.

recm-i şeyatin / recm-i şeyâtîn

  • Şeytanların recmi, taşlanması.

recm-i şeytan

  • Şeytan taşlama.

redd-i selam / redd-i selâm

  • Selâm verenin selâmını almak.

resail-i şerife / resâil-i şerife

  • Şerefli mektuplar.

resul-i mücteba / resul-i müctebâ

  • Seçkin peygamber; Hz. Muhammed (a.s.m.).

resul-i müçteba / resul-i müçtebâ

  • Seçilmiş resul, peygamber.

rêsülmal

  • Sermaye, ana para.

rett

  • Şerif, seyyid.

ri'mam

  • Sevmek.

ricle

  • Semizlik otu.

risale-i bergüzide / risale-i bergüzîde

  • Seçkin, seçilmiş risale.

risale-i şerif

  • Şerefli ve kıymetli risale.

risale-i şerife

  • Şerefi yüksek olan risale.

rişte-i hürmet

  • Sevgi, hürmet bağı.

rivayet-i sadıka / rivayet-i sâdıka

  • Senet ve delillerle sâbit, şüphesiz, doğru rivâyet.

riyazet-i şer'iye

  • Şeriatın izin verdiği ölçüde açlık ile nefsi kırarak yaşamak.

rizam

  • Serkeş adam veya at.

ruh-u şeriat

  • Şeriatın ruhu.

rükuz

  • Seğirtmek, koşmak.

sa'ber

  • Sedir gibi bir ağaç.

şa'riyye / شعریه

  • Şehriye. (Arapça)

sabiyy-i müteşeyyih

  • Şeyhlik taslayan çocuk.

sacid / sâcid / ساجد / سَاجِدْ

  • Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: "Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği zamandır."
  • Secde eden.
  • Secde eden. Namazda alnını ve burnunu yere koyarak secde eden.
  • Secde eden.
  • Secde eden. (Arapça)
  • Secde eden.

sacir

  • Selin gelip su ile doldurduğu yer.

şad / şâd / شاد / شَادْ

  • Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar. (Farsça)
  • Şen, memnun.
  • Sevinçli. (Farsça)
  • Şâd etmek: Sevindirmek, mutlu etmek. (Farsça)
  • Şâd olmak: Sevinmek, mutlu olmak. (Farsça)
  • Sevinçli.

sada / sadâ / صدا / صَدَا

  • Ses.
  • Ses, seda.
  • Ses. (Arapça)
  • Ses.

sada-yı basit / sadâ-yı basit

  • Sesin, bir defa tekrarı.

sada-yı mürekkeb / sadâ-yı mürekkeb

  • Sesin bir çok defalar tekrarı.

sada-yı semavi / sadâ-yı semâvî

  • Semâvî ses; yüce ve mukaddes kaynaktan gelen ses.

sada-yı semavi ve ruhani / sadâ-yı semâvî ve ruhânî

  • Semâvî ve ruhanî olan sadâ, gökten gelen ses.

şadan / şâdân / شادان

  • Sevinçli, bahtiyar. (Farsça)
  • Sevinçli. (Farsça)

sadasız

  • Sessiz.

sadat / sâdat / sâdât / سادات

  • Seyyidler, Hz. Peygamber'in soyundan gelenler.
  • Seyyidler, Peygamberimizin neslinden olanlar.
  • Seyitler, efendiler; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) soyundan gelenler.
  • Seyyitler. (Arapça)

sadef / صدف

  • Sedef. (Arapça)

şadi / şâdî / شادی

  • Sevinçlilik, memnunluk, mesruriyet, gönül ferahlığı. (Farsça)
  • Sevinç. (Farsça)

şadman / şâdmân / شادمان

  • Sevinçli. (Farsça)

şadmani / şâdmânî / شادمانى

  • Sevinç. (Farsça)

şafi' / şâfi' / شافع

  • Şefaatçi. (Arapça)

safil

  • Sefil olan, düşük ahlâklı ve karaktersiz.

şah-ı levlaki / şâh-ı levlâki

  • Sen olmasaydın hitabına mazhar olan şah, Hz. Muhammed (a.s.m.).

şahamet

  • Semizlik, yağlılık, şişmanlık.

sahhaka

  • Sevici kadın.

sahife-i hasenat / sahife-i hasenât

  • Sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî sayfa.

sahih kan / sahîh kan

  • Sekiz yaşını bitirip, dokuz yaşına bastıktan birkaç gün veya ay, yâhut seneler sonra, sıhhatli bir kızın veya âdet zamânı son dakikasından îtibâren tam temizlik (on beş gün) geçmiş olan kadının önünden çıkan ve Hanefî mezhebine göre, en az üç gün (ye tmiş iki saat) devâm eden kan; hayız ve aybaşı ka

şahim

  • Semiz, yağlı, şişman, besili.

şahs-ı şerir / şahs-ı şerîr

  • Şerli şahıs.

şahsiyet-i mümtaze / şahsiyet-i mümtâze

  • Şeçkin bir şahsiyet.

şahzade / şâhzade / شاهزاده

  • Şehzade. (Farsça)

saik / sâik

  • Sevk edici sebep, neden.
  • Sevkeden, götüren.

şaik

  • Şevkli, hevesli, şevk verici.

saik / sâik / سائق / سَائِقْ

  • Sevk eden. (Arapça)
  • Sevk eden.

saika / sâika

  • Sevkedip götüren bir his.

şaika / şâika

  • Şevk verici, isteklendirici.
  • Şevk verici güç, duyu.

saika / sâika / سَائِقَه

  • Sevk eden.

saikasıyla

  • Sebebiyle.

saime / sâime

  • Senenin yarısından fazla, meralarda, kırlarda sırf sütleri alınmak veya üreme ve beslenmeleri için otlatılan (koyun, keçi, sığır, manda, at ve deve cinsinden olan), ehlî hayvanlar.

şaki

  • Şekavette bulunan.

sakitane / sakitâne / sâkitâne

  • Ses çıkarmayarak, sessizce. (Farsça)
  • Sessizce, suskun bir şekilde.

şaklaban

  • Şen şatır, hoppa. Avutucu, aldatıcı. Güldürücü, soytarı.

sal

  • Sene, yıl. (Farsça)

salih aleyhisselam / sâlih aleyhisselâm

  • Semûd kavmine gönderilen peygamber. Nûh aleyhisselâmın oğullarından Sâm'ın neslindendir. Hazret-i Âdem'in on dokuzuncu kuşaktan torunudur.

şam-ı şerif / şâm-ı şerif

  • Şerefli Şam şehri.

saman / sâmân

  • Servet, zenginlik.

sami

  • Sertlik, katılık. Kuruluk.

samin / sâmin / ثامن

  • Sekizinci.
  • Semiz, yağlı, besili.
  • Sekezinci. (Arapça)

saminen / sâminen / ثامنا

  • Sekizinci olarak. Sekizinci derecede.
  • Sekizinci olarak.
  • Sekizincisi.
  • Sekizincisi, sekizinci olarak. (Arapça)

samitane

  • Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane. (Farsça)

şan / şân

  • Şeref, nam, hâl, iş.

şar

  • Şehir, belde. (Farsça)

şarab-ı muhabbet / şarâb-ı muhabbet

  • Sevgi şarabı.

şari / şârî

  • Şeriatı ortaya koyan, Allah.

şari-i hakiki / şâri-i hakikî

  • Şeriatın kurucusu ve gerçek sahibi olan Allah (c.c.).

şarih / şârih / شارح

  • Şerheden, açıklayan. Bir şeyin mânasını izhâr eden.
  • Şerh eden, bir kitaba açıklama yazan kimse.
  • Şerheden, açıklayan.
  • Şerh eden. (Arapça)

sarr

  • Sevindiren, sürura sebeb olan.

şasr

  • Seyrek seyrek dikmek.

savt / صوت / صَوْتْ

  • Ses. Bağırmak.
  • Ses.
  • Ses.
  • Ses. (Arapça)
  • Ses.

şayan-ı merhamet ve şefkat / şâyân-ı merhamet ve şefkat

  • Şefkat ve merhamete lâyık.

şayan-ı senaa / şayan-ı senaâ

  • Sena edip övmeğe lâyık olan.

şayan-ı temaşa / şâyân-ı temâşâ / شَايَانِ تَمَاشَا

  • Seyretmeye değer.
  • Seyretmeye lâyık.

sayha / صَيْحَه

  • Sesleniş, kükreyiş.
  • Ses.

sayis / sâyis / سایس

  • Seyis. (Arapça)

sebati / sebatî

  • Sebatlılık. Sözünde ve kararında durma.

sebatkar / sebatkâr / sebâtkâr / ثباتكار

  • Sebat eden, sağlam.
  • Sebatlı, kararlı.
  • Sebat eden. (Arapça - Farsça)

sebatkarane / sebâtkârâne

  • Sebat edercesine.

sebbabe

  • Şehâdet parmağı. Sağ elin baştan ikinci parmağı.

şebbuy / şebbûy / شب بوی

  • Şebboy. (Farsça)

sebeb / سبب

  • Sebep, neden. (Arapça)

sebeb-i izzet

  • Şeref ve üstünlük sebebi.

sebeb-i muhabbet

  • Sevgi sebebi.

sebeb-i temayüz

  • Seçkinlik ve üstünlük sebebi.

sebebiyet / سببيت

  • Sebep olma, neden olma.
  • Sebep olma.
  • Sebep olma. (Arapça)
  • Sebebiyet vermek: Sebep olmak. (Arapça)

sebebiyet veren

  • Sebep olan.

sebebiyet verme

  • Sebep olma.

sebed / سبد

  • Sepet. (Arapça)

sebilhane

  • Sebil olarak su dağıtılan yer. (Farsça)

sebzevat

  • Sebzeler.

sec' / سجع

  • Seci sanatı. Düzyazıda kafiyelendirme sanatı. (Arapça)

secaya / secâyâ

  • Seciyeler, karakterler.

secdegah / secdegâh / سجده گاه

  • Secde yeri.
  • Secde edilen yer. (Arapça - Farsça)

secdevari / secdevâri

  • Secde gibi.
  • Secde ederek, secde eder gibi.

seceat / seceât

  • Sec'alar, kuşların çıkardıkları sesler.

şeci / şecî

  • Şecaatli, cesaretli, kahraman.

seda / sedâ / صدا

  • Ses.
  • Ses.
  • Ses. (Arapça)

sedd

  • Set, engel.

sedd-i zerai'

  • Şer'an memnu olan bir şeye vesile teşkil eden mübah fiillerin de men edilmesi. "Def-i mefasid, celb-i menafiden evlâdır." Buna binaen insan, şer'an memnu olan herhangi bir şeye sâik olacak şeylerden sakınması icab eder, o şeyler hadd-i zâtında mennu olmasa da. Bu husus Mâlikî Mezhebinde delil kabul

şeddadane

  • Şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce. (Farsça)

şedid-üş şekime

  • Şedid-ün nefs; yani başkasına boyun eğmekten çekinen ve kibirlenen.

sedin

  • Semiz, besili, etli ve cüsseli kimse.

şefaatkarane / şefaatkârâne

  • Şefaat edercesine.

şefafet

  • Şeffaflık, saydamlık, şeffaf olma.

sefahat / sefâhat / سفاحت

  • Sefihlik, zevk ve eğlence düşkünlüğü. (Arapça)

şefakat / شفقت

  • Şefkat, acıyarak şefkatle sevmek. Karşılık istemeden merhamet edip acımak, sevmek.
  • Şefkat. (Arapça)

sefalet / sefâlet / سفالت

  • Sefillik. (Arapça)

sefalethane / sefâlethâne

  • Sefalet yeri, düşkünlük evi.

sefaret

  • Sefirlik, elçilik.
  • Sefirlik, elçilik.

sefarethane

  • Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı. (Farsça)

seferber

  • Sefere hazırlık.

seferi / seferî

  • Seferde olan, misâfir, yolcu. Bulunduğu şehirden veya köyden gideceği yolun iki veya bir kenârındaki evlerin dışına çıkarken, senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüyüşü ile, son evden îtibâren üç günde gidilecek yere (Hanefî mezhebinde 104 kil ometre) gitmeye niyyet eden kimse.
  • Seferde olma hâli.

seferilik / seferîlik

  • Senenin kısa günlerinde insan veya deve yürüyüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeye niyet ederek bulunduğu yerin kenar evlerinin dışına çıkmak.

şeffafat / şeffâfât

  • Şeffaf ve saydam şeyler.

şeffafe / şeffâfe

  • Şeffat, berrak, açık, saydam.

şeffafiyet / şeffâfiyet

  • Şeffaflık, saydamlık.

şefi / şefî

  • Şefaatçı.
  • Şefaat eden; af için aracılık eden.

şefi' / şefî' / شفيع

  • Şefaatçi.
  • Şefaatçı. Suçların affı için yardım eden.
  • Şefâat eden, bir suçun, günâhın bağışlanması için vâsıta, aracı olan.
  • Şefaatçi, şefaat eden. (Arapça)

sefihane / sefîhane

  • Sefihce, zevkine düşkün biri gibi, düşüncesizce.

şefik / şefîk

  • Şefkatli, esirgeyen. Rikkat sahibi. Merhametli.
  • Şefkatli.
  • Şefkatli, merhamet eden ve esirgeyen Allah.

şefik-i habib

  • Sevgili Şefik.

şefikane / şefikâne / şefîkane

  • Şefkatlice.
  • Şefkatlice, merhametli olarak.

sefil / sefîl / سَفيِلْ

  • Sefâlet çeken, fakir.

şefkaten

  • Şefkatten dolayı, şefkat bakımından.
  • Şefkat açısından.

şefkatkar / şefkatkâr

  • Şefkatli.
  • Şefkatli.

şefkatkarane / şefkatkârâne

  • Şefkat edercesine.
  • Şefkatli bir şekilde.

şefkatname

  • Şefkatli yazılmış mektup.

şefkatperver / شَفْقَتْپَرْوَرْ

  • Şefkat etmeyi seven.
  • Şefkat etmeyi seven.
  • Şefkat sever.

şefkatperverane

  • Şefkat etmeyi severcesine, severek.

şeftalu / şeftâlû / شفتالو

  • Şeftali. (Farsça)

şehadet / şehâdet / شَهَادَتْ

  • Şehitlik, şahitlik.
  • Şehitlik.

şehadet mertebesi

  • Şehitlik derecesi.

şehd ü şehadet

  • Şehadet balı.

şehd-i şehadet

  • Şehadet balı; İlâhî hakikatleri bilmenin ve idrak etmenin dünyadaki lezzeti.

sehergah / sehergâh / سحرگاه

  • Seher vakti.
  • Seher zamanı, yeri.
  • Seher vakti. (Arapça - Farsça)

seherhiz / seherhîz / سحرخيز

  • Seher vakti kalkan. (Arapça - Farsça)

şehevani / şehevânî

  • Şehvetle ilgili.
  • Şehvetle ilgili, şehvetle alâkalı.

şehevat / şehevât / شهوات

  • Şehvetler.
  • Şehvetler. (Arapça)

şehevi / şehevî

  • Şehvetle alâkalı. Hayvanî, nefsanî duygularla alâkalı, onlara ait.

şeheviye

  • Şehvete ait.
  • Şehvetle ilgili olan.

şehid / şehîd / شهيد

  • Şehit. (Arapça)

sehikad / sehîkad / سهى قد

  • Servi boylu, düzgün boylu. (Farsça - Arapça)

sehikamet / sehîkâmet / سهى قامت

  • Servi boylu, düzgün boylu. (Farsça - Arapça)

sehm

  • Sehim, pay.

şehr-aşub

  • Şehri karıştıran, kargaşalık yapan.

şehraşub / şehrâşûb / شهر آشوب

  • Şehir karıştıran. (Farsça)

şehrayin / şehrâyin

  • Şenlik.
  • Şenlenmiş şehir, şenlik.

şehri / şehrî / شهری

  • Şehirli, kentli. (Farsça)

şehvani / şehvânî

  • Şehvetle ilgili.
  • Şehvetle ilgili.

şehvat / şehvât / شهوات

  • Şehvetler. (Arapça)

şehvet-alud / şehvet-âlûd

  • Şehvetli, şehvete bulaşmış.

şehvet-engiz

  • Şehvet uyandıran.
  • Şehvet uyandıran. Kuvve-yi şeheviyeyi tahrik eden. (Farsça)

şehvet-perest

  • Şehvetine çok düşkün. Nefsi arzularının esiri olan. (Farsça)

şehvetengiz / şehvetengîz / شهوت انگيز

  • Şehvet uyandıran.
  • Şehvet verici. (Arapça - Farsça)

şehvetperest / شهوت پرست

  • Şehvet düşkünü. (Arapça - Farsça)

şehzadegan / şehzâdegân / شهزادگان

  • Şehzadeler. (Farsça)

sekenat / sekenât

  • Sekeneler, oturanlar, yerliler.

sekene-i semavat / sekene-i semâvât

  • Semada yaşayan varlıklar.

şeker / شكر

  • Şeker. (Farsça)
  • Şeker. (Farsça)

şekeristan

  • Şeker kamışı tarlası. (Farsça)

sekir

  • Sekr, kendinden geçme hâli, sarhoşluk, esrime.

sekiz zılı'lı

  • Sekizgen, sekiz kenarlı. (Türkçe - Arapça)

sekk

  • Seyahat etmek, gezmek.

şekkerin / şekkerîn

  • Şekerli, tatlı. (Farsça)

şekl

  • Şekil, biçim.

şeklen / شكلا

  • Şekilce. Şekil bakımından.
  • Şekilce. (Arapça)

şekli / şeklî / شكلى

  • Şekille alâkalı, şekilce. Dış görünüşe dair.
  • Şekle dayanan, biçimsel. (Arapça)

selcuki / selcûkî / سلجوقى

  • Selçuklu. (Arapça)

selefiyye

  • Selef-i sâlihînin (Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn, Tebe-i tâbiînin) yolunda olduklarını iddiâ ettikleri hâlde, onların yolundan ayrılan bozuk îtikâdlı kimseler.

selis

  • Selâsetli. Fasih ve beliğ olan. Düzgün ve akıcı ifade.

selle / سله

  • Sele. (Arapça)

sellebaf / sellebâf / سله باف

  • Sepet, küfe vs. ören kimse. Sepetçi. (Farsça)
  • Sepetçi. (Arapça - Farsça)

seman / semân / ثمان

  • Sekiz.
  • Sekiz. (Arapça)

semanet

  • Semizlik, yağlılık, besililik.

semanin / semanîn

  • Seksen. 80

semaniye / semâniye

  • Sekiz. 8
  • Sekiz.

semanun / semanûn / semânun / ثمانون

  • Seksen. 80
  • Seksen. (Arapça)

semavat / semâvât

  • Semalar, gökler.

semavat ehli / semâvât ehli

  • Semâda yaşayan varlıklar; melekler, ruhanîler.

semavi / semâvî / سَمَاو۪ي

  • Sema ile ilgili.
  • Semâdan gelen.

semaviyyat / semaviyyât

  • Semavî olan şeyler.

semen / سمن

  • Semizlik. (Arapça)

semin / سمين

  • Semiz. Eti yağı bol.
  • Semirmiş, semiz. (Arapça)

şems-i şeriat

  • Şeriat güneşi; İslâm güneşi.

şen

  • Sevinç, neşe.

senahan / senâhan / senâhân

  • Senâ eden, öven.
  • Sena eden, öven.

senakar / senakâr / senâkâr

  • Sena eden, öven.
  • Sena edici, övücü.

senakarane / senakârane

  • Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde. (Farsça)

sencileyin

  • Senin gibi.

sene-i şemsiyye / سنهء شمسيه

  • Şemsî yıl.

sened

  • Senet, güvenilir söz veya yazı.

senedat / senedât

  • Senetler; kuvvetli deliller.

seneta

  • Sekenler. Durmalar, duruşlar. Davranışlar.

senevi / senevî / سَنَو۪ي

  • Senelik, yıllık.
  • Seneye ait. Bir yıl içinde olan. Senelik. Seneye mensub.
  • Senelik.

şer'

  • Şeriat, Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi.

şer'an / شرعا / شَرْعًا

  • Şeriatça, şeriata göre. Kanunca, kanuna göre.
  • Şer'î olarak, şeriat hükümlerine göre. (Arapça)
  • Şerîate göre.

şer'i / şer'î / شرعى

  • Şeriatla ilgili, Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümlerle ilgili.
  • Şerîate âit, İslâmiyetle ilgili, İslâmiyet'e uygun.
  • Şeriata uygun, İslâmiyetçe makbul olan. İlâhî kanuna dair. Meşru'.
  • Şeriat ile ilgili, şeriata uyan. (Arapça)

şer'i şerif

  • Şerefli İslâm şeriatı.

şer'iye / شرعيه

  • Şeriat ile ilgili, şeriata uyan. (Arapça)

şer'iyye

  • Şeriata uygun olma. Kanun ve nizamlara muvafık bulunma.

serab / serâb / سراب

  • Serap, olmayıp da var gibi görünen.
  • Serap. (Arapça)

serabistan

  • Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.) (Farsça)

şerafet / şerâfet / شَرَافَتْ

  • Şeriflik, şereflilik. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) torunu Hz. Hüseyin'in (R.A.) sülâlesinden ve onun izinden giden temiz müslümanlık hâleti.
  • Şereflilik.
  • Şereflilik.
  • Şereflilik.

şeran / şerân

  • Şeriata göre, dinî kanunlar bakımından.

şerarat

  • Şerareler, kıvılcımlar.

şeraret / şerâret

  • Şerlilik, kötülük.
  • Şerlilik, kötülük.

şeraretli

  • Şerle, kötülükle dolu, kötülüğe eğilimli.

serasime

  • Sersem. (Farsça)

serasimegi / serasimegî

  • Sersemlik. (Farsça)

şerayi / şerâyi

  • Şeriatlar, ilâhî emirler.

şerayi' / şerâyi' / شرایع

  • Şeriatlar. Cenâb-ı Hakkın hükümleri, emirleri, kanunları.
  • Şeriat hükümleri. (Arapça)

serbestane / serbestâne

  • Serbestçe. (Farsça)
  • Serbestçe.
  • Serbestçe.

serbesti / serbestî / سربستى

  • Serbestlik. (Farsça)
  • Serbestlik, özgürlük.
  • Serbestlik, hürlük.
  • Serbestlik. (Farsça)

serbestiyet

  • Serbestlik.
  • Serbestlik. Serbest oluş. (Farsça)
  • Serbest olma hâli.

serbesücud

  • Secde edici. Başını yere değdirici. (Farsça)

şeref-bahş

  • Şeref veren.
  • Şereflendiren. şeref veren. (Farsça)

şeref-efza

  • Şeref artıran. (Farsça)

şeref-i keramet

  • Şerefli vazife, görev.

şeref-pezir

  • Şeref ve itibar bulan. (Farsça)

şeref-resan

  • Şeref ulaştıran, şeref eriştiren.

şeref-riz

  • Şeref veren. (Farsça)

şeref-şiar

  • Şerefli.

şeref-varid

  • Şerefle gelen. (Farsça)

şeref-yab

  • Şeref bulan, şeref kazanan. (Farsça)

şeref-zahir

  • Şerefle çıkan. (Farsça)

şerefbahş / شرفبخش

  • Şeref veren.
  • Şeref veren. (Arapça - Farsça)

şerefşiar

  • Şerefli.

şerefyab / şerefyâb

  • Şeref bulan, şeref kazanan.
  • Şereflenen.

serendib

  • Seylan adası.

serfirazi / serfirazî

  • Serfirazlık. (Farsça)

sergeşte

  • Sersem. Başı dönmüş. Avâre ve mütehayyir olan. Hayrette kalmış. (Farsça)

sergüzeşt

  • Serüven.

şeri / şerî

  • Şeriatla ilgili, dinî.

şeriat-şikenane / şeriat-şikenâne

  • Şeriata aykırı, ters olan.

şerid

  • Şerit, zincir.

şerif / şerîf

  • Şerefli.
  • Şerefli.
  • Şerefli. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kızı hazret-i Fâtımâ'nın oğullarından hazret-i Hasen'in neslinden (soyundan) gelenler.

şerifeyn / şerîfeyn

  • Şerefli iki şey, Mekke ve Medine.

şerir / şerîr / شَر۪يرْ

  • Şerli. Şer işleyen. Kötülük yapan. Kötü.
  • Şerli, kötü.
  • Şerliler, kötüler.
  • Şerli.

şerirler

  • Şerliler, kötüler.

sermaye

  • Servet, varlık.

sermayedar / sermayedâr / sermâyedâr / سرمایه دار

  • Sermayeyi elinde tutan.
  • Sermâyesi olan. (Farsça)
  • Sermaye sahibi, kapitalist. (Farsça)

şerriyet

  • Şer özelliği.

serseriyane / serseriyâne

  • Serserice.
  • Serserice.
  • Serserice. (Farsça)

serv / سرو

  • Servi, selvi. (Farsça)

serv-endam

  • Selvi boylu. Uzun ve biçimli boylu olan kimse. (Farsça)

servendam / servendâm / سرواندام

  • Servi boylu. (Farsça)

serveten

  • Servet bakımından.

servistan / servistân / سروستان

  • Servilik. (Farsça)

servkadd / سروقد

  • Servi boylu. (Farsça - Arapça)

şetaret / şetâret

  • Şenlik.

sevab

  • Sevap, dine uygun davranış.

sevabdar / sevabdâr

  • Sevaplı.
  • Sevaplı.

sevabdarane / sevabdârâne

  • Sevaplıca.

sevapdarane / sevapdârâne

  • Sevap kazandırarak.

sevdafeza

  • Sevda artıran. (Farsça)

sevdakar / sevdakâr

  • Sevdalı. Âşık. (Farsça)

sevdazede / sevdâzede / سودازده

  • Sevdalı. (Farsça)

şevk u iştiyak

  • Şevk ve arzu. Şevk ve iştiyak.

şevk-alud / şevk-âlud

  • Şevkli, neşeli, sevinçli, keyifli. (Farsça)

şevk-efza / şevk-efzâ

  • Şevklendiren, neşe artıran. (Farsça)

şevk-engiz

  • Şevke getiren.

şevk-engizane / şevk-engizâne

  • Şevke getirerek.

şey' / شىء

  • Şey. (Arapça)

seyahatname / seyahatnâme

  • Seyahat yazıları.

şeyatin / şeyâtin / şeyâtîn / شياطين

  • Şeytanlar.
  • Şeytanlar.
  • Şeytanlar.
  • Şeytanlar. (Arapça)

seyeran / seyerân

  • Seyahat, gezinme.

seyf-i şeriat

  • Şeriat kılıcı.

seyl / سيل

  • Sel. şiddetle gelen şey.
  • Sel, akıntı.
  • Sel, akıntı.
  • Sel. (Arapça)

seylab / seylâb / سيلاب

  • Sel suyu. (Arapça - Farsça)

seylabe / seylâbe / سيلابه

  • Sel suyu. (Arapça - Farsça)

seyr u seyahat

  • Seyir ve seyahat.

seyr ü seyahat

  • Seyir ve seyahat.

seyran

  • Seyretme.

seyrangah / seyrangâh

  • Seyir yeri. Gezme ve eğlenme yeri. (Farsça)

şeytanat / şeytânât

  • Şeytanlıklar.

şeytanet / şeytânet / شيطنت

  • Şeytanlık.
  • Şeytanlık. Aldatıcılık. Kurnazlık, hilekârlık.
  • Şeytanlık.
  • Şeytanlık, hilekârlık. (Arapça)

şeytani / şeytanî / şeytânî

  • Şeytana ait.
  • Şeytanla alâkalı. Şeytana yaraşır.
  • Şeytanca, şeytanla ilgili.

şeytani pişe / şeytanî pişe / şeytanî pîşe

  • Şeytanın yolu. Şeytana ait meşguliyet. (Farsça)
  • Şeytana benzer, şeytanca iş, huy, alışkanlık.

şeytankarane / şeytankârâne / şeytânkârâne

  • Şeytanca, şeytan gibi.
  • Şeytanca.

seyyah

  • Seyahat eden, gezgin.

seyyalat / seyyâlât

  • Seyyaleler; maddî olmayan ince ve akıcı lâtif maddeler.

seyyarat / seyyarât

  • Seyyareler, gezegenler.

seyyid-ül-enam / seyyid-ül-enâm

  • Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın lakablarından biri. Beşerin yâni insanların efendisi, en yükseği.

seyyid-üs-sakaleyn

  • Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın lakablarından. İnsanların ve cinlerin efendisi, iki cihânın seyyidi Muhammed aleyhisselâm.

sezab

  • Sedef otu.

sezze

  • Seyâ denilen gün. Keferenin ateş gecesi günü.

şi'ra-ül yemani / şi'ra-ül yemanî

  • Semanın güney yarım küresinde bulunan "Kelb-i Ekber" denilen burcun ve bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius)

şiar / şiâr

  • Sembol, belirgin işaret.

sıbteyn-i mükerremeyn

  • Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın iki mübârek torunu; hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyn (radıyallahü teâlâ anhümâ).

sicm

  • Seyelân etmek, akmak.

şiddet

  • Sertlik, katılık, aşırılık.

sikke-i şer'i / sikke-i şer'î

  • Şeriatın mührü, damgası.

silsile-i esbab

  • Sebepler zinciri.

silsile-i meşayih / silsile-i meşâyih

  • Şeyhler silsilesi.

simen

  • Semizlik, yağlılık, besililik.

şimendifer-i kanun-u şer'iye-i esasiye

  • Şer'î anayasa treni.

siret-i nebevi / sîret-i nebevî

  • Sevgili Peygamberimizin örnek hayâtı, güzel ahlâkı.

şirin-cemal

  • Sevimli yüzlü. (Farsça)

sırr-ı şefkat

  • Şefkatin içinde gizli olan sır.

sırr-ı sücud

  • Secdeye varma sırrı.

sırr-ı teşri

  • Şer'î kanunların sırrı.

siyadet / siyâdet

  • Seyyidlik.
  • Seyyidlik, efendilik.

siyasetü'l-medine

  • Şehir yönetimi, toplum yönetimi.

sofestai

  • Septisizme mensup, şüpheci, inkârcı.

sohbet-i suriye

  • Şeklen yapılan sohbet.

şübehat-ı şeytaniye

  • Şeytanî şüpheler.

sücud / sücûd / سجود

  • Secde etmek.
  • Secdeye varmak, secdeler.
  • Secde; namazın içindeki farzlardan biri. Namazda alnı ve burnu yere koyma.
  • Secde etme, yere kapanma. (Arapça)

süeda / süedâ

  • Seyyidler, efendiler.

şüfea / şüfeâ / شفعا

  • Şefaatçılar. (Arapça)

süfeha / süfehâ

  • Sefihler, kıt akıllılar, günahkârlar.
  • Sefihler, günahkâr kimseler, ahmaklar.

şuh

  • Şen, oynak.

şüheda / şühedâ / شهدا / شُهَدَا

  • Şehitler.
  • Şehîdler, vatan, din ve milletine hizmette ölenler.
  • Şehitler.
  • Şehitler. (Arapça)
  • Şehîdler.

şuhmeşreb / şûhmeşreb / شوخ مشرب