LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Olus ifadesini içeren 466 kelime bulundu...

a'yan-ı sabite / a'yân-ı sâbite

  • Eşyanın var olmadan önce Allah'ın ilminde var oluşu.

a'zamiyyet

  • En fazla oluş. En fazlalık.

abesiyyun

  • Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, h

abv

  • Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş.

adem-i in'ikad ve tekemmül

  • Tam oluşmama ve mükemmele ulaşmamamış olma.

adem-i ittifak

  • İttifaksızlık, birlik oluşturmamak.

adem-i tahayyüz

  • Boşlukta yer kaplamamak. Mekândan münezzeh oluş. Yer ile bağlı olmamak. Hacmi olmayış.

adl

  • Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk.
  • Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek.
  • Meyletmek.

ahval

  • Haller. Vaziyetler. Oluşlar.

akademi heyeti muvacehesinde

  • Aydın, âlim ve bilginlerden oluşan ilmî kurul önünde, karşısında.

akrebiyyet

  • Daha yakın oluş.
  • Cenab-ı Hakkın insana olan yakınlığı.

aks-i nakiz / aks-i nakîz

  • Antitez, karşısav; biri diğerinin zıttı olan iki terimden, ikincisini oluşturan düşünce veya önerme.

aks-ül amel

  • İstenilen şeyin zıddı hasıl olması. Tersine oluş. (Reaksiyon)
  • Edb: Edebi san'atlardandır. Bir cümle veya mısrânın altını üstüne getirmekle, başka bir cümle veya mısrâ yapmaktır. Pertev paşanın: "Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü var." mısrâında olduğu gibi.

alamet-i i'caz / alâmet-i i'câz

  • Mu'cize oluş alâmeti, belirtisi.

alay / آلَايْ

  • Genel olarak üç taburdan oluşan askerî birlik.
  • Beş bölük erden oluşan askerî topluluk.
  • Dört taburdan oluşan askerî birlik.

alem-i kevn ü fesad / âlem-i kevn ü fesâd

  • Oluşumlar ve bozulmalar dünyası, icatlar ve tahripler âlemi.

alem-i kevn ve fesad / âlem-i kevn ve fesad

  • Oluşlar ve yok oluşlar dünyası.

alem-i mümkinat / âlem-i mümkinat

  • Mümkin varlıklar âlemi; varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah'ın var etmesine bağlı olanlar, yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem.

alotropi

  • Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ : Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı oluşu bir alotropi halidir.

an'aneli sened

  • Hadîs aktarımında Peygamber Efendimize (a.s.m.) varıncaya kadar "filandan, o da filandan" şeklinde oluşan isim listesi.

aşır

  • On âyetten oluşan bölüm.

aşir

  • Kur'ân-ı Kerimden on âyetten oluşan bir bölüm.

aşiret / aşîret

  • Dil ve kültürü büyük ölçüde aynı türden olan, birçok boydan oluşan, yapısındaki aileler arasında sosyal, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluk; oymak.

asliyet

  • Asıl oluş.

aşvez

  • (Çoğulu: Aşâviz) Sağlam yer.
  • Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl.
  • Sağlam, kuvvetli deve.
  • Çok et.

atufet / atûfet

  • Şefkat. Çok merhametli oluş.

ayat-ı kevniye / âyât-ı kevniye

  • Kâinatta yaratılan varlıkların Cenâb-ı Hakkın varlık ve birliğine olan işaretleri, delil oluşları.

ayniyet

  • Aynılık, aynı oluş.

azamet-i kibriya / azamet-i kibriyâ

  • Zâtının büyüklüğü ve sıfatlarının sınırsız oluşu.

azamiyet / âzamîyet

  • En büyük oluş.

ba'de't-teşekkül

  • Yapıldıktan sonra, oluşum sonrası.

ba'detteşekkül

  • (Ba'de-t teşekkül) Teşekkül ettikten sonra, oluştuktan sonra.

ba'ziyet

  • Bazılarına âit oluş. Herkese âit olmama. Herkesle alâkalı olmama. Bir şeyin bir kısmı ve bir miktarı.

bedi-i pür-maani / bedi-i pür-maânî

  • Çok mânâları bulunup bedi' olan. Çok mânaların bedi' ve güzel oluşu.

behimiyyet

  • Hayvanlık, canlı olmakla beraber akılsız oluş.

berşem

  • Kederin belli oluşu. (Farsça)
  • Dikkatli nazar. (Farsça)

beyit

  • İki mısradan oluşan manzume.

beyt-i kıymettari / beyt-i kıymettârî

  • Değerli beyit; şiirde iki mısradan oluşan bölüm.

bölük

  • Takımlardan oluşan, üçü veya dördü bir tabur meydana getiren askerî birlik.

burhan-ı vücub-u vücud

  • Allah'ın varlığının zorunlu oluşunun ve var olmak için bir sebebe muhtaç olmamasının delili.

butlan-ı mana / butlan-ı mânâ

  • Mânânın batıl, yanlış ve hükümsüz oluşu.

cah-ı masiva / câh-ı mâsiva

  • İtibar, makam, mevki gibi Allah'tan başka, dünya ile alâkalı şeyler ve onların oluşturduğu tehlike çukuru.

cemaat-i ruhaniye-i mücahidin / cemaat-i ruhâniye-i mücahidîn

  • Allah yolunda cihad eden ruhânîlerin (din adamlarının) oluşturduğu topluluk.

cemaat-i salihin / cemaat-i salihîn

  • Salih insanlar oluşturduğu topluluk.

cemiyet-i hayatiye

  • Hayatın kapsamlılığı; insanın hayatının herşeyle alâkalı ve irtibatlı oluşu.

cenaze

  • (Çoğulu: Cenâiz) İnsan ölüsü.

cereyan / cereyân / جریان

  • Akış. (Arapça)
  • Oluş. (Arapça)
  • Akım. (Arapça)
  • Cereyân etmek: Olmak, gerçekleşmek. (Arapça)

cihetiyet

  • Belli bir yönde oluş; Allah hakkında bir yön tayin etme.

cilve-i ferdiyet

  • Bir ve benzersiz oluşun görüntüsü.

cilve-i irade / cilve-i irâde

  • İrâde ve kasdı gösteren tezahür ve tecelli. Cenab-ı Hakkın kendi bizzat isteği ve iradesiyle yaptığını gösteren oluş ve intizam, mükemmeliyet.

cismaniyet / cismâniyet

  • Bedenle, maddî vücutla ilgili oluş.

civariyyet

  • Komşuluk, yakınlık, aynı civarda oluş.

cumhur-u muhakkıkin / cumhûr-u muhakkıkîn

  • Hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan seçkin topluluk.

cüz' / جُزْؤْ

  • Bütünü oluşturan parçalardan herbiri.

cüz'iyat tabakatı

  • Küçük varlıklardan oluşan varlık tabakaları.

cüz'iyyet

  • Azlık, cüz'î oluş.

dafef

  • Çoluk çocuğun fazla oluşu.
  • Şiddet.
  • Darlık.
  • Hâcet.
  • Acele etmek.

dagb

  • Harislik, hırslı oluş.
  • Ovmak.

dalliyet / dâlliyet

  • Delil oluş. İsbata vâsıta olmak.
  • Delâlet ediş, delil oluş.

dava-yı i'caz / dâvâ-yı i'câz

  • Mu'cize oluş iddiası.

deccaliyet / deccâliyet

  • Din yıkıcı deccalın ilkeleriyle hareket edenlerin oluşturduğu mânevî şahsiyet.

dehadar

  • Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş. (Farsça)

des'

  • Def'etmek kovmak.
  • Ağız dolusu kusmak.

devair-i masnuat / devâir-i masnuat

  • San'atla yapılmış şeylerin oluşturduğu daireler.

devair-i teşkilat / devâir-i teşkilât

  • Oluşum alanları.

dikkat

  • İncelik, dakik oluş. Ehemmiyet ve kıymet verme.

din

  • Ceza, ivaz.
  • İman ve amel mevzuu olarak insanlara Cenab-ı Hak tarafından teklif olunan Hak ve hakikat kanunlarının hey'et-i mecmuasıdır. Din, kâinatın, dünyanın hayatın ve insanın yaratılış gayeleri ve var oluş şekillerini açıklıyarak, onları mânasızlıktan ve abesiyetten kurtarır. İns

duhul

  • İçeri girme. İçeri dahil oluş.

echeliyyet

  • Çok bilgisizlik. Çok câhil oluş.

ecliyet

  • Cihetiyet, sebebiyet. Sebeb oluş.
  • Sebebiyet, sebep oluş.

edeb-i kelam / edeb-i kelâm

  • Söz güzelliği, söz zarifliği.
  • Edb: İfade arasında bayağı ve çirkin tabirlerin bulunmaması. İfadenin güzel oluşu.

efdaliyet / efdâliyet

  • Faziletli oluş, üstünlük.

efrad-ı beşeri

  • İnsanlığı oluşturan fertler.

ekanim-i selase / ekânim-i selâse

  • Hıristiyanların baba, oğul ve Ruhu'l-Kudüs'ten oluştuğuna inandıkları Allah. Allah, İsa, Ruhu'l-Kudüs üçlüsü.

ekinoks

  • Altı aylık fasılalarla gece ve gündüzün eşit oluşu. (Fransızca)

ekvan

  • (Tekili: Kevn) Alemler. Mahluklar. Varlıklar. Oluşlar.

elzemiyet

  • Çok lüzumlu ve gerekli oluş.

entari

  • Tek parçadan oluşan uzun giysi.

enva-ı tabiin / envâ-ı tâbiîn

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) ashabıyla görüşmüş olan Müslümanların oluşturduğu gruplar.

erbaiyet

  • Dörtlük, dörtlü oluş.

erkan-ı kainat / erkân-ı kâinat

  • Kâinatı oluşturan temel unsurlar.

esnaf-ı salihin / esnaf-ı salihîn

  • Salih kulların oluşturduğu sınıflar.

esnaf-ı tabiin / esnaf-ı tâbiîn

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) ashabıyla görüşmüş, onlardan hadis dinlemiş, ders almış olanların oluşturduğu sınıflar.

evveliyet

  • Evvel oluş.

eyyam-ı şer'iye / eyyâm-ı şer'iye

  • Kur'ân'daki ölçülere uyan günler; gökyüzünde her cismin kendi etrafında dönmesiyle gün, bağlı olduğu sistem etrafında dönmesiyle de yine ona ait sene oluşur. Meselâ Sirius yıldızının bir günü ise bin senedir.

ezeliyet-i madde

  • Maddenin ezelî oluşu.

failiyyet / fâiliyyet

  • İşleyicilik. Müessir olmak. Fâile mensub ve müteallik oluş.

fakdü'l-ahbap

  • Sevgililerin, dostların yok oluşu, onları kaybetme.

faktör

  • Bir sonucu oluşturan unsurlardan her birisi.

fart-ı zeka / fart-ı zekâ

  • Âdetin üstünde, çok ileri zeki olmak. Emsâli bulunmayan zekâvette oluş.

farziyet

  • Farz oluş.

fatanet

  • (Fetânet) Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik.
  • Müteyakkız oluş.
  • Peygamberlerin sıfatlarından biridir.

fec'

  • Bir kimsenin, musibetten dolayı elemli olması.
  • İncinmek.
  • Tasalı olmak, kederli ve hüzünlü oluş.

fena-i mutlak

  • Sonsuz yok oluş.

fenn-i menafiu'l-aza / fenn-i menâfiu'l-âzâ

  • Organların yararlarını inceleyen fen, anatomi; canlıların yapısını ve bu yapıyı oluşturan organları inceleyen bilim dalı.

ferdiyet

  • Birlik, teklik, eşsiz ve benzersiz oluş.

ferdiyet-i rabbaniye / ferdiyet-i rabbâniye

  • Rab olan Allah'ın bir ve benzersiz oluşu.

ferid-i te'lif

  • Edb: Bir cümledeki tertibin mâna çıkmayacak derecede karışık oluşu.

fesad-ı te'lif

  • Edb: Bir cümlede yapılan tertibin mâna çıkmayacak derecede bozuk ve karışık oluşu.

fir'avniyyet

  • Firavun gibi oluş, isyankârlık ile Allah'ı tanımayış. İnat ile Allah'a isyan edip halkı sapık yollara, dalâlete ve dinsizliğe sevke çalışmak.

firaşiyet

  • Karılık.
  • Fık: Birisinin karısı oluş. Zevciyet.

gaybi tevafuk / gaybî tevafuk

  • Gaybî ve mânevî bir yardım sonucu oluşan tevafuk, uygunluk.

giran-seri / giran-serî

  • Kibirlilik, mağrurluk, enaniyetli oluş, kendini beğenmişlik. (Farsça)

gumuz

  • Sözün kapalı ve karışık oluşu.

haber

  • Arapça gramerde, isim cümlesindeki hükmü (iş, oluş veya hareketi) ifade eden kısım.

hadaset

  • Gençlik. Yenilik. Tazelik. Yeniden oluş. Bir şeyin evveli, ibtidası.

hadd-i ekber

  • Man: Bir hükmün veya neticenin mahmulü, yani sıfatı veya hali, oluşu. Büyük kaziye.

hadisat-ı ahkam / hâdisât-ı ahkâm

  • Hükümlere zemin oluşturan hadiseler.

hadisiyet / hadîsiyet

  • Hadîs oluşu.

hafne

  • (Çoğulu: Hafenât) İki avuç dolusu olan şey.

hakikat-i akrebiyet-i ilahiye / hakikat-i akrebiyet-i ilâhiye

  • Cenâb-ı Hakkın insana yakın oluşunun hakikati.

hakimiyyet / hâkimiyyet

  • Hâkim oluş. Hükmediş. Âmirlik. Üstünlük. Müdahale ve rakibi kabul etmemek hali.

haliyet / hâliyet

  • Hâl oluş; durumu beyan ediş.
  • Hâl oluş.

hamiyet-mendi / hamiyet-mendî

  • Hamiyetlilik, hamiyetli oluş. (Farsça)

hamiyetçilik

  • Din gibi mukaddes değerleri ve kendi vatan, aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti içinde oluş.

harabiyet

  • Yok oluş, yıkılış.

harabiyet-i sed

  • Seddin yıkılışı, yok oluşu.

harekat-ı mütehavvile-i hadise / harekât-ı mütehavvile-i hâdise

  • Sonradan var olan değişen hareketler, oluşumlar.

hasılıbilmasdar / hâsılıbilmasdar

  • Masdarla oluşan fiilin uygulanmasından çıkan sonuç.

havz

  • Seri sevk, yeynilik, sür'atli oluş, hızlılık.

hazine-i cevahir

  • Cevherlerden, değerli taşlardan oluşan hazine.

helak / helâk

  • Mahvolma, yok oluş.

helak-ı ebedi / helâk-ı ebedî

  • Sonsuz mahvoluş, bitiş.

helak-i mutlak / helâk-i mutlak

  • Kesin yok oluş.

helaket / helâket

  • Yok oluş.

helaket-i ebediye / helâket-i ebediye

  • Sonsuz mahvoluş.

hem-matla'

  • Güneş ve ay gibi gök cisimlerinin ufakta doğdukları yerin veya zamanların aynı oluşu. Aynı meridyen üzerinde olup ay ve güneşi aynı saatlerde gören ülkeler.

hey'et-i mecmua

  • Bir şeyi oluşturan şeylerin tümü, ferdlerinin tamamı.

heyet

  • Bir şeyi oluşturan unsunlar, bileşenler, genel yapı.

hezme

  • Elle basıldığında veya sıkıldığında oluşan çukur.

hikmet-i bahire / hikmet-i bâhire

  • Ap açık hikmet; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmanın ap açık oluşu.

hikmet-i mutlaka

  • Sınırsız hikmet; yaratılıştaki gaye, herşeyin yerli yerinde ve anlamlı oluşu.

hilkat-i teşekkül

  • Oluşum, yaratılış, şekil olarak yaratılma.

hılt-ı mahmud

  • Vücudun sağlam ve sağlıklı oluşu.

hilv

  • Boş oluş. Boşluk.

hısve

  • (Çoğulu: Haseyât) İki avuç dolusu.
  • Azeryun otu.

hizb

  • Bazı duaların ve ayetlerin bir araya getirilmesiyle oluşan kitap.

hizbü'l-azam-ı kur'ani / hizbü'l-âzam-ı kur'ânî

  • Kur'ân'dan alınmış bazı âyetlerden oluşan dua kitabı.

hüceyre-i beden

  • Bedeni oluşturan hücrecik.

huluvv

  • Boş olmak, hâlî oluş. Boşluk. Boşta olmak.
  • Huk: Tarafların anlaşarak evlilik hayatlarına son vermeleri.
  • Huk: Bir gayr-i menkulün, muayyen bir bedel ile kiralanmış olmasından doğan kiracılık hakkı ve menfaati.
  • Hava parası adıyla verilen meblağ.

humret

  • Utanma duygusundan dolayı yanaklarda oluşan kızarıklık; utanma.

hurfe

  • Mahrumiyet, mahrumluk. Bedbaht oluş.

hurmet-i riba / hurmet-i ribâ

  • Faizin haram oluşu.

hürmet-i riba

  • Ribanın yani faizin haram oluşu.

hürriyet

  • Serbestlik, hür oluş.
  • Adalet kanununda ve te'dibte, başka hiç kimse, kimseye taarruz ve tahakküm etmemesi ve herkesin hukukunun meşru' olarak korunması, herkesin meşru' hareketlerinde tam serbest olması.

husul

  • Olma, oluş.

i'caz / i'câz

  • Mu'cize oluş.

i'caz-ı beyan / i'câz-ı beyan

  • Açıklama ve anlatımın mu'cize oluşu.

i'caz-ı kur'aniye / i'câz-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın mu'cize oluşu.

ibaret / ibâret / عبارت

  • Meydana gelen, oluşan.
  • Oluşan.
  • Meydana gelen, oluşan. (Arapça)

ibaret olan

  • Meydana gelen, oluşan.

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

idabe

  • Edeblilik, terbiyeli oluş.

idam

  • Yok oluş.

idam-ı ebedi / idâm-ı ebedî

  • Dirilmemek üzere yok oluş; âhiret inancı olmadığı için ölümü ebedî yokluğa gitmek olarak görme.

iğlak-ı uslub / iğlâk-ı uslûb

  • Üslubun kapalılığı; ifade tarzının kapalı oluşu, anlaşılmasının zorluğu.

ihdas / ihdâs / احداث

  • Kurma, oluşturma, meydana getirme. (Arapça)
  • İhdâs edilmek: Kurulmak, oluşturulmak, meydana getirilmek. (Arapça)
  • İhdâs etmek: Kurmak, oluşturmak, meydana getirmek. (Arapça)
  • İhdas olunmak: Kurulmak, oluşturulmak, kon (Arapça)

ihtilaf-ı edyan / ihtilaf-ı edyân

  • Dinlerin ayrılıkları, farklı farklı oluşları.

ihtilaf-ı efkar / ihtilâf-ı efkâr

  • Fikirlerin ayrı oluşu.

ihtilaf-ı matali / ihtilâf-ı matâli

  • Ay'ın doğuşunun zaman olarak farklı yerlerde farklı oluşu.

ihtilaf-ı metali / ihtilâf-ı metâli

  • Ay'ın doğuşunun zaman olarak, farklı yerlerde farklı oluşu.

ihtilaf-ı metali' / ihtilâf-ı metali'

  • Güneş, ay gibi gök cisimlerinin ufukta doğdukları yerin farklı oluşu.
  • Ayın doğuş zamanlarının farklı yerlerde farklı oluşu.

iktisam

  • (Kısım. dan) Bölüşmek, paylaşmak.

ılakıye

  • Aşikârelik, açıklık, meydanda oluş.

imkanatından evleviyet olmayan / imkânâtından evleviyet olmayan

  • İhtimallerindeki öncelikleri ayırt edilemeyen; oluşma ihtimallerinde öncelik olmayan.

in'idam / in'idâm

  • Yok oluş.

in'ikad

  • Oluşma, tamamlanma.

inayet-i tamme / inâyet-i tamme

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin eksiksiz ve tam oluşu.

intisak

  • Sıra ile düzgün olma, intizamlı oluş.

inzımam

  • (Zamm. dan) Bir birine ilâve olunmak, katılmak. Yapışmak. Birbiri ile alâkalı oluş.

isbat

  • Bir hastalığın devamlı olması, müzmin oluşu, ayak kaydırma.

islamiyet

  • İslâmlık.
  • İslâm oluş. Teslimiyet, inkıyad, bağlılık, hakka tarafgirlik ve iltizamdır. (İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. Münazarat)

ism-i fail / ism-i fâil

  • Gr. masdarın ifade ettiği iş, oluş veya durumu yapan, yahut taşıyan şahsı bildiren kelimedir, meselâ; kâtip.

ism-i mef'ul

  • Gr. bir iş, oluş ve hareketin kendisine yapıldığı veya tesir ettiği şeyi gösteren kelimedir, meselâ.

istiklal / istiklâl

  • (Kıllet. den) Kendi başına olmak, kimseye bağlı olmayış, müstakil oluş.
  • Az bulma, kâfi görmeme.
  • Rey sahibi olup keyfi iş görme ve başkasının emrine ve fikrine tâbi olmaktan uzak kalma.

istikmal

  • Bir şeyin olgunluğa, kemale erdirilmesi. İkmal etmek. Eksiksiz ve tam oluş, tam ve kâmil olmak.

istikra-i tam / istikrâ-i tâm

  • Tümevarım, endüksiyon; bir bütünü oluşturan parçaların hepsini inceleyerek o bütün hakkında hüküm vermek.

istiksam

  • Yemin teklif etme.
  • Bölüşme, taksim etme, paylaşma.

istiva

  • Müsavi oluş. Temasül.
  • İ'tidal, istikamet ve karar.
  • Kemalin sâbit olması.
  • Kaba kuşluk zamanı.
  • Yükselmek, yüksek olmak. Üstün olmak.
  • İstila eylemek.

ittifaksız

  • Birlik oluşturmamak.

ittihad-ı hakiki / ittihad-ı hakikî

  • Gerçek anlamda birlik oluşturmak.

ittihad-ı menafi'

  • Menfaatlerin bir ve ortak oluşu. İş birliği.

iyas

  • Yeis hali. Ümidsizlik ve kederli oluş.

izafiyye

  • Münasebet. Bağlı oluş. Alâkalılık.

ıztırari / ıztırarî

  • Çaresizlik içinde oluş. Mecburiyet.

izz

  • Kıymet. Değer. Güçlü oluş. Alikadir olmak. Kavi. Şerif. Azim.

kaba necaset / kaba necâset

  • İnsandan çıkınca abdesti veya guslü gerektiren her şey, eti yenmeyen hayvanların, (yarasa hâriç) ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli ile süt çocuğunun pisliği, bevli ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanlar ın kanı ile şarab, leş, domuz eti ve kümes ve yük

kabza

  • Tutacak, tutanak yeri, sap.
  • Bir avuç, bir tutam, bir el dolusu şey.
  • Pençe.

kaf-nun / kâf-nûn

  • Arap alfabesinde yer alan iki harften oluşan ve Allah'ın varlıkları dilediği şekilde yaratmasını ifade eden "kün", yani "ol" emri.

kafile-i ahbab

  • Dostların oluşturduğu topluluk.

kafile-i enbiya

  • Peygamberlerin oluşturduğu topluluk.

kafile-i sıddıkin / kafile-i sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere Allah'a ve peygambere çok sâdık olanların oluşturduğu topluluk.

kangren

  • Hücrelerin ölmesiyle oluşan bir hastalık.

kanun-u emriye-i mu'ciznüma / kanun-u emriye-i mu'ciznümâ

  • Allah'ın emriyle oluşan mu'cizeli kanun.

kanun-u teşekkül

  • Oluşma kanunu.

kanun-u tevafuki / kanun-u tevafukî

  • Tevafuk ve denklik şeklinde oluşan kanun.

kar-azmayi / kâr-âzmayî

  • Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş. (Farsça)

kat'iyy-üd delale

  • Bir ibârenin ifâde ettiği mânaya veya hükme delâletinin kat'i ve şeksiz olması. Delilin kat'i, şüphesiz oluşu.

kat'iyy-ül metin

  • Metnin, ibârenin kat'i ve şüphesiz oluşu. (Ayet gibi)

kat'iyyü'l-metin

  • Metnin (sözün) kesin ve şüphesiz oluşu; ibarenin ilk kaynaktan aynen geldiğinin kesin olarak bilinmesi (meselâ metnin âyet veya hadis olduğu kesin olarak bilinmesi).

katmer

  • t. Bir şeyin kat kat olması.
  • Çok yapraklı oluşu. (Gülün, çiçeğin, böreğin, elbisenin kat kat olduğu gibi.)
  • Kat kat oluş.

kavanin-i teşekkülat / kavânin-i teşekkülât

  • Allah'ın varlıkları yaratmada ortaya koyduğu kanunlar; oluşum kanunları.

kavanin-i teşkiliye / kavânîn-i teşkiliye

  • Oluşma, meydana gelme kanunları.

kavim

  • Aynı ırka mensub olanların oluşturduğu topluluk.

kavm

  • Kavim, aynı ırka mensub olanların oluşturduğu topluluk.

kayyum

  • Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kaim, dâim ve var olan Allah (C.C.). Bütün eşyanın ancak kendisi ile kaim olduğu Cenab-ı Hak.

kayyumiyet

  • Allah'ın ezelî ve ebedî oluşu, dâimî mevcudiyeti, bâkiliği.

kaziye-i şartiye

  • İki cümleden oluşan ve bir cümledeki hükmün diğer bir cümledeki şarta bağlı olduğu önerme.

kaziye-i vahide / kaziye-i vâhide

  • Tek bir hükümden oluşan önerme.

kef

  • Elin iç tarafı. Avuç.
  • Ayağın altı, tabanı.
  • Avuç dolusu.

kefaet

  • Denklik. Denk olmak. Beraberlik. Bir şeye yeterlik. Küfüv oluş.
  • Fık: Evlenen erkeğin, alacağı kadına neseb, diyanet, hürriyet ve mal hususlarında müsâvi ve daha üstün olması hususu. (Bunun en mühimmi de diyânet noktasındadır.)

kemal-i kudret ve hikmet / kemâl-i kudret ve hikmet

  • Allah'ın kudret ve hikmetinin eksiksiz ve mükemmel oluşu.

kemal-i liyakat / kemâl-i liyakat

  • Tam anlamıyla layık oluş.

kemmiyet

  • (Kemiyet) Miktar, sayı, nice oluş. Az veya çok oluş.

kerahet

  • İğrenme, iğrençlik, mekruh oluş. İslâmiyetçe iyi sayılmayan şey.
  • İstenmiyerek, zorla.
  • Fık: Şer'an yapılmaması sevablı ve hayırlı olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması.

kerahiyyet

  • Mekruh oluş. Kerih ve çirkin olan işin hâli.

kesret daireleri

  • Çokluk daireleri; sayısız varlıklardan oluşan daireler.

kesret tabakatı

  • Sayısız varlıklardan oluşan âlemler.

kesret-i etba'

  • Tâbi olanların çokluğu. Tarafdarların kesretli oluşu.

kevni / kevnî

  • Oluşa ait ve müteallik. Kâinat ilmine dair. Varlıkla alâkalı.

keyfiyet-i teşekkül

  • Oluşumun niteliği, şekli.

kibriya-yı azamet / kibriyâ-yı azamet

  • Zât ve sıfatların büyüklüğün sonsuz ve daimî oluşu.

kıdem

  • Öncelik ve eskilik.
  • Evveli bulunmamak. Ezeli olmak.
  • Başkasından daha önce olmak. Zamanca daha evvelki olmak. Rütbece daha yüksek olmak.
  • Cenab-ı Hakkın "Kıdem" sıfatı, yâni; ebedî ve ezelî oluşu.

kitabet-i fıtriye

  • Fıtri olan yazılmış şeyler.
  • Kâinat sahifelerinin kitab gibi oluşu.

komünist komitesi

  • Komünizmi yaymak için oluşturulan gizli birlik.

küçük sözler

  • Sözler kitabı içerisinden alınmış olan bazı bölümlerden oluşan kitapçık.

küll / كُلّ

  • Parçalardan oluşan bütün.

kurb

  • Yakınlık. Yakında oluş. Yakın olmak. Yakınlık kazanmak. (Zamanda, mekânda, nisbette, hatvede ve kuvvette kullanılır.)
  • Tıb: Böğür. Karnın yumuşaklığına kadar olan yer.

küreviyat

  • (Tekili: Küreviyet) Küre gibi oluşlar. Küreler. Yuvarlaklıklar.

küreviyet

  • Yuvarlaklık. Küre gibi oluş.

küreviyet-i arz

  • Dünyanın yuvarlaklığı, küresel oluşu.

levh-i mahv

  • Mahvolma levhası, bir şeyin harab oluşu ve yıkılışını gösteren manzara.

ma'budiyyet

  • Mâbud oluş. Kendine ibâdet edilmeğe lâyık olan, ki bu sıfat ancak Allah'a mahsustur. Uluhiyyet.

ma'deniyat

  • Madenî oluşlar. Madenler. Madenden çıkan şeyler. Maden ilmi.

ma'kuliyet

  • Akla uygunluk, mantıki oluş.
  • Menkul olmayış.

maani-i mütezahime / maâni-i mütezahime

  • Birbiriyle yarışan izdiham oluşturan mânâlar.

madde-i unsuriye

  • Bir varlığı oluşturan temel madde, element.

madumiyet / mâdumiyet

  • Yokluk, yok oluş.

mahmul

  • Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış.
  • Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil.
  • Man: Müsned, haber. "İnsan nâtık" cümlesinde "İnsan" mevzu, "nâtık" mahmuldur.

mahzeniyet

  • Hazine değerinde oluş, kıymetlilik, stok değeri.

mahzuniyet

  • Mahzunluk. Kederli ve kaygılı oluş. Üzüntülü olma.

manevi i'caz / mânevî i'câz

  • Mânevî mu'cizelik; Kur'ân'ın mânâ bakımından mu'cize oluşu.

mani-i akli / mâni-i aklî

  • Aklen oluşan engel.

mazmaza

  • Gusül veya abdest alırken, elleri yıkadıktan sonra üç kere ağız dolusu su alıp ağızda çalkalamak.

medar-ı sıdk ve kizb

  • Doğruluk ve yalana zemin oluşturacak şey.

medeni-i bittab'

  • Doğuştan, yaradılıştan huyları ile medeni oluş.
  • Cenab-ı Hakkın yaratması ile tab'an iyi huylu, kibar, faziletli kimse.

mehd-i teşekkül

  • Teşekkül beşiği, oluşum yeri, yatağı.

mekanizma

  • Lât. Bir şeyin makina kısmı.
  • Mc: Oluş ve işleyiş. Meydana çıkış.

memduhiyyet

  • Makbul oluş. Makbullük. Beğenilmiş oluş.

memnuiyyet

  • Yasaklık. Haram veya yasak oluş.

memnuniyyet

  • Mesrur oluş. Şâdlık. Mesruriyet.

mensubiyyet

  • Mensubluluk, ilgili, bağlı oluş. Alâkalı bulunuş.

mer'iyyet

  • Mer'î oluş. Makbul olma. Muteber olma. Hükmü geçer olma.

merbutiyyet

  • Bağlılık. Mensub oluş. Mensubiyyet. Eklilik.

merhaba

  • Şâdlık, neşeli oluş.
  • Genişlik, vüs'at.
  • Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, "rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz" mânasında söylenir.
  • Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır.

merhametşiari / merhametşiarî

  • Merhametlilik, merhametli oluş. (Farsça)

meriyyet / merîyyet

  • Yürürlükte oluş, görünürlük.

mes'uliyet

  • Mes'ul olma hâli. Yaptığı iş ve hareketten hesap vermeğe mecbur oluş.

meşhudiyyet

  • Gözle görüş. şâhid oluş. şâhidlik.

meskeniyet

  • Mesken oluş. Sâkin olup durulacak yer olmak.

meşkukiyet

  • Şüphelilik. Şüpheli oluş.

mesruriyet

  • Sevinçlik. Sürur içinde oluş. Dileğine ermiş olanın hâli.

meşruta

  • Bir kimseye veya bir zümreye bırakılmış, bazı şartlara bağlı oluş.
  • Sahibi tarafından veresesine satılmamak şartiyle bırakılmış ev vesaire.

metbuiyyet

  • Kendine uyulmaklık. Başkasının kendisine tâbi olması. Birisine tâbi oluş.

mevcudat-ı havaiye / mevcudât-ı havâiye

  • Havadan oluşan varlıklar.

mevleviyyet

  • Mevlevilik. Mevlevi tarikından olmak.
  • Mollalık.
  • Müderrislikten sonra gelen ilmiye sınıfından oluş.
  • Eyâlet kadılığı; yani, bir eyâletin bütün hukuki ve kazai işlerine bilfiil bakan kadı. "Mevâli" de denir.

mil'e

  • Dolu, dolusu.
  • Cemaat.
  • Havuz.

mila

  • Bir kap dolusu nesne.

muallekiyyet

  • Muallak olma, askıda oluş, boşta durma.

mübayenet-i cevheriyye

  • Her nev'in cevherinin ve fıtrat-ı asliyesinin birbirinden farklı ve ayrı oluşu. Cevherdeki farklılık.

mücahede-i ruhi / mücahede-i ruhî

  • Ruhen mücâhede içinde oluş.

müdd

  • İki avuç dolusu kadar bir ölçü. Ağırlıkça da 875 gr. kadardır.

müdevveriyet-i arz

  • Dünyanın yuvarlaklığı, yuvarlık oluşu.

mudga

  • Et parçası; embriyo; döllenmiş hücrenin, bütün organlar oluşuncaya kadar geçirdiği dönem.

muhaliyet / muhâliyet

  • İmkânsız oluş.

muhassal-ı mazbut

  • Elde tutulacak şekilde var olan, oluşan.

muhit-i zamani ve mekani / muhît-i zamânî ve mekânî

  • Zaman ve mekân itibariyle oluşan şartlar, ortam, çevre.

mühr-ü vahdaniyet / mühr-ü vahdâniyet

  • Allah'ın bir oluşu, ortağının bulunmayışını gösteren mühür.

mukaddime-i temsiliye

  • Temsilden oluşan giriş.

mukaseme

  • (Kısm. dan) Paylaşma, bölüşme, taksim etme.

mukasım

  • (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen, taksim eden.

mükellefiyet

  • Mecburiyyet. Bir işi yapmağa vazifeli oluş. Bir işi terk edememek hâli. Mükellef oluş.
  • Mükellef olma, yükümlülük, görevli oluş.

mül'aka

  • Bir kaşık dolusu miktar.

mumya

  • Uzun müddet çürümemesi için ilâçlanmış ölü. İnsan ve hayvan ölüsünün kurusu. (Farsça)
  • Çok zayıf (kimse). (Farsça)

münasebet geldi

  • İlgisi, alâkası geldi; gerekçe oluştu.

münevveriyet

  • Nurlu oluş, münevverlik. Aydınlık.

müpteda / müptedâ

  • (Ar. gr.) İsim cümlesinde haberin (yüklemin) anlattığı iş, hareket veya oluşu taşıyan ve onlara konu teşkil eden isimdir.

müreccahiyet

  • Üstünlük, müreccah oluş.

mürekkeb / مركب / مُرَكَّبْ

  • Oluşan, bileşen. (Arapça)
  • Mürekkep. (Arapça)
  • Birkaç şeyden oluşturulan.

mürekkebat / mürekkebât

  • Bir bütünü oluşturan parçalar.

mürekkep

  • Bir araya gelmiş, birlik oluşmuş.

müşatare

  • Uzaklık. Iraklık.
  • Bir şeyi yarı yarıya bölüşme. Paylaşma.

müsellemat-ı bedihiyat / müsellemât-ı bedihiyat

  • Apaçık oluşları sebebiyle itirazsız kabul edilen şeyler.

müstaksim

  • (Kısım. dan) Bölüşen, pay eden, taksim eden.
  • (Kasem. den) Yemin isteyen.

müşti

  • Bir avuç dolusu.

mütekasım

  • (Çoğulu: Mütekasımîn) (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen. Bir şeyi paylaşanların beheri.

müteşekkil / متشكل / مُتَشَكِّلْ

  • Meydana gelmiş, oluşmuş.
  • Şekillenmiş, oluşmuş.
  • Oluşmuş, teşekkül etmiş. (Arapça)
  • Şekillenen, oluşan.

muvazenat / muvâzenat

  • Dengeli ve ölçülü oluşlar.

na-şadi / na-şadî

  • Hüzünlü ve kederli oluş, gamlılık. (Farsça)

nasiyye

  • Nass oluş. Kat'ilik, şüphesizlik, kesinlik.

nedametkari / nedametkârî

  • Pişmanlık, nâdim oluş. (Farsça)

nefean li-l-umum

  • Herkes için faydalı oluş.

nehem

  • (Nehim - Menhum) Aç gözlü oluş. şikemperver olmak. Doymak bilmemek. Bir şeye çok düşkün, şehvetli, haris.

neşr-i suhuf

  • Sahifelerin neşri.
  • Haşirde, insanların hesab görülmek için dirildiklerinde amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin amelinin belli oluşu.

nimetiyet / nîmetiyet

  • Nimet oluş, nimetlik.

pak-dameni / pak-damenî

  • "Eteği temiz oluş" (Farsça)
  • Mc: Namusluluk. (Farsça)

peyda eden / peydâ eden

  • Oluşturan, kuran.

peyda etme

  • Oluşma, meydana gelme.

ra'de

  • Muztarib oluş, azablı ve sıkıntılı hâl. (Rı'de şeklinde de okunur)

rahat-ı kalb

  • Kalb rahatlığı, kalbin huzurlu ve tasasız oluşu.

rahmaniyyet

  • Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu. (Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıym

rehn

  • Sâbit ve dâim olmak.
  • Devamlı oluş.
  • Hapsetmek.

rekaket

  • Kekeleme, dil tutukluğu.
  • Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak.
  • Zayıf ve ince olmak, yufka olmak.
  • El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak.
  • Gevşeklik, zayıflık, dermansızlık.

rekat / rekât

  • Namazda bir kıyam, bir rüku' ve iki secdeden oluşan bölüm.

revan-ı tabiat

  • Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu.

rüchaniyet

  • Üstün oluş, rüçhanlık, daha mühim olma hali.

rüsuhiyet

  • Rüsuhluluk, rüsuhlu oluş.

saadet / saâdet

  • Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.

sadıkıyyet

  • Sâdık oluş, sâdıklık.

saff-ı sahabe

  • Hz. Muhammed'i görmüş ve onun sohbetinde bulunmuş olan mü'min kimselerin oluşturduğu ilk insanlar.

şahid-i vahdaniyet / şahid-i vahdâniyet

  • Allah'ın bir ve tek oluşunu gösteren şahid, delil.

şahs-ı manevi / şahs-ı mânevî

  • Mânevî şahıs, tüzel kişilik; belli bir ideal ve gaye etrafında bir araya gelen topluluğun oluşturduğu mânevî şahsiyet ve ortak kimlik.

şahs-ı manevi-i al-i beyt / şahs-ı mânevî-i âl-i beyt

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) neslinden gelenlerin oluşturduğu manevî şahsiyet.

şahs-ı manevi-i dalalet / şahs-ı mânevî-i dalâlet

  • İnkârcılığı yaymaya çalışan kişilerden oluşan manevî kişilik.

şahsımanevi / şahsımânevî

  • İnsanların bir araya gelip oluşturdukları mânevî kişilik.

şahsiyet-i maneviye / şahsiyet-i mâneviye

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik; Sahabe mânâsını oluşturan ortak kimlik, ortak mânâ.

sal'

  • Baş tepesinin saçsız oluşu, kellik.

salahat / salâhat

  • Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli.
  • Dindarlıkta çok ileri olma hâli, günahsız ve temiz oluş.

san'at-ı eşya

  • Varlıkların san'atlı oluşu.

san'avi / san'avî

  • (San'aviye) San'atlı oluş. San'ata mensub. Muntazam yapılı.

sani'iyyet

  • Ustaca ve tertibli yapıcı oluş. Sâni'lik.

sathiyet-i arz ve deveran-ı şems

  • Yeryüzünün düz oluşu ve güneşin dünya etrafında dönmesi.

sebeb-i kıymet

  • Değerli oluş sebebi.

sebeb-i teşkil-i enva / sebeb-i teşkil-i envâ

  • Türlerin oluşum sebebi.

selam

  • Ayıplardan, âfetten sâlim oluş. Selâmet, emniyet. Sulh. Asâyiş. Bütün korktuklarından emin olma.
  • Allah'ın (C.C.) rızasına erişmek için mü'minlerin birbirlerine yaptığı dua. Mü'minler birbirleriyle karşılaştıklarında büyük küçüğe; yürüyen durana; azlık çokluğa; hayvan veya vasıta üzer

selamet-i millet / selâmet-i millet

  • Milletin selâmeti, esenliği, güven içinde oluşu.

şell

  • Seyrek seyrek dikmek.
  • Çolak.
  • Çolaklık. Kolun eğri oluşu.

serbestiyet

  • Serbestlik. Serbest oluş. (Farsça)

şeriat-ı iradiye

  • Allah'ın iradesiyle oluşan şeriat, tabiat kanunları.

serra

  • Kolaylık, rahatlık, genişlik.
  • Sevinçli oluş.
  • Bolluk.

seyl-i şuunat / seyl-i şuûnât

  • Olayların, oluşumların akışı, seli.

sıddikiyet / sıddîkiyet

  • Sadâkat ve doğrulukta en ileri oluş. Çok sâdık olma hâli. Velilik mertebesinin nihâyeti. Peygamberlik mertebesinin bidâyeti olan makam.
  • Aşere-i Mübeşşere'nin birincisi ve ilk halife olan Hz. Ebubekir'in (R.A.) nâmı ve sıfatıdır.
  • Çok doğru olup, hiç yalan söylememek.

sıdk u selamet / sıdk u selâmet

  • Doğruluk ve selâmetlik için oluş.

sıdk-ı cenan

  • Kalblerin sâdık oluşu, sadakatlı.

sıgar

  • Çocukluk hali. Küçüklük. Zelli oluş.

sikke-i vahdaniyet / sikke-i vahdâniyet

  • Allah'ın bir ve benzersiz oluşunu gösteren damga.

silsile-i azam

  • Büyük silsile, ard arda gelen şeylerin oluşturduğu büyük sıra.

silsile-i emsal

  • Benzer unsurların oluşturdukları silsile.

sima-yı istidadiye-i hususiye

  • Bir insanda özel yeteneklerin oluşturduğu yüz.

sırr-ı i'caz-ı kur'an / sırr-ı i'câz-ı kur'ân

  • Kur'ân'ın mu'cize oluşunun sırrı, espirisi.

sırr-ı i'cazi / sırr-ı i'câzî

  • Mu'cize oluşuna dair sırrı.

sübut / sübût

  • Sâbit, berkarar ve pâyidar olup durmak. Oynak ve müteharrik olmamak. Kat'i olarak meydana çıkmak. Sâbit oluş.
  • Sabit oluş, kesinleşme.

suğra / suğrâ

  • Küçük önerme; kıyası oluşturan önermelerden birisidir. Kıyasın sonuç önermesinin öznesi olan küçük terim bu küçük önermede bulunur.

suikasd / sûikasd

  • Maksadın kötü oluşu, öldürme teşebbüsü.

sure / sûre

  • Kurânın âyetlerden oluşan her bir bölümü.

suret-i teşekkül / sûret-i teşekkül

  • Oluşum şekli, formatı.

şuubat-ı heyet-i içtimaiye / şuubât-ı heyet-i içtimâiye

  • Sosyal yapının dalları, toplumsal yapıyı oluşturan kesimler.

taalluk

  • Bağlılık. Münasebet. Alâkalı oluş. Ait olma.
  • Dünya alâkası.
  • Sevme.

taazzuv / تعضو

  • Şekillenme, biçim alma, organ oluşturma. (Arapça)

tabaka-i mesturiyet

  • Gizlilik tabakası. Örtülü oluş.

tabakat-ı arz

  • Yeryüzünü oluşturan tabakalar.

tabakat-ı kesret

  • Çokluk tabakaları; sayısız varlıklardan oluşan tabakalar.

tabur / طَابُورْ

  • Bölüklerden oluşan askerî birlik.
  • Dört bölükten oluşan askeri birlik.

tahakkuk-u hakaik

  • Gerçeklerin oluşması, meydana gelmesi.

tahtiyet

  • Alt oluş.

taife-i beşeriye

  • İnsanlardan oluşan topluluk.

taife-i enbiya

  • Peygamberlerin oluşturduğu topluluk.

taife-i sıddıkin / taife-i sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere, Allah'a ve peygambere çok sâdık olanların oluşturduğu topluluk.

taksim / taksîm / تَقْس۪يمْ

  • Bölüştürme.
  • Bölüştürme.

taksim etmek

  • Bölüştürmek.

taksim olunan

  • Bölüştürülen.

taksim-i umur / taksîm-i umûr / تَقْس۪يمِ اُمُورْ

  • İşleri bölüştürme.

taksimat / taksîmât / تَقْس۪يمَاتْ

  • Bölüştürmeler.

tarih-i tabii / tarih-i tabiî

  • Tabii bir tarih; yaratılış, oluş tarihi.

tasni' / tasnî' / تصنيع

  • Yapma. (Arapça)
  • Uydurma. (Arapça)
  • Tasnî' olunmak: Yapılmak, oluşturulmak. (Arapça)

tastir

  • Yazı yazıp satırlar oluşturma.

tebayün-ü efkar / tebâyün-ü efkâr

  • Fikirlerin birbirinden farklı oluşu.

tehalüf-ü meşarib / tehâlüf-ü meşârib

  • Meşreplerin, metotların birbirinden farklı oluşu.

tehalüf-ü ukul

  • Düşüncelerin farklı oluşu.

tehlike-i maneviye / tehlike-i mâneviye

  • Mânevî tehlikeler; imanî noktalarda oluşacak kayıplar.

tekasüm

  • (Kasem. den) Andlaşma.
  • Bölüşme.

tekevvün / تكون

  • Oluşum, oluşma. (Arapça)
  • Tekevvün etmek: (Arapça)
  • Oluşmak. (Arapça)
  • Meydana gelmek, olmak. (Arapça)

tekevvünat / tekevvünât / تكونات

  • Oluşumlar, oluşmalar. (Arapça)

tekevvüni / tekevvünî

  • Tekevvüne ait. Oluşla, hâdisatla alâkalı.

tekvini / tekvinî

  • Yaradılışla ilgili, var oluşla ilgili.

temahhuz

  • (Temahhud) Doğum sancısı çekmek.
  • Hayvanın gebe oluşu.
  • Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi.
  • Fitne çıkarma.

tenezzüh-ü zati / tenezzüh-ü zâtî

  • Kendi zatında her türlü kusur ve noksandan uzak ve temiz oluş.
  • Zata mahsus tenezzüh. Yani zatının bütün noksan sıfatlardan, kusurlardan temiz ve uzak oluşu.

terekküb / تركب

  • Oluşma, meydana gelme.
  • Oluşum. (Arapça)
  • Bileşim. (Arapça)
  • Terekküb etmek: Oluşmak. (Arapça)

terekkübat / terekkübât / تركبات

  • Oluşumlar. (Arapça)

terekküp eden

  • Oluşan, meydana gelen.

teressüb

  • Dibe çökme, tortu oluşturma.

tereşşüh

  • Sızıp gelme, oluşma.

terkib-i mezci / terkib-i mezcî

  • (Ar. gr.) İki kelimeden oluşan ve bir isme delalet eden lâfız, Çanakkale gibi.

terkipsiz

  • Müstakil, birkaç şeyin bileşiminden oluşmayan.

tesamu-u umumiye / tesâmu-u umumîye

  • Genel duyuş, halkta oluşmuş yaygın kanaat.

teşekkül / تشكل / تَشَكُّلْ

  • Şekillenme, oluşma.
  • Kuruluş, oluşum.
  • Oluşma, oluşum. (Arapça)
  • Teşekkül etmek: Oluşmak. (Arapça)
  • Şekillenme, oluşma.

teşekkül etme

  • Oluşma, meydana gelme.

teşekkül etmek

  • Oluşmak, şekillenmek.

teşekkül-ü enva / teşekkül-ü envâ

  • Canlı türlerinin oluşumu.

teşekkül-ü ervah / teşekkül-ü ervâh / تَشَكُّلُ اَرْوَاحْ

  • Ruhların şekillenmesi, oluşması.

teşekkülat / teşekkülât

  • Oluşumlar.
  • Şekillenmeler, oluşmalar.

teşekkülat-ı arziye / teşekkülât-ı arziye

  • Dünyanın oluşum devreleri.

teşelşül

  • (Çoğulu: Teşelşülât) Suyun yüksek bir yerden aşağı şarıltı ile dökülmesi, çağlayan oluşturması.
  • Soğuk su banyosu yapma, duş yapma.

teşkil / teşkîl / تشكيل / تَشْك۪يلْ

  • Biçimlendirme, oluşturma.
  • Şekillendirme, oluşturma. (Arapça)
  • Kurma. (Arapça)
  • Teşkîl edilmek: Kurulmak. (Arapça)
  • Teşkîl etmek: Oluşturmak. (Arapça)
  • Şekillendirme, oluşturma.

teşkil eden

  • Oluşturan.

teşkil etme

  • Oluşturma, meydana getirme.

teşkil etmek

  • Oluşturmak.

teşkil eyleyen

  • Oluşturan, meydana getiren.

teşkil-i ceset

  • Cesedi oluşturma, meydana getirme.

teşkil-i eşya

  • Varlıkların oluşması, meydana gelmesi.

teşkilat / teşkilât

  • Meydana gelme, oluşma.

teşkilat-ı nuraniye ve mühimme / teşkilât-ı nuraniye ve mühimme

  • Nurlu ve önemli oluşum.

teşkilce

  • Meydana gelişiyle, oluşuyla.

teslim-i kalb ve vicdan

  • Kalbin ve vicdanın teslim oluşu.

tevafuk

  • Birbirine uygunluk. Muvâfık oluş. Rast gelme hali. Nizamlanmış biçimde birbirine uygun olmak.

tezadd-ı tabi' / tezadd-ı tâbi'

  • Sonradan gelenin, tâbi olanın zıt olması. Tâbi olanın zıt oluşu.

tezahürat / tezâhürât / تظاهرات

  • Ortaya çıkışlar, oluşlar. (Arapça)
  • Destekler. (Arapça)

tezauf / tezâuf

  • Kat kat oluş.

tufuliyyet

  • (Tufulet) Çocukluk. Küçüklük. Yavru oluş.
  • Ter u tazelik.

uful

  • Gurub, batış. Gözden kayboluş. Görünmez olmak.
  • Mc: Ölmek.

uluhiyet-i mutlaka

  • Kayıt altında olmayan, mutlak uluhiyet. Ancak bir tek İlâhın mâbud oluşu.

ümmiyet

  • Ümmi oluş. Ümmi kimsenin hali. Okur-yazarlığı olmamak.

umur-u kevniye

  • Kâinatla, oluşla ilgili şeyler, işler.

ünuset

  • Dişilik. Müennes oluş.

ünvan-ı haşmet / ünvân-ı haşmet

  • Görkem ve heybetli oluşu ifade eden isim.

uzviyet

  • Uzuv oluş. Canlılık. Canlı uzva ait.

vacibiyet / vâcibiyet

  • Varlığının zorunlu oluşu.

vahdaniyet / vahdâniyet

  • Allah'ın bir ve benzersiz oluşu ve ortağının bulunmayışı.

vahdet-i hakiki / vahdet-i hakikî

  • Allah'ın gerçek anlamda tek oluşu.

vahdet-i mutlaka

  • Sınırsız birlik; Allah'ın mutlak anlamda bir ve tek oluşu.

vahdet-i vücud

  • Varlıkların tek asıldan çıkma inanışı.. Tasavvufî bir görüş. Varoluşun tek kaynağa bağlılığı.

vahdetü'l-mevcud

  • "Yaratıcı, kâinatı oluşturan varlıkların toplamıdır. Allah da kâinat da birdir. Tek olan ilâh kâinatın bütünüdür" şeklinde kâinat hesabına Allah'ı inkâr eden materyalist felsefî düşünce sistemi.

vakar

  • Ağırbaşlılık. Halim ve heybetli oluş. Nâmusu muhafazayı mucib haslet. Temkinlilik. Azamet ve izzet.

vecazet

  • Sözün veciz oluşu. Kelâmın kısa oluşu.

vefk-i müselles

  • Üçlü vefk; bir âyet veya ibarenin ebced ve cifir değerleri esas alınarak, dağıtıldığı ve üç rakamının karesi biçiminde dokuz küçük kareden oluşan tılsımlı kare alan.

velediyet

  • Birisinin evlâdı olma hâli. Çocuk oluş.
  • Birinin çocuğu oluş, Hıristiyanların isa aleyhisselâma hata ile "Allahın oğlu" demeleri.

vücub ve vahdaniyet-i ilahiye / vücub ve vahdâniyet-i ilâhiye

  • Allah'ın birliği ve varlığının zorunlu oluşu.

vücub-u kat'i / vücub-u kat'î

  • Kesin zorunluluk; kesin ve şüphesiz farz oluş.

vücub-u vahdet

  • Allah'ın birliğinin zorunlu oluşu.

vücub-u vücud / vücub-u vücûd / vücûb-u vücud

  • Allah'ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması.
  • Allah'ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması.
  • Varlığının zorunlu oluşu ve var olmak için bir sebebe ihtiyacının olmayışı.

vücub-u vücud ve vahdet

  • Allah'ın varlığının zorunlu oluşu ve birliği.

vücub-u zekat / vücub-u zekât

  • Zekâtın farz oluşu.
  • Zekâtın vacib, şart oluşu.
  • Verilmesi Allah tarafından emredilmiş olan zekât.

vücud / vücûd / وجود

  • Varlık, var oluş.
  • Varlık, var oluş.
  • Varlık. (Arapça)
  • Beden. (Arapça)
  • Var oluş. (Arapça)
  • Vücûd bulmak: Meydana gelmek, oluşmak. (Arapça)

vücud ve vahdaniyet-i ilahiye / vücud ve vahdâniyet-i ilâhiye

  • Allah'ın varlığı, bir ve benzersiz oluşu.

vücuda gelen

  • Oluşan, meydana gelen.

vücuda gelme

  • Oluşma, meydana gelme.

vücuda getirilme

  • Meydana getirilme, oluşturulma.

vücuda getirmek

  • Oluşturmak, meydana getirmek.

vücudu

  • Varlığı, var oluşu.

vücudun vücudu

  • Varlık özelliğinin var oluşu.

vuhufet

  • Kılın yumuşak ve çok siyah olması.
  • Çok fazla kıllı oluş, çok kıllılık.

vuku / vukû

  • Oluş, meydana gelme.

vuku'

  • Düşme, rastlama.
  • Olma, oluş.
  • Gidip çatma.
  • Bir hadisenin çıkış şekli, cereyânı.

vuku'-i hal / vuku'-i hâl

  • Bir hâdisenin çıkış ve oluş şekli.

vukuat / vukûât

  • Oluşlar, hâdiseler.

yegane-gi / yegâne-gî

  • Teklik, yegâne ve tek oluş. (Farsça)

yek

  • Bir, münferid. (Farsça)
  • Bir oluş, birlik. (Farsça)

zaal

  • Şâdlık, neşeli oluş, neşat.

zabıtname / zabıtnâme

  • Olay yerinde ilgili kimselerin olayın oluş şeklini kaydettikleri kâğıt.

zabt-name / zabt-nâme

  • Hâdise veya vak'a yerinde alâkalı kimselerin hâdisenin oluş şeklini imzâ altında kaydettikleri kâğıt. Zabıt tutulan kâğıt. (Farsça)

zekavet / zekâvet

  • Zeki oluş. Zeyreklik. Çabuk anlama ve kavrama. Keskin anlayış.

zemin hazır etmek

  • Yer hazırlamak, uygun ortam oluşturmak.

zerrat-ı taamiye / zerrât-ı taâmiye

  • Yiyecekleri oluşturan atomlar.

zerrat-ı vücud / zerrât-ı vücûd

  • Bedeni oluşturan zerreler, atomlar.

zeval / zevâl / زوال

  • Yok olma, yok oluş. (Arapça)
  • Batma. (Arapça)
  • Öğle. (Arapça)

zevciyyet

  • Kocalık, karılık. Eşlik. Karı ve koca oluş.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın