LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Orgu ifadesini içeren 159 kelime bulundu...

ahz

  • Alma, tutma, kabzetme,
  • Kabul etme.
  • Tessellüm.
  • Sorgulama.

akisa

  • (Çoğulu: İkâs) Saç örgüsü.

alic / âlic

  • İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne.
  • Kırda bir kumlu yer.
  • Alcân dedikleri otu yiyen deve.

antranik

  • Ermeni örgütünün liderlerinden biri.

aras

  • Yorgunluk, bitkinlik.
  • Hayranlık.

asil-zade

  • Sülâlesi ve ailesi görgülü, temiz ve asil olan. (Farsça)

aydın

  • Aydınlık.
  • Açık, âşikâr, açıkça görünen.
  • Mübârek, mesut. Bilgili, okumuş, görgülü.Bugün bazı çevrelerde batı ilim ve felsefesini tahsil edip benimseyenlere de "aydın" denilmektedir. Aklı gözüne inmiş, yani herşeyi maddi ölçülerle yorumlamaya alışmış, kalbi maddeci felsefe ile

ayyan

  • Yorgun. Bitkin.
  • Ne yapacağını bilmeyen.

azib

  • Susuzluktan yem ve yulaf yemeyen yorgun hayvan.

ban

  • Dam, çatı.
  • Sorgun ağacı. Bey söğüdü.
  • yun. Sevgilinin boyu. Farsçada kelime sonuna gelerek, Türkçedeki "ci, cu" ekleri yerini tutan mânâda kullanılır. Meselâ: Bağban: Bağcı.

bi-tab / bî-tab

  • Yorgun, takatsiz, güçsüz.

biçunuçira / bîçunuçirâ / بى چون و چرا

  • Sorgusuz sualsiz. (Farsça)
  • Tanrı. (Farsça)

bihaste / bîhaste

  • Şaşkın. Yorgun. Aciz. (Farsça)

bitab / bîtâb / بيتاب

  • Yorgun, takatsiz. (Farsça - Arapça)
  • Bîtâb kalmak: Bitkin düşmek. (Farsça - Arapça)

büluh

  • Beceriksiz, âciz.
  • İşe yaramama, yorgun ve bitkin olma.

cebb

  • Bir kimsenin zekerini ve hayasını kesip hadım etmek.
  • Devenin hörgücünü kesmek.
  • Kökünden kesmek.

çelenk

  • Eskiden kadınların süs için başlarına taktıkları mücevher veya madenlerden yapılmış sorguç. Halka şeklinde çiçek veya yapraklı dal demeti. (Cenazelere çelenk göndermek İslâm âdeti değildir, israftır.) (Farsça)

cemam

  • Rahat olmak. Dinlenip yorgunluğu gidermek. İstirahat etmek.

cemiyet-i siyasi

  • Siyasi örgüt.

cemiyet-i siyasiye

  • Siyasi topluluk, örgüt.

cemiyetçilik

  • Cemiyet taraftarlığı, örgütçülük.

centilmen

  • ing. Kibar erkek, çelebi, görgülü kişi.

cüble

  • Hörgüç.

dantela

  • Tentene. Her nevi iplikle örülen, bir kumaşın kenarına işlenen türlü biçimde ince örgü, dantel. (Fransızca)

deka'

  • (Çoğulu: Dükk-Dükük-Dekâvât) Hörgücü arkasına düşmüş dişi deve.
  • Kaygan yer.

delil-i şuudi / delîl-i şuûdî

  • Görgüye dayanan delil.

deryaniye

  • Hörgücü ikiden fazla olan sığır nevi.

devlet

  • Ülkeyi yönetmek için örgütlenmiş siyasî topluluk.

dil-agah / dil-âgâh

  • Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar. (Farsça)

divan-ı muhasebat

  • İnsanların sorgulanıp hesaba çekileceği yüksek makam; mahşerdeki hesap.

e

  • Gr: İstifham, sorgu edatı. (Ezehebe Nuri: Nuri gitti mi? derken Ezehebe'nin başındaki "E" harfi gibi)
  • Arapça kelimelerin sonuna "e" gelerek onları müennes yapmaya yarar. Âdil, Âdile... Emin, Emine... Kâmil, Kâmile... Nuri, Nuriye... gibi.

earr

  • Hörgücü küçük deve.

edeb-i muaşeret / اَدَبِ مُعَاشَرَتْ

  • Görgü ve ahlâk kuralları.
  • Görgü kuralı.

edepsiz

  • Görgüsüz, terbiyesiz.

edepsizlik

  • Görgüsüzlük.

etiket

  • Bir şeyin cinsini, miktarını veya fiyatını belli etmek için üzerine konan küçük yafta. (Fransızca)
  • Teşrifat, görgü. (Fransızca)

eyne

  • Nere? Nerede? Nereye? (mânasına sual için söylenir ve zarf-ı mekândır).
  • Zaman. An.
  • Yorgunluk (mânâsında da kullanılmıştır.)

fedame

  • Yorgunluk.
  • Tembellik.

fetil / fetîl

  • Yaralara konulan tiftik.
  • Lâmba fitili.
  • Deriden çıkan kir.
  • Örgü.

fetö

  • Fethullahçı Terör Örgütü

füru-mande

  • Yorgun. bitkin. (Farsça)
  • Şaşkın, şaşırmış. (Farsça)
  • Âciz, beceriksiz. (Farsça)
  • Aşağıda, geride kalmış olan. (Farsça)

füru-mandegi / füru-mandegî

  • Yorgunluk, bitkinlik. Beceriksizlik. (Farsça)

gadair

  • (Tekili: Gadire) Saç örgüleri.

gadire / gadîre

  • (Çoğulu: Gadâir) Saç örgüsü.
  • Çulha çukuru.

gamre

  • (Çoğulu: Gamerât) Tecrübesizlik, görgüsüzlük, anlayışsızlık.
  • İzdiham, kalabalık.
  • Fenalığa dalmak.
  • Şiddet.
  • Zahmet.

garib

  • (A, uzun okunur) Batan. Gurub eden.
  • İki omuz arası.
  • Devenin hörgücüyle boynu arası.

gisu-bend / gîsu-bend

  • Saç örgüsü, saç bağı. (Farsça)
  • Altundan yapılmış kadın tarağı. (Farsça)

gusn

  • Saç örgüsü.

hammal

  • (Haml. den) Bir ücret karşılığında eliyle veya sırtıyla yük taşıyan adam.
  • Mc: Kaba, görgüsüz, terbiyesiz.

hargele

  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Terbiyesiz, görgüsüz ve azılı kimseler. (Farsça)

hatil

  • Yorgun.
  • Devamlı yağan yağmur.

havıt

  • Deve semeri. Devenin hörgücüne takılan küçük semer.

hecin / hecîn / هجين

  • İki hörgüçlü deve. (Arapça)

hergele

  • Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü.
  • Böyle bir sürüye dahil olan hayvan.
  • Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam.
  • Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.

hesab / hesâb

  • Öldükten sonra, dünyâda yaptıkları işlerden dolayı insanların sorguya çekilmesi.

hesab günü / hesâb günü

  • Öldükten sonra, dünyâda iken yapılan işlerden dolayı insanların sorguya çekilecekleri gün. Kıyâmet günü.

hillet

  • Bir yere konup istirahat eden cemaat.
  • Yorgunluk. Kırgınlık.
  • Boşanmış kadının iddet müddetinin sona ermesi.

hisab / hisâb

  • Öldükten sonra, dünyâda yaptıkları işlerden dolayı insanların sorguya çekilmesi.

hışır

  • Kavun ve karpuzun kabuk kısmı.
  • Olgunlaşmamış kavun.
  • Kötü bir tabaklama neticesinde, bazı kısımları sert kalan deri.
  • Mc: Kaba, görgüsüz ve salak kimse.

hitl

  • Yorgun deve.
  • Yağmurun aralıksız olarak yağması.
  • Sürekli olarak gözyaşı akmak.

hutta

  • Darp, vurmak.
  • Zor iş.
  • Başın önünde olan saç örgüsü.

iddianame

  • Müddei umuminin (savcının), iddialarını topladığı ve soruşturma sonunda mahkemede okuduğu yazı. (Ceza işlerinde hazırlık tahkikatının neticesi, davasının açılması için kâfi olduğu anlaşılırsa savcı bu dâvayı, ya ilk tahkikatın açılması hakkında sorgu hakimine bir talepname veya doğrudan doğruya mahk

ıh

  • Deveyi çökertmek için kullanılır sestir.
  • Yorgunluk ve heyecanla hızlı nefes vermeği tasvir eder.

ıhlamak

  • Ih diyerek deveyi çökertmek.
  • Ih diyerek yorgunluk ve heyecanla hızlı nefes vermek.

inbihar

  • Yorgunluktan dolayı nefes kesilip soluk soluğa kalma.

intiaş

  • Yorgunluktan sonra canlılık hissetme. Canlılık.
  • Hastalıktan sonra iyileşip kalkma.
  • Geçinme.
  • (Yıkılan adam) doğrulup kalkma.

intişar

  • Dağılmak. Yayılmak. Üremek.
  • Tıb: Yorgunluktan damar şişip kabarmak. Umumileşmek.

iştibak / iştibâk

  • (Şebeke. den) Örülmek. Örgülenmek.
  • Karşılıklı birbirine geçmek.
  • Perişanlık.
  • Zâhir olmak.
  • Koz: Güneş battıktan sonra gökte kum taneleri gibi görünen karışık yıldızlar.
  • Şebekelenme, örgülenme.

isticvab / isticvâb

  • Cevab istemek. Sorguya çekmek.
  • Mahkemede şahidlerin ifadelerini almak. Söyletmek.
  • Sorguya çekme.
  • İsticvâb etmek: Sorgulamak.

istifham-ı istihfaf

  • Hafife alır tarzda sorgulama.

istintak / istintâk / استنطاق / اِستِنْطَاقْ

  • Söyletmek.
  • Huk: Sorguya çekmek. Maznundan işlediği fiile dâir ifade almak.
  • İfade alma, sorgulama.
  • Sorgulama. (Arapça)
  • İstintâk etmek: Sorgulamak, sorguya çekmek. (Arapça)
  • Konuşmasını isteme, sorgulama.

istintakname / istintaknâme

  • Huk: Sorguya çekilen kimsenin ifâdesinin yazıldığı kâğıt.

it'ab

  • Yormak. Yorgunluk vermek. Sıkıntı vermek.

ıtrih / ıtrîh

  • Devenin hörgücü.

kahde

  • (Çoğulu: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi.

kamil / kâmil

  • (Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi.
  • Resul-i Ekrem'in de (A.S.M.) bir vasfıdır.
  • Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse.
  • Âlim, bilgin kişi.
  • Bir aruz kalıbı ismi.

kar'uş

  • İki hörgüçlü deve.
  • Arslan eniği.

kar-azmayi / kâr-âzmayî

  • Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş. (Farsça)

kar-azmude / kâr-azmude

  • Görgülü, tecrübeli, görmüş geçirmiş. (Farsça)

karazma / kârazma

  • Görgülü, tecrübeli. (Farsça)

kardide / kârdide

  • (Çoğulu: Kâr-didegân) Uyanık, tecrübeli, iş bilir, görgülü. (Farsça)

karva

  • Uzun hörgüçlü deve.

kelal / kelâl

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usanç.
  • Göz nuru zayıf olmak, yorgun olmak.

kelal-aver / kelâl-âver

  • Yorgunluk ve bıkkınlık veren. Sıkıcı, yorucu. (Farsça)

kelal-bahş / kelâl-bahş

  • Sıkıcı, yorucu. Yorgunluk getiren. (Farsça)

kelal-i dil / kelâl-i dil

  • Gönül yorgunluğu.

kelalet / kelâlet

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık.
  • Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması.
  • Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi).
  • Kör ve kesmez olan.

kelil

  • Körleşmiş.
  • Az gören, donuk gören göz. Uzağı veya yakını iyi göremiyen göz. Miyop veya hipermetrop göz.
  • Kesmez olan âlet.
  • Çakal.
  • Yorulmuş kişi, yorgun kimse.

kell

  • (Çoğulu: Külul) Ağırlık.
  • Yorgunluk.
  • Ufak taneli yağmur.
  • Yetim.
  • Semizlik, besililik.
  • Cibinlik dedikleri ince örtü.

kesel

  • Tembellik. Uyuşukluk.
  • Yorgunluk.
  • Ağırlık.

keselan

  • Tembellik. Yorgunluk. Uyuşukluk.

keslan

  • Uyuşuk, tembel, gevşek. Yorgun.

kibarane

  • Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette. (Farsça)

kindare

  • Arkasında deve hörgücü gibi, hörgücü olan bir cins balık.

kırmil

  • (Çoğulu: Karâmil) Azgın devenin yavrusu.
  • İki hörgüçlü deve.

kitr

  • Her nesnenin ortası.
  • Deve hörgücü.

kuhan / kûhân / كوهان

  • Kambur. (Farsça)
  • Eyer, at eyeri. (Farsça)
  • Sığır veya deve hörgücü. (Farsça)
  • Hörgüç. (Farsça)

kuhe

  • Dağ. (Farsça)
  • Hücum, saldırma. (Farsça)
  • Dağ tepesi gibi kubbeli ve sivri olan şey. (Farsça)
  • Deve hörgücü. (Farsça)
  • At eyeri. (Farsça)

külfet

  • Zahmet. Sıkıntı. Yorgunluk. Zahmetli iş. Adetten ve lüzumundan çok yorularak çalışmakla iş yapmak.
  • Merâsim.

lefef

  • Pelteklik, kekemelik.
  • Yorgunluk.
  • Besililik, semizlik.

lügub

  • Yorgunluk, açlık, meşakkat. Ta'b.

mason

  • "Masonluk" denilen kökü dışarıda gizli ve tehlikeli bir örgütün üyesi, islâm düşmanı.

maznun

  • (Zann. dan) Zannolunmuş. Zan altında bulunan, kendisinden şüphe edilen.
  • Huk: Bir suç dolayısı ile sorguya çekilen kimse. Sanık.

medeni / medenî / مدنى

  • Topluluk hâlinde yardımlaşarak yaşayan, kibâr, nâzik, terbiyeli, görgülü kimse.
  • Medîne'de nâzil olan âyet-i kerîmeler ve sûreler.
  • Şehirli. (Arapça)
  • Uygar. (Arapça)
  • Görgülü. (Arapça)
  • Medineli. (Arapça)
  • Medenîleşmek: Uygarlaşmak. (Arapça)

melaike-i sual / melâike-i sual

  • Sorgu melekleri.

mell

  • Küsmek, darılmak.
  • Yorgunluk.
  • Kakma, dürtmek.
  • Mahzun olmak, kederli olmak.
  • Hamuru külün içinde pişirmek.

mesgabe

  • Açlık. Meşakkat ve yorgunluk içinde açlık.

met'abe

  • (Çoğulu: Metâib) Meşakkat, zahmet. Yorgunluk.

met'ub

  • (Ta'b. dan) Bitkin, yorgun.

metaib

  • Yorgunluklar. Meşakkatler. Eziyet verecek şeyler.

metaib-i sefer

  • Muhârebe veya yol yorgunlukları.

muahaze / muâhaze

  • Sorgulama.

muahez değil

  • Eleştiri konusu değil, sorguya tâbi tutulmaz.

muaheze / muâheze / مُؤَاخَذَه

  • Sorgulama, hesaba çekme.
  • Sorgulama, azarlama.
  • Sorgulama.

muaheze eden

  • Sorgulayan, hesaba çeken.

muaşeret / muâşeret

  • İyi geçinme, görgü.

mucib-i muaheze / mûcib-i muâheze / مُوجِبِ مُؤَاخَذَه

  • Sorgulama gerektiren.

müeddib

  • (Çoğulu: Müeddibîn) (Edeb. den) Terbiye eden. Edeblendiren. Terbiye, bilgi ve görgü veren.

muhasebe

  • Sorgu, hesaba çekilme.

münker ve nekir

  • Sorgu melekleri, öldükten sonra insanları kabirde sorgulayan melekler.

müntehik

  • Halsiz ve yorgun bırakan.

müstantık

  • İstintak eden, soran.
  • Mahkemede ilk ifadeyi alan, ilk soruşturma tahkikatı açan hâkim.
  • Sorgu hâkimi.
  • Sual soran. Sorguya çeken.
  • Mahkemede ilk ifadeyi alan sorgu hâkimi.
  • Sual soran, sorgu hakimi.

müstantik

  • Sorguya çeken, sorgu hâkimi.

müstantık / مستنطق

  • Sorgu yargıcı. (Arapça)

müstervih

  • (Rahat. dan) Dinlenen. İstirahat eden. Yorgunluğunu gideren.

müt'ib

  • Yorgunluk veren, yoran.

müteeddib olma

  • Edeplenme, terbiye almış olma, görgü kurllarına uygun davranma.

mütemeddin

  • Medeni, görgülü, terakki etmiş. Şehirleşmiş olan. Bedeviliği, göçebeliği bırakıp medenileşmiş olan.

müteşabike / müteşâbike

  • Birbirine girmiş, örgülenmiş, karışık.

nakş-ı nazmi-i i'cazi / nakş-ı nazmî-i i'câzî

  • Bir mu'cize olan tertip ve dizilişindeki örgü.

nevf

  • (Çoğulu: Envâf) Hörgüç.
  • Uzun ve yüksek olmak.

ra'san

  • Yorgunluktan dolayı yab yab yürümek.

recca'

  • Hörgücü büyük dişi deve.

şebeke

  • Örgülenmiş, örgüt.
  • Ağ, kafes, örgüt.

sedif

  • Deve hörgücü.
  • Her canlının sırtı.

senam

  • (Çoğulu: Esnâm-Esnime) Deve hörgücü.
  • Her nesnenin yücesi, yükseği.

serhed

  • Hörgüç yağı.
  • Semiz, yağlı, besili.

şetut

  • Büyük hörgüçlü dişi deve.

şetuti / şetutî

  • Büyük hörgüçlü deve.

siyasi cemiyet / siyasî cemiyet

  • Siyasî maksatlarla kurulan örgüt, dernek.

sorgu dairesi

  • Mahkemeye çıkarılan sanıkların sorgulandıkları bölüm, makam.

şua

  • (Çoğulu: Şu') Sorgun ağacı.

sual melekleri

  • Sorgu melekleri.

sütuh

  • Yorgun, bezgin. (Farsça)
  • Sıkıntılı, kederli. (Farsça)
  • Beceriksiz. (Farsça)

taab / تعب

  • Yorgunluk. Sıkıntı. Zahmet. Bezginlik. Eziyet.
  • Sıkıntı, zahmet. (Arapça)
  • Yorgunluk. (Arapça)

taab-aver / taab-âver

  • Yorgunluk veren. (Farsça)

taab-ı dimaği / taab-ı dimağî

  • Zihnî yorgunluk. Dimağın yorgunluğu.
  • Beyin ve zihin yorgunluğu.

tac / tâc / تاج

  • Taç. (Arapça)
  • Sorguç. (Arapça)

taşnak

  • Ermenilerin kurduğu bir örgüt.

telafif / telâfîf

  • Örgü gibi iç içe geçmiş ince mânâ katmanları.

tentene

  • Dantela, delikli örgü.

tesennüm

  • Ufak olmak.
  • Yerden iki üç karış yüksek olmak.
  • Hörgüç üstüne binmek.

teşkilat / teşkilât

  • Teşkiller, örgüt.

tesnim

  • Hörgüçleyerek yukarı yükseltmek, terfi etmek mânasına masdar olup, yükseklik mânasıyla Cennet çeşmelerinden bir çeşmenin ismidir. İbn-i Abbas'tan rivayet edildiğine göre Cennet meşrubatının en yükseğidir.

tir'abe

  • Deve hörgücünün bir miktarı.
  • Deve hörgücü.

ya'lul

  • (Çoğulu: Yeâlil) Beyaz bulut.
  • Su üzerinde peydâ olan kabarcık.
  • Çift hörgüçlü deve.

yealil

  • (Tekili: Ya'lul) Suları berrak ve saf akan göller.
  • Beyaz bulutlar.
  • Su üzerinde meydana gelen kabarcıklar.
  • Çift hörgüçlü develer.

yebani

  • Görgüsüz, kaba. (Farsça)
  • Yabâni, kırlarda biten. (Farsça)
  • Sıkılgan, ürkek. (Farsça)

zahmet

  • Sıkıntı, eziyet. Yorgunluk.
  • Zor, güç.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR