LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Parça ifadesini içeren 568 kelime bulundu...

abeket

  • (Çoğulu: Abekât) Tâne, az şey.
  • Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi.
  • Ekmek parçası.
  • Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.

ada

  • Etrafı su ile çevrili kara parçası.
  • Etrafı yollarla çevrili arsa ve binalar takımı.

adem-i merkeziyyet

  • Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.

adem-i tecezzi / adem-i tecezzî / عَدَمِ تَجَزِّي

  • Parçalanmazlık, bölünmezlik.
  • Parçalanmama.

aksam

  • (Tekili: Kısım) Kısımlar. Bölümler. Parçalar.

alet / âlet

  • Bir işte veya bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücuda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri.
  • Sebeb, vesile, vesâit.
  • Edevat. Avadanlık.

armatür

  • Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası.
  • Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.

arsa

  • (Çoğulu: Arasât) Bina yapılacak boş arazi parçası. Üzerindeki binası yıkılmış veya yapıya tahsis olunmuş yer.

aseli / aselî

  • Bal gibi sarı renkte olan.
  • Yahudilerin ayırdedilmek için, omuzbaşlarına taktıkları sarı kumaş parçası.
  • Eskiden kullanılan bir kumaş çeşidi.

aşeme

  • Kuru ekmek parçası.
  • Büyük azı dişi.

aşir

  • Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası.
  • Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası.
  • Dost, yardımcı, yardak.
  • Koca.
  • Kabile.
  • Kötülükte yardımcılık eden.
  • Sahip.
  • Toz.

ateş-pare

  • Ateş parçası. Ateş gibi. (Farsça)
  • Mc: Çok zeki, çok akıllı. (Farsça)
  • Durup dinlenmeyen. (Farsça)

ateşpare / âteşpâre

  • Ateş parçası.
  • Ateş parçası.

atom

  • yun. Maddenin bölünemez en küçük parçası manasında eski çağ felsefesinde kullanılan bir tâbir, günümüze kadar gelmiş ve ilmî tabir olarak kalmıştır. Atom, maddenin bölünmez bir parçası değil, kendisi de daha küçük parçalardan yaratılmış çok küçük bir âlemdir. Dünyada, kâinatta ve atom âleminde hep a

avrupaperest

  • Avrupayı taparcasına seven.

ayet-i tenzil / âyet-i tenzîl / آيَتِ تَنْزِيلْ

  • Parça parça indirilmiş âyet.

ba'z

  • Bir şeyin bir kısmı. Bir parça. Bâzısı. Biraz.
  • Bir kısmı, bir parçası, bazısı.
  • Bir şeyin bir bölümü,bir parçası, bazısı.

bab / bâb

  • Kapı.
  • Kısım.
  • Mevzu.
  • Fasıl. Bölüm. Parça. Kitab.
  • Hususi madde.
  • Sığınacak yer.
  • İş.
  • Şekil.
  • Tövbe.

bad'a

  • (Çoğulu: Bida') Et parçası.

balast

  • ing. Demir yollarında traverslerin altına; şoselerde ise düzeltilmiş toprak üzerine döşenen taş parçaları.

banket

  • Bir otomobili uçtan uca kaplayan ve tek parçadan ibaret olan oturacak yer.
  • Karayollarında asfaltın her iki yanındaki balastlı kısım.

basit / basît / بَسِيطْ

  • Birleşik olmayan, tek parça.

bayzar

  • Sövme, sövüp sayma.
  • Rahmin başlangıcındaki et parçası.

bend

  • Bağlanan. Bağlanmış. (Farsça)
  • Bağ. Boğum. Mafsal. (Farsça)
  • Su bendi. Baraj. (Farsça)
  • Gam. Gussa. (Farsça)
  • Mekir. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)
  • Mülâhaza. Fıkra. Madde. (Farsça)
  • Aldatmak. (Farsça)
  • Birisini emri altına almak, bendetmek. (Farsça)
  • Edb: Baştan sona kadar aynı vezinli bir çok parçalardan meydana (Farsça)

benika

  • (Çoğulu: Benâyık) Elbisenin koltukaltı parçası.

berh

  • Balık, semek. (Farsça)
  • Parça, kısım, hisse, nasib. (Farsça)
  • Su birikintisi. (Farsça)
  • Şimşek, berk. (Farsça)
  • Yaş olan odunun, yanarken çıkardığı yaşlık. (Farsça)

berzah

  • İki şey arasındaki mesafe, aralık.
  • Can sıkıcı.
  • İnce uzun kara parçası.
  • Dünya.
  • Ruhların kıyamete kadar bulunacakları yer.

bess

  • Parça parça olmak, dağılıp serpilmek.

bilvasıta

  • Vâsıta ile. Birisinin vâsıta olması, aracılığı ile.
  • Edb: Terci' ve terkib-i bentleri teşkil eden parçaları birbirine bağlayan beyit.

bitaka

  • Küçük parça. (Üzerinde kumaşın fiatını yazıp kumaş içine koyarlar.)

bitke

  • Kesinti.
  • Kesilen bir nesnenin ufak parçaları, cüz'leri.

buk'a

  • Yer parçası, ülke.
  • Boş ve ıssız yer.
  • Sağlam ve büyük bina.
  • Benek leke.

bükse

  • Kiremit parçası.
  • Saksı.

buzra

  • Üst dudağın ortasından dışarı taşan et parçası.

çakçak

  • Parça parça, yırtık pırtık.
  • Kılıç ve emsâli şeylerin sesleri.

cebre

  • Kemik sarmakta kullanılan ağaç.
  • Tahta parçaları.

cemre

  • (Çoğulu: Cimâr) Şiddetli karanlık.
  • Ateşli kömür parçası, kor.
  • İlkbaharda suya, yere, havaya düştüğü söylenen sıcaklık.
  • Hacıların Mina Vâdisinde şeytan taşlamaları.

ceste

  • Azar azar, bir parça. (Farsça)
  • Sıçrayış, atlayış. Hatve. (Farsça)

ceste ceste

  • Azar azar, parça parça, kısım kısım.

cevher-i ferd / جَوْهَرِ فَرْدْ

  • Maddenin bölünemeyen en küçük parçası.

cez

  • Cezire, ada. Her tarafı su ile çevrilmiş olan kara parçası. (Farsça)

cezire

  • Ada. Dört tarafı su ile çevrilmiş toprak parçası. (Üç tarafı su ile çevrili kara parçasına yarımada denir.)

cezme

  • Kamçı.
  • Ağaç parçası.
  • İp parçası.

ciğer-der

  • Ciğer söken, ciğer parçalıyan. (Farsça)

ciğer-şikafe / ciğer-şikâfe

  • Ciğer parçalayan, çok acı veren.

ciğer-şükaf / ciğer-şükâf

  • Ciğer parçalayan. Çok acı veren. (Farsça)

ciğerpare / ciğerpâre

  • Ciğer parçası, sevgili yavru.

cigerpare / cigerpâre / جگرپاره

  • Ciğer parçası. (Farsça)
  • Evlat. (Farsça)

ciğerşikaf / ciğerşikâf

  • Ciğer parçalayan, çok acı veren.
  • Ciğer parçalayan.

cilf

  • Boş küp.
  • Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
  • Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
  • Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
  • Her nesnenin parçası.
  • Hoyrat, kaba. Ayak takımından.

conta

  • Birbirinin üzerine kapanan iki madeni parça arasında, açıklık kalmamasını te'min etmek için konulan karton, kösele, lâstik vs. şey.

cüraşe

  • Tuz döğülürken etrafına düşen iri parçalar.

cüvvet

  • Kırba yaması.
  • Bir parça yer.
  • Siyaha yakın boz renk.
  • Demir pası.

cüz / جز / جُزْ

  • Kısım, parça. Bir şeyin bir parçası.
  • Kitab forması.
  • Küllün mukabili.
  • Kur'ân-ı Kerim'in otuzda bir parçası.
  • Kanaat. İktifâ eylemek.
  • Düğümü sağlam yapmak. Bir şeyi pekiştirip muhkem kılmak.
  • Kız evlâdı.
  • Kısım, parça.
  • Bölüm, parça.
  • Parça.
  • Parça.

cüz' / جزء / جُزْؤْ

  • Bir bütünü meydana getiren parçalardan her biri.
  • Kısım, parça.
  • Parça. (Arapça)
  • Medrese alfabe kitabı. (Arapça)
  • Bütünü oluşturan parçalardan herbiri.

cüz'i

  • Azdan olan. Parçaya âit olan. Biraz. Pek az. Kıymetsiz. Mühim olmayan. Esasa ait olmayan. Cüz'e âit olan. Külli olmayan.
  • Az miktar, bir parça.

cüz'iyat / cüz'iyât

  • Parçalar, kısımlar.

cüz'ü

  • Kısım, parça.

cüz-i asgar

  • En küçük cüz. En ufak parça.

cüz-i layetecezza / cüz-i lâyetecezzâ

  • Parçalanmayan parça; zerre, atom.
  • Bir daha bölünmeyen en küçük parça. En küçük cisim parçası. Tecezzisi kabil olmayan. Atom. Yani parçalansa, maddîlikten çıkıp kanun-u İlâhî ile bir nevi kuvvete inkılâb eder.

cüz-i maksum / cüz-i maksûm

  • Bölünmüş parça.

cüz-küll

  • Parça-bütün.

cüz-ü asğar

  • En küçük varlık, en küçük parça.

cüz-ü cüz'i / cüz-ü cüz'î

  • Ferdî, bireysel bir parça.

cüz-ü ferd

  • Bir varlıktan veya bir vücuddan bir parça.
  • Atom..

cüz-ü fert

  • Atom, en küçük parça.

cüz-ü hakikat-ı imaniye

  • İman hakikatinin bir parçası, iman esaslarının biri.

cüz-ü layetecezza / cüz-ü lâyetecezzâ

  • Bir daha bölünemeyen en küçük parça, en küçük cisim parçası, atom.

cüz-ü tamm

  • Bütün. Bir şeyin, temel vasıflarının tamamını toplayan parçası. Parçalandığı vakit ana vasfını ve asliyetini kaybeden şey.

cüz-ü vahid

  • Bir parça, bir bölüm.

cüz-ün layetecezza / cüz-ün lâyetecezzâ

  • Maddenin yapı özelliğini taşıyan en küçük parçası, atom, zerre.

cüzaz

  • Kesilmiş ve parçalanmış olan şey.

cüzeyre

  • Küçük ada, adacık. Etrafı su ile çevrili küçük kara parçası.

cüzler

  • Parçalar, bölümler.

cüzve

  • (Cezve-Cizve) (Çoğulu: Cezey-Cizey) Kalın ağaç parçası.
  • Ateş közü.

dahis

  • Hayvanların tırnak diplerindeki et parçası. Dolama hastalığı.

dakika

  • (Çoğulu: Dakaik) Zaman mikyası olarak bir saatin bölündüğü altmış parçadan beheri. Altmış saniyelik zaman.
  • İnce fikir, mülâhaza, nükte.
  • Daire dereceleriyle başka ölçülerde her derecenin bölündüğü parçalar ki bunlar da saniyelere ayrılırlar.

dekk

  • (Çoğulu: Dekeke) Vurmak.
  • Dökmek.
  • Parça parça etmek. Delil.
  • Ufalanma, parça parça olma.

dekken

  • Hurdahaş olmak, yerle bir olma, ufalanmak, parça, parça olmak.

dendan-ı seadet / dendân-ı seâdet

  • Peygamber efendimizin Uhud muhârebesinde şehîd olan, kırılan mübârek dişinin bir parçası.

derek

  • Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan suya değmesin diye)
  • Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.)

dil

  • t. Lisan, zeban.
  • Ağızdaki tat alma duygusu ve konuşma uzvu.
  • İnsanların konuştukları lehçelerin her birisi. Lügat.
  • Muhtelif âlât ve edevâtın uzunca ve yassı, ekseriya oynak kısımları.
  • Coğ: Denizin içine uzanmış üstü düz mumluk, uzunca kara parçası.
  • Mc:

dil-hıraş

  • Yürek parçalıyan, tırmalıyan. (Farsça)

dilhıraş / dilhırâş / دل خراش

  • Yürek parçalayan. (Farsça)

dıram

  • Ateşin alevlenmesi.
  • Ateşin alevi.
  • Odun parçası, tahta parçası (tezcek ateş tutuşup alevlenir.)

dominyon

  • ing. Büyük Britanya İmparatorluğu'nun, anavatanla aynı hakları olan deniz aşırı parçalarından beherine verilen isim.

dü-nim

  • İki parça, ikiye yarılmış, bölünmüş ikiye ayrılmış. (Farsça)

düble

  • Beyaz helva parçası.
  • Büyük lokma.

dünyaperest / dünyâperest

  • Taparcasına dünyaya yönelen.

düzine

  • On iki parçadan ibaret takım.

ebhas

  • Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan kişi.

ebvab / ebvâb

  • (Tekili: Bab) Kapılar.
  • Kısımlar. Bahisler. Parçalar.

ecza / eczâ / اجزا / اَجْزَا

  • (Tekili: Cüz) Eczacılıkta kullanılan çeşitli maddeler.
  • Ciltlenmemiş kitab ve saire.
  • Cüz'ler, parçalar, kısımlar.
  • Bir kimyevi terkible vücuda gelip yanma hassası gibi böyle bir kuvvet ve te'siri haiz bulunan şey.
  • Cüzler.
  • Eczacılıkta kullanılan maddeler.
  • Bir kitabın parçaları. Kur'ân-ı Kerim'in cüzleri.
  • Cüzler, parçalar, kimyevi madde.
  • Parçalar. (Arapça)
  • İlaç hammaddeleri. (Arapça)
  • Parçalar.

ecza-i ahar / eczâ-i âhar

  • Diğer parçalar, kısımlar.

ecza-i asliye / eczâ-i asliye

  • Asıl parçalar, bölümler.
  • Vücudda temel teşkil eden parçalar ve kısımlar, unsurlar.

ecza-i meyyite-i hamide-i camide-i kesife / ecza-i meyyite-i hâmide-i camide-i kesife

  • Ölü, hissiz, camit ve kesif parçalar.

ecza-i unsuriyye / eczâ-i unsuriyye

  • Esas teşkil eden parçalar.

ecza-i zaide / eczâ-i zâide

  • Fazladan olan kısımlar, parçalar.

ecza-yı asliye / eczâ-yı asliye

  • Asıl parçalar; vücuttaki el, ayak, göz gibi.

ecza-yı bedeni / ecza-yı bedenî

  • Bedenin parçaları, organlar.

ecza-yı esasiye / اَجْزَايِ اَسَاسِيَه

  • Asıl parçalar.
  • Esas parçalar.

ecza-yı zaide / ecza-yı zâide

  • Asıl olmayan parçalar; bedendeki tırnak ve saç gibi.

eczalar

  • Parçalar, bölümler.

edevat

  • (Tekili: Edat) Aletler. Takımlar, parçalar.
  • Gr. Fiil veya isimlere eklenen küçük kelime veya harfler. Edatlar.

ekalim / ekâlîm / اقاليم

  • Ülkeler. (Arapça)
  • Büyük toprak parçaları. (Arapça)

eleman

  • Bir bütünün parçaları.
  • (Lât: Element) Unsur. Bileşik bir şeyi meydana getiren basit şeylerden biri. Bir bütünün parçaları.

elmas-pare

  • Elmas parçası.
  • Mc: Çok güzel.

encin

  • Tane tane, ufak ufak, parça parça. (Farsça)
  • Sıvacı. (Farsça)

end-bend

  • Utanmış, mahcub. (Farsça)
  • Boğum boğum, kısım kısım, parça parça. (Farsça)

engizisyon

  • XVI. ve XVII. asırlarda Hristiyan Katolik Mezhebine âit kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenlere yapılan -insanları arslanlara parçalatmak, fırında yakmak gibi- dehşetli işkenceler veya onları bu azaba mahkûm eden mahkemelere verilen isim. (Fransızca)
  • Çok ağır ve çok zâlimce cezây (Fransızca)
  • 16. ve 17. yüzyılda Hıristiyan Katolik mezhebinden ayrılan veya papaya karşı gelen kimselere karşı, arslana parçalatma, ateşte yakma gibi cezalar uygulayan mahkeme.

enkaz

  • Yıkıntı, yıkılmış şeyin artıkları. Harabenin parçaları.
  • Yıkıntı, harabenin parçaları.

entari

  • Tek parçadan oluşan uzun giysi.

erak ağacı

  • Arabistan'da yetişen, dallarından, diş temizliğinde faydalanılan, bir karış uzunluğunda, misvâk denilen parçaların yapıldığı ağaç.

erkan / erkân

  • Bir şeyin bir parçasını veya bütününü meydana getiren şeyler, esaslar. Rüknün çoğuludur.

esbab-perest

  • Sebeplere taparcasına değer veren.

esir / esîr / اَث۪يرْ

  • Maddenin en küçük parçası.

eslas

  • (Tekili: Sülüs) Sülüsler, üçde birler, üçde bir parçalar.

faheka

  • Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası.

fakıra

  • Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan şiddet.

felice / felîce

  • Kaftan ve bez parçası.

fers

  • Dağıtmak. Saçmak.
  • Ciğer parçalamak.
  • Hurma çekirdeğinin kabuğunu soymak.
  • Atın pisliği. Fışkı.
  • Yırtmak.
  • Parçalamak.
  • Katletmek, öldürmek.
  • Boyunlamak.

ferve

  • (Çoğulu: Füre'-Firâ) Baş derisi.
  • Bir parça toplanmış kuru ot.
  • Servet, zenginlik.
  • Kürk.

feşga

  • Pamuk parçası.

fesit / fesît

  • Tırnak kesintisi, tırnak parçası.

fetit / fetît

  • Terit altına konulan ekmek parçaları.

fetk

  • Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma.
  • Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak.
  • Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı.
  • Şafak sökmesi. Fecir ağarması.
  • Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat.

fetut

  • Ekmek parçaları.

fidre

  • Et parçası.

fıkra / فقره

  • Yazı parçası.

filk

  • Zahmet, meşakkat.
  • Acib emir.
  • Parça.

filo

  • Birkaç savaş gemisinden mürekkep donanma parçası. Donanmanın bir kısım ve bölüğü.

filze

  • (Çoğulu: Fülüz-Eflâz) Parça, kıt'a.

firezdek

  • (Çoğulu: Ferâzık) Hamur yuvarlağı, hamur parçası.

firk

  • Koyun sürüsü.
  • Parça.

firze

  • Parça.

fitil

  • Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir.
  • Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası.
  • Topa

forma

  • Cüz. Kısım. Parça. (Fransızca)
  • Şekil. Biçim. Askeri nişan. Rütbe işareti. (Fransızca)
  • Bükülünce 8, 16, 32 sayfa olan kitap dizgisi. (Fransızca)

fosil

  • Eski jeolojik devirlerde toprağa gömülerek kalmış bitki, hayvan; bunların parçaları veya izleri. (Fransızca)

füseyfisa

  • Küçük boncuk taneleriyle veya taş ve cam parçalarıyla süslenmiş satıh.

fütat

  • Parçalanmış ve dağılmış olan şey.
  • Her nesnenin ufağı, parçası.

gıfare

  • Kat kat bulut.
  • Başa örtülen bez parçası.
  • Yama.

gırajova ateşi

  • Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlene

girde

  • Yuvarlak, değirmi. (Farsça)
  • Evvelce yahudilerin, müslümanlardan ayırd edilebilmeleri için, omuzlarına diktikleri sarı renkte bir parça. (Farsça)
  • Açılmış yufka. (Farsça)
  • Yuvarlak yastık. (Farsça)
  • Gr: Bütün, hepsi, tamamı. (Farsça)

güher-pare

  • Mücevher parçası. (Farsça)

gulüvv

  • Ayaklanma. Taşkınlık.
  • Üşüşme. Hücum. Saldırış.
  • Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısı

habb-habbe

  • Tane, tohum,
  • Parça.

habbe

  • Tane. Tohum.
  • İhtiyaç.
  • Parça.
  • Dirhemin 1/48 kadarı.

habie / habîe

  • Görülmemiş, daha henüz keşfedilmemiş.
  • Göze görülmeyen şey.
  • Kesilmiş, parça parça olmuş.

hacer-ül esved

  • (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir h

hadişe / hâdişe

  • Derisi parçalandığı halde kan çıkmayan yara.

halb

  • Parçalama, pençeleme.
  • Birinin aklını başından alma.

hamşek

  • Mestin üstüne vurulan parça.

harabiyet

  • (Harabî) Yıkılma. Yıkılış. Parçalanıp dağılış. Zillet ve sefalet içinde

harat

  • Davarın memesinde olan bir hastalık. (Sütün parça parça, ufanmış gibi çıkmasına sebep olur)

harita

  • yun. Yeryüzünün veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafık bir yere çizilen taslağı.
  • Dağarcık, kulplu kese.

hasa'

  • Saman parçası.
  • Hurma kabı.

hasat / hasât

  • Küçük taş parçası. Çakıl.
  • Tıb: Sidik yolunda taş peyda olmak.

haşeb-pare

  • Tahta parçası. Yonga. (Farsça)

haşim

  • Kuru ekmek kırıntısı doğruyan. Ezen, yaran, kıran, parçalayan.

hasva'

  • Toprak parçası.

hatar

  • Bir şeyin etrafını çevreleyen çember nev'inden şeyler.
  • Çadırın eteklerine bağlanan parça.

hatt-ı istiva / hatt-ı istivâ

  • Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. (Farsça)
  • Ekvator. (Farsça)
  • Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi. (Farsça)

hatt-ı vasıt / hatt-ı vâsıt

  • Geo: Kenarortay. Üçgenin köşelerinin her birini karşı kenarın orta noktasına birleştiren doğru parçaları.

hazef-pare

  • Çanak çömlek parçası, kırığı. (Farsça)

hazef-rize / hazef-rîze

  • Çanak çömlek parçası. (Farsça)

hebre

  • (Çoğulu: Heberât) Et parçası.

hedm

  • Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek.
  • Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa)

herşefe

  • Bez veya aba parçası. (Su az olduğu zamanda yerden onunla yağmur suyunu alıp bir kabın içine sıkarlar.)
  • Çok yaşamış, ihtiyar, kuru kadın.
  • Çok eski olan kova.

hettak

  • Yırtıp parçalayan, paramparça eden.

heyet-i hafife

  • Cümledeki her bir parçanın tek tek mânânın hafiif olduğunu göstermesi; hafif yapı.

heyzüm-pare / heyzüm-pâre

  • Odun parçası. (Farsça)

hezarpare

  • Bin parça, çok ufak. (Farsça)

hibbe

  • (Çoğulu: Hibeb) Yırtık ve eski kumaş parçası. Paçavra.

hibeb

  • (Tekili: Hibbe) Paçavralar. Kesilmiş bez veya kumaş parçaları.

hınzıb

  • Kokmuş et parçası. Bir lâkap.

hırka

  • Bez parçası. Bezden mâmul elbise.
  • Tas: Mânen dünya zevk u safâsından çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesine hırka-i tecrîd denir.

hırt

  • Erkek keklik.
  • Hastalıktan dolayı, kesilmiş gibi parça parça olan bulaşık süt.

hizye

  • Uzun kesilmiş et parçası.

hubze

  • Ekmek parçası. Bir parça ekmek.
  • Kül pidesi.

hüceyre

  • Hücrecik. Canlı varlıkların veya nebâtatın vücudunu teşkil eden küçük küçük odacık halinde ve içi vücuda lüzumlu madde ile dolu hücrecik. En küçük canlı parça.
  • Küçük delik ve oyuk.

hücre

  • Odacık, göz.
  • Dokuların, organların en küçük parçası, hücre.

hucze

  • (Çoğulu: Hucez) Kuşak yeri.
  • Ateşli odun parçası.

hulle

  • Ağır, pahalı.
  • Belden aşağı ve belden yukarı olan iki parçadan ibâret olan elbise.
  • Cennet elbisesi.
  • Fık: Üç defa kocasının boşadığı bir kadının dördüncü defa eski kocasına nikâh düşebilmesi için başka birine nikâhlanması. Müslim bir erkek karısını üç talak ile boşarsa,

humre

  • (Çoğulu: Humur) Küçük seccade.
  • Namaz kılacak yer.
  • Küçük hasır parçası.
  • Güzelleşmek için kadınların yüzlerine sürdükleri şey.

huraşe

  • Ufak parça, küçük şey.

hurd ü mürd

  • Parça parça. Ufak tefek kimse. (Farsça)

hurdahaş

  • Param parça.

hurde

  • Bir şeyin küçüğü, ufağı. (Farsça)
  • Ufak şey, ufak parça. Ufak ve kırıntıdan ibaret olan. (Farsça)
  • Pek ince ve küçük. (Farsça)

hurde-haş / hurde-hâş

  • Param parça, kırık dökük. (Farsça)

husare

  • Arpa, buğday ve pirinç gibi hububâtın kabuğundan düşen parçalar.
  • Her kabuklu nesnenin, kabuğundan ayrılıp temizlenmesi.
  • Şirâ sıkıntısı.
  • Her nesnenin fenâsı.

hütame

  • Kesinti, kırpıntı. Parça.

huzve

  • Parça.

ibda'

  • (İbzâ') Parça parça etmek.
  • Sorulan şeye güzel cevab vermek.
  • Kandırmak.
  • Birisine, kâr tamamen kendine âit olmak üzere sermaye vermek.

ibik

  • Horozun başındaki kırmızımsı bir renkte uzanmış et parçası.

ibtar

  • Parçalama.
  • Mahrum etme, esirgeme.
  • Gündüzün başlangıcı.

ibtihar

  • İki parça olma, ikiye bölünme.

içtimaat-ı hayatiye

  • Hayatın devamlılığını sağlayan parçaların bir araya gelmesi.

ifraz / ifrâz / افراز

  • Bütünden parça ayırma. Bölme.
  • Parçalara bölme. (Arapça)
  • Parselleme. (Arapça)
  • Salgı. (Arapça)
  • İfraz edilmek: Salgılanmak, çıkarılmak. (Arapça)

iftilaz

  • Kesmek, kat'.
  • Bir kimsenin bir parça malını almak.

iftirakat

  • Ayrılıklar. İftiraklar. Parçalanmalar.

iftiras / iftirâs / افتراس

  • Yırtmak. Parçalamak. Yırtıp parçalamak.
  • Zorla yere yıkmak.
  • Parçalama.
  • Parçalama.
  • Parçalama. (Arapça)

ihram / ihrâm

  • Mîkât denilen mahalde (yerde) hacca veya umreye niyet ederek, peştemal gibi dikişsiz iki parça örtüyü giymek ve telbiye getirmek sûretiyle, daha önce mubah (serbest) olan bâzı şeyleri kendine haram kılmak yâni bunları yapmaktan sakınmak. İhrâmlı kims eye muhrim denir. İhrâm elbisesinin belden aşağı

ihtilalkarane / ihtilâlkârâne

  • İhtilâl yaparcasına.

ıhtiza'

  • Parça parça edip taksim etmek.
  • Kat'etmek, kesmek.

iktibasen

  • İktibas suretiyle. Faydalanma yoluyla alarak. Parça alarak.

ıkyan

  • Halis iyi altın.
  • İnci parçası.

infidad

  • (İnfadda) Bir şeyin kırılıp dağılması. Parça parça olma.

inkısam

  • Kırılıp ayrılma. Parçalanma.

inkısam etme

  • Bölünme, parçalanma.

inşikak-ı kamer

  • Ay'ın parçalanması. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü vesselâmın mu'cizesi eseri olarak gökte ay'ın en parlak olduğu bir zamanda ikiye ayrılması.

irtisa'

  • Dişler sık olma.
  • İki şey, birbirine bitişik olma.
  • Taneleri, iki taş arasında döğüp parçalama.

ışir

  • (Çoğulu: Aşâr) Çanak çömlek parçaları.

iştikak / iştikâk

  • Bir kökten parçalara ayrılmak. Türeme.

istikra-i tam / istikrâ-i tâm

  • Tümevarım, endüksiyon; bir bütünü oluşturan parçaların hepsini inceleyerek o bütün hakkında hüküm vermek.

istikra-i tamm / istikrâ-i tâmm

  • Tam bir tümevarım, endüksiyon; parçalardan bütüne, fertlerden türlere, olaylardan kanunlara, ilimlerden kâinatın mükemmel olan düzen ve düzenliğine varma yöntemi.

istira'

  • İki tâne odun parçasını birbirine sürte sürte tutuşturma.
  • Çakmak taşında ateş çıkartma.

istisal

  • (Asl. dan) Kökten koparıp çıkarmak.
  • Tıb: Bedenden kesilmesi veya koparılması istenen bir parçayı, uru kökünden koparmak.

izar / izâr

  • Kefenin baştan ayağa kadar olan ve genişliği bir metreyi bulan parçası.

ızin / ızîn

  • (Tekili: İze) Her biri bir fırkaya mensub. Parça parça, fırka fırka. Müteferrik hâlde.

iztiba / iztibâ

  • Hac ve ömre ibâdetlerinde erkeklerin giydikleri dikişsiz iki parçadan meydana gelen ihramın üst parçasının bir ucunu sağ koltuk altına alıp diğer ucunu sol omuz üzerine atmak.

kabes

  • Ateş parçası.
  • Ateş şulesi.
  • Öğretmek.
  • Öğrenmek.

kafil / kafîl

  • Kuru ağaç.
  • Parça parça olmuş ot.
  • Kamçı. Bir otun adı.

kafur / kâfur

  • Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde.
  • Cennette bir kaynak ismi.

kalb

  • Gönül. Yürek denilen, et parçasına yerleştirilmiş nûrânî ve mânevî kuvvet.
  • Tasavvuf yolunda birinci mertebe.

kalb-i hakiki / kalb-i hakîkî

  • Yürek denilen et parçasında bulunan mânevî kuvvet.

kamis / kamîs

  • Gömlek, entâri.
  • Kefenin parçalarından olup, entâri gibi uzun, dikişsiz gömlek.

kanif

  • İnsan cemaati.
  • Çok yağmur ve bulut.
  • Geceden bir parça.

kasfe

  • (Çoğulu: Kasf-Kasefât) Deve sesi.
  • Merdiven ayağı.
  • Bir parça kum yığını.

kassab

  • Düdükçü.
  • Kesici.
  • Parçalayıcı.

kassam

  • Hayrı çok olan kimse.
  • Yorulmuş, kendini bırakmış, mahzun kişi.
  • Büyük hurma salkımı.
  • Büyük et parçası.

katile

  • Su silmede kullanılan bez parçası.

kayd

  • Bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi her bir parçası.

kazaa

  • Bulut parçası.

kazabe

  • Kesinti. Bağ ağacından ve diğer ağaçtan kesilen parçalar.

kaziz

  • Ufak taşlar, taş parçaları.
  • Topluluk, cemaat.

kazkaz

  • Arslanın, kemiği parça parça etmesi.
  • Yavuz arslan.

kazkaza

  • Kemiği parçalamak.

kefen

  • Vefât eden kimsenin yıkandıktan sonra sarılarak defnedildiği beyaz bez parçaları.

kefen-i farz

  • Erkek veya kadının vefât ettiğinde sarılarak örtüldüğü bezlerden bir parçası. Buna kefen-i zarûret (lâzım olan kefen) de denir.

kefen-i sünnet

  • Vefât eden erkek için üç, kadın için beş parça olan bez parçası.

keffaret-i yemin

  • Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir ol

kelamın kuyudat ve keyfiyatı / kelâmın kuyudat ve keyfiyatı

  • Kelâmın küllünü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla, bunların sarf ve nahiv yönünden hususiyetleri. Meselâ: Müzekkerlik - müenneslik, mârifelik - nekrelik, mübtedâ - haber, sıfat - mevsuf gibi.

kelde

  • (Çoğulu: Külud) Bir parça kaba yer.

kenet

  • (Esâsı: Kinet) İki sert cismi birbirine bağlamak için çakılan iki ucu kıvrık madeni parça.

keşih

  • (Çoğulu: Küşuh) Perâkende olmak, parça parça dağılmak.
  • Böğür.
  • Cânip, taraf.

kesir

  • (Çoğulu: Kesrâ) Parçalanmış, dağıtılmış. Kırılmış.

kesr

  • Kırmak. Parçalamak. Parçalara ayırmak.
  • Mat: Bir bütünün parçalarından her biri.

ketf

  • Omuz. Omuz kemiği.
  • Parça parça kesmek ve bağlamak.

kifa

  • Bir parça veya iki bez (ki birbirine dikip çadır eteğini yaparlar.)
  • Eşitlik, beraberlik, müsâvât.

kinnar

  • Bez ve keten parçası.

kırta'be

  • Bez parçası.

kış'a

  • Bulut açılıp dağıldıktan sonra havada geri kalan parça.

kışbar

  • Ağaç parçası.

kısde

  • (Çoğulu: Kusad) Bir şey kırıldığında herbir parçası.

kisef

  • (Tekili: Kisf) Kıt'alar, parçalar, kısımlar.

kisfe

  • (Çoğulu: Kisef) Kısım, cüz, parça, bölüm.

kısım

  • (Kısm) Bir parça, bölük, takım, kesim.
  • Kapalı avucunun alabildiği miktar.

kısm

  • Parçalara ayrılmış şeyin her parçası, çeşit.

kısme

  • Kırık parçası.
  • Misvak parçası.

kısmen

  • Bir kısım olarak. Bir parça olarak.

kısmi / kısmî

  • Bir kısmı, bir parça, bir bölüm.

kisre

  • (Çoğulu: Kiser) Ekmek parçası.
  • Parçalanmış olan şeyin bir parçası.

kıst / قسط

  • Ölçü ve tartıda doğru davranma.
  • Pay, parça.
  • Parça parça verilen bir şeyin bir defada ödenmesi.
  • Pay. Hisse. Nasib. Kısım. Mizan. Rızık. Kısım kısım verilen bir hediyenin, borcun her defada verilen bir parçası. Tartı ve ölçüde doğruluk. Adalet etmek.
  • Taksit. (Arapça)
  • Parça. (Arapça)

kısteyn

  • İki hisse, iki pay. İki ölçü, iki parça.

kıt'a / قطعه / قِطْعَه

  • (Çoğulu: Kıtat) Dünyanın kara parçalarından her biri.
  • Memleket. Ülke.
  • Mat: Bir dairenin bir yayı ile onun çapı arasındaki kısım.
  • Tıb: Kesik organın vücudda kalan parçası.
  • Ask: Çok kalabalık olmayan askerî kuvvet.
  • Edb: En az iki beyitten yapılmış manzum
  • Kara parçası.
  • En az iki beyitten meydana gelmiş olan nazım parçası.
  • Parça. (Arapça)
  • Kısım, parça.

kıt'a-i cesime

  • Büyük parça.

kıta / kıtâ

  • Kara parçası, şiir parçası.

kıta'

  • Kesme, parçalama, kat etme.
  • Haram olan şey.

kıtaat

  • (Tekili: Kıt'a) Bölümler, cüzler, parçalar.
  • Büyük kara parçaları.
  • Askeri birlikler.
  • Ülkeler, memleketler.

kiyfe

  • Bez parçası.

kizyun

  • Toprak parçası.

kor

  • t. Her tarafı iyice yanıp içine kadar ateş hâline gelmiş kömür veya odun parçası.
  • Askeriyede kolordu.

koy

  • Küçük körfez. Karanın içine girmiş, rüzgârdan saklı deniz parçası. Deniz koyuna benzer, çevresi mahfuz yer. Köşe, bucak.

kuhpare

  • Kuvvetli at. (Farsça)
  • Dağ parçası. (Farsça)

külçe

  • Eritilip tasfiye olunmamış veya topraktan çıkartıldığı gibi bulunan maden.
  • Büyük parça şeklinde dökülmüş maden.

küll / كُلّ

  • Parçalardan oluşan bütün.

kundak

  • Bebek sargısı, yangın çıkaran ateş parçası.

kuraze

  • Altun ve gümüş kırıntısı.
  • Kumaş parçaları.

kürre

  • Deve ve koyun terslerinin parçası.

küsbe

  • Bir parça süt ve hurma.
  • Taamdan veya başka şeyden az iken çoğalıp toplanan nesne.

küssar

  • Kırılan şeyin parçaları.

küsur / küsûr / كسور

  • (Tekili: Kesir) Artan parçalar, geri kalan adetler. Artık.
  • Kesirler. (Arapça)
  • Parçalar. (Arapça)

kutr

  • Taraf. Canib.
  • Nahiye. Mahal. Arzın veya semânın bir ciheti.
  • Çap.
  • Bölük. Bölge.
  • Geo: Dairenin merkezinden geçip onu iki müsavi kısma bölen doğru parçası, çap.

kuvare

  • Yuvarlak parça (ki gömlek yakasından veya kavun, karpuz başından keserler.)

kuyud ve hey'at / kuyud ve hey'ât

  • Bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

kuyudat / kuyûdât

  • Kayıtlar; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçaları, bütün unsurları.
  • Kayıtlar; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

kuyudat-ı kelam / kuyûdât-ı kelâm

  • Sözün kayıtları; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

kuza'

  • Hırka parçası.

kuzazat

  • Ok yeleği kırpıntısı.
  • Altın parçaları.

lahme

  • Et parçası.

laht / لخت

  • Bir şeyin parçası, cüz'ü. (Farsça)
  • Parça. (Farsça)

lakat

  • Yabandan toplanan nesne.
  • Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.

laşe

  • Cife. Kokmuş et parçası.
  • Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri.
  • Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan.
  • Zayıf ve cılız hayvan.
  • Mc: Kıyıda

layenfekk / lâyenfekk

  • Bölünemez, ayrılamaz. Parçalanamaz.

layetecezza / lâyetecezza / لایتجزا

  • Bölünmez. Parçalanmaz. Ayrılmaz. Tecezzi kabul etmez.
  • Parçalanmaz, ayrılmaz. (Arapça)

lebeke

  • Şerit parçası.

lefk

  • Giymek.
  • Örtünmek.
  • İki parçayı birbiri üstüne koyup dikmek.

leht

  • Bir bütünün cüz'ü. Bir şeyin parçası. (Farsça)

leht-i ciğer

  • Ciğerden kopma parça.

lemeat-ı müteferrika

  • Muhtelif, parça parça olan parlayışlar.

lemm

  • Parça parça şeyleri toplamak, cem' etmek.
  • Islâh etmek.
  • Bulduğu şeyi, haram helâl demeyip yemek.
  • Şiddet ve meşakkat.
  • Az şey.
  • Konmak. Nâzil olmak.

letre

  • Parça parça. Paramparça. (Farsça)
  • Eski, yırtık. (Farsça)

lifafe / lifâfe

  • Kefenin bir parçası.

lift

  • Şalgam.
  • Parça, bölük.

lime / lîme / ليمه

  • Parça, uzun dilim. (Farsça)
  • Parça.
  • Parça. (Farsça)

lime lime

  • Parça parça.

lüm'a

  • (Çoğulu: Limâ') El ayası miktarı.
  • İnsan topluluğu.
  • Kuruması gelmiş olan bir parça ot.

lümza

  • Bir parça yiyecek.
  • Beyaz nokta.
  • Atın alt dudağında olan beyazlık.

maavil

  • (Tekili: Mi'vel) Taş, kaya parçalamakta kullanılan sivri kazmalar.

madalya

  • İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça.

maddeperest

  • Maddeye taparcasına düşkün olan.

mahalle

  • (Çoğulu: Mahallât) Şehir ve kasabaların bölündüğü parçalardan herbiri.

mahluka

  • Başkasının olup da benimsenen manzum parça.

mahpare / mâhpâre / ماه پاره

  • Pek güzel kimse. (Farsça)
  • Ay parçası. (Farsça)
  • Ay parçası. (Farsça)
  • Çok güzel. (Farsça)

manşet

  • Bir gazetede ilk sayfanın en üst kısmındaki büyük puntolu başlık. (Fransızca)
  • Bir gömleğin kol kısmına geçirilen ve elbisenin kolundan dışarı çıkan kumaş parçası. (Fransızca)

mecelle

  • Mecmua. Fikir topluluğu. Risale. Kitab. Hikmetli sahife.
  • Fıkıh kitabının muâmelât kısmının toplu bir parcası.
  • İslâm Hukukuna dâir bir mecmua.

meftut

  • Ufalanmış, parça parça edilmiş, parçalanmış.

mefzur

  • Eskimiş.
  • Parçalanmış.

mehpare / مه پاره

  • Ay parçası. (Farsça)
  • Çok güzel kimse. (Farsça)
  • Ay parçası. (Farsça)
  • Güzel yüzlü. (Farsça)

mertum

  • Kırılmış, parça parça olmuş, ufalanmış.

merze

  • Hamur parçası.

merzuz

  • Dövülmüş.
  • Parçalanmış.

mesiha

  • (Çoğulu: Mesâyih) Gümüş parçası.
  • İyi ve yeni yay.

mevadd-ı ihtilaf / mevadd-ı ihtilâf

  • İhtilâfa sebep olan maddeler; parçalanma, değişim, başkalaşım ve uyuşmazlık gibi sonuçlara sebep olan maddeler.

mi'vel

  • (Çoğulu: Meâvil) Büyük taşları ve kayaları parçalamaya yarıyan sivri kazma.

mihrak

  • (Çoğulu: Mehârik) Ağaç kılıç.
  • Yırtıp parçalayacak âlet.

mıkbes

  • (Çoğulu: Mekâbis) Ateş parçası.

mikdar

  • Parça. Kısım. Bölük.
  • Kıymet. Değer. Derece.

mikleb

  • Eskiden ciltlenen kitapların sol tarafındaki fazlalık parçanın adı.

mıkmaa

  • (Çoğulu: Mekami') Gürz ve topuz gibi parçalayıcı ve yarıcı silâh.

mıkra'

  • Balta gibi bir âlet olup, onunla taş parçalanır.

mikra'

  • Balta gibi bir alettir ve onunla taş parçalarlar.

mimha

  • Meni silmeye mahsus bez parçası.

mindil

  • (Çoğulu: Menâdil) Peşkir. Mendil. Bez parçası.

mishane

  • Taş parçaladıkları nesne.

misket

  • Alaybozan tüfeği. Patlayan bombadan etrafa sıçrayarak tahribe, yaralanmaya ve ölüme vesile olan sert parça. Eskiden kullanılmış geniş çaplı bir silâh. (Fransızca)
  • Güzel kokulu meyve. (Elma, üzüm vs.) (Fransızca)

misvak

  • Kullanılması pek çok faydalı olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ehemmiyetle tavsiye ettiği, diş fırçası vazifesini de gören, hoş kokulu ve meyvesiz bir ağacın dallarından kesilip kullanılan parça.

mizmar / mizmâr

  • Her türlü çalgı âleti, ney türünden, biri kamış, diğeri ağaçtan olmak üzere iki parçadan meydana gelmiş olan âlet, düdük, kaval, fülüt.
  • Güzel ses.

molekül

  • Kim: Vasıflarını kaybetmemek şartıyla ayrılabilen herhangi bir maddenin en küçük cüz'ü, parçası. (Fransızca)

mübalağacuyane / mübalağacuyâne

  • Haddini aşar dercede izah edercesine. Mübâlağa yaparcasına. (Farsça)
  • Mübâlağa arayan. (Farsça)

mücerdele

  • Parçalanmış.

mudga

  • Et parçası, bir çiğnem et.
  • Et parçası; embriyo; döllenmiş hücrenin, bütün organlar oluşuncaya kadar geçirdiği dönem.
  • Et parçası.

müfredat

  • Ayrıntılar, parçalar.

müfteris

  • Yırtıcı. Parçalayıcı. İftiras eden. Zorla yere yıkıp parçalayan.
  • Yırtıcı, parçalayıcı.

muhtelisane / muhtelisâne

  • Çalarcasına. Çalıp çırparcasına. (Farsça)

mukadded

  • Parçalanmış.

mukatta'

  • Kesilmiş.
  • Parçalanmış.

mukattaat-ı huruf

  • Edb: Matlâsız şiir parçaları. Muhtelif olarak alınmış şiir parçaları.
  • Kısaltmalar. Tamamlanmamış cümleler.

mükessir

  • Kıran. Parçalayan.

mümazzak

  • Yırtılmış. Parça parça olmuş.

münasafa

  • (Nısf. dan) Yarıyarıya paylaşma. İki eşit parçaya ayırma.

müneccem

  • Parçalar, parça parça olan şey.

müneccemen

  • Parça parça yapılmış olarak. Kısım kısım.
  • Bölüm bölüm, parça parça.
  • Parça parça, kısım kısım.

mür'ab

  • Kesilmiş, parça parça olmuş.

mürekkeb

  • Birleşik olan, parçalanabilen. Basitin zıddı.

mürekkebat / mürekkebât

  • Bir bütünü oluşturan parçalar.

müşebbek

  • (Şebek. den) Ağ ve kafes gibi örülmüş olan. Küçük tahta parçalarından yapılan oymalı kafes.

müsemmen

  • Edb: Sekizer mısralı bentlerden müteşekkil nazım.
  • Sekiz renkli. Sekiz parçadan meydana gelen.
  • Fık: Paha biçilmiş ve takdir edilen kıymet karşılığında satılmış olan şey.

müstebidane / müstebîdane

  • Diktatör gibi, baskı yaparcasına.

müstezad

  • (Ziyade. den) Artmış, çoğalmış.
  • Edb: Aruz kalıplarından " Bahr-i recez" denilen vezin ile yazılmış manzume. (Mef'ulü mefâîlü mefâîlü faûlün) gibi. Veya (Mef'ûlü faûlün) veznine denk parça ilâvesi ile yapılır. Ziyadeli mısralı manzumelerdir.

mütecezzi / mütecezzî

  • Parça parça ayrılan, ufalanmış olan.
  • Parçalanan.
  • Parça parça olma.

müteferrik

  • Ayrı ayrı, parça parça.

müteferrikan

  • Ayrı ayrı; parça parça.

mütefettit

  • Parça parça olmuş olan. Ufak ufak parçalanan.

mütehalhıl

  • Kabarmış veya kabartılmış olan. Açılıp parçaları ayrılmış olan.

mütekessir

  • (Kesr. den) Kırılan. Parçalanan.

mütemezzik

  • Yırtılan, parçalanan.

mütesaddı'

  • Dağılan, parekende olan, parça parça olan.
  • Yarılıp çatlayan.

müz'a

  • Bir miktar et parçası.
  • Bardağın dibinde kalan su artığı.

müzeyyel

  • (Zeyl. den) Zeyli, ilâvesi olan.
  • Altına cevabı yazılıp geri gönderilen tezkere.
  • Eklentisi olan. Ekleme parçası olan.

müzga

  • Et parçası.

müzne

  • Yağmurlu bulut.
  • Beyaz bulut parçası.

nahr

  • Eskimek.
  • Çürümek.
  • Parçalamak.

nahza

  • Et parçası.

nakarat

  • (Tekili: Nakra) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler.
  • Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.

nakiş

  • Parça parça ve dağınık olan eşyaların bir yerde veya bir çuval içinde toplanması.
  • Benzer, misil.

nalçe

  • Küçük nal.
  • Yemeni, çizme gibi ayakkabılara vurulan hafif demir parçaları.

nanpare

  • Ekmek parçası. Bir lokma ekmek. (Farsça)
  • Geçime yarayan iş. (Farsça)

nasıf

  • Geo: Açıyı iki eşit parçaya bölen doğru. Açı ortayı.

nebre

  • Demir parçası.

nebze / نَبْذَه

  • Bir parça.

necim

  • Kısım, parça.

necim necim

  • Bölüm bölüm, parça parça.

necş

  • Avı yatağından çıkarma.
  • Dağılmış parçaları toplamak.

nefis-perest

  • Şeriat kanunlarına aykırı olarak, ahlâk kaidesini tanımadan nefsinin isteklerine uyan. Nefsine taparcasına düşkün olan.

nemed-pare / nemed-pâre

  • Keçe parçası. (Farsça)

nemeş

  • Dağınık, parçalanmış şeyleri toplamak.
  • Nakış hatları.
  • Yüzde olan siyah ve beyaz noktalar.

neypare

  • Kamış parçası. (Farsça)

nidre

  • Et parçası.

nigal / nigâl

  • Ateşli kömür parçası. (Farsça)

nikal / nikâl

  • Ateşli kömür parçası. (Farsça)

nime nime

  • Parça parça, yarım yarım. (Farsça)

nitak-ı ka'be-i ulya / nitâk-ı ka'be-i ulyâ

  • Yüce Kâbe'nin örtüsü (Burada Kâbe örtüsü nutaka benzetilmiştir. Nutak ise, hanımların vücudun ortasına gelecek şekilde taktıkları ikiye bölünmüş bir elbise veya elbisenin bir parçasıdır ve yere kadar serbestçe sarkıtılır.).

nübele

  • (Çoğulu: Nübel) İstincâ taşı.
  • Kesek parçası.

nüfase

  • Diş arasında kalan yemek parçası.

organ

  • t. Uzuv. Canlılarda belli bir vazifeyi yapmak için bir arada yaratılmış nesiclerin teşkil ettiği vücud parçası. (El, ayak, baş, göz.. gibi)
  • Bir fikre, bir gayeye hizmet için çalışan.
  • Âlet.

paralamak

  • Parçalamak, parça parça etmek.

paralanmak

  • Parça parça olmak.

parçe / pârçe / پارچه

  • Ufak şey, küçük nesne, parça. (Farsça)
  • Parça. (Farsça)

pare / pâre / پاره / پَارَه

  • Cüz, parça. Kesinti. (Farsça)
  • Para. Kuruşun kırkta biri. (Farsça)
  • Kur'an-ı Kerim'in otuz kısmından bir kısmı, bir cüz'ü. (Farsça)
  • Sayı, bölük. (Farsça)
  • "Parça" mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Meh-pâre : Ay parçası. (Farsça)
  • Güzel. Yek-pâre : Tek parça, bir parça. (Farsça)
  • Parça.
  • Parça. (Farsça)
  • Parça, aded.

pare pare / pâre pâre

  • Parça parça. (Farsça)
  • Paramparça. (Farsça)

pare-pare

  • Parça parça. (Farsça)

parelenmek / pârelenmek

  • Parça parça olmak.

parsel

  • Bir maksatla ayrılarak sınırlandırılmış arazi parçası. (Fransızca)

paş paş

  • Parça parça, ufak ufak. (Farsça)
  • Dağınık. (Farsça)

paşnin

  • Ağaç ve tahta parçaları. (Farsça)

perakende

  • Farklı farklı, parça parça.

perde

  • Kapı, pencere gibi yerlere asılan veya iki yeri birbirinden ayıran, görünmeğe mâni olan şey. (Farsça)
  • Mc: Irz, namus, iffet. (Farsça)
  • Bir müzik parçasını meydana getiren seslerden herbirinin kalınlık veya incelik derecesi. (Farsça)
  • Bir sahne eserinin büyük bölümlerinden her biri. (Farsça)
  • Ekran, (Farsça)

perest

  • (Çoğulu: Perestân) Tapan, tapınan, taparcasına seven. (Farsça)
  • Taparcasına düşkün.

perestan

  • (Tekili: Perest) Tapanlar, tapınanlar, taparcasına sevenler. (Farsça)

perestide / perestîde / پرستيده

  • Tapınılan. (Farsça)
  • Taparcasına sevilen, sevgili. (Farsça)

perestiş / پرستش

  • Tapınma. (Farsça)
  • Taparcasına sevme. (Farsça)

perestişkar / perestişkâr / پرستشكار

  • Tapan. (Farsça)
  • Taparcasına seven. (Farsça)

perestişkarane / perestişkârâne / پرستشكارانه

  • Taparcasına.
  • Taparcasına.
  • Taparcasına. (Farsça)

pergale / pergâle

  • Kaba iplikten yapılan bir cins dokuma. (Farsça)
  • Parça. (Farsça)

plan

  • Yapı, makine, bina...gibi yapılacak şeylerin ayrı ayrı parçalarını kâğıt üzerinde gösteren çizgilerin hepsi. (Fransızca)

ra'l

  • Koyunun kulağından kesilen parça.

rakk

  • Kitap, sahife.
  • Kâğıt yerine kullanılan ince deri parçası.
  • Tomar.
  • Yama.

ratık

  • Bitişik etmek, bitiştirmek, beraber etmek, karıştırmak.
  • Yırtık bir şeyin parçalarını bitiştirmek.

raziz

  • Dökülmüş ve parçalanmış.

rekme

  • Cem'olmuş, toplanmış.
  • Yön, cânip.
  • Parça, cüz'.

ribze

  • Deveye katran sürmede kullanılan yün parçası.

rıka

  • Üzerine yazı yazılan deri veya kağıt parçaları.
  • Kısa mektublar.
  • Yamalar.
  • İstidalar. Müzekkereler. Dilekçeler.

riyakarane / riyâkârâne

  • Gösteriş yaparcasına.

rızam

  • Büyük kaya parçası.

rize

  • Döküntü, kırıntı. Ufak parça. (Farsça)

rize rize

  • Parça parça, ufak ufak. (Farsça)

rü'be

  • (Çoğulu: Rüâb) Ağaç parçası.

rüfat

  • Parçalanmış, dağıtılmış.
  • Çürümüş.

rüfaz

  • Müteferrik. dağılmış, parçalanmış.

ruk'a

  • (Çoğulu: Rıka'-Ruka') Kısa mektub.
  • Üzerine yazı yazılan kâğıt veya deri parçası.
  • Dilekçe.
  • Yama.

rükn

  • Bir şeyin bir parçasını veya bütününü meydana getiren şey.
  • Namazın içindeki farz.
  • Kâbe'nin dört köşesinden her birine verilen isim.

rümme

  • (Çoğulu: Rumem-Rumam) Eskimiş urgan parçası.

sadpare / sadpâre / صدپاره

  • Yüz parça. Parça parça olmuş. (Farsça)
  • Yüz parça. (Farsça)

safvan

  • (Safvâ) Yumuşak, düz ve kaygan taş veya kaya parçası.
  • Çok soğuk ve açık olan gün.

şahm-pare / şahm-pâre

  • İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı. (Farsça)
  • Yağ parçası.

şahmpare / şahmpâre

  • İçyağı parçası.

şakife

  • (Çoğulu: Şukuf) Su dökülmemiş saksı parçası.

şakk-ı kamer

  • Ayın iki parça olması mu'cizesi. (Kur'ân-ı Kerimin nass-ı kat'isi ile de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı hadisesi ki, büyük mu'cizelerindendir.)

şakkıkamer

  • Peygamberimizin ayı iki parçaya ayırması mûcizesi.

şarapnel

  • Ask: Bir çeşit top mermisi. (Fransızca)
  • Top mermisinden dağılan herbir parça. (Fransızca)

sav'

  • Perâkende etmek, dağıtmak, parça parça yapmak.

savr

  • (Çoğulu: Savâri) Hamle yapmak.
  • Parçalamak, pâre pâre etmek.
  • Bir yerde toplanmış küçük hurma ağaçları.

şaziyye

  • (Çoğulu: Şezâyâ) Kavis, yay.
  • Ağaç kıymığı gibi, bir şeyden kopmuş parça.
  • Kırılan kemikten meydana gelen parçalar.
  • İncik kemiği.

şea'

  • Dağılıp parçalanmak.

seb'

  • Yırtmak.
  • Parçalamak.
  • Kahretmek.
  • Sökmek.

sebeb

  • Vâsıta. Âlet.
  • Alâka.
  • Bahane.
  • Edb: Harekeli bir harf ile sâkin bir harften veya iki harekeli harften meydana gelen parça.

sebeb-i iftirak

  • Ayrılık sebebi, bölünüp parçalanma nedeni.

sebibe

  • (Çoğulu: Sebâib) Atın alın kılı, yele ve kuyruğu.
  • İnce keten bezi parçası.

sebih

  • Kuş yeleğinin kopup düşeni.
  • Pamuk ve yün atıldıktan sonra dürüp eğirmek için koydukları bez parçası.

sebuiyet

  • Yırtıcılık, parçalayıcılık. Yırtıcı hayvanın fıtri hassası.

sela'

  • Bir acı ağaç.
  • Medine'de bir dağ.
  • Yarmak. Parçalamak.
  • Ayak yarığı. (Bu mânâya Çoğulu: Sülu)

semapare

  • Gök parçası. (Farsça)

semire

  • Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan evvel üstünde görünen yağ parçaları.

şems-pare

  • Güneş parçası. (Farsça)
  • Mc: Çok parlak. (Farsça)

seneb

  • Zamandan bir parça.

sengpare

  • Taş parçası. (Farsça)

senin

  • Taşı kazıyıp yonttuklarında dökülen parçaları.

serer

  • (Çoğulu: Esirre) Ayın son gecesi.
  • Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça.
  • Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya Çoğulu: Esrâr ve C: Esârir).

şerha / شرحه

  • Dilim. Kesilip dilimlenmiş şey. parça.
  • Dilim dilim olmuş. (Arapça)
  • Şerha şerha: Dilim dilim, parçamparça. (Arapça)

şeriha

  • (Çoğulu: Şerâih) Vücuttan kopmayarak ayrılmış olan et parçası.
  • Et dilimi.

şerit

  • Dar, uzun dokuma parçası.

şesu'

  • Uzak.
  • Ayakkabısının tasması parçalanmış olan.

şetibe

  • Uzununa kesilmiş olan sahtiyan parçası.

şezerat

  • (Tekili: Şezre) İşlenmeden mâdenin içinden toplanılan altın parçaları.
  • Süs olarak kullanılan altın ve inci tâneleri.

şeziyye

  • (Çoğulu: Şezâyâ) Bir parça nesne.

şezr

  • Altın mâdeninden toplanan altın ufağı.
  • İnci parçaları.

şibrak

  • Yırtmak.
  • Parçalamak.

şık / شق

  • İkiye bölünmüş bir şeyin her parçası. (Arapça)

şikaf / şikâf

  • (Şikâften: "Yarmak" mastarından) Yarık, yırtık, çatlak. (Farsça)
  • Kelime sonuna gelerek "yırtıcı, yırtan" mânâsına kullanılır. Meselâ: Ciğer-şikâf : Ciğer parçalayan. (Farsça)
  • "Yırtan, parçalayan" mânâsında son ek.

şikak

  • Ayrılık, parçalanma.

şiken

  • (Şikesten mastarından) Kıvrım, büküm. (Farsça)
  • Koparan, parçalayan mânâsında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Haysiyet-şiken : f. Haysiyet kıran. (Farsça)

şıkk

  • Bir bütünün parçalarından her biri.
  • İki ihtimalden ve iki cihetten her biri.
  • İkiye ayrılmış şeyin bir kısmı.
  • İkiye bölünmüş bir şeyin bir parçası.
  • Bir işin iki yönünden her biri.

şıks

  • (Çoğulu: Aşkâs) Bir parça yer.
  • Her nesnenin bir miktarı.

sineçak / sîneçâk / سيه چاک

  • Göğsü parçalanmış, göğsü yaralı. (Arapça - Farsça)

sırme

  • (Çoğulu: Sırm) Bulut parçası.
  • Deve ve koyun sürüsü.

siyasetkarane / siyasetkârane

  • Siyaset yaparcasına.

su'rur

  • Ağaç sakızı parçası.

şühübat / şühübât

  • Ateş parçaları.

şukka

  • Parça. Kâğıt veya kumaş parçası.
  • Küçük tezkere.

sülüs

  • Üçte bir. Üç parçadan biri.
  • Bir yazı çeşidi.
  • Üçte bir, üç parçadan biri. Bir yazı çeşidi.

sülüseyn

  • Üç parçada iki parça, üç kısımda iki kısım. Üçte iki.

sur

  • Keş parçası.

süva'

  • Geceden bir parça.
  • Nuh Aleyhisselâm'ın kavminin taptıkları put.

şüzur

  • (Tekili: Şezre) Süs eşyası olarak kullanılan altun veya inci gibi şeyler.
  • İşlenmemiş madenin içinden toplanan altın parçaları.

şüzzaz

  • Müteferrik, perâkende, parçalanmış, dağılmış.
  • Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.

ta'biye

  • Askerleri bir arazide düşmana karşı tam tedbir ve nizam üzere yerleştirme.
  • Muharebe toplarının yeri, istihkâm parçası.
  • Muvaffakiyet için kullanılan vâsıtalar. ("Tabya" yanlıştır)

tahallüb

  • Sızma. Ter çıkarma.
  • Sütlenme. Süt peyda etme.
  • İmrendiğinden ağzının suyu akmak.
  • Pâre pâre etmek, dağıtmak, parçalamak.

tahlil

  • Bir şeyi incelemek üzere parçalarına ayırma.
  • Analiz.

tahrim

  • Yarmak. Pâre pâre kesmek, parçalamak.

tahris

  • Elbisenin eteğine konulan parça.

tahtit

  • Zayıflık.
  • Kurmak.
  • Pare pare etmek, parçalamak.

tahye

  • Bulut parçası.

taksim

  • (Kısım. dan) Bölme. Parçalara ayırma.

taksit / taksît / تقسيط

  • (Kıst. dan) Belli zamanlarda parça parça ödenecek para.
  • Borç parçası, taksit. (Arapça)

takti' / taktî' / تقطيع

  • Kesme. Kesilme. Parça parça etme. Parçalara bölme.
  • Parçalamak, kesmek, bölmek.
  • Kesme. (Arapça)
  • Şiiri veznine göre parçalara ayırma. (Arapça)

talve

  • Vahşi canavarların yavrusu.
  • Keçi bağladıkları ip parçası.

tar ü mar

  • Paramparça, darmadağın.

tarazruz

  • (Taş) Parça parça olmak.

tarümar / târümar

  • Darmadağınık etme, parçalama.

tasri'

  • Bir beytin iki mısraını da kafiyeli yapma.
  • Bütün mısraları kafiyeli manzume yazma.
  • Yere vurmak.
  • İki parça etmek.

tasvir

  • Bir şeyin şeklini çıkarma, resmini yapma.
  • Resim yaparcasına güzel tarif etme, tanımlama.

tavaif-i müluk / tavaif-i mülûk

  • Abbasi Devletinin parçalanması ile meydana gelen küçük devletler.

teb'ız

  • Bölmek, bölük bölük etmek, bir kısma ait etmek, parçalamak.

teba'uz

  • Parçalanma. Kısım kısım ayrılma.

tecezzi / tecezzî / تجزی / تَجَزّ۪ي

  • Parçalara ayrılma ve bölünme. Ufalanma.
  • Bölünme, parçalara ayrılma.
  • Parçalara ayrılma ve bölünme, ufalanma.
  • Bölünme, parçalanma, ayrışma. (Arapça)
  • Parçalanma.

teczie / تجزئه

  • Parçalara ayırma, bölme. (Arapça)

tecziye

  • Cezalandırma.
  • Parça parça ayırmak.

tefarık / tefârık

  • Parçalar, kısımlar, bölümler.

tefettüt

  • (Fett. den) Ufalanma, ufak ufak parçalanma.

tefrika

  • Nifak. Ayrılık. Bozuşma.
  • Bir gazete veya dergide parça parça, bir önceki yazının devamı olarak çıkan uzun yazı.
  • Fırka fırka olmak.

tefris

  • Yırtmak.
  • Parçalamak.

teftis

  • Ufak ufak parçalama.

teftit

  • Parça parça etme, ufalama.

teksif

  • Parça parça etmek.

teksir

  • (Kesr. den) Çok kırma. Parçalama.

telakkum

  • Parçalayıp lokma yapıp yutma.
  • Karın gurultusu.

temezzuk

  • Parça parça olma. Yırtılma.

temren

  • Okların ucuna demir veya sarıdan takılan parçaya verilen addır. Menzil oklarına maden yerine kemik takılır ve ona da "soya" adı verilirdi. Temren ile soyanın takılışında fark vardı. Temren oka; ok ise soyaya takılırdı.

tenzil / tenzîl

  • Bir şeyin bir miktarını çıkarmak.
  • İndirmek, indirilmek, indirilen. Aşağı indirmek.
  • Kur'an-ı Kerim'in vahiy vasıtası ile Peygamberimize (A.S.M.) indirilmesi. Tedricen indirme. (Birden indirmeye inzal, parça parça indirmeye de tenzil denir.)
  • Kur'ân-ı Kerim (Kur'ân-ı Kerim 23 yılda bölüm bölüm indirildiği için "indirilen, parça parça indirilmiş" anlamına gelen Tenzîl ismi verilmiştir).

terekküb

  • Birleşmek. Karışmak. İmtizac etmek.
  • Bir şeyin birkaç parçadan meydana gelmesi.

tesbi'

  • (Seb'. den) Yediye çıkarma, yedileme.
  • Bir şeyi yedi parça yapma.

teşkik

  • (Şakk. dan) Parça parça yarma. İkiye ayırma. Yarmak.

teşrih

  • Bir kitap veya ibareyi anlaşılır şekilde açıklamak, tafsilât vermek. İnceden inceye didikleyip araştırmak.
  • Tıb: Bir cesedi kesip parçalara ayırarak incelemek.

teşrik

  • Güneşlendirme. Güneşte kurutma.
  • Eti parçalayıp güneşte kurutma.
  • Doğu tarafına gitme.

tevaif-i müluk / tevâif-i mülûk

  • Abbasî Devletinin parçalanmasıyla meydana gelen küçük devletler.

tevkis

  • Küçük odun parçalarını ateşe atmak.

tıbbe

  • (Çoğulu: Tıbeb) Bir parça uzun bez.

tibr

  • Altın parçası. Altın ve gümüş tozu.

tıfl

  • Küçük çocuk.
  • Her şeyin cüz ve parçası.
  • Batmaya yakın güneş.
  • Kıvılcım.
  • Küçük çocuk. Her şeyin cüz ve parçası. Batmaya yakın güneş..

timşek

  • İç mest üstüne vurulan parça, yapılan yama.

tubal

  • Kızmış bakırdan ve kızmış demirden çekiçle vurulduğunda kopup dökülen parça.

tuhrube

  • (Tahrebe-Tıhrıbe) Bez parçası.
  • Bulut parçası.

tuhrure

  • (Çoğulu: Tahârir) Bulut parçası.

tuhur

  • (Çoğulu: Tahârir) Bulut parçası.

türkistan

  • Türklerin anayurdu olan ve Hive, Fergana, Taşkent, Buhara, Semerkant ve Kırgız şehirlerini içine alan büyük bölge.Doğu Türkistan bugün Çin'de, Güney Türkistan ise Afganistan'da, büyük parçası olan Batı Türkistan ise Rusya'da kalmaktadır. (Farsça)

tuvt

  • Lüle ağzına takılan pamuk parçası.
  • Pamuk.
  • Uzun.

ud

  • Meşhur bir sazın adı.
  • Bir hoş kokulu buhur.
  • Ağaç parçası.
  • Budak.

ukabeyn

  • İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı.
  • Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş.
  • Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası.
  • Havuz içinde akan suyun yolu.
  • Büyük ilim.

unsur / عُنْصُرْ

  • Kimyevî maddeden her biri. Mürekkeb cisimlerde bulunan basit maddelerin her birisi.
  • Umumdan ayrılan kısım.
  • Tam olan şeyin her bir parçaları.
  • Madde, esas, kök. Element.
  • Parça.
  • Parça, element, madde, kök.
  • Asıl, esas, birleşik maddelerin her bir parçası, asıl madde.

usafe

  • Buğday sapından düşen parça.

üstühanpare / üstühanpâre

  • Kemik parçası.

utye

  • Pamuk parçası.
  • Yanmış bez parçası.

uzv

  • Canlıyı meydana getiren parçaların her biri, organ.

vahid / vâhid

  • Bir, tek, biricik. Eşi, benzeri, cüz'ü, parçası olmayan Allah (C.C.) Ferid.

vahid-i kıyasi / vâhid-i kıyasî

  • Bir şeyin miktarını ve sair hususiyetlerini ölçmek için kendi cinsinden değişmez olarak tayin edilen parça veya miktar. Meselâ: Uzunluğun "vâhid-i kıyasîsi" metredir. Hava tazyiklerinin ve sıcaklıklarınınki de derecedir.

varak-pare / varak-pâre

  • Yaprak parçası, kağıt parçası.

varak-pare-i fazılane / varak-pâre-i fâzılâne

  • Sizin çok değerli yaprak parçanız, kağıt parçanız.

varaka

  • Yaprak, kâğıt parçası.

varakpare / varakpâre / ورق پاره

  • Kâğıt parçası. (Farsça)
  • Küçük yaprak. Yaprak parçası. (Farsça)
  • Ehemmiyetsiz yazı, tezkere. (Farsça)
  • Kağıt parçası.
  • Kağıt parçası. (Arapça - Farsça)
  • Pusula, not. (Arapça - Farsça)

vef'a

  • Kav ettikleri bez parçası.
  • Şişe ağzını tıpamada kullanılan bez parçası.

vehvehe

  • Atın kendi gövdesini parça parça etmesi.

veşc

  • Yaralamak.
  • Parçalamak.
  • Karışmak.

veşize

  • (Çoğulu: Veşâyız) Kırık kemik parçası.

veşk

  • Yaralamak.
  • Parçalamak.

vezn-i mahsus

  • Özgül ağırlık. Bir cismin bir santimetre küp hacmindeki parçasının ağırlığı.
  • Edb: Nazmın veya kelimenin belli kalıplarından her biri. Nazmın ahenk ölçüsü.

vişah

  • (Vüşâh) Eskiden kadınların mücevherlerle süsleyip boynundan ve koltukları altından bağladıkları enlice bez veya meşin parçası.

vücud-u cümle ecza

  • Parçaların toplam varlığı.

yahpare

  • Buz parçası. (Farsça)

yekpare / yekpâre / يَكْپَارَه / یك پاره

  • Tek parçadan meydana gelen. Bütün. Parçasız.
  • Tek parça.
  • Tek parça.
  • Tek parça. (Farsça)
  • Bütün. (Farsça)

za'za'

  • Bir şeyi parça parça etmek.
  • şiddetle esen yel.

zaviye

  • Köşe.
  • Küçük tekke.
  • İki çizginin birleşmesi ile hasıl olan köşe, şekil.
  • Mat: Birbiriyle kesişen iki satıh veya iki çizginin birleştiği yerde meydana gelen açıklık. Açı. Açı ölçü birimi 360 eşit parçaya bölündüğü takdirde "derece", 400 eşit parçaya bölündüğü takdirde "g

zebane

  • Terazi gibi bazı âletlerin dili andıran parçaları. (Farsça)
  • Alev. (Farsça)

zenme

  • Keçinin kulağı ucunda küpe gibi sarkan kıllar.
  • Devenin kulağından kesip ilişik koydukları parça.

zerr

  • Zerre, en küçük parça.
  • Karınca yumurtası.
  • Ayırmak.

zerrat / zerrât

  • (Tekili: Zerre) Zerreler. Pek ufak parçalar. Moleküller.
  • Atomlar, en küçük madde parçaları.

zerre / ذره / ذَرَّه

  • (Çoğulu: Zerrat) Pek ufak parça.
  • Atom.
  • Çok küçük karınca.
  • Güneş ışığında görünen ufacık tozlar.
  • Küçük boylu adam.
  • En küçük parça, molekül. (Arapça)
  • Azıcık, birazcık. (Arapça)
  • En küçük parça.

zerre-i cazibe / zerre-i câzibe

  • Çekim zerresi; çekim gücüne sahip parça, çekirdek.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR