LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Pây ifadesini içeren 201 kelime bulundu...

ab-dest

  • “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır Ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” Gazi Mustafa Kemal Atatürk
  • “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır Ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” Gazi Mustafa Kemal Atatürk
  • Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. (Farsça)
  • Azarlama, paylama. (Farsça)

abdest / آبدست

  • Abdest. (Farsça)
  • Paylama. (Farsça)

abi / abî

  • Kurban payı.

asabe

  • Baba tarafından akrabâ, hısım. Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisse (pay) takdîr edip bildirdiği vârislerden (Eshâb-ı ferâizden) sonra gelen ve belli bir payı olmayıp artan malı almaya hak kazanan, ölene erkek vâsıtasıyla bağlanan erkek akrabâ veya bâzı durumlarda bunlar gibi vâris olan kadınlar.

astane

  • Eşik, atebe. (Farsça)
  • Paytaht. (Farsça)
  • Mânevi büyüklerin kabri. (Farsça)
  • Büyük tekke. (Farsça)
  • Merkez. (Osmanlı İmparatorluğunun merkezi olması münasebetiyle İstanbul manasına da gelir.) (Farsça)

avl

  • İslâm mîrâs hukûkunda belirli hisse (pay) sâhiplerinin (Eshâb-ı ferâizin) mîrâstan alacakları payların toplamının ortak paydadan fazla olma hâli.

avrupalılaşmak

  • Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği

avrupaperest

  • Avrupayı taparcasına seven.

avrupazade / avrupazâde

  • Avrupayı taklit eden.

azul / azûl

  • Çok azarlayan, çıkışan, paylıyan.

basit kesir

  • Sûreti (payı), mahrecinden (paydasından) küçük kesir. 2/5 gibi.

başkent

  • Başşehir. Bir devletin idare merkezi olan şehir. Devlet merkezi. Payitaht. (Türkçe)

bedad / bedâd

  • Gözükme, zahir olmak.
  • Sayış, sayma.
  • Fırka.
  • Savaşacak akran.
  • Nasib, hisse, pay.

behre

  • Nasib, pay, hisse. (Farsça)
  • Tez tez solumak. (Farsça)
  • Vasat, orta. (Farsça)
  • Pay, kısmet, nasip.

behrever

  • Hisse ve nasibini almış, payını zimmetine geçirmiş. (Farsça)

behreyab / behreyâb

  • Nasibi olan, payı bulunan.

bekà-alud / bekà-âlûd

  • Sonsuzluk sırrından pay almış.

benul-ahyaf / benûl-ahyâf

  • İslâm mîrâs hukûkunda Eshâb-ı ferâiz adı verilen (Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisselerini, paylarını bildirdiği) kimselerden ana bir erkek ve kız kardeşler.

berhur / berhûr

  • Pay, nasib, hisse. (Farsça)

bevn

  • Nasib, pay, hisse. (Farsça)

beyadıka

  • (Tekili: Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar.
  • Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.

bezbeze

  • Galibiyet, zafer, galebe, üstünlük.
  • Sıkılma, daralma.
  • Kısmet, nasib, pay. Hisse.

bi-künem

  • Yapayım.

bi-payan / bî-payan

  • Sonsuz. Payansız. (Farsça)

büdad

  • Nasip, hisse, pay.
  • Nihayet, son.

büdde

  • Nasib, hisse, pay.
  • Nihayet, son.

bülend-paye / bülend-pâye

  • Rütbesi yüksek, pâyesi bülend olan. (Farsça)

bündad

  • Temel. Binanın esası. (Farsça)
  • Destek, payanda. Duvar, set. (Farsça)

bünlad

  • Destek, payanda, duvar, set. (Farsça)
  • Temel. Esas, bina. (Farsça)

buy

  • Koku. (Farsça)
  • Ümit, umma. (Farsça)
  • Sevgi, muhabbet. (Farsça)
  • Tamah. (Farsça)
  • Huy. Tabiat. (Farsça)
  • Kısmet, pay, nasib. (Farsça)

ca'li / ca'lî

  • Yapay, uydurma.

cem'iyyet

  • (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et.
  • Bir yere cem' olma.
  • Mânevi birlik teşkil eden cemaat.
  • Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla, ikiden ziyade şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir şekilde birleştirmek suretiyle bir esas nizamnameye müstenid

deaim

  • (Tekili: Dıâme) Destekler, payandalar, direkler.

derece

  • (Çoğulu: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak.
  • Dairenin bölündüğü dilim. 360 kısmın beheri ki, açıları ölçmeye yarar.
  • Termometrenin bölündüğü kısımların beheri. Mertebe, paye.
  • Miktar, rütbe.

destek

  • Bir şeyin yıkılıp devrilmemesi için, o şeye vurulan payanda, dayanak. (Farsça)
  • Küçük el. (Farsça)
  • Yün ve pamuk gibi şeyleri eğirmeye yarıyan âlet. (Farsça)

devriyye

  • Osmanlı İmparatorluğu devrinde ilmiye sınıfına mahsus bir pâye.

diamet

  • Binaya vurulan destek, direk, payanda.
  • İleri gelen, makamca yüksek olan baş başkan, reis, şef.

ekasim

  • (Tekili: Aksam) Aksamlar, paylar, kısmetler.

engizisyon

  • 16. ve 17. yüzyılda Hıristiyan Katolik mezhebinden ayrılan veya papaya karşı gelen kimselere karşı, arslana parçalatma, ateşte yakma gibi cezalar uygulayan mahkeme.

eshab-ı feraiz / eshâb-ı ferâiz

  • Ölen bir kimsenin mîrâsına (geriye bıraktığı mala) vâris (hak sâhibi) olan ve Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisselerini (paylarını) bildirdiği dördü erkek, sekizi kadın on iki kişi.

esham

  • Hisseler, paylar.

fariza / farîza

  • Namaz, oruç, zekât gibi kesin delil (mânâsı açık olan âyet-i kerîme) ile bildirilen emirler.
  • Miktârı bildirilen vârislerden her birine düşen hisse. Mîrâs payı.
  • Allah'ın emri, farz, vacip, gerek, vazife.
  • Mirasçılardan her birine şer'an düşen hisse, pay.
  • Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife.
  • Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.

forsa

  • Buharlı gemilerin icadından evvel yelkenli gemilerde kürek çekmeğe mahkum harp esirleri. Bunlar, kaçmamaları için birer ayakları güvertelere çakılı bulunurlardı. Ayaklarından bağlı olmaları münasebetiyle bunlara payzen namı da verilirdi. Bununla birlikte payzen tabiri, daha çok cürüm ve cinayet erba

frengi / frengî

  • Avrupa'ya ait, Avrupayla ilgili.

fücur

  • Günah. Zina. Namusları pây-mâl etmek gibi şeytanî iştiha. Dinsiz ve ahlâksızların durumu.

garameten

  • Herkese eşit olarak, taksim ederek, paylaştırarak, hakkına göre.

hacb

  • İslâm mîrâs hukûkunda bir vârisi (hisse sâhibini) diğer bir vârisin bulunmasından dolayı kısmen veya tamâmen mîrastan menetmek. Bir vârisi mîrâstan kısmen (payının azalması şekliyle) mahrûm etmeğe hacb-i noksan, mîrastan hiç alamamak şeklinde mahrûm etmeğe hacb-i hirman denir.

hak / حق

  • Adalet, pay, doğruluk, emek, ücret, doğru.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Vâcib-ül-vücûd yâni varlığı lâzım olan, hiç yok olmayan, dâimâ var olan ve kendisinden başkası yaratmaya lâyık olmayan.
  • İslâmiyet.
  • Gerçek, doğru.
  • Alacak.
  • Pay, hisse.
  • Hâtır, hürmet.
  • İnsanı
  • Tanrı. (Arapça)
  • Doğru. (Arapça)
  • Pay. (Arapça)
  • Hak etmek: Kazanmak. (Arapça)

hakk

  • (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti.
  • Dâva ve iddia.
  • Hakikate uygunluk.
  • Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse.
  • Münasib
  • Din. İslâmi
  • Doğru, gerçek, pay, adalet, din.

haz'

  • Muhalefet etmek.
  • Taksim etmek, bölmek, paylaştırmak.

hem-paye

  • (Çoğulu: Hempâyegân) Bir pâye ve rütbede olanların beheri. (Farsça)

hemfikr / همفكر

  • Aynı düşüncede, hemfikir. (Farsça - Arapça)
  • Hemfikr olmak: Aynı fikri paylaşmak. (Farsça - Arapça)

hısas / hısâs

  • Hisseler. Paylar. Nasipler.
  • Kıssadan alınan dersler.
  • Hisseler, paylar, kıssadan alınan dersler.
  • Hisseler, paylar.

hisse / حصه

  • Pay.
  • Pay, nasip.
  • Bölünebilen bir mal veya şeyin her ortağa âit olan kısmı, ortaklardan her birinin hakkı, payı.
  • Pay.
  • Pay. Nasip. Kısmete düşen kısım. Vârise intikal eden kısım.
  • Pay. (Arapça)

hisse senedi

  • Sermayesi paylara bölünebilen ticaret şirketlerinde, ortalıkdan doğan hakları ve sermaye payını temsil eden değerli evrak.

hisse-i azime / hisse-i azîme

  • Büyük pay.

hisse-i ders

  • Ders payı.

hisse-i erzakiye

  • Geçim payı.

hisse-i gurur

  • Gurur payı.

hisse-i iştirak

  • Katılma payı.

hisse-i şayia / hisse-i şâyia

  • Fık: Müşterek bir malın her bir cüz'üne sirayet eden hisse, pay.
  • Ortaklar arasında taksim edilmemiş olan müşterek mal. Meselâ: Bir kitaba, bir kaç kişi ortak ve taksim de mümkün değil ise; her hissedarın kitabın umumuna sahip olması.
  • Bir şeye ortak olanların taksim edilmemiş paylarından her biri; ortak mülkiyet.

hisse-i şeref

  • Elde edilen şereften pay.

hisse-i taallüm

  • Öğrenme payı.

hisse-i zevk

  • Zevk hissesi, payı.

hisseçin

  • Hisse alma, pay alma. (Farsça)

hissedar / hissedâr / حصه دار

  • Hisseci, pay alan.
  • Pay, hisse sahibi.
  • Pay sahibi. (Arapça - Farsça)
  • Hissedar olmak: Payını almak. (Arapça - Farsça)

hissemend

  • Hisseli olan. Pay alan, nasipli. (Farsça)
  • Ders alan. (Farsça)

hisseyab / hisseyâb / حصه یاب

  • Pay alan. (Arapça - Farsça)
  • Hisseyâb olmak: Payını almak. (Arapça - Farsça)

hisseyab olma / hisseyâb olma

  • Hissedar, pay sahibi olma.

iddiam

  • (Diam. dan) Payanda dayamak.

ıhfak

  • Gazâda ganimet malından pay almamak.
  • Avcıların av yakalayamaması.

ihsas

  • (Hisse. den) Pay ayırmak. Hisse vermek.
  • Azletmek.

ihsas-ı ganaim

  • Düşmandan ele geçirilen ganimet mallarını paylaşma.

ihza'

  • Ganimetten pay ayırma.
  • Ayakkabı giydirme.

iktisam

  • (Kısım. dan) Bölüşmek, paylaşmak.

inzimam-ı rey

  • Görüş birliği, aynı görüşü paylaşma.

irs

  • Mîrâs. Vefât eden bir kimsenin geriye bıraktığı terekesinden (malından) evlât ve akrabâsından sağ kalanlara düşen hisse, pay.

irsa'

  • Sağlamlaştırma, sâbit kılma.
  • Geminin demir atması.
  • Pâyidar olmak.

isbat

  • Doğruyu delil göstererek meydana koymak. Delil ve şâhitle bir fikrin sıhhatını göstermek. İtiraf, ikrar ve tasdik etmek.
  • Sabit ve muhkem kılmak.
  • Bâki ve pâyidar eylemek.
  • Delil. Bürhan. Şâhit.

islamiyet

  • İslâmlık.
  • İslâm oluş. Teslimiyet, inkıyad, bağlılık, hakka tarafgirlik ve iltizamdır. (İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. Münazarat)

istiksam

  • Yemin teklif etme.
  • Bölüşme, taksim etme, paylaşma.

itab / itâb / عتاب

  • Tekdir etmek. Şiddetle hitab etmek. Azarlamak. Terslemek. Paylamak. Rencide etmek. Darılmak.
  • Azarlama, paylama, çıkışma. (Arapça)

kardinal

  • Katolik mezhebinde en büyük pâye. (Fransızca)

kempaye

  • Rütbe ve derecesi düşük. Pâyesi düşük olan. (Farsça)

kesir darbı

  • Bölme işleminde paydanın çarpılarak büyütülmesi.

kesr-i aşari / kesr-i âşâri

  • Ondalık kesir. Mahreci (paydası) 10 veya 10'un her hangi bir kuvvetinden ibaret olan kesir. Meselâ: 0,15 - 0,007 gibi.

kısmet / قسمت

  • Pay, hisse.
  • Nasip, pay. (Arapça)
  • Bölme. (Arapça)

kıst

  • Ölçü ve tartıda doğru davranma.
  • Pay, parça.
  • Parça parça verilen bir şeyin bir defada ödenmesi.
  • Pay. Hisse. Nasib. Kısım. Mizan. Rızık. Kısım kısım verilen bir hediyenin, borcun her defada verilen bir parçası. Tartı ve ölçüde doğruluk. Adalet etmek.

kısteyn

  • İki hisse, iki pay. İki ölçü, iki parça.

kontenjan

  • İlgililerin her birine düşen pay ölçüsü.
  • Alâkalıların her birine düşen miktar veya yer. Pay miktarı. (Fransızca)

lahza / lâhza

  • Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman. Bir an. En kısa zaman. Göz ucu ile bir bakış. Zaman.
  • Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman, an.

lemha-i basar

  • Pek az bir zaman. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman.

levm

  • Çekiştirmek. Birisinin yüzüne karşı kötü söz söylemek. Zemmetmek. Paylamak. Başa kakmak.

levvam

  • (Levvâme) Levm ve itâbedici. Zemmeden, çekiştiren, dedikodu yapan. Serzenişte bulunan. Başa kakan, paylayan.

lisme

  • Azarlamak, paylamak.

mahrec

  • Çıkacak yer.
  • Ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yer.
  • Mat: Bayağı kesirde çizginin altındaki sayı. (Payda)
  • Hususi bir meslek için adam yetiştirmeğe mahsus mekteb ve dâire. (Meselâ: Mekteb-i fünun-u harbiye zâbit mahrecidir.)
  • Tarik-i ilmiyede büyük bir pâyeye v

mahrum / مَحْرُومْ

  • Nasibsiz, hisse ve payı olmayan.

mahrumiyet / مَحْرُومِيَتْ

  • Nasibsizlik, hisse ve payı olmama.

makar

  • Oturulan, karar kılınan yer; merkez; pâyitaht.

makarr

  • (Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht.
  • Durulan yer, karargâh,ocak, merkez, başkent, payitaht.

makarr-ı hükümet

  • Hükümet merkezi. Pâyitaht.

makarr-ı idare

  • İdare merkezi. Pâyitaht. Hükümet merkezi.

mal

  • "Süren, sürülen, sarılan, takılan" anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen) (Farsça)

masnu / masnû / مصنوع

  • Yapma, yapay. (Arapça)
  • Sanatlı. (Arapça)

mec'ul / mec'ûl / مجعول

  • Yapay. (Arapça)

menasıb

  • (Tekili: Mansıb) Devletin başlıca hizmetleri. Makamlar, rütbeler, pâyeler.

menzilet

  • Derece, pâye, rütbe, mertebe. Yükseklik derecesi.
  • Konak yeri, inecek yer. Hane, ev.

merhum

  • (Rahm. den) Kendine rahmet edilmiş.
  • Rahmete kavuşmuş. Dünyanın sıkıcı ahvâlinden kurtulup rahmet-i İlâhiyeye kavuşmuş olan. Dünya imtihanından kurtulup, vazifesini bitirmiş, paydosa kavuşmuş olan. (Vefat etmiş müslüman hakkında söylenir.)

mertebe

  • Derece. Basamak. Rütbe. Pâye.
  • Derece, basamak.
  • Pâye, rütbe.
  • Miktar.

mevali / mevalî

  • Efendiler.
  • Azad edilmiş köleler.
  • Azad edenler.
  • Mevleviyyet pâyesine ulaşmış sarıklı âlimler.
  • Dost ve komşular.
  • Yardımcılar.

mevt

  • Ölüm. Âhirete göç. Dünyadan gitmek.
  • Mevt, mü'minler için dünya vazifelerinden ve imtihanından bir paydostur.

muahezat

  • (Tekili: Muâheze) (Ahz. den) Tenkid ve itirazlar.
  • Azarlama ve paylamalar. Çıkışmalar.

muaheze / muâheze / مؤاخذه

  • Azarlama, paylama, çıkışma, tenkit.
  • Azarlama, darılma, paylama, cezâlandırma.
  • Çıkışma, azarlama, paylama. (Arapça)

muahezekar / muahezekâr

  • Tenkid ve itiraz edici. (Farsça)
  • Azarlayıp çıkışan. Paylayan. (Farsça)

muateb

  • Azarlanılan. Tekdir olunan. Azarlanmış.
  • Paylamak, çıkışmak.

muatib

  • (İtâb. dan) Tekdir eden, paylıyan, azarlıyan.

muazzel

  • Ayıplanmış, ta'zil edilmiş. Azarlanmış, paylanmış.

muhayee

  • Pay edilmesi ve bölünmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile nöbetleşe kullanma.

muhriz

  • (İhraz. dan) Elde eden, kendi payına alan, kazanan.

mukarri'

  • Azarlıyan, paylıyan, başa kakan.

mukaseme

  • (Kısm. dan) Paylaşma, bölüşme, taksim etme.

mukasım

  • (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen, taksim eden.

münahe

  • Parmaklarıyla taksim etmek. Paylaştırmak.

münasafa

  • (Nısf. dan) Yarıyarıya paylaşma. İki eşit parçaya ayırma.

müşatare

  • Uzaklık. Iraklık.
  • Bir şeyi yarı yarıya bölüşme. Paylaşma.

müstaksim

  • (Kısım. dan) Bölüşen, pay eden, taksim eden.
  • (Kasem. den) Yemin isteyen.

müstesna / müstesnâ / مستثنى

  • Apayrı. (Arapça)
  • Dışında haricinde. (Arapça)

mütekasım

  • (Çoğulu: Mütekasımîn) (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen. Bir şeyi paylaşanların beheri.

müteşacir

  • (Çoğulu: Müteşâcirin) Birbirlerine sopayla, ağaçla vuran.

müteşacirane / müteşacirâne

  • Birbirlerine sopayla vururcasına. (Farsça)

müteşacirin / müteşacirîn

  • (Tekili: Müteşacir) Birbirlerine ağaçla, sopayla vuranlar.

müvazea

  • Tevzi edişmek. Paylaşmak.
  • Danışmak, istişârede bulunmak müşavere etmek.
  • Muvafakat etmek, uygun olmak.

müvezza'

  • Taksim olunmuş, paylaşılmış.

müzarea şirketi / müzârea şirketi

  • Zirâat ortaklığı. Harman yapılan ürünleri yetiştirmek için, tarla yâni toprak birinden, çalışma, işçilik diğerinden olmak ve mahsûlü sözleşilen nisbette (miktârda) aralarında paylaşmak üzere, kurulan şirket.

nasib / nasîb / نصيب

  • Pay, hisse, kısmet.
  • Bir kimsenin elde edebildiği şey.
  • Pay, hisse, kısmet.
  • Pay, hisse, kısmet.
  • Pay. (Arapça)
  • Tanrı'nın kula verdiği. (Arapça)

nısf

  • Yarım, yarı. İslâm mîrâs hukûkunda eshâb-ı ferâiz adı verilen yâni Kur'ân-ı kerîmde payları bildirilenlerden bâzı kimselere verilen yarım hisse.

ortodoks

  • Hıristiyanlık mezheblerinden. Ortodoks mezhebinin rûhânî (dînî) lideri patrik olup, merkezi İstanbul Fener'deki patrikhânedir. 1054 (H.446)'da İstanbul patriği olan Mihael Kirolarius, Roma'daki papadan ayrılarak Ortodoks kilisesini (mezhebini) kurdu. Roma'daki papaya tâbi olanlara katolik, İstanbul'

osmanlılık

  • Din, dil ve ırk gözetmeksizin bütün Osmanlı vatandaşlarını vatan birliği ortak paydası etrafında toplamayı gaye edinen fikir akımı.

pa-zede

  • (Bak: Pâyzede)

paydar

  • (Pâyidar) İyice yerleşmiş. Devamlı, kadim. (Farsça)
  • Sağlam. Muhkem. (Farsça)
  • Sermedî. (Farsça)
  • Bedi. ' (Farsça)
  • Sâbit. (Farsça)

payedar / payedâr

  • Rütbeli, pâyeli, itibarlı. (Farsça)

payedari / payedârî

  • İtibarlılık, rütbelilik, pâyedarlık. (Farsça)

payende / pâyende / پاینده

  • (Çoğulu: Payendegân) Payanda, destek, dayak. (Farsça)
  • Duran, sürekli. (Farsça)
  • Kalıcı, sürekli. (Farsça)
  • Payanda, destek. (Farsça)

Payidar / pây-dâr /

  • “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır Ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet pây-dâr kalacaktır”

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk


payidar / pâyidâr

  • İyice yerleşmiş, sağlam, sürekli.

    “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır Ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır”
    Gazi Mustafa Kemal Atatürk


payitaht

  • (Bak: Pâytaht)

paymal

  • (Pâyimal) Ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, sürünmüş. (Farsça)

paytaht

  • (Pâyitaht) Merkez-i hükümet, başşehir, başkent. (Farsça)

pazir

  • Destek, payanda, dayak.

pedme

  • Nasib, kısmet. Pay, hisse. (Farsça)

pejgale

  • Pay, hisse. (Farsça)
  • Yırtık, yama. (Farsça)

perh

  • Hisse, pay. (Farsça)
  • Değersiz mal. (Farsça)

pestpaye

  • (Çoğulu: Pestpayegân) Payesi, derecesi aşağı olan, âdi. Alçak. Bayağı. Pespaye.
  • Pespaye, alçak.

piyade / piyâde / پياده

  • Yaya, yürüyen. (Farsça)
  • Askerlikte piyade sınıfy. (Farsça)
  • Satranç taşlarından paytak. (Farsça)

piyango

  • Bir kumar çeşidi. Mülk sâhiblerinin haklarının miktarlarını değiştirmek veya ortaklardan birinin hakkını yok etmek, yâhut hakkı olmayana pay vermek için yapılan kur'a.

protestanlık

  • (Prutluk) Papayı Hristiyanların başı olarak tanımayıp ruhaniyetini kabul etmeyen bir Hristiyanlık mezhebi.

püştiban

  • Payanda, destek, dayanak. (Farsça)
  • Yardımcı, muin. (Farsça)

püştivan

  • Destek, dayanak, payanda. (Farsça)
  • Yardımcı. (Farsça)

reddiye

  • Ferâiz yâni İslâm mîrâs hukûkunda, Eshâb-ı ferâiz adı verilen Kur'ân-ı kerîmde hisseleri bildirilen mîrâsçılar hisselerini aldıktan sonra terike (ölenin bıraktığı mal) artmış ise ve kalanı alacak kimse yoksa, artan terikenin yine aynı mirasçılar aras ında payları oranında taksim edilmesi. Bu sûretle

rubu'

  • Ferâiz ilminde yâni İslâm mîrâs hukûkunda dörtte bir hisse (pay).

sahib-i arş-ı azam / sahib-i arş-ı âzam

  • Kâinatın payitahtı ve merkezi olan büyük Arşın sahibi.

sahte / ساخته

  • Yapay, yapma. (Farsça)
  • Düzmece. (Farsça)
  • Kalp, sahte. (Farsça)

sanayi' şirketi / sanâyi' şirketi

  • İki veya daha fazla san'at sâhibinin başkasından iş kabûl ederek ücretini paylaşmak üzere veya fabrika kurup îmâlât kârını paylaşmak üzere kurdukları şirket, ortaklık. Şirket-i A'mâl.

sed-i rah / sed-i râh

  • Yol kapayan, yola mâni olan.

sedd-i turuk eden

  • Yolları kesen, kapayan.

sehim / sehîm / سهيم

  • Pay sahibi.
  • Pay sahibi. (Arapça)

sehm / سهم

  • Sehim, pay.
  • Ok, hisse, pay, nasib, kısım, hazine geliri, korku, dehşet.
  • Pay. (Arapça)
  • Ok. (Arapça)

settar

  • Örten, kapayan gizleyen. En çok gizleyen ve örten.

sevr

  • Osmanlı topraklarını paylaşmayı esas alan sözleşme.

sevs

  • Arpaya, buğdaya ve ona benzer hububata bit düşmesi.

siham / sihâm / سهام

  • Oklar. (Arapça)
  • Paylar. (Arapça)

şirket-i a'mal / şirket-i a'mâl

  • İki veya daha fazla san'at sâhiblerinin, başkasından iş kabûl ederek ücretini veya bir fabrika kurup îmâlât kârını paylaşmak üzere kurdukları şirket, ortaklık.

siyasetdaş

  • Aynı siyasî görüşü paylaşan.

sübut

  • Sâbit, berkarar ve pâyidar olup durmak. Oynak ve müteharrik olmamak. Kat'i olarak meydana çıkmak. Sâbit oluş.

südüs

  • Altıda bir. Ferâiz ilminde yâni İslâm mîras hukûkunda bildirilen altıda bir hisse (pay).

sülüs

  • Üçte bir. Ferâiz ilminde yâni İslâm mîras hukûkunda üçte bir hisse (pay).

sülüsan / sülüsân

  • Üçte iki. Ferâiz ilminde yâni İslâm mîras hukûkunda üçte iki hisse (pay).

sümün

  • Sekizde bir. Ferâiz ilminde yâni İslâm mîras hukûkunda sekizde bir hisse (pay).

sun'i / sun'î / صنعى / صُنْع۪ي

  • Yapay. (Arapça)
  • Sonradan yapılma, yapay.

suni / sunî

  • Yapay, sahte.

ta'vim

  • Arpayı ve buğdayı tutam tutam biçip yığmak.

ta'ziye

  • Yeni ölen birisinin yakınlarının acısını paylaşır söz söylemek, teselli etmek. Baş sağlığı dilemek. "Allah sabr-ı cemil ihsan etsin" diye söylemek.

takriat / takriât

  • (Tekili: Takri') Azarlamalar, paylamalar, başa kakmalar.

taksim-i adil / taksim-i âdil

  • Adaletli paylaştırma.

tarfe / طرفه

  • Göz açıp kapayış. (Arapça)

tarfetü'l-ayn

  • Bir göz açıp kapayıncaya kadar olan an.

tarfetülayn / طرفة العين

  • Göz açıp kapayıncaya kadar.
  • Göz açıp kapayıncaya dek, bir anda. (Arapça)

tayın

  • Yiyecek; pay, hisse.

tayınat

  • Erzak, yiyecekler; paylar, hisseler.

teassi

  • Muhalefet etmek, karşı gelmek.
  • Sopayla vurmak, asâ ile darbetmek.

telvim

  • (Çoğulu: Telvimât) (Levm. den) Azarlama, paylama.

terettüb

  • Sıralanmak.
  • Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak.
  • Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak.
  • Zuhura gelmek.
  • Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi.

tertib

  • (Çoğulu: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak.
  • Tedarik edip hazır ve müheyya kılmak.
  • Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak.
  • Mertebelere göre davranmak.
  • Hile ile aldatma.

tertib-i cali / tertib-i câli

  • Yapay tertip, düzen.

tevfik / tevfîk

  • Allahü teâlânın kullarının işini, rızâsına muvâfık (uygun) kılması, şer (kötülük) yolunu kapayıp, hayır (iyilik) yolunu kolaylaştırması.

tevzi / tevzî

  • Dağıtma, paylaştırma.

tevzi'

  • Dağıtmak. Herkesin hisselerini ayırıp vermek. Pay ederek dağıtmak.

tevziat / tevziât

  • (Tekili: Tevzi') Tevziler, dağıtmalar.
  • Herkese payını vermeler.

uksume

  • (Çoğulu: Ekasim) Nasib, kısmet. Hisse, pay.

vesile

  • (Vâsile) Bahane, sebeb.
  • Fırsat.
  • Elverişli durum.
  • Vasıta. Yol.
  • Pâye, rütbe.
  • Baba.
  • Kurbiyet.
  • Kendisi ile başkasına yaklaşılan şey.
  • Cennet'te bir menzil adı. (El-Vesiletü menziletün fi-l Cenneti hadis-i şerifi bunu te'yid ediyor.)<

zefer

  • Ağaca vurulan payanda, destek.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR