LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Regi ifadesini içeren 134 kelime bulundu...

ale / âle

  • (Çoğulu: Al) Harbe.
  • (C. Alât) Çadır direği.
  • Edât.

belvaz

  • Çıkıntı. Duvardan dışarı doğru çıkan direğin ucu. (Farsça)

ber-mucib / ber-mûcib

  • Gereğince, icabına göre. (Farsça)

bermucib-i / bermûcib-i / برموجب

  • Uyarınca, gereğince. (Farsça - Arapça)

bevvan

  • (Çoğulu: Büven-Ebvine) Çadır direği.

bi-namaz / bî-namaz

  • Namaz kılmayan, namazı terkeden, namazsız. Beynamaz. Namaz, İslâmın temel şartlarından biridir. Peygamberimiz (A.S.M.), namaz dinin direğidir demiştir. Namazını terkeden dininin direğini yıkmış olur. Beş vakit namaz için bir saat yetmektedir. İnsan bir günün 24 saatinden bir saatini Allah'ın huzurun (Farsça)

bihasbilhikmet

  • Hikmetin gereği, hikmete binaen.

bihasebilhikmet

  • Hikmetin gereği, hikmete binaen.

bivan

  • Çadır direği.

büvan

  • (Çoğulu: Ebvine) Çadır direği, direk.

deysem

  • Köpekten olmuş kurt eniği.
  • Sultan böreği denilen kırmızı çiçekli bir ot.

dıame

  • (Çoğulu: Diam-Deâyim) Evin direği.
  • Ulu, şerif kişi, seyyid.

dil-hun

  • Kalbi yaralı, yüreği kanlı. Mükedder, mağmum. (Farsça)

dil-huş

  • Yüreği rahat, gönlü hoş. (Farsça)

dilhun / dilhûn / دلخون

  • Yüreği kanlı, içi kan ağlayan. (Farsça)

dilteng / دل تنگ

  • Yüreği daralmış, sıkıntılı. (Farsça)

emr-i istihbabi / emr-i istihbabî

  • Müstehab veya sünnet olan vazife.
  • Sevdirmek için verilen emir.
  • Muhabbetin gereği olarak yapılması gereken iş.

fehvasınca

  • Mânâsınca gereğince.

figar / figâr

  • Ceriha, yara. (Farsça)
  • İncinmiş, yaralı, müteessir manalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-figâr : Yüreği yaralı. (Farsça)

flama

  • Mızrak ve süngü ucuna takılan, gemi direğine çekilen ince bayrak.

halife

  • (Çoğulu: Havâlif) Türklerin kıldan veya keçeden yaptıkları çadırların direği, çadır direği.

hanin-ül ciz'

  • Kuru direğin inleyip ağlayışı. Hurma kütüğünün inlemesi.

hanis / hânis

  • Yemîninin gereğini yapmayan.

hasal

  • Yüreğin ağrıması.

hasb

  • (Haseb) Birisinin sülâlesi cihetinden iftihar yolu ile saydığı iyilik. Mal, din, millet. Kerem, fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, sâlih amel. Şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet.
  • Dolayı, cihetiyle, gereğince.
  • Göre, nazaran, gereğince.

hasbe'l-ade / hasbe'l-âde

  • Âdet gereği, alışıldığı gibi.

hasbe'l-beşeriye

  • İnsanlık gereği.

haseb

  • Dolayı, sebebi, gereği.

hatra

  • Nehirlerde işleyen vapurların iskandil direği.

hazakat

  • İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tıbda gereği gibi öğrenip mâhir ve mütehassısı olmak.

helezon

  • Saat zenbereği gibi gittikçe daralan daire şekli. Sümüklü böcek kabuğu şeklinde olan.

hikmeten

  • Hikmet gereği.

hücre-i seadet / hücre-i seâdet

  • Medîne-i münevverede Mescid-i Nebevî içinde Peygamber efendimizin mübârek kabirlerinin bulunduğu oda. Peygamber efendimizin sağlığında burası, hanımlarından hazret-i Âişe vâlidemizin odasıydı. Peygamberimiz burada vefât etti. "Peygamberler vefât ettikleri yere defnolunurlar" hadîs-i şerîfi gereğince

hürmeten

  • Saygı gereği olarak.

icab-ı adalet / icab-ı adâlet

  • Adâletin gereği.

iktisad / iktisâd

  • Orta yol, orta hâl. Tutumlu olma, gereği kadar ölçülü harcama.
  • Üretim ve tüketim faâliyetlerinin nasıl düzenlendiğini inceleyen ilim dalı.

iktiza-i makam

  • Makam gereği.

iktiza-yı makam / iktizâ-yı makam

  • Makamın gereği.

iktizası

  • Gerektirmesi, gereği.

iktizasınca

  • Gereğince.

iktizasıyla

  • Gereğiyle.

imad-üd din

  • Dinin direği.

iman

  • İnanmak. İtikad. Hakkı kabul, tasdik ve iz'ân etmek. İslâmiyeti kabul edip amel etmek. Dini bütün hakikatleri kabul edip gereğini yerine getirmek.

isbat-ı israf

  • Gereğinden fazla kullandığını gösterme.

ıskaça

  • Gemi direğinin ayaklığı.

istidadi / istidadî

  • Kàbiliyet ve yetenek icabı, gereği.

iştimam

  • Gereği gibi koklamak. Koku duymak.

itikaden / îtikaden

  • İnanç gereği.

ıtnab / ıtnâb

  • Konuşurken fazla tafsilât vermek, sözü gereğinden fazla uzatmak.

kadırga

  • Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan harp gemilerinden biri. Kürek ve yelkenle kullanılırdı. Kadırgalar 25 oturaklı idi ve her küreği dörder adam tarafından çekilirdi.

kaideten

  • Kural gereği.

kalb-i umumi / kalb-i umumî

  • Genele ait kalp, toplumun ortak yüreği.

kanuni / kanunî

  • Kanunlar gereği.

katmer

  • t. Bir şeyin kat kat olması.
  • Çok yapraklı oluşu. (Gülün, çiçeğin, böreğin, elbisenin kat kat olduğu gibi.)

kema hiye hakkuha / kemâ hiye hakkuhâ

  • Gereği gibi.

ketif

  • (Kitf-Ketef) (Çoğulu: Ektâf) Omuz.
  • Kürek kemiği, omuz küreği.

kitfeyn

  • İki omuz küreği.

kıvam-ı din

  • Dinin direği.

lazım-ı hüküm / lâzım-ı hüküm

  • Hükmün gereği.

lazım-ı zaruri / lâzım-ı zarurî

  • Zâtın zorunlu gereği.

lazime-i zati / lâzime-i zâtî

  • Kendi zâtının gereği.

lüzum-u mutabakat

  • Uygunluğun lüzumu, gereği.

mahfuk

  • Hafakanlı, ikide bir yüreği oynıyan.

mahruk-ul fuad

  • Yüreği yanık.

makamın iktizası

  • Durum ve halin gereği.

maslahaten

  • Fayda ve yarar gereği.

meh-çe

  • Minâre, kubbe ve bayrak direğinin üstüne konulan küçük hilâl, ay.

micdaf

  • (Çoğulu: Mecâdif) Sandal, kayık küreği.

micrefe

  • (Çoğulu: Micref-Mecarif) Ateş küreği.

miczaf

  • (Çoğulu: Mecâzif) Gemi küreği.

mıhbasa

  • (Çoğulu: Mehâbıs) Helva küreği.

mıkzaf

  • Kayık küreği.

mistah

  • Yatık bardak.
  • Çadır direği.
  • Hurma yayıp kuruttukları yer.

mucibince / mûcibince

  • Gereğince.
  • Gereğince.

mühr-i nübüvvet

  • Peygamberlik mührü; Peygamber efendimizin mübârek sırtı ortasında, sol küreğine yakın kalbi hizâsında bulunan nübüvvet mührü. Gümüş teninde, letâfet vardı, İrice Mühr-i nübüvvet vardı. Sırtında idi, Mühr-i nübüvvet, Sağ tarafına yakındı elbet. Bildirdi bize edenler ta'rîf, Bir büyük ben idi, mühr-i

mukteza / muktezâ

  • İktiza etmiş, lâzım gelmiş.
  • Kanun gereğince yazılmış yazı, derkenar.
  • Bir şeyin gereği.

mukteza-yı adalet / muktezâ-yı adâlet / مُقْتَضَايِ عَدَالَتْ

  • Adaletin gereği.
  • Adâletin gereği.

mukteza-yı adl ve hikmet

  • Hikmet ve adaletin gereği.

mukteza-yı belağat / mukteza-yı belâğat

  • Belâğatın gereği.

mukteza-yı beşeriyet / muktezâ-yı beşeriyet

  • İnsanlık gereği, insan olmanın icabı.

mukteza-yı fıtrat / muktezâ-yı fıtrat

  • Yaratılışın gereği.

mukteza-yı fıtri / muktezâ-yı fıtrî / مُقْتَضَايِ فِطْر۪ي

  • Doğal yapılarının gereği.
  • Hususî yaratılışın gereği.

mukteza-yı hak ve hakikat

  • Hak ve hakikatin, doğru ve gerçeğin gereği.

mukteza-yı hakikat ve hikmet

  • İlâhî gaye ve hakikatın gereği.

mukteza-yı hal / muktezâ-yı hâl / مُقْتَضَايِ حَالْ

  • Hâlin gereği.

mukteza-yı hale mutabakat / muktezâ-yı hâle mutabakat

  • Hâlin icabına ve gereğine uygunluk.

mukteza-yı hikmet / مُقْتَضَاي حِكْمَتْ

  • Allah'ın hikmetinin gereği.
  • Hikmetin gereği.

mukteza-yı hikmet ve hakikat

  • Hikmet ve hakikatin gereği.

mukteza-yı hikmet ve rahmet

  • Hikmet ve rahmetin gereği.

mukteza-yı ihata-i ilmi / mukteza-yı ihata-i ilmî

  • Allah'ın ilminin herşeyi kuşatmasının gereği.

mukteza-yı insaniyet

  • İnsanlığın gereği.

muktezā-yı insaniyet / مُقْتَضَايِ اِنْسَانِيَتْ

  • İnsanlığın gereği.

mukteza-yı ism-i hakim / mukteza-yı ism-i hakîm

  • Allah'ın herşeyi hikmetle yaptığını bildiren isminin gereği.

mukteza-yı rahmet ve hikmet

  • Allah'ın rahmetinin ve hikmetinin gereği.

mukteza-yı seciye

  • Karakter ve yaratılışın gereği.

muktezası

  • Gereği.

muktezasınca

  • Gereğince.

muktezay-ı rahmet / muktezây-ı rahmet / مُقْتَضَايِ رَحْمَتْ

  • Bağışlama, şefkat etme, lutfetmenin gereği.

mülahake

  • Bir nesneyi diğerine gereği gibi yetiştirmek.

munzacır

  • Yüreği sıkılmış.

mutabık-ı mukteza-yı hal / mutâbık-ı muktezâ-yı hâl / مُطَابِقِ مُقْتَضَايِ حَالْ

  • Hâlin gereğine uygun.

mutabık-ı muktezā-yı hal / mutâbık-ı muktezā-yı hâl / مُطَابِقِ مُقْتَضَايِ حَالْ

  • Hâlin gereğine uygun.

müvekked

  • Gereği gibi bağlanmış esir.

nermdil

  • Yüreği yumuşak. Merhametli. (Farsça)

neşd

  • Talep etmek, istemek.
  • Yüksek yerde düz yer olmak.
  • Kaybolan şeyi aramak.
  • Bir şeyi gereği gibi bilmek.

palar

  • Çatı direği. (Farsça)

rafide

  • Binanın direği.

rübud

  • Dâim.
  • Yüreğin oynaması.
  • Durdurmak.
  • Hapsetmek.

rükn

  • Bir şeyin en sağlam tarafı, temeli, direği.
  • Kolon, direk.
  • Önemli kimse.

rükn-ü salabet / rükn-ü salâbet

  • Sağlamlığın, pekliğin direği, sütunu.

sa'y-i beliğ

  • Emek harcayarak gereği gibi çalışma.

safderun / safderûn / صاف درون

  • Saf, yüreği temiz. (Arapça - Farsça)
  • Ebleh, bön. (Arapça - Farsça)

safdil / صاف دل

  • Yüreği temiz. (Arapça - Farsça)
  • Saf. (Arapça - Farsça)

sakbe

  • Çadır direği.
  • Oklava.

şan-ı adalet / şân-ı adalet

  • Adaletin şanı, gereği.

şe'n

  • Bir şeyin gereği.

şe'n-i merhamet

  • Merhametin gereği.

şe'n-i rububiyet

  • Cenâb-ı Allah'ın rububiyetinin gereği.

şe'ni

  • Özelliği, gereği.

şe'ninden

  • Gereğinden.

şegaf

  • Yürek kabı. Yüreği çevreleyen nâzik deri.
  • Sağ tarafta iyeği kemiği altında olan bir hastalık.
  • Bir nesneyi çevirip kaplamak.

seki

  • Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
  • Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir.

sine-çak / sine-çâk

  • Göğsü, yüreği yaralı.

sita'

  • Deve boynunda uzunluğuna olan alâmet.
  • Ev direği.

sütun-u iman

  • İman sütunu, direği.

tasfiye-i kalb

  • Kalbini temizleme, yüreğini temizleme.

tatbib

  • Kırbayı ev direğine asmak.
  • Tabiblenmek, doktor olmak.

tengdil

  • (Çoğulu: Tengdilân) Yüreği dar. İçi sıkıntılı. (Farsça)

teşeffi

  • Rahatlamak. Şifâ bulmak.
  • Öc almak. Öc veya intikam almakla yüreği soğumak.

teşeffi-i gayz / teşeffî-i gayz

  • Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak. İntikam alarak yüreğini soğutmak.
  • Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak, intikam alarak yüreğini soğutmak.

tıbb

  • Tabiblik, doktorluk.
  • Her şeyi gereği gibi bilmek.
  • Rıfk. Suhulet.
  • İrade.
  • Hastayı ilâçlarla tedaviye çalışmak.
  • Şan.
  • Şehvet.

utaş

  • İnsana ârız olan bir hastalıktır ve hasta insanın yüreği yanar, suyu içer, yine kanmaz.

zahil

  • Sıkıntıdan sonra yüreği feraha erişen.
  • Unutan.

zenberek

  • (Zenburek) Hareket ettirmeğe yarıyan yay. Saatin zenbereği. (Farsça)
  • Hayvan üzerinde taşınan ve ateşlenebilen küçük top. (Farsça)
  • Mc: Faaliyet ve harekete sebep olan şey. (Farsça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın