LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Sûk ifadesini içeren 330 kelime bulundu...

afitabcemal / âfitâbcemâl / آفتاب جمال

  • Güzel yüzlü, parlak yüzlü, yüzü güneş gibi parlayan, sevgili, maşuk. (Farsça - Arapça)

ahen-be

  • Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar. (Farsça)

ahtal

  • Çabuk yürüyen.
  • Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.

ajeng / âjeng / آژنگ

  • Buruşuk, cilt kırışığı. (Farsça)

akika / akîka

  • Yeni doğan çocuk için Allah'a şükür maksadıyla kesilen kurban.
  • Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana "Nesike" de denir.
  • Çocuk nîmetine karşılık, Allahü teâlâya şükr niyeti ile kesilen hayvan.
  • Yeni doğan çocuk için şükür niyetiyle kesilen kurban.

aktab-ı erbaa / aktâb-ı erbaa

  • Ehl-i sünnet âlimleri ve mütebahhir ve maneviyatta çok ileri zatlar tarafından şimdiye kadar dört büyük kutup olarak bilinen veliler. (Seyyid Abdulkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevi, Seyyid Ahmed-i Rufâi, Seyyid İbrahim Desuki.)
  • Dört büyük kutub zât (Seyyid Abdülkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid Ahmed-i Rufâî ve Seyyid İbrahim Desukî).

alak

  • Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan.
  • Yapışkan veya ilişken nesne.
  • Hayvanat.
  • Bir işe mülâzemet eylemek.
  • Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak.
  • Bir şeye ilişip tutulmak.
  • Yapışkan, ba

alaka

  • Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.

aramide / ârâmide

  • Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan. (Farsça)

asayiş-perver / asâyiş-perver

  • Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen. (Farsça)

aska' / askâ'

  • (Tekili: Suk) Çeşme duvarlarının bölmeleri.
  • Bölgeler.

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

avam-ı melaike / avâm-ı melâike

  • Meleklerden dereceleri düşük olanlar.

ayn-ı şükür

  • Tamamıyla şükür.

azadi / azadî

  • Serbestlik. Hürriyet.
  • şükür.

bab-ür-rahme / bâb-ür-rahme

  • Rahmet kapısı. Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin yaptırdığı mescidin batı duvarındaki iki kapıdan biri. Bâb-ül-Âtike ve Bâb-üs-Sûk diye de bilinir.

bast

  • Genişlemek, açmak, yaymak.
  • Bir şeye el uzatmak.
  • Sevindirmek.
  • Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak.
  • Özür kabul etmek.
  • Kaplamak.
  • Tas: Allahın cemâl tecellisiyle kalbin sükûn ve huzur içinde ferahlaması. (Mukabili: "Kabz"

beküsiste

  • Kopuk, kopmuş. Düşük, düşmüş. Gevşek, çözük. (Farsça)

beste-dehan / beste-dehân

  • Dili bağlı. Ağzı kapalı, susan, sükût eden. (Farsça)

bi-sükun / bî-sükûn

  • Sükûn bulmaz, durmaz, hareketli. (Farsça)

bihamdillah / بحمداﷲ

  • Allah'a şükürler olsun. (Arapça)

bizlah

  • Geveze, boşboğaz, çenesi düşük.

bügur

  • Düşmek, sukut.

çaçaron

  • İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze.

çar-zeban

  • Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan. (Farsça)

cefa-pişe

  • Gaddar, cebbar, zâlim. (Farsça)
  • Sevgili, mâşuk, sevilen. (Farsça)

cemal / cemâl

  • Güzellik.
  • Allahü teâlânın lütuf ve rızâ sıfatı.
  • Zât, yüz.
  • Çirkinliği gidermek, vakar sâhibi olmak ve şükr etmek için nîmeti göstermek. Çirkinliğe, başkalarının iğrenmelerine, hakâret etmelerine sebeb olacak şeyleri yapmamak, bunları gidermek.

cevabü'l-ahmak es-sükut / cevabü'l-ahmak es-sükût

  • Ahmak olana verilecek en iyi cevap sükûttur, cevap vermemektir.

ciğer-guşe / ciğer-gûşe

  • Evlât, yavru. (Farsça)
  • Sevgili. Mâşuk. (Farsça)

çin / çîn

  • Büklüm. (Farsça)
  • Çatıklık. Buruşukluk. Kıvrım. (Farsça)
  • Buruşukluk.

çin-i cebin / çîn-i cebîn

  • Alın buruşukluğu.

damping

  • ing. Bir pazarı elde etmek veya bir malı elden çıkartabilmek için benzerlerinden çok düşük fiyatla satma.

damz

  • Susmak, sükut etmek.

dereke

  • Aşağı inen basamak. Aşağı mertebe.
  • Sıfırın altındaki derece. Düşüklük.

dil-dar

  • Kalbi hükmü altında tutan. Sevgili, mâşuk. (Farsça)

dost

  • (Çoğulu: Dostân) Sevilen insan, muhib, yâr. (Farsça)
  • Erkek veya kadın sevgili, mâşuk, mahbub, mâşuka, mahbube. (Farsça)
  • Hakiki dost ve âşıkların ve âriflerin âşık oldukları Allah. (Farsça)

dumuz

  • Susma, sükut.

dunhimmetlik / dûnhimmetlik

  • Gayretsizlik, düşük himmet.

ebkem ü lal / ebkem ü lâl

  • Cevapsız bırakmak. Susmak. Dilsiz gibi sükût etmek.

ehver

  • Sevgili, mâşuk. (Farsça)

elfaz-ı tahmidiye / elfâz-ı tahmidiye

  • Allah'ı öven ve Ona şükürlerini sunan sözler.

elhamdü lillah / elhamdü lillâh

  • "Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah'a mahsustur".

elhamdü lillahi / elhamdü lillâhi

  • "Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah'a mahsustur".

elhamdü lillahi ala nuri'l-iman ve hidayeti'r-rahman / elhamdü lillâhi alâ nûri'l-iman ve hidâyeti'r-rahmân

  • Bütün övgüler ve şükürler iman nurunu ve doğru yolu nasip eden Allah'a mahsustur.

elhamdü lillahi ala rahmaniyyetihi ve ala hakimiyyetihi / elhamdü lillâhi alâ rahmâniyyetihî ve alâ hakîmiyyetihî

  • Hamd ve şükür sonsuz merhamet sahibi ve herşeyi hikmetle, bir gaye ve maksatla yaratan Allah'a aittir.

elhamdü lillahi rabbi'l-alemin / elhamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn

  • Hamd ve şükür âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

elhamdü lillahi teala / elhamdü lillâhi teâlâ

  • Hamd ve şükür yalnızca yüce olan Allah'a mahsustur.

elhamdü-lillah

  • Kısaca meali: Her ne kadar hamd ve şükür varsa, ezelden ebede ve kimden kime olursa olsun hepsi Allah'a mahsustur. İman, şükür, hamd, memnuniyet ifâde eden bir deyimdir.

elhamdülillah / elhamdülillâh

  • "Hamd, şükür Allahü teâlâya mahsûstur, bütün nîmetler O'ndandır" mânâsına mübârek, kıymetli bir söz. Buna hamdele de denir.
  • Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah'a mahsustur.

enbeste-dem

  • Miskin, uyuşuk kişi. Tenbel, gayretsiz kimse. (Farsça)

erzan

  • Ucuz, değeri düşük, pahalı olmayan. (Farsça)
  • Lâyık, münâsib, muvafık, elyâk, şâyân, müstehak, uygun, yerinde. (Farsça)

essalavat

  • Peygamberimiz Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize veya Cenab-ı Hakk'a (C.C.) karşı hamd, şükür ve teşekkür ifade eden dua, selâm ve salâvâtlar.

eşşükrü lillah / eşşükrü lillâh

  • Ezelden ebede bütün şükürler ancak Allah'adır.

eşşükrü lillahi teala / eşşükrü lillâhi teâlâ

  • Şükür, teşekkür ve minnet yalnızca yüce olan Allah'a aittir.

eşşükrülillah

  • Şükür Allahadır.

esvak

  • (Tekili: Sûk) Çarşılar. Pazarlar.

et-tahiyyatü

  • Bütün mahlukatın hayatları, kal ve hâl dilleri ile Hâlıkları olan Allah'a (C.C.) karşı yaptıkları hamdler, şükürler, mânevi hayat hediyeleri.

evsak

  • En çok inanılan, ziyade sağlam. Daha çok vüsuk sahibi.

eyyub / eyyûb

  • (A.S.) : Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen İshak Aleyhisselâm'ın oğlu olan Ays'ın evlâdından Eyyûb Aleyhisselâm, bir peygamber idi. Pek çok malı ve Şam tarafında çok mülkü vardı. Her makbul kulunu ve peygamberini Allah imtihana çektiği gibi onu da denedi. Cümle emlâki emvâli elinden gitti. O yine şükrett

ezahir

  • Çiçekler, şükufeler.

ezhar

  • (Tekili: Zehre) Çiçekler. Zehreler. şukufeler.

fegane

  • Düşük (çocuk). (Farsça)

fersah

  • Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m.
  • İki şey arasındaki açıklık.
  • Sükun ve hareket arasındaki vakit.
  • Zaman. Saat.
  • Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey.

fetret

  • Uyuşukluk, zayıflık.
  • Vahy ve semavî hükümlerin sükûn zamanı olduğu için, iki peygamber-i zişan devirleri arasındaki zaman.
  • Vukuu âdet halinde olan şeyin kesilme zamanı veya kesilmesi.
  • İki vakıa arasındaki geçen zaman. Terakki ve teâli devirleri arasındaki hareketsiz,

gams

  • Suyu şiddetli içmek.
  • Bir şeyi hakir görmek, birisine iftira etmek.
  • Nimete şükretmemek.
  • Göz yummak.

gamt

  • Minnetsiz ve şükürsüz olmak.
  • Horlamak, hakir görmek.

gasak

  • (Gusuk-Gasekan) İlk koyu karanlık.
  • Küfrün karanlığı.
  • Gözün dumanlanıp, seçemez olması.
  • Göz kararması.
  • Herhangi bir şeyin akması, dökülmesi.
  • Çok soğuk ve fena kokan içki veya su.
  • Kuvve-i şeheviyye.
  • Seyelân.

gayz

  • Bir şeyin pahası eksilmek. Hilkati noksan olma. Kıymetten düşük şey.
  • Suyun eksilip azalması, yere çekilmesi.

gedikli

  • t. Tar: Yeniçeri efradı arasında eskilikleri dolayısıyla imtiyazlı olanlar. Bunlar diğer yeniçerilerden ayrılmak için bellerine seraser denilen kumaştan kuşak sararlardı.
  • Yıkık, çentikli ve düşük yeri olan.
  • Mülk olduğu halde vakfa ait bir tarafı olan.
  • Deniz assubayı k

gerdun-sirişt

  • Mağrur, gururlu, kibirli kimse. (Farsça)
  • Zâlim, gaddar, kan dökücü. (Farsça)
  • Tenbel, uyuşuk. (Farsça)

habir / habîr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyin hakîkatini, kâinâtın, varlıkların, görünen ve görünmeyen her şeyi hakkıyla bilen, hiçbir zerrenin hareketi ve hareketsizliği ilminden hâriç olmayan, nefslerin ne ile mutmain (huzurlu) ne ile huzursuz olduğundan, sükûnete kavuştuğunda

habt

  • (Çoğulu: Ahbât) Sükun. Huşu.
  • Sönmek.
  • Çukur yer.
  • Düz yer.

hader-i umumi / hader-i umumî

  • Bütün vücudu kaplayan uyuşukluk.

hadır

  • Tembel, uyuşuk, uyumuş.

hadir

  • Gevşek, tembel, uyuşuk.

hamd / حمد

  • Medih, övmek.Cenab-ı Hakk'a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini ve O'na hamd ve şükür ile medihlerini bildirmeleri, senâ etmeleri.
  • Övgü, medh.
  • Allah'a şükran hislerini bildirmek.
  • Medih ve şükür.
  • Şükür. (Arapça)

hamd ü sena / hamd ü senâ

  • Şükür ve övgü.

hamd ü senahan / hamd ü senâhan

  • Cenâb-ı Hakka şükür ve övgüde bulunan.

hamd ü şükran

  • Allah'ı minnet ve şükranla övme.

hamd ve medh ü sena / hamd ve medh ü senâ

  • Şükretme ve övme.

hamd ve sena / hamd ve senâ

  • Şükretme ve övme.

hamd-i binihaye / hamd-i bînihaye

  • Nihayetsiz hamd, sonsuz şükür.

hamd-i zekeriyya-yı rahmet

  • Hz. Zekeriyya'nın (a.s.) rahmete vesile olan hamd ve şükrü.

hamd-ü sena / hamd-ü senâ

  • Şükür ve övgü.

hamd-ü şükr ü sena / hamd-ü şükr ü senâ

  • Şükür, hamd ve senâ.

hamden lillah / hamden lillâh

  • Allah'a şükür.

hamden sümme hamden

  • Hamd üstüne hamd olsun, sonsuz şükürler olsun.

hamdüsena / hamdüsenâ

  • Medih, şükür ve övgü.

hamid / hâmid / حامد

  • Hamd eden, şükreden. (Hz. Muhammed (s.a.v.)'in lakabı.)
  • Cenab-ı Hakk'a hamd ü sena eden. Allah'a şükreden.
  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) isimlerindendir.
  • Hamd eden, şükreden. (Arapça)

hammadun

  • Çok hamdedenler. Çok çok şükür ve duâ edenler.

hamuşi / hamuşî

  • Susma, sükut etme. Sessizlik, sükunet. (Farsça)

hatır-ı rahmani / hatır-ı rahmanî

  • Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'ın cemal-i vahdetinin tecellisiyle tam bir sükûnet olması. Buna muhabbetullah da denir.

haviye

  • (Sukut mânasından) Cehennem'in 7. tabakası. En korkunç yer.

hazari / hazarî

  • Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli.
  • Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.

hazır hamdler

  • Şimdiki zaman içinde yapılan hamdler, şükürler.

heca

  • (Hece) Dilin ve ağzın bir hareketi ile çıkan bir veya birkaç harf. Harflerin sesi. Harflerin seslendirilmesi.
  • Elif-bâ sırasına göre dizili harfler. Bir sözü harfleri ile söylemek.
  • Şekil. Kıyâfet.
  • Yemek.
  • Sükut etmek, susmak.

hedne

  • Sükun, sessizlik, durgunluk.

hevn

  • Kolaylık, sühulet.
  • Vakar. Teenni.
  • Sükunet. Sekine. Rıfk.
  • Ufak şey. Hor ve zelil olmak.

heyn

  • (Heyyin) Kolay. Rahat.
  • Vakar. Sükunet.

hilm

  • Doğuştan olan huy yumuşaklığı. Şiddete tahammül. Nefsini heyecandan korumak.
  • Vakar. Sükûn.

hısset

  • Düşüklük, adilik, küçüklük.

hud

  • (Tekili: Hâid) Büyüklük.
  • Çok hürmet.
  • Bir Peygamber ismi. Rıfk, sükun ve vakar ile muttasıf olduğu için bu Peygambere Hud ismi verilmiştir. (A.S.) Yahudilere de bu isim söylenilmiştir. Nuh tufanından sonra Yemen diyarında Hadremud civarında Ahkaf denilen yerde Ad Kavmine gönde

humud / humûd

  • Durgunluk, uyuşukluk; bir mâni olmadığı halde bekârlığı istemek. Şehvet ve iffetin azlığı.

huruf-u cazime / huruf-u câzime

  • Başına geldiği müzari fiilin sonunu cezm (sükun) olarak okutan edatlar.

hurur

  • Düşmek, sukut.

huşu' / huşû' / حُشُوعْ

  • Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül.
  • Allah'ın huzurunda olduğunu bilerek huzur, sükûnet ve edeb duygusu içinde olmak.

huzur-aver

  • Huzur ve rahatlık verici, sükunet veren. (Farsça)

icnis

  • Tembel ve uyuşuk adam.

ifham

  • İkna edip sükût ettirmek. Delil göstermekle ve isbat etmekle galip gelmek.

ıhrinmas

  • Sükut etmek, susmak.

ihtimal

  • (Haml. den) Mümkün olma, belki. Olması mümkün görünmek.
  • Kabul eylemek.
  • Yükselip götürmek.
  • İhsana mukabil şükretmek.
  • Kızma ve hiddetlenmekten dolayı yüzünün rengi değişmek.

insidal

  • Düşük olma, sarkma, pörsüme.

ipnotizma

  • (Hypnotisme) Telkin ile kabiliyetli bir kimsenin üzerinde, söz ve bakış ile elde edilen bir çeşit uyku hâli. (Fransızca)
  • Uyuşukluk. İradesizlik hâli ve bu hâle ait vaziyetler. (Fransızca)

işgene

  • İhiyarlıktan veya kızgınlıktan dolayı yüzde hâsıl olan buruşukluk. (Farsça)

iskat / iskât

  • (Sükut'tan) Susturma.
  • Sükût ettirmek. Cevap veremiyecek hâle getirmek. Susturmak.
  • Kandırmak, râzı etmek.

ısmat

  • Susturma, susturulma, sükut ettirme.

ismat

  • Susturma, sükut ettirme.
  • Men'etmek.
  • Tecvidde : Harfi söylerken lisana ağır geldiğinden, kendilerinden yalnız aslı rübâî olanlar ile, hümasi olanların terkibi men' edilmişti. İsmât sıfatının harfleri; izlâk sıfatının harfleri olan on altı harf ile harf-i meddin maadası olan on

isna

  • Medih ve senâ etmek, sitâyişte bulunmak.
  • Şükretmek.

itmi'nan / itmi'nân

  • Huzûr, sükûn ve râhata kavuşma.

ıtrak

  • Sükût etmek, susmak. Gözünü yere dikip bakıp durmak.

ittifak-ı sükut / ittifak-ı sükût

  • Sükût ederek fikir birliğinde bulunma.

jenk

  • Yüzde hâsıl olan buruşukluk.

kainat-ı sakit / kâinat-ı sâkit

  • Sükut eden, susan kâinat.

kanit

  • (A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden.
  • İtaatlı.
  • Sükût eden.

kays

  • Düşmek, sukut.

kemal-i sabır ve şükür / kemâl-i sabır ve şükür

  • Tam ve mükemmel sabır ve şükür.

kemkadr

  • İtibar ve kıymeti düşük. Adi, bayağı. (Farsça)

kempaye

  • Rütbe ve derecesi düşük. Pâyesi düşük olan. (Farsça)

kesalet / kesâlet

  • Tembellik. Üşenmek. Uyuşukluk. Rehâvet.
  • Uyuşukluk, tembellik.
  • Tembellik, uyuşukluk.

kesel

  • Tembellik. Uyuşukluk.
  • Yorgunluk.
  • Ağırlık.
  • Tembellik, ağırlık, uyuşukluk.
  • Tembellik, gevşeklik, uyuşukluk.

keselan

  • Tembellik. Yorgunluk. Uyuşukluk.

keslan

  • Uyuşuk, tembel, gevşek. Yorgun.

kevahil

  • (Tekili: Kâhil) Sırtlar, arkalar.
  • Gayretsizler, uyuşuklar, tembeller.

kezum

  • Sükut etmek. Susmak.

kine-i peleng

  • "Kaplan kini" : Kolay kolay sükunet bulmayan kin.

küfr-i mutlak

  • Hiç bir imâni hükmü olmamak, dine âit hiç bir hakikatı, Allah'ın varlığına âit hiç bir delili kabul etmemek. İhsan ve inayet-i İlâhiyyeye karşı şükür etmiyerek fiilen ve kavlen inkâr etmek. ("Neuzü billâh" dine söğmek gibi) Küfr-ü icabettiren bazı çirkin sözlere de "küfür" denilmiştir.

kuftehar

  • Köfte yiyen. (Farsça)
  • Geveze, çenesi düşük. (Farsça)
  • Şarlatan. Kendini beğenmiş. (Farsça)
  • Çapkın. (Farsça)

kunut

  • Yatsı veya sabah namazlarında ayakta okunan duâ. İbadet. Duâ. Taat. Şükür eylemek.
  • Namazda dünya kelâmından imsak eylemek, yani kendini tutup konuşmamak.

küsiste

  • (Güsiste) Gevşek, uyuşuk, tembel. (Farsça)
  • Kopuk, kopmuş. (Farsça)

kuss ibn-i saide

  • İslâmiyetten önce Arabistan'da yaşamış İyâd Kabilesinin ileri gelenlerinden, mühim hakikatlı bir şâirdir. Cârud gibi hakperesttir. Henüz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm genç iken Suk-ı Ukaz panayırındaki hitabeti ile meşhurdur. Hitabesinde bir Hak Peygamber geleceğini ve onun en güzel bir d

küsul

  • Tembel, uyuşuk, gevşek.

kuvvet

  • Sükunette bulunan cisimleri harekete, hareket ettikleri sükunete getirmeğe muktedir olan sebeb. (Kuvvet, te'sir ettiği cisimlerin hâricindedir.)

lal ü ebkem / lâl ü ebkem

  • Şaşa kalmış. Sükuta mecbur olmuş. Susmuş.

lebh

  • Bir büyük ağacın adı. (Bir kimse kabuğunu yarsa filhâl o kişiye uyuşukluk gelir; o ağaçtan tahtalar biçip gemi yaparlar. Rivâyet olunur ki, iki tahtasını birbirine bitiştirip bir yıl su içinde dursa ikisi bir olup yekpâre olur, Mısır'da yetişir. Ahter-i Kebir'den)

lillahi-l hamd / lillâhi-l hamd

  • Ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, cümlesi Allaha mahsustur, ona gider, ona âittir.

liva-i hamd / livâ-i hamd

  • Hamd (şükür) sancağı. Kıyâmet gününde, canlılar dirilip, Arasat meydanında toplanınca, Allahü teâlâ tarafından Peygamber efendimize ihsân edilecek olan ve altında bütün inananların toplanacağı sancak-ı şerîf.

ma'şuka

  • (Bak: MA'ŞUK)

mahamid

  • (Tekili: Mahmedet) İyi ve güzel huylar. İyi hasletler.
  • Şükürler, senâlar, medihler. Şükür edilmeğe değer davranışlar.

manyatizma

  • Birisinin bâzı hareketleri ile başkası üzerinde uyuşukluk verici te'sir.

manyetizma

  • Başka üzerinde uyuşukluk verici tesir.

matruk

  • Gevşek ve uyuşuk adam.
  • Kuruduktan sonra yine yağmurla tazelenmiş.

mebde-i sukut

  • Sukutun başlangıcı. Düşüşün mebdei.

medar-ı hamd / medâr-ı hamd / مَدَارِ حَمْدْ

  • Şükür sebebi.
  • Şükre sebeb.

medar-ı hamd ve şükür / medâr-ı hamd ve şükür

  • Şükür ve hamd kaynağı, sebebi.

medar-ı şükran / medâr-ı şükran / medâr-ı şükrân / مَدَارِ شُكْرَانْ

  • Şükür vesilesi, sebebi.
  • Şükre sebeb.

medar-ı şükür / medâr-ı şükür / مَدَارِ شُكُرْ

  • Şükür vesilesi.
  • Şükre sebeb.

medyun-u secde-i şükran

  • Şükür secdesi yapmaya borçlu.

mehamid

  • Şükür ve hamdler. Medihler. Sebeb-i şükür ve hamd olan hasletler.

menasik / menâsik

  • Nüsükler. Hacda belli yerlerde ve belli zamanlarda yapılan belli ibâdetler, vazifeler. Nüsük kelimesinin çoğuludur.

menasik-i hac / menâsik-i hac

  • Haccın nüsükleri.

menbel

  • Tembel, uyuşuk.

mesakin / mesakîn

  • (Tekili: Miskin) Ziyadesiyle fakir olanlar. Miskinler. Uyuşuklar. Zavallı, fakir kimseler.
  • Oturanlar.

mesk

  • (Çoğulu: Müsuk) Deri.

meskenet

  • Miskinlik. Tembellik. Uyuşukluk. Bitkinlik. Beceriksizlik. Fakirlik. Yoksulluk.

meşkur / meşkûr

  • Şükre lâyık olan. Teşekküre ve kendine şükredilmeğe lâyık olan. Kendine şükür arzolunan. Az şükredene çok ihsan eden.
  • Kendisine şükredilen.
  • Şükre lâyık olan.

meskut

  • Söylenmemiş. Sükut edilmiş. Hakkında bir şey söylenmemiş.

mevasik

  • Mevsuk şeyler. Misaklar. Ahd ü peymanlar. Yeminler. Sözleşmeler.

minnet

  • İyiliğe karşı duyulan şükür hissi.
  • Birisine iyilik etmek.
  • Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak.
  • Yapılan bir iyiliği, verilen bir şeyi başa kakma. Minnetin bu kısmı İslâmiyet'te yasaklanmıştır.
  • Görülen iyiliğe karşı teşekkür etme.
  • Allahü teâlâya hamd ve senâ etmek, şükretmek.
  • Nîmete kendi eliyle, kendi çalışmasiyle kavuşmadığını, Allahü teâlânın lütfu ve ihsânı o
  • İyiliğe karşı duyulan şükür hissi, başa kakma.

minnetdar

  • Şükran duyan, iyilik karşısında kendini borçlu hisseden.

minnettarlık

  • Şükran duygusu.

miskin / مسكين

  • Uyuşuk, tenbel, hareketsiz. Zavallı.
  • Cüzzam hastası.
  • Fık: Kendi kendini idâre edemiyen, iktisabtan âciz, mal ve mülkü hiç olmayan kimse.
  • Yoksul, uyuşuk, tembel, zavallı.
  • Zavallı, uyuşuk. (Arapça)
  • Cüzzamlı. (Arapça)

miskinlik

  • Âcizlik, uyuşukluk, beceriksizlik, güçsüz ve tepkisiz kalma.

mucib-i şükran / mûcib-i şükran

  • Şükür gerektiren.

müfettiş-i şakir / müfettiş-i şâkir

  • Şükreden denetleyici.

muhaddes

  • Haber verilmiş. Tahdis olunmuş, şükranla bildirlimiş. Sadık-ül hads olan kimse.
  • Her zan, tahmine feraseti isabetli olan.
  • Nakil ve rivayet edilmiş olan.

muhrenbık

  • Başını eğip tınmayan, sükut eden, susan ve fırsat bulduğu gibi fevri söyleyen kimse.

muhtac-ı müteşekkir

  • Kendisine verilen nimetlere şükreden, pek çok şeye muhtaç olan.

mülasık

  • (Lüsuk. dan) İltisaklı. Bitişik. Yapışık. Yanyana bulunan.

mülsak

  • (Melsuk) Bitiştirilmiş, yapıştırılmış olan. İlsak edilmiş.

mültesik

  • (Lüsuk. dan) Birbirine bağlanmış. Yapışık, bitişik.

mülzem

  • Susturulmuş, ilzam ve iskât olunmuş, sükuta mecbur olmuş.
  • Lüzumlu görülmüş.

münebbih

  • Uyandıran, tenbih eden, dalgınlıktan kurtaran. Uyuşukluğu gideren.

münebbihat / münebbihât

  • Uyandıranlar. Tenbih edenler. Uyuşukluğu giderici olanlar.

müsekkin

  • Teskin eden, sükun veren. Elem ve ağrıyı izâle eden.

müseyyeb

  • (Seyb. den) Tenbel, uyuşuk, üşengeç.
  • Tembel, uyuşuk, üşengeç.

müske

  • Müracaat olunacak hayır ve fayda.
  • Her şeyin artığı.
  • Akıl, kâmil zihin.
  • Kendine temessük olunacak şey.
  • Geçinecek kadar kuvvet ve gıda.

muskıt

  • (Çoğulu: Muskıtât) (Sukut. dan) Düşüren, ıskat eden.

muskıtat

  • (Tekili: Muskıt) (Sukut. dan) Düşürenler, ıskat edenler.

müteaşşık

  • Âşık olan, taaşşuk eden, çok seven.

mütebellid

  • Tembel, uyuşuk. Ağır davranan.

mütekasilane / mütekâsilâne

  • Tembelce hareket ederek, üşengeçlik ve uyuşuklukla davranarak. (Farsça)

mütelasık

  • (Lüsuk. dan) Birbiriyle birleşmiş olan. Bitişik.

mütemehhil

  • Teenni ve sükûn üzere olup acele etmeyen.
  • Zamana muhtaç, büyüyüp gelişmesi belli bir zaman içinde olan şey, tedric kanununa tabi olan.

mütemessik

  • Temessük eden. Sıkı sıkı yapışıp tutan.
  • Bir delil ve şahide dayanan, delile istinad eden.
  • Temessük eden, sıkı sıkıya yapışan; bağlanan.

mütereffik

  • (Çoğulu: Mütereffikîn) Sükûnetle ve yumuşaklıkla davranan.

mütereffikin / mütereffikîn

  • (Tekili: Mütereffik) Sükûnetle, yumuşaklıkla davrananlar. Yumuşak muâmele edenler.

mütesahilin / mütesahilîn

  • (Tekili: Mütesahil) Yumuşak davrananlar, sükunetli ve iyi muâmele edenler.

mütesekkin

  • Teskin edici, yatıştırıcı. Yatışan, teskin olan, sükunet bulan.

müteşekkir / متشكر / مُتَشَكِّرْ

  • Şükreden, teşekkür eden.
  • Şükreden.
  • Şükreden, iyiliğe karşı nazikâne davranan.
  • Şükran borçlu. (Arapça)
  • Şükreden.

müteşekkirane / müteşekkirâne

  • Şükrederek, şükür etmek suretiyle. (Farsça)
  • Verdiği nimetlerden dolayı Allah'a şükrederek.
  • Şükrederek, teşekkür edercesine.

mutmainne

  • İtmînân bulan, rahatlayan, huzur ve sükûna kavuşan.
  • İslâmiyet'in emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınarak ve Allahü teâlâyı zikrederek itminana huzur ve sükûna kavuşan, şüphe ve tereddütlerden kurtulan nefis.

muvakaa

  • Düşmek, sukut.

na-sipas

  • Nankör. Şükretmeyen. (Farsça)

nabigat-üz zübyani / nabigat-üz zübyanî

  • Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır.

namaz

  • İslâmın beş şartından birisidir. (Farsça)
  • Duâ. (Farsça)
  • Zikir. (Farsça)
  • Kur'an. (Farsça)
  • Kunut. (Farsça)
  • Rüku. (Farsça)
  • Salât. (Farsça)
  • Şükür. (Farsça)
  • Tesbih. (Farsça)
  • Secde. (Farsça)
  • Hamd. (Farsça)

nankör

  • Gördüğü iyiliği unutan, nimeti inkâr eden. Nimetin şükrünü eda etmeyen, gafil. (Farsça)

nast

  • Sükut. Konuşurken dinlemek için susmak.

nevm

  • Uyku. Uyumak. Rüya.
  • Sönmek. Sükun.

nifak

  • Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük.
  • Bozuşukluk, ara açılmak.
  • Dinde riyâ etmek.
  • İhtiyaca sarf olunacak şeyler.

nuas

  • Uyuklama, uyuşukluk.

nüas

  • Uyuklama, uyku gelip basma.
  • Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek.

pejmürde

  • Dağınık. (Farsça)
  • Eski, yırtık. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)
  • Buruşuk, buruşmuş. (Farsça)

pür-çin

  • Çok buruşuk, çok bükülmüş ve karışık. (Farsça)

reha'

  • Geçim bolluğu.
  • Genişlik, gevşeklik, pörsüklük, yumuşaklık.

rehavet

  • Tembellik, gevşeklik, pörsüklük, ihmalkârlık.

rehl

  • Sülpük olmak. Kendini salıvermek.
  • Acı çekmek, muztarib olmak.
  • Çok uyumaktan yüzü şişip uyuşuk olmak.

revm

  • Maksad. Taleb, istek.
  • Tevcidde: Sükûndan ayırd edilmeyecek derecede olan belirsiz hareke.

rihve

  • (Ruhve) Rehâvetli, gevşek.
  • Tecvidde: Harf sükun ile söylenirken sesin akması hâli.

sabir

  • Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah'a (C.C.) şükreden.

sabr-ı cemil

  • Allah'tan gelen bir acıya sabretme. Şükrederek sabır.

safayab

  • Safa bulmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş. (Farsça)

safil

  • Sefil olan, düşük ahlâklı ve karaktersiz.

sakar

  • (Çoğulu: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu.
  • Çok ekşimiş süt ve pekmez.
  • Bir şeyi kırmak.

sakb

  • (Çoğulu: Sukub) Delinme, delme.
  • Bir taraftan diğer tarafa kadar açık olan delik.
  • Sütü çok olan deve.
  • Çok kırmızı, koyu kırmızı.
  • (Çoğulu: Sukub) İnce, uzun.
  • Ev ortasında olan direk.
  • İçi boş olmayan kuru cisme vurmak.
  • Yakınlık.

şakife

  • (Çoğulu: Şukuf) Su dökülmemiş saksı parçası.

sakil / sâkil

  • (Bak: SÜKUL)

şakir / şâkir / شاكر / شَاكِرْ

  • Allaha şükreden. Hâlinden memnuniyetini bildiren.
  • Şükreden.
  • Hâlinden memnun olup şükreden.
  • Şükreden.
  • Şükr eden. (Arapça)
  • Şükreden.

şakirane / şakirâne / şâkirâne

  • Şükrederek. şükretmek suretiyle. (Farsça)
  • Şükredene yakışır şekilde, şükrederek.
  • Şükreden gibi.

şakirin / şâkirîn

  • Allah'a şükredenler.

sakıt / sâkıt / ساقط

  • Düşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk.
  • Düşük.
  • Düşen, düşük.
  • Düşük, düşük cenin. (Arapça)
  • Düşen. (Arapça)
  • Sâkıt olmak: Düşmek. (Arapça)

sakk

  • (Çoğulu: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap.
  • Kapı yapmak.
  • Vurmak, darbetmek.

salavat

  • (Tekili: Salât) Namazlar.
  • Bütün dualar. İhtiyaçtan gelen ricalar.
  • Nimetten çıkan şükürler. İbadetler.
  • Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) memnuniyet ve bağlılık için yapılan dualar.
  • Nasârâ kilisesi.

samit

  • Susan, sükût eden.
  • Ses çıkarmaz, sessiz.
  • Gr: Sessiz harf.

samite-i meyyite

  • Ses çıkarmayan ölü.
  • Hareketsiz.
  • Haksızlıklar karşısında gayrete gelmeyen, ölü gibi sükût eden.

samt

  • Susma, sükût.

şast

  • Okçuların baş parmaklarına taktıkları yüksük. (Farsça)
  • Balık oltası. (Farsça)

şayan-ı menn ü şükran / şâyân-ı menn ü şükrân

  • Minnet ve şükre lâyık.

secde

  • Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü.

secde-i şükran

  • Şükür secdesi. Şükretmek maksadıyla yapılan secde.

secde-i şükür

  • Bir lütf-u İlâhîden dolayı veya bir musibetin izn-i İlâhi ile kaldırılmasından sonra hamd ve şükür için edilen secde.

şedid

  • Sert, sıkı, şiddetli.
  • Musibet, belâ.
  • Tecvidde: Rahve harflerinin zıddı olan, sükûn ile harf söylendiğinde sesin akmaması hali.

şedide / şedîde

  • Harf sükun ile ve nefesin hepsi hapsolarak sâkin bir halde okunduğu zaman sesin aslâ akmaması.

sefalet / sefâlet

  • Perişanlık, yoksukluk.

sekam

  • (Bak: SUKM)

sekine / sekîne

  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde
  • İçerisinde on dokuz harfli on dokuz âyet bulunan çok mühim, sükûnet ve emniyet veren bir dua.
  • Sükun ve imtinan, temkin. Kalp rahatlığı, kalp huzuru veren bir duanın adı.

sekinet

  • Sükun ve imtinan. Temkin. Nefisteki telaşın kesilmesi ile hasıl olan kalp huzuru ve sükuneti.
  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde

sekk

  • (Çoğulu: Sukûk-Sikâk) Çuvaldız. Çivi.
  • Alçaklık.
  • Dar nesne.

şekk

  • (Çoğulu: Şükuk) Şüphe, zan. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında tereddüt etmek.
  • Lüzum.
  • Yarmak.
  • Yapışmak.

sekub

  • (Bak: Sükub)

şekufe

  • (Bak: şükufe)

şekur / şekûr

  • Çok şükreden. Allahın (C.C.) lütuflarına karşı pek fazla memnuniyetini, sevincini gösteren. Az şükredene dahi çok nimet veren Allah (C.C.).
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kendisi için yapılan az tâate yüksek dereceler ihsân eden, sayılı günlerde yapılan ibâdete, sayısız mükâfât veren.
  • Çok şükreden, kendisine ihsân edilen nîmetlerin kıymetini bilip, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyetle O'
  • Çok şükreden.

semi'allahü limen hamideh

  • "Allahü teâlâ, hamd ve senâ eden kimsenin hamd, şükür ve senâsını (övgüsünü) işitir" mânâsına rükûdan kalkarken (doğrulurken) söylenen söz (tesbih).

şeriat-ı fıtriye

  • Cenab-ı Hakk'ın kâinatta vaz'ettiği fıtrî kanunlar. Âlemin harekât ve sükûnetini tanzim eden ve Allahın irade sıfatından gelen kanunlar.

şest

  • Balık oltası. (Farsça)
  • Okçuların parmaklarına taktıkları yüksük. (Farsça)

sevakıt

  • (Tekili: Sâkıta) Düşükler, düşmüşler.

şiddet

  • Sertlik, katılık.
  • Ziyadelik.
  • Sıkılık.
  • Tecvidde: Harf sükun ile ve nefesin hepsi habs olarak sakin bir halde okunduğu zaman savtın asla akmamasına denir. Şiddet iki kısma ayrılır:Şedide-i mechure : Elif, bâ, cim, dal, tı harfleri.şedide-i mehmuse : Kaf ve tâ harfleri.<

sika

  • (Çoğulu: Sikat) (Vüsuk. dan) İnanç, güven, itimad, emniyet.
  • Güvenilir ve inanılır kimse.

şıkb

  • (Çoğulu: Şekâbe-Şikâb-Şükub) Mağara ve kaya yarığı.
  • Çukur yer.

sıla

  • Kavuşmak, ulaşmak, vuslat.
  • Âşıkın mâşukuna kavuşması.
  • Doğduğu yeri, hısım akrabayı gidip görme.
  • Bahşiş, hediye.
  • Gr: Cümlenin içinde ism-i mensub bulunmasıyla, dahil olduğu cümlenin evvelce mâlum olması iktiza eder. İçinde bulunduğu cümleyi sonradan gelen cümle

silam

  • Hamd, şükür.
  • Taş.
  • Su.

sipas / sipâs / سپاس

  • Şükretme, dua etme. (Farsça)
  • Şükür. (Farsça)

sipas-dar / sipas-dâr

  • Hamdeden, şükreden. (Farsça)

sipasgüzar / sipasgüzâr / سپای گزار

  • Şükreden. (Farsça)

sübhanallahi ve bihamdihi / sübhanallahi ve bihamdihî

  • Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir ve ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah'a mahsustur.

sücv

  • Gece sükuneti, gecenin sessizliği.
  • Zulmet istikrarı.

sühve

  • Yumuşak. Sükun, sessizlik.

sukab

  • (Tekili: Sukbe) Delikler.

sukb

  • (Çoğulu: Sükub) Delmek.
  • Yırtmak.

sukbe

  • (Çoğulu: Sukub - Sukab - Sukabât) Delik.

sukle

  • (Bak: SUKL)

şükr / شكر

  • (Tekili: Şükür) Allah'ın (C) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. Allah'a teşekkür.
  • Şükür, nimete karşı memnuniyetini gösterme.
  • Şükür, teşekkür. (Arapça)

şükr-ü fıtri / şükr-ü fıtrî

  • Doğal şükür.

şükr-ü hakiki / şükr-ü hakikî

  • Gerçek şükür.

şükr-ü külli / şükr-ü küllî / شُكْرُ كُلِّي

  • Umumî ve kapsamlı bir şükür.
  • Umumi nimetler için yapılan şükür.
  • Umumi, büyük şükür.
  • Umumi, büyük şükür.

şükr-ü manevi / şükr-ü mânevî

  • Mânevî şükür.

şükran / şükrân

  • İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli.
  • Şükür hissi.

şükran-ı nimet / şükrân-ı nimet

  • Allah'ın verdiği nîmetlere şükürle mukàbele etme.

şükraniyet

  • Şükranlık.

sukub

  • (Tekili: Sukbe) Delikler.
  • (Tekili: Sakb ve Sukb) Delmeler veya delinmeler.
  • Bir tarafdan diğer tarafa kadar açık olan delikler.

şükufe

  • (Bak: ŞÜKUF)

şüküfte

  • "Açılmış" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-şüküfte : Yeni açılmış. (Farsça)

sükuk

  • (Bak: Sukuk)

sükunet / sükûnet / سكونت

  • Sakinlik, hareketsizlik. (Arapça)
  • Rahatlık. (Arapça)
  • Sükûnet bulmak: Yatışmak, sakinleşmek. (Arapça)

sükunetyab / sükûnetyâb

  • Durgunlaşan, sükûnet bulan, duran. (Farsça)

şükür

  • Şükr, nimete karşı memnunluk göstermek.
  • (Bak. ŞÜKR)

sukut-ı hakk

  • Hakkın sukutu. Hakkın kaybolması.

sulh-perver

  • Sulhçu. Dâimâ sulh ve sükun isteyen. Harp ve çarpışmak istemeyen. Barışsever. (Farsça)

sumat

  • Susmak, sükut etmek.

sumut

  • Susma, sükut.
  • Somurtma.

süst / سست

  • Gevşek. (Farsça)
  • Tembel, uyuşuk. (Farsça)

süsti / süstî

  • Gevşeklik, uyuşukluk, tembellik. (Farsça)

ta'dil-i erkan / ta'dil-i erkân

  • Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak v

tabaka-i süfla / tabaka-i süflâ

  • Alt tabaka; fakir ve sosyal statüsü düşük tabaka.

tahdis / tahdîs

  • (Hudus. dan) Söylemek. Anlatmak. Rivayet etmek.
  • Şükür ve teşekkür ile bildirmek. Görülen iyiliği herkese söylemek.
  • Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözünü tekrarlamak.
  • Anlatma, şükrederek dile getirme.
  • Şükürle söyleme.

tahdis-i nimet / tahdîs-i nimet

  • Cenab-ı Hakk'a karşı şükrünü edâ etmek ve teşekkür etmek maksadiyle nâil olduğu nimeti anlatmak, onunla sevincini ve şükrünü bildirmek.
  • Şükür maksadıyla Cenab-ı Hakkın verdiği nimetleri anlatma, sevincini ve şükrünü bildirme.

tahdisinimet / tahdîsinîmet

  • Şükür için kendine verilen nimeti söyleme.

tahmid / tahmîd

  • Allah'ı övme ve Ona şükürlerini sunma.
  • "Elhamdülillah" demek. "Hamd, şükür Allahü teâlâya mahsûstur" mânâsına "Elhamdülillah" sözü ve benzerleri.

tahmidat / tahmidât

  • Allah'ı öven ve Ona şükürlerini sunan sözler.
  • Hamdler ve şükürler.

tahmidat-ı rabbaniye / tahmidât-ı rabbâniye

  • Herşeyi terbiye ve idare eden Allah'a yapılan şükür ve övgüler.

tahmidname / tahmidnâme

  • Medih ve şükür yazısı.

takdis

  • Büyük hürmet göstermek. Mukaddes bilmek.
  • Cenab-ı Hakk'ın kusursuz, pâk ve her hususta noksansız olduğunu bildirmek, söylemek ve Allah'a (C.C.) şükretmek.

takriri sünnet / takrirî sünnet

  • Hazret-i Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, sahabelerinden birinin söylediğini veyahut işlediğini gördüğü halde, onu menetmiyerek sükût buyurmaları.

tayr-ı müsebbih ve hamid / tayr-ı müsebbih ve hâmid

  • Allah'ı tesbih eden ve şükreden kuş.

teakkün

  • Karın buruşukluğu.

tecemmül

  • Çirkinliği gidermek, vakar sâhibi olmak, şükr etmek ve nîmeti göstermek için zînetlenmek, süslenmek.

tekasüli / tekâsülî

  • Gevşeklik ve uyuşukluğa âit. Tembellikten gelen.

telasuk

  • (Lüsuk. dan) Bitişme, yapışma. Birbirine bitişik olma.

temessük

  • Temessük etmek: Sımsıkı tutunmak, sarılmak.

temkin / temkîn

  • Ağır başlılık, usluluk.
  • Ölçülü hareket sâhibi.
  • Vakar, izzet. İktidar, kudret.
  • Birini bir şeye muktedir kılmak.
  • Kararsızlıktan kurtulup huzur ve sükuna mazhar olmak.
  • Tedbir, ihtiyat.
  • Tasavvufta değişmekten, hâlden hâle geçmekten kurtulup, huzur ve sükûna kavuşma.

tesekkün

  • (Sükûn. dan) Yatışma, sükûn bulma.
  • Miskin ve fakir olma.

teşekkür

  • Yapılan iyilikten memnun kalındığını bildirmek için söylenen şükür ifadesi.
  • Şükür etmek.
  • Birisine karşı "Sağ ol, var ol, ömrüne bereket" gibi söylenen minnet sözleri.
  • Şükretme.

teşennüc

  • (Şenc. den) (Çoğulu: Teşennücât) Buruşuk olma, buruşma.
  • Adalelerin gerilip büzülmesi, kasılması.
  • Korkmak.
  • Titremek.

teskin

  • Rahatlandırma. Yatıştırma. Sükunet verme. Şiddet, hiddet ve ıztırabını izale etme.
  • Gr: Bir harfi sâkin okuma.

teskit

  • (Sükût. dan) Susturma. Sükût ettirme.

tevasuk

  • (Vusuk. dan) Birbiriyle andlaşma. Birbirine güvenip itimad ederek andlaşma.

tevessuk

  • (Vüsuk. dan) İnanıp güvenerek ve itimad ederek dayanma.

tıraz

  • " Süsleyen, donatan" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şükufe-tıraz : Çiçek süsleyen. (Farsça)

vasık / vâsık

  • (Vüsuk. dan) Güvenen. İtimad eden.

vazife-i meşkure-i maneviye / vazife-i meşkûre-i mâneviye

  • Şükür ve övgüye lâyık mânevî görev.

vazife-i şükraniye / vazife-i şükrâniye

  • Şükür görevi.

vazife-i teşekküriye

  • Teşekkür vazifesi, şükür görevi.

ve'ş-şükrü lillah / ve'ş-şükrü lillâh

  • "Şükür Allah'a mahsustur".

vesile-i hamd ve şükran

  • Hamd ve şükür vesilesi, sebebi.

vesk

  • (Çoğulu: Evsük) Cem'etmek, toplamak.
  • Altmış sa'.

vücub

  • Vâcib ve lâzım olmak.
  • Sâbit olmak.
  • Sukut ve vuku.
  • Sübut ve temekkün cihetiyle lâzım olmak. Bırakılması mümkün olmamak.
  • Güneşin batması.
  • Muztarib olmak.

yar / yâr

  • Dost, ahbab, tanıdık. (Farsça)
  • Yardımcı. (Farsça)
  • Âşık. Mâşuk, sevgili. (Farsça)

yunus emre

  • (Vefat Mi: 1320) Porsuk Nehri'nin Sakarya'ya döküldüğü yere yakın Sarıköy'de doğduğu söylenir. Tasavvufî halk edebiyatının veli şâiri olan Yunus Emre, yaşadığı devirde halk tabakasını irşad ve tenvir etmiştir. Bir çok memleketleri ve bu arada Konya, Şam ve Azerbeycan'ı dolaştı. Konya'da Mevlâna ile

zehr

  • Çiçek. şükufe.

zelik

  • Düşük oğlan, sakat çocuk.

zelil / zelîl

  • Alçak, düşük.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın