LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Sanc ifadesini içeren 78 kelime bulundu...

adab-ı muaşeret / âdâb-ı muaşeret

  • Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.

ak alem

  • Osmanlılarda saltanat sancağı.

alabanda

  • İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası.
  • Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.

alem / علم

  • Bayrak, sancak, nişan.
  • Sancak. (Arapça)
  • Alem. (Arapça)
  • Nişan, alamet. (Arapça)

alemdar / alemdâr / علمدار

  • Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
  • Bayraktar, sancaktar.
  • Sancaktar. (Arapça - Farsça)

asra'

  • Zor olan şey. Güç nesne.
  • Kanatlarının uçlarında beyazlıklar olan tavşancıl kuşu.

bayrak

  • Devletin belirli alâmetlerini hâvi ve belirli renklerde kare veya dikdörtgen şeklinde yapılmış olan bez. Sancak, alem.

bayrakdar / bayrakdâr / بيدقدار

  • Bayraktar, sancaktar. (Arapça - Farsça)

berniş

  • Romatizma ağrısı, mafsal sancısı. (Farsça)
  • Karın ağrısı, sancısı. (Farsça)

beylerbeyi

  • Tar: Sancak beylerinin başı. Osmanlı eyalet umumi valisi.

bünud

  • (Tekili: Bend) Büyük bayraklar, sancaklar.

büreyde bin el-husayb el-eslemi / büreyde bin el-husayb el-eslemî

  • Horasan diyarında en son hicri 62 veya 63 yılında vefat eden sahabedir. (R.A.). Müslümanların ilk sancaktarıdır. 177 Hadis-i Şerif nakletmiştir. 14 tanesi Buharî ve Müslim'de mezkûrdur.

cum'a-i bala / cum'a-i bâlâ

  • (Yukarı Cum'a) Osmanlılar devrinde, Selânik Vilâyetinin Serez sancağındaki bir kaza merkezi.

darim

  • Aç.
  • Tavşancıl yavrusu.

dekdeke

  • Yerin deprenmesi.
  • Sancıma.
  • Def etme, kovma.

direfş / درفش

  • Alem, bayrak, sancak. (Farsça)
  • Sancak. (Farsça)
  • Bayrak. (Farsça)

ebu iyaz seleme bin amr bin el ekva / ebu iyaz seleme bin amr bin el ekvâ

  • Biat-ı Rıdvanda hazır bulunan, gayet cesur, nişancı, hamiyetperver bir sahabedir. 77 hadis-i şerif rivayet etmiştir. Hicrî 74 tarihinde, 80 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.)

ecim

  • Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme.
  • Suyun necis olup bozulması.
  • Birini istemediği hâle koymak.

elem

  • Ağrı. Acı. Keder. Sancı. Dert. Gam. Kaygı.

elviye / الویه

  • (Tekili: Livâ) Livâlar, sancaklar, bayraklar.
  • Sancaklar. (Arapça)

emanat-ı mukaddese / emânât-ı mukaddese

  • İslâm dîni ve târihi bakımından büyük önem taşıyan, Peygamber efendimize ve diğer din büyüklerine âit bâzı mübârek şahsî eşyâ ve hâtıralar. Mukaddes emânetler. Bunlar: Hırka-i Saâdet, Seyf-i Nebevî, Nâme-i Saâdet, Mühr-i Seâdet, Dendân-ı Seâdet, Lıhy e-i Seâdet, Nakş-ı Kadem-i şerîf, Sancak-ı şerîf,

fetha

  • (Çoğulu: Füteh-Fütuh-Fethât) Kaşı olmayan halka yüzük.
  • Büyük yüzük.
  • Tavşancıl kuşu.

fevd

  • Tavşancıl kuşunun kanadı.
  • Ölmek.
  • Canip, taraf, yön.

flandra

  • Harp gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin grandi direklerine çekilen ensiz ve uzun şerit sancaklar.

fütur / fütûr / فُتُورْ

  • Yeis. Ümidsizlik. Usanç.
  • Zaaf.
  • Keder, gam.
  • Gevşeklik.
  • Usanç, gevşeklik.
  • Usanç, gevşeklik.
  • Usanç.

fütur vermek

  • Usanç, gevşeklik vermek.

garan

  • Tavşancıl kuşunun erkeği.
  • Açlık.
  • Zayıflık.

gına

  • Zenginlik. Yeterlik.
  • Tok gözlülük.
  • Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak.
  • Bıkma, usanç.
  • Şarkı söylemek. Teganni etmek.

gubbe

  • Tavşancıl kuşunun yavrusu.

havass-ı hümayun / havâss-ı hümayun

  • Tar: Osmanlı İmparatorluğunun fütuhat devirlerinde (yükselme devri) fethedilen araziden devlet hazinesine ayrılan kısım. Her yer zaptedildikçe, arazi: timar, zeamet ve has namıyla üç sınıfa ayrılırdı. Meselâ 250 köyden müteşekkil bir sancağın 100-150 köyü ikişer üçer köy olarak 40-50 tımara ayrılır,

havat

  • Tavşancıl kanadının fısıltısı.
  • Ses, sadâ.

heysem

  • Toy kuşunun yavrusu.
  • Tavşancıl yavrusu.
  • Akbaba yavrusu.
  • Kurt eniği.

hudariyye

  • Tavşancıl kuşu.
  • Karanlık gece.

hümanizm

  • İnsancılık iddiasıyla insanı tanrılaştıran sapık bir felsefe.

ilva

  • Çevirmek. Baş eğmek. Başı eğilmek.
  • Başkasının sözünü maksadı olmayan başka tarafa çevirmek.
  • Birinin hakkını inkâr eylemek.
  • Bayrağı kaldırmak. Sancak dikmek.

insaniyetkarane / insaniyetkârâne

  • İnsanlığa yakışırcasına, insanca.

insaniyetperverane / insaniyetperverâne

  • İnsancıl bir şekilde.

ıtnab-ı mümille

  • Lüzumsuz olarak sözü uzatmak, usanç verecek şekilde uzatmak.

kasir / kâsir

  • (Kesr. den) Kıran, kırıcı.
  • Tavşancıl kuşu.

kelal / kelâl

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usanç.
  • Göz nuru zayıf olmak, yorgun olmak.

kelalet / kelâlet

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık.
  • Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması.
  • Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi).
  • Kör ve kesmez olan.

lazistan

  • Lazlar'ın oturduğu bölge olan Rize dolayları. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Rize sancağına verilen ad.

lefh

  • Yakmak.
  • Vurmak.
  • Fakirlik, fakir.
  • İflas.
  • Tavşancıl kuşu.
  • Karga.

liva / livâ / لوا

  • Bayrak. Sancak.
  • Eskiden kazadan büyük, vilâyetten küçük yerleşme merkezlerine denirdi. Tugay.
  • Hz. Peygambere (A.S.M.) âit sancak.
  • Sancak.
  • Sancak.
  • Sancak, bayrak. (Arapça)

liva-i hamd / livâ-i hamd

  • Hamd (şükür) sancağı. Kıyâmet gününde, canlılar dirilip, Arasat meydanında toplanınca, Allahü teâlâ tarafından Peygamber efendimize ihsân edilecek olan ve altında bütün inananların toplanacağı sancak-ı şerîf.

liva-yı muhammedi / livâ-yı muhammedî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) sancağı.

livae

  • Sancak, âlem.

livaü'l-hamd / livâü'l-hamd

  • Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ahiretteki sancağı.
  • Hz. Peygamber'in (a.s.m.) sancağı, kıyametten sonra Müslümanların altında toplanacakları sancak.

livaü'l-hamd-i ahmedi / livâü'l-hamd-i ahmedî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) bayrağı, kıyametten sonra Müslümanların altında toplanacakları sancak.

mahaz

  • Su akacak yer.
  • Tıb: Doğum ağrısı. Doğum esnalarında gelen sancı.

mahçe

  • Minare, kubbe, sancak gibi şeylerin başına konulan hilâl. (Farsça)

medeniyet

  • Adaletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san'atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli.
  • İslâmiyetin emirlerine göre, usulü dâiresinde yaşayış.

melal

  • Can sıkıntısı. Usanç. Gamlılık. Zaaf ve fütur.

melal-aver

  • Usanç verici, usandıran, sıkan. (Farsça)

mencuk

  • Bayrak direkleri ve minâre başına takılan küçük ay. (Farsça)
  • Sancak, bayrak. (Farsça)
  • Şemsiye. (Farsça)

mürüvvetkarane / mürüvvetkârâne

  • İnsanca, mertçe.

müsellim

  • (Selm. den) Teslim eden, veren.
  • Tar: Eyalet valileriyle sancak mutasarrıflarının uhdelerinde bulunan yerlerin idaresine memuR edilen kimseler. Vali ve mutasarrıflardan uhdesine tevcih olunan iki yerden mühim olanında kendisi oturur, diğerini gönderdiği adam idare ederdi. Yine bunlar

mutasarrıf / متصرف

  • Tasarruf hakkı ve salâhiyyeti olan. Tasarruf eden. Bir işi kendi isteğine göre idâre eden. Bir malın sahibi.
  • Eskiden, vilâyetten küçük olan Sancağın en büyük idâre âmiri.
  • Sancak beyi. (Arapça)

mütemahhız

  • Fitne çıkaran.
  • Doğum sancısı çeken.

mütesellim

  • (Selm. den) Teslim edilen şeyi alıp kabul eden.
  • Tanzimattan evvel vali ve mutasarrıfların uhdelerinde bulunan sancak ve kazâların idaresine memur edilen kimseler. Bunlara "voyvoda" denirdi.
  • Vergi tahsildarı.

nahiz

  • Uçmaya hazırlanmış ve kanatları bitmiş olan kuş.
  • Tavşancıl yavrusu.

rayat / râyât / رایات

  • Sancaklar. (Arapça)

raye / râye

  • Bayrak, sancak.

rayet / râyet / رایت

  • Bayrak, alem, livâ, sancak.
  • Gerdanlık.
  • Sancak. (Arapça)

rayet-i ulviyet-i şeyh-i hakkani / râyet-i ulviyet-i şeyh-i hakkanî

  • Mânevî mertebelere ulaşma ve hakikatleri elde etme yolunda Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin elinde tuttuğu yücelik sembolü olan sancak.

sak'a

  • Güneş.
  • Başın ortası.
  • Beyaz renkli tavşancıl kuşu.

sancak beyi

  • Eyalet teşkilâtıyla timar usulünün cari olduğu zamanlarda beş on kazalık yerin mutasarrıfı ile sipahisinin kumandanına verilen addır. Osmanlıların ilk zamanlarında beylere yahut hükümdar evlâtlarına has olarak verilen mıntıkalara "Sancak" denilir, bu sancaklara tasarruf edenlere de "Sancak Beyi" adı

sancak-ı muhammedi / sancak-ı muhammedî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) sancağı; kıyametten sonra, Müslümanların altında toplanacağı sancak.

sancakdar

  • Sancak taşıyan. Alemdar. (Farsça)

sancaktar

  • Sancak, bayrak taşıyan.

şıkza'

  • Çok acıkmış tavşancıl.

talia

  • Casus.
  • Nişancı. Asker önünden giden tabur.
  • Rehber, kılavuz; kafilenin önünde giden.

temahhuz

  • (Temahhud) Doğum sancısı çekmek.
  • Hayvanın gebe oluşu.
  • Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi.
  • Fitne çıkarma.

tevani

  • İşde tembellik etmek. (Farsça)
  • Kusur işlemek. Usançlık, bezginlik göstermek. (Farsça)

uçbeyi

  • Hudutlardaki sancakbeyleri hakkında kullanılan bir tâbir idi. Orta çağlarda Türk Devletinin uçbeyleri yarı müstakil idiler. Bağlı bulundukları devletler zayıfladıkça istiklâl dereceleri artar, neticede müstakil devlet olarak ortaya çıkanlar olurdu. Akkoyunlular, Karakoyunlular ve nihayet Osmanlılar

ukab

  • (Çoğulu: Ukbân-Ekub) Tavşancıl kuşu.

usr

  • Tavşancıl kuşu.
  • Yalan söz.

voyvoda

  • Reis, subaşı, ağa gibi çeşitli mânalara gelen bir tabirdir.Voyvodalık Osmanlılarda Milâdi onyedinci asırda başlamıştır. Eyalet valileri ve sancak mutasarrıfları uhdelerine tevcih olunan eyalet ve sancakların mülhak kazalarına halkın isteğiyle yerlilerin ileri gelenlerinden birini voyvoda tayin ederl

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın