LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Parl ifadesini içeren 434 kelime bulundu...

ab / âb / آب

  • Su. (Farsça)
  • Deniz. (Farsça)
  • Irmak (Farsça)
  • Tükürük (Farsça)
  • Özsuyu (Farsça)
  • Ter (Farsça)
  • Döl suyu (Farsça)
  • Sidik (Farsça)
  • Parlaklık (Farsça)
  • Yüzsuyu. (Farsça)
  • Letafet, hava. (Farsça)

ab-ı hayat

  • Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer.
  • Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söyle

abdar / âbdâr / آبدار

  • Parlak. (Farsça)
  • Sağlam vücudlu. (Farsça)
  • Su veren hizmetçi. (Farsça)
  • Mc : Ter u tâze, tap taze. (Farsça)
  • Sulu. (Farsça)
  • Parlak. (Farsça)
  • Hoş. (Farsça)

afitabcemal / âfitâbcemâl / آفتاب جمال

  • Güzel yüzlü, parlak yüzlü, yüzü güneş gibi parlayan, sevgili, maşuk. (Farsça - Arapça)

aftab

  • Güneş. (Farsça)
  • Pek güzel şahıs. (Farsça)
  • Çok parlak çehre. (Farsça)

aftab-ru

  • Güneş yüzlü, yüzü güneş gibi parlak (güzel). (Farsça)
  • Sevimli, dilber. (Farsça)
  • Güneşe karşı olan (yer). (Farsça)

aftabru / âftâbrû / آفتاب رو

  • Parlak yüzlü. (Farsça)

ahlak-ı hasene / ahlâk-ı hasene

  • Yüksek ahlâkı en parlak ve ulvi bir şekil ve ruhta gösteren ve bilfiil yaşayan Peygamberimizin (A.S.M.) ve O'nun yolunda gidenlerin ahlâkı.

akçe

  • Osmanlı Devletinin ilk zamanlarından îtibâren bastırılan ve kullanılan gümüş para birimi. İlk sikkesi gümüşten yapıldığı için ak (beyaz, parlak) para mânâsına akçe denildi.

alem-efruz / âlem-efruz

  • Âlemi parlatan, bütün âleme ışık saçan. (Farsça)

alem-i nur-u enver / âlem-i nur-u enver

  • Çok parlak nur âlemi.

alem-tab / âlem-tab

  • Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan. (Farsça)

alemefruz / âlemefrûz / عالم افروز

  • Dünyayı parlatan. (Arapça - Farsça)

alev

  • Ateşten çıkan parlak ve yanar hava.
  • Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.

alev-hiz

  • Parlayan, alevlenen. (Farsça)

algun

  • Kırmızı renginde, koyu ve parlak pembe. (Farsça)

amud-u nurani / amûd-u nuranî

  • Nurlu, parlak sütun, nurlu direk.

arafat

  • Mekke'ye 12 mil yani takriben 20 km. uzaktaki bir yer. Hacca gidenler Zilhicce'nin 9. günü buraya gelerek bir müddet vakfe yaparlar.

asar-ı nuraniye / âsâr-ı nuraniye

  • Nurlu, parlak eserler.

ayan / âyan

  • Parlamentonun aldığı kararları düzeltmek için üyelerinin bir kısmı devlete mensup, bir kısmı da halktan seçilmiş olan meclis ve bu meclis üyelerinin her biri ("âyan meclisi", "âyandan falan zat" şeklinde kullanılır).

ayine-ru / ayine-rû

  • Yüzü ayna gibi parlıyan. (Farsça)

ayn-el-yakin / ayn-el-yakîn

  • Görerek bilme.
  • Hadîs-i şerîfte bildirilen ihsân (Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etme) mertebesinde bir ışığın kalbde parlaması. Zamanımızda tarîkata girmiş bir çok kimse, kendilerine tasavvufçu süsü vererek vahdet-i vücudu dillerine almış, bundan yüksek mertebe olmaz sanıyor.

ayn-üs sevr

  • Boğa gözü.
  • Koz: Semânın kuzey yarım küresinde bulunan boğa burcunun en parlak yıldızı.

ayyuk

  • Samanyolunun dâima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi.
  • Mc: Gökyüzünün pek yüksek yeri.

azamet-i nuraniyet

  • Işığın, parlaklığın büyüklüğü.

azizan / azîzan

  • Azizler. Kelimenin sonundaki ân takısı Arabça'da ikilik, Farsça'da çokluk ifâde eder.
  • "İki azîz (velî)" mânâsına İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden Ali Râmitenî hazretlerine verilen lakab.
  • Büyükler, evliyâ. Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa Kalbindeki dünyâ düşüncesini s

bahir / bâhir

  • Yalancı, ahmak.
  • Ekin sulayıcı, sulayan.
  • Belli, açık.
  • Işıklı, parlak, güzel.

barik-nüma

  • Işıklı. Parlak. (Farsça)

barika-i beyan / bârika-i beyan

  • Parlak ifâde, açık anlatım.

barika-i hakikat / bârika-i hakikat

  • Hakikatın parıltısı ve parlaklığı. Hakikat nuru.

barika-i islamiyet / bârika-i islâmiyet

  • İslâmın parlak ışığı.

bedir

  • Dolunay, ayın en parlak hali.

bedr

  • (Bedir) Dolunay. Ayın en parlak olduğu hâli.
  • Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer ismi.
  • Bir şeyin tamam olması.
  • Sibâk ve sür'ât etmek.
  • Bir işin ansızın zâhir olması.
  • Tam ve münasib olan âzâ.
  • Dolu şey.
  • İyi hizmet ede

bedr-i münevver

  • Parlak dolunay.

behaya / behâyâ

  • Güzel, parlak, lâtif şeyler; hediyeler.

behiye

  • Güzel, zarif, parlak hediye.

behreme

  • Saç ve sakalın kınayla boyanması.
  • Çiçeğin göz alıcı ve câzib olan güzellik ve parlaklığı.
  • Hindlilerin ibadeti.

belkaa

  • Şam vilâyetinde bir yerin adı.
  • Kara ile ak alaca nesne.
  • Parlak nesne.

beraat / berâat

  • Güzellik, parlaklık, üstünlük.

berdaht

  • Pürüzünü giderme. Pürüzsüz yapma. (Farsça)
  • Cilâlama, parlatma. (Farsça)
  • Düzleme, düzeltme. (Farsça)

berik

  • Yıldırayıcı, çok parlak nesne. (Mübâlağası: Berrak)
  • Parıltı, ışık, ziya.

berk

  • Şimşek çakması. Parlama.
  • Yıldırım.
  • Zinetlenme, süslenme.
  • Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet.
  • Ahmak olmak.

berk-asa

  • Şimşek gibi parlak. (Farsça)

berk-endaz

  • Parlayıcı, parıldayıcı. (Farsça)

berk-i lami / berk-i lâmi

  • Parlayan şimşek.

berk-i lami' / berk-i lâmi'

  • Parlak şimşek.

berk-i zail / berk-i zâil

  • Bir an parlayıp yok olan şimşek.

berrak

  • Nurlu, pek parlak.
  • Bulanık olmayan, duru, açık, saf.

beşenc

  • Yüz güzelliği, parlaklığı. (Farsça)

beyza / beyzâ

  • (Müe.) Parlak. Beyaz. Sefid.
  • Afet, dâhiye, belâ, musibet.
  • Beyaz, parlak.

billur

  • Şeffaf, parlak taş, elmas gibi kıymetli. Cam gibi parlayan.

biyz

  • (Bîd) Parlak ve beyaz.

büluc

  • Zâhir olmak, gözükmek. Parlamak, ruşen olmak.

burc-u enver

  • En nurlu, en parlak burç.

burhan-ı neyyir

  • Parlak delil.

bürhan-ı satı' / bürhan-ı sâtı'

  • Aşikâr, şeksiz ve şüphesiz, parlak delil.

burhan-ı sātı' / burhân-ı sātı' / بُرْهَانِ سَاطِعْ

  • Parlak delil.

büruk

  • Bir şeyin şakıması, parlaması.
  • (Tekili: Berk) Berkler, şimşekler.

cela / celâ

  • Parlak, ruşen. Zâhir, açık.

cela' / celâ'

  • Gurbete düşmek, memleketinden ayrı olmak. Şehrinden ve meskeninden çıkmak.
  • Başkalarını çıkarmak.
  • Açık haber.
  • Ruşen olmak, parlamak.

celi / celî

  • Parlak, açık, âşikâr, meydanda.
  • Kur'an harfleri ile yazılan bir çeşit yazı.
  • Açık, parlak.
  • Aşikar, belli, parlak, açık.

cem'iyyet

  • Topluluk. Kalbde hâsıl olan mânevî toparlanma, huzur, Allahü teâlâ ile berâber olma hâli.

cemal-i mücella / cemâl-i mücellâ

  • Parlak ve ışıltılı güzellik.

cevher-i ziyalı

  • Parlayan, ışıldayan cevher.

cevza

  • Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.

cila / cilâ / جلاء

  • Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura.
  • Parlaklık, parlama.
  • Parlaklık. (Arapça)
  • Cila. (Arapça)

cila-bahş / cilâ-bahş

  • Parlaklık veren, parlatan.

cilalı / cilâlı

  • Parlak.

dahdaha

  • Suyun dökülüp saçılması.
  • Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması.

dahve-i sugra

  • Güneşin bulutsuz havada bakamayacak kadar parladığı vakit. İşrâk vakti.

dahya'

  • Rûşen, parlak ve nurlu nesne.

delil-i satı / delil-i sâtı

  • Parlak delil.

derari / derârî

  • (Tekili: Dürrî) Parlak yıldızlar. (Farsça)
  • Renkli şeyler. (Farsça)
  • Parlak yıldızlar, renkli şeyler.

dil-efruz

  • (Dilfiruz) Kalbi yakan, gönül parlatıcı. (Farsça)

dirahş

  • Nur, ziya, parıltı, parlama, ışık. (Farsça)

dırahşan

  • Parlak. Parıldayan. Parlaklık. Münevver, ziyâdar. (Farsça)
  • Parlayan.

dirahşan / dirahşân / درخشان

  • Parlıyan, parlak. (Farsça)
  • Parlak, parlayan. (Farsça)

diyas

  • Ekini davar ayağı ile bastırıp çiğnetmek.
  • Kılıcı ruşen etmek, kılıcı parlatmak.

diyet

  • Tar: Almanya'yı meydana getiren devletlerin özel parlamentolarına verilen isim.

dürer-i semavi / dürer-i semavî

  • Aslı vahiy ile gelen, parlak hakikatlı mânalar. Semâvi inciler.

dürr-i dırahşan / dürr-i dırahşân

  • Parlak inci.

dürr-i meknun / dürr-i meknûn

  • Mahfazalı parlak inci.
  • Mahfazalı parlak inci.
  • Korumalı parlak inci.

dürr-i misal / dürr-i misâl

  • Misâlin incisi. İnci misâlinde, misâlin parlağı. (Farsça)

dürr-i nab / dürr-i nâb

  • Beyaz, parlak inci.

dürre-i beyza / dürre-i beyzâ

  • Parlak, büyük inci. (Farsça)

dürret-i beyza / dürret-i beyzâ

  • Parlak ve ışık saçan inci.

dürretü'l-beyza / dürretü'l-beyzâ

  • Parlak, büyük inci.

ebher

  • En bâhir, en âşikâr. En parlak, daha çok zâhir.
  • Temiz kanı yürekten bedene dağıtan büyük bir damar.

eblec

  • Açık kaşlı.
  • Mc: Nurlu, parlak, vuzuhlu.

ebyaz / ebyâz

  • Beyaz. Akça. Parlak. Daha parlak. Sefid olan.
  • En beyaz, parlak.

ecic

  • Ateş parlaması.

ecla / eclâ

  • Pek âşikâr, pek belli. Pek parlak, ziyade güzel.
  • Başında kıl bitmeyen kel.
  • En parlak, cilâlı.
  • En parlak.

ecuc

  • Işık veren, parlayan. Parlak nesne.
  • Suyun tuzlu ve acı olması.

eflatuniye

  • Eflâtuna göre olan felsefe, düşünüş (Plâtonizm). Çok ileri veya parlak devir.

efruhte

  • Şu'lelenmiş, parlamış, ziyalanmış, nurlanmış, ışıklanmış, aydınlanmış. (Farsça)
  • Yanmış, tutuşmuş. (Farsça)

egarr

  • Çok parlak ve kıymetli. Beyaz şey.
  • İşi güzel ve hatırlı olan kimse, aziz ve şerefli. (Müennesi daha çok müsta'meldir: Şeriat-ı Garrâ gibi.)

el-hüccetü'z-zehra / el-hüccetü'z-zehrâ

  • Parlak ve güzel delil; On Beşinci Şuâ.

elektrik-i mudi

  • (Elektrik-i muzi) Parlak ışık veren, parlayan lâmba.

elektrik-i muzi / elektrik-i muzî

  • Parlak ışık veren, aydınlatan lamba.

elhüccetü'z-zehra / elhüccetü'z-zehrâ

  • Ay gibi parlak mânâsında On Beşinci Şuâın adı.

emred

  • Bâliğ olmamış (ergenlik çağına gelmemiş), sakalı çıkmamış parlak genç.

envar-ı müşrika / envâr-ı müşrika

  • Parlayan nurlar.

enver / انور

  • En nurlu, daha nurlu, çok parlak.
  • Çok parlak. (Arapça)

erba'in / erba'în

  • Kırk günlük riyâzet. Maddî bağları azaltıp, mânevî tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usûllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibâdet etmek. Buna çile de denir.

ergüvan

  • Güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek. (Garbda ercuvan denilir.)

esdaf

  • Sadefler, inci kabukları.
  • Midye ve isridye gibi deniz mahluklarının şeffaf, parlak kabukları.

eşeff

  • Çok parlak. Daha şeffaf. Işığı daha iyi geçiren.
  • Suyu kendine çok fazla çeken.
  • Çok parlak, çok şeffaf.

eser-i nurani / eser-i nuranî

  • Nurlu, parlak eser.

esil

  • Parlak, uzun ve dolgun yüz.
  • Doğru şey.

esna

  • Daha parlak. En parlak.

ezher

  • Pek beyaz ve parlak.
  • Ay, kamer,
  • Saf ve parlak olan.
  • Cuma günü.
  • Vahşi sığır.
  • Pek parlak.

fahir

  • (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen.
  • Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı.
  • Büyük ve iyi nesne.
  • Koruğu büyük çekirdeksiz hurma.
  • Memeleri büyük deve.

fasaha

  • Ruşen olmak, parlamak.
  • Hâlis olmak.

fer / فر

  • Işık, parlaklık, zinet, süs. (Farsça)
  • Fazl ve vakar. (Farsça)
  • İktidar; şevket, kuvvet. (Farsça)
  • Parlaklık. (Farsça)

ferkadan

  • Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).

feth-i mübin

  • Açık ve parlak zafer. Hakkı, bâtılın tahakkümünden kurtaran veya birbirine zıd olan hak ile batılın karışıklığını ayırarak hakkı galip kılan feth ve zafer Bu zafer, harp ile olabileceği gibi harpsiz de olur. (Hakikatın ve ilmin galebesi gibi.)Fetih suresinin birinci âyetinde geçen "Feth-i mübin"in i
  • Açık ve parlak zafer.

fetik

  • Dülger.
  • Sabah.
  • Parlayıcı nesne, parlak olan şey.

fıkra-ı ra'na / fıkra-ı râ'na

  • Parlak bölüm, ifade.

fikret-i beyza / fikret-i beyzâ

  • Münevver fikir. Parlak fikir.
  • Parlak fikir.

füruz

  • Parlatan. Nurlandıran. (Farsça)

füruzan / fürûzân / فروزان

  • Parlak, parlayıcı, parlayan. (Farsça)
  • Parlak. (Farsça)

garra / garrâ / غرا

  • Parlak. Beyaz. Güzel. Şa'şaalı.
  • Kur'an'ın kudsi nurlarının parladığı Medine-i Münevvere'nin bir ismidir.
  • Parlak.
  • Parlak. (Arapça)

gurre

  • Parlaklık. Her şeyin başlangıcı. Bu cihetle, kameri ayların ilk günlerine gurre-i şehr denilmiştir. Köleye, cariyeye ve malların en güzidelerine, gurret-ül emval denir. Güzel parlak yüze, vech-i agarr; açık ve nurani alına, cebhe-i garra denir ki, aynı asıldan müştaktırlar.
  • Fık: İska
  • Parlaklık, aklık.
  • Atın alnındaki beyazlık.
  • Arabi ayın ilk günü.

hacer-ül-esved

  • Kâbe-i muazzamanın doğu köşesinde bir buçuk metre kadar yükseklikte bulunan ve Cennet yâkutlarından olan parlak, siyah taş.

hacıyatmaz

  • Dibindeki ağırlıktan dolayı yere ne şekilde bırakılırsa bırakılsın, dik bir durum alan oyuncak.
  • Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayı beceren kişi.

hafy

  • Gizlemek.
  • Setretmek, örtmek.
  • İzhar etmek, görünmek.
  • Parlamak, yıldıramak.

hakikat-i kàtıa-i satıa / hakikat-i kàtıa-i sâtıa

  • Parlak ve kesin gerçek.

hakikat-i nuraniye

  • Nurlu, parlak gerçek.

hale / hâle

  • Ay ve güneşin etrafında bazen görünen parlak dâire.
  • Parlak daire, halka; ayın etrafındaki parlak halka.
  • Ay çevresinde görülen parlak daire, ayla.

haledar / hâledar

  • Haleli, halelenmiş. Parlak daireli.
  • Halelenmiş; etrafı parlak ışık gibi çevrilip sarılmış.

haratin-i hassa / haratîn-i hassa

  • Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı.

hartavi / hartavî

  • Tar: Sipahilerin yeniçeri keçesine mümasil olarak giydikleri toparlak keçe külâh.

hasfolmak

  • Parlaklığı gitmek.

hasif / hâsif

  • (Husuf. dan) Sararmış. Rengi, parlaklığı kalmamış. Husufa uğramış.

hediye-i nuraniye

  • Nurlu, parlak hediye.

hefafe

  • Parlamak.

hemim / hemîm

  • Ağır ağır gitmek.
  • Otun tazeliğinden dolayı parlaması.

her dem taze

  • Parlaklık ve tazeliğini dâima muhafaza eden.
  • Mc: Daima genç görülen, gençliğe heveskâr.

hiss-i sabia-i barika / hiss-i sâbia-i bârika

  • İnce ve parlak olan yedinci his.

hoşab

  • Suyu, havası iyi olan yer. Parlak, berrak. Elmas, inci gibi şeylerin parlaklığı. (Farsça)
  • Hoşaf. (Farsça)

hüccetü'z-zehra

  • Parlak ve güzel delil; On Beşinci Şuâ.

hulel-i fahire / hulel-i fâhire

  • Kıymetli, şaşaalı, parlak elbiseler.

ibrik

  • (Çoğulu: Ebârik) Topraktan, tenekeden, hattâ bakırdan, gümüşten, altundan yapılan emzikli su kabı.
  • Abdest almağa, çay, kahve v.s. yapmağa yarayan ayrı ayrı ve türlü türlü kaplar.
  • İyi ve parlak kılıç.

ibrin

  • Yüzü çok parlak ve güzel olan sevgili.

icla / iclâ

  • (Cilâ. dan) Sürme, nefyetme, sürgün etme. Evinden barkından ayırma.
  • Sür'atle seğirtme.
  • Cilâlama, parlatma.

ıdae

  • Parlamak veya parlatmak. Ruşen etmek veya ruşen olmak.

ıdhiyan

  • Nurlu, ruşen, parlak.

ifaza-i nurani / ifaza-i nuranî

  • Nurlu, parlak feyizlendirme.

ill

  • Keskinlik veya parlaklık mânasından alınmış olup; feryat, yemin, ahid ve karâbet mânalarına gelir. İbrânice "il", ilâh demek olduğu da söylenmiştir.

ilma'

  • Parlatma.
  • İşaret etme.

ilmah

  • Hemen gösterip çabucak yok etme.
  • Bir şeyi parlatma.
  • Güzel simalı bir kadın veya kız, yüzünü gösterip hemen çekilme.

iltihaf

  • Parlama, yanma.

iman-ı kamil / îmân-ı kâmil

  • Olgun îmân. Mü'minlerin ibâdet ederek Allahü teâlânın emirlerini yapıp, haramlardan kaçınmak sûretiyle, parlayan, kuvvetli ve olgun îmânı. En üstün derecedeki îmân.

in'ikas

  • Aksetme, tersine çevrilme.
  • Işık veya sesin bir şeye çarpıp geri gelmesi.
  • Aynada parlak şeyde eşyanın temessülü.

incila / incilâ

  • Cilâlanma. Parlama.
  • Görünme, belli olmak, açılma.
  • Ortaya çıkma, parlama.
  • Cilâlanma, parlama.

infilak / infilâk

  • Patlama, parlama.

inhisaf / inhisâf / انخساف

  • Ay tutulması
  • Söner gibi olma, parlaklığın gitmesi.
  • gözden düşürme, perdeleme.
  • Ay tutulması. (Arapça)
  • Gelişimini yitirmek, parlaklığını kaybetmek. (Arapça)

inkisaf

  • (Küsuf. tan) Parlaklığı sönme. Güneş tutulması.

inşikak-ı kamer

  • Ay'ın parçalanması. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü vesselâmın mu'cizesi eseri olarak gökte ay'ın en parlak olduğu bir zamanda ikiye ayrılması.

inşirak

  • Çatlama, yarılma, ayrılma. Yarık olma. Parlama.

ir'ad

  • Tehdid etmek, korkutmak. Muztarib etmek.
  • Kılıç parlatmak.
  • Kadın yüzünü kendisi açmak.

ira

  • Bağış yapma, iyilikte bulunma.
  • Çakmaktan ateş çıkarma. Parlama.

iş'al

  • Şulelendirmek. Yaymak, alevlendirmek. Tutuşturmak. Parlatmak. Şiddetlendirmek.

iş'al-i nur-u hayat / iş'âl-i nur-u hayat

  • Hayat nurunu parlatmak, alevlendirmek.

ism-i merre

  • Def'a, kerre gibi bir hareketin bir defa olduğunu bildiren fiil'den yapılan isim. (Darbe: Bir defa vuruş. Lem'a: Bir parlayış gibi.)

işrak / işrâk

  • Güneş doğmak. Işıklandırmak. Parlatmak.
  • Güneşlik yere dahil olmak.
  • Mc: Kalbe mânaların doğması.
  • Işıklandırma, parlatma.
  • "Şark"tan:
  • Güneşin doğması ve etrafı ışıklandırması.
  • Parlama, ışıklandırma.

işrak vakti / işrâk vakti

  • Güneşin ufuk hattından beş derece (bir mızrak boyu) yükselmesinden, yâni güneşin çıplak gözle bakılamıyacak kadar parlamasından îtibâren başlayan zaman, bayram namazı vakti.

iştial / iştiâl / اشتعال

  • Tutuşma. Parlama. Alevlenme.
  • Mc: Şiddetlenme.
  • Tutuşma, parlama.
  • Alevlenme, yalazlanma, parlama, tutuşma. (Arapça)

iştialat / iştialât

  • (Tekili: İştial) Parlamalar, alevlenmeler, yanmalar, tutuşmalar.
  • Mc: Şiddetlenmeler.

istinare

  • Parlatmak. Parlak ve aydınlıklı olmak.
  • Ateş istemek.

ızaet

  • Parlatmak. Işıtmak. Işıklı olmak. Aydınlık etmek.

kandil-i nurani / kandil-i nurânî

  • Nurlu kandil, parlak lamba.

karir

  • Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz.

kavaid-i şeriat-ı garra / kavaid-i şeriat-ı garrâ

  • Parlak ve nurlu olan İslam şeriatının kuralları.

kelime-i beyza

  • Parlak, değerli söz.

kevkeb-i derri / kevkeb-i derrî

  • Parlak yıldız.

kevkeb-i münevver

  • Işık saçan parlak yıldız.

kifa

  • Bir parça veya iki bez (ki birbirine dikip çadır eteğini yaparlar.)
  • Eşitlik, beraberlik, müsâvât.

kubtiyye

  • (Çoğulu: Kubâti) Mısırda yapılır parlak ince keten bezi.

kur'an-ı ezher / kur'ân-ı ezher / قُرْآنِ اَزْهَرْ

  • Parlak Kur'ân (ayrıca burada Kur'ân, insanlığın bütün kabiliyet ve donanımının gelişmesine hitap ettiği için evrensel üniversite anlamında Ezher Üniversitesine benzetilmiş de olabilir.).
  • Pek parlak olan Kur'ân.

kurre

  • Parlaklık. Tâzelik. Gözün parlak ve nurlu olması.
  • Ağlamaktan sonraki serinlik.
  • Dilşâd olmak.
  • Bir atımlık şey.
  • Kurbağa.

kurur

  • Gözün parlak olması.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütüm

  • Bir otun yaprağı. (Mersin yaprağına benzer; kına ile karıştırıp boya yaparlar.)

lami' / lâmi' / لامع

  • Parlak. Parlayan.
  • Parlayan. (Arapça)

lami-ün nur / lâmi-ün nur

  • Nur saçarak parlıyan.

lamia / lâmia / لامعه

  • Parlak. Parlayan. Parıldayan.
  • Parlayan. (Arapça)

lamih / lâmih

  • (Lâmiha) (Lemh. den) Parlıyan, parıldıyan. Parlak.

lasaf

  • Bir cins hurma.
  • Gübre otunun diplerinde biter hıyar gibi bir nesne.
  • Yapışmak.
  • Kurumak.
  • Parlamak.

lasif / lasîf

  • Parlayan, parıldayan. Parlayıcı.

layıh / lâyıh

  • Parlak. Meydanda. Aşikâr. Hatıra gelen.

lebh

  • Bir büyük ağacın adı. (Bir kimse kabuğunu yarsa filhâl o kişiye uyuşukluk gelir; o ağaçtan tahtalar biçip gemi yaparlar. Rivâyet olunur ki, iki tahtasını birbirine bitiştirip bir yıl su içinde dursa ikisi bir olup yekpâre olur, Mısır'da yetişir. Ahter-i Kebir'den)

lem'

  • Parıldama, parlama. Parlayış.

lem'a

  • (Çoğulu: Lemâat) Parlamak. Şimşek gibi çakmak. Güneş ve yıldız gibi parlamak.
  • El ile veya elbise gibi bir şeyle işaret etmek.

lem'a-paş

  • Parıldayan, parlayan. (Farsça)

lem'a-riz

  • Parlayan, parıldayan. (Farsça)

lemean / lemeân

  • Parlama, parıldama.
  • Parlama, parıldama.

lemeat

  • (Tekili: Lem'a) Parlayışlar, parıltılar.

lemeat-ı müteferrika

  • Muhtelif, parça parça olan parlayışlar.

lemh

  • Göz atma, bir defa bakış.
  • Parlama, parıltı.

levn-i nurani / levn-i nurânî

  • Nurlu ve parlak renk.

leyan

  • Parlıyan, parıldıyan. Parlayıcı. (Farsça)

lü'lü'

  • İnci.
  • Parlak. Ziyalı. Kıymetli.

lü'lü-i lala / lü'lü-i lâlâ

  • Parlak inci.

mah-i taban / mah-i tâbân

  • (Meh-i tâbân) Parlayan ay. Parlak ay.

mahru

  • (Çoğulu: Mâhruyân) Ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak olan. Güzel. (Farsça)

mas'

  • Davarın kuyruğunu salması.
  • Vurmak.
  • Parlamak.

masnu-u münevver

  • Parlak, nurlu san'at eseri.

maşrık-ı nur

  • Nurun doğuşu; parlak nuru.

meb'us

  • Gönderilmiş,
  • Peygamber olarak gönderilmiş kimse.
  • Öldükten sonra diriltilmiş kimse.
  • Halk tarafından seçilerek parlementoda yer alan kimse, millet vekili.

mecerre

  • (Mecerret-üs Sema) Kehkeşan, Samanyolu denilen büyük, parlak yıldız kümesi.

meclis-efruz

  • Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan. (Farsça)

meclis-füruz

  • Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan. (Farsça)

meclüvv

  • Parlak, cilâlı. Mücellâ.

medresetüzzehra / medresetüzzehrâ

  • Parlak medrese.

meh-i taban / meh-i tâbân

  • Parlayan ay.

meh-ruyan

  • Ay yüzlüler. Ay gibi parlak olanlar. (Farsça)
  • Mc: Manevî güzellik. Ahlâk sahibi ve dindar olanlar. (Farsça)

mehcebin

  • Ay alınlı. Alnı ay gibi parlak olan. (Farsça)

mehpeyker / مه پيكر

  • Nurlu, ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak ve güzel olan.
  • Güzel yüzlü, parlak yüzlü. (Farsça)

memhus

  • Parlatılmış, cilâlanmış.
  • Etli, şişman, dolgun insan veya hayvan.

mesakıl

  • (Tekili: Mıskal) Cilâlayan veya parlatan âletler.

meşe

  • Bir cins ağaç. Odunu sert, sağlam ve parlak olur.

mina / minâ

  • Şişe, cam, billur.
  • Parlak saray.
  • Sırça. Kuyumcuların kullandıkları lâcivert renkli sırça.
  • Cam, billur, sırça, parlak.

mir'at-ı mücella / mir'ât-ı mücellâ

  • Parlak ayna.

mıskal

  • Cilâlayan, parlatan âlet.
  • İnce. Zarif.

monarşi

  • Hâkimiyetin kaynağı birtek şahısta (Kral, padişah, han v.s.) olduğu kabul edilen devlet şeklidir. Bu şahsın, yani devlet başkanının yanında bir meclis (parlamento) olursa; meşruti monarşi; olmazsa; mutlak monarşi ismini alır. Ayrıca devlet başkanının iş başına gelmesi şekline göre, irsi veya seçimli (Fransızca)

mu'cize-i garra / mu'cize-i garrâ

  • Büyük ve parlak mu'cize.

mübin / mübîn

  • Açık, vâzıh, âşikâr. Ayân kılan, beyan ve izah eden.
  • Dilediğine doğru yolu gösteren.
  • Hak ile bâtılın arasını tefrik edip, ayıran. Hakkı hakkınca beyan ve izhar eden. (Mübin, bâne mânasına "ebâne" den beyyin, gayet açık, parlak demek olduğundan, Kitab-ı Mübin i'cazı zâhir olan

mücella / mücellâ / مُجَلَّا

  • Parlak, Cilâlı. Cilâlanmış.
  • Parlatılmış, parlak.
  • Parlak, cilâlı.
  • Cilâlanmış, parlatılmış.

mudi / mudî

  • Işık verici, parlak ve ruşen olan.

mükellel

  • (İklil. den) Başında taç bulunan. Taç giymiş olan.
  • Parlak, müzeyyen, süslü.
  • Tacına inci taşları dizilen.

mülemma'

  • (Lem'. den) Parlak. Revnekdar.
  • Bulaşmış, sıvanmış.
  • Karışık dilde söylenmiş manzume.
  • Renk renk olan.

mültemi'

  • (Lem'. den) Parlıyan, parıldıyan. İltimâ eden.

münceli / müncelî

  • Parlayan, meydana çıkıp görünen.
  • Parlayan.
  • Ortaya çıkan, zâhir olan, parlayan.

münceli olma / müncelî olma

  • Görünme, parlama.

münevver / منور

  • (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı.
  • Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş.
  • Parlatılmış.
  • Aydınlanmış, parlak. (Arapça)
  • Aydın fikirli. (Arapça)
  • Münevver eylemek: Aydınlatmak. (Arapça)

münhasif

  • Sönükleşen, parlaklığını yitirip görünmez hâle gelen.

münir

  • Nurlandıran, nur veren, ziya veren, ışık veren, parlak.

münşeil

  • (Şa'l. dan) Alevli. Parlıyan.

müşa'şa

  • (Şa'şaa. dan) Parlayan, parıldayan.
  • Dedbedeli, gürültülü, patırtılı.
  • Karışmış, karışık.
  • Parlak, şaşâlı, gösterişli.

muşa'şa'

  • Şaşaalı, gösterişli, parlak.

müşaşa / müşâşâ

  • Parlayan, debdebeli.

musaykal

  • Cilâlı. Parlak. Yaldızlı. Perdahlı.

müsenna

  • Parlak ve yüksek yapı, sed.

muşrık

  • Parlak, aydınlatan, nur saçan.

müşrik

  • (Şark. dan) Parlak, parlayan.

müstenir

  • (Nur. dan) Işık ve nur alan, parlak.

mütecelli

  • Tecelli eden, meydana çıkan, görünen. Parlak.

mütelali

  • (Mütelal) Parlayan, parıldayan, ışıldayan. Şimşek gibi çakan.

mütenevvir

  • (Nur. dan) Nurlanan, tenevvür eden, parlıyan.
  • Nurlanan, parlayan.

müzehhebe

  • Yaldızlanmış, parlatılmış.

müzehher / مُزَهَّرْ

  • Parlak.

muzi / muzî

  • Aydınlatan, ışık veren, parlak.

nadiret

  • Güzellik, parlaklık, tazelik.
  • Hoş ve lâtif.

nair

  • Parlak, parlayan.
  • Düşmanlık, adavet.

neb'

  • Suyun çıkıp akması.
  • Bir ağaç cinsidir ve yay yaparlar, budaklarından da ok yapılır.

necm-i ayet / necm-i âyet / نَجْمِ آيَتْ

  • Yıldız gibi parlak Kur'ân âyeti.

necm-i dırahşan

  • Parlayan yıldız.

necm-i sakıb / necm-i sâkıb

  • Karanlığı delerek geçen parlak yıldız.

necm-i sakıp / necm-i sâkıp

  • Karanlığı delip geçen parlak yıldız.

necm-i zehra / necm-i zehrâ / نَجْمِ زَهْرَا

  • Parlak yıldız.

necmisakıb

  • Karanlığı delen parlak yıldız.

nedaret

  • Tazelik, parlaklık, letafet, taravet.

nehar-ı ebyaz

  • Gündüzün beyazlığı, gündüze benzeyen beyazlık. Beyazlığın parlaklığı.

nesr

  • Hamele-i Arş'tan olan bir melek.
  • Akbaba, kartal.
  • Nuh kavminin putlarından birisinin ismi.
  • Yarayı deşmek.
  • Kuşun, eti didiklemesi.
  • Birinin aleyhinde konuşmak.
  • Güneyde bir parlak yıldız. Buna Nesr-ül vâki' denir. Batıdaki yıldıza ise: Nesr-üt-Tair

nessar

  • Dağıtan, saçan, neşreden.
  • Parlatan.

netice-i burhan-ı bahir / netice-i burhan-ı bâhir

  • Açık, parlak, kesin ve sağlam delilin sonucu.

nevr

  • (Çoğulu: Envâr) Parlaklık.
  • Ağaç çiçeği. Tomurcuk.

nevvar / nevvâr

  • Çok nurlu, çok parlak.

neyyir

  • (Nur. dan) Nurlu, parlak, ışıklı cisim.
  • Yıldız. Cisim halindeki nur.
  • Güneş, şems.
  • Nurlu, parlak.

nezaret

  • (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.

nim-nurani / nim-nuranî

  • Yarı parlak.

nümayan / nümâyân

  • Görünen, aşikâr olan, gözükücü olan. Parlayan. (Farsça)
  • Açık, parlak, görünen.

nur

  • Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık.
  • Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber.
  • Zulmeti def eden, şule, ışık.

nur'ani / nur'ânî

  • Nurlu, parlak.

nur-i kasd

  • Kasd ve irâdenin nuru. Kasd ve iradeden gelen parlaklık. Bir istek ve kasıtla yapıldığına âit alâmet ışığı.

nur-i mücessem

  • Çok parlak ve güzel olan. Canlı kılığına girmiş gibi olan nur.

nur-u münevver

  • Parlak, aydınlanmış nur.

nuran

  • Nurlu, parlak.

nurani / nuranî / nûrânî

  • Nurlu, ışıklı, nura yakışır, parlak, münevver.
  • Nurlu, parlak.
  • Nûrlu, ışıklı, parlak, münevver.

nuranilik / nuranîlik

  • Nurluluk, parlaklık.

nuraniyet / nurâniyet

  • Nur özelliği, parlaklık.

nuraniyyet

  • Nurlu olanın hali, parlaklık, nurluluk.

nurbahş

  • Işık saçan, aydınlatan, parlatan. (Farsça)

nuzar

  • Altın.
  • Her nesnenin hâlisi ve iyisi.
  • Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır, ondan tas ve kâse yaparlar.

perdaht

  • Cilâ. Parlaklık, parlama. (Farsça)
  • Düzleme, temizleme. (Farsça)

perdahte

  • Cilâlanmış, parlatılmış. (Farsça)
  • Temizlenmiş, düzenlenmiş, tertib edilmiş. (Farsça)

pertev-i mihr

  • Güneş ışığı. Güneşin parlaklığı.

pırlanta

  • İtl. Çok tıraş edilmiş, foyasız parlak elmas. Taşı pırlanta olan.

pür-envar / pür-envâr

  • (Pür-nur) Çok parlak, çok nurlu.

pür-fer

  • Çok parlak. Çok aydınlık. (Farsça)

pürşaşaa / pürşâşaa

  • Göz alıcı parlaklıkta, çok gösterişli.

rahşa

  • (Rahşân) Parlak. (Farsça)

rahşan / رخشان

  • Parlak. (Farsça)

rahşende / رخشنده

  • Parlayan. (Farsça)

rahşiş

  • Parlayış. (Farsça)

rakrak

  • Şuleli ve ziyâlı, parlak, nurlu.

rakraka

  • Su dökmek.
  • Su gelip gitmek.
  • Parlamak.
  • Suyun akması.

refif

  • (Ateş) Parlamak.

rehrehe

  • Parlamak.

rengin

  • Renkli, boyalı. Parlak. Hoş. Süslü. Mülevven. Lâtif. (Farsça)
  • Rengârenk, süslü, parlak.
  • Süslü, güzel, parlak.

revgan

  • Yağ. (Farsça)
  • Hafif hafif esen rüzgârın verdiği serinlik, rahatlık. (Farsça)
  • Üstü yağ gibi kayan parlak nesne. (Farsça)
  • Parlak deri. (Farsça)

revnak / رونق

  • Zinet. Parlaklık. Göz alıcılık, güzellik. Safa, taravet. (Farsça)
  • Parlaklık, güzellik, tazelik, süs.
  • Parlaklık, tazelik, süs.
  • Parlaklık. (Arapça)
  • Revnak vermek: Canlılık kazandırmak. (Arapça)

revnak-bahş

  • Güzellik, tazelik ve parlaklık veren. (Farsça)

revnak-dar / revnak-dâr

  • Parlak, lâtif, güzel, hoş. (Farsça)

revnak-efza

  • Bir şeyin parlaklığını artıran. Güzelleştiren. (Farsça)

revnak-ı cemal

  • Yüzün güzellik ve parlaklığı.

revnak-nüma

  • Tâzelik, güzellik ve parlaklık gösteren. (Farsça)

revnakbahş / رونق بخش

  • Parlaklık veren, canlılık kazandıran. (Arapça - Farsça)

revnakdar / revnakdâr

  • Parlak, taze, hoş.

rida

  • Örtü, belden yukarı örtülen şey, çar ve şal.
  • Akıl. İlim. Seha.
  • Zinet. Parlaklık veren şey.
  • Hırka.

ruşen / rûşen

  • Aydın, parlak.
  • Parlak, aydın. Belli, âşikâr. (Farsça)
  • Aydın, parlak.
  • Parlak, aydın.

ruşengir

  • Cilâcı, parlatıcı.

şa'şa'a / شعشعه

  • Gösteriş. (Arapça)
  • Parlaklık. (Arapça)

şa'şa'adar / şa'şa'adâr / شعشعه دار

  • Gösterişli. (Arapça - Farsça)
  • Parlak. (Arapça - Farsça)

şa'şaa / شَعْشَعَه

  • Parlama. Zahirî parlak görünüş.
  • Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.
  • Gösteriş, göz alıcılık, parlaklık.
  • Parlaklık, parlama.
  • Gösteriş, dış süs, yaldız.
  • Parlaklık.

şa'şaadar

  • Gösterişli, şa'şaalı, parlak. (Farsça)

şa'şaapaş

  • Parlaklık neşreden, şa'şaa saçan.

sadef

  • Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler.
  • Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu.

safha-i rengin / safha-i rengîn

  • Süslü, parlak, rengârenk sahife.

sakıb / sâkıb / ثاقب

  • Parlak.
  • Bir yandan bir yana delip geçen.
  • Parlak.
  • Delici. (Arapça)
  • Parlak yıldız. (Arapça)

sakil

  • Cilâ yapan, parlatan.

samanyolu

  • Uzaktan parlak bir yol gibi görünen yıldızlar kümesi.

şarık / şârık

  • Çıkan, tulu' eden.
  • Parlayan.
  • Parlayan.
  • Doğudan çıkan, doğan, parlayan.

şarik

  • (Çoğulu: Şevârık) Güneş.
  • Parlak cisim.

şarık / şârık / شَارِقْ

  • Doğup parlayan.

şaşaa / şâşaa

  • Parlaklık, gösteriş.

şaşaa-i suriye / şâşaa-i suriye

  • Görünüşteki parlaklık ve gösteriş.

şaşaa-paş / şâşaa-pâş

  • Parlaklık, canlılık yayan.

şaşaalı / şâşaalı

  • Gösterişli, parlak.

satı / sâtı

  • Parlak.

satı'

  • (Sâtı'a) Yükselerek meydana çıkan.
  • Yükselerek görünen. Nur saçan. Parlak.

satır-ı nurani / satır-ı nuranî

  • Parlak ve nurlu satır.

sayifet

  • Rum gazası. (Çünki çok yağmurlu ve karlı yer olduğundan yaz günlerinde gaza yaparlardı.)

saykal

  • Cilâ. Cilâ yapan âlet. Parlatan.
  • Kılıç bileyen.

saykal vurmak

  • Cilâ vurmak, parlatmak.
  • Cilalamak, parlatmak.

şecere-i nurani / şecere-i nurânî

  • Nurlu, parlak ağaç.

şeffaf

  • Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam.
  • Saydam, parlak.

şehab-ı şaşaanisar / şehâb-ı şâşaanisâr

  • Haşmet, görkem saçan parlak yıldız, parlak meteor.

şehnaz / şehnâz

  • Işıldayan, parlayan.

sekub

  • (Sekabe) Ateşin alevlenmesi.
  • Yıldızın parlaması.
  • Işıklı, ışık veren.
  • Parlamak.

şekub

  • Ruşen olmak, parlamak.

seleb

  • Yemen vilâyetinde yetişen bir ağacın kabuğudur. Ondan ipler ve urganlar yaparlar.
  • Kişinin malı mülkü ve metâı.

şems-i münir / şems-i münîr

  • Nurlu, parlak güneş.

şems-i taban-ı zülcemal / şems-i tâbân-ı zülcemâl

  • Sonsuz güzel ve parlak olan yüce (ezelî) güneş.

şems-pare

  • Güneş parçası. (Farsça)
  • Mc: Çok parlak. (Farsça)

senan

  • Parlak, ziyâdar, ışıklı.

şeneb

  • Dişlerin keskin olması.
  • Parlamak, ruşen olmak.

şer'-i enver

  • Çok nurlu, parlak şeriat.

serab / serâb / سَرَابْ

  • Çölde uzaktan su gibi görünen ve ışığın kırılmasından ileri gelen parlaklık.

şerarat

  • Parlak kıvılcımlar.

şerarat-ı neyyirane / şerârât-ı neyyirâne

  • Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. (Farsça)
  • Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık. (Farsça)
  • Aydınlatıcı parlak kıvılcımlar, ışık saçan kıvılcımlar.

şerare

  • (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.

şeriat-ı garra / şeriat-ı garrâ

  • Büyük ve parlak şeriat, İslâmiyet.
  • Parlak ve nurlu şeriat. İslâmiyet.

şeriat-i garra / şeriat-i garrâ

  • Büyük ve parlak şeriat; Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler.

şeriat-ı garra-i ahmediye

  • Hz. Muhammed (a.s.m.) getirmiş olduğu parlak ve nurlu şeriat.

şeriat-ı garra-yı muhammediye / şeriat-ı garrâ-yı muhammediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) getirdiği büyük ve parlak şeriat, İslâmiyet.

sery

  • Davarı iyi gütmek.
  • Yıldırımın parlayıp çakması.
  • Kurt, eşine çıkmak.
  • Hiddetlenmek, kızmak.

sevakıb

  • (Tekili: Sâkibe) Parlak yıldızlar.

şevarık

  • (Tekili: Şârıka) Nurlar, aydınlıklar. Parlaklıklar.

seyyale-i berkiyye

  • Şimşek akımı. Elektrik akımı.
  • Şimşek gibi akıcı ve parlak.

şi'ra-ül yemani / şi'ra-ül yemanî

  • Semanın güney yarım küresinde bulunan "Kelb-i Ekber" denilen burcun ve bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius)

şi'ra-üş şami / şi'ra-üş şamî

  • "Kelb-i Asgar" denilen burcun en parlak yıldızı.

şihab

  • Parlak yıldız.
  • Kıvılcım.
  • Yıldızdan fırladığı zannedilen ve dünyanın atmosferinde bir an görünüp kaybolan gök taşı.

simak

  • (Tekili: Semek) Balıklar.
  • Parlak yıldız.
  • İki parlak yıldızdan birisi.
  • Bir şeyi yükseltip kaldıracak âlet.

simin-ten

  • Gümüş tenli. Gümüş gibi beyaz ve parlak vücutlu. (Farsça)

sirac-üs sürc

  • Lâmbaların lâmbası. En parlak nur. En parlak ışıklı eser.

sırran tenevveret

  • Gizli ve sır perdesi altında parlama, hizmeti yaygınlaştırma.

sırren tenevveret

  • Gizli ve sır perdesi altında parlama ve hizmeti yaygınlaştırma.

sitare-i rahşan / sitare-i rahşân

  • Parlak yıldız.

su'ban

  • (Çoğulu: Saâbin) Büyük yılan. Ejderha.
  • Koz: Semanın kuzey yarım küresinde bulunan Tinnîn Burcu'nun çevirdiği büyük kavisin ortasında ve küçük ayı dörtgeninin tam karşısında bulunan en parlak yıldız. (Alpha Draco)

şu'lefeşan / şu'lefeşân

  • Işık saçan, parlatan. (Farsça)

şu'lever / شعله ور

  • Alevli. (Arapça - Farsça)
  • Parlak, aydınlık. (Arapça - Farsça)

summaki

  • Gayet sert, değerli ve parlak olan bir taş.

sündüs

  • Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri.

tab / tâb / تاب

  • Parıltı. Parlayıcı. (Farsça)
  • Güç. Kuvvet. Takat. (Farsça)
  • Hararet. (Farsça)
  • "Parıldayan, parlayan, parlatan, aydınlatan" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Âlem-tab : Dünyayı aydınlatan, âlemi ışıklandıran. (Farsça)
  • Güç. (Farsça)
  • Sıcaklık. (Farsça)
  • Parlaklık. (Farsça)
  • Kıvrım. (Farsça)
  • Eğen, büken. (Farsça)
  • Aydınlatan. (Farsça)

taban / tâbân / تابان

  • Işıklı. Parlak. (Farsça)
  • Parlayan güneş. (Farsça)
  • Parlak, aydınlık. (Farsça)

tabdade

  • Parlatılmış, yandırılmış. (Farsça)

tabdar / tâbdar / تابدار

  • Işıklı, parlak. Büklümlü, kıvrımlı. (Farsça)
  • Kıvrım kıvrım, kıvrık. (Farsça)
  • Parlak. (Farsça)

tabdari / tabdarî

  • Parlaklık. (Farsça)

tabende / tâbende / تابنده

  • Işık veren, parlayan. (Farsça)
  • Parlak, ışık veren. (Farsça)

tabiş / tâbiş / تابش

  • Parlayış, parıldayış. (Farsça)
  • Parlama. (Farsça)

tabnak / tâbnâk / تابناک

  • Parlak, ışıklı, ziyadar, münevver. (Farsça)
  • Parlak. (Farsça)

taride

  • Arap çocuklarına mahsus bir oyun.
  • Okları cilâ edip parlattıkları ağaç.

tarık / târık

  • Gece gelen kimse.
  • Zulmette hâsıl olan belâ ve musibetler.
  • Parlak yıldız.
  • Sabah yıldızı. (Zühre)

tarik-i hadid-i beyza / tarik-i hadid-i beyzâ

  • Nurlu ve parlak demir yolu.

tasfiye

  • Temizleme, parlatma. Kalbi iyi hasletlerle süsleme.

taskil / taskîl

  • Cilâlayıp parlatma.

taskil etme / taskîl etme

  • Cilalama, parlatma.

tebellür

  • Billurlaşmak. Parlak, şekilli olup ve donup katılaşmak.
  • Açığa çıkmak. Meydana çıkmak.

tecelliyat-ı nuraniye / tecelliyât-ı nuraniye

  • Parlak, nuranî görüntüler.

tecelliyat-ı nuriye / tecellîyât-ı nuriye

  • Nurlu tecellîler; parlak yansımalar.

tecliye

  • (Cilâ. dan) Cilâlama, cilâ verme.
  • Aşikâre etmek, açıklamak.
  • Ruşen etmek, parlatmak.

tednir

  • Ruşen etmek, nurlandırmak, parlatmak.

teelluk

  • Yıldıramak, parlamak.

tehellül

  • Sevinme, açık yüzlü olma. Yüzü gülme. Beşâretten yüzdeki parlama eseri.

tele'lü

  • Parlama, parıldama.

tele'üv

  • Parıldama, parlama.

tenevvür

  • Parlama, ışıldama.
  • Bir şey hakkında bilgi sahibi olma.
  • Münir ve münevver olmak. Aydın olmak. Nurlanmak.
  • Nurlanma, parlama.

terakruk

  • Parlama. Işıklı olma.

tercüman-ı satı / tercüman-ı sâtı

  • Parlak tercüman.

teş'il

  • (Şu'l. den) Parlatma. Tutuşturma, alevlendirme.

teşa'ul

  • (şu'l. den) Parlama, tutuşma.

tesakkub

  • (Çoğulu: Tesakkubât) (Sakb. dan) Delme, delinme.
  • Zâhir olmak, görünmek.
  • Parlamak, ruşen olmak.

tezehhür

  • (Çoğulu: Tezehhürat) Çiçeklenme.
  • Yıldıramak, parlamak.

tıla'

  • Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç.
  • Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız.
  • Cilâ verecek boya.
  • Diş sarılığı.
  • Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.

tumturak

  • Söylenişi ahenkli ve parlak olan ibare.
  • Gösteriş, debdebe.

turra-i garra / turra-i garrâ

  • Parlak mühür.

unfuvan

  • Gençlik ve güzelliğin başlangıcı, en parlak zamanı.
  • Parlaklık, tazelik.

üslub-u müzeyyen / üslûb-u müzeyyen

  • (Ziynetli ve parlak üslub) Bu üslub tergib ve terhib (teşvik etme ve sakındırma) gibi hususları tazammun eder. Hitabiyat ve iknaiyatta kullanılır.
  • Süslü, parlak üslûp (Bu üslûp teşvik etme ve sakındırma gibi özellikleri ihtiva eder.).

vasıta-i nurani / vasıta-i nuranî

  • Nurlu, parlak vasıta.

vehc

  • Alevli olmak. Alev ile yanmak. Parlamak.

vekkad

  • Aydınlık, ışıklı, parlak.

vemz

  • İşaret etmek.
  • Parlamak. şimşek çakmak.

vezile

  • (Çoğulu: Vezâil) Cilâlı, parlak para.
  • Parlak madeni ayna.

yağız / يَاغِيزْ

  • Parlak siyah.

yaldız

  • t. Cilâ.
  • Parlatmağa yarıyan şey.
  • Cilâ; parlatmaya yarayan şey.

yaldızlayan

  • Parlatan.

yaldızlı

  • Parlak.

yed-i beyda / yed-i beydâ

  • Parlak el. Mûsâ aleyhisselâmın mûcize olarak gösterdiği ve koynundan çıkardığında gözleri kamaştıran ve güneş ziyâsı saçan eli.

yed-i beyza / yed-i beyzâ

  • Beyaz, parlak el; burada mecaz olarak Kur'ân'ın mu'cizeli yapısı kastedilmiştir.
  • Musa Aleyhisselâm'ın mu'cize olarak gösterdiği beyaz ve parlak eli. Bu tabir mecaz olarak keramet ve hârikulâde haller ve meziyetler hakkında kullanılır.

yed-i beyza-i musa / yed-i beyzâ-i mûsâ

  • Hz. Mûsâ'nın beyaz ve parlak eli Hz. Mûsâ'nın firavuna karşı, mu'cize olarak nurlu görünen parlak eli.

yemin-i beyza / yemîn-i beyzâ

  • Mu'cizeli ve parlak sağ el.

zahih

  • Ateş közünün parlaması.

zahir

  • Parlak, parlayan. Hüsün ve safvet üzere olan.

zahire

  • (Çoğulu: Zevâhir) Parlak.

zeberced

  • Zümrüd cinsinden ve onun kadar kıymetli olmayan, sarımtırak yeşil, cam parlaklığında kıymetli taş.

zehra / zehrâ

  • (Müe.) Ay gibi parlak olan. Çok parlak ve safi, berrak.
  • Parlak, berrak.

zehravan

  • (Zehrâveyn) İki parlak şey.
  • Kur'an-ı Kerim'de Sure-i Bakara ile Âl-i İmran Surelerine birlikte verilen isim.

zelefe

  • (Çoğulu: Zulef) Pâk ve ruşen nesne, parlak ve temiz cisim.
  • Kaypak, düz yer.

zenne

  • Kadın kısmı.
  • Eskiden orta oyununda kadın rolü yapan erkek sanatkârlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. Eskiden kadınlar, oyunda rol alamadıkları için erkekler kadın kıyâfetine girer ve oyunda kadın rolü yaparlardı.

zerir

  • Yanmak.
  • Parlamak.

zerrin

  • Altından yapılmış. Altın gibi parlak. Sarı (Farsça)

zevahir

  • (Tekili: Zühre) Çiçekler.
  • Parlak yıldızlar.
  • Ziynetli, parlak ve berrak olanlar.