LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Perd ifadesini içeren 208 kelime bulundu...

hakk-ul-yakin / hakk-ul-yakîn

  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.
  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.

açkı

  • Cilâ, perdah, lostra.

açkıcı

  • Cilâ ve perdah veren sanatkâr.

adale

  • Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.

agşiye

  • (Tekili: Gışa) Perdeler, örtüler.
  • Zarflar, mahfazalar.

ağşiye / اغشيه

  • Perdeler. (Arapça)
  • Zarlar. (Arapça)

agtiye

  • (Tekili: Gıtâ) Perdeler.

ahfiye

  • (Tekili: Hıfâ) Örtüler, perdeler, gizli şeyler.
  • Çiçeğin tomurcuğunu örten kabuk.

alem-i mülk / âlem-i mülk / عَالَمِ مُلْكْ

  • Sebeplerin perde olduğu âlem.

alüfte

  • Muhabbet ve sevgiden deli gibi. (Farsça)
  • Alışık, nâmus perdesi yırtık, iffetsiz kadın. Fâhişe. (Farsça)

alüfte-gan / alüfte-gân

  • (Tekili: Alüfte) Nâmus perdesi yırtık kadınlar. Fâhişeler. (Farsça)

azin / âzin

  • Kefil. Birinin yerine kefalet eden.
  • Kapıcı, perdeci.
  • İzin veren.

başam

  • Perde, örtü. (Farsça)

berzah / بَرْزَخْ

  • İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile âhiret arası.
  • Perde.
  • Sıkıntılı yer.
  • İki yer arasındaki geçit.
  • Mani'a, engel,. Ölen insanların ruhları kıyamete kadar berzah âleminde bulunurlar. Berzah büyük ve mânevi bir âlemdir. Dindar olup cennetlik olanlar, berzah âlemin
  • Ara yer, kabir, perde.

bi-hicab / bî-hicab

  • Hicabsız, perdesiz, âşikâr olarak.

bihicap / bîhicap

  • Perdesiz, örtüsüz.
  • Perdesiz, gizlemeksizin.

cedr

  • (Cidr) Duvar. Hâil, perde, zar.
  • Bir ot adı.

celaze

  • Sazların perdeleri.

çetu

  • Perde, örtü. (Farsça)

cidar

  • Duvar.
  • İki yeri birbirinden ayıran zar, perde.

cila / cilâ

  • Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura.

çuhadar

  • Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin haricinde emre hazır bulunan hademe.

ehl-i keşf

  • Perdeli olan ve zâhir hislerle bilinmeyen hakikatları, Cenab-ı Hak'kın lütf u ihsanı ile bilen veliler. (Farsça)

ehlikeşif

  • Perdeli olanı bilen velî.

eknan

  • (Tekili: Kinân) Mahfazalar, perdeler.
  • Evler, odalar, hücreler. Çadırlar.

elhan / elhân

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mânâ bozulacak şekilde, harfleri ve kelimeleri değiştirerek, sesi alçaltıp yükselterek, çeneyi oynatarak okumak. Lahn'in çokluk şeklidir.

emval-i menkule

  • Bir yerden başka yere taşınabilir, götürülebilir eşya ve mallar. (Masa, karyola, perde, çakı... gibi.)

ervak

  • (Tekili: Revk) Revkler, perdeler, örtüler.
  • Çadırlar, muvakkat olarak bezden yapılan odalar.

estar

  • Örtüler, perdeler.

füsat

  • (Füstât) Kıl. Büyük çadır.
  • Kapıya asılan perde.
  • Cemaat.
  • Mısır'da bir mahallin adı.

fustat

  • (Fistat) Göçebelerin kıldan yapılan çadırı. Büyük çadır.
  • Kapıya asılan perde.
  • Cemaat.

gaşiye / gâşiye / غاشيه

  • Perde. Örtü.
  • Kıyamet.
  • Dilenci ve cerrar.
  • Ziyârete gelen dostlar gurubu.
  • Perde, kıyamet, bir sûre.
  • Perde, örtü. (Arapça)
  • Zar. (Arapça)

gaşve

  • (Gışâve-Guşve) Perde, hicap, örtü.
  • Göz kararmak.

gata

  • (Gıtâ) (Çoğulu: Agtıye) Perde, örtü.

gına / gınâ

  • Şarkı, tegannî, müzik perdelerine uygun ses; çalgı ile birlikte şarkı, müzik. Tegannî de denir.
  • Zenginlik.

gışa / gışâ / غشا

  • Örtü, perde.
  • Zar. Deri. Kabuk.
  • Üst tabaka.
  • Zarf. Mahfaza.
  • Örtü. (Arapça)
  • Perde. (Arapça)
  • Zar. (Arapça)

gışavet / gışâvet

  • Göz kararmak.
  • Körlük yapan perde. Kabuk.
  • Baş örtüsü.
  • Örtü, perde.
  • Göz perdesi.

gıta / gıtâ

  • Örtü. Örtünecek şey. Perde.
  • Örtü, perde, zar.
  • Örtü, perde.

gıta-yı basar

  • Göz perdesi.

hacebe

  • (Tekili: Hâcib) Perdeciler, kapıcılar.
  • İnsanın oturak yeri olan uzvu, kalça. (İkisine "hacebetan" derler)

hacib / hâcib / حاجب

  • Perde.
  • Perdeci. Kapıcı.
  • Eskiden Osmanlı İmparatorluğu zamanında Devlet Reisinin en yakın me'muru. Vezirler veya âmirler.
  • Kaş.
  • Kapıcı. (Arapça)
  • Perdedar. (Arapça)
  • Engel. (Arapça)
  • Kaş. (Arapça)

hail / hâil / حَائِلْ

  • Perde. Mânia. İki şey arasını ayıran.
  • Engel, perde.
  • Perde.
  • Perde.

hailsiz

  • Perdesiz, engelsiz.

hait

  • Bir yeri çevreleyen duvar. Tahta perde. Çit.

havacib

  • Hicablar, perdeler, örtüler.

havale

  • Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama.
  • Görmeyi önleyen duvar gibi perde.
  • Tıb: Küçük çocuklarda veya gebe kadınlarda bazan meydana gelen, baygınlık veren bir hastalık.
  • Postadan gelen emanet kâğıdı.

haylulet / haylûlet

  • Araya girip perde olma, kapama.

haylulet-i arz

  • Ay tutulması. Dünyanın güneşle ay arasına girerek güneş ışığına perde olması.

hetk

  • Yırtma Yarma. Perdeyi yırtmak. Rezil olmak. Rezil etmek.

hetk-i hicab-ı ismet

  • Namus perdesini yırtma.

heylulet / heylûlet

  • Araya girme, perdeleme, kapama.

hicab / hicâb / حجاب / حِجَابْ

  • Perde. Örtü. Hâil.
  • Utanma. Kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilmek.
  • Men'etmek.
  • Allah ile kul arasındaki perde.
  • Setretmek. Gizlemek.
  • Utanma, sıkılma.
  • Perde, hail, engel.
  • Örtü, perde, avret yerlerini örtme, örtünme.
  • Perde, utanma.
  • Perde. (Arapça)
  • Utanma. (Arapça)
  • Perde.

hicab-ı ebr

  • Bulut perdesi.

hicab-ı gaflet

  • Gaflet perdesi; Allah'a inanmayı, emir ve yasaklarına uymayı engelleyen şeyler; mâneviyatı görmeme ve düşünmeme hâli.

hicab-ı haciz / hicab-ı hâciz

  • (Hicab-ı sadr) Tıb: Göğüs ile karın uzuvlarını birbirinden ayıran perde, zar. Diyafram.

hicabat

  • (Tekili: Hicab) Perdeler.
  • Tılsımlar.

hicabet

  • Kapıcılık. Perdecilik.
  • Teşrifatçılık, mabeyncilerin mesleği. Saray memurluğu.
  • Ortaçağ islâm devletlerinde vezirlik.
  • Kâbe perdeciliği.

hicabi / hicabî

  • Zar ve perde ile alâkalı ve ona müteallik. Perde ve örtüye âit.
  • Mahcub. Utangaç.

hical

  • (Tekili: Hacle) Gerdekler, gelin odaları.
  • Çadır kapısına asılan kalın perde.

hicap

  • Örtü, perde.

hıdr

  • Mâni, engel.
  • Perde, hâil.

hıfa'

  • Her şeyin örtüsü ve perdesi.
  • Kırba örtüsü.

hılb

  • Kalble karın arasında olan perde.

hıyat

  • (Tekili: Hâit) Perdeler. Mânialar.

hüccab

  • (Tekili: Hâcib) Perdeciler.
  • Kapıcılar.

hucub

  • (Tekili: Hicab) Perdeler, hicablar, hâiller.

hücüb

  • (Tekili: Hicâb) Perdeler, hicablar.

husuf / husûf

  • Ay tutulması. Perdelenmek. Dünya gölgesinin ay üzerine gelmesi.
  • Bir şeyin nuru ve ışığı gitmesi.
  • Perdelenme, ay tutulması.

husufat / husûfât

  • Perdelenmeler, ay tutulmaları.

hütke

  • Perde yırtılıp rezil olmak.

icah

  • Örtü, perde.

igşa

  • Örtmek. Bürümek. Kapamak. Perdelemek.

ihticab

  • Örtünme. Saklanma. Gizlenme. Perdelenme.
  • Doğumun belirli zamanından fazla uzaması.

ihtidar

  • Örtülenme, perdelenme, perde tutma.

immisar

  • (İmtisar ile aynı mânâdadır) Süt sağmak.
  • Bir şeyi incelemek.
  • Az olmak.
  • Dağılmak.
  • Hâil, perde.

inhidar

  • Perdelenme.

inhisaf / inhisâf

  • Ay tutulması
  • Söner gibi olma, parlaklığın gitmesi.
  • gözden düşürme, perdeleme.

isa ruhullah / isâ ruhullah

  • İsâ Allah'ın ruhudur (Yani, Beytullah ifadesinde olduğu gibi, sebepler perdesini kaldıran bir tabirdir. "İsa (a.s.), babasız olarak doğrudan İlâhî kudretin tecellisiyle yaratılmıştır" demektir).

istare

  • Perde, zar.

istitar

  • Gizlenme, perdelenme.

istitare

  • Örtülecek, perdelenecek şey.

keşf-i sahih / keşf-i sahîh / كَشْفِ صَحِيحْ

  • Doğru olarak perdeli hakîkati görme.

keşfen / كَشْفاً

  • Perdeli hakîkati görerek.

keşfi / keşfî / كَشْف۪ي

  • Perdeli hakîkati görmeye dayalı.

keşif / كَشِفْ

  • Perdeli hakîkati görme.

keşt

  • Soymak.
  • Keşfetmek.
  • Fazlalığı kesmek. Koparmak.
  • Açmak. Deriyi yüzmek.
  • Yüzden perdeyi kaldırmak.

kinan

  • (Çoğulu: Eknan-Ekinne) Perde, örtü.

kinn

  • (Çoğulu: Eknân) Perde, örtü.

kıram

  • Nakışlı perde.
  • Duvara tutulan örtü.
  • Çarşaf.

lahn

  • Hatâ etmek, doğrudan sapmak. Çoğulu elhândır.
  • Tecvîd ilminde, tecvîd kâidelerine uymamaktan doğan okuyuş hatâsı. Fıkıh kitablarında namaz kılanın namazın farzlarından olan kırâette yaptığı hatâ zelletül-kârî adı altında incelenmiştir.
  • Tegannî, sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mâ

latifeperdazan

  • (Tekili: Lâtifeperdâz) Şakacılar, lâtifeciler. (Farsça)

levs

  • Kapı aralığından veya örtü ve perde kenarından bir nesneyi görmek.

ma'nevi hastalık / ma'nevî hastalık

  • Kalbe gelen yanlış îtikâd (inanç); insanın doğruyu, gerçeği görmesine mâni olan perde; îtikâdî bozukluk ve düşünce. Dünyâya ve haramlara düşkün olma; kibir ve riyâ gibi kalb hastalığı.

mahcir

  • (Çoğulu: Mehâcir) Göz çukuru.
  • Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler.
  • Bahçe.

mahcub

  • Utanan. Utangaç.
  • Perdeli, örtülü. Kapalı.
  • A'ma.
  • Yaşmak veya perde ile mestur olan.

mahsuf

  • Husufa uğramış. Gölgelenmiş. Perdelenmiş.

mavera / mâverâ

  • Perde arkası.

meazir

  • Perdeler. Hicablar.
  • Özürler.

mi'zar

  • (Çoğulu: Meâzir) Örtü, perde.

mirhat

  • Salıverilmiş, bırakılmış perde.

mısr

  • (Çoğulu: Emsâr) İki şey arasındaki perde, hâil.
  • Memleket. Şehir.
  • Afrika'nın şimalinde bir memleket ismi.
  • Bir hububat adı.

müberkaa

  • Yüzünde perde olan kadın.
  • Başı beyaz olan koyun.

mugatti / mugattî

  • Perdelenmiş, örtülmüş. Üstü örtülü.

muhacceb

  • Perdelenmiş, tecrid edilmiş. Perde ile ayrılmış.

muhtecib

  • Hicablanmış. Perdeli. Örtülü. Örtülmüş. Saklanan. Gizlenen.

mülaet

  • (Çoğulu: Mulâ) Midedeki rahatsızlıktan dolayı husule gelen zükkâm hastalığı.
  • Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.), Hz. Abbas'ı ve dört erkek evlâd-ı mübarekelerini örttüğü perde.
  • Büyük ihram.

mülk / مُلْكْ

  • Her şeyin sebeblerle perdeli dış yüzü.

müntekıb

  • Yüzü perdeli kişi.

müruk

  • Sâfi, süzülmüş nesne.
  • Süslü perdeler takılmış olan ev.

musaykal

  • Cilâlı. Parlak. Yaldızlı. Perdahlı.

nağme

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak. Tegannî.

namusiyye

  • Yatan kimselerin başkaları tarafından görülmemeleri için, yatağın etrafına çekilen perde.

nikab

  • Yüz örtüsü, peçe, perde.
  • Yüz örtüsü, peçe, perde.
  • Peçe, yüz örtüsü.
  • Perde, örtü.
  • Perde.

nükteperdaz

  • (Çoğulu: Nükteperdâzân) Nükteli söz söyleyen, nükteli konuşan. (Farsça)

paravan

  • İtl. Eskiden haremle selâmlığı ayıran ve şimdi de ilk bakışta görülmesi caiz olmıyan yerleri örten perdeler.
  • Daha ziyade kapıların dışına veya içine konan, katlanır, taşınır tenteneli perde.
  • Gizleme vasıtası.

perde-birunane / perde-bîrûnâne

  • Edepsizce, edep ve haya perdesini yırtarcasına.

perde-i cümud

  • Donuk, katı perde.
  • Donmuş, katı perde.
  • Mc: Alem, tabiat.
  • Akıl ve hissiyatı kendisi ile meşgul edip, dini ve ulvi hakikatlardan ayıran, gaflet veren perde.

perde-i cumud-u tabiat / perde-i cumûd-u tabiat

  • Tabiatın donuk ve cansız perdesi.
  • Tabiatın donuk, cansız perdesi.

perde-i dalalet / perde-i dalâlet

  • İnançsızlık perdesi.

perde-i dest-i kudret

  • Allah'ın sonsuz kudretine perde olan hâdiseler ve sebepler.

perde-i esbab

  • Sebepler perdesi.

perde-i gaflet

  • Gaflet, umursamazlık ve duyarsızlık perdesi.

perde-i gayb

  • Görünmeyen âlemleri bizden gizleyen perde.

perde-i hacalet / perde-i hacâlet

  • Utanç perdesi.

perde-i hafa / perde-i hafâ

  • Gizlilik perdesi.

perde-i hicap ve haya / perde-i hicap ve hayâ

  • Utanma ve çekinme perdesi.

perde-i hikmet

  • Hikmet perdesi.

perde-i inayet / perde-i inâyet

  • İnayet perdesi.

perde-i izzet / پَرْدَۀِ عِزَّتْ

  • İzzet ve büyüklüğün önündeki perde.
  • İ'tibâr ve şeref perdesi.

perde-i izzet ve azamet / پَرْدَۀِ عِزَّتْ و عَظَمَتْ

  • İzzet ve büyüklüğün önündeki perde.
  • İ'tibâr, şeref ve büyüklük perdesi.

perde-i izzet-i kudret-i ilahiye / perde-i izzet-i kudret-i ilâhiye

  • Allah'ın kudretinin izzetini koruyan bir perde, örtü.

perde-i kudret

  • Kudret perdesi.

perde-i müstebidane

  • Yapılan baskı ve zulüm perdesi.

perde-i nizam

  • Düzen perdesi.

perde-i nukuş

  • Üzeri nakışlarla dolu perde.

perde-i rahmet

  • Rahmet perdesi.

perde-i rahmet-i amme / perde-i rahmet-i âmme

  • Herşeyi kaplayan rahmet perdesi.

perde-i şehadet

  • Görünen âlem, dünya perdesi.

perde-i tasarrufat / perde-i tasarrufât

  • Varlıklar üzerindeki işlemlerin önündeki perde.

perde-i türabiye

  • Toprak perdesi.
  • Toprak perdesi, yer yüzü.

perde-i ülfet

  • Alışkanlık perdesi.

perde-i ulviye

  • Yüksek, yüce perde.

perde-i zahiri / perde-i zâhirî / پَرْدَۀِ ظَاهِر۪ي

  • (Hakîkati gizleyen) görünürdeki perde.

perde-i zahiriye / perde-i zâhiriye

  • Görünürdeki perde.

perde-i zāhiriye / پَرْدَۀِ ظَاهِرِيَه

  • (Hakikati gizleyen) görünürdeki perde.

perdeber-endaz

  • Perdeyi kaldırıp atan. (Farsça)
  • Utanmayı bırakan, sıkılmayan, utanmayan, hayâsız. (Farsça)

perdeberdar

  • Perde kaldırıcı. Perde açıcı. (Farsça)

perdebirunane / perdebirunâne / perdebirûnâne

  • Sıkılmadan, utanmazcasına. Perdeyi kaldırırcasına. Edebsizce. (Farsça)
  • Edep perdesini yırtarcasına, hayasızca.

perdedar / perdedâr

  • Perdeci, perdeleyen.
  • Perdeci; gizleyen, örten.
  • Perdeci, kapıcı, odacı. Bir şeyin görünmesine ve bilinmesine mâni ve perde olan. (Farsça)

perdedar-ı dest-i kudret / perdedâr-ı dest-i kudret / پَرْدَه دَارِ دَسْتِ قُدْرَتْ

  • Kudret elinin perdecisi; hikmetli olduğu hâlde ilk bakışta çirkin gibi görünen hâdiselerde İlâhî kudreti gizleyen perde.
  • Allahın kudret elinin perdecisi (sebebler).

perdeder

  • Perde yırtan. Utanmaz, hayâsız. (Farsça)

perdegi / perdegî

  • (Çoğulu: Perdegiyân) İyi örtünmüş ve namuslu kadın. (Farsça)

perdekar / perdekâr

  • Perdeli. Perde ile örtülü yer. (Farsça)

perdekeş

  • Perde çekici, örtücü. Engel, mâni. (Farsça)

perdenişin

  • Perde arkasında oturan. (Farsça)
  • Mc: Namuslu, temiz. (Farsça)

pes-i perde

  • Perde arkası.

pesperde

  • Perde arkası, gizli iş. (Farsça)

pirahen-i ismet

  • Namus perdesi.

revk

  • (Çoğulu: Ervâk) Perde, hicâb.
  • Boynuz.
  • Ev önü.
  • Saf, hâlis, katıksız.

rudha

  • Perde, setre.

sadin

  • (Çoğulu: Sedene) Kapıcı. Perdedar.
  • Kâbe hizmetçisi.

sebel

  • Tıb: Bulanık görme hastalığı.
  • Göze inen perde.
  • Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur.
  • Buğday başı.

secfan

  • Ev önünde olan perdenin iki kanadı.

secif

  • Perde, setre.
  • Bir kapıya birbiri üstüne iki perde asmak.

sedail

  • (Tekili: Sedil) Askılar. Perdeler. Zarlar. Örtüler.

sedd

  • Tıkamak, kapamak, mâni olmak.
  • Baraj.
  • Perde, Mânia.
  • Rıhtım.
  • Set, tümsek.
  • Tıkamak, engel olmak.
  • Baraj.
  • Perde. Engel.
  • Rıhtım.
  • Set, tümsek.

sedene

  • (Tekili: Sâdin) Kapıcılar. Perdedarlar. Kâbe-i Mükerremenin kapıcıları.

sedil

  • (Çoğulu: Sedâil) Askı. Perde. Örtü. Zar.

şehadet perdesi

  • Görünen âlemin perdesi.

sera-perde

  • Saray perdesi. Eskiden harem dairesinin önüne çekilen büyük perde. (Farsça)
  • Padişah çadırı, otağ. (Farsça)

seradik

  • (Sürâdik) Padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi.
  • Cibinlik tarzında yapılan perdeden oda.

seradikat

  • Padişaha mahsus perdeler.

seraperde / serâperde / ساراپرده

  • Saray perdesi. (Farsça)
  • Otağ. (Farsça)

setair

  • (Tekili: Sitâre) Örtünülecek veya perdelenecek şeyler.

setr-i gayb

  • Gizlilik perdesi.

şiar-ı raz / şiar-ı râz

  • Sırların şiarı, sırları gizleyen perde, alamet, belirti.
  • Sırların şiârı, sırrı gizleyen perde, işâret. (Farsça)

sima' / simâ'

  • Bir kişinin veya birkaç kişinin çalgısız, âletsiz ve müzik perdelerine uydurmadan okudukları dîni, îmânı kuvvetlendiren ve ahlâkı güzelleştiren şiirleri, kasîdeleri, ilâhileri ve mevlidleri dinlemek.

sinema-i rabbaniye / sinema-i rabbâniye

  • Rabbâni sinema; Cenâb-ı Hakkın tedbir ve irâdesiyle, bütün faaliyetlerinin âdeta sinema perdeleri ve levhaları gibi gösterildiği âlem.

sırran tenevveret

  • Gizli ve sır perdesi altında parlama, hizmeti yaygınlaştırma.

sırren tenevveret

  • Gizli ve sır perdesi altında parlama ve hizmeti yaygınlaştırma.

sitare

  • (Setr. den) (Çoğulu: Setâir) Örtünülecek, perdelenecek şey.

sitr

  • (Çoğulu: Estâr) Örtü.
  • Perde.

sücuf

  • (Tekili: Secf) Perdeler, örtüler.

süradik

  • (Serâdik) Saray perdesi. Padişaha mahsus sarayın veya çadırın perdeleri.

süradık / sürâdık / سرادق

  • Saray perdesi. (Arapça)

sürdak

  • (Çoğulu: Sürâdikat) Kapıya asılan perde ve çardak.
  • Çadır. Bezden olan ev.

sütre / ستره

  • Perde. Örtü. Perdelenecek şey.
  • Namaz kılarken kıble cihetinde duvar ve sâir olmadığından, önden geçenlerin namaza zarar vermemeleri için, ön tarafa dikilen şey. (En az altmış cm. yükseklik)
  • Perde.
  • Perde, engel.
  • Perde, örtü. Namaz kılarken ön tarafa konulan engel.
  • Örtü. (Arapça)
  • Perde. (Arapça)

sütre-i beyza / sütre-i beyzâ

  • Beyaz perde.

sütre-i hadra / sütre-i hadrâ

  • Yeşil perde.

sütur

  • (Tekili: Sitr) Örtüler. Perdeler.

tabakat-ı gaflet

  • Vurdumduymazlık örtüleri, umursamazlık perdeleri.

tahbie

  • Gizlemek, saklamak.
  • Kadını perdeye koyup kimseye göstermemek.

teganni / tegannî

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, hareke, harf ve med (uzatma) ilâve etme ve çıkarma yapmak sûretiyle, kelimelerin asıllarını dolayısıyle mânâyı bozarak okuma.

tehezzüc

  • Nağmeli ses çıkarma. Terâne-perdâzlık etme, makamla şarkı söyleme.

tentene

  • İplik gibi şeylerle örülmüş delikli bez, perde v.s. Dantela.

tutuk

  • Örtü, perde, peçe.

tütuk

  • Örtü, perde. Çadır.

vahdetü'ş-şuhud

  • "Allah'tan başka herşeyin unutkanlık perdesiyle örtülmesi" tarzında tasavvufî bir görüş; Allah'tan başka varlıkları nisyan (unutma) perdesine sarmak.

vahdetü'ş-şühud

  • İlâhi tecellilerin karşısında Allah'tan başka bir şeyin görülmemesi ve Allah'tan başka herşeyin unutkanlık perdesiyle örtülmesi.

vasvas

  • (Çoğulu: Vesâvis) Perdede göz ayırımı miktarı olan delik.

vatm

  • Ayakla çiğneme.
  • Perdeyi salıverme.

vera-i perde / verâ-i perde

  • Perde arkası.
  • Perde arkası, perdenin gerisi.

yehmum

  • Kömür gibi simsiyah olan şey.
  • Zifir ve kara duman.
  • Cehennem ahalisini ihata eden perde.

zafere

  • Göze inen perde.

zafire

  • Kapı perdesi.

zer'

  • Çoğaltma.
  • Halketme, yaratma.
  • Tohum ekme.
  • Ağzından dişlerin dökülmesi.
  • Saç ağarması.
  • Perde, hâil.

zera

  • Gölgelik, perdelik.

zıll

  • Gölge.
  • Perde.
  • Mc: Sahip çıkma, koruma, himaye etme.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR