LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Saya ifadesini içeren 261 kelime bulundu...

a'rab

  • Vatanı çöl olan ve medeniyetten uzak yaşayan Arap.
  • Göçebe Araplar, çölde yaşayan Araplar.

a'rabi / a'rabî

  • Çölde yaşayan Arab.

abi / abî

  • Ayva. (Farsça)
  • Suda yaşayan ve suda meydana gelen. (Farsça)
  • Çok mâvi. (Farsça)

adat-ı cariye / âdât-ı cariye

  • Kullanılan âdetler, yaşayan sosyal kurallar.

addeden

  • Sayan.

ahali

  • (Tekili: Ehl) Halk, umum, nâs.
  • Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.

ahlak-ı hasene / ahlâk-ı hasene

  • Yüksek ahlâkı en parlak ve ulvi bir şekil ve ruhta gösteren ve bilfiil yaşayan Peygamberimizin (A.S.M.) ve O'nun yolunda gidenlerin ahlâkı.

ahu

  • Saç ve sakalı ak olup şayan-ı hürmet ve tâzim olan. Ahubaba, yalnız bu tabirde kullanılır.

ahval-i ahirin / ahvâl-i âhirîn

  • Gelecekte yaşayacak olanların halleri.

ahya / ahyâ

  • Hayatta olanlar, yaşayanlar.

akvam-ı bedevi / akvâm-ı bedevî

  • Bedevî kavimler; çölde yaşayan kavimler, topluluklar.

ale-l-hesab

  • Hesâba sayarak.

alet-ta'dad

  • Sayı olarak; sayarak.

alpaka

  • Güney Amerika'da yaşayan ve büyüklüğü keçi ile deve arasında olan bir hayvan.
  • Bu hayvanın kılından mamul bir cins ince yünlü kumaş.

animizm

  • Sosy: Ruhları İlâh sayan batıl bir din. Ruhlar cisimler gibi Allah'ın mahlukudur. Onun emirlerine tâbidir.

arab

  • Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.

arabi / ârâbî

  • Bedevî. Çölde yaşayan köylü.

aram-gar / ârâm-gâr

  • Hiçbir sıkıntısı olmayan, rahat yaşayan adam.

arz-taleb

  • Üreticinin piyasaya belli fiyatla mal sürmesi ve tüketicinin de piyasadan mal çekmesi hâdisesi.

asalak

  • Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit.
  • Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.

asfiya-i muhakkikin / asfiya-i muhakkikîn

  • Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ve hakikatleri delilleriyle bilen ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar.

ayiş

  • Bolluk içinde rahat yaşayan.
  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zevcesi ve mü'minlerin vâlidesi, Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) kızının bir ismi. Aişe-i Sıddıka diye de anılır. Hayret edilecek derecede takva, iffet ve zekâvet sahibesi olup 2210 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicretin 57. yılında vefat

aynelhak

  • Yaşayarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme.

bedevi / bedevî / بَدَو۪ي

  • Çölde yaşayan. Göçebe. Medeni olmayan ve şehir hayatı yaşamıyan.
  • Seyyid Ahmed-i Bedevî nâmındaki büyük bir zâtın tarikatı ve onun mensubu olan.
  • Köylü, kırlarda yaşayan, kırsal bölge insanı.
  • Sahrada, çölde ve vahada göçebe halde yaşayanlar.
  • Çölde çadırda yaşayan göçebe, çöllü, Arap göçebesi.
  • Göçebe, çölde yaşayan.
  • Çölde yaşayan, medenî olmayan.

bedeviler

  • Köylüler, çölde yaşayanlar, şehirli olmayanlar, uygar olmayanlar.

bedeviyane / bedeviyâne

  • Bedevilere uygun şekilde, çölde yaşayanlar gibi. (Farsça)
  • Bedevice, çölde yaşayanlar gibi.

bekar / bekâr

  • Hiç evlenmemiş, zevcesi olmayan adam.
  • Taşralı olup, büyük bir şehirde bir işle meşgul olarak, ailesiz yaşayan adam.

ber-hayat

  • Sağ, diri, yaşayan.

berhayat

  • Yaşayan. Hayat üzere olan. (Farsça)
  • Yaşayan.

bi'l-farzı'l-muhal

  • İmkansız olan bir şeyin olduğunu varsayarak.

bu zaman ehli

  • Bu zamanda yaşayanlar; çağdaşlar.

burjuva

  • Orta halli olup, ne çok zengin ve ne de çok fakir olan halk. Eskiden Avrupa'da köylü ve asilzade olmayıp şehirde yaşayan halka denirdi. Kendi başına işi ve malı olan, ücretle çalışmayan, ferde bağlı iş hayatını güden sınıftan olan. (Fransızca)

burjuvalar taifesi

  • Şehirlerde yaşayan, özel imtiyazlardan yararlanan zengin grup.

çadernişin / çâdernişin / چادرنشين

  • Göçebe, çadırda yaşayan. (Farsça)

cami / câmi

  • Kapsayan, içine alan.

cami' olan

  • İçine alan, kapsayan.

can-aver

  • Zihayat, canlı, yaşayan. Hayatdar.
  • Domuz, canavar, hınzır.
  • Zararlı hayvan.

canbaz / cânbâz / جانباز

  • Canını hiçe sayan. (Farsça)
  • Fedai. (Farsça)
  • Cambaz. (Farsça)

canefşan / canefşân / جان افشان

  • Canını hiçe sayan, fedai. (Farsça)

canfeşan / cânfeşân / جان فشان

  • Canını hiçe sayan, fedai. (Farsça)

cedeli / cedelî

  • Tartışmaya, münakaşaya ait. Münakaşacı. Tartışmacı.

cennet

  • Bahçe. Âhirette müslümanların nîmet ve mutluluk içerisinde sonsuz olarak yaşayacakları yer.

cinayetkar / cinayetkâr

  • Cinayet işleyen, kural ve kanunları hiçe sayarak hareket eden.

dabbe / dâbbe

  • Bir çeşit yerde yaşayan hayvan.

dem-güzar

  • Yaşayan, vakit geçiren. (Farsça)

derece-i hakkalyakin / derece-i hakkalyakîn

  • Bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme derecesi.

dil-aram / dil-ârâm

  • Gönül eğlendirici, kalbe rahatlık veren. Gönül okşayan. (Farsça)

dil-nüvaz

  • Gönül okşayan.

dilnüvaz / دل نواز

  • Gönül okşayan. (Farsça)

dünya ehlince

  • Dünyada yaşayanlarca.

dürzi

  • (Çoğulu: Düruz) Suriye'nin güneyi ile Ürdün ve İsrâil'de yaşayan ve sonradan Araplaşmış olan bir kavimdir. Arapça konuşurlar. Dalâlet fırkalarından en bâtıl yolda olan bir fırkadır.

earib

  • (Tekili: A'rabî) Çölde yaşayan, göçebe Arablar.

ebna-yı mazi / ebnâ-yı mazi

  • Geçmişin insanları, geçmişte yaşayan insanlar.

efendi

  • (Rumcadan) Sahib, mâlik, mevlâ. Ağa. Şer'î hâkim, kadı, molla. (Saygı ve nezâket mübalağası olarak kullanılır. Eskiden büyüklere ve şâyân-ı hürmet zâtlara Efendimiz denildiği gibi, her zaman için Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm'a da, mü'minler Efendimiz diyerek hürmet ve sevgilerini ifade ederl

ehl-i bekà

  • Bâkî olanlar, sonsuza dek yaşayanlar.

ehl-i fetret

  • Hz. İsâ (a.s.) ile Hz. Muhammed'in (a.s.m.) devirleri arasında vahiysiz geçen zaman diliminde yaşayanlar.

ehl-i hadaret

  • Şehirlerde yaşayan. Medeni.

ehl-i hadaret ve medeniyet / ehl-i hadâret ve medeniyet

  • Şehirlerde yaşayanlar, medenîler.

ehl-i kura / ehl-i kurâ

  • Köylerde, kasabalarda yaşayan.
  • Köylerde yaşayanlar; kırsal kesimde olanlar.

ehl-i meder ve medeniyet

  • Yerleşik hayat tarzı ile yaşayan şehirliler.

ehl-i rum

  • Osmanlı. Eskiden Anadolu'da yaşayanların bir ismi. Çünkü: Osmanlılar Romalıların (Rumların) çok bulunduğu memleketlerini fethedip yerleştiler. (Farsça)

ehl-i salahat / ehl-i salâhat

  • Dine göre yaşayanlar, salih kimseler.

ehl-i salip

  • Haçlılar, haçı kutsal sayan Hıristiyanlar.

ehl-i semavat ve arz / ehl-i semâvât ve arz

  • Göklerde ve yerde bulunan varlıklar; melekler gibi ruhanî varlıklar ve dünya üzerinde yaşayanlar.

ehl-i sevahil / ehl-i sevâhil

  • Sahilde, deniz veya göl kenarında yaşayanlar. (Farsça)
  • Sahillerde yaşayanlar; geçimlerini denizcilik ve balıkçılıkla temin edenler.

ehl-i uzlet

  • Yalnız yaşayanlar.

ehl-i veber ve badiye / ehl-i veber ve bâdiye

  • Çölde sürekli hareket halinde yaşayan insanlar.

ehl-i veber ve badiyet / ehl-i veber ve bâdiyet

  • Çölde sürekli hareket halinde yaşayan insanlar.

ehl-i vifak

  • Birbirleriyle dostça yaşayanlar.

ehl-i zimmet

  • Cizye (vergi) vermek şartıyla İslâm devleti içerisinde yaşayan gayr-i müslim vatandaş. Zımmî.

ehligaflet

  • Gaflette olanlar, kul olduğunu hatırlamadan yaşayanlar.

ehlihal / ehlihâl

  • İnandıkları mânâları hâlleriyle yaşayanlar.

ekalliyet

  • (Akalliyet) Bir hükümetin tebaiyyeti altında yaşayan, yabancı din ve milliyete mensub olup, ekseriyeti teşkil etmeyen halk. Azlık. Azınlık.

emsel

  • (Tekili: Misil) İmtisale şayan olan. Tam benzer. Efdal, ekrem ve eşref olan.

enflasyon

  • Piyasaya gerektiğinden fazla kâğıt para çıkartmaktan dolayı paranın değeri düşüp fiyatların yükselmesi. (Fransızca)

enfüs

  • (Tekili: Nefs) Nefsler, ruhlar, canlar. Yaşayanlar.

ermeni

  • Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek san'at, kuyumcu

erzan

  • Ucuz, değeri düşük, pahalı olmayan. (Farsça)
  • Lâyık, münâsib, muvafık, elyâk, şâyân, müstehak, uygun, yerinde. (Farsça)

eşhuru'l-hurum

  • Haram aylar. Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları. İslâm'dan önce Araplar bu aylarda savaş yapmayı haram sayarlardı.

eskimo

  • Grönland, Alaska ve Kuzey Kanada'da yaşayan bir kavmin adı.

evamir-i umumiye-i külliye / evâmir-i umumiye-i külliye

  • Her bir şeyi kapsayan genel emirler.

fahr

  • Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse. Fazilet. Büyüklük. Şeref.

fakir

  • Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğreni

faraza / فرضا

  • (Esası: Farzâ) Meselâ, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki, tutalım ki.
  • Öyle sayalım ki.

farz-ı muhal olarak

  • Olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünerek… varsayalım ki….

feda'i / fedâ'î / فدائى

  • Yoluna canını hiçe sayan. (Arapça)

felasife

  • Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar.
  • Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar.
  • Dinsizler.

gadiri / gadirî

  • (Gadiriyye) Gölde yaşayan hayvan veya bitki.

gafil

  • Habersiz, kul olduğunu hatırlamadan yaşayan.

galan

  • Çok susayan, çok susamış olan.

garib / garîb / غریب

  • Gurbette yaşayan. (Arapça)
  • Yabancı. (Arapça)
  • Kimsesiz. (Arapça)
  • Tuhaf. (Arapça)

gaşan

  • (Gaşayân) Gönül dönmek.
  • Akıl gidip, bihoş olmak.

gurbetzede / غربت زده

  • Gurbet elde yaşayan. (Arapça - Farsça)

hacc

  • Kasdetmek. Muârazada delil ve bürhan ile galip olmak.
  • Bir yere çok tereddütle varıp gelme.
  • Şâyan-ı tâzim bir şeye teveccüh.
  • Bir şeyden feragat etmek.
  • Fık: İslâmın şartlarından ve hâli vakti müsait olan her müslümana farz olan, Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Şer

hakke'l-yakin / hakke'l-yakîn

  • Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

hakku'l-yakin / hakku'l-yakîn

  • Hakke'l-yakîn. Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

hane-gir

  • Bir yeri mekân sayan kimse. (Farsça)

haşiyye

  • (Çoğulu: Haşâyâ) İçi dolmuş döşek.
  • Nihalî adı verilen sofra altı.

hatır-nevaz

  • Gönüle okşayan, hatırnaz. (Farsça)

hatve-şümar

  • Adım sayan. (Farsça)
  • Çekinerek ve ihtiyatla yürüyen. (Farsça)

havai / havaî

  • Havaya ait, havada yaşayan.

havi / hâvî

  • Kapsayan.

hayme-nişin / hayme-nîşin

  • Göçebe, çadırda yaşayan bedevi.

haymenişin / خيمه نشين

  • Göçebe, çadırda yaşayan. (Arapça - Farsça)

hayvan-ı berri / hayvan-ı berrî

  • Karada yaşayan hayvan.

hayvanat-ı bahriye / hayvânât-ı bahriye

  • Denizde yaşayan hayvanlar.

hayvanat-ı bahriyye

  • Deniz hayvanları, denizde yaşayan hayvanlar.

hayy-ı meyyit / حَيِّ مَيِّتْ

  • Yaşayan ölü.

hazari / hazarî

  • Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli.
  • Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.

hem-asr

  • Aynı asırda yaşayan, çağdaş.

hem-zeman

  • Aynı zamanda işleyen. (Farsça)
  • Çağdaş, muâsır. Aynı çağda yaşayan insan veya geçen hâdiselerin her biri. (Farsça)

hevamm

  • Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.

hiyam

  • (Tekili: Himân) Susayanlar, suya ihtiyacı olanlar.

hıyatat-ı kamile-i muhita-i san'at / hıyâtât-ı kâmile-i muhita-i san'at

  • Sanatın bütün mükemmelliklerini kapsayan kusursuz terzilik.

horanta

  • Aynı çatı altında yaşayan kişiler, ev halkı. (Farsça)

horda

  • Göçebe ve ilkel olarak yaşayan, yağmacılık eden insan topluluğu. (Fransızca)

hoş

  • Gönül okşayan.

hürr

  • Kimsenin baskısı, zorlaması olmadan meşru' dairede istediği gibi yaşayabilen.
  • Esir veya köle olmayan. Serbest.

hürriyet-i vicdan

  • Vicdan hürriyeti; kişinin, başkasına zarar vermemek şartıyla, inancını özgürce yaşayabilmesi.

i'tisa

  • Asâya dayanma, baston kullanma.

i'tizar

  • Kusurunu bilerek özür dilemek. Kusurunu beyan edip ve anlayıp af dilemek. (Takdire şayan güzel bir haslettir.)

iaşe-i umumiye / iâşe-i umumiye

  • Bütün yaratıkları kapsayan besleme, rızıklandırma.

ibahi / ibahî / ibâhî / اباحى

  • Herşeyi mübah sayan.
  • Haramları mübah (serbest) sayan sapık İbâhiyye fırkasına mensûb olan kimse.
  • Helal sayan, mübah gören. (Arapça)

ibahiyye / ibâhiyye

  • İslâmiyet'in haram ve yasak kıldığı şeyleri helâl ve mübâh sayan bozuk bir fırka. Bâtiniyye, İsmâiliyye. Karâmita da denir.
  • Haramı helâl sayan sapkınlar.

ibahiyyun

  • İbaheciler. Her şeyi mübah sayan bâtıl bir zümre.

iclalen

  • Büyük sayarak, saygı ve hürmet göstererek.

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

ictimai / ictimaî

  • Topluluğa ait, birlikte yaşayanlara dair. Cemiyet hayatına ait ve müteallik. Sosyal.

ikaniyye / ikâniyye

  • Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.

ilhanlılar

  • İlhanlılar hanedanı ve bu hanedanın idare ettiği XIII. asrın sonu ve XIV. asrın ilk yarısında yaşayan bir yakındoğu imparatorluğu.

ilm-i muhit-i ilahiye / ilm-i muhit-i ilâhîye

  • Allah'ın herşeyi kuşatan ve kapsayan ilmi.

ingiliz ve alman

  • Avrupa'da yaşayan iki devlet.

inşai / inşaî

  • İnşaya, yapıya dâir ve müteallik.
  • Güzel yazmağa dâir.

istiğrak / istiğrâk

  • Türü kapsayacak şekilde umumi hâle getirme.

ittihad-ı millet / ittihâd-ı millet

  • Milletin birliği; aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aralarında din, dil, duygu, ortak tarih, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğunun birlik ve beraberliği.

jöntürk

  • Osmanlıların son döneminde yaşayan yenilik sevdalısı gençler.

kabile / kabîle

  • Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar.
  • Aynı soydan olup beraber yaşayan insanlar.

kafkas

  • Kafkaslar'da yaşayan toplumlar.

ke'enlemyekün / كأن لم یكن

  • Olmamışçasına, yok sayarak. (Arapça)

kefaf

  • Ancak yaşayabilecek kadar olan rızık.
  • Misil, miktar.
  • Berâberlik.

laz

  • Doğu Karadeniz bölgesinde, bilhassa Rize dolaylarında yaşayan bir kavim.
  • Bu kavimden olan kimse.

lukme-şümar

  • Herkesin lokmasını sayan. (Farsça)
  • Mc: Pinti, hasis, cimri. (Farsça)

mai / mâî

  • Suya ait, suda yaşayan.

mançur

  • Asyada yaşayan bir kavim.
  • Asya'nın kuzeydoğusunda yaşayan bir kavim.

maneviyat adamı / mâneviyat adamı

  • Fazilet ve ahlâk gibi mânevî değerlerin korunması için gayret gösteren ve yaşayan kişi.

medar-ı münakaşa / medâr-ı münakaşa

  • Münakaşaya sebep, gerekçe.

medeni / medenî

  • Topluluk hâlinde yardımlaşarak yaşayan, kibâr, nâzik, terbiyeli, görgülü kimse.
  • Medîne'de nâzil olan âyet-i kerîmeler ve sûreler.

mensıb

  • (Çoğulu: Menâsıb) Demir sayacak.
  • Asıl.
  • Mertebe, derece.

mercan

  • Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.

mevsuk

  • Kendisine inanılır olan. Şâyân-ı itimad olan.
  • Sağlam.
  • Vesikalı. Delile dayanan hakikat.

mezar-ı müteharrik

  • Hareketli mezar; yaşayan ölü.

mezheb-i selef

  • İslâmın ilk beş asrında yaşayan âlimlerin izledikleri yol.

mide-nüvaz

  • Mide okşayan (maydanoz).

mihyaf

  • Tez susayan davar.

millet

  • Bir dinden olanların topluluğu. Din, dil ve târih beraberliği bulunan insan cemaatı. Sınıf. Topluluk.
  • Bir sülâleden gelenlerin hepsi.
  • Maddi, mânevi bir unsurdan sayılıp beraber yaşayanların hepsi.

minnet

  • İyiliğe karşı duyulan şükür hissi.
  • Birisine iyilik etmek.
  • Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak.

minnet etmeme

  • Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmama.

misk

  • Bir cins güzel koku ismi. (Asya'nın büyük dağlarında yaşayan bir cins erkek ceylanın karınderisi altındaki bir bezden çıkarılır.)

mislak

  • Fesih lisanlı, güzel konuşan.
  • Kırkbeş sene yaşayan adam.

mıtlak

  • Sık sık kadın boşayan erkek.

muammer / مُعَمَّرْ

  • Uzun ömürlü, çok yaşayan.

muasır / muâsır / مُعَاصِرْ

  • Bir asırda yaşayanlardan herbiri. Hem asır olan. Aynı devirde yaşayan.
  • Çağdaş, aynı dönemde yaşayan.
  • Aynı asırda yaşayanlar.

muasırin / muasırîn

  • (Tekili: Muasır) (Asr. dan) Aynı asırda yaşayanlar. Bir asırda yaşamış olanlar.

mücerred

  • (Çoğulu: Mücerredât) Yalnız, tek.
  • Hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan. Tek başına.
  • Çıplak, soyulmuş.
  • Tek başına yaşayan, evlenmemiş, bekâr.
  • Edb: Kur'ân yazısında noktasız harflerle yazılı mensur veya manzume. Bu şekil yazıya mahzuf veya mühmel de denir.

muhakkıkin-i asfiya / muhakkıkîn-i asfiyâ

  • Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ve hakikatleri delilleriyle bilen ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar.

muhallil

  • (Hall. den) Eriten. Analiz yapan, tahlil eden.
  • Fık: Üç talakla boşanan ve iddetini bitiren bir kadınla evlenen erkek. (Karıyı boşayan birinci kocaya: Muhallelün leh denir.)
  • Tıb: Şişlere, iltihablara yarıyan ilaç.

muhsi / muhsî

  • Sayı sayan.

muhtariyet

  • Özerklik, otonomi; bir topluluğun, bir kuruluşun ayrı bir yasaya bağlı olarak kendi kendini yönetme hakkı.

muidd

  • Hazırlayıcı. Amâde edici.
  • İâde eden.
  • Sayan.

münbagi

  • (Bugye. den) Lâyık, yakışan, şâyân.

münzevi

  • Yalnız yaşayan.

münzeviyane

  • Yalnız yaşayarak.

müreffeh

  • Refah ile yaşayan, rahat.

mürtehis

  • Ucuz sayan. İrtihas eden.

müşagabe

  • Birbirine şer ve fenalık etmek. Aldatmak.
  • Fls: Mübahase ve münakaşayı bir gaye sayanların yolu, usulü. (Didimcilik, eristik)

müşağabe / müşâğabe

  • Didimcilik; münakaşacılık, münakaşayı gaye sayanların yolu.

müstas'ib

  • (Suubet. den) Her şeyi güç sayan ve zor gören kimse.

müstasvib

  • (Savâb. dan) Doğru sayan, mâkul gören.

müsteb'id

  • Uzak farzeden, uzak gören, uzak sayan. Uzaklaşmış.

müstechil

  • Câhil sayan, istichâl eden.

müstechilane / müstechilâne

  • (Cehl. den) Cahil sayarak. (Farsça)

müstehcin

  • (Hücnet. den) Kötü, çirkin ve ayıp sayan. Fenâ gören.

müstehiff

  • Hor ve hakir görüp aşağı ve bayağı sayarak alay edip eğlenen.

müştemil

  • İçine alan, kapsayan.

müsterhis

  • (Ruhs. dan) Ucuz sayan.

müsterzil

  • (Rezil. den) Rezil sayan, kepaze kabul eden.

müstes'id

  • Uğurlu sayan.

müsteshil

  • Kolay sayan.

müsteshilane / müsteshilâne

  • Kolay sayarcasına. (Farsça)

müstevcib

  • (Vücub. dan) Lâyık, şâyan, münasib.
  • Gereken, icab eden.

müsteymin

  • Mübarek sayan.
  • Aman dileyen.
  • Bir kimsenin yeminini isteyen.

müteberriken

  • Mübarek sayarak, uğur bilerek.

mütefe'il

  • (Çoğulu: Mütefe'ilîn) (Fâl. dan) Fala bakan, fal açan.
  • Hayra yoran, uğur sayan.

mütehabb

  • (Hubb. dan) Birbirine dost olan. Birbirini dost sayan.

müteleyyin

  • (Leyyin. den) Yumuşak olan. Gevşeyip yumuşayan.

müteşe'im

  • Uğursuz sayan.

müteyemmin

  • Bereketli, mübarek sayan.
  • Kuvvetli kılan.

mutlık

  • Serbest bırakan. Boşayan. Salıveren. Köle veya esiri serbest bırakan, azad eden.

nafaka

  • İnsanın yaşayabilmesi için, yiyecek, giyecek ve ev gibi lâzım olan şeyler.

nahil

  • Susayan kimse.
  • Suya kanmış kimse.

nefrin-han / nefrin-hân

  • Sövüp sayan. (Farsça)

nefrin-künan / nefrin-künân

  • Lânet okuyan, sövüp sayan. (Farsça)

nevaz / nevâz / نواز

  • Okşayan. (Farsça)

nevazende

  • Okşayan, okşayıcı. (Farsça)

nevazişgar / nevazişgâr

  • Gönül alan, okşayan. İltifat eden. (Farsça)

nevazişgarane / nevazişgârane

  • Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek. (Farsça)

pakbaz / pâkbâz / پاكباز

  • Fedai. (Farsça)
  • Canını hiçe sayan aşık. (Farsça)

parazit

  • Yun. Radyo gibi ses veya elektrik âletlerinin zırıltı ve gürültü çıkarması.
  • Başka bir hayvan veya nebatın üzerinde onun zararına yaşayan canlı. Asalak. Tufeylî.

peszinde / پس زنده

  • Geriye kalan, yaşayan son örnekler. (Farsça)

rahib / râhib

  • Hiç evlenmeyen, bekâr ve yalnız yaşayan, yalnız ibâdetle meşgûl olan ve kilisede vazîfeli olan hıristiyan din adamı.

rahibe / râhibe

  • Kadın râhib. Hiç evlenmeyen, yalnız ve bekâr olarak yaşayan, kilisede ibâdetle meşgûl olan görevli kadın.

realizm

  • Umumi fikirleri birer hakikat sayan felsefi görüş. Hadiseleri olduğu gibi anlatma ve gösterme gayesi güden san'at çığırı, fikri.

resed

  • Lâyık, şâyan, şâyeste. (Farsça)

riayeten

  • Saygı ve hürmet göstererek. Sayarak. Hürmet ederek.
  • Tâbi olarak.

riyazetçi

  • Fâni şeylerden uzaklaşarak, bir köşeye çekilip kendi halinde az gıda ile yaşayan kişi.

ruhban / ruhbân

  • Evlenmeden bekâr yaşamayı tercih eden, dünyâdan yüz çevirip, insanlardan uzak yaşayan kimseler, râhibler. Hıristiyanlıkta sâdece ibâdetle meşgûl olan din adamları sınıfına verilen ad. Hıristiyan din adamları evlenmedikleri ve insanlardan uzak yaşadık ları için bu ad verilmiştir.

ruhefza / rûhefzâ

  • Ruhu okşayan.

rumi

  • Rumelinden olan, Anadolulu olan.
  • Rum. Türkiye'de yaşayan Yunanlı.

sabiiler / sâbiîler

  • Aya ve yıldızlara tapan kimseler. El-Cezîre (Cizre) ve Harran civârında yaşayan bu kimseler, yahûdîlik, hıristiyanlık ve mecûsîlik gibi çeşitli dinlerden bâzı inanışları alarak bir din meydana getirmişlerdir.

saga

  • (Çoğulu: Sayâg) Kuyumcu.

sahranişin / sahrânişin

  • Çölde yaşayan.

sakin / sâkin

  • Bir yerde veya zamanda oturup yaşayan, bulunan.

şamil / şâmil / شامل

  • İçine alan, kapsayan.
  • Kapsayan. (Arapça)
  • Şâmil olmak: Kapsamak. (Arapça)

şasıye

  • (Çoğulu: şevâss-şasâyât) Dolu sokak.

şatim

  • (Şetm. den) Küfreden, söğüp sayan.

saydelan

  • (Çoğulu: Sayâdile) Boncuk ve hırdavat satan çerçi.

saye

  • (Çoğulu: Sâyât) Koyun yatağı. Nişan için dikilen taş. Yolun tanınması için bir yere yığıp höyük yapılan taş.

şayeste

  • Şayan, uygun, yaraşır, lâyık. (Farsça)
  • Nümune. (Farsça)

şayet

  • ("Lâyık, yaraşır, şâyân" mânâsına gelen "Şâyesten" mastarından) Şart veya ihtimal gösterir: "Eğer, belki, olur ki" gibi. (Farsça)

sayrefi / sayrefî

  • (Çoğulu: Sayârife) Sarraf.

şehid-i ahiret / şehîd-i âhiret

  • Bir kimsenin Allah için olan cihâdın hazırlığı esnâsında tâlimlerde veya zulüm ile öldürülmesi veya cihâdda ve eşkıyâ, âsî, yol kesici, gece hırsızla vuruşmada yaralanarak hemen ölmeyip bir namaz vakti çıkıncaya kadar yaşayan veya başka yere götürülü p, orada ölen. Âhiret şehîdi.

sekene-i semavat / sekene-i semâvât

  • Semada yaşayan varlıklar.

semavat ehli / semâvât ehli

  • Semâda yaşayan varlıklar; melekler, ruhanîler.

sezavar

  • Münâsib, uygun, lâyık, şâyân. (Farsça)

şinas / şinâs / شناس

  • Tanıyan. (Farsça)
  • Bilen. (Farsça)
  • Sayan. (Farsça)

şir'a

  • (Şeria-Meşrea) Lügat mânası, bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların, hayat-ı ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için Allah'ın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiare ıtlak edilmiştir ki, din demekt

sırp

  • Yugoslavya'da yaşayan bir kavim adı. Veya o kavimden birisi.

şümar / şümâr / شمار

  • Sayan, sayıcı. Eden, edici. (Farsça)
  • Sayı. (Farsça)
  • Sayan. (Farsça)

şümarende

  • Sayan, hesab eden. (Farsça)

sümut

  • (Tekili: Simât) Sofralar, yemek masaları.
  • Sofraya veya masaya gelmiş yemekler.

tadat eden / tâdât eden

  • Sayan.

tahrim

  • Haram kılma. Haram kılınma. Dince yasak edilme.
  • Kudsî sayarak yaklaşmayı yasak etme.

teberrük

  • Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak.
  • Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak.
  • Hayr-ı İlâhiye hissedâr olmak.

teberrüken / تبركا / تَبَرُّكًا

  • Mübarek görerek,uğur sayarak. (Arapça)
  • Bereket sayarak.

teessür-bahş

  • Hüzün veren, keder veren, tasaya düşüren. (Farsça)

telmih / telmîh

  • (Çoğulu: Telmihât) Lâyıkiyle ve kâmilen keşfedip nazara arzetmek.
  • Bir şeyi açıkça söylemeyip başka bir mâna ifade için söz arasında mânalı söylemek. İmâ ile söz arasında başka bir mânayı ifade etmek.
  • Edb: İbârede bahsi geçmeyen bir kıssaya, fıkraya, ata sözüne veya meşhur bir
  • Bir şeyi açıkca söylemeyip ibarede bahsi geçmeyen bir kıssaya, bir fıkraya, bir ata sözüne veya meşhur bir şiire, bir söze işaret etmek. Kapalı söylemek.

temaşager

  • (Temaşakâr) Seyirci. İbretle etrafı temaşaya çıkmış olan. (Farsça)

tersa

  • (Çoğulu: Tersâyâ) Hristiyan. İsevi.

tevehhüm-i ebediyet

  • Ebedî yaşayacağını zannedip Allah'ın emirlerinden ve âhiret için hazırlanmaktan gaflet etmek. Hiç ölmeyecekmiş gibi evhâm ile sâdece bu dünyayı ve dünya menfaatlerini düşünmek.

tevehhüm-ü ebediyet / تَوَهُّمِ اَبَدِيَتْ

  • Sonsuzluk kuruntusu; sonsuza kadar yaşayacağını sanmak.
  • Ebedî yaşayacağını zannetme.

teyemmünen

  • Uğur sayarak. Teyemmün ederek.

tul-ü emel / tûl-ü emel

  • Dünya hayatının kısa ve geçiciliğine rağmen devamlı yaşayacakmış gibi dünyaya ait işlere karşı gösterilen aşırı arzu, istek.

türabi / türâbî

  • Toprağa ait, toprakta yaşayan.

umur-i zevkiyye / umûr-i zevkiyye

  • Tasavvufta kalb ile tadarak, yaşayarak kavuşulan haller.

unsuriyet

  • Irkçılık. Bir kavmi veya kendi soyunu daha şerefli sayarak diğer insanları hakir görmek. Menfî milliyetçilik.

uzletgüzin

  • Tenhada yaşayan, yalnızlık köşesine çekilen. (Farsça)

uzletnişin

  • Tenha bir köşeye çekilip yalnız yaşayan. (Farsça)

vassaf

  • Vasıflarını sayarak medheden. Vasıflandıran. Vasıf ve beyanda ârif ve âlim olan.

yenbagi

  • Münasib, uygun, şâyân. Lâzımgelir, icab eder, gerekir.

yengeç

  • Çok ayaklı ve yan yan yürüyen, başının iki tarafında iki kıskacı olan deniz veya durgun sularda yaşayan bir küçük hayvan. (Türkçe)

yörük

  • Eskiden göçebe olarak yaşayan Türk oymaklarından her birisi.