LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te SAĞ ifadesini içeren 1164 kelime bulundu...

a'ma-i asam / a'mâ-i asam

  • Kör ve sağır.

a'sam-ül yümna / a'sâm-ül yümnâ

  • Sağ ayağı beyaz olan at, geyik veya koyun.

abdar

  • Parlak. (Farsça)
  • Sağlam vücudlu. (Farsça)
  • Su veren hizmetçi. (Farsça)
  • Mc : Ter u tâze, tap taze. (Farsça)

abt

  • Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak.
  • Kazılmamış yeri kazmak.
  • Yarmak.

aceme

  • (Çoğulu: Acemât) Çekirdek.
  • Çekirdekten biten hurma ağacı.
  • Sert ve sağlam taş.

aclez

  • Kavi, sağlam nesne.

adem-i vüsuk

  • Sağlam olmama, delilsizlik.

adi / âdi

  • Bayağı, aşağı, sıradan.

adiyyet / âdiyyet

  • Adilik. Aşağılık.

adliye

  • Adaleti sağlama görevi olan resmî makamlar.

afiyet / âfiyet / عافيت

  • Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.
  • Sağlık, selâmet.
  • Sağlık, sıhhat, bedende hastalık bulunmaması.
  • Günah işlememek.
  • Esenlik. (Arapça)
  • Âfiyet bulmak: Sağlığına kavuşmak. (Arapça)

agser

  • Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim.
  • Kurbağa yosunu.
  • Karabatak kuşu.
  • Aşağılık ve âdi (adam).

agun

  • Baş aşağı, ters. (Farsça)
  • Uğursuz. (Farsça)

ahenin / âhenîn

  • Demirden yapılmış, çok kuvvetli, pek sağlam.
  • Demir gibi sağlam.

ahkem

  • En sağlam. En kuvvetli.
  • En çok hükmeden.
  • En hakim ve akıllı.

ahlak-ı rezile / ahlâk-ı rezile

  • Kötü ve aşağılık ahlâk.

ahmez

  • Daha metin, daha sağlam, daha çetin.

ahval-i acizane / ahvâl-i âcizâne

  • Bir tevazu ifadesi olarak "Allah'ın âciz ve zavallı bir kulu olarak sağlık durumum, halim" mânâsında bir ifade.

ahval-i maddiye / ahvâl-i maddiye

  • Maddi haller, sağlık durumu.

ahval-ı sıhhiye / ahvâl-ı sıhhiye

  • Sağlıkla ilgili durumlar.

ahval-i sıhhiye / ahvâl-i sıhhiye / احوال صحيه

  • Sağlık durumu.
  • Sağlık durumları.
  • Sağlık durumu

ak'ak

  • Saksağan.

ak'aka

  • Saksağan sesi.

akak

  • (Çoğulu: Akâık ) Saksağan kuşu.

akar / عقار

  • Kazanç sağlayan mülk. (Arapça)

akarat / akarât / عقرات

  • Kazanç sağlayan mülkler, akarlar. (Arapça)

akıl / âkıl

  • Uyanık. Aklı başında. Tedbirli. Düşüncesi sağlam. Huşyâr.

akl-ı selim / عقل سليم / akl-ı selîm / عَقْلِ سَل۪يمْ

  • İyiyi ve kötüyü fark eden sağlam akıl, sağduyu.
  • Sağduyu.
  • Sağlam, bozulmamış olan akıl.

aklıselim / عقل سليم

  • Sağduyu. (Arapça - Farsça)

akrostiş

  • yun. Edb: Mısraların ilk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okununca manalı bir kelime veya has isim çıkacak şekilde düzenlenmiş manzume.

akviya

  • (Tekili: Kavi) Sağlam ve güçlü olanlar. Kuvvetliler.

aky

  • Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.

alaim-i sema / alâim-i semâ / علائم سما

  • Gökkuşağı.

alaimü's-sema / alâimü's-sema

  • Gökkuşağı.

alaka-i şedide-i uhuvvetkarane / alâka-i şedide-i uhuvvetkârane

  • Kardeşlik gibi çok sağlam ve güçlü ilgi, alâka.

alçı

  • Sağlam harç yapmada kullanılan beyaz toz, cibs.

alem-i kesif ve süfli / âlem-i kesîf ve süflî / عَالَمِ كَثِيفْ وَ سُفْلِي

  • Şeffaf olmayan, yoğun ve aşağı âlem.

alem-i süfli / âlem-i süflî / عَالَمِ سُفْلِي

  • Aşağı, alçak âlem.
  • Aşağı âlem.

alenda

  • (Çoğulu: Alânid) Çok sağlam nesne.

alendat

  • Katı, sağlam nesne.

alenked

  • Çok sağlam nesne.

ales

  • Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur.
  • Buğday arasında biten çavdar ve mercimek.
  • Büyük kene.
  • Bir nevi karınca.
  • Katı, sağlam nesne.

alettahmin

  • Aşağı yukarı, tahminen.

alkol

  • Mayalanmış içkilerin damıtılmasıyla elde edilen sıvı madde. Sarhoş edici etkisi vardır. Alkollü içkiler hem beden sağlığına, hem de ruh sağlığına zararlıdır. Dinimizde her türlü alkollü içkinin azı da çoğu da haramdır. (Fransızca)

altı cihet

  • Altı yön; üst, alt, sağ, sol, ön, arka yönleri.

ambargo

  • Bir para veya malın kullanılması veya başka bir yere götürülmesi ya da bir geminin bulunduğu limandan ayrılması yasağı.

amellet

  • Sağlam, muhkem, katı nesne.

amik

  • Dibi çok aşağıda, derin.
  • Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.

aminen

  • Emniyet ve huzur içinde, selâmetle, emin olarak. Sağlam olarak.

amudi / amudî

  • Yukarıdan aşağıya dikey olarak. Direk gibi yukarıdan aşağıya düz ve şakulünde olarak.

anke

  • Sağlam olan nesne.
  • Ahmak.

ans

  • Sağlam, kuvvetli deve.
  • Yemen tâifesinden bir kabile.
  • Kız bâliğa olduktan sonra, ailesinin evinde çok durması.

arz

  • (Erz) Yeryüzü, toprak, zemin, dünya.
  • Aşağı ve alçak.
  • Memleket, ülke.
  • Küre.
  • İklim.
  • Davarın ayağının altı.

arzu-yu tahkir

  • Başkalarını aşağılama arzusu.

as'ase

  • Oturak yerin yumuşağı.
  • Helâk olmak.
  • Fesâd etmek.

asamm / اصم

  • Sağır, işitmez, katı.
  • Sağır.
  • Sert, katı.
  • Güç, tahammül edilmez.
  • Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)
  • Sağır.
  • Sağır. (Arapça)

asammane / asammâne

  • Sağırcasına.
  • Sağır bir şekilde.

asb

  • Bağlamak.
  • Sağlam olarak dürmek.
  • İmâme, sarık.
  • Yemen'de yapılır bir nevi kumaş.
  • Firavun atı adı verilen bir deniz canavarının dişisi.
  • Kurumak.
  • Kızarmak.
  • Sarmaşık.
  • Sargı, bağ.
  • Mendil.

asemm

  • Çok sağır.

aşenzer

  • Katı, sağlam nesne.

ashab / ashâb

  • Peygamber efendimizi sağlığında peygamber iken bir ân gören, eğer âmâ ise (gözleri görmüyorsa) bir ân konuşan büyük ve küçük müslümanlar. Tekili sâhib'dir.

ashab-ı yemin / ashâb-ı yemin

  • Ahid ve yeminlerinde sebât edenler. Kendi kazançlarından ziyâde Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ikrâmına kavuşacakları ümid edilenler. Allah'a itâatleri ve amelleri iyi olup ahirette amel defterleri sağ taraftan verilecek olanlar. Sağcılar. Mukaddesatçılar. Kur'an ve İmân yolunda Allah (C.C.) için çalışanl

asife

  • Buğday ve arpa başağını örten yapraklar.

asil / asîl / اصيل

  • Sağlam. (Arapça)
  • Soylu. (Arapça)

ass

  • Katı ve sağlam olmak, berk olmak.

asus / asûs

  • Yalnız yürüyüp, otlayan deve.
  • Yanından insanlar uzaklaşmayınca kendini sağdırmayan deve.
  • Av arayan kimse.

aşvez

  • (Çoğulu: Aşâviz) Sağlam yer.
  • Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl.
  • Sağlam, kuvvetli deve.
  • Çok et.

atf için vav

  • Arap gramerine göre başına geldiği kelimeyi daha önce geçen bir kelime yapmayı sağlayan vav harfi.

ati / âtî / آتى

  • Önde. Aşağıda. Sonra. Vâki olan. Gelecek zaman.
  • Gelecek. (Arapça)
  • Âtîdeki: İlerideki, aşağıdaki, gelecek olan. (Arapça)

ati-l-beyan

  • Aşağıda sözü geçen, aşağıda zikredilen.

atiyen / âtiyen / آتيا

  • Aşağıda.
  • İlerde, gelecekte.
  • Gelecekte. (Arapça)
  • Aşağıda görüleceği gibi. (Arapça)

atiyülbeyan / âtiyülbeyân / آتى البيان

  • Aşağıda açıklanacak olan. (Arapça)

atiyüzzikr / âtiyüzzikr / آتى الذكر

  • Aşağıda zikredilecek olan. (Arapça)

atreş

  • Sağır, işitmeyen.

ayhem

  • Katı, sağlam nesne.

ayyuk

  • Samanyolunun dâima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi.
  • Mc: Gökyüzünün pek yüksek yeri.

azfendak

  • Gökkuşağı. (Farsça)

azm

  • (Azim) Kasd, niyet. Sağlam ve kat'i karar. Sebât.

azm-i acz

  • Tıb: Sağrı kemiği. Kuyruk sokumu kemiği.

azm-i metin / azm-i metîn

  • Sağlam azim, büyük gayret.

babil / bâbil

  • Asurlular devrinde Irak'ta kurulan şehirlerden biri. Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan ve büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda "Çeh-i Bâbil" olarak yer alan ve birçok dillerin meydana gelmesi bakımından da adı geçen "Bâbil Kulesi"nin bulunduğu ilkçağdan kalma bir şehir.

bade / bâde

  • Şarap, içki. Kadeh. (İçkinin her çeşiti haramdır, büyük günahtır. İnsan sağlığına zararları ilmî bir gerçektir. Aile, cemiyet hayatı ve ahlâk için de yıkıcıdır. İçkiden ve içenlerden uzak durmak gerekir.) (Farsça)

bahr-i lut / bahr-i lût

  • Filistinde seviyesi denizden aşağıda olan şaplı bir göl.

bariş / bâriş

  • Yağmur. (Farsça)
  • Sağnak. (Farsça)

başgun / başgûn

  • Uğursuz. (Farsça)
  • Ters, başaşağı. (Farsça)

basik

  • Gövde damarı. (Dirsek içinde bulunan üç damarın aşağısında olandır.)

baskül

  • Büyük ağırlıkları, küçük bir ağırlık yardımıyla tartmayı sağlamak üzere birkaç kaldıracın uygun bir tarzda birleştirilmesiyle meydana getirilmiş âlet. (Fransızca)

baver

  • Sağlam. Pek doğru. (Farsça)
  • Tasdik, inanma. Razı olma. (Farsça)

bazgun / bazgûn

  • Uğursuz. (Farsça)
  • Ters, başaşağı. (Farsça)

behbud / behbûd / بهبود

  • Sağlık, sıhhat, sağlamlık, iyilik. (Farsça)
  • Sağlık. (Farsça)

bekà-yı istiklaliyet / bekà-yı istiklâliyet

  • Bağımsızlığın devamını sağlamak.

bell

  • Yaş etmek. Islatmak.
  • Ulaştırmak.
  • Hastanın sağlamlaşması.

belzi

  • Muhkem, güçlü, sağlam deve.

benna-guş / benna-gûş

  • Kulağın aşağı sarkan yumuşak kısmı ki, küpe asılan yerdir. (Farsça)

ber'

  • (Berâ, Bur', Bürü') Yaratmak. Halketmek.
  • Hastanın iyileşmesi. Sağlamlık.

ber-bend

  • Ufak çocuğu annesinin sırtına bağlamağa yarıyan göğüs kuşağı. (Farsça)

ber-hayat

  • Sağ, diri, yaşayan.

ber-vech-i ati

  • Gelecek tarz üzere. Aşağıdaki gibi. (Farsça)

ber-vech-i zir

  • Aşağıdaki gibi. Gelecekte görüleceği üzere. (Farsça)

berahin-i kaviyye

  • Sağlam deliller, kuvvetli bürhanlar.

berceste

  • Sağlam ve lâtif. (Farsça)
  • Seçme. (Farsça)
  • Edb: Zahmetsizce hatıra geliveren ve fakat çok kıymetli olan söz. (Farsça)

berhayat / berhayât / برحيات

  • Hayatta olan, sağ. (Farsça - Arapça)
  • Berhayât bulunmak: Yaşamak, hayatta olmak. (Farsça - Arapça)

berk

  • t. Katı. Sert.
  • Serin.
  • Metin, sağlam.

bertil

  • (Çoğulu: Beratil) Uzun taş.
  • Uzun, sağlam demir.

bervech-i ati / bervech-i âtî

  • Gelecek tarz üzere, aşağıda olduğu gibi.

besalet

  • Yiğitlik. Bahadırlık. Yürek sağlamlığı.
  • Yiğitlik, bahadırlık, sağlam yüreklilik.

bev

  • Deve yavrusunun derisi. (Bunu samanla doldurup anasına gösterirler. tâ ki sağılmaktan kaçmasın diye.)

beyincik

  • Art kafa çukurunda beyin kökünün üst arka kısmında bulunan merkezi sinir sisteminin bir organıdır. Mühim bir görevi, hareketlerimizin âhenk içinde olmasını sağlamaktır.

bezla'

  • Kavi, sağlam, muhkem.
  • İyi fikir.

bidrud / bidrûd

  • Sağlık, salimlik, selâmet. (Farsça)

bihbud / bihbûd / بهبود

  • Sağlam, sıhhi vücud, iyi, sağ. (Farsça)
  • Sağlık. (Farsça)

Bolşevizm

  • Rusça'da çoğunluk anlamına gelir.

    Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDIP) içindeki ayrılıkta Lenin ile aynı görüşü savunanlar kongre çoğunluğu sağlamışlar ve bu tarihten sonra Leninist görüşleri savunmanın diğer adı Bolşevizim olmuştur. Bu kelimenin Rusça'daki zıddı; Menşevik.

    Bu kongrede azınlıkta kalan grup ise Menşevikler olarak adlandırılmıştır. Marksist literatürde menşevik bir hakaret olarak kullanılır.

    Siyasi tutarsızlığı simgeler.

buk'a

  • Yer parçası, ülke.
  • Boş ve ıssız yer.
  • Sağlam ve büyük bina.
  • Benek leke.

bumbar

  • Koyun ve benzeri gibi hayvanların kalın bağırsağı. (Farsça)
  • İçine kıyma, pirinç vs. doldurulmuş bağırsakla yapılan bir cins yemek. (Farsça)

bumehen

  • (Bumehin) Deprem, zelzele, yer sarsıntısı. (Farsça)
  • Koyun bağırsağı. (Farsça)

bun

  • Nihâyet, dip. (Farsça)
  • Kolay, suhûletli. (Farsça)
  • Rahim. (Farsça)
  • Temizlenmiş olan koyun bağırsağı. (Farsça)

bünyan-ı kavi / bünyan-ı kavî

  • Sağlam bina.

bünyan-ı mersus

  • Kaynaşmış sağlam bina. Birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam yapı.

burhan-ı katı

  • Sağlam delil.

bürhan-ı katı'

  • Kat'î, en sağlam ve şeksiz delil.
  • Farsça bir lügat kitabının ismi.

burhan-ı yakini / burhân-ı yakînî / بُرْهَانِ يَقِينِي

  • Sağlam ve kesin bilgi ile elde edilen delil.

burjuvazi

  • Burjuvaların meydana getirdiği içtimaî (sosyal) sınıf. Avrupa'da burjuvazi, ticaret ve sanayi ile zenginleşti. Soylular sınıfı ile mücadele ederek Fransız İhtilali ile iktidara geldi. İhtilalde işçilerin, köylülerin, fakir halk tabakalarının desteğini sağladı. Onlara eşitlik, hürriyet, adalet vaad e (Fransızca)

bürt

  • Nebat şekeri. Zelil, aşağılık kimse.
  • Balta.

bürufe

  • Mendil. (Farsça)
  • Sarık. (Farsça)
  • Kuşak, bel kuşağı. Forma. (Farsça)

büyü

  • Sihir. İlme, fenne uymayan gizli sebebler kullanarak garib işler yapmayı sağlayan ilim.

cadde-i kur'aniye / cadde-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın gösterdiği, çizdiği yol; Kur'ân'ın büyük, geniş ve sağlam caddesi, ehli sünnet yolu, Kur'ân yolu.

cager

  • Kuş kursağı. (Farsça)

çarmıh

  • (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. (Farsça)
  • Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler. (Farsça)

çarşaf

  • Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü.
  • Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanı

cebub

  • Sağlam yer. Muhkem.
  • Yeryüzü.
  • Katı ve galiz yer.

cedi

  • Güneş medarının oniki burcundan birisi. Oğlak burcu. (Güneşin cenuba doğru inişinin en aşağı derecesini bildirir.)
  • Keçinin erkek yavrusu, erkek oğlak.

cedl

  • Yaratmak, halk.
  • Kuvvet.
  • Sağlam bükmek.
  • Azâ, organ, uzuv.

cehad

  • Sağlam, katı yer.

celb-i maslahat

  • İyilik, dirlik ve düzeni sağlayıcı, fayda getirici.

celb-i menafi / celb-i menâfi

  • Menfaatlerin celbedilmesi; yarar sağlama, çıkar elde etme.

celb-i menfaat

  • Menfaat celbedici, çekici, fayda sağlayıcı.

çele-çepe

  • Sağa sola. (Farsça)
  • Sağa-sola.

çeleçepe

  • Sağa sola.

celis

  • Galiz, kaba nesne. Büyük ve sağlam olan şey.

cem'-i kıllet

  • Arapça'da türlü vezinlerde cemileri olan isimlerin, bu cemilerinden dokuzdan aşağı mahsus olanları.

cenb

  • Yan taraf. Koltuk altının aşağısı.
  • Def'etmek, kovmak.
  • Müştak olmak.
  • Bir yere gitmek için bir yere inmek.
  • Birisinin sevdiğinden dolayı kararsız ve muztarib bulunmak.
  • Büyük ve çok olan.
  • Engin taraf.
  • Şetmetmek, söğmek.

çep ü rast

  • Sağ ve sol.

cerbeze

  • Aldatıcı sözlerle kurnazlık etme. Fazla sözlerle aldatıcılık. Haklı ve haksız sözlerle hakikatı gizleme.
  • Beceriklilik, fetânet ile temyiz ve cesaret-i mutedile ve kuvvet-i idareden ibâret olan sıfat-ı zihniye. (Bu kelime, Arabçada: Hilekârlık, kurnazlık gibi aşağılayıcı bir mânâda ku

cezl

  • Kalın odun. Tomruk.
  • Sağlam. Metin.
  • Güzel ve muhkem fikir.
  • Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime.
  • Kâmil, dirayet sahibi, akıllı ve olgun adam.

cihat-ı erbaa / cihât-ı erbaa

  • Sağ, sol, ön, arka, dört yön, ana yönler.

cihat-ı sitte / cihât-ı sitte

  • Altı cihet. Altı taraf. (İleri, geri, sağ, sol, yukarı, aşağı taraflar.)
  • Altı yön; sağ, sol, ön, arka, alt ve üst yönleri.

cilze

  • (Çoğulu: Cilzâ) Sert ve sağlam yer.

cir

  • Aşağı, alt. (Farsça)
  • Eldiven, kayış vs. gibi şeyler yapılabilen tabaklanmış deri. (Farsça)

cism-i müebbed-i müşeyyed

  • Ebedleştirilmiş, sonsuzlaştırılmış sağlam cisim.

cism-i muhkem

  • Sağlam cisim, yapı.

civanmerd

  • Sözünde sağlam. İyilik sever. Kahraman.

cüfte

  • Benzer, eş, denk, müsavi. (Farsça)
  • İnsan veya hayvan sağrıs. (Farsça)
  • Hayvan çiftesi. (Farsça)

cul

  • (Çoğulu: Ecvâl) Akıl.
  • Rey.
  • Kuyu duvarı. Aşağısından yukarısına kadar kuyunun taraflarından her bir tarafı.

cülazi / cülazî

  • Kocaman ve kuvvetli. İriyarı.
  • Hâdim, hademe, hizmetkâr.
  • Kilise veya manastır uşağı.
  • Papaz veya keşiş.

cülza

  • Sağlam deve.

cümd

  • (Çoğulu: Cümâd-Ecmâd) Yüce, sağlam mekân.

cüz

  • Kısım, parça. Bir şeyin bir parçası.
  • Kitab forması.
  • Küllün mukabili.
  • Kur'ân-ı Kerim'in otuzda bir parçası.
  • Kanaat. İktifâ eylemek.
  • Düğümü sağlam yapmak. Bir şeyi pekiştirip muhkem kılmak.
  • Kız evlâdı.

dabb

  • (Çoğulu: Dıbâb-Edubb) Keler, kertenkele.
  • Yaraya merhem sürmek.
  • Akmak.
  • Süt sağmak.
  • Yere yapışmak.
  • Dudakta olan bir hastalık (çatlayıp kan akar).
  • Hurma çiçeği.

dacuc

  • Çağıran.
  • İnleyen.
  • Sağarken incinen ve inleyen dişi deve.

dah

  • Hizmetçi, uşak, cariye. (Farsça)
  • On (10). Aşer. (Farsça)
  • Korkak. Alçak, aşağılık, âdi kimse. (Farsça)

dalı'

  • Kavi, kuvvetli.
  • Muhkem, sağlam, sert.
  • Eğri.

dalil

  • Sert, sağlam, muhkem yer.
  • Yolu azmış kişi.

dalkavukluk

  • Kendisine çıkar ve yarar sağlayacak olan kimselere aşırı bağlılık.

damzer

  • (Çoğulu: Damazir) Sütü az olan deve.
  • Sağlam ve sert yer.
  • Şişman kadın.

dar-üş şifa / dâr-üş şifâ

  • Şifa yurdu, sağlık yurdu.
  • Tımarhâne.

darbeha

  • Başını aşağı eğmek.
  • Muti olmak, itaat etmek, söz dinlemek.

darib

  • (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve.
  • Ağaçlı yer.
  • Karanlık gece.
  • Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.

dehmeka

  • Yumuşak ve güzel yemek.
  • Her nesnenin yumuşağı.

dek

  • Desise, hile, dolandırıcılık. (Farsça)
  • Sâil, dilenci. (Farsça)
  • Dilencilik. (Farsça)
  • Sağlam, metin, muhkem. (Farsça)
  • Çatma, tokuşma. (Farsça)

denaet / denâet

  • Alçaklık, aşağılık.

deniyyat

  • (Tekili: Denâya) (Denî) Ahlâksızlıklar, aşağılık şeyler.

derd-i ser

  • Sıkıntı, baş derdi, başağrısı.

derekat / derekât

  • Derekeler, aşağı katlar.
  • Aşağılık dereceleri. En aşağı mertebeler.
  • Aşağı mertebeler.

dereke

  • Aşağı derece.
  • Aşağı inen basamak. Aşağı mertebe.
  • Sıfırın altındaki derece. Düşüklük.

derk

  • En aşağı kat, her şeyin dibi. Aşağı inen basamak.
  • Anlamak.

dervah

  • Şaşkın, şaşırmış olan, hayran. (Farsça)
  • Başaşağı asılmış. (Farsça)
  • Lâzım, zaruri, lüzumu olan, gerekli. (Farsça)
  • Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. (Farsça)
  • Sağlam, metin, muhkem. (Farsça)
  • Doğru, asıl, gerçek. (Farsça)
  • Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. (Farsça)
  • Ayıp, utanma. (Farsça)
  • Sertlik, kabalık. (Farsça)

dest-i rast

  • Sağ el, sağ taraf.

devam-ı afiyet ve muvaffakiyet / devam-ı âfiyet ve muvaffakiyet

  • Sağlık, selâmet ve başarının devamı.

devr

  • Bir şeyi elden ele aktarma. Vefât eden bir müslümanın sağlığında kılamadığı namaz, tutamadığı oruç ve veremediği zekât gibi borçlardan kurtulması için birkaç fakirin kendilerine ölünün vasî veya velîsi tarafından verilen fidyeyi alıp, gönül rızâsıyla tekrar geri vermek sûretiyle yapılan muâmele.

dinperver

  • Sağlam dindar, dine hizmet eden. Salabet-i diniye sâhibi. (Farsça)

dırefs

  • İpek.
  • Katı, sağlam nesne.
  • Büyük iri yapılı adam.
  • Büyük deve.

div-çe

  • Sülük. (Farsça)
  • Kadın tuzluğu adı verilen bir bitki çeşiti. (Farsça)
  • Ağaç kurdu, güve. (Farsça)
  • Arka kaşağısı. (Farsça)

duhte

  • Sağılmış. (Farsça)
  • İğne ile dikilmiş. (Farsça)

duhur

  • Zillet, zelillik, hakirlik, aşağılık. Adilik.

dümac

  • Çok sağlam nesne.
  • Gizli örtülü olan şey.

dun / dûn / دون

  • Aşağı, alçak. Kolay. Zayıf. Gölgeli. Aşağılık. Altta, aşağıda.
  • Aşağı.
  • Alçak, aşağılık.
  • Aşağı.
  • Altta.
  • Aşağı.
  • Aşağı, alt. (Arapça)
  • Aşağılık, adi. (Arapça)

dunperver / dûnperver / دون پرور

  • Aşağılık kimseleri koruyan. (Arapça - Farsça)

dünya

  • (Müz: Ednâ) (Denâet veya dünüvv. den) En yakın, en aşağı.
  • Şimdiki âlemimiz.

dürüst / درست

  • Sıhhati yerinde, sağ, sahih, salim. (Farsça)
  • Doğru, hatasız. (Farsça)
  • Bütün, tam. (Farsça)
  • Sağlıklı. (Farsça)
  • Tam. (Farsça)
  • Doğru. (Farsça)

dürüsti / dürüstî

  • Doğruluk, düzgünlük, sağlamlık. (Farsça)

eczeb

  • Suyu geçirmeyen sağlam zemin.

edani

  • (Tekili: Ednâ) Ednâlar, en deniler, en alçaklar. Alçak, pek bayağı ve aşağılık kimseler.

edille-i katı'a

  • İtiraz edilmeyecek derecede kat'î ve sağlam deliller.

edille-i kaviyye

  • Sağlam deliller.

edna / ednâ / ادنى / اَدْنَا

  • Pek aşağı, en alçak. Pek az, pek cüz'i.
  • Çok yakın.
  • Basit, küçük, aşağı.
  • Pek aşağı, en alçak.
  • Pek aşağı.
  • En aşağı. (Arapça)
  • Alçak mı alçak. (Arapça)
  • En aşağı.

edna-yı mevcudat / ednâ-yı mevcudat

  • Varlıkların en aşağısı.

ednas

  • (Tekili: Denes) Pislikler, necisler, kirler.
  • En aşağılar, âdi ve bayağı kişiler.

efn

  • Noksan etmek. İçmek.
  • Sağmak.
  • Davarın sütü az olmak.

efsal

  • (Tekili: Fesl) Alçak, âdi ve aşağılık kişiler.

ehl-i idare ve zabıta

  • Şehir güvenliğini sağlamakla vazifeli bulunan idare, polis.

ehl-i ihanet

  • Haksız yere hakaret edenler, aşağılayanlar.

ehl-i kütüb-ü sahiha

  • Doğru, güvenilir ve sağlam hadîs kitap yazarları.

ehl-i sünnet

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) söz ve hareketlerine şüphesiz, kat'i ve sağlam delillerle uyan. Sahabe ve onlara tâbi' olanların mezhebi ve o mezhepte olan. Bunların muhaliflerine "ehl-i bid'a" veya "fırak-ı dâlle" denir. (Farsça)

ehven

  • Daha aşağı. Daha ucuz. Bayağı. Adi.
  • Zararı az olan. En zararsız.

ekid

  • Sağlam, metin, muhkem.
  • Sarih, kesin, açık, kat'i, muhakkak. Kuvvetli, te'kidli.

ekiden

  • Metin, muhkem ve sağlam şekilde.
  • Açık ve kesin olarak. Sarahaten ve kat'iyyen.
  • Mükerreren, tekrar olarak.

ekonomi

  • yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan çalışma ve f

elye

  • (Çoğulu: Eleyât) Koyun kuyruğu.
  • Başparmağın ve dizin aşağı yanlarında olan kabaca etler.

em'az

  • (Çoğulu: Emâız) Sert, sağlam, taşlı yer.

emare-i kaviye

  • Güçlü ve sağlam işaret.

emgaz

  • Kırmızı, kızıl nesne, ahmer.
  • Aşkar at.
  • Koyunu sağdıklarında süt ile birlikte kan çıksa "emgazeti'ş şât" derler.

emten

  • Pek metin, çok dayanıklı, en sağlam, fazlaca muhkem.

enbahun

  • Sağlam, metin, muhkem, tahkim edilmiş yer. (Farsça)
  • Hisar, kale. (Farsça)

enzal

  • (Tekili: Nezl ve Nizil) Soysuzlar, alçaklar, âdi ve aşağılık adamlar.

erazil / erâzil / اراذل

  • Reziller, aşağılıklar. (Arapça)

ervah-ı safile / ervâh-ı sâfile / اَرْوَاحِ سَافِلَه

  • Alçak, aşağılık ruhlar.

erzel / ارذل

  • En rezil, en aşağılık. (Arapça)

erzen

  • Kendisinden sopa ve baston yapılan bir cins sağlam ağaç.
  • Şam darısı denen beyaz ve iri cins darı.

esamm

  • (Çoğulu: Summun) Kulağı sağır olan.
  • Katı taş.

esas-ı metin

  • Sağlam esas, ana metin.

esasat-ı sadıka / esâsât-ı sâdıka

  • Doğru esaslar, sağlam temeller.

esbab-ı inkişaf / esbâb-ı inkişaf

  • Gizli kalmış hakikatlerin ortaya çıkmasını sağlayan sebepler.

esbab-ı süfliye

  • Aşağı sebepler; yani müsebbebin yanında olan ve onunla beraber görünen sebepler (su ile bitkiler gibi; su sebeptir, onunla bitkilerin yeşermesi ise müsebbebdir.).

esedd

  • Sağlam, kavi, muhkem.

esekk

  • Tavşan.
  • Kulağı kesik olan.
  • Küçük kulaklı.
  • Kulağı işitmeyen. Sağır.

eser-i itkan

  • Eserdeki mükemmellik, sağlamlık ve kusursuzluk.

eser-i itkan-ı san'at

  • Sağlam ve pürüzsüz san'at eseri.

esfel / اسفل

  • En sefil, çok sefil, en alçak, en aşağı, çok fenâ.
  • En aşağı.
  • En aşağı. (Arapça)
  • Aşağılıkların en aşalığı. (Arapça)

esfel-i safilin / esfel-i sâfilîn / اَسْفَلِ سَافِل۪ينْ

  • Sefillerin en sefili. Cehennem'in en aşağı tabakasındakiler.
  • Aşağıların en aşağısı.
  • En aşağı yer. Zaiflik, yaşlılık, boy bos, akıl ve anlayışın gidip çocuk gibi olmak, amel ve iş yapmaktan kesilip, sevâb kazanacak bir şey yapamaz hâle gelmek, erzel-i ömür. Cehennem'in aşağısı.
  • Cehennemin en alt tabakası, aşağının aşağısı.
  • Aşağıların en aşağısı.

esfel-i safilin-i hısset / esfel-i sâfilîn-i hısset

  • Alçaklığın en aşağı derecesi.

esfelisafilin / esfelisâfilîn

  • Aşağıların en aşağısı.

esfeliyyet

  • Aşağılık, âdilik, alçaklık.

esfelü's-safilin / esfelü's-sâfilîn

  • Aşağıların en aşağısı.

eshab-ı yemin / eshâb-ı yemîn

  • Cennet ehli. Âhirette amel defterleri sağ taraflarından verilecek olan mü'minler.

esil

  • (Çoğulu: Asal-Esail-Usul) İkindi sonrasından akşama kadar olan vakit.
  • Kavi, muhkem, sağlam.

eslem

  • Daha sağlam, en selâmetli, en sâlim.
  • En sağlam, en emin.

esus

  • Katı, sağlam, muhkem nesne.

etraf-ı erbaa

  • Dört taraf. (Sağ, sol, ön, arka.)

evamir-i tanzifiye / evâmir-i tanzifiye

  • Temizliği sağlayan emirler, kanunlar.

evbaşan

  • (Tekili: Evbaş) Aşağılık kimseler, âdi kişiler, alçak ve rezil insanlar. Ayak takımları.

evda

  • Yaban faresi.
  • Kursağının tüyleri beyaz olan güvercin.

evladiyye

  • Evlatlık, evlada mahsus.
  • Mc: Çok sağlam ve dayanıklı ev veya eşya.

evşab

  • Aşağılık kimse, âdi ve rezil kişi. Ayak takımı.

evsak

  • En çok inanılan, ziyade sağlam. Daha çok vüsuk sahibi.

evşaz

  • Yardımcılar, tarafdarlar. Aşağılık ve ayak takımı olan kişiler.
  • Vücuttaki mafsallar, oynak yerler.

evvah

  • Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak.
  • Çok âh edip duâ eden.
  • Merhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz. İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı.

eyhem

  • Sağır.
  • Bahadır.

eyman

  • (Tekili: Eymün) (Yemin) Andlar. Yeminler. Kasemler.
  • Fık: Zevcesi ölmüş er.
  • Sağ taraflar. Sağlar.

eymen

  • En meymenetli. En uğurlu. Sağ taraf.

ezell-i nas / ezell-i nâs

  • İnsanlar içinde en rezil ve aşağılık olan adam.

ezib

  • Rezil, âdi ve aşağılık kimse.
  • Kıble rüzgarı.
  • Riyh-u cenub ile Sâbâ arasında esen yel.
  • Sevinmek, ferah ve neşat.

fahl

  • Aygır; neslin devamını sağlayan erkek hayvan.

fatanet

  • (Fetânet) Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik.
  • Müteyakkız oluş.
  • Peygamberlerin sıfatlarından biridir.

fek'

  • Üzüntü veya kızgınlıktan dolayı başını aşağı eğip, nereye gittiğini bilmeden gitmek.

ferman-ı ahkem

  • Sağlam esaslar içeren buyruk.

ferraş

  • Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenl

feşş

  • Eritmek.
  • Süt sağmak.
  • Çıkarmak.
  • Yabani olan keçiboynuzu ağacının yemişi.

fevak

  • İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi.
  • Rahat.
  • Rücu.
  • Uzun boyunlu bir nevi su kuşu.

fika / fîka

  • (C Efavık-Efvak) İki defa sütü sağmak arasında biriken süt.

fistan

  • Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir.
  • Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf.

fıtrat-ı selime / fıtrat-ı selîme / فِطْرَتِ سَل۪يمَه

  • Selim fıtrat. Kusursuz sağlam huy.
  • Ahlâk, din. Haram ve çirkin işlerden uzak ahlâk.
  • Noksansız yaradılış.
  • Bozulmamış sağlam yaratılış.

fuhş

  • Çok çirkin, aşağılık, helâl olmayan işler.

fuhşiyat / fuhşiyât

  • Çok çirkin, aşağılık, helâl olmayan işler; Dinen yasaklanan ve haram sayılan davranışlar.

furkan-ı ahkem

  • Doğruyu yanlıştan en hikmetli ve sağlam şekilde ayıran Kur'ân-ı Kerim.

füru

  • Aşağıda. Âciz. Beceriksiz. Geride kalmış... mânaları ifade eder, kelimenin önüne veya sonuna getirilerek ek olarak kullanılır. (Farsça)

füru-berde

  • Öne eğilmiş, aşağı eğilmiş. (Farsça)

füru-mande

  • Yorgun. bitkin. (Farsça)
  • Şaşkın, şaşırmış. (Farsça)
  • Âciz, beceriksiz. (Farsça)
  • Aşağıda, geride kalmış olan. (Farsça)

fürumaye / fürûmâye / فرومایه

  • Aşağılık, alçak. (Farsça)

gabibe / gabîbe

  • Sabah sağılan koyun sütünün üzerine akşam yine sağıp, ertesi güne bekletilip ekşiyen süt.

galebe etmek

  • Gâlip gelip üstünlük sağlamak.

garbi / garbî

  • Batı ile alâkadar, Avrupa'ya mensub.
  • Aşağı Mısır'ın batı kısımları.

gars-ı yemin

  • Sağ el ile dikilen fidan.
  • Bir kimsenin yanından, fidan gibi ayrılmayan kişi.

gaşiye-dar / gaşiye-dâr

  • At uşağı, seyis. (Farsça)

gavga

  • Çekirge.
  • İnsanların rezilleri. Adi, aşağılık olan kimseler.

gayet rasih / gayet rasîh

  • Çok sağlam ve sarsılmaz.

gazbe

  • Sağlam, sert taş.

gazgaza

  • Zillet, aşağılık.
  • Eksik, noksan.

gazi

  • Din uğrunda harbeden. Cihadda yaralanmış veya harbetmiş olan kimse. Harpte ordunun başına geçen kumandan. Muzaffer olan ve harpten sağ dönen.
  • Savaşta yaralanan, sağ dönen kimse.

giran-guş

  • (Çoğulu: Giranguşân) Sağır, kulağı ağır işiten. (Farsça)

giran-guşane / giran-guşâne

  • Sağırcasına. (Farsça)

göden

  • Kalın barsağın son kısmı.

gulüvv

  • Ayaklanma. Taşkınlık.
  • Üşüşme. Hücum. Saldırış.
  • Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısı

gureba-i yemin

  • İbrahim paşa, Galata ve Edirne saraylarından çıkanlarla, harpte fevkalâde yararlık gösteren yabancılar ve yeni Müslüman olmuşlardan teşkil olunan iki süvari bölüğünden birinin ismidir. Bu iki bölüğe birden "Gureba-i Yemin ve Yesar Bölükleri" denildiği gibi "Garip ve Yiğitler Bölükleri" veya "Aşağı B

güruh-u hazele / gürûh-u hazele

  • Alçaklar, aşağılık kimseler.

habike / habîke

  • (Çoğulu: Habâik) Kehkeşan, samanyolu.
  • Çizgi.
  • (Çoğulu: Hubük) Dikkat ve itina ile, sağlam ve san'atlı dokunmuş, yol yol hâreli güzel kumaş.

habıt

  • (Hübut. dan) Yukarıdan aşağıya inen. İnici. Düşen. Hübut eden.

habk

  • Bükmek.
  • Sağlam yapmak.
  • İyi dokumak.

habl-i metin

  • En sağlam ip.

habl-i metin-i ilahi / habl-i metîn-i ilâhî

  • Allah'ın sağlam ve kopmaz ipi.

habl-ül metin

  • Sağlam ip.
  • Mc: İslamiyet. Kur'an-ı Kerim.

hablü'l-metin

  • Sağlam ip; İslâmiyet.
  • Sağlam ip. İslâ-miyet, Kur'ân-ı Kerim.

hablü'l-metin-i islamiye / hablü'l-metin-i islâmiye

  • İslâmiyetin sağlam bağı, ipi.

hablullah

  • Allah'ın sağlam ipi.

hablülmetin / hablülmetîn

  • Sağlam ip; İslâmiyet, Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet.
  • Sağlam ip.

hacat-ı süfliye / hâcât-ı süfliye

  • Aşağılık ve bayağı ihtiyaçlar.

hacib-i yemin / hâcib-i yemin

  • Sağ kaş.

had'

  • Baş aşağı eğmek.
  • Tevâzu etmek.

hadi / hâdî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından dilediğine doğru yolu gösteren, kullarının havâssına (seçilmişlerine) doğrudan insanların avâmına (havâsstan aşağı derecede olanlara) yarattıkları varlıkları vâsıtasıyla kendini tan ıtan yüce Allah.

hadil / hâdil

  • (Hadl. den) Aşağıya sarkıtılmış.
  • Gözlerinde ve ağzında çıban olan deve yavrusu.

hadis-i sahih / hadîs-i sahîh / حَد۪يثِ صَح۪يحْ

  • Peygamberimizden (asm) sağlam olarak nakledilen hadîs.

hadise-i ihanet / hâdise-i ihanet

  • İhanet olayı, haksız yere hakaret etme, aşağılama olayı.

hadrece

  • Bükmek.
  • Sağlam yapmak, sağlamlaştırmak.

hafid / hâfid

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kıyâmet günü, yâni öldükten sonra mahlûkât (yaratılmışlar) diriltilip, herkes dünyâda iken yaptığının hesâbını verirken, kâfirleri ve kötü kimseleri en aşağı seviyeye indiren, huzûrunda düşmanl arının başlarını aşağı eğdiren.

hafiz / hafîz

  • Hodbinliği, kibri, serkeşliği kırılmış kimse. Aşağı basılmış.

hakaik-i muhkeme

  • Sağlam hakikatler, esaslar.

hakaret / hakâret / حقارت

  • Aşağılama, hakaret. (Arapça)

hakaretamiz / hakaretâmiz / حقارت آميز

  • Aşağılayıcı. (Arapça - Farsça)

hakikat-i rasiha-i aliye / hakikat-i râsiha-i âliye

  • Yüce ve sağlam gerçek.

hakir / hakîr

  • Aşağı, küçük, önemsiz.

hakn

  • Sütü tuluma koyup toplamak ve sağıldıkça üzerine koymak.
  • Men etmek, engel olmak.

halat

  • Kalın, sağlam ip.

halb

  • Süt sağmak.

haleb

  • Süt sağma. Sağılmış süt.

halebe

  • (Tekili: Hâlib) Süt sağanlar.

halim selim

  • Yumuşak huylu ve sağlam karakterli kişi.

hall

  • Sağlamlaştırmak.
  • Dostluk, sadâkat.
  • Fakir, hastalıklı, nahif insan.
  • Sirke.

halub

  • Sağılan şey.

hamit

  • Şiddetli, sağlam.
  • Üzerinde kıl olmıyan yağ tulumu.

hamz

  • Keskinlik, katılık, şiddet. Metinlik, sağlamlık.

hank

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek.
  • Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.

har / hâr / خوار

  • Hor, hakir, âdi. Aşağı. (Dinsiz, imansız ve din düşmanı ahlaksızların ve sefihlerin vasıfları.) (Farsça)
  • Aşağılık, adi. (Farsça)

harac

  • Vaktiyle müslüman olmayan vatandaşlardan alınan vergiye denirdi. Arazi hasılatından veya çalışanların emeğinden elde edilirdi. Reşit ve vücudu sağlam olan gayr-ı müslim erkek verirdi. Buna harac-ı rüus veya cizye denirdi. Topraktan alınan vergiye de harac-ı araziye denilirdi.

harf-i atıf

  • Atıf harfi, bağlaç; (Ar. gr.) bir mânâ bütünlüğünü korumak için, kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı sağlayan harf, "vav" gibi.

harm

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Davara yük vurmak.
  • İşinde çabuk çabuk olmak.
  • Udul etmek.
  • Kat'etmek.

harra

  • (Hurur) Yüksekten aşağı düşmek.

hart

  • El ile ağacın yaprağını sağmak.
  • Ağaç kabuğu soymak, yaprak toplamak.
  • Nikâh.

hasafet

  • Rey sağlamlığı. Hükümde kuvvet ve olgunluk.

hasanet / hasânet

  • Bir yerin çok sağlam ve korunulacak tarzda olması.
  • Kadının kendisini haramdan koruması.
  • Bir bina veya yapının sağlamlığı.

haşif

  • Keskin kılıç.
  • Damdan aşağı asılmış olan karpuz.

hasin / hasîn / حصين

  • Sağlam. Metin. Mustahkem.
  • Sağlam muhafaza eden.
  • Sağlam.
  • Sağlam, müstahkem. (Arapça)

hass

  • Zannetmek.
  • Silkmek.
  • Davarı kaşağılamak.
  • Közün üstünde birşey pişirmek.
  • Katletmek, öldürmek.

hatim

  • Kadı, hâkim.
  • Sağlamlaştıran.

hatm

  • Hâlis, saf.
  • Sağlamlaştırma, muhkemleştirme.
  • Hüküm ve kazâ icabettirme.

hatme

  • Baştan aşağı (bütün Kur'ân-ı Kerimi) okuyup bitirmek.
  • Bir arada muayyen bir şeyi okuyup bitirmek.

hatr

  • Devenin kuyruğunu kâh yukarı kaldırıp ve kâh aşağı vurması.
  • Atâ etmek, hediye vermek.
  • Sağlamlaştırmak.

hatt

  • Bir şeyi yukarıdan aşağıya indirmek.
  • Ucuzlatmak.
  • Cilâ vurmak.
  • Bırakmak.

havmane

  • (Çoğulu: Havâmin) Çok sağlam yer.

havsala

  • Zihnin bir şeyi kavrama derecesi. Anlayış. Akıl.
  • Tıb: Kuş kursağı. Karın boşluğu. Cevf.
  • Mide.

havz-ı kebir

  • Fık: Büyüklüğü 45 - 50 metre kare genişliğinde olan akmayan, durgun su bulunan havuzdur. Genişliği bu ölçüden küçük olursa ona havz-ı sagir denilir.

hay

  • Sağ, canlı.

hayat

  • Dirilik. Canlılık. Yaşama. Sağlık.
  • Fık: Allah (C.C.) kendi Zât-ı Ehadiyyetine mahsus bir hayat sıfatı ile muttasıftır. Bu, Hak Teâlâ'nın ilmi ile, irade ve kudret ile ittisafına hâs bir sıfattır.

hayy

  • Diri, canlı, sağ.
  • Bir şeyi cem' ve ihraz eylemek.

hazhaz

  • Kavi, sağlam.

hazine

  • Define.
  • Kıymetli şeyleri saklayacak sağlam yer.

hazine-i hassa / hazine-i hâssa

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında devlet bütçesinden padişaha maaş sağlayan ve saraya ait gelirlerin toplandığı malî bir müessese.

hazm

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Zaptetmek.
  • Kast etmek.
  • Bağlamak.
  • Yumuşak yüksek yer.
  • Sağlam re'y. Doğru ve kat'i karar.
  • Basiretle hareket etmek.

hazn

  • Sağlam yer.
  • Kabile ismi.
  • Arap beldeleri.

hebt

  • (Hübut) İniş. Aşağı inme.
  • Aşağı indirme. Bir yere inip konmak.
  • Nüzul, illet, maraz.
  • Zayıflama.
  • Bir memlekete birisini dâhil ettirmek.
  • Eksiltmek.
  • Kötü bir hale uğratmak.

hedb

  • Meyve toplamak.
  • Davar sağmak.

hedel

  • Devenin dudağının sarkık olması.
  • Bir şeyi aşağı indirmek.

hemr

  • Su dökmek.
  • Göz yaşı akıtmak.
  • Süt sağmak.
  • Atâ etmek, hediye vermek.

heşaş

  • Açık yüzlü şen yeynicek kişi.
  • Sağan kimseye sevip sütünü veren koyun.

heva

  • (Çoğulu: Ehviye) İki şeyin arasının uzaklığı.
  • Yer ile gök arası.
  • Yukarıdan aşağıya inmek.
  • Her bir boş, ıssız yer.

hevan

  • Hakaret, zillet, alçaklık, zelillik, aşağılık, horluk.

heyet-i sıhhiye

  • Sağlık heyeti, kurulu.

heyr

  • Rüzgâr adı.
  • Sağlam ve sert taş.

heyş

  • Hareket.
  • Davar sağmak.
  • Fitne.
  • Iztırab, acı.

heyzale

  • İnsan sesleri.
  • Cemaat, topluluk.
  • Çok asker.
  • Büyük deve.
  • Belinden aşağısı şişman olan kadın.

hezim / hezîm

  • Sağanaklı yağmur.
  • Gök gürültüsü.
  • Koşarken kişneyen at.

hibek

  • (Çoğulu: Hubük) Rüzgârın lâtif estiği zaman denizde veya kumda meydana getirdiği yol yol kırıntılar ve dalgacıklar. Saçların kıvırcıklığından hâsıl olan dalgalanmalar. Kelimenin aslı olan "habk" sıkı bağlayıp muhkem kılmak; ve kumaşı sıkı, sağlam ve üzerinde san'at eseri zahir olacak vecihle güzel b

hicar

  • Aygır atın ön ayağını arka ayağının birisine sağlamak.
  • Devenin ayağını bileğinden semer ağacına bağladıkları ip.

hıffet

  • Hafiflik; kolaylık; Arapça'da kural olarak teleffuzu dile ağır gelen lâfızların kurallar çerçevesinde düzenlenerek kolaylık sağlama; Meselâ, kàle fiilinin aslı 'kavele' dir. Ancak söylemesi dile ağır geldiği için 'vav' harfi 'elif'e çevrilerek kàle denmiştir.

hıfzıssıhha / حفظ الصحه

  • Sağlığı koruma.
  • (Hıfz-üs sıhha) Sağlıklı yaşamak için doğrudan doğruya kişi ve içinde bulunan çevrenin sağlıkla alâkalı şartlarını tetkik edip inceleyen, gerekli tedbirleri olan ve bu çeşit çalışmalardan bahseden hekimlik kolu veya sağlık bilgisi.
  • Sıhhatini korumak. Sağlığını muhafaza etmek.
  • Sağlık koruma. (Arapça)

hilab

  • İçine süt sağılan kab.

hılt-ı mahmud

  • Vücudun sağlam ve sağlıklı oluşu.

hırka-i şerif / hırka-i şerîf

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem sağlığında büyük velî Veysel Karânî hazretlerine verilmesini vasiyet ettiği mübârek hırkası. Veysel Karânî'ye hediye edilen bu hırka, İstanbul Fâtih'teki Hırka-i Şerîf Câmii'ndedir.

hısane

  • Berklik, sağlamlık, sertlik, muhkemlik.

hısn

  • Kale. Hisar. Sığınmağa, korunmağa mahsus sağlam yer.

hısn-ı hasin / hısn-ı hasîn

  • Çok kuvvetli, en sağlam korunma.
  • Çok sağlam kale.

hiss-i selim

  • Selim his. Her çeşit zarar verebilecek olan, müsbet olmayan ve şerre giden şeylerden kendini koruma hissi.
  • Sağlam ve insanı yanıltmayan his.

hisset-i nefs

  • Nefsin aşağılığı.

hissiyat-ı süfliye

  • İnsanları kötülüğe yönelten aşağılık duygular.

hiştendar / hîştendar

  • Kendine iyi bakan, sağlığını koruyan. (Farsça)

hıyar-ı vasf

  • Bir akitte vücudu şart kılınan veya örfen meşhud bulunan mergub bir vasfın mevcud olmaması sebebiyle âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir. (Sağılır diye satılan bir ineğin, sütten kesilmiş olması gibi.)

hiyerarşi

  • Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sırası. (Fransızca)
  • Sıra gözetilerek yapılan herhangi bir tasnif. (Fransızca)
  • Huk: Aynı teşkilâta bağlı kişiler arasında yukarıdan aşağıya bir kontrol imkânı veren ve bu suretle astı üste bağlayan alâka. (Fransızca)

hızlan

  • Rezil olma. Rüsvaylık.
  • Aşağı düşmek.
  • Muâvenetini, yardımını terk etmek.

hizriyye

  • (Çoğulu: Hızari) Sağlam, sert yer.

horasan

  • İran'ın doğusunda bir memleket adı. (Farsça)
  • Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. (Farsça)
  • Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. (Farsça)
  • Kelime mânası: Doğan güneş. (Farsça)

hubut

  • Aşağıya inme, düşme.

hübut

  • Aşağı inme. İnmek. (Suudun zıddı)
  • Uyuşma, anlaşma.

hücciyet

  • İhticaca salih olma. Delil sayılabilme, sağlam delil kabul edilir olma.

hücre-i seadet / hücre-i seâdet

  • Medîne-i münevverede Mescid-i Nebevî içinde Peygamber efendimizin mübârek kabirlerinin bulunduğu oda. Peygamber efendimizin sağlığında burası, hanımlarından hazret-i Âişe vâlidemizin odasıydı. Peygamberimiz burada vefât etti. "Peygamberler vefât ettikleri yere defnolunurlar" hadîs-i şerîfi gereğince

hudur

  • Aşağı indirmek.
  • Bir yeri şişmek.

hulle

  • Ağır, pahalı.
  • Belden aşağı ve belden yukarı olan iki parçadan ibâret olan elbise.
  • Cennet elbisesi.
  • Fık: Üç defa kocasının boşadığı bir kadının dördüncü defa eski kocasına nikâh düşebilmesi için başka birine nikâhlanması. Müslim bir erkek karısını üç talak ile boşarsa,

hümam

  • Himmetli. Bir işe sıkı sıkıya sarılıp o işi bitiren. Sahi ve civanmerd.
  • Aslan.
  • Büyük ve sağlam.

humar / humâr

  • Sarhoşluğun verdiği sersemlik, başağrısı.

humaris

  • Sağlam, şiddetli, katı.

huni

  • yun. Dar ağızlı kaplara sıvı dökmeye yarayan; ve yukarı kısmı genişçe, aşağı kısmı dar olan âlet.

huruf-u atıf

  • Atıf harfleri, bağlaçlar; (Ar. gr.) mânâ bütünlüğünü korumak için, kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı sağlayan harfler; "vav, bel, fe" gibi.

hüsn-ü metanet

  • Metanetin ve sağlamlığın güzelliği.

husun

  • (Tekili: Hısn) Kaleler. Korunacak sağlam yerler.

huzne

  • (Çoğulu: Huzen) Sağlam ve sert olan.

huzunet

  • (Çoğulu: Huzen) Sağlamlık. Kabalık, sertlik.

i'dadiye

  • Hazırlığa ait. Hazırlığa mahsus.
  • Orta tahsili veren okullar. Vaktiyle rüşdiyeden sonra gidilip yüksek mekteblere girebilmek için lâzım gelen bilgileri öğreten okul. Sultaniyelerden aşağı olan mekteb.

i'tikal

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına alma.
  • Devenin dizini büküp bağlama.
  • Güreş yaparken rakibini sarmaya getirip yıkma.

i'timad-ı kavi / i'timad-ı kavî

  • Sağlam itimad, kavi güveniş.

iade-i afiyet / iâde-i âfiyet

  • Sağlığına kavuşmuş.
  • İâde-i âfiyet etmek: Sağlığına kavuşmak.

iaşe-i umumi / iâşe-i umumî

  • Herkesi besleyip geçimini sağlama.

ibra / ibrâ

  • (Ber'. den) Temize çıkarmak. Borçtan kurtarmak. Sağlamlaştırmak.

ibram

  • Israrla rica etmek. Usandırıncaya kadar üzerine düşmek.
  • Usandırmak, yıldırmak.
  • İpi sağlam bükmek.
  • Muhkem kılmak.

icra dairesi

  • Borçlunun, alacaklıya karşı ödemekle yükümlü bulunduğu bir şeyi hukukî yollarla almasını sağlayan daire, kurum.

içtimaat-ı hayatiye

  • Hayatın devamlılığını sağlayan parçaların bir araya gelmesi.

idhar

  • Hakir görme, tahkir etme, aşağılatma, hor görme.

ıdtıba'

  • Hacıların ihramlarını sağ koltukları altından çıkarıp sol omuzlarına örtmeleri.

ifhac

  • Davarın ayaklarını ayırıp sağmak.

igtilal

  • Hayvanın çok susaması.
  • Elbiseleri üst üste giyme.
  • İçme.
  • İyi sağılmadığı için (koyun) hastalanma.

ihanet

  • Haksız yere hakaret etme, aşağılama.

ihanet etmek

  • Hakaret etmek, haksız yere aşağılamak.

ihanetkar / ihanetkâr

  • Hakaret eden, aşağılayan.

ihanetkarane / ihanetkârâne

  • Hakaret ederek, aşağılayarak.

ihkam / ihkâm

  • Sağlamlaştırma.
  • Manen tahkim etmek. Sağlamlaştırma. Muhafaza ile fesaddan menetmek.

ihram / ihrâm

  • Mîkât denilen mahalde (yerde) hacca veya umreye niyet ederek, peştemal gibi dikişsiz iki parça örtüyü giymek ve telbiye getirmek sûretiyle, daha önce mubah (serbest) olan bâzı şeyleri kendine haram kılmak yâni bunları yapmaktan sakınmak. İhrâmlı kims eye muhrim denir. İhrâm elbisesinin belden aşağı

ihsan / ihsân

  • (Hısn. dan) Sağlamlaştırmak. Tahkim etmek.
  • Zevcesini nâmahremden korumak. Kadın kendisini haramdan sakınmak.
  • Ehl-i azamet olmak.
  • İyilik etme.
  • Bağış, bağışlama.
  • Sağlamlaştırma.

ihsas

  • Aşağılık işler yapma.
  • Cimrilik, pintilik, hasislik.

ihtifaz

  • (Bastırarak) Aşağılatma.

ihtika'

  • Bir şeyin sağlamlığı, muhkemliği.
  • Dimağ heyecanı.

ihtikar / ihtikâr

  • Vurgunculuk; fazladan kazanç sağlamak amacıyla, hayat için zarurî olan ihtiyaç maddelerini satın alıp fiyatı artsın diye bir süre saklama.

ihtilab

  • Süt sağma.

ihtimal-i sıhhat

  • Bir meselenin sağlıklı ve doğru olabilme ihtimali.

ihtisab / ihtisâb

  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyulmasının, ilim ve ehliyet sâhibi bir devlet me'muru olan muhtesib tarafından sağlanması, emr-i ma'rûf nehy-i münkerin yâni iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak vazîfesinin el ile yapılması vazîfesi.

ihtitat

  • Yukarıdan aşağı indirme.

ikad

  • Kuvvetlendirme, sağlam kılma.

ikan

  • İyi ve yakînen bilmek.
  • Sağlam bir iş.
  • Yakin hasıl etmek ve edilmek suretiyle bilmek.

ikdar

  • (Kudret. den) Kudret verme, kuvvetleştirme, güç kazandırma. Geçimini sağlama.
  • Birini kayırma.

ıkma'

  • Gelen bir kimseyi geri döndürme.
  • Birisini aşağılama.

iknaiyyat-ı hitabiyye

  • Kelâm ilmine ait bir ıstılahtır. Zannî olan aklî delil demektir. Bürhanın aşağı mertebesidir. Aklı, muhalif fikirlerle karışmamış ve bürhanı anlayamayacak kimseler için kullanılır. İsbattan çok ikna vasfı taşır.

ilmelyakin / ilmelyakîn

  • İlmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme.

ilmiye rütbeleri

  • İlmiye denilen ulema sınıfına mahsus rütbeler. Rütbeler, aşağıdan üste doğru şöyle idi: Müderrislik, kibar-ı müderrisîn, mahreç mevleviyeti, bilâd-ı hamse mevleviyeti, Haremeyn-iş şerifeyn mevleviyeti, İstanbul kadılığı, Anadolu ve Rumeli kazaskerliği.

iltihab-ı a'ver

  • Tıb: Körbağırsağın iltihabı.

iltiva-yi em'a / iltiva-yi em'â

  • Tıb: Bağırsağın kendi üzerine helezoni biçimde kıvrılması.

ilye

  • Sağrı, but. Kalçanın üst kısmı.

ilyeteyn

  • Kaba etler. Sağ ve sol butlar.

imale etmek

  • Meylettirmek, eğilim göstermesini sağlamak.

imam-ı taberani / imam-ı taberanî

  • (Süleyman bin Ahmed Taberanî) Hadis âlimidir. Şam'da Taberiyye'de doğmuş ve orada vefat etmiştir. (260-360) Kebir, Evsat ve Sagir hadis kitablarını yazmak için 33 sene Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve başka yerleri dolaşmıştır.

iman-ı tahkiki / iman-ı tahkikî

  • İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i

iman-ı yakini / îmân-ı yakînî

  • Sağlam, sarsılmayan, şüphe ve tereddüt bulunmayan îmân, îtikâd.

immisar

  • (İmtisar ile aynı mânâdadır) Süt sağmak.
  • Bir şeyi incelemek.
  • Az olmak.
  • Dağılmak.
  • Hâil, perde.

imrar

  • Geçirmek. Mürur ettirmek.
  • İpi sağlam bükmek.
  • Acıtmak. Acı olmak.

imtizac etmek

  • Kaynaşmak, uyum sağlamak.

inbat / inbât

  • Nebâtı bitirme. Tohumu yere dikip yeşillendirme. Nebâtın bitmesini sağlama.
  • Otun bitmesini sağlama.

inhibat

  • Yukarıdan aşağı inme.

inhifaz

  • Aşağılanma, alçaklanma.
  • Çökkünlük.

inhitat

  • Aşağılanma, aşağı inme.
  • İhtiyarlama, yaşlıyığa yüz tutma.
  • Kuvvetten düşme.
  • Bir şişin inmesi.
  • Düşme, inme.

inhiva

  • Yukardan aşağı düşme.

inkılab ale-l a'kıb / inkılâb ale-l a'kıb

  • Ökçeler üzerine dönmek demektir ki, asker yürüyüşünde olduğu gibi, tam sağdan veya soldan geri dönmektir. İki ökçeyi birden yerinde çevirmek suretiyle inkılâb ale-l a'kıb, ayakları çaprazlaştırdığından yürümeyi imkânsız bırakır. Kur'an'da bu tâbir ya harbde firardan kinaye veya dinde irtidaddan meca

insicam

  • Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak.
  • Devamlı yağmur yağmak.
  • Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak.

insicam-ı ahkem

  • Sağlam bir akış ve uyumlu gidiş.

intibak etme

  • Uyum sağlama.

intifa / intifâ

  • Fayda sağlama, menfaatlanma.

intikas / intikâs

  • (Nüks. den) Başaşağı dönme veya düşme.

intişar-ı arzani / intişar-ı arzanî

  • Hedefin sağ veya sol taraflarına düşen mermilerle, hedef arasında kalan mesafe.

inzibat

  • Asayiş, düzen ve rahatlık. Umumi emniyetin iyi ve yolunda olması.
  • Sağlamlaşmak.
  • Polis vazifesini gören asker, ordu mensubu.

ırak / ırâk

  • Dicle nehrinden aşağı Basra'ya kadar Şat Suyu'nun iki tarafı olan memleket.
  • Su kenarı.
  • Kökler, asıllar, bünyadlar.
  • Uzak.

irda'

  • Helâk etme, aşağı düşürme.

irgam

  • Aşağılatma. Hor, hakir kılma.
  • Burunu kırma.
  • Yere sürtme.
  • Galip olma.
  • Kahretme.

irha'

  • Gevşetme, aşağı salıverme ve sarkıtma. Koyverme, salıverme.
  • Dilmek, dilim dilim etmek.

irhas

  • Hayırlı işler yapmak.
  • Israr etmek.
  • Duvar yapmak.
  • Sağlam şey.

irhasat

  • Hayırlı işlerle uğraşmak.
  • Sağlam şey.
  • Ist: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikulâde haller ki, bunlar peygamberliğine delil teşkil eden hâdiselerdendir.

irs

  • Mîrâs. Vefât eden bir kimsenin geriye bıraktığı terekesinden (malından) evlât ve akrabâsından sağ kalanlara düşen hisse, pay.

irsa / irsâ

  • Yere çakma, sabitleme, demir atma, sağlamlaştırma.
  • Sağlamlaştırma.

irsa'

  • Sağlamlaştırma, sâbit kılma.
  • Geminin demir atması.
  • Pâyidar olmak.

irsah

  • Yerinde tutma, durdurma. Bir şeyi sağlamlaştırma.

irsan

  • Muhkem ve sağlam kılma, rasanet verme.

irtikas

  • Baş aşağı olmak.
  • Bir hâdiseye yakalanmak.

ırzim

  • Sağlam, sert ve dayanıklı.
  • Şiddetli toplayıcı.

isbat / isbât

  • Sağlamlaştırma, dayanıklı hâle getirme. Delil ve şâhit göstererek bir sözün ve fikrin doğruluğunu ortaya koyma.
  • Tasavvuf yolunda ilerlerken Lâ ilâhe dedikten sonra illallah demek.

isga

  • (Bak: Sagat)

ısgar

  • (Sagir. den) Hakir ve hor görme.
  • Küçültme.

işgerf

  • Dayanıklı, sağlam, kalın. (Farsça)
  • Şan, nam, ün, şeref. (Farsça)

ıskat

  • Düşürmek. Düşürülmek. Aşağı atmak. Hükümsüz bırakmak.
  • Silmek.
  • Ölünün azaptan kurtulması ümidi ile ölen kimse nâmına dağıtılan sadaka.

iskat

  • Düşürme, aşağı alma.
  • Hükümsüz bırakma, iptal etme.

işkil

  • Şüphe, vesvese. Vehimlenmek. (Farsça)
  • Hile, tezvir. (Farsça)
  • Sağ ön ayağı ve sol arka ayağı beyaz olan at. (Farsça)

islamiyyet / islâmiyyet

  • Allahü teâlânın Cebrâil ismindeki melek vâsıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma gönderdiği, insanların dünyâda ve âhirette râhat ve mes'ûd olmalarını sağlayan usûl ve kâideler, emirler ve yasaklar.

ism-i tafdil

  • Renge, şekil ve vasfa dâir (ef'al) vezninde olan mutlak ve uzuv noksanlığına delâlet etmemek üzere mukâyeseli üstünlük ifâde eden sıfatlardır. Daha büyük, en büyük, daha küçük, en küçük, en güzel, daha güzel gibi mânâlara gelir. (Kebir kelimesinin ism-i tafdili: Ekber; sağir kelimesinin ism-i tafdil

ısmam

  • Şişenin ağzını tıkama.
  • Sağırlaştırma, duymaz hâle getirme.

ısmi'lal

  • Muhkem olmak, sağlam olmak.
  • Otların birbirine dolaşmaları.

ispir

  • Arabacı. Arabacının yanında bulunan at uşağı.
  • Zabıta memuru.
  • Beyaz doğan kuşu.

işraki / işrâkî / اشراقى

  • Pisagorcu. (Arapça)

istifale

  • Tecvidde: Bir harfin, okunduğu zaman aşağı çene tarafına düşüp üst damağa yükselmesi. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler: "Müsta'liye" harflerinin zıddıdır. Bu harfler: "Elif, Be, Te, Se, Cim, Ha, Dal, Zel, Rı, Ze, Sin, Şın, Ayın, Fe, Kaf, Kef, Lâm, Mim, Nun, Vav, He, Yâ" dır.

istiğrak

  • Bir şeyi baştan aşağı kaplamak. Tasavvuf erbabının vecde gelip kendinden geçmesi.
  • İstiğrak lâmı: Bir cinsin bütün bireylerini içine alan belirtme edatı, lâm-ı tarif, diğer adıyla harfi tarif.

istihbarat-ı mevsuka

  • Sağlam ve inanılır doğru haberler.

istihfaf / istihfâf

  • Küçük ve aşağı görmek, küçümsemek, tahkir ve tahfif etmek.
  • Küçük ve aşağı görme, ehemmiyet vermeme, küçümseme.

istihkam / istihkâm / استحكام

  • Sağlamlık. Metin olmak. Kuvvetli ve dayanıklı olmak.
  • Askerlikte: Düşmana karşı, hücumlarını savmak için hazırlanmış bulunan siper, askeri yapılar. İstihkâm işi ile uğraşan asker sınıfı.
  • Kuvvet ve metanet vermek.
  • Sağlamlık, siper.
  • Sağlamlık. (Arapça)
  • Siper. (Arapça)

istihkar / istihkâr / استحقار

  • Aşağılama. (Arapça)

istihsan

  • Korunmak. Korumak, müdâfaa etmek, karşı koymak.
  • Sağlam bir yere kapanmak.

istihza'

  • (İstihdâ') Alçak gönüllülük göstermek, kendisini aşağı tutmak.

istimzaç

  • Kaynaşmaya çalışma, uyum sağlamaya çalışma.

istirzal

  • (Rezalet. den) Rezil sayma. Kepaze, bayağı ve aşağılık görme.

istisgar / istisgâr

  • Küçük ve aşağı görmek.

istishab

  • Fık: Mazide sabit olup bilâhare zâil olduğu bilinmeyen bir şeyin hâlâ devam ettiği sayılmasıdır. (Birisinin ölümüne dair kat'i haber olmasa sağ sayılması gibi.)

istizlal

  • (Zill. den) Aşağılık ve zelil görme.
  • Bayağı ve âdi görülme.

itad

  • İnekten süt sağarken, hayvanın ayağına geçirilen ip.

italik

  • Üstten sağa doğru yatık matbaa harfi. (Fransızca)

itkan / itkân / اتقان

  • Pürüzsüz yapmak veya yapılmak. Sağlamlaştırmak. Hakikata yakından vakıf olmak, delileriyle bilmek, inanmak. Bilerek emin olmak. Muhkem kılmak, muhkem yapmak. Sâbit kılmak.
  • Muhkem, sağlam kalma.
  • İnanma, emin olma.
  • Sağlamlık.
  • Sağlam yapma.
  • Emin olma. (Arapça)
  • Sağlamlaştırma. (Arapça)

itkan-ı muhkem

  • Kusursuz sağlamlık.
  • Bütün açıklığıyla bilerek sağlam yapmak.

itkan-ı mükemmel

  • Mükemmel derecede sağlamlık.

itkan-ı san'at

  • San'atın sağlam, mükemmel ve pürüzsüzlüğü.

ıtna'

  • Sâlim olmak, sağlam ve sıhhatli olmak.

ittihad-ı islam cemiyet-i kudsiyesi / ittihad-ı islâm cemiyet-i kudsiyesi

  • Bütün Müslümanların birliğini sağlama gibi mukaddes bir hedef için faaliyet gösteren bir topluluk.

ittikan

  • Sağlam ve pürüzsüz san'at yapma.
  • Sağlamlık.

ıttıla'

  • (Tulu. dan) Haberli olmak. Öğrenmek. Haberi, malumatı bulunma.
  • Yukarıdan aşağı bakmak.

ittiza'

  • Alçak gönüllülük, tevazu, mütevazilik.
  • Devenin, boynuna basarak üstüne binebilmek için, başını aşağı eğme.

iz'an-ı yakin / iz'ân-ı yakîn

  • Kesin delile dayalı olan sağlam inanç.

izar

  • Peştemal. Futa. Göğüsten aşağı örtülen elbiseler.
  • İsmet, iffet.
  • Zevce.

izn

  • (İzin) Yasağı kaldırmak. Bir şeye ruhsat vermek. Yol vermek. Hizmetten çıkarmak.

iztiba / iztibâ

  • Hac ve ömre ibâdetlerinde erkeklerin giydikleri dikişsiz iki parçadan meydana gelen ihramın üst parçasının bir ucunu sağ koltuk altına alıp diğer ucunu sol omuz üzerine atmak.

jandarma

  • Yurt içinde asayişi sağlamak gayesiyle meydana getirilen ve orduya mensup silâhlı kuvvet. Ve bu kuvvette yer alan asker. (Fransızca)

jegand

  • Sağlamlık, metanet. (Farsça)
  • Vahşi ve yırtıcı hayvanların korkunç sesi. (Farsça)

ka'sere

  • Yoğun, sağlam, kalın, katı.

kaba'ser

  • (Çoğulu: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu.
  • Deniz canavarlarından bir canavar.

kaffe-i esbab-ı sübutiye / kâffe-i esbab-ı sübutiye

  • Bir meselenin sağlam dayanaklara sahip olduğunu gösteren sebepler.

kahhar / kahhâr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Düşmanlarından, cebbâr (kibirli, zorba, zâlim), inâdcı, nîmetlere nânkörlük edenleri öldürüp, onları zelîl (aşağı, hakîr) etmekle dünyâda kahreden, âhirette düşmanları olan kâfirlere ebedî; îmâ nlı ölen mü'minlere, af ve mağfiret etmezse (bağı

kahkar

  • Katı, sert, sağlam taş.

kaime

  • Ayakta sağlam duran, esaslı.

kal'a-i hasin

  • Sağlam, kuvvetli kale.

kal'a-i polat ve beden

  • Sağlam kale ve yapı.

kalb-i ahenin / kalb-i âhenin

  • Demir gibi metin ve sağlam olan kalb.

kalbgah / kalbgâh

  • Ordunun sağ ve sol kanadlarının ortası. Merkez bölümü. (Farsça)
  • Canevi. (Farsça)

kale-i metin / kale-i metîn

  • Sağlam kale.

kamatır

  • Katı, sağlam.

kanun-u adalet ve tedip

  • Adaleti sağlama ve suçluları cezalandırmaya yönelik düzenlenen kanun.

kasb

  • Ağızda tez dağılan ve çekirdeği katı olan kuru hurma.
  • Sağlam, sert.

kaside / kasîde

  • Onbeş beyitten aşağı olmamak, bütün beyitlerin ikinci mısraları en başta bulunan mısra ile kafiyeli bulunmak ve daha çok büyükleri övmek üzere yazılan nazım. Koçaklama.

kasr-ı meşid-i nurani / kasr-ı meşîd-i nuranî

  • Temelleri sağlam ve etrafına aydınlık saçan saray.

kasr-ı müşeyyed

  • Sağlam yapılmış büyük köşk, saray.
  • Tahkim edilmiş, sağlam yapılmış büyük bina. Büyük apartman.

kasr-ı müşeyyed-i alem / kasr-ı müşeyyed-i âlem

  • Sağlam yapılmış âlem sarayı.

kavi / kavî

  • Sağlam, metin, zorlu, kuvvetli, güçlü.
  • Varlıklı, zengin, sâlih, emin, mutemed.
  • Kuvvetli, güçlü.
  • Güvenilir, sağlam.

kaviyü'l-bünye / قوی البنيه

  • Sağlam yapılı. (Arapça)

kaviyy-ül bünye

  • Bünyesi sağlam olan. Sağlam vücutlu.

kavs-ı kuzah

  • (Kavs-i kuzeh) Gök kuşağı. Alâim-i semâ. Ebem kuşağı.
  • Gökkuşağı.

kavs-i kuzeh

  • Gökkuşağı.

kavsıkuzeh

  • Gökkuşağı.

kaza tabipliği

  • İlçe tabipliği; ilçe sağlık müdürlüğü.

kaziye-i muhkeme

  • Tam, sağlam hüküm. Temyizin tasdikinden geçmiş, değişmez hâle gelmiş mahkeme kararı ki, böyle bir karara mazhar olan herhangi birşey hakkında tekrar dava açılamaz; dâva mevzuu yapılamaz. Aksi takdirde kanun namına kanunsuzluk yapılmış olur. Buna "Kaziye-i mahkumun bihâ" da denir.

kefa'

  • Kabı başaşağı etmek, ters çevirmek.

kelendi

  • Bir para.
  • Sağlam ve sert yer.

kema biş / kemâ biş

  • Aşağı yukarı. Takriben. (Farsça)

kemabiş / kemâbîş / كمابيش

  • Az çok, aşağı yukarı. (Farsça)

kemal-i metanet / kemâl-i metanet

  • Tam sağlamlıkla, sarsılmadan.
  • Tam ve mükemmel bir sağlamlık.

kemal-i sadakat / kemâl-i sadakat

  • Tam ve mükemmel bağlılık; sağlam ve sarsılmaz kalbî bağlılık.

kemal-i sıhhat ve afiyet / kemal-i sıhhat ve âfiyet

  • Tam bir sağlık ve afiyet.

kemine

  • Hakir. Aşağı. Dûn. Âciz. Noksan. Eksik.

kemter

  • Aciz. Fakir. İtibarsız. (Farsça)
  • Başka şeylere göre daha az olan. Pek aşağı. (Farsça)
  • Noksan, eksik. (Farsça)

kemterane / kemterâne

  • Acizce, aşağıca.

kemterin / kemterîn

  • Pek âciz ve güçsüz. Çok hakir. (Farsça)
  • En küçük, en âşağı. Pek çok noksan veya eksik. (Farsça)

kenud

  • Çok küfran-ı nimet eden kimse. Çok levm ve küfreden cahud.
  • Birşey yetiştirilemiyen verimsiz arazi.
  • Kocasının hukukuna ve iyiliklerine küfran eden nankör kadın.
  • Yemeğini misafirden sakınarak yalnızca yiyen cimri.
  • Kölesini, uşağını çok döven kimse.

ker / كر

  • Sağır, işitmez. (Farsça)
  • Kudret, kuvvet. (Farsça)
  • Maksad ve meram. (Farsça)
  • Sağır. (Farsça)

keri / kerî

  • Örümcek ağı. (Farsça)
  • Sağırlık, duymazlık, işitmezlik. (Farsça)

kesb

  • Kazanma, kazanç, edinme.
  • Geçimi sağlama için kullanılan âlet veya iş.

kesb-i afiyet / kesb-i âfiyet

  • Sağlığına kavuşma, iyileşme.

kesd

  • Davarı üç parmakla sağmak.
  • Bir şeyi dişiyle kesmek.

kesid

  • Sürümsüz, geçmez, aranmaz. Bayağı, aşağı.

keşk

  • Kavi, kuvvetli, sağlam.
  • Kabuğu çıkmış arpa.
  • Arpa suyu.
  • Yoğurt keşi.

keyf

  • Afiyet, sağlık, sıhhat.
  • Memnunluk, hoşlanma.
  • Neş'e, sevinç, sürur.
  • Mizaç, tabiat.
  • İstek, taleb, arzu, heves.
  • Gönül açıklığı.

kih

  • (Çoğulu: Kihân) Küçük, sagir. (Farsça)

kihin

  • Küçük, sagir. (Farsça)

kıla-i rasine / kılâ-i rasine

  • Sağlam kaleler. Muhkem surlar.

kınne

  • (Çoğulu: Kinen) Hurma lifinden yapılan urganın sağlam ve dayanıklı olması.
  • Dâne çadırı dedikleri ot.
  • Bir nevi devâ.

kıra'

  • Cimâ etmek.
  • Sağlam, muhkem.
  • Şiddetli.

kiramen katibin / kirâmen kâtibîn

  • Sağ ve sol yanımızdaki günah ve sevap yazan melekler.

kıvamı / kıvâmı

  • Ayakta tutanı, gelişip yayılmasını sağlayanı.

külam

  • Kaba, muhkem ve sağlam yer.

kumudd

  • Sağlamak, sert, katı.
  • Uzun, tavil.

künbül

  • Sağlam, dayanıklı, sert, katı.

kündguş / kündgûş

  • Sağır, işitmez. (Farsça)

kündüs

  • Saksağan kuşu.

küra'

  • (Çoğulu: Ekru-Ekâri) İnsanda boyundan aşağısı; hayvanda topuktan aşağısı.
  • Koyun ve sığır baldırı.

kürsüb

  • Kesbetmek, kazanmak, çalışmak.
  • Sert ve sağlam ağaç.

kuslub

  • Kuvvetli, dayanıklı, sağlam.

küstic

  • (Çoğulu: Kesticât) Mecusiler kuşağı.

kutb-i medar / kutb-i medâr

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan büyük zât. Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl da denir.

kutb-ül-aktab / kutb-ül-aktâb

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk, kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan ricâl-i gayb yâni herkesin tanımadığı zâtların reisi. Emrinde üçler, yediler, kırklar... denilen yine bu işlerle vazîfeli seçilmiş kimseler bulunur.

kuvve-i amile / kuvve-i âmile

  • İş yapan kuvvet. İnsan rûhuna âit iki kuvvetten birisi olan, fâideli ve başarılı işlerin yapılmasını sağlayan bilici kuvvetlerle edinilen bilgilere göre iş yapan kuvvet.

lahm

  • Et. Her şeyin içi ve üzeri.
  • Bir işi sağlam kılmak.
  • Kırık şeyi kuyumcunun yapıştırması. Lehimlemek.
  • Bir yerde ilişip kalmak.

laik cumhuriyet / lâik cumhuriyet

  • Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı, her türlü inanç sahibine karşı tarafsız olarak din ve vicdan hürriyetinin sağlandığı cumhuriyet.

lak

  • Hakir, zelil, aşağı. (Farsça)
  • Tahta kadeh. (Farsça)

laş

  • Hakir ve aşağılık kimse. Adi, zelil, itibarsız ve alçak kişi. (Farsça)
  • Çapul, yağma. (Farsça)

lat'

  • Yalamak.
  • Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak.

leamet

  • Alçaklık, âdilik, zillet, denaet, aşağılık.

leiman

  • (Tekili: Leim) Alçak, zelil ve aşağılık kimseler. Pinti ve cimri insanlar.

liam

  • (Tekili: Leim) Alçak, aşağılık ve zelil kimseler. Pinti ve cimri insanlar.

likha

  • Yeni doğurmuş ve sağılır deve.

lisan-ı nahvi / lisân-ı nahvî / لِسَانِ نَحْو۪ي

  • Sağlam gramer yapısına sâhib dil.

ma'kus

  • Tersine dönmüş, aksetmiş, başaşağı çevrilmiş, zıddı.
  • Uğursuz.

ma-dun

  • Aşağı. Alt. Alt derece.

madun / mâdun / mâdûn / مادون / مَادُونْ

  • Alt, aşağı, alt derece.
  • Aşağı, alt derece.
  • Alt, aşağı, alt derece, emir altında bulunan.
  • Ast, aşağıda, alt. (Arapça)
  • Aşağı.

mahkür

  • Aşağılanan, küçük düşürülen.

mahleb

  • Bal.
  • Süt sağacak kap.
  • Bir cins ot.

mahlub

  • Sağılmış hayvan.

mahlukatın hukuku / mahlûkatın hukuku

  • Hukuk-u ibâd; kul hakları; toplum bireyleri arasında birlikte yaşamaktan doğan, yükümlünün irade ve tercih hakkının bulunduğu haklar; mülkiyet, sağlık, alışveriş, borç gibi.

mahmil-i sahih

  • Bir şeye yüklenilen doğru ve sağlam mânâ, hüküm.

mahruz

  • Kepâze, rezil, rüsvay, aşağılık, âdi. İtibarsız.

mahsun

  • İstihkâmlı. Kuvvetlendirilmiş. Sarp, sağlam ve metin kılınmış.

mantıkla müşeyyed

  • Sağlam bir mantık üzerine kurulmuş, mantık kuralları üzerine oturmuş.

ması'

  • Sağlam vücutlu kimse.

mask

  • Muhkem, sağlam. (Müe: Maske)

masr

  • Parmak uçlarıyla süt sağmak.
  • Bir şeyi incelemek.
  • Az olmak.
  • Dağılmak. (İmtisar veya immisar ile aynı manadadır.)

masun

  • Korunan, mahfuz, emin, muhafaza olunan.
  • Sâlim, sağlam.

masun ve mahfuz buyursun

  • Sağlam bir şekilde korusun ve muhafaza etsin.

masuniyet

  • Eminlik, sağlamlık, muhafaza altında bulunmak, dokunulmazlık.

matruş

  • Traş olmuş. Sakalsız.
  • Sağır kimse.

maye-i bekà / mâye-i bekà

  • Bekà mayası; bekàyı ve süreklilği sağlayan maya.

mazbut / مضبوط

  • Zabtolunmuş, elegeçirilmiş.
  • Sağlam.
  • Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu.
  • Muhâfazalı. Korunmuş.
  • Belli, belirtilmiş.
  • Zaptedilmiş. (Arapça)
  • Kayda geçirilmiş. (Arapça)
  • Derli toplu. (Arapça)
  • Sağlam. (Arapça)

me'men

  • Sağlam. Güvenilir. Emin yer.

me'mun

  • Emin. Mahfuz. Korkusuz. Emniyyet verilmiş. Sağlam. Tehlikeden azâde olan.
  • Abbasi halifelerinden Hârun Reşid'in kendisinden ve kardeşi Eminden sonra hükümdar olan oğlunun adı.

mecdul

  • Sağlam ve muhkem şey.
  • Sağlam yapılı ve kemikli kimse.
  • Bükülmüş.

medar-ı sıhhat

  • Sağlıklı olmanın kaynağı.

mehbit

  • Bir şeyin indiği yer. İnilecek yer. Yukarıdan aşağı inilecek yer. Düşülen yer.

mehmed akif

  • (1873-1936) Şiir ve manzumeyi sırf İslâmiyete hizmet için yazdı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisinde İstiklâl Marşı manzumesi kabul edilerek milletin mâneviyatına büyük faydalar sağladı. Çanakkale Şehidlerine hitaben yazdığı manzumesi de aynı mahiyettedir. Bu İslâm mücahidinin şiirleri Safahât isiml

mehter

  • (Mih-ter) Daha büyük. (Farsça)
  • Reis. (Farsça)
  • Seyis. Osmanlı askeri mızıkası ve buna mensub müzikçiler. (Farsça)
  • Vaktiyle Bâb-ı âli çavuşu. (Farsça)
  • Rütbe, nişan veya vazife alanların evlerine müjde götürenler. (Farsça)
  • Tanzimattan önce Pâdişah çadırını kurmağa vazifeli asker. (Farsça)
  • At uşağı.(Farsça)

memsud

  • Vücudu kuvvetli ve sağlam yapılı olan.

mendud

  • Meyvesi aşağıdan yukarıya yığılı, istifli.

menkus

  • (Nüks. den) Tersine çevrilmiş. Baş aşağı edilmiş.

merir

  • (Çoğulu: Merâyir) Uzun ve sağlam ip.

mersus

  • Sağlam yapı. Birbirine kenetlenmiş, kurşun veya lehim ile birbirine bağlanmış sağlam yapı.

mery

  • Sağılır davarın memesini meshedip sağmak.

meş'

  • Kesbetmek, kazanmak.
  • Toplamak, cem'etmek. Davar sağmak.

meşe

  • Bir cins ağaç. Odunu sert, sağlam ve parlak olur.

mesfur

  • Yazılmış, adı geçmiş. (Bu tabir, eskiden daha ziyade hakaret görmesi icabeden aşağılık kimseler hakkında kullanılırdı.)

meşguf

  • (Şagaf. dan) Âşık, tutkun. Sevgi ve aşk yüzünden deli olmuş.

mesh

  • Mest denilen ayakkabıyı abdestle giydikten sonra, abdest bozulup, yeniden alırken, ayakları yıkamayıp elleri ıslatarak, sağ elin yaş beş parmağını sağ mest, sol elinkini de sol mest üzerine boylu boyunca yapıştırıp ayak parmakları ucundan bacağa do ğru çekme.
  • Bir uzva veya sargıya ıs

meşid / meşîd

  • Harçla yapılmış sağlam bina. Sıvanmış bina.

meşş

  • Elini bez ile silmek.
  • Bir şeyi aldıktan sonra yine almak.
  • Davarın sütünü sağıp bazısını koymak.

metanet / metânet

  • Sağlamlık. Kavilik. Sözünden ve kararından dönmemeklik. İnsanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması. (Mukabili zaaf'dır) (Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciyyedir.)
  • Sağlamlık, dayanıklı olma.

metanet-i ahlakiye / metanet-i ahlâkiye

  • Ahlâkî sağlamlık, dayanıklılık.

metanet-i kalbiye

  • Kalb sağlamlığı.

metin / متين

  • Sağlam. Metanet sahibi. Kendine güvenilir olan.
  • Sağlam, dayanıklı.
  • Sağlam, dayanıklı. (Arapça)

metinane / metinâne / metînane

  • Metanetle, sağlamlıkla. (Farsça)
  • Sağlam ve kuvvetli bir şekilde.

metn

  • Sağlam ve sert yer.
  • Yüksek yer.
  • Her nesnenin yüzü, üstü, arka ve ortası.
  • "Vurmak ve seyr" mânâsına mastar.
  • Bir yazının tamamı. Yazının aslı veya sureti.

mevcudat-ı süfliye / mevcudât-ı süfliye / مَوْجُودَاتِ سُفْلِيَه

  • (Semavata göre) Aşağıdaki varlıklar.

mevsuk / mevsûk

  • Kendisine inanılır olan. Şâyân-ı itimad olan.
  • Sağlam.
  • Vesikalı. Delile dayanan hakikat.
  • Vesikalı, belgeli, sağlam.

mevsukan

  • Güvenilir ve sağlam şekilde, yazılı olarak kaydedilmiş.
  • Sağlam, delile dayanır, itimad edilir şekilde.

mevsukiyet

  • Sağlamlık, gerçeklik. İnanılır hâl.

mevsume

  • Tamamen baştan aşağı süslü zırh.
  • Bahar yağmuru ile ıslanmış toprak.

mevzu'

  • Bahis. Üzerinde durulan mes'ele.
  • Aşağılanmış olan.
  • Konulmuş. Vaz olunmuş.
  • Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan.
  • Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri.

meymene / ميمنه

  • Sağ kol, sağ taraf.
  • Meymenet, yümn-ü bereket. Bereket. Kuvvetlilik. Uğurluluk. Kutluluk.
  • Sağ, iyilik, uğur.
  • Sağ kanat. (Arapça)

meyyit-i müteharrik

  • Hareket halindeki ölü.
  • Mc: Sağ olup, gayret sahibi olmayanlara söylenir.

mezebbe

  • Sinekli yer.
  • Dizin aşağısındaki kaba etlerin etrafı.

mezellet

  • Aşağılık, zelillik.

mezmum / mezmûm

  • Aşağılanmış, kınanmış.

mezrevan

  • Dizin aşağısındaki kaba etlerin etrafı.

mi'za

  • Ufak taşlı sert yapılı sağlam yer.

mia-i isna-aşer / miâ-i isnâ-aşer

  • Oniki parmak bağırsağı.

mihleb

  • İçine süt sağılan kap.

milben

  • Kerpiç kalıbı.
  • Süt sağacak kap.

mim'siz medeniyetperest

  • Rezil ve aşağılık şeyleri hayat tarzı olarak kabul edip bağlananlar.

mimsiz medeniyetperest

  • "Deniyetperst", aşağılık şeylere düşkün kimse.

mıntaka / منطقه

  • Bölge, mıntıka. (Arapça)
  • İklim kuşağı. (Arapça)

mirre

  • Kuvvet.
  • Öd.
  • Akıl.
  • Kat.
  • Sağlamlık.

miskin-i zelil

  • Zillete düşmüş sefil, hor görülüp aşağılanan sefil.

mişvar

  • Tarz, tavır, gidiş, gidişât.
  • Gümeçten bal peteği sağılan âlet.
  • Davar satılacak yer.

mizan

  • Terazi, ölçü, tartı.
  • Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas.
  • Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir.
  • Mat: Yapılan hesabın doğruluğunu anlamak için yapılan diğer bir hesap. Sağlama.

mu'tekil

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına çekip alan.
  • Devenin dizini büküp bağlıyan.
  • Güreşte rakibini sarmaya getirip yıkan.

mualli / muallî

  • Yücelten, yükselten.
  • Sağılır davarın sağ tarafından sağmaya varan kişi.

muaz ibn-i cebel

  • (Ebu Abdurrahman el Ensarî) Ashâb-ı Kirâm arasında hürmetle yâd olunan büyük fakihlerdendir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sağlığında Kur'an-ı Kerim'i cem'edip ezberleyen bahtiyarlardandır. Peygamberimiz, "Kur'ânı, Muaz İbn-i Cebel'den alınız" buyurmuştur. 157 hadis rivâyet etmiştir. Ürdün

mubassır / مبصر

  • Okul düzenini sağlayan görevli. (Arapça)

müblenda

  • Kuvvetli, sağlam ve dayanıklı deve.

mücalih

  • Kışın da sağılan ve süt veren deve.

mücmere

  • Katı ve sağlam.

müekked

  • Kuvvetli, sağlam.
  • Te'kidli, kuvvetli, sağlamlaştırılmış, kuvvetlendirilmiş. Tekrar edilmiş.
  • Sağlamlaştırılmış.
  • Tekrar edilmiş, pekiştirilmiş.

müekkid

  • Sağlamlaştıran.
  • Te'kid eden, sağlamlaştıran, tekrar eden, tenbih eden.

müeyyed

  • Teyid edilmiş, sağlamlaştırılmış.
  • Te'yid edilmiş. Doğrulanmış. Kuvvetlendirilmiş. Sağlam. Sağlamlaştırılmış. Tekzib edilmemiş. Yardım görmüş.

müeyyid

  • Te'yid eden. Doğrulayan. Sağlamlaştıran. Yardım eden. Kuvvet veren.

müezzer

  • Muhkem, sağlam, dayanıklı.

muhafazakar / muhafazakâr

  • Koruyucu. (Farsça)
  • Dinî amel ve işlere muhabbet eden. Dinî inanışında sağlam olan ve değiştirmeden muhafaza eden yüksek ve sâdık insan. (Farsça)

muhalebe

  • Beraberce süt sağmak.

muhalib

  • Süt sağan.
  • Devrin hayır ve şerli işlerini tecrübe eden.

muhasara

  • Bir kişinin, diğer kimsenin elini tutup yürümesi veya ellerini birbirinin kuşağına sokup yürümeleri.

muhassın

  • Kale gibi mahfuz ve sağlam kalan ve kendini haramdan koruyan.

muhazele

  • Hakirlik, aşağılık, rezillik.

muhbir-i sadık / muhbir-i sâdık

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. Diğer Peygamberlere de denebilir. Çünkü hepsi sâdık, sağlam, doğru haberleri insanlara ulaştırmışlar, kendilerine bildirilenleri aynen bildirmişler, insanları doğruluğa, felâha, hakka, hakikata, imana dâvet etmişlerdir.

müheddel

  • Aşağı indirilen.

müheykel

  • Heykelleşmiş.
  • İri vücudlu ve sağlam.

muhkem / مُحْكَمْ

  • Sağlam.
  • Sağlam, sağlamlaştırılmış, kuvvetli.
  • Sağlam kılınmış, tahkîm edilmiş. İçinde hüküm bulunan, mânâsı açık olan âyet. Çoğulu muhkemâttır.
  • Sağlam. Metin. Sıkı sıkıya. Kuvvetli. Tahkim edilmiş. Sağlamlaştırılmış.
  • Fık: Tefsir edilenlerden daha kuvvetli olan söz. İhtimalli olmayan söz.
  • Sağlam.
  • Sağlam.

muhkem kaziye

  • Huk: Kat'i ve sağlam bozulmaz hüküm. Mahkemenin en sonunda vermiş olduğu kararlar. Temyiz mahkemesince tetkik ve tasdik edildikten sonra veyahut temyiz müddeti geçen bir mahkeme kararının, mevzuunu teşkil eden hâdise hakkında, kat'i bir karine ve delil ve kanunen değişmez bir hüküm olarak kabul edil

muhkemat / muhkemât

  • Muhkem olanlar. Sağlam ve kuvvetli olanlar.
  • İçinde hüküm bulunan ve mânası açık olanlar.
  • İslâmiyetin sağlam ve kuvvetli kanunları, emirleri; yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde açık sözler, kesinlik ifade eden naslar.
  • Sağlam ve mânâsı açık olanlar, kuvvetliler.

muhkim

  • Kuvvetleştiren, sağlam kılan, ihkâm eden.

mühr-i nübüvvet

  • Peygamberlik mührü; Peygamber efendimizin mübârek sırtı ortasında, sol küreğine yakın kalbi hizâsında bulunan nübüvvet mührü. Gümüş teninde, letâfet vardı, İrice Mühr-i nübüvvet vardı. Sırtında idi, Mühr-i nübüvvet, Sağ tarafına yakındı elbet. Bildirdi bize edenler ta'rîf, Bir büyük ben idi, mühr-i

muhsın

  • Kale gibi mahfuz ve sağlam olan. Kendini haramdan saklayan.

muhtebir

  • Yoklayan, deneyen, tecrübe eden.
  • Sağlam haberi olan. İyice bilen.

muhtekir

  • Hakir ve hor gören. Aşağı ve adi kabul eden. İhtikar eden.

muhteşi'

  • Kendini aşağı gören.

mukavim

  • Sağlam. Dayanıklı. Mukavemet eden. Direnen. Karşı duran.
  • Sağlam, dayanıklı.

mukavva

  • (Kuvvet. den) Sağlamlaştırılmış, kavileştirilmiş.

mülazım

  • Bir kimseye bağlı gibi olan.
  • Maaşsız acemilik hizmeti.
  • İlmiyyede: Medrese tahsilini bitirip icazet alan. Stajyer.
  • Eskiden askerlikte yüzbaşıdan aşağı rütbelerin derecesi, ünvanı.

mülemle

  • Bâzısı bâzısına yapışıp toplanmış şeyler.
  • Sağlam ve sert yuvarlak taş.

mümsik

  • Çok imsak eden, eli sıkı, bahil.
  • Bir şeye sağlam yapışan.

münekkes

  • Başaşağı edilmiş.

münhadir

  • İnişli, eğik.
  • Yokuşaşağı inen.

münhafıza

  • Harf söylenirken alt damaktan dilin ayrılması hâli.
  • Aşağılanmış olan.

münharif

  • (Harf. den) İnhiraf eden, yoldan çıkmış. Eğilmiş, çarpık. Usulünden çıkmış, sağlam olmayan.
  • Tecviddeki mânâsı için "İnhirâf"a bakınız.
  • Geo: Dört kenarlı, fakat hiçbir kenarı birbirine müsâvi ve müvâzi (eşit ve paralel) olmayan şekil. Sadece iki kenarı birbirine müvâzi (parale

münhatt

  • Aşağı inen, inhitât eden. Alçak. Çukur.

münhebit

  • (Hübut. dan) Yukarıdan aşağı inen. İnmiş, düşmüş.

münhedil

  • Sarkmış, aşağı salıverilmiş. Sarkık.

müntekis

  • Başaşağı dönen. Tersine yuvarlanan.

münzel

  • (Nüzul. den) İndirilmiş, yukardan aşağıya kısım kısım inmiş olan.

münzil

  • İnzal eden, aşağı indiren. Bir şeyi indiren.

mürevva'

  • Aklı, fikri, görünüşü ve düşünüşü sağlam olan kimse.

mürtekiz

  • (Rekz. den) Yerli yerinde sağlamca duran.

mürtesih

  • Sağlam, sıkı ve sabit olan.

müsafeha / müsâfeha

  • İki müslümanın, sağ elin avuç içlerini birbirine yapıştırıp, iki baş parmağın yanlarını birbirine değdirerek el sıkışması.

müsag

  • (Tekili: İsâga) Kalıba dökülmüş, akıtılmış olan.

musaggar

  • (Sagir. den) Küçültülmüş. Tasgir olunmuş, küçük yapılmış.

musaggara

  • (Bak: MUSAGGAR)

müsebbiha

  • Sağ elin ikinci parmağı. Şehâdet parmağı.

müşedded

  • Şeddelenmiş, Arapçada bir harfi iki kez okumayı sağlayan işaretin konulduğu harf.

müşedded ra / müşedded râ

  • Harflerin iki defa okunmasını sağlayan şedde işaretli râ harfi.

müsellemat

  • (Tekili: Müsellem) Doğruluğunda şüphe edilmeyen umumi bilgi ve kaideler. İslâmiyete ait, sağlamlığında şüphe olmayan esâslar.
  • Man: Dinleyenin hemen münakaşasız kabul ettiği kaziyeler.

müşeyyed

  • Yüksek ve sağlam, metin yapılı, muhkem.
  • Kuvvetlendirilmiş, sağlamlaştırılmış.

müşeyyid

  • Sağlam, yüksek yapı yapan.

müstahkem

  • Sağlamlaştırılmış, istihkâm edilmiş.
  • Tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış.
  • Sağlamlaştırılmış.

müstahkim

  • Sağlamlaştıran, istihkâm eden.

müstahlib

  • (Halb. dan) Sağan.

müstahlib-i leben

  • Süt sağan.

müstasgir

  • (Sagir. dan) Küçük gören, istisgar eden, küçümseyen.

müştedd

  • (Şiddet. den) Şiddetlenen, azan. Şiddetlenmiş.
  • Kuvvetlenmiş, sağlamlaşmış.

müstehiff

  • Hor ve hakir görüp aşağı ve bayağı sayarak alay edip eğlenen.

müstemirr

  • (Mürur. dan) Devam eden, sürekli, arasız.
  • Sağlam, muhkem, kavi, metin.

mutasallib

  • (Sulb. dan) Sertleşen, katılaşan.
  • Sağlam, sert.
  • Salâbetli. Din işlerinde çok gayretli.

mütedenni

  • Tedenni eden, gerileyen, aşağılanan.

mütedeyyin

  • Dindar. Din ile vazifeli. Sağlam müslüman, dine muhalefetten sakınan, dinine sâdık olan.
  • Borçlu olan.

müteekkid

  • (Te'kid. den) Sağlamlaşan, tekrarlanan.

mütegallib / مُتَغَلِّبْ

  • Zorla üstünlük sağlayan.

mütehaddir

  • Yuvarlanan, yokuş aşağı giden.

mütekavvim

  • Bozuk iken düzelen, eğri iken doğrulan.
  • İyi idâre edilen.
  • Sağlam, muhkem.
  • Müesses, te'sis edilmiş, kurulmuş.

mütenekkis

  • Ters dönüp başaşağı olan kimse.

mütenezzil

  • (Nüzul. den) Tenezzül eden, aşağı inen. Alçak gönüllülük eden.

müterakkıs

  • Aynı şekilde yukarı çıkıp aşağı inen, aynı tarzda sallanıp hareket eden.

mütesalih

  • Sağır gibi görünen. Sağırlık gösteren.

mütesalihin / mütesalihîn

  • (Tekili: Mütesalih) Sağır gibi görünenler, sağırlık gösterenler.

mütesallib / مُتَصَلِّبْ

  • Sağlamlaşmış, katılaşmış.

mütesammim

  • Kasdedici, kasdeden.
  • Sağlamlaştıran, muhkem eden.

müteseffil

  • (Çoğulu: Müteseffilîn) Sefil ve aşağı olan, bayağılaşan.

müteseffilin / müteseffilîn

  • (Tekili: Müteseffil) Sefilleşenler, aşağılık olanlar.

müteşerriz

  • Dibi sağlamlaştırılmış kitap.

müteşeyyid

  • Yükselten. Sağlamlaştıran.

mütevatir

  • Çok kimselerin naklettikleri haber. Yaygın haber. Herkesin veya alâkadarların işitip doğruluğunu kabul ettikleri kat'i, şüphesiz, sağlam haber. Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir cemaatın bir hâdise hakkında verdikleri haber.

müzdecir

  • Edilen yasağı kabul edip onunla amel eden.
  • Men'eden.

müzemmem

  • Aşağılık, bayağı ve küstah adam.

müzeyyifane / müzeyyifâne

  • Tezyif ederek, aşağılayarak.
  • Alay derecesine, hakaret edercesine. Aşağı görürcesine. (Farsça)
  • Tezyif ederek, aşağılayarak.

müzill

  • Bâzı kullarını aşağı ve zelîl eden mânâsına Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden).

muztabi'

  • Ridâsını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omuzuna atan kişi.

na'l

  • Nal. Ayağa giyilen tahta ayakkabı veya hayvanların ayağına çakılan demir.
  • Oturulacak yerlerin en aşağısı.

na-cunban

  • Kımıldamaz. Yerinde durur. Sağlam. (Farsça)

na-dürüst

  • Doğru olmayan. Eğri. (Farsça)
  • Sağlam, dürüst ve gerçek olmayan. (Farsça)
  • Yanlış, haksız. (Farsça)

na-üstüvar

  • Dayanıksız, sağlam olmıyan. (Farsça)
  • Münasebetsiz. (Farsça)

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.

nakkad

  • (Bak: Nekkad) Nakd eden. Paranın kalbını, sağlamını ayıran.
  • Tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran.
  • İmam, hatib.

nakl-i sahih

  • Bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması.

nakl-i sahih-i

  • Bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması.

nakl-i sahih-i kat'i / nakl-i sahih-i kat'î

  • Bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması.

namerd / nâmerd / نامرد

  • Alçak, aşağılık, namert. (Farsça)

nass-ı hadis

  • Hadisin açık, gerçek ifadesi. Muhtemeli olmayan sağlam mânaya delâlet eden lâfız. Delil mânâsına olan "Nass-ül fukaha" bundan alınmıştır.

nazil / nâzil

  • (Nüzul. dan) Nüzul eden, inen, yukardan aşağıya inen, bir yere konan. Bir yerde konaklayan.
  • Yukarıdan aşağıya inen.
  • Bir yere konan, konaklayan.

nazil olmak / nâzil olmak

  • Yukardan aşağıya inmek; mukaddes kitabların vahiy yoluyla peygamberlere gönderilmesi.

nebit

  • Muhkem, sağlam, katı.

necih

  • Galip ve muzaffer.
  • Sabırlı.
  • Sağlam rey.

necnece

  • Geriye döndürmek.
  • Engel olmak, men'etmek. Bir nesneyi aşağı getirmek.
  • Zayıf etmek, zayıflatmak.

nefs-i natıka / nefs-i nâtıka

  • İnsanı hep kötülük ve aşağılık işler yapmaya sürükleyen nefs. Nefs-i emmâre.

nefuh

  • Sütü sağılmadan çıkıp akan deve.

nehr

  • Boğazlamak, kesmek.
  • Namazda sağ elini sol eli üzerine koymak.
  • Sadr, göğüs.

neib

  • Karga sesi.
  • Ağaçtan yemiş indirmek.
  • Süt sağmak.

nekkad

  • Bir şeyin iyisini kötüsünü seçen kimse.
  • Paranın sağlamını kalpından ayıran.
  • İmam, hatib ve kayyum gibi hizmet sahiblerinin, vazifelerine devam edip etmediklerini murakabe ve devam etmiyenlere tenbihat, icra ve devamsızlıkları tesbit eden vazifeli kişi.

neks

  • Başaşağı etmek, ters döndürmek.
  • Aynı hastalığın geri gelmesi.

neküs

  • (Nekis - Neküs) Baş aşağı etmek.

neseb

  • Soy, şecere. Çocuğu ana ve babaya bağlayan kan bağı. Ekseriya baba yönünden olan yakınlık için kullanılır. Babalar ve yukarıya doğru büyük babalar ile oğullar ve aşağıya doğru oğullar arasındaki alâkaya amûdî yakınlık; erkek kardeşler ile bunların oğ ulları ve amca oğulları arasındaki alâkaya ufkî y

nesel

  • Davar sağıldıktan sonra meme başlarında arta kalan sütü.
  • İki tarafı saf saf ağaçlar olan yol.

netice-i burhan-ı bahir / netice-i burhan-ı bâhir

  • Açık, parlak, kesin ve sağlam delilin sonucu.

nigun

  • Tersine dönmüş, altüst olmuş, başaşağı. (Farsça)
  • Ters, uğursuz, aksi. (Farsça)

nigunsar / nigunsâr

  • Başaşağı. (Farsça)

nişib

  • (Yukarıdan aşağıya) iniş. (Farsça)

nüd'e

  • Mal çokluğu.
  • Kavs-i kuzeh. Gökkuşağı.
  • Et köpüğünün üstü.
  • İç yağı.

nüdfe

  • Atılmış az nesne.
  • Sağılmış az süt.

nüşafe

  • Sütü sağdıklarında üzerine gelen köpük.

nüve-i imtisal

  • Emre uymayı sağlayan eşyanın mahiyetindeki temel çekirdek, özellik.

nüzul / nüzûl

  • İniş, inmek, aşağı inmek, konaklamak.
  • Nüzül, felç hastalığı.
  • Hacıların Mina'ya gelip konaklamaları.
  • Aşağı inme.
  • Konaklama. Kur'ân sûrelerinin inişi, vahyin gelişi.
  • Gökten aşağıya inme.

pa-çe

  • Küçük ayak. Pantolon, şalvar gibi şeylerin dizden aşağı olan kısmı. Paça. (Farsça)
  • Koyun, keçi ve sığır ayağı. (Farsça)
  • Koyun, keçi ve sığır ayağından yapılan yemek. (Farsça)

paydar / pâydâr / پایدار

  • (Pâyidar) İyice yerleşmiş. Devamlı, kadim. (Farsça)
  • Sağlam. Muhkem. (Farsça)
  • Sermedî. (Farsça)
  • Bedi. ' (Farsça)
  • Sâbit. (Farsça)
  • Kalıcı, sağlam, sürekli, devamlı. (Farsça)

Payidar / pây-dâr / پایدار

  • İyice yerleşmiş, sağlam, devamlı, sürekli

payidar / pâyidâr / pâyidar / پایدار

  • İyice yerleşmiş, sağlam, sürekli.

    “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır Ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır”
    Gazi Mustafa Kemal Atatürk

  • Kalıcı, sağlam, sürekli, devamlı. (Farsça)

payin / pâyin / پایين

  • Aşağı. Aşağı taraf. (Farsça)
  • Merdivenin ilk basamağı. (Farsça)
  • Aşağı. (Farsça)

pespaye / pespâye

  • Aşağı, alçak.

pest

  • Alçak, aşağı. Hafif, yavaş ses. (Farsça)
  • Sesi galiz, kalın ve korkunç olan. (Farsça)
  • Aşağı.

pestpaye

  • (Çoğulu: Pestpayegân) Payesi, derecesi aşağı olan, âdi. Alçak. Bayağı. Pespaye.

pise

  • Saksağan. (Farsça)
  • Alaca renk. (Farsça)

polat

  • (Pulat da denir) Çelik.
  • Mc: Sağlam, sert.
  • Çelik; sağlam, sert.

rabıta-i metin

  • Sağlam, kuvvetli bağ.

radde

  • Derece. Rütbe. Sıra. Kerte. Mertebe.
  • Aşağı yukarı.
  • Fayda, menfaat.
  • Çizgi, hat.

radua

  • Kuzusunu emziren ve hem de sağılır olan koyun.

rain

  • Muhkem, sağlam yapılı, berk yer.

rasafet

  • Dayanıklılık, sağlamlık.

rasanet / rasânet

  • Sağlamlık, dayanıklık.
  • Sabit, muhkem, metin.
  • Sağlamlık.
  • Sağlamlık.

rasif

  • Dayanıklı, sağlam, muhkem.
  • Taş temel, rıhtım.
  • Denizin yüzüne çıkmış kayalar.

rasih / râsih / راسخ / رَاسِخْ

  • (Çoğulu: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam.
  • Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan.
  • İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.
  • İyice oturmuş, yerleşmiş, sağlam.
  • Derin din bilgisi olan. (Arapça)
  • Temeli sağlam olan. (Arapça)
  • Derinlik sahibi ve sağlam olan.

rasihane / rasihâne / râsihane / râsihâne

  • Sağlamca, sağlam delil ve bürhana dayanmak suretiyle. (Farsça)
  • Derinlemesine, sağlamca.
  • Sağlam ve köklü bir şekilde.

rasihun

  • (Tekili: Rasihîn) (Râsih) Âlimler, din bilgisi çok sağlam ve derin olan büyük zatlar.
  • Temeli kuvvetli ve sağlam olanlar.

rasin / rasîn

  • Sağlam, dayanıklı.
  • Sabit hüküm.
  • Sağlam.
  • Sağlam, dayanıklı.

rasras

  • Sağlam ve sert yer.

rasrasa

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

rass

  • Binayı sağlamlaştırmak.
  • Birbirine darlık getirmek.
  • Bazısını bazısına ulaştırmak.

rast / râst / راست

  • Doğru. (Farsça)
  • Düz. (Farsça)
  • Sağ. (Farsça)

rast u çep

  • Sağ sol, sağdan soldan. (Farsça)

recla'

  • Katı, sağlam, sert.
  • Bir ayağı beyaz olan dişi koyun. (Müz: Ercel)

rekiz

  • (Rekz. den) Sağlam.
  • Gizli, gömülü define.

reks

  • (Rekkese) Geri döndürmek, çevirmek, tepesi aşağı etmek.

resanet / resânet

  • Sağlamlık.

revabıt-ı hayat-ı içtimaiye

  • Toplum hayatını sağlayan bağlar.

rezen

  • (Çoğulu: Revâzin) İçeri çukurca olup su toplanabilen yüksek ve sağlam yer.

rezin

  • Vakarlı, temkinli, ağır başlı, sağlam.

ribat

  • Bağ, bazı sinirler.
  • Sağlam yapı.
  • Han vesaire gibi konaklanacak yer.
  • (Çoğulu: Ribâtât) Han gibi konaklanacak yer. Tekke.
  • Bağ, ip.
  • Sağlam yapı.

ribatet

  • Kalb kuvveti.
  • Tahammül, sabır.
  • Kalbi sağlam olma.

rübb

  • (Çoğulu: Rubub) En aşağı derece ile pişmiş ve üçte birinden azı gitmiş olan sıkılmış üzüm.

rubz

  • Her nesnenin ortası.
  • Bazısı bazısının üzerine sağılmış süt.

rükn

  • Direk. Esas.
  • Kuvvet.
  • Bir şeyin en fazla sağlam olan tarafı veya köşesi veya temeli.
  • Bir cemaatin ileri gelenlerinden olan.
  • Nüfuzlu, kuvvetli ve ehemmiyetli kimse.
  • Bir şeyin en sağlam tarafı, temeli, direği.
  • Kolon, direk.
  • Önemli kimse.

rükn-ü metin

  • Sağlam esas.

rükn-ü salabet / rükn-ü salâbet

  • Sağlamlığın, pekliğin direği, sütunu.

rüsg

  • (Çoğulu: Ersâg) Bilek.
  • Hayvanların tırnağıyla baldırı arasında olan incecik yer.

rüsuh / rüsûh

  • İlim ve fennin derinliğine vukufiyet. Sağlamlık. Devamlılık. Yerinde, sağlam, sâbit ve devamlı olmak.
  • Meharet, meleke.
  • Bir ilmin derinliğine, özüne ve inceliğine vakıf olma, sağlam ve geniş bilgi sahibi olma.
  • Ustalık, sağlamlık, maharet.

rüsuh-u tam

  • Tam olarak kökleşme, sağlamlaşma.

rüsva-yı alem / rüsva-yı âlem

  • En aşağılık ve âdi adam.

rüsve

  • Muhkem ve sağlam olmak.
  • Sâbit olmak.

rüşvet

  • Bir iş gördürmek, haksızı haklı göstermek gibi maksatlarla bir görevliye verilen para, mal veya sağlanan menfaat.

sa'saa

  • Keçiyi sağmak için çağırmak.

sabr-ı eyyub-u metanet / sabr-ı eyyub-u metânet

  • Hz. Eyyub'un (a.s.) sabrındaki sağlamlık.

şabub

  • (Çoğulu: Şeabib) Sağanak yağmur.

sadıh

  • Kavi, sağlam, kuvvetli.

sadk

  • Berk, sağlam, muhkem süngü.

safd

  • Yağlamak.
  • Sağlamlaştırmak, muhkem etmek.

şafi / şâfî

  • Yarattıklarına şifa verip iyileştiren, sağlık ihsan eden Allah.

safil / sâfil / سافل

  • Aşağı.
  • Aşağı, aşağıda. (Arapça)

safile

  • Dip, alt taraf. Bir şeyin aşağısı.

safilin / safilîn / sâfilîn

  • Alçaklar, aşağılar, sefiller. Allah'tan (C.C.) uzak olanlar.
  • Aşağı taraflar.
  • Aşağılar.

safiliyyet

  • Alçaklık, aşağılık.

safra

  • Dengeyi sağlamak için yelkenli gemilerin sintinelerine konan mâden, taş, kum gibi ağırlıklar.

sagair

  • (Tekili: Sagire) Küçük günahlar.

sagat

  • Aslı "sagavet" olup, bir cihete meyil demek olan "sagav" masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : "tasgi" gelir. " Velitasgi ileyh"; söz dinlemek veya dikkat edip kulak vermek, imâle-i guş etmek demek olan ısga da, bundan müştaktır.

sagban / sagbân

  • (Bak: SAGIB)

sagıb

  • Aç kimse. (Müe: Sagbâ)

sagır

  • Zelil ve aşağılık kimse.

sagire

  • (Bak: SAGİR)
  • (Çoğulu: Sagair) Küçük günah.

sagy

  • (Sagv) Meyletmek, yönelmek.
  • Güneşin batmaya meyletmesi.

sahabe / sahâbe

  • (Sahâbi) Sâhibler. Sâhib çıkanlar.
  • Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (A.S.M.) sağ iken mü'min olarak görmüş, mü'min olarak vefat etmiş erkek müslüman.
  • Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem sağlığında bir an gören, eğer âmâ ise (gözü görmüyorsa), bir an konuşan, îmân etmiş büyük-küçük mü'minlerin birkaç tânesine veya daha fazlasına verilen isim. Sâhib kelimesinin çokluk şeklidir. Hürmet ve saygı için, "Resûlullah'ın kıymetli ve mübârek a

sahabi / sahâbî

  • Peygamber efendimizi sağlığında ve peygamber iken bir ân gören, eğer âmâ (gözü görmüyor) ise bir ân konuşan büyük ve küçük müslümanlardan bir tânesine verilen isim.

sahabiye

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı sağ iken görmüş olan ve mü'mine olarak vefat etmiş bulunan kadın müslüman.

sahc

  • Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi.
  • Kaşımak.
  • Tırmalamak.

sahh

  • şiddetinden kulaklar tutulan çığlık.
  • Sağlam bir şeyle vurmak.
  • Cemetmek, toplamak.

sahha

  • Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık.

sahih / sahîh

  • Doğru, sağlam, kesin hadîs.
  • Gerçek.
  • Sağ, sağlam.
  • Tam, eksiksiz.
  • Doğru, güvenilir, sağlam.

şahmerdan

  • (Şâh-ı merdan) Mertlerin şahı, Hazret-i Ali (R.A.). (Farsça)
  • Aşağı yukarı çıkan büyük demir tokmak. (Farsça)

saht

  • Zor güç,
  • Sert, katı, çetin.
  • Güçlü, kuvvetli, sağlam.

şakika

  • Ana baba bir kız kardeş.
  • Yarım başağrısı.

sakim

  • Hasta, keyifsiz, sağlam olmayan.
  • Yanlış.

sala'

  • Kuyruğun sağı veya solu.

salabet / salâbet / صلابت / صَلَابَتْ

  • Metanet, katılık, sulbiyet.
  • Peklik, dayanma. Sağlamlık.
  • Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik)
  • Sağlamlık, sertlik.
  • Katılık, sağlamlık, merdane tavır.
  • Sağlamlık. (Arapça)
  • Sağlamlık, sertlik.

salabet-i diniye / salâbet-i dîniye / صَلَابَتِ د۪ينِيَه

  • Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık.
  • Dînî yönden sağlamlık.

salabet-i imaniye / salâbet-i imaniye

  • İman sağlamlığı; dinin emirlerini korumada ve uygulamada ciddiyet ve sağlamlık.

salabet-idiniyye / salâbet-idîniyye

  • Din sağlamlığı, din gayreti, din kuvveti.

salabetli / salâbetli

  • Dâvâsına çok sağlam ve tavizsiz bağlı olan.

salahdi

  • Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem.

saldah

  • Sağlam ve katı nesne.

salfa'

  • Sağlam ve sert yer.

salim / sâlim / سالم

  • Sağlam.
  • Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz.
  • Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan.
  • Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler.
  • İçinde harf-i illet bulunma
  • Sağlam, noksansız.
  • Sağlam, eksiksiz, korkusuz.
  • Sağ, esenlik içinde. (Arapça)
  • Sağlam. (Arapça)

salimen / sâlimen / سالما

  • Sağ, sağlam ve sıhhatta olarak.
  • Emin olarak, emniyetle.
  • Sağlam ve eksiksiz bir hâlde.
  • Sağ salim. (Arapça)

salimin / sâlimîn

  • (Tekili: Sâlim) Sağ, sağlam ve sıhhatta olanlar. Sâlimler.

sam

  • Ölüm, mevt.
  • Yer altındaki altın damarı.
  • Gök kuşağı.
  • Ateş.
  • Sersemlik hastalığı.
  • Hazret-i Nuh'un (A.S.) oğullarından birinin ismi.

şam

  • Akşam. Akşam yemeği. "Şe'm, şâm" Arapçada "sol" mânâsına gelir. "Yemen" sağ demek olduğundan Hicaz'a nisbetle sol taraftaki memleketlere Şam, sağ tarafdaki beldeye de Yemen ismi verilmiştir.
  • Suriye ve Lübnan memleketlerine de Şam denilmiştir.
  • Arabların Dımışk dedikleri şehrin

sam'are

  • Sağlam ve dayanıklı, sert.

samem

  • Sağırlık.

samm

  • Sağır olmak.
  • Şişenin ağzını tıkamak.
  • Katı, sağlam ve sert madde.
  • Vurmak.

samma

  • Sesi çıkmayan, sessiz.
  • Sağır ve dilsiz.
  • Katı ve son kaya.
  • Sağlam ve sert yer.
  • Belâ.
  • Zahmet, meşakkat.

san'

  • Sağlam ve muhkem yer.

san'at-üt tedelli

  • İlm-i belagatın bir kaidesi. En âlâdan başlayıp ednaya doğru gitme, yukarıdan aşağıya inme san'atı.

sanduka

  • Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk, taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda sandukalar taştan y

şantaj

  • Bir kimsenin suçunu veya yüz karasını meydana çıkarmak tehdidiyle menfaat sağlamaya çalışma. (Fransızca)

sarad

  • Yer bağırsağı.

sarb

  • Sütü birbiri üstüne sağmak.
  • Bevlini hapsetmek.
  • Çok ekşimiş süt.
  • "Zamk-ı talh" denilen ağaç sakızı.

şat'

  • Yerden yeni çıkan taze ekin yaprağı. Ekinlerin taze çıkan filizleri, yaprağı.
  • Su arkı.
  • Cima etmek.
  • Bağlayıp sağlamlaştırmak.

sayed

  • Başını yukarı kaldırıp kibirlenmek ve sağına soluna iltifat etmemek.

sayibe

  • (Çoğulu: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen dişi deve.
  • "Ümm-ül bahire" adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü sağılmaz. Yabana salarlar, ölünceye kadar gezer.

sayis

  • (Siyaset. den) At uşağı, seyis. Koyun güdücü.

sebat / ثبات / sebât / ثَبَاتْ

  • Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak.
  • Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak.
  • Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek.
  • Sağlamlık, yılmama.
  • Yılmama, sağlam durma.

sebatkar / sebatkâr / sebâtkâr / ثَبَاتْكَارْ

  • Sağlam, yerinden oynamaz. (Farsça)
  • Ahdine, vefakârlığına sâdık ve sağlam olan. (Farsça)
  • Sebat eden, sağlam.
  • Yılmayan, sağlam duran.

sebbabe

  • Şehâdet parmağı. Sağ elin baştan ikinci parmağı.

şebh

  • Çekmek.
  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Süt sağarken çıkan ses.

sebükser / سبك سر

  • (Çoğulu: Sebükserân) Hafif düşünceli. (Farsça)
  • Sefih, aşağılık. (Farsça)
  • Dangalak. (Farsça)
  • Aşağılık. (Farsça)

şecere-i tubaa / şecere-i tubaâ

  • Cennet'teki saadet ağacı, dalları aşağıda ve kökü yukarıda olan Tuba ağacı.

şedd-i nitak-ı himmet

  • Himmet kuşağını kuşanma. İşe ciddi, gayretle sarılma.

sedd-i rasin

  • Sağlam set.

sedd-i rasin-i istinad / sedd-i rasîn-i istinad

  • Dayanılacak çok sağlam ve sarsılmaz sed, engel.

sedd-i sedid

  • Yıkılması zor olan, sağlam sed. Yıkılmayacak derecede sağlam sedd.
  • Aşılmaz sağlam engel.

şeddadi / şeddadî

  • Çok büyük ve sağlam yapı.

şedde

  • Kur'an-ı Kerim okurken tek sessiz harfin iki defa okunmasına yarayan işaret.
  • Seğirtmek. Yürümekle şiddet göstermek. Bir şeyi kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak.

şeddeli ra / şeddeli râ

  • Harflerin iki defa okunmasını sağlayan şedde işaretli râ harfi.

sedid

  • Doğru, sağlam.

sefalet / sefâlet

  • Düşkünlük, aşağılık.

sefele

  • (Tekili: Sâfil) Alçak kimseler. Aşağı kimseler. Alçaklar.

sefil / sefîl / سفيل

  • Düşkün, aşağı.
  • Aşağılık. (Arapça)
  • Yoksul. (Arapça)

sefile / سفيله

  • Aşağılık kadın. (Arapça)
  • Yoksul kadın. (Arapça)
  • Orospu. (Arapça)

şegaf

  • Yürek kabı. Yüreği çevreleyen nâzik deri.
  • Sağ tarafta iyeği kemiği altında olan bir hastalık.
  • Bir nesneyi çevirip kaplamak.

selamet

  • Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak.
  • Neticede imân ile kabre girmek.
  • Edb: Doğruluk, sağlamlık.

selim / selîm / سليم / سَل۪يمْ

  • (Selâmet. den) Sağlam, kusursuz. Refah ve selâmet üzere bulunan.
  • Sağlam, kusursuz.
  • Sağlam, kusursuz, refah ve selamet üzere bulunan.
  • Sağlam, doğru.
  • Sağlam. (Arapça)
  • Sağlam, bozulmamış olan.

sempati

  • Cana yakınlık, sıcak kanlılık. (Fransızca)
  • Tıb: Her omurilik boyunca olan sağlı sollu yirmi üç boğumdan geçen iki paralel ağ şeklinde sinir sistemi. (Fransızca)

sened-i hakiki ve kat'i / sened-i hakikî ve kat'î

  • Hakiki, sağlam ve kesin senet, dayanak.

sened-i sahih / sened-i sahîh / سَنَدِ صَح۪يحْ

  • Sağlam olduğunu gösterir delil.
  • Sağlam senet.

senedi / senedî

  • Sağlam kaynaklara dayalı.

şerce

  • Dağdan aşağı sahraya inen akıcı su.

serdab

  • Yer altında olan serin ve soğuk oda, bodrum. Böyle yerler ekseriyetle sıcak bölgelerde, gündüzleri sıcaktan korunmak için yapılırdı. Anadolu'nun bazı yerlerinde buna "zir-i zemin" denilir. (Farsça)
  • Tar: Padişah saraylarında, sağ ve sol taraflarında birer oda bulunan üç köşeli sofalara verilen (Farsça)

şeriat-ı fıtriye-i ilahiye / şeriat-ı fıtriye-i ilâhiye

  • Düzeni ve ahengi sağlamak için Allah tarafından kainata koyulan ve bütün varlıkların uymak zorunda olduğu kanun ve kuralların tamamı.

şeriat-ı fıtriye-i kübra / şeriat-ı fıtriye-i kübrâ

  • Kâinattaki düzen ve intizamı sağlayan, bütün varlıkların tabi olduğu büyük kanun; tabiat kanunlarının bütünü.

şeriat-ı fıtriye-i kübra-yı ilahiye / şeriat-ı fıtriye-i kübrâ-yı ilâhiye

  • Kainattaki düzen ve intizamı sağlayan, bütün varlıkların tabi olduğu büyük, İlâhi kanunlar.

sernigun / sernigûn / سرنگون

  • Baş aşağı olmuş. (Farsça)
  • Tersine dönmüş. (Farsça)
  • Bahtsız. (Farsça)
  • Başaşağı, tepetakla. (Farsça)
  • Sernigûn olmak: Tepetakla olmak, başaşağı gelmek, yenilmek. (Farsça)

sert

  • Aşağı getirmek.
  • Yutmak.

sertapa

  • Baştan ayağa. Baştan aşağı. (Farsça)

şeten

  • (Çoğulu: Eştân) Sağlam bükülmüş uzun urgan.
  • Uzak olmak.
  • Sağlam yapmak.

şevagil

  • (Tekili: Şagile) Uğraşmalar, meşguliyetler.

sevg

  • Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi.
  • Kolay, âsan ve yumuşak olmak.

şevk

  • Çok istek, şiddetli arzu.
  • Neş'e.
  • Bir şeyi bir yere şeye sağlamca bağlama.
  • Memnun. Şâduman.

sevl

  • Karnı göbeğinden aşağıya sarkmak.

şeyh

  • İhtiyâr.
  • Bir ilim dalında ihtisas etmiş olan.
  • Mürşîd-i kâmil; insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatan, dîni, İslâm'ı yayan ve onların mânen olgunlaşmalarını sağlayan rehber zât. Çoğul şekli meşâyıh ve şüyûhtur.

seyr-i anillah-i billah / seyr-i anillah-i billâh

  • Yüksek bilgilerden, aşağı bilgilere inme. Tasavvufta nihâyete (maksada) ulaşan velînin geri dönmesi ve mahlûkları bilmeğe kadar inmesi.

şezen

  • Nahiye, cânip, taraf.
  • Kaba ve sağlam yer.

şezim

  • Sağlam, muhkem ve uzun.

şib

  • İniş. Aşağı doğru eğiklik. (Farsça)

sidret-ül-münteha / sidret-ül-müntehâ

  • Yedinci kat semâda (gökte) Arş'ın sağında bulunan ağaç. Bu hususta değişik rivâyetler vardır.

şifa

  • İyileşme, sağlıklı olma.

sıfat-ı erbaa / sıfât-ı erbaa

  • Dört sıfat; sağırlık, dilsizlik, körlük, karanlık.

sıhhat / صحت / صِحَّتْ

  • Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık.
  • Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır. (Sözün sağlamlığı diye tercüme edilebilen sıhhat-ı ifade: Bir ibarede zâf-ı te'lif, ta'kid, garabet, tetabu-u izafet, tekrar, tenafür, şivesizlik v.s. gibi kusurlar bulunmamakla tahakkuk eder...)
  • Sağlamlık, doğruluk.
  • Sağlık.
  • Doğruluk. (Arapça)
  • Sağlık. (Arapça)
  • Sağlıklı, doğru olma.

sıhhat-i beden

  • Vücut sağlığı.

sıhhat-i fikir

  • Fikrin sağlamlığı.

sıhhat-ı muhakeme

  • Sağlıklı değerlendirme, hüküm verme.

sıhhat-i ubudiyet / sıhhat-i ubûdiyet

  • Kulluğu sağlıklı bir şekilde yapma.

sıhhat-i uhreviye

  • Ahiret hayatında sağlıklı olma.

sıhhi / sıhhî / صحى

  • Sağlıklı.
  • Sıhhata, sağlamlığa, doğruluğa dâir ve müteallik.
  • Sağlıkla ilgili. (Arapça)

sıhhi heyet / sıhhî heyet

  • Sağlık kurulu.

sıhhiye / صحيه / صِحِّيَه

  • Sağlık ve hekimlik işleriyle uğraşan dâire.
  • Sağlık işleri.
  • Sağlık işleri dairesi. (Arapça)
  • Sağlığa âit.

sıhhiye heyeti

  • Sağlık işleriyle uğraşan kurul.

sıhhıye raporu

  • Sağlık raporu.

sihr

  • Tabiat kuvvetleri, fizik, kimyâ ve biyoloji kânunları dışında gizli sebebler kullanarak, garip şeyleri yapmayı sağlayan iş, büyü.

sıkke

  • Bağlamak, sağlamlaştırmak, muhkem etmek.
  • Ulaştırmak.

sille-i zillet

  • Aşağılık ve horlanma tokadı.

şimal

  • Sol, sol taraf. Sağın ve cenubun zıddı. Kuzey.

şü'bub

  • Birden yağan sağanaklı yağmur.
  • Hiddetli ve şiddetli olan.
  • Şiddetli güneş harareti.

süfli / süflî / سفلى

  • Aşağı, alçak.
  • Aşağıda bulunan.
  • Alçak, pek aşağı olan.
  • Aşağı, adi.
  • Aşağıda bulunan, alçak, âdi, bayağı, kılıksız, kıyafetsiz.
  • Aşağı, aşağıda. (Arapça)
  • Adi, bayağı. (Arapça)

süfliyat / süfliyât

  • Aşağı şeyler.

süfliyet

  • Aşağılık, adilik.
  • Alçaklık, aşağılık.

sükuredyun

  • Yaban sarmısağı.

sukut

  • Düşme. Yukardan aşağıya birden iniverme.
  • Değerini kaybetme. Bozulma.
  • Devrilme.
  • Mahvolma.
  • Ahlâk bakımından alçalma.
  • Büyük bir vazifeden ayrılma.
  • Sarkma.
  • Çocuğun eksik veya ölü olarak doğması.

suluh

  • Sahte olmayıp geçer akçalar. Sağlam ve hakiki paralar.

summ

  • İşitmez olanlar, sağır olanlar. Duymayanlar.

şümuh

  • Pek yüksek olmak.
  • Sedid. Sağlam sed.

sünuh

  • Sâbit olma. Sağlam ve emin olma.
  • İyice bilme.

surre

  • Para kesesi, cüzdan. Osmanlı pâdişâhlarının her yıl hac mevsiminde Haremeyn-i şerîfeyn (Mekke ve Medîne) halkına ve buralarda geçici olarak bulunan müslümanlara, mukaddes yerlerin ve hac yollarının emniyetini sağlayan Mekke şeriflerine ve Hicaz bölge sindeki diğer idârecilere gönderdikleri para ve d

sütun

  • Direk, amud, rükün. Silindir biçiminde destek. (Farsça)
  • Gazete veya kitap sahifelerinde yukarıdan aşağıya olan bölünmüş kısımlardan herbiri. Kolon. (Farsça)

ta'

  • Alçak, iniş yer.
  • Başı aşağı etmek.

ta'riz

  • Gizleme, saklama.
  • Sağlamlaştırma.
  • Alıp götürme.

ta'ziye / تعزیه / تَعْزِيَه

  • Yeni ölen birisinin yakınlarının acısını paylaşır söz söylemek, teselli etmek. Baş sağlığı dilemek. "Allah sabr-ı cemil ihsan etsin" diye söylemek.
  • Başsağlığı dileme. (Arapça)
  • Şiîlikte yas töreni. (Arapça)
  • Baş sağlığı dileme.

ta'ziyename / ta'ziyenâme / تَعْزِيَه نَامَه

  • Başsağlığı mektubu.

ta'ziyet / تعزیت

  • Başsağlığı dileme. (Arapça)

ta'ziyetname / ta'ziyetnâme / تعزیت نامه

  • Başsağlığı mektubu. (Arapça - Farsça)

taahhüd

  • (Ahd. den) Bir işin veya bir şeyin yapılması için söz verme, üzerine almak. İltizam etme. Resmi söz verme. Yüklenme.
  • Postaya verilen bir şeyin, yerine varmasını sağlama.

tabii / tabiî

  • Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar.

tadabbür

  • Muhkem olmak, sağlamlaşmak.
  • Bağlanmak.

tahaddür

  • (Hadr. dan) İnişe doğru akıp gitme.
  • Yokuş aşağı hızla inme.

tahalhul

  • Deprenmek, harekete gelmek.
  • Aşağı etmek.

tahammüs

  • Sağlamlık, muhkemlik.

tahassungah / tahassungâh

  • Sağlam korunulacak yer. Sağlam sığınak. (Farsça)

tahdim

  • Hizmet ettirmek.
  • Atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı olmak.

tahfil

  • Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.

tahfiz

  • Aşağı indirmek.
  • Asan etmek, kolaylaştırmak.

tahkim / تحكيم / tahkîm / تَحْك۪يمْ

  • Hakem tayin etmek. Hâkim nasbeylemek.
  • Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırmak, kavileştirmek.
  • Birisini fesattan men'eylemek.
  • Mahkemede hasmın dâvalarının açıkça belli olması için hâkimi değiştirmek.
  • Sağlamlaştırmak.
  • Sağlamlaştırma. (Arapça)
  • Tahkim edilmek: Sağlamlaştırılmak. (Arapça)
  • Tahkim etmek: Sağlamlaştırmak. (Arapça)
  • Sağlamlaştırma.

tahkim eden

  • Sağlamlaştıran.

tahkimat / tahkimât / tahkîmât / تحكيمات

  • Ask: Bir yeri düşmanın hücumuna karşı sağlamlaştırmak.
  • Sağlamlaştırmalar. (Arapça)
  • Sağlamlaştırılmış yer. (Arapça)

tahkir / tahkîr / تحقير

  • Aşağılama, hafife alma, hakaret etme.
  • Hareket etmek. Hor görmek. Küçük görmek. Aşağı ve alçak addetmek.
  • Aşağılama.
  • Küçümseme, aşağılama. (Arapça)
  • Tahkîr edilmek: Aşağılanmak. (Arapça)
  • Tahkîr etmek: Aşağılamak. (Arapça)

tahkir eden

  • Aşağılayan, hakaret eden.

tahkir etmek / tahkîr etmek

  • Hor görmek, kötülemek, aşağılamak, birine veya bir şeye söz ve hareketle hakâret etmek, saygı ve hürmet gösterilmesi, üstün tutulması lâzım olan şeyleri aşağı tutmak, saygısızlık etmek.

tahkiramiz / tahkîrâmiz / تحقير آميز

  • Aşağılayıcı. (Arapça - Farsça)

tahkirat / tahkirât

  • Hakaretler, aşağılamalar.
  • Aşağılamalar.

tahkirkarane / tahkirkârâne

  • Aşağılayarak, hakaret eder tarzda.
  • Aşağılarcasına.

tahlil etmek / tahlîl etmek

  • Abdest alırken el ve ayak parmakları arasına sol, sakalın sarkan kısmının içine ise sağ elin yaş parmaklarını tarak gibi sokarak karıştırmak.

tahmin

  • (Hamn. dan) Aşağı yukarı bir fikir söylemek. İhtimallere dayanan düşünce. Zayıf delil ile hüküm ve kıyas etmek.
  • Aşağı yukarı belirleme.