LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Sa kelimesini içeren 2064 kelime bulundu...

ishak aleyhisselam / ishâk aleyhisselâm

  • Şam ve Filistin ahâlisine (halkına) gönderilen peygamberlerden. İbrâhim aleyhisselâmın ikinci oğlu olup, annesi hazret-i Sâre'dir. İbrâhim aleyhisselâmın dînini insanlara tebliğ etti. İsmi, Kur'ân-ı kerîmde on yedi yerde bildirilmiştir.

merfu' hadis / merfû' hadîs

  • Sahâbe-i kirâmın (Resûlullah efendimizin sohbetinde yetişmiş mübârek arkadaşlarının); "Resûlullah'tan işittim, böyle buyurdu" diyerek haber verdikleri hadîs-i şerîf. Buna, hadîs-i mevsûl de denir.

a'dad / a'dâd / اعداد

  • Sayılar. (Arapça)

a'mal-i saliha / a'mâl-i sâliha / اَعْمَالِ صَالِحَه

  • Sâlih ameller.

a'sac

  • Saçları alnı üzerine dökülmüş.

a'sam-ül yümna / a'sâm-ül yümnâ

  • Sağ ayağı beyaz olan at, geyik veya koyun.

aberasyon

  • Sapma. (Fransızca)

abes / عبث

  • Saçma, gayesiz, hikmetsiz, gereksiz.
  • Saçma, abes. (Arapça)

acaib / acâib

  • Şaşırtıcı, acayip.
  • Şaşırtıcı ve garip şeyler.

acaib-i ef'al / acaib-i ef'âl

  • Şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler.

acaib-i masnuat

  • Şaşırtıcı güzellikte olan san'at eserleri.

acib / acîb

  • Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey.
  • Şaşılacak ve hayret edilecek şey.

acibe / acîbe / عجيبه

  • Şaşılan ve hayret uyandıran şey; benzeri görülmeyen; garip.
  • Şaşılacak şey. (Arapça)

acibe-i san'at / acîbe-i san'at

  • San'atın acipliği, harikalığı.

acube / acûbe

  • Şaşılacak şey.

acube-i san'at

  • San'at yönüyle hayret verici olan.

acuze-i şemta

  • Saçı ağarmış kocakarı.

add / عد

  • Sayma, kabul etme.
  • Sayma.
  • Sayma, görme, değerlendirme, kabul etme. (Arapça)
  • Addedilmek: Sayılmak, görülmek, değerlendirilmek. (Arapça)
  • Addetmek/eylemek: Saymak, görmek, değerlendirmek. (Arapça)
  • Addolunmak: Sayılmak, kabul edilmek. (Arapça)

addeden

  • Sayan.

addedilen

  • Sayılan.

addedilme

  • Sayılma.

addedilmek

  • Sayılmak.

addetme

  • Sayma, kabul etme.

addetmek

  • Saymak, kabul etmek.
  • Saymak. İtibar etmek. İttihaz etmek.
  • Saymak.

aded / عدد

  • Sayı. Tane. Rakam. Miktar.
  • Sayı.
  • Sayı, tane.
  • Sayı. (Arapça)

adeden / عددا

  • Sayı bakımından, sayıca.
  • Sayıca. (Arapça)

adedi / adedî / عددی

  • Sayısal. (Arapça)

adedince

  • Sayısınca.

adem-i salahiyet / adem-i salâhiyet

  • Salâhiyetsizlik, yetkisizlik.

adem-i vüsuk

  • Sağlam olmama, delilsizlik.

adeta / âdeta / âdetâ

  • Sanki.
  • Sanki, tıpkı.

adetsiz

  • Sayısız.

afiyet / âfiyet

  • Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.
  • Sağlık, selâmet.

agel

  • Sarık.
  • Sarık.

ağleb-i şuara / ağleb-i şuarâ

  • Şairlerin çoğunluğu.

ağniye / اغنيه

  • Şarkılar. (Arapça)

ağraz-ı şahsiye / ağrâz-ı şahsiye

  • Şahsî kinler, garazlar.

ağraz-ı şahsiyye

  • Şahsî maksatlar, ferdî niyetler.

agreb-ül garaib / agreb-ül garâib

  • Şaşılacak şeylerin en garibi.

ahlat / ahlât / اخلاط

  • Salgılar. (Arapça)

ahlet

  • Saçı dökülmüş kişi.

ahtel

  • Sarkık kulaklı.

ahu

  • Saç ve sakalı ak olup şayan-ı hürmet ve tâzim olan. Ahubaba, yalnız bu tabirde kullanılır.

ahval-ı sıhhiye / ahvâl-ı sıhhiye

  • Sağlıkla ilgili durumlar.

ahval-i sıhhiye / ahvâl-i sıhhiye / احوال صحيه

  • Sağlık durumu.
  • Sağlık durumları.
  • Sağlık durumu

ahvel / احول

  • Şaşı.
  • Şaşı. (Arapça)

ak'ak

  • Saksağan.

ak'aka

  • Saksağan sesi.

akb

  • Sakalın kaba ve sık olması.

akl-ı dünyevi / عَقْلِ دُنْيَوِي

  • Sadece dünyayı gören akıl.

akl-ı selim / عقل سليم / akl-ı selîm / عَقْلِ سَل۪يمْ

  • Sağduyu.
  • Sağlam, bozulmamış olan akıl.

aklah

  • Sarı dişli.

akleb

  • Sarkık dudaklı.

aklıselim / عقل سليم

  • Sağduyu. (Arapça - Farsça)

akrebek / عقربك

  • Saati gösteren ibre. (Arapça - Farsça)

ala ruusi'l-eşhad / alâ ruûsi'l-eşhad

  • Şahitlerin gözü önünde.

alak

  • Sakız.

alat-ı müdafaa / âlât-ı müdafaa

  • Savunma araç ve gereçleri.

alçı

  • Sağlam harç yapmada kullanılan beyaz toz, cibs.

alem-i emir / âlem-i emir

  • Sâdece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem. Yaradılışa ait kanunlar âlemi.

alem-i şahadet / âlem-i şahadet

  • Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.

alemdar / alemdâr / علمدار

  • Sancaktar. (Arapça - Farsça)

alet-ta'dad

  • Sayı olarak; sayarak.

aleyhissalatü vesselam

  • Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.

aleyhissalatüvesselam / aleyhissalâtüvesselâm

  • Salât ve selâm onun üzerine olsun.

alikadr / âlîkadr / عالى قدر

  • Saygıdeğer. (Arapça)

alişan / âlişân / âlîşân / âlîşan / عالى شان

  • Şan ve şerefi yüksek olan.
  • Şânı yüce.
  • Şanı yüce. (Arapça)

allak

  • Sakızcı.

alügde

  • Saldırıcı, şiddetle saldıran. (Farsça)

amame / amâme

  • Sarık. Ammâme. Başa sarılan ve sünnet-i seniyye olan kisve.
  • Sarık.
  • Sarık.

amellet

  • Sağlam, muhkem, katı nesne.

amih

  • Şaşkın, şaşırmış, şaşakalmış.

amize-muy / âmize-muy

  • Saçı sakalı kırlaşmış olan adam. Kır sakallı kimse. (Farsça)

amman

  • Şam diyârında Belka şehrinin adı.

amr ibn-ül-as

  • Sahabe olup kumandanlıklarda ve valilikte bulunmuştur. Çok zeki ve belâgatlı bir zât olduğu söylenir. Vefatı (Hi: 43) tür.

amud-ül fecr

  • Sabah yeri ağarıp uzama.

an şart / عَنْ شَرْطْ

  • Şart ile.

andelib-i zişan / andelib-i zîşân

  • Şan sahibi bülbül.

aremet

  • Savurmak için dövülüp toplanmış harman.

ari / ârî

  • Saf, arınmış, uzak.

arvend

  • Şan, şeref, ululuk, yücelik, azamet. (Farsça)

arz-ı ihlas / arz-ı ihlâs

  • Samimiyeti ve içtenliğini sunma.

arz-ı tazim ve hürmet / arz-ı tâzim ve hürmet

  • Saygı ve hürmet sunma.

arz-ı tazimat / arz-ı tâzimat

  • Saygılar sunma.

arzu-yu san'at

  • San'at arzusu, san'ata olan istek.

arzu-yu zati / arzu-yu zâtî

  • Şahsî arzusu, isteği.

as

  • Sansar cinsinden siyah kuyruklu, beyaz tüylü kakum denilen bir hayvan, çok kıymetli olan postu için avlanır.

aşak

  • Sarmaşık.

asamm / اصم

  • Sağır, işitmez, katı.
  • Sağır.
  • Sağır. (Arapça)

asammane / asammâne

  • Sağırcasına.
  • Sağır bir şekilde.

asar-ı nama'dud / âsâr-ı nâma'dûd

  • Sayısız eserler.

asar-ı namadud / âsâr-ı nâmadûd

  • Sayısız eserler.

asar-ı san'at / âsâr-ı san'at

  • Sanat eserleri.
  • San'at eserleri.

asare

  • Sayı, hesab. (Farsça)

asdika

  • Samimi dostlar, sadıklar.

asfiya / asfiyâ / اصفيا

  • Sâfiyet, takvâ ve kemâlât sâhibi ve Peygambere (A.S.M.) vâris olup, onun meslek ve gayelerini ihyaya ve tatbike çalışan muhakkik zatlar.
  • Sâflar, temizler; Allahü teâlânın evliyâ kulları. Tekili safiyy'dir.
  • Safiler.

ashab / ashâb / اصحاب / اَصْحَابْ

  • Sahipler, sahabeler.
  • Sahabeler.
  • Sahâbeler.

ashabı

  • Sahipleri.

ashar

  • Saçı kızıl adam. Kırmızı tüylü hayvan.

aşire / âşire

  • Saatin dakika ve saniye gibi on birim küçüğü olan zaman dilimi.

aşire-i dakika / âşire-i dakika

  • Saatin dakika ve saniye gibi on birim küçüğü olan zaman dilimi.

asiven / âsiven

  • Şaşkın, sersem, aklı dağınık. (Farsça)

askalan / askalân

  • Şam diyârında bir şehrin adı. ("Arûs-üş Şam" da derler.)

asmende

  • Şaşkın, alık, dalgın. Hile ile kandıran, hileci.

asr-ı sahabe / asr-ı sahâbe

  • Sahabelerin (r.a.) yaşadığı dönem.

astane-i saadet / astâne-i saâdet

  • Saadet eşiği. Sultan sarayı, İstanbul.

asvat / asvât

  • Savtlar, sesler.

ata-yı mahz / atâ-yı mahz

  • Sâf, halis lütuf, bağış, Allah vergisi.

atik

  • Sâfi nesne, saf olan şey.

atreş

  • Sağır, işitmeyen.

avcı hattı

  • Savaş cephesi.

avcıhattı

  • Savaş cephesi.

averdide

  • Saldırılmış, hücum edilmiş. (Farsça)

ayat-ı mensuha / âyât-ı mensuha

  • Sâbık olan, geçmişte olan hükümleri beyân eden âyetler.

ayat-ı nasih / âyât-ı nâsih

  • Sâbık olan şer'i hükmün kaldırıldığını beyan eden âyetler.

ayine-i samed / âyine-i samed

  • Samed aynası; Kendisinin hiçbir şeye ihtiyacı olmayıp herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Cenâb-ı Hakkın tecellî ettiği ayna.

ayn-ı şuur

  • Saf bilinç, şuurun tâ kendisi.

azad / âzâd

  • Salıverme, hür etme.

azif

  • Sazcı, çalgıcı.

azim-üş şan / azîm-üş şân

  • Şânı büyük. Namı çok yüce.

azimü'ş-şan / azîmü'ş-şân

  • Şânı büyük.

azimüşşan / azîmüşşân

  • Şanı pek büyük.

azm-i metin / azm-i metîn

  • Sağlam azim, büyük gayret.

ba-safa

  • Safalı. Safa ile.

bab-ı seraskeri / bâb-ı seraskerî / بَابِ سَرْعَسْكَر۪ي

  • Savunma Bakanlığı kapısı.

bad-ı subh / bâd-ı subh

  • Sabah rüzgârı.

bade / bâde

  • Şarap, içki.
  • Şarap, içki. Kadeh. (İçkinin her çeşiti haramdır, büyük günahtır. İnsan sağlığına zararları ilmî bir gerçektir. Aile, cemiyet hayatı ve ahlâk için de yıkıcıdır. İçkiden ve içenlerden uzak durmak gerekir.) (Farsça)

badekeş / bâdekeş / باده كش

  • Şarap içen. (Farsça)

bahbah

  • Şâdlık, şenlik.

bahşiş-i şairane / bahşiş-i şairâne

  • Şair tarafından şiir şeklinde sunulan bahşiş ve hediye.

bair

  • Şaşkın, şaşırmış. Perişan durumlu.

bakıl

  • Sakalı belirmiş kişi.

bamdad / bâmdâd / بامداد

  • Sabah, sabahleyin, seher vakti. Tan yeri. (Farsça)
  • Sabah, sabahleyin. (Farsça)

banuc / banûc

  • Salıncak. (Farsça)

basit

  • Sade, düz, bölünmez.

bat satışı / bât satışı

  • Şartsız, kesin satış, alış-verişte şart koşmama.

batıl satış / bâtıl satış

  • Sahîh olmayan, yâni dînen bulunması lâzım gelen şartların hepsi veya bir kısmı bulunmayan satış, alış-veriş. Satılacak malın mütekavvim olması (kullanılmasına dînen izin verilmesi, kıymetli ve kullanılabilir olması) bu şartlardandır. Buna göre; domuz, içki ve denizdeki balık mütekavvim değildir.

bayi / bâyi / بایع

  • Satan, satıcı.
  • Satıcı.
  • Satıcı. (Arapça)

bayi' / bâyi'

  • Satıcı. Mal satan.
  • Satan, satıcı, dînimizce satış yapabilme ehliyetine sâhib kimse.

baysungur

  • Şahin cinsinden olan yırtıcı bir kuş.

bedayi-i san'at

  • San'atın harikaları, eşsiz ve benzersiz ürünleri.

bedevi / bedevî

  • Sahrada, çölde ve vahada göçebe halde yaşayanlar.

bedih

  • Şanı, şerefi yüce, yüksek ve büyük olan.

behbud / behbûd / بهبود

  • Sağlık, sıhhat, sağlamlık, iyilik. (Farsça)
  • Sağlık. (Farsça)

beht / بهت / بَهْتْ

  • Şaşkınlık.
  • Şaşkınlık, hayranlık.
  • Şaşkınlık. (Arapça)
  • Behte uğramak: Şaşakalmak, şaşkınlığından donakalmak. (Arapça)
  • Şaşkınlık.

beis

  • Sakınca.

bende-hiride / bende-hirîde

  • Satın alınmış köle.

benimsemek

  • Sahip çıkmak, bir şey hakkında benimdir iddiasında bulunmak. Kabullenmek. (Türkçe)

ber-hayat

  • Sağ, diri, yaşayan.

berahin-i kaviyye

  • Sağlam deliller, kuvvetli bürhanlar.

berat gecesi / berât gecesi

  • Şâban ayının on beşinci gecesi.

berhud / berhûd

  • Saçmasapan söz, mânasız söz. (Farsça)

berhudar / berhudâr

  • Saadete erişen.

berhuh / berhûh

  • Sabun. (Farsça)

beri / berî

  • Sâlim, kurtulmuş, temiz arınmış.
  • Salim, kurtulmuş, temiz, pak.

berid-i felek

  • Satürn (Zühal) gezegeni.

besbas

  • Saçmasapan, manâsız söz. (Farsça)

bevbat

  • Sahra, çöl, geniş kumluk araziler.

bey' / بيع

  • Satmak, satış yapmak, alış-veriş. İki kişinin mallarını gönül rızâsı ile değişmeleri.
  • Satma, satılma, satış.
  • Satma, satış.
  • Satış. (Arapça)

bey'-i batıl / bey'-i bâtıl

  • Sahih olmayan, yâni dînen bulunması lâzım gelen şartların hepsi veyâ bir kısmı bulunmayan alış veriş.

beysan

  • Şam hududunda bir yerin adı.

beyyab

  • Saka, sucu.

bezle / بذله

  • Şaka, latife. (Arapça)

bezle-baz / bezle-bâz

  • Şakacı, lâtifeci. (Farsça)

bezlegu / bezlegû / بذله گو

  • Şakacı. (Arapça - Farsça)

bezm-i safa / bezm-i safâ

  • Safâ meclisi, eğlence meclisi.

bi-add / bî-add

  • Sayısız.

bi-hesab / bî-hesab

  • Sayısız, hesapsız. (Farsça)

bi-mer / bî-mer

  • Sayısız, hesapsız. (Farsça)

bi-şumar

  • Sayısız, pek çok. (Farsça)

biblo

  • Salonlarda, masaların ve rafların üzerine süs için konan vazo gibi küçük eşya. (Fransızca)

bid-i mecnun / bîd-i mecnûn / بيد مجنون

  • Salkımsöğüt.

bıdışgan

  • Sarmaşık otu.

bidrud / bidrûd

  • Sağlık, salimlik, selâmet. (Farsça)

bihaste / bîhaste

  • Şaşkın. Yorgun. Aciz. (Farsça)

bihbud / bihbûd / بهبود

  • Sağlam, sıhhi vücud, iyi, sağ. (Farsça)
  • Sağlık. (Farsça)

bihram

  • Savm, oruç. (Farsça)

bihuş / bîhûş

  • Şaşkın, sersem.
  • Şaşkın, sersem.

bil-guduvv-i ve-l-asal / bil-guduvv-i ve-l-âsâl

  • Sabah ve akşam.

bila-addin / bilâ-addin

  • Sayısız.
  • Sayısız. Adetsiz. (Farsça)

bilmüşahede / bilmüşâhede

  • Şahit olmakla.

bint-ül kerem

  • Şarap, hamr.

bişümar / bîşümâr / بى شمار

  • Sayısız. (Farsça)

biyoğrafi

  • Şahısların hayatlarını mevzu edinen yazı çeşitlerine verilen isim.

budha

  • Sâha. Avlu, meydan.

buhbuha

  • Saha. Alan, orta yer.

buht / بهت

  • Şaşkınlık. (Arapça)

bülaceb / بوالعجب

  • Şaşılacak şey. (Arapça)

bünyan-ı kavi / bünyan-ı kavî

  • Sağlam bina.

bürdbar / bürdbâr / بردبار

  • Sabırlı. (Farsça)

burhan-ı katı

  • Sağlam delil.

burhan-ı yakini / burhân-ı yakînî / بُرْهَانِ يَقِينِي

  • Sağlam ve kesin bilgi ile elde edilen delil.

burkat

  • Sanem, heykel, put.

busiş / bûsiş

  • Şapırtılı öpüş. (Farsça)

bütlal

  • Şaşa kalan, hayret eden, hayran olan. (Farsça)

buyçe / bûyçe

  • Sarmaşık (nebat) (Farsça)

buyrultu

  • Sadrazam, kaptan-ı derya, vezir, beylerbeyi gibi devlet erkânının yazılı emirleri. (Türkçe)

büyük cihad

  • Samsun'da haftalık olarak yayınlanan bir gazete.

büyük cihad gazetesi

  • Samsun'da haftalık olarak yayınlanan bir gazete.

büzak

  • Salye, tükrük.

ca'li / ca'lî

  • Sahte, yapmacıklı, düzme.

ca-yı taaccüp / câ-yı taaccüp

  • Şaşılacak ve hayret edilecek şey.

cadi

  • Safran. (Farsça)

caiz / câiz

  • Sakıncasız, doğru, geçerli.

çame-guy / çâme-gûy

  • Şair. (Farsça)

cami-i emevi / cami-i emevî / câmi-i emevî

  • Şam şehrinde büyük bir câmidir.
  • Şam'daki Emevî Camii.

carih / cârih

  • Şahitliği reddeden, yaralayan.

casim

  • Şam diyarında bir köyün adı.

cedd-i zişan / cedd-i zîşân

  • Şanı yüce olan ata, dede.

cehad

  • Sağlam, katı yer.

celab

  • Salkım küpe. (Farsça)

celaze

  • Sazların perdeleri.

celbub / celbûb

  • Sarmaşık (bitkisi.) (Farsça)

çele-çepe

  • Sağa sola. (Farsça)
  • Sağa-sola.

çeleçepe

  • Sağa sola.

celil-üş-şan / celil-üş-şân

  • Şan ve şerefi pek büyük.

cemaat-i sahabe

  • Sahabe topluluğu.

cemaat-i salihin / cemaat-i salihîn

  • Salih insanlar oluşturduğu topluluk.

cenab / cenâb

  • Saygı sözü.

cenab-ı vahibü'l-ataya / cenâb-ı vâhibü'l-atâyâ

  • Sayısız iyilik ve ihsanlar bağışlayan, hibe eden Allah.

ceng / جنگ

  • Savaş. (Farsça)
  • Ceng etmek: (Farsça)
  • Savaşmak. (Farsça)
  • Dövüşmek. (Farsça)

ceng-azmüde

  • Savaş tecrübesi olan kişi. (Farsça)

cengaver / cengâver / جنگاور

  • Savaşçı.
  • Savaşçı. (Farsça)

cengaveri / cengâverî / جنگاوری

  • Savaşçılık. (Farsça)

cenk

  • Savaş.

çep ü rast

  • Sağ ve sol.

cephe-i harp

  • Savaş cephesi.

cerrare

  • Sarı renkte küçük ve zehirli akrep.

çeşm-i mest

  • Sarhoş göz, mest olmuş göz.

cevad-ı mutlak

  • Şarta bağlı olmaksızın çok ihsanda bulunan, cömertlik eden Cenab-ı Allah.

cevlan

  • Şam'da bir dağ.

ceza / cezâ

  • Şart cümlesinde cevap, karşılık olarak gelen kısım.

ceza' / جَِزَعْ

  • Sabırsızlanma.

ceza-üş şart

  • Şartın cevabı. Meselâ: Zeyd ayağa kalkarsa, ben de kalkarım cümlesindeki, "ben de kalkarım" ifadesi, birinci cümlenin cevabıdır.

cezaü'ş-şart

  • Şart cümlesinin karşılığı ve cevabı olarak gelen kısım, meselâ, "gelirsen görüşürüz" cümlesinde "görüşürüz" cezaü'ş-şarttır.

cezlan

  • Saadetli, mutlu, sevinçli.

cidden

  • Şaka olmayarak. Gerçekten. Ciddi olarak.

cihat-ı erbaa / cihât-ı erbaa

  • Sağ, sol, ön, arka, dört yön, ana yönler.

cihazat-ı acibe / cihâzât-ı acîbe

  • Şaşırtıcı, harika cihazlar, âletler.

cihazat-ı harbiye

  • Savaş aletleri.

cilve-i saltanat

  • Saltanatın görüntüsü.

ciris

  • Sazan balığı.

cism-i muhkem

  • Sağlam cisim, yapı.

cülüban

  • Sahtiyandan yapılan dağarcığa benzer bir kap.

cülza

  • Sağlam deve.

cümle-i cezaiye / cümle-i cezâiye

  • Şart cümlesinin ikinci kısmı. Misâl: "Eğer lügatı rehber edinirsen, kelimelerin mânasını anlarsın" cümlesindeki "kelimelerin mânasını anlarsın" cümlesi, cümle-i cezâiyedir.

cümle-i şartiye

  • Şart cümlesi.

cünbide

  • Sallanmış, kımıldanmış, hareket etmiş. (Farsça)

cüşur

  • Sabah yerinin ağarması.

cüz'i-yi müşahhas / cüz'î-yi müşahhas / جُزْئِي يِ مُشَخَّصْ

  • Şahsı belirli olup başkalarıyla ortaklık kabûl etmeyen şey.

dab

  • Şan ve şeref, haysiyet. (Farsça)

dahilek / dahîlek

  • Sana sığınırım.

dail / dâil

  • Sapıtmış, azgın.

daire / dâire

  • Saha, alan, geometrik şekil, resmi kurum.

daire-i itikad ve tevhid

  • Sarsılmaz inanç ve her şeyin bir olan Allah'a ait olduğuna inanma dairesi.

daire-i kehkeşan / dâire-i kehkeşan

  • Samanyolu galaksisinin dairesi.

daire-i mülk

  • Sahip olunan şeylerin dairesi.

daire-i saltanat

  • Saltanat dairesi, egemenlik alanı.

dalal / dalâl

  • Sapıklık, haktan ayrılık.

dalalet / dalâlet / ضلالت

  • Sapkınlık, islâmdan ayrılma, şaşkınlık.
  • Sapıklık, yoldan çıkma. Peygamber efendimizin ve Eshâbının bildirdiği doğru yoldan ayrılma, sapma.
  • Sapkınlık.
  • Sapkınlık. (Arapça)

dalalet fırkaları / dalâlet fırkaları

  • Sapkın gruplar, doğru yoldan ayrılan topluluklar.

dalalet-pişe / dalâlet-pîşe

  • Sapıklığı ve inançsızlığı meslek edinmiş.

dalaletalud / dalaletâlûd

  • Sapkınlık karışık.

dalalete seyf-i hemta / dalâlete seyf-i hemta

  • Sapkınlık ve inkarcılık düşüncesini yok edecek seviyede güçlü olan kılıç.

dalaletpişe / dalaletpîşe

  • Sapıklığı tâkibeden. Sapıklığa giden. İslâmiyetten başka yol tâkib eden.
  • Sapkınlık yolunu tutmuş.

dall

  • Sapan, sapıtan.

dalle / dâlle / ضاله

  • Sapanlar, sapıtanlar.
  • Sapık, yoldan çıkmış. (Arapça)

dallin / dallîn

  • Sapkınlar.

dallin güruhu / dâllîn gürûhu

  • Sapıklar, azgınlar topluluğu.

dar / dâr / دار

  • Sâhib, mâlik, tutan (mânasındadır.) Meselâ: Bayrakdâr : Bayrak tutan. (Farsça)
  • Sahip olan, bulunduran, tutan. (Farsça)

dar-ı saadet / dâr-ı saadet / دَارِ سَعَادَتْ / dâr-ı saâdet

  • Saadet yeri.
  • Saadet yeri.

dar-üs saade / dâr-üs saâde

  • Saâdet yeri, saray.

dar-üs saltanat / dâr-üs saltanat

  • Saltanat yeri. İstanbul.

darende / dârende / دارنده

  • Sahip. (Farsça)

darıharb / dârıharb

  • Savaş yeri, düşman ülkesi.

darülharb / dârülharb

  • Savaş yeri, düşman ülkesi.

dava / dâva

  • Savunulan düşünce, hak talebi, önemli mesele.

debdab

  • Şan, şöhret. Azamet, haşmet, cesamet. (Farsça)

deber

  • Savaşırken askerin bozulması, bozguna uğraması.

def

  • Savma, savuşturma.

def' / دَفْعْ

  • Savma, uzaklaştırma.

dekaik-i san'at

  • Sanatın incelikleri.

delak

  • Sansar.

dellal-i alişan / dellâl-i âlişân

  • Şânı yüksek olan duyurucu, tebliğ edici

dellal-ı muhterem / dellâl-ı muhterem

  • Saygıdeğer ilan edici, duyurucu.

dellal-ı saltanat / dellâl-ı saltanat

  • Saltanatın ilancısı.

der-saadet

  • Saadet kapısı. İstanbul'un eski ismi. (Farsça)

derbar / derbâr / دربار

  • Saray. (Farsça)

derdab

  • Sadâ, ses.

derece-i malikiyet / derece-i mâlikiyet

  • Sahiplik derecesi.

derece-i sadakat / derece-i sadâkat / دَرَجَۀِ صَدَاقَتْ

  • Samîmî bağlılık derecesi.

derece-i san'at ve maharet

  • San'at ve maharet derecesi.

derem-güzin

  • Sarraf. (Farsça)

dersaadet

  • Saadet kapısı; İstanbul.

dest-i rast

  • Sağ el, sağ taraf.

dest-i san'at

  • San'at eli.

destak

  • Şarabın beyazlığı ve dökülmesi.

destar / destâr / دستار

  • Sarık, imâme, başa sarılan tülbent. (Farsça)
  • Sarık. (Farsça)

destarbend

  • Sarık saran, sarıklı. (Farsça)

devair-i masnuat / devâir-i masnuat

  • San'atla yapılmış şeylerin oluşturduğu daireler.

devair-i saltanat / devâir-i saltanat

  • Saltanat daireleri.

devam-ı afiyet ve muvaffakiyet / devam-ı âfiyet ve muvaffakiyet

  • Sağlık, selâmet ve başarının devamı.

devr-i mes'ud

  • Saadet, mutluluk devri.

devr-i saadet

  • Saadet devri; Resûlullahın yaşadığı mutluluk asrı.

devrak

  • Şarap ölçeği.

dıhye

  • Sahabeden bir zâtın adı. (R.A.)

dimişk

  • Şam şehri. Suriye'nin başkenti.

dinperver

  • Sağlam dindar, dine hizmet eden. Salabet-i diniye sâhibi. (Farsça)

divan

  • Şairlerin şiirlerinin toplandığı kitap.

diyar-ı şam

  • Şam diyarı, bölgesi.

dost

  • Samimi arkadaş.

dü-muy

  • Saçına sakalına kır düşmüş adam. (Farsça)

düello / دُوئَلْلُو

  • Şahitler önünde iki kişinin silahlı çarpışması.
  • Şâhidler huzurunda iki kişinin silahlı çarpışması.

dum

  • Sâbit ve sâkin olmak.

düvam

  • Sabit ve sakin olmak.

eacib / eâcîb / اعاجب

  • Şaşılası şeyler. (Arapça)

eazım-ı sahabe / eâzım-ı sahabe

  • Sahabenin büyükleri.

ebatil / ebâtil / اباطل

  • Saçma sapan sözler, ipe sapa gelmez şeyler. (Arapça)

ebced / ابجد

  • Sayısal değer verilmiş arap alfabesi. (Arapça)

ebrkar / ebrkâr

  • Şaşkın, sersem, ne yapacağını bilmeyen adam. (Ebr'in "bulutun" yerinde durmayıp gezici olmasından kinâye olarak, bu mânayı aldığı sanılmaktadır.) (Farsça)

ebu eyyub-il ensari / ebu eyyub-il ensarî

  • Sahabe-yi Kiramdan olup Halid bin Zeyd-i Hazrecî diye de anılır. Hicretten sonra Peygamberimize (A.S.M.) ilk mihmandârlığı yapmış idi. Hicretin 50. yılında pir-i fâni olduğu halde teberrüken Kostantiniyye'nin fethine azimet eden İslâm ordusu ile harbe iştirak etmiş, İstanbul surları dışında şehid ol

ecel-i muallak / اَجَلِ مُعَلَّقْ

  • Şarta bağlı ecel.

ecir devri / ecîr devri

  • Sanayi Devrimiyle gelen işçilik dönemi.

ecsam-ı kesife

  • Saydam olmayan, katı cisimler.

edille-i kaviyye

  • Sağlam deliller.

efek

  • Sarfetmek, harcamak.

efendi

  • Sahip, saygın, terbiyeli.

efrad-ı adide / efrad-ı adîde

  • Sayısı pek çok olan fertler.

egamm

  • Saçları yüzüne ve ensesine sarkan ve çok olan kimse.

ehadis-i sahiha / ehâdis-i sahiha

  • Sahih hadisler; uydurma veya zayıf olmayan hadisler.

ehass

  • Saçı dökülmüş kişi.

ehder

  • Sarkık dudaklı.

ehemmiyet-i san'aviye

  • San'at bakımından önemlilik.

ehl-i dalal / ehl-i dalâl

  • Sapıtanlar, yoldan çıkanlar.

ehl-i ihtisas

  • Sahasında uzman olan kimseler.

ehl-i sadakat / ehl-i sadâkat / اَهْلِ صَدَاقَتْ

  • Samîmî bağlı olanlar.

ehl-i san'at

  • San'atla uğraşanlar.

ehl-i sevahil / ehl-i sevâhil

  • Sahilde, deniz veya göl kenarında yaşayanlar. (Farsça)
  • Sahillerde yaşayanlar; geçimlerini denizcilik ve balıkçılıkla temin edenler.

ehliyet

  • Salâhiyet, elverişlilik. Kişinin borçlandırma ve borçlanmaya elverişli olması. Akıllı olmak, iyiyi kötüden ayırabilmek.

ehliyet-i eda / ehliyet-i edâ

  • Şahsın dînen geçerli olacak şekilde iş yapabilmeye elverişli olması.

ehsa

  • Şaşmış, şaşa kalmış, hayret etmiş ve taaccübüne gitmiş olan kimse.

ehvar

  • Şaşkın, şaşırmış kimse. Alık, sersem adam. (Farsça)

ekabir-i sahabe / ekâbir-i sahabe

  • Sahabenin önde gelenleri.

el-hazer

  • Sakın! Sakınınız! (manasınadır)

elfaz-ı garibe / elfâz-ı garîbe

  • Şaşılacak, tuhaf sözler.

elhan / elhân / الحان

  • Şarkılar, melodiler. (Arapça)

elif-i sakine / elif-i sâkine

  • Sakin, harekesiz elif.

elviye / الویه

  • Sancaklar. (Arapça)

emr-i sabit

  • Sabitleşmiş, kesinleşmiş iş, durum.

emval-i metruke

  • Sahipleri olmayan, sahipleri kaybolmuş, sahipsiz mallar. Terkedilmiş mallar.

emval-i zahire / emval-i zâhire

  • Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.

endüstri

  • Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt, elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından faydalanılarak fabrikalarda seri hâ (Fransızca)

enfas-ı ma'dude

  • Sayılı nefesler. İnsan hayatı. Miktarı muayyen olan ömür dakikaları.

engar / engâr / انگار

  • San. (Farsça)

engaz

  • San'atkârların kullandıkları san'at âletleri. (Farsça)

enva-ı masnuat / envâ-ı masnuat / envâ-ı masnûat

  • San'at eseri varlık çeşitleri.
  • Sanat eseri varlık türleri.

enva-ı namadud / envâ-ı nâmâdud

  • Sayısız türler.

eracif / erâcîf / اراجيف

  • Saçmalıklar, uydurmalar. (Arapça)

erbab / erbâb

  • Sahipler.
  • Sahipler, becerikliler, terbiyeciler.

esanid-i sahiha / esânîd-i sahiha

  • Sahih ve güvenilir senedler; raviler, hadisleri aktaranlar.

esas-ı metin

  • Sağlam esas, ana metin.

esasat-ı san'at / esâsât-ı san'at

  • San'at esasları.

esaslı

  • Sarsılmaz, köklü.

esdaf / esdâf

  • Sadefler, inci kabukları.

esdika / esdikâ

  • Sâdıklar, sâdık olanlar.
  • Sadıklar.

esedd

  • Sağlam, kavi, muhkem.

eser-i alişan / eser-i âlîşan

  • Şanı yüce eser.

eser-i itkan-ı san'at

  • Sağlam ve pürüzsüz san'at eseri.

eser-i samedani / eser-i samedânî

  • Samed olan Allah'ın eseri.

eser-i san'at

  • San'at eseri.
  • San'at eseri. San'at değeri olan eser.

eser-i san'at ve hikmet

  • San'at ve hikmet eseri, san'at ve hikmetle yapılan eser.

eser-i sun'

  • San'at eseri.

eshab / eshâb

  • Sahipler.

eshab ve etba / eshâb ve etba

  • Sahabeler ve tabiin.

eshab-ı hicr / eshâb-ı hicr

  • Salih Peygamberin gönderildiği kavim.

eşhas / eşhâs / اشخاص

  • Şahıslar, kişiler.
  • Şahıslar.
  • Şahıslar.

eşhās / اَشْخَاصْ

  • Şahıslar.

esir

  • Savaşta teslim alınan kimse.

eşkiya

  • Şakiler. Yol kesenler. Asiler. Allah'a veya kanunlara isyan edip kötülük yapanlar. Haydutlar, anarşistler, âsiler. Hak ve kanunlara baş kaldıranlar, Allahın emirlerine karşı gelenler.

eşmat

  • Saç ve sakallarına kır düşmüş olan.

esnaf-ı masnuat

  • San'atlı yaratılmış varlıkların sınıfları.

esnaf-ı salihin / esnaf-ı salihîn

  • Salih kulların oluşturduğu sınıflar.

esnam

  • Sanemler, putlar.

eşrat / eşrât

  • Şartlar, belirtiler.

eşref-i saat

  • Saatlerin şereflisi. Uğurlu ve işlerin rast gittiği, dua ve dileklerin kabul edildiği an.

esselamü aleyke ya eyyühe'l-üstad / esselâmü aleyke yâ eyyühe'l-üstad

  • Sana selâm olsun, ey üstad.

esselamü aleyke ya üstad! / esselâmü aleyke yâ üstad!

  • Sana selâm olsun, ey üstad!.

etbautebe-i tabiin / etbautebe-i tâbiîn

  • Sahâbe ve Tâbiînden sonra Peygamber efendimizin övdüğü nesillerden üçüncüsü olan Tebe-i tâbiîni görenler.

etibba-i hassa

  • Saray hekimleri, saray doktorları.

evham-ı vahiye

  • Saçma vehimler, asılsız kuruntular.

evrad-ı kudsiye-i şah-ı nakşibendi / evrâd-ı kudsiye-i şah-ı nakşibendî

  • Şah-ı Nakşibendî'nin sürekli olarak okuduğu kutsal virdler, zikirler.

eyyam-ı ma'dudat / eyyâm-ı ma'dûdât

  • Sayılı günler; Ramazan ayının bütün günleri.

ezebb

  • Saçları uzun ve kaşlarının kılları çok olan adam. (Farsça)

ezkiya

  • Saf, temiz, iyi halli kimseler.

fabrika

  • Sanayi mâmüllerinin büyük ölçüde imal edildiği yer.

farzetme

  • Sayma, tutma.

fasid temizlik / fâsid temizlik

  • Sahîh olmayan temizlik.Kadınlarda hayız kanının kesilmesinden sonra on beş gün geçmeden önce kan görme hâli.

fazıl-ı muhterem / fâzıl-ı muhterem

  • Saygı ve hürmete lâyık ve çok faziletli kişi.

fecir / فَجِرْ

  • Sabah vakti.

fecir sünneti

  • Sabah namazının sünneti.

fecr

  • Sabaha karşı, güneş doğmadan önce, ufkun gün doğusu tarafında görünen aydınlık, tan yerinin ağarması.

fecr-i sabah

  • Sabahın ilk aydınlığı.

fecr-i sadık / fecr-i sâdık

  • Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.

fekahet / fekâhet / فكاحت

  • Şakacılık, muziplik. (Arapça)

felahan

  • Sapan. Taş atmaya mahsus âlet. (Farsça)

felat

  • Sahrâ, çöl. şenliksiz yer.

fenn-i harb

  • Savaş sanatı.

ferahet

  • Şan ve şeref. (Farsça)

ferd-i şahs

  • Şahsî fert, birey.

ferdi / ferdî

  • Şahsî.

ferhunde-tali' / ferhunde-tâli'

  • Şanslı talihi yaver. Mes'ut, mutlu, saadetli. (Farsça)

ferman-ı ahkem

  • Sağlam esaslar içeren buyruk.

ferman-ı alişan / ferman-ı âlişân

  • Şanı yüce ferman.

ferman-ı şahane / ferman-ı şâhâne

  • Şâhâne ferman, buyruk.

ferman-ı zişan / ferman-ı zîşân

  • Şan ve şeref sahibi buyruk.

fermend

  • Şan ü şeref ve mevki sahibi olan kişi. (Farsça)

fes'e

  • Sâkin olmak, sâkin etmek.

fetebarekallah / fetebârekâllah

  • Şânı ne yücedir Allah'ın.

feth-i şam

  • Şam'ın fethi.

fetiş

  • Sahibine uğur getirdiğine ve tabiatüstü özellikler taşıdığına inanılan nesne veya hayvan.

fetva-yı mahz / fetvâ-yı mahz

  • Salt fetvâ, içinde farklı öğe bulunmayan mutlak fetvâ.

fey'

  • Savaşta elde edilen mal ve ganimet.

fey'üz ganaim / fey'üz ganâim

  • Savaşta elde edilen mallar ve ganimetler.

feyd

  • Sallanmak.

fi'l-i şart

  • Şart fiili.

fikr-i san'at

  • San'at düşüncesi; san'atkârlık.

fırka-i halisa / fırka-i hâlisa

  • Samimî grup, samimî, içten kişilerin partisi.

firuz

  • Said, hurrem, saadetli, uğurlu, muzaffer, mansur.

firuz-baht

  • Şanslı, uğurlu. (Farsça)

fisebilillah / fîsebîlillâh

  • Sadece Allah için.

fıtrat-ı ilahiye / fıtrat-ı ilâhiye

  • San'at-ı Rabbaniye ve kudret-i İlâhiyenin dâima değişen bir defteri olan ve yanlış olarak "Tabiat" namı verilen Cenab-ı Hak'ın fıtrat kanunları ve mahlukatın yaradılışı.

fücur

  • Sapıklık, haddi aşma.

fuhul-i şuara

  • Şâirlerin en üstünleri.

fukara-i sabirin / fukara-i sâbirin

  • Sabreden, dayanan, oruç açmayan fakirler.

fukara-yı sabirin / fukara-yı sâbirîn

  • Sabreden ve avuç açmayan fakirler.

fünun-u acibe / fünun-u acîbe

  • Şaşırtıcı ve hayranlık verici ilimler.

fürs

  • Şark kavimleri.

füruht / fürûht / فروخت

  • Satım. Satış. (Farsça)
  • Satış. (Farsça)

füruhtar

  • Satıcı. (Farsça)

füruş

  • Satan. Satıcı. (Farsça)

füşag

  • Sarmaşık otu.

gabibe / gabîbe

  • Sabah sağılan koyun sütünün üzerine akşam yine sağıp, ertesi güne bekletilip ekşiyen süt.

gadat

  • Sabahın erken zamanı. Sabah vakti.

gadn

  • Sarkık ve sülpük olmak.

gadve

  • Sabahtan öğle vaktine kadar yürüm