LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Razi ifadesini içeren 322 kelime bulundu...

a'şar

  • (Tekili: Öşür) Öşürler. Arazi mahsüllerinden alınan onda bir nisbetindeki vergiler.
  • Mahsül alan zengin müslümanların zekâtları.

abra

  • Bir değiş-tokuşta üste verilen şey.
  • Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.

adem-i muvafakat

  • Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.

adem-i rıza / adem-i rızâ / عَدَمِ رِضَا

  • Râzı olmama.

akta' / aktâ' / اقطاع

  • Kesmeler, kırılmalar.
  • Beylik araziler.
  • Alâkasızlıklar.
  • Kesmeler. (Arapça)
  • Beylik araziler. (Arapça)

aleyhimürrıdvan / aleyhimürrıdvân

  • Allahü teâlânın rızâsı onların üzerine olsun veya Allahü teâlâ onlardan râzı olsun mânâsına duâ ve hürmet ifâdesi. İkiden fazla Eshâb-ı kirâmın ismi anıldığında, işitildiğinde ve yazıldığında söylenir ve yazılır. Bir kişi için aleyhirrıdvân, iki kişi için aleyhimerrıdvân denir.

aliyyü'l-murteza / aliyyü'l-murtezâ

  • Hz. Ali'nin "kendisinden razı olunmuş" anlamlarına gelen bir ünvanı.

allah razı olsun / allah râzı olsun

  • Allahü teâlâ, senin ahlâkını, işlerini ıslâh edip, seni râzı olduğu (beğendiği) hâle getirsin, mânâsında duâ.

amel-i salih / amel-i sâlih

  • İyi amel, yararlı iş. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği iş, ibâdet.

ara / arâ

  • Mıntıka, bölge.
  • Komşuluk.
  • Avlu.
  • Çıplaklık.
  • Geniş, çıplak arazi.

arazi / arâzî / اراضى

  • Yerler, arazi. (Arapça)

arazi-i emiriyye-i mevkufe / arâzi-i emiriyye-i mevkufe

  • Huk: Sadece hazine menfaatleri veya tasarruf hakları veyahut ikisi de bir hayır cemiyetine ayırılan miri arazi.

arazi-i emiriyye-i sırfa / arâzi-i emiriyye-i sırfa

  • Huk: Beytülmâle mahsus menfaatleri ve tasarruf haklarından hiçbiri bir cihete verilmeyip devlete ait olan ve şahıslara dağıtılan memleket arazisi.

arazi-i haraciye / arâzi-i haraciye

  • Müslümanlar tarafından fetholunan ve ulul-emir tarafından müslim olmayan eski sahibi elinde bırakılan veya hâriçten müslim olmayanlar getirilerek yerleştirilen arâzi.

arazi-i mahlule / arâzi-i mahlule

  • Huk: Araziyi kullananın intikal sahibi mirasçı bırakmaksızın ölümüyle hükümete kalan arâzi-i emiriye.

arazi-i mahmiye / arâzi-i mahmiye

  • Huk: Beytülmâle ait araziden, koru, mer'a, yol, pazar yerleri gibi halkın ihtiyaçlarına ayrılmış olan arâzi.

arazi-i mektume / arâzi-i mektume

  • Huk: Beytülmâle haber verilmeksizin kullanılan mahlul veya müstahik-i tapu araziler.

arazi-i metruke / arâzi-i metrûke

  • Terk edilmiş, bırakılmış topraklar, araziler.

arazi-i mevat / arazi-i mevât

  • Huk: Hiç kimse tarafından kullanılmayan ve halka verilmeyen, meskun mahallerden biraz uzakta bulunan taşlık ve kıraç arazi.
  • İşlenmemiş toprak.

arazi-i mevkufe-i sahiha / arâzi-i mevkufe-i sahiha

  • Huk: Arâzi-i memlükeden şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler.

arazi-i miriye / arâzi-i miriye

  • Devlete ait arazi.

arazi-i miriyye / arâzi-i mîriyye

  • Mîrî yâni devlete âit topraklar. Harp ile alınarak, gâziler arasında taksim edilmeyip, beytülmâle (devlet hazînesine) bırakılan veya uşr yâhut harac toprağı iken sâhibi ölüp, hiç mîrasçısı bulunmayan topraklar. Arâzi-i Memleket, Arâzi-i Emîriyye de denir.

arazi-i muhtekere / arâzi-i muhtekere

  • Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)

arazi-i mülkiye / arâzi-i mülkiye

  • Hükümet arazisi, hükümet toprağı. Hazine arazisi.

arazi-i öşriyye / arâzi-i öşriyye

  • Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.

arsa

  • (Çoğulu: Arasât) Bina yapılacak boş arazi parçası. Üzerindeki binası yıkılmış veya yapıya tahsis olunmuş yer.

asalak

  • Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit.
  • Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.

ayc

  • Razı olmamak.
  • Tasdik edip inanmamak.
  • Menfaatlenmemek, faydalanmamak.

ayil

  • Ailesi kalabalık olan.
  • Ailesini besleyen.
  • Aşırı.
  • Fakir.
  • Dengede olmayan terazi.

baştina

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında Balkanların bazı yerlerinde devlet arazisinden tapu ve miras suretiyle geçen tarla.

baver

  • Sağlam. Pek doğru. (Farsça)
  • Tasdik, inanma. Razı olma. (Farsça)

bedel-i ferag

  • Huk: Arazi-i emiriye ve icareteynli vakıf gayr-i menkullerinin tasarruf haklarının devredilmesi karşılığı alınan bedeldir.

bedel-i icar

  • Huk: Arazi hukukunda tasarruf hakkı mukabilinde verilen emsâline uygun peşin para.

bedel-i öşr

  • Huk: Arazi-i emiriye üzerinde bina yaparak veya meyvesiz ağaç dikerek koru haline koyma sebebiyle öşre bedel alınan kira.

belk

  • Kapı açmak.
  • Ak ile kara alaca olma.
  • Büyük terazi.

berah

  • Açık işlenmiş yer.
  • Zâil olmak.
  • Ağaçsız arazi.

bevbat

  • Sahra, çöl, geniş kumluk araziler.

beyaban

  • Çöl. Sahra. (Farsça)
  • İmar olunmamış arazi. (Farsça)
  • Kır. (Farsça)

birzevn

  • (Çoğulu: Berâzin) Semer vurdukları at. (Farisîde "esb-i palanî" derler)

biştam

  • Sığıntı, parazit, asalak. (Farsça)

bum

  • Yer, toprak, zemin, memleket, yurt. (Farsça)
  • Huy, haslet, tabiat. (Farsça)
  • Sürülmemiş tarla, arazi. (Farsça)

burc-i badi / burc-i bâdî

  • Havaya ait burçlar: İkizler, terazi kova.

büruc

  • (Tekili: Burc) Burç, aslında âşikar şey mânasına gelir. Her bakanın gözüne çarpacak şeklide zâhir olan yüksek köşk mânasına da kullanılmıştır.
  • Bunlara teşbihen veya zuhur mânâsıyla semâdaki bir kısım yıldızlara veya bazı yıldızların toplanmasından meydana gelen şekillere ve farazi su

bürzea

  • (Çoğulu: Berâzi) Yuna dedikleri keçe ki, eyer altına koyarlar, teğelti de derler.

cadis

  • Viran, harap, yıkık.
  • Çorak, kurak, işlenmemiş, ekilmemiş toprak, gelir getirmeyen boş arazi.

cerda

  • Mahrum, çıplak.
  • Tüysüz, dazlak.
  • Çorak, verimsiz toprak, arazi.
  • Karıştırılmamış.

cerib

  • Uyuz hastalığına tutulan. Uyuz marazına tutulmuş olan. Uyuz.
  • İmparatorluk zamanında Arabistan ülkelerinde kullanılan takriben 216 litrelik bir hacim ölçüsü.
  • Dönüm.
  • Eni ve boyu 60 arşın olan arazi ölçüsü.

cürd

  • Tüysüz, kılsız.
  • Cilt hastası (deve).
  • Tüyleri kısa olan (at).
  • Bitki örtüsü olmayan (arazi).
  • Piyâdesiz (süvâri).

cürzum

  • (Çoğulu: Cürâzim) Çok yiyen kişi.

dadistan / dâdistan

  • Bir işte ortak olma. (Farsça)
  • Bir işe razı olma. (Farsça)

derebeyi

  • Ortaçağda kendi arazisi içindeki insanlara istedikleri gibi hükmeden, devamlı olarak birbirleriyle savaşan geniş toprak sahiplerinden her biri.
  • Mc: Asi, zorba.

deşt

  • Bozkır, çöl, sahra. Kumluk ve nebatsız geniş arazi. (Farsça)

dönüm

  • 919 m2 lik eski bir arazi ölçüsü.

duh

  • Çorak, otsuz ve çıplak arazi. (Farsça)
  • Tüysüz, çıplak yüz ve baş. Köse ve dazlak. (Farsça)
  • Yapraksız ve meyvasız ağaç. (Farsça)
  • Hasırotu. (Farsça)

ecr

  • İyilik, mükâfât, ücret, karşılık. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği işleri yapanlara verdiği sevâb.

ecred

  • Tüysüz adam, köse. Genç.
  • Çorak, otsuz yer. Bir şey yetişmeyen arazi.
  • Tüyü yumuşak ve kısa olan at.

ehl-i kanaat

  • Allah'ın verdiği rızka razı olup onunla yetinenler.

ekerat

  • Ziraat ve imar için, sahiblerinin rençberlere verdikleri arazi.

emval-i zahire / emval-i zâhire

  • Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.

erazi / erâzî / اراضى

  • Arazi. (Arapça)

faraziye

  • (Hipotez) Var sayma, kabul. Bir hâdiseyi, bir olayı açıklamak, bir düşünceyi isbat etmek için isbatı yapılmamış başka düşünceleri dayanak olarak alma. Müsbet ilimlerde araştırmanın bir merhalesini meydana getirir. İncelenen hâdiseyi açıklaması muhtemel olan faraziyeler düşünülür. Faraziyenin doğrulu

fay

  • Arazide meydana gelen ve bir tarafı yüksek, bir tarafı alçak olan büyük yarık. (Fransızca)

feddan

  • (Çoğulu: Fedâdin) Bir çift öküz.
  • Bir günde bir çift öküzle sürülebilen arazi.
  • Daha çok mısırda yer ölçülerinde kullanılan bir kelime.

fehca'

  • Râzı olmak.

firezdek

  • (Çoğulu: Ferâzık) Hamur yuvarlağı, hamur parçası.

firzan

  • (Çoğulu: Ferâzine) Arif.
  • Fen sahibi kimse.

gayret-i cahiliye / gayret-i câhiliye

  • Körü körüne uğraşmak. Allah'ın razı olmadığı lüzumsuz şeylere kıymet vererek didinmek.

gayret-i hüda pesendaneleriyle / gayret-i hüdâ pesendâneleriyle

  • Allah'ın râzı olacağı işleri yapmak için gayret etmekle.

hafız-ı şirazi / hâfız-ı şirazî

  • (Bak: Sa'd-ı Şirazî)

halab

  • Çamur, bataklık. Bataklık arâzi. (Farsça)

halit / halît

  • Huk: Yol ve su gibi umumi olan araziler hukukunda ortak olan kimse.
  • Şerik, ortak.
  • Karışmış.

hane-i avarız

  • Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre ta

harac

  • Vaktiyle müslüman olmayan vatandaşlardan alınan vergiye denirdi. Arazi hasılatından veya çalışanların emeğinden elde edilirdi. Reşit ve vücudu sağlam olan gayr-ı müslim erkek verirdi. Buna harac-ı rüus veya cizye denirdi. Topraktan alınan vergiye de harac-ı araziye denilirdi.

harac-ı mukasseme

  • Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı.

harac-ı muvazzaf

  • Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sah

hariciler / hâricîler

  • Sıffîn muhârebesinde, taraflar hakem tâyinine râzı olup anlaşmayı kabûl ettiği için hazret-i Ali'nin ordusundan ayrılarak "Hâkim ancak Allah'tır. Hazret-i Ali iki hakemin hükmüne uyarak halîfeliği hazret-i Muâviye'ye bırakmakla büyük günah işledi" di yen ve kendileri gibi düşünmeyen Eshâb-ı kirâm il

haşirdeki mizan

  • Haşir meydanındaki amelleri tartan terazi; insanın öldükten sonra âhirette diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanmasının ardından günah ve sevapların tartılacağı İlâhî terazi.

havale / havâle

  • Borçlunun, alacaklıya, borcumu falan kimseden al deyip, alacaklının, bu teklife, sözleşme yerinde râzı olması. Ciro etme.

havass-ı hümayun / havâss-ı hümayun

  • Tar: Osmanlı İmparatorluğunun fütuhat devirlerinde (yükselme devri) fethedilen araziden devlet hazinesine ayrılan kısım. Her yer zaptedildikçe, arazi: timar, zeamet ve has namıyla üç sınıfa ayrılırdı. Meselâ 250 köyden müteşekkil bir sancağın 100-150 köyü ikişer üçer köy olarak 40-50 tımara ayrılır,

hem-hudud

  • Hudutları bir olan, sınırları birbirine bitişik olan memleket veya arazi. (Farsça)

hevamm

  • Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.

hidayet / hidâyet

  • Doğru yolu gösterme, doğru, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunma.
  • Cenâb-ı Hakk'ın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsân etmesi ve kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylem

hipotez

  • (Bak: Faraziye)

hizba

  • (Çoğulu: Hazâbî) Engebeli arazi, ârızalı toprak.

hoşnud / hoşnûd / خشنود

  • Memnun, râzı, gönlü hoş edilmiş. (Farsça)
  • Memnun, razı. (Farsça)

hoşnudluk

  • Memnuniyet, râzılık.

hududname

  • Memleket sınırını belirleyen vesika. Harp veya diğer bir ihtilaf sonunda iki taraf murahhaslarınca yerinde tetkik edilerek tanzim olunan harita ve rapor. (Farsça)
  • Memleket dahilindeki bir çiftlik veya arazinin sınırlarını göstermek üzere yapılmış olan vesika. (Farsça)

hursend

  • Kısmetine râzı olan, kanaatkâr, tokgözlü. (Farsça)

hüşad

  • Suyu emmeyen sert arâzi.

hüsn-ü rıza / hüsn-ü rızâ

  • Güzel bir şekilde razı olma, hoş karşılama.

i'tab

  • Şikâyeti kendisinden def' ile razı ve hoşnud etmek. Hoşlandırmak.
  • Hışım etmek.

i'tibarat

  • (Tekili: İ'tibar) İ'tibarlar, şeref ve haysiyetler.
  • Var sayılan şeyler, faraziyeler.

i'tibari / i'tibarî

  • (İtibarî) Hakiki kıymeti olmayıp kıymeti var kabul edilme. Farazî ve izafî olan. Varlığı, başka şeylere nisbet edilmesi halinde bilinen.

iba'

  • Çekinmek. Tiksinmek.
  • Kabul etmemek, bir işe razı olmamak.
  • Doymadan yemekten çekilmek.

icabet

  • Kabul olmak. Kabul etmek.
  • Râzı olma, rızâ gösterme, muvafakat etme.

iffet

  • Namus. Temizlik. Perhizkârlık. Nefsi behimî temayüllerden men etmek. Helâla razı olup haramdan kaçınmak.

ihaze

  • Kalkanın elle tutulacak olan yeri.
  • Timar. Hükümdarın verdiği arazi.

ihtiyar

  • Yaşlanmış kimse. Yaşlı.
  • Ist: İstek, arzu. Razı olmak. Katlanmak. Seçmek. Tensib etmek. Seçilmek.

ikna / iknâ / اقناع

  • Razı etme, inandırma.
  • Razı etme. (Arapça)
  • İknâ etmek: Razı etmek. (Arapça)

ikna'

  • Kanaat vermek. Râzı etmek. Râzı edilmek. İnandırmak. İnandırılmak.
  • Ayakta iki tarafa bakmadan durmak.

iknaiyyat

  • İknâ etmek veya râzı etmek için söylenilen sözler.

ıkta'

  • (Kat.'dan) Delil göstererek susturma.
  • Mülkiyeti devlete ait olan bir arazinin menfaatinin hazinede istihkakı bulunan kimseye padişah tarafından verilmesi.
  • Maktuan ihâle.

ıktaat

  • (Tekili: Iktâ) Sahibi olmayan ve üzerinde imaret eseri olmıyan yerlerden olup, ulülemr tarafından istihkak sahibine imar ve inşa etmesi için tahsis olunan arazi.

iraza

  • Kandırmak, kandırılmak. Râzı etmek.

irşad / irşâd

  • Yol gösterme, rehberlik etme. İnsanları, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ve Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymaya, her zaman Allahü teâlâyı anmaya, O'nu unutmamaya, kalbde O'ndan başkasının sevgisine yer vermemeye çağırmak, Allahü te âlânın râzı olduğu yolu göstermek.

irtiza'

  • (Rıza. dan) Razı olma, rıza gösterme, uygun ve münasib bulma. Kabul etme.
  • Beğenme, seçme.

ırza

  • Razı etme.

irza / irzâ / ارضا

  • Bir kimseyi râzı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak.
  • Razı etme.
  • İkna etme, razı etme. (Arapça)

irza etme / irzâ etme

  • Razı etme.

irza etmek / irzâ etmek

  • Bir kimseyi râzı etme, hoşnut etme.

irza-yi tarafeyn

  • İki tarafı anlaştırma, râzı etme.

iskat / iskât

  • Sükût ettirmek. Cevap veremiyecek hâle getirmek. Susturmak.
  • Kandırmak, râzı etmek.

isti'tab

  • Kendinden razı, hoşnut etme.

istikfaf

  • (Kifâf. dan) Kanaat etme, az şeyi yeter bulup râzı olma.
  • Yetişme.
  • Dilenci gibi el uzatma.

kabban

  • Büyük terazi, baskül.

kabul / kabûl

  • Almak, râzı olmak. Alış-veriş, kirâlama, nikâh gibi sözleşmelerde yapılan teklife rızâ göstermek.

kadastro

  • Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işi. (Fransızca)

kaffan

  • Büyük terazi.

kail / kâil / قائل

  • Söyleyen. Anlatan. Nakleden. Söz sahibi. İnanmış.
  • Boyun eğmiş. Rıza göstermiş, razı olmuş.
  • Söyleyen, diyen.
  • Razı olmuş, boyun eğmiş.
  • Söyleyen. (Arapça)
  • Razı olan. (Arapça)
  • Kâil olmak: Razı olmak. (Arapça)

kanaat / kanaât / kanâat / قناعت

  • Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.
  • Görüş, fikir.
  • Kısmetine razı olma.
  • Kısmetine razı olma, kabullenme.
  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.
  • Kısmetine razı olma.

kanaat etme / kanâat etme

  • Razı olma, inanma.

kanaat etmek

  • Razı olmak, yetinmek.

kanaat getirmek

  • Razı olmak, inanmak.

kanaat verici

  • İnandırıcı, razı edici.

kanaat verme

  • İnandırmama, razı etme.

kanaatkar / kanaatkâr

  • Kısmetine razı olan.

kanaatkarane / kanaatkârâne

  • Kısmetine razı olarak, yetinerek.

kani'

  • (A, uzun okunur) Kanaat eden. Kendinde olan helâla razı olup, başkasının hiçbir şeyine göz dikmeyen.
  • Kanmış. İnanmış. Tatmin olmuş.

kanu'

  • Kanaat sâhibi. Kanaatkâr, kanaatli. Hakkına razı olan.

karah

  • (Çoğulu: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi.

kat'i kanaat / kat'î kanaat

  • Kesin inanma, razı olma.

katia

  • (Çoğulu: Katâi') Kesme, kat etme.
  • Kırılma.
  • Alâkayı kesme. Ahbaplığı kesme.
  • Vergi.
  • Arazi.

kebban

  • Büyük terâzi. Kantar.

kefe

  • Terazinin bir gözü.
  • (Keffe) Terazinin bir gözü.
  • Terazi gözü.

kefe-i hasenat / kefe-i hasenât

  • İyiliklerin tartıldığı İlâhî terazi kefesi.

kefe-i mizan / kefe-i mîzân / كَفَۀِ مِيزَانْ

  • Terazi kefesi.
  • Terazi kefesi.

kefef

  • (Tekili: Keffe) Kefeler. Terazinin tablaları.

kefeteyn

  • Terâzinin iki tarafı.

keffe

  • (Çoğulu: Kifef) Terazi kefesi.
  • Her yuvarlak cisim.
  • (Çoğulu: Ükef) El ayası.

kemal-i rıza / kemâl-i rızâ / كَمَالِ رِضَا

  • Tam bir râzı olma.

kenud

  • Çok küfran-ı nimet eden kimse. Çok levm ve küfreden cahud.
  • Birşey yetiştirilemiyen verimsiz arazi.
  • Kocasının hukukuna ve iyiliklerine küfran eden nankör kadın.
  • Yemeğini misafirden sakınarak yalnızca yiyen cimri.
  • Kölesini, uşağını çok döven kimse.

kepan

  • Büyük terazi. (Farsça)

kerem etmek

  • Müsâade etmek, lutfetmek. Razı olmak.

kezame

  • (Çoğulu: Kezâyim) İki kuyu arasındaki yarıklar ve delikler. (Su birinden birene akar).
  • Terazi iplerinin kendinde toplandığı halka.

kifaf

  • (Tekili: Aslı: Kefaf) Yetecek kadar olma. İhtiyaca yetecek kadar azık.
  • Bir şeyin güzide ve hayırlısı.
  • (Keffe) Terazi kefeleri.

kiffe

  • (Çoğulu: Kifef) Ağ. Tuzak.
  • Terazi kefesi.
  • Her yuvarlak nesne.

kına

  • Râzı olmak, kabul etmek.

kırzab

  • (Çoğulu: Karâzıbe) Keskin kılıç.
  • Hırsız.

kirzim

  • (Çoğulu: Kerâzim) Yüksek burunlu kimse.
  • Büyük balta.

kırzin / kırzîn

  • (Çoğulu: Kerâzin) Büyük balta.

kışlak

  • Kışın, otundan ve suyundan istifade edilen arazi.

kısmet

  • Nasîb. Allahü teâlânın ezelde (sonsuz öncelerde) herkes için dilediği şey.
  • Birkaç kimsenin bir şeydeki hisse-i şâyialarını (ayrılmamış hisselerini) kile, terâzî, arşın gibi bir ölçü âleti ile tâyin ve tahsis etme, belli etme, ayırma.

kıstas / قسطاس

  • Mizan, ölçü. Büyük terazi. Kıyamet günündeki büyük terazi.
  • Mânevi değer ve kıymet ölçüsü.
  • En doğru tartan.
  • Taksit. Taksit ile ödenen şey.
  • Terazi, ölçü, ölçü birimi.
  • Ölçü. (Arapça)
  • Terazi. (Arapça)

koloni

  • Bir ülkenin, sınırları dışında işgal ettiği ve yönettiği ülkeye sıkı bağlarla bağlı arazi. (Fransızca)
  • Başka bir memlekete yerleşmeğe giden göçmen topluluğu veya bir topluluğun yerleştiği yer. (Fransızca)
  • Bir memlekette bulunan yabancılar topluluğu. (Fransızca)

kuhpaye

  • Dağlık arazi. (Farsça)

kumistan

  • Kumluk çöl veya arâzi. (Farsça)

küna

  • Arâzi. Tarla. Etrafı çevrilerek ekilen yer. (Farsça)

kustas

  • Büyük terazi.

lebbeyk-zen

  • Lebbeyk diye söyleyen. Emre hâzır olan. Râzı olan. (Farsça)

mahlul-u sırf

  • Fık: Hakk-ı intikal ve hakk-ı tapu sahibi bırakmaksızın mutasarrıfının vefatiyle mahlul kalan arazi.

mahrek-i senevi / mahrek-i senevî

  • Bir seyyarenin, bağlı olduğu kürenin etrafında dönmesiyle hâsıl olan farazî daire.

makam-ı rıza

  • Allah'tan gelen herşeye razı olma derecesi.

maki

  • Coğ: Çalı ve küçük ağaçlarla kaplı arazi.

makna'

  • Kanaat edip râzı olacak yer.
  • Şâhid, adâlet şâhidi.

mal-i cizye

  • Araziden alınan haraç.

mal-i menkul

  • Taşınabilen ve nakledilebilen mal. (Arâzi ve binanın haricindekiler)

malikane

  • Büyük ve gösterişli köşk. (Farsça)
  • Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi. (Farsça)

marzi / marzî

  • Razı olmağa dâir.
  • Kabul edeceği, razı olacağı.
  • Razı olunan şey.
  • Arzu edilen, razı olunan.

marziyat / marzîyât

  • Razı olunacak şeyler. Allah'ın rızasına dair olanlar.
  • Razı olunan şeyler.

marziyatı / marziyâtı

  • Razı ve hoşnut olduğu şeyler; Allah'ın rızasına uygun şeyler.

marziye

  • Razı olma, hoşnud olma, memnuniyet.

marziyyat

  • Hoşa giden, razı olunan şeyler; Allah'ın razı olacağı şeyler.

medar-ı rıza

  • Razı, memnun olma sebebi.

medar-ı senevi / medar-ı senevî

  • Dünya, güneş etrafında seyrederken çizdiği farazi dâire.

mefatih-ül gayb

  • (Bak: Mugayyebat-ı hamse) İmam-ı Razi'nin bir tefsiri.

memnun / memnûn / ممنون

  • (Minnet. den) Hoşnud. Razı. Minnet altında bulunan. İyiliğe nâil kılınmış. Çok muteber olan şey. Çok beğenilen. Ölçülü ve hesaplı olan.
  • Kesilmiş.
  • Memnun etmek:
  • Mutlu edilmek, razı edilmek.
  • Sevindirilmek.
  • Mutlu, razı. (Arapça)
  • Sevinçli. (Arapça)

menaat-ı mevkiiye

  • Arazi sarplığı.

menacim

  • (Tekili: Mencem) Terâzi kolları.

mencem

  • (Çoğulu: Menâcim) Terazi kolu.
  • Maden.

mertebe-i rıza / mertebe-i rızâ

  • Allah'tan gelen herşeye razı olanların mertebesi.

merzat

  • Rıza, hoşnutluk. Râzı olma, kabul etme.

merzuban

  • (Çoğulu: Merazibe) Mecusiler reisi.

mesaha

  • (Arazi vs.) Ölçme, ölçüm.

messah

  • Ölçü âletleriyle arazi ölçen. Mühendis.
  • (Mesh. den) Uğuşturan, mesheden. Masaj yapan. Dellâk.

mesuk-u lehu-l-kelam / mesuk-u lehu-l-kelâm

  • Kelâmın söyleniş gayesi, garazı ve maksadı.

mevat arazi / mevât arâzi

  • Ölü arâzi. Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, o

mevazin

  • (Tekili: Mizan) Mizânlar. ölçüler. Terâziler.

mevetan

  • Canı olmayan nesneler.
  • İhya olunmayan, ekilip biçilmeyen arazi.

mevlana celaleddin-i rumi

  • Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır.

meyş

  • Halt etmek, karıştırmak.
  • Koyun sütünü keçi sütüne karıştırmak.
  • Yünü kıla karıştırmak.
  • Sözün birazını söyleyip, bir kısmını söylememe.

mihyal

  • Bir yıl ekilip, bir yıl ekilmeyen arazi.

mincem

  • (Çoğulu: Menâcim) Terâzi kolu.

mirzab

  • (Çoğulu: Merâzib) Ululuk.
  • Uzun ve büyük gemi.

mirzah

  • (Çoğulu: Merâzıh) Çekirdek ve ona benzer şeyleri dövüp ezdikleri taş.

mirzebe

  • (Çoğulu: Merâzib) Tokmak.

mizan / mîzan / mîzân / ميزان

  • Terazi, ölçü, tartı.
  • Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas.
  • Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir.
  • Mat: Yapılan hesabın doğruluğunu anlamak için yapılan diğer bir hesap. Sağlama.
  • Terazi, ölçü âleti, tartı, ölçü.
  • Mahşerde amellerin tartılmasını yapacak olan şey.
  • Terazi, tartı, ölçü.
  • Terâzi, ölçü âleti.
  • Kıyâmet günü insanların günâh ve sevâbını tartan ve nasıl olduğu bilinmeyen terâzi.
  • Terazi. (Arapça)
  • Ölçü. (Arapça)
  • Terazi burcu. (Arapça)
  • Mahşer günü, kıyamet günü. (Arapça)

mizan-ı a'zam-ı adalet / mîzân-ı a'zam-ı adâlet / م۪يزَانِ اَعْظَمِ عَدَالَتْ

  • En büyük adâlet terazisi.

mizan-ı adalet / mizan-ı adâlet

  • Adâlet terâzisi.

mizan-ı adalet-i ilahiye / mizan-ı adalet-i ilâhiye

  • İlâhî adâlet terazisi.

mizan-ı adil / mizan-ı âdil

  • Adâletli terâzi.

mizan-ı adl

  • Adalet terazisi.

mizan-ı azam / mizan-ı âzam

  • Mahşer günü amellerin ölçüldüğü büyük terazi.

mizan-ı azam-ı adalet / mizan-ı âzam-ı adalet

  • Büyük adalet terazisi.

mizan-ı ekber

  • Mahşer günü amellerin ölçüleceği büyük terazi.

mizan-ı haşir

  • Haşir terazisi, büyük hesap günü olan haşir meydanında amelleri tartan terazi.

mizan-ı hikmet / mîzan-ı hikmet

  • Hikmet terazisi.

mizan-ı idrak

  • İdrak terazisi, kavrayış terazisi.

mizan-ı kaza ve kader / mizan-ı kazâ ve kader

  • Kazâ ve kader terazisi.

mizan-ı nizam

  • Düzen ölçüsü, terazisi.

mizan-ı şeriat

  • Şeriat terazisi; Allah tarafından bildirilen hükümlerin teraizisi, ölçüsü.

mizan-ı siyaset

  • Siyaset terazisi; siyasi denge.

mizan-ı zemin

  • Zemin ve yeryüzü terazisi.

mizancık / mîzancık

  • Küçük terazi, ölçücük.

mizancıklar

  • Küçük küçük teraziler.

mizanü'l-vücut

  • Varlık terazisi.

mizanü't-ta'dil

  • Dengeleme ölçüsü; adâlet terazisi.

mübelliğ-i marziyat / mübelliğ-i marziyât

  • Allah'ın razı olacağı hal ve hareketleri bildiren elçi.

mukabele ve muvazene

  • Terazinin iki kefesi gibi karşılıklı tartılma.

mukataa

  • (Kat'. dan) Kesişmek.
  • Ülfeti terk eylemek.
  • Birbirinden kesmek ve kesişmek.
  • Muayyen bir kira karşılığında arazinin kesime verilmesi.
  • Ekilen toprak için verilen muayyen vergi.

münker

  • Allah'ın (C.C.) râzı olmadığı şey.
  • İnkâr edilmiş olan.
  • Şeriatın kabâhat ve haram diye bildirdiği şey. Makbul ve müstehab olmayıp, günah ve kabahat olan.
  • Mezardaki suâl meleklerinden birisinin ismi. Diğerinin ise "Nekir" dir.

mürazat

  • Rızâlaşmak, râzı olmak.

murteza

  • Kendisinden razı olunan.

mürteza / mürtezâ

  • Beğenilmiş, râzı olunmuş mânâsına hazret-i Ali'nin lakabı.

müsevveg

  • (Çoğulu: Müsevvegat) Râzı olunmuş, rıza gösterilmiş, izin verilmiş.

müsevvegat

  • (Tekili: Müsevveg) Râzı olunmuş, izin verilmiş şeyler.

müsrif

  • Boş yere malını harcayan, tutumsuz, Allah'ın (C.C.) razı olmayacağı şeylere parasını, malını ve zamanını harcayan.

müsül-i faraziye

  • Farazî temsiller, hikâyeler.

müsül-ü faraziyye

  • Farazî temsiller, hikâyeler.

mutataffil

  • Arkasından giden, uyan.
  • Parazit olan, tatafful eden.

müterazi

  • (Rıza. dan) Karşılıklı olarak birbirlerinden hoşnut ve razı olan.

muvafakat

  • Uygunluk. Uymak. Anlaşmak. Karşılıklı anlaşma. Râzı olma. Müsâade.

muvafakat-ı tarafeyn

  • İki tarafın râzı olması.

muvazene-i adalet

  • Adaletin denge, ölçü ve terazisi.

müzayede

  • Artırma, ziyadeleştirme.
  • Devletçe veya bir müessesece satılığa çıkarılan bir malın veya arazinin arttırılmaya konulması. Müzayede; biri kapalı zarfla, diğeri açık arttırma ile olmak üzere iki türlü yapılır. Müzayedede konulan şey, en çok arttırma yapana ihâle edilir.

na-hah

  • İstemeyerek, râzı olmayarak. Zoraki. (Farsça)

na-hoşnud

  • Razı ve hoşnud olmayan. Gayr-i memnun. (Farsça)

nazariyye

  • Bir veya birkaç hipotez (faraziye) ile, birçok hâdiseleri îzâh ederek ve bunlardan yeni hâdiselere vararak ve bu hâdiseleri tecrübe ile inceleyerek görülen hipotez. Hipotez, aynı sebeblerle îzâh edilen çeşitli hâdiselerin hepsini birden îzâh edebilec ek umûmî bir fikirdir.

nefs-i mardiye

  • Kusurlarını bilen, kendisinden râzı olunan nefis. Rabbinin indinde makbul olan nefis.

nefs-i mardiyye

  • Kusurlarını bilen, kendisinden râzı olunan nefs. Rabbinin indinde, makbûl olan nefs.

nefs-i radiye / nefs-i râdiye

  • Rabbinden râzı ve hoşnûd olan nefs.
  • Rabbinden râzı ve hoşnud olanın nefsi. (Farsça)

nehda'

  • İyi otlar yetişen kumlu arâzi.

parsel

  • Bir maksatla ayrılarak sınırlandırılmış arazi parçası. (Fransızca)

parseng

  • Teraziyi denkleştirmek için kefesine konulan şey. (Farsça)

pele

  • Terazi kefesi. (Farsça)

radhe

  • (Çoğulu: Radh-Ridh) Taşlı yer, taşlık arazi.
  • Büyük taşlardan olan çukur yer. (İçinde su birikip kalır.)

radi

  • (Râdiye) Razı olan, rıza gösteren, itaat eden.

radıyallahu anh

  • "Allah ondan razı olsun.".

radıyallahü anh

  • "Allah ondan razı olsun".
  • Daha çok Eshâb-ı kirâmdan birinin ismi anıldığı veya yazıldığı zaman söylenen ve yazılan "Allahü teâlâ ondan râzı olsun" mânâsına duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki kişi için Radıyallahü anhümâ, ikiden fazlası için Radıyallahü anhüm denir.
  • Allah (C.C.) ondan razı olsun, mealinde duâdır. Aslında Allah ondan razı oldu demektir.

radiyallahu anh

  • Allah ondan razı olsun.

radiyallahü anh

  • Allah ondan razı olsun.

radıyallahü anha

  • (Kadın için) Allah ondan razı olsun.

radıyallahu anhüm

  • "Allah onlardan razı olsun".

radıyallahü anhüm

  • Allah onlardan razı olsun.
  • Allah onlardan razı olsun.

radıyallahü anhüma / radıyallahü anhümâ

  • Allah onların ikisinden razı olsun.
  • Allah onların ikisinden de razı olsun.

radıyallahü teala anha / radıyallahü teâlâ anhâ

  • Hanım sahâbîlerden birinin ismi anılınca veya yazılınca söylenen "Allahü teâlâ ondan râzı olsun" mânâsına duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki hanım sahâbî için (Radıyallahü teâlâ anhümâ" ve ikiden çok için "Radıyallahü anhünne" denir.

radıyallahü teala anhüma / radıyallahü teâlâ anhümâ

  • Allah onlardan razı olsun.

radıyallahuanh

  • Allah ondan razı olsun!

radıyellahu anh

  • Allah ondan razı olsun.

radıyellahü anhüm

  • Allah onlardan razı olsun.

radıyellahu anhüma

  • Allah o ikisinden razı olsun.

radiyen

  • Razı olarak, beğenilerek, hoşnud olmak suretiyle.

radm

  • Binayı taşla yapmak ( O binaya "razim" derler.)

rakka

  • Dere yanında olup sel geldiğinde üzerine yayılan arazi.
  • Bir yerin adı.

reb'

  • Ev, arazi. Barınılan, iskân olunan yer.

regabe

  • Yumuşak arazi.

riba

  • Bahar evleri, çadırlar. Arazi.
  • Yaz yağmurları.

rıdvan / rıdvân

  • Memnunluk, razılık, hoşnudluk.
  • Cennet'in kapıcısı olan büyük melek.
  • Cennet kapıcısı olan melek.
  • Razılık, hoşnutluk.
  • Allahü teâlânın râzı olması, beğenmesi.
  • Cennet meleklerinin büyüğü, başı, reisi.

rıdvanullahi aleyh

  • "Allah ondan razı olsun" meâlinde dua.

rıdvanullahi aleyhim ecmain / rıdvânullahi aleyhim ecmaîn

  • "Allah hepsinden razı olsun".

rıdvanullahi teala aleyhim ecmain / rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn

  • Allah onların hepsinden razı olsun.

rıza / rızâ / رضا

  • Memnunluk, hoşluk, razı olmak.
  • İstek, arzu. Kendi isteği.
  • Razı olma, memnuniyet.
  • Hoşnutluk, memnunluk, razı olma, peki deme.
  • İstek, kendi isteği.
  • Allah'ın yazdığına boyun eğme.
  • Râzı olma, hoşnutluk, memnunluk.
  • Razılık, memnunluk. (Arapça)
  • İstek. (Arapça)

rıza vermek

  • Râzı olduğunu ve istediğini bildirmek.

rıza-cu

  • Allah'ın rızasını arayan. Razı etmeyi gaye edinen. (Farsça)

rıza-dade / rıza-dâde

  • Razı olmuş, kabul etmiş. (Farsça)

rıza-yı samedaniye / rızâ-yı samedanîye

  • Herşey Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın rızası, razı olması.

rızadade olma / rızâdâde olma

  • Razı olma, kabul etme.

rızaen

  • Razı olarak.

ruzaa'

  • (Tekili: Razi) Süt emen çocuklar.
  • Süt kardeşler.

sa'dane

  • (Çoğulu: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot.
  • Devenin göğsü.
  • Tırnak dibinin siniri.
  • Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme.
  • Kadın memesinin etrafı.

sa'id / sa'îd

  • Allahü teâlânın, kendisinden râzı olduğu kimse. Cennetlik.

safvet-i kalb

  • Fikir ve niyetinde hiçbir garazı ve kötü gâyesi olmamak, temiz kalbli olmak.

sance

  • (Çoğulu: Sanecât) Terazi.
  • Taş.

şazib

  • (Çoğulu: Şüzeb) Zayıf, ince belli davar.
  • Katı yer, sert arazi.

sence

  • (Çoğulu: Senecât) Terazi taşı.

senglah / senglâh / سنگلاخ

  • Taşlık arazi. (Farsça)

şerh-i şemsi / şerh-i şemsî

  • Kutbeddin-i Razî tarafından telif edilmiştir ve mantık ilmine dairdir.

seyr-i fillah

  • Allahü teâlânın isimlerinde ve sıfatlarında ilerleme. Allahü teâlânın beğendiği ve râzı olduğu şeylerde fânî olma (yâni O'nun sevdiklerini sevmek ve O'nun sevdikleri kendine sevgili olmak).

sidre ağacı

  • Arabistan kirazı denen bir ağaç türü.
  • "Arabistan kirazı" denen bir ağaç.

sipahi

  • Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ed

sırat-ı müstakim

  • En doğru yol, İslâmiyet yolu. Hak yolu. Allah'ın râzı olduğu en doğru yol. Peygamberlerin, evliya ve sâlihlerin, sıddıkinlerin gittikleri meslek.

su'-i ef'al / sû'-i ef'âl

  • Kötü davranışlar, tavır ve işler. Ma'sûn et (koru) sû'-i ef'âlden ilâhî, Nasîb et râzı olduğun râhı (yolu).

su-i ahlak / su-i ahlâk

  • Ahlâk kötülüğü. Allah'ın, peygamberin râzı olmayacağı işleri yapanın ahlâkı.

şurezar / şûrezâr / شوره زار

  • Çorak yerler, verimsiz araziler.
  • Çorak arazi. (Farsça)

şuristan / şûristân / شورستان

  • Çorak arazi. (Farsça)

ta'at / tâ'at

  • İbâdet. Allahü teâlânın beğendiği, râzı olduğu şeyler. Hasene.

ta'biye

  • Askerleri bir arazide düşmana karşı tam tedbir ve nizam üzere yerleştirme.
  • Muharebe toplarının yeri, istihkâm parçası.
  • Muvaffakiyet için kullanılan vâsıtalar. ("Tabya" yanlıştır)

taayyünat-ı itibariye / taayyünât-ı itibariye

  • Farazî taayyünler; muhtemel şekil ve keyfiyetler.

tahcir

  • Bir yere taş koymak, taş yığmak.
  • Fık: Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına taştan sınır yapmak.
  • Hayvanı dağlayıp nişanlamak.

takdiri / takdirî

  • Kaderden olan. Takdir-i İlâhîye ait ve müteallik olan.
  • İtibarî.
  • Farazî.
  • Gr: Yazılı olmayıp var bilinen mâna veya kelime.

tardiye

  • Allah râzı olsun demek.

tarziye

  • Pişmanlık duyduğunu anlatarak özür dilemek.
  • Râzı etmek.
  • "Radıyallahü-anh" diyerek duâ etmek.

teessüf

  • Eseflenmek. Kederlenmek.
  • Beğenmemek ve râzı olmadığını ifade etmek.

teharüc

  • Çıkışmak.
  • Tevzi etmek, dağıtmak.
  • Fık: Ortakların bir kısmı akar (para getiren mülk), bir kısmı arazi, bazısı da para üzerine yaptıkları anlaşma.

terazi

  • (Rıza. dan) Birbirini razı etme. Uyuşma.

terazu / terâzû / ترازو

  • Terazi. (Farsça)
  • Terazi. (Farsça)

tevekkül

  • İşi başkasına ısmarlamak.
  • Sebeblere tevessül ettikten sonra neticesini Allah'a bırakmak. Allah'tan gelene razı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra neticelerini Allah'dan istemek. Kadere razı olmak. Hakka güvenmek.
  • Yeis ve kederden uzak olmak.
  • Âcizlik göstermek
  • Allah'a güvenmek, kadere razı olmak, işi Allah'a bırakmak.

tevzin-i adalet

  • Adaletin her şeyi teraziye alması; her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesindeki ölçü, tartı, denge.

timar

  • Bir şeyin devam ve inkişafı için yapılan hizmet. (Farsça)
  • Sipâhiye verilen öşrü alınacak arazi. (Farsça)

tinnineyn / tinnîneyn

  • İki yılan. Mc: İki yılana benzetilen güneş ve ayın medârının farazî kavisleri.

tufeylat / tufeylât / طفيلات

  • Parazitler. (Arapça)

tufeyli / tufeylî / طفيلى

  • (Davetsiz ziyafete giden Tufeyl adında birisinin ismindendir) Sahte.
  • Dalkavuk. Çanak yalayıcı.
  • Başkasının sırtından geçinen. Asalak. Parazit. Fazladan.
  • Parazit. (Arapça)

tufeyliyet / طفيليت

  • Parazitlik. (Arapça)

ubudiyyet / ubûdiyyet

  • Allahü teâlânın emirlerine teslîmiyet ve boyun eğmek. Allahü teâlânın işinden râzı olmak. Her an Allahü teâlâyı hatırlamak, anmak.

va'n

  • Sığınacak yer, melce'.
  • Ot yetişmeyen taşlık ve sert yapılı arazi.

vahid-i i'tibari / vâhid-i i'tibarî

  • Hakikatta olmayıp varlığı farazî olarak kabul edilen bir şey. Varlığına itibar edilen şey. (Ağırlık için kilo, uzunluk için metre bir vâhid-i itibarîdir.)

vahid-i itibari / vahid-i itibarî

  • Hakikatte olmayıp farazî olarak kabul edilen tek bir şey, göreceli birim.

vaz'iyet-i marziye / وَضْعِيَتِ مَرْضِيَه

  • Razı olunan vaziyet.

vaziyet-i marziye

  • Razı olunacak hal.

vezne

  • Tartı. Terazi.
  • Tartı yeri. Eskiden altun ve gümüş paralar sayı ile olduğu gibi tartıyla da alınıp verildiği için bu tabir meydana gelmiştir. Para alınıp verilen yer mânasında da kullanılır. Devlet daireleri ile büyük müesseselerde para alıp veren memura Veznedar denir.
  • Barut

vıta'

  • Razı olma, rıza gösterme, uygun görme.

yez

  • Bağ, bahçe, tarla vs. gibi arazilerin etrafına çekilen dikenli çalı. Çit. (Farsça)

zebane

  • Terazi gibi bazı âletlerin dili andıran parçaları. (Farsça)
  • Alev. (Farsça)