LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ol kelimesini içeren 515 kelime bulundu...

acbüzzeneb

  • Ölümden sonra dirilişin tohumu sayılan madde.

adem-i vücud

  • Olmama.

adem-i vuku

  • Olayın meydana gelmemesi.

ahval-i adiye / ahvâl-i âdiye / احوال عادیه

  • Olağan haller.

ala-kadr-il-imkan / alâ-kadr-il-imkan

  • Olabildiği kadar. İmkânı nisbetinde.

alakadrilimkan / alâkadrilimkân / علاقدرالامكان

  • Olabildiğince. (Arapça)

alem-i berzah / âlem-i berzah

  • Öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi.

alem-i kevn ü fesad / âlem-i kevn ü fesâd

  • Oluşumlar ve bozulmalar dünyası, icatlar ve tahripler âlemi.

alem-i kevn ve fesad / âlem-i kevn ve fesad

  • Oluşlar ve yok oluşlar dünyası.

arasat / arasât

  • Ölümden sonraki dirilme yeri.

arasat meydanı / arasât meydanı

  • Öldükten sonra insanların ve diğer canlıların diriltilip toplanacakları meydan. Buraya mevkıf ve mahşer de denir.

asar-ı mu'cize / âsâr-ı mu'cize

  • Olağanüstü eserler, mu'cize eserler.

asla

  • Olması imkânsız.

ateş-i seyyal-i memat / ateş-i seyyâl-i memat

  • Ölümün akışkan (akıcı) ateşi.

atım / âtım

  • Ölen, mahvolan.

ayar-dan

  • Ölçüden anlar, değerbilir. (Farsça)

ayn-ı kemal / ayn-ı kemâl

  • Olgunluğun, mükemmelliğin ta kendisi.

azrail

  • Ölüm meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de "melek-ül mevt: Ölüm meleği"dir. Yeryüzünde hayatın var olması, insanın yaratılışı tesadüfle açıklanamıyacağı gibi, ölüm de tesadüfle açıklanamaz. Hayatı yaratan ölümü de yaratmıştır. Hayat gibi ölüm
  • Ölüm meleği.

ba'del-memat

  • Ölümden sonra.

ba'delmemat

  • Öldükten sonra.

ba'delmevt

  • Ölümden sonra.

ba's-ü ba'd-el mevt

  • Öldükten sonra tekrar dirilmek, diriltmek.

ba's-ü ba'del mevt

  • Ölüm sonrası diriliş.

ba's-ul emvat

  • Ölmüşlerin dirilmesi.

ba'sü ba'de'l-mevt

  • Ölümden sonra yeniden dirilme.

ba'sü ba'del mevt

  • Öldükten sonra âhirette tekrar diriltilme.

ba'sü ba'del-mevt

  • Ölümden sonra yeniden diriltilme.

ba'sü ba'delmevt

  • Ölümden sonra yeniden dirilme.

ba'sü bade'l-mevt / ba'sü bâde'l-mevt

  • Öldükten sonra tekrar diriltme.

ba'süba'delmevt / بعث بعد الموت

  • Ölümden sonra diriliş. (Arapça)

bab-ı ihya ve imate / bâb-ı ihya ve imate

  • Öldürmek ve diriltmek bahsi ve mevzuu.

badelmemat / bâdelmemat / bâdelmemât

  • Öldükten sonra.
  • Ölümünden sonra.

badelmevt / bâdelmevt

  • Ölümden sonra.

bais / bâis

  • Ölüleri diriltecek olan ve peygamber gönderen.

bakileştirmek / bâkileştirmek

  • Ölümsüzleştirmek, devamlı hale getirmek.

başed

  • Olur, ola... (Farsça)

basübadelmevt

  • Ölemden sonra diriliş.

belağat-i harikulade / belâğat-i harikulâde

  • Olağanüstü söyleyiş güzelliği.

belki / بلكه

  • Olabilir, belki. (Farsça - Arapça)

ber-vech

  • Olduğu gibi, aynen. (Farsça)

berzah alemi / berzah âlemi

  • Öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi.

bila / bilâ

  • Olmayarak, sahib olmıyan "...sız,...siz" mânâları yerine kullanılan edattır. Kelimenin başına getirilerek menfi mânâ hasıl olur.

bilfarz

  • Olduğunu kabul ederek. Farzolarak.

bilfarzımuhal

  • Olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım.

bint-ül meniyye

  • Ölüm, vefat, mevt.

bostan-ı kemalat / bostan-ı kemâlât

  • Olgunluklar bostanı, mükemmellikler bahçesi; yani mükemmelliklerin yetişip olgunlaşmasına vesile olan ortam.

bürhan-ı inni / bürhan-ı innî

  • Olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi.

camidat-ı meyyite-i samite / câmidât-ı meyyite-i sâmite

  • Ölü ve suskun olan cansız varlıklar.

camiiyet-i harikulade / câmiiyet-i hârikulâde

  • Olağanüstü câmiiyet, mânâ ve özellikçe kapsamlılık.

canbeleb

  • Ölecek halde, canı dudakta.

cellad / cellâd

  • Ölüm cezası verilenleri öldüren kişi.

cenaze / cenâze

  • Ölü.

cesaret-i fevkalade / cesaret-i fevkalâde

  • Olağanüstü cesaret.

cevaz-ı katl

  • Öldürme izni.

defn-i emvat

  • Ölülerin gömülmesi.

defn-i meyyit

  • Ölünün gömülmesi.

deha / dehâ

  • Olağanüstü zekâ sahibi.

deha-i nurani / dehâ-i nuranî

  • Olağanüstü zekâ ve akıl.

delil-i inni / delil-i innî

  • Olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi.

devair-i teşkilat / devâir-i teşkilât

  • Oluşum alanları.

ecel

  • Ölüm vakti.

ecel celladı / ecel cellâdı

  • Ölüm.

ecza-i meyyite-i hamide-i camide-i kesife / ecza-i meyyite-i hâmide-i camide-i kesife

  • Ölü, hissiz, camit ve kesif parçalar.

el-mevtü hakkun

  • Ölüm haktır.

emr-i ademi / emr-i ademî

  • Olması mümkün olan birşeyin sebeblerinden bir veya birkaçını yapmamakla o şeyin olmamasına sebep olmak.

emvat / emvât / اموات

  • Ölüler. Meyyitin çoğulu.
  • Ölüler.
  • Ölüler.
  • Ölüler. (Arapça)

endişe-i mevt

  • Ölüm endişesi. Ölüm korkusu.
  • Ölüm endişesi.

enva-ı mevt / envâ-ı mevt

  • Ölüm çeşitleri.

ervah-ı bakiye / ervâh-ı bâkiye / اَرْوَاحِ بَاقِيَه

  • Ölümsüz ruhlar.

ervah-ı emvat / ervâh-ı emvat

  • Ölülerin ruhları.

eşam

  • Ölmiyecek kadar az olan yiyecek ve içecek şeyler, kut-i lâyemut. (Farsça)

eser-i kıymettar ve manidar / eser-i kıymettar ve mânidar

  • Oldukça kıymetli ve anlamlı olan eser.

eshab-ı feraiz / eshâb-ı ferâiz

  • Ölen bir kimsenin mîrâsına (geriye bıraktığı mala) vâris (hak sâhibi) olan ve Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisselerini (paylarını) bildirdiği dördü erkek, sekizi kadın on iki kişi.

eşya-yı harika

  • Olağanüstü şeyler.

evham

  • Olmayan bir şeyi olur zannı ile meraklanma. Üzüntü. Vehimler. Kuruntular. Zarar ihtimâli çok az olan bir şeyden meraklanma ve üzülme.

evham etmek

  • Olmayan bir şeyi var zannederek şüphelenmek, kuruntuya kapılmak.

evliya-yı kamilin / evliya-yı kâmilîn

  • Olgun, kemâl ve fazilet sahibi olan Allah'ın velî kulları.

evsaf-ı nisbiye / evsâf-ı nisbiye

  • Ölçü ve kıyasa göre olan vasıflar. (Sıcaklık, soğuklukla bilindiği, karanlık derecesi aydınlıkla görüldüğü gibi.) (Farsça)

ezvak-ı fevkalade / ezvâk-ı fevkalâde

  • Olağanüstü zevkler.

faniler / fâniler

  • Ölümlü insanlar.

farz-ı muhal / farz-ı muhâl / فَرْضِ مُحَالْ

  • Olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen. Olmayacak şeyi, olmuş gibi düşünmek.
  • Olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme.
  • Olmayacak bir şeyi var sayma.

farz-ı muhal olarak

  • Olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünerek… varsayalım ki….

ferd-i fevkalade / ferd-i fevkalâde

  • Olağanüstü özelliklere sahip kişi.

feth-i meyyit

  • Ölüm sebebini anlamak için cesedin açılarak muâyene edilmesi, otopsi.

fevkalaade / fevkalâade

  • Olağanüstü.

fevkalade / fevkalâde / فوق العاده / فَوْقَ الْعَادَه

  • Olağanüstü.
  • Olağanüstü.
  • Olağanüstü, olağan dışı, alışılmışın ötesinde. (Arapça)
  • Olağan üstü.

fevz

  • Ölmek, mevt.

feyz

  • Ölmek.

feyz-i kemal / feyz-i kemâl

  • Olgunluğun feyzi, mükemmelliği yansıması.

fikr-i ahiret / fikr-i âhiret

  • Öldükten sonraki hayat düşüncesi.

filvaki

  • Olduğu gibi.

gafil / gâfil / غَافِلْ

  • Olup bitenden habersiz olan.

gaflet / غَفْلَتْ

  • Olup biteni sezmeme, kul olduğunu unutma hâli.
  • Olup bitenden habersiz olma.

gasl / غسل

  • Ölü yıkama. (Arapça)

gasl-i meyyit

  • Ölünün yıkanması.

gassal / gassâl / غسال

  • Ölü yıkayıcı. (Arapça)

gidişat

  • Olayların durumu, işlerin gelişme biçimi, işlerin gidiş tarzı.

hab-ı adem / hâb-ı adem

  • Ölüm uykusu.

habail-i mevt

  • Ölümün sebepleri.

hadd-i kemal / hadd-i kemâl

  • Olgunluk hâli. Kemalât haddi.
  • Olgunluk ve mükemmellik sınırı, seviyesi.

hadisat / hâdisât / hâdisat / حادثات

  • Olaylar.
  • Olaylar.
  • Olaylar. (Arapça)

hadise / hâdise / حادثه

  • Olay.
  • Olay. (Arapça)

hadise-i harika / hâdise-i harika

  • Olağanüstü, hayranlık verici olay.

hakan-ı mağfur

  • Ölmüş hükümdar.

hakikat-i mevt

  • Ölüm gerçeği.

hakikat-ı mevtiye

  • Ölüm gerçeği.

hakikat-i muazzama-i mevtiye

  • Ölümün ardındaki çok büyük hakikat.

hakikat-i vakıa

  • Olayın gerçekliği.

halet-i nez' / hâlet-i nez'

  • Ölürken rûhun çıkacağı an.
  • Ölüm hâleti. Can verme zamanı. Sekerat vakti.

halet-i nezi'

  • Ölüm hali, sekarat-ı mevt.

hallüsinasyon

  • Olmayanı varmış gibi hissetme.

hanut

  • Ölüyü, bozulup kokmaması için ilaçlama.

harika / hârika

  • Olağanüstü, hayranlık veren.

harikulade / harikulâde / hârikulâde / خارق العاده

  • Olağanüstü, eşi görülmemiş.
  • Olağanüstü, hayranlık verici.
  • Olağanüstü. İnsan gücünün üzerinde, insanı hayrette bırakan âdet dışı şaşılacak iş.
  • Olağanüstü.
  • Olağanüstü. (Arapça)

harikuladelik / harikulâdelik

  • Olağanüstülük.

haşir / حَشِرْ

  • Ölümden sonra dirilip toplanma.
  • Ölüleri dirilterek toplama.

haşir meydanı

  • Öldükten sonra yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanılacak yer, meydan.

haşir ve neşir / حَشِرْ وَ نَشْرِ

  • Öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma.
  • Ölüleri dirilterek toplama ve amel defterlerine göre hak ettikleri yerlere dağıtma.

haşir ve neşr

  • Öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma ve sonra tekrar dağılma.

haşir ve neşr-i ekber

  • Öldükten sonra yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma.

haşr

  • Ölümden sonra dirilip toplanma.

haşr-i azam / haşr-i âzam

  • Öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma.

haşr-i cismani / haşr-i cismânî / حَشْرِ جِسْمَان۪ي

  • Ölüleri cisimleriyle dirilterek toplama.

haşr-i emvat / haşr-i emvât

  • Ölenlerin dirilerek bir araya toplanmaları.

haşrece

  • Ölüm anında can çekişmekte olan bir kimsenin çıkardığı hırıltı.

haşredilme

  • Öldükten sonra âhirette yeniden diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanma.

hassasiyet-i fevkalade / hassasiyet-i fevkalâde

  • Olağanüstü hassasiyet, duyarlılık.

hatf

  • Ölüm. Ölmek. Vefat etmek.

havadis / havâdis

  • Olaylar, haberler.

havariku'l-adat / havâriku'l-âdât

  • Olağanüstü şeyler.

havf-ı memat

  • Ölüm korkusu.

havf-ı mevt / خَوْفِ مَوْتْ

  • Ölüm korkusu.

hayat-ı bakiye / hayat-ı bâkiye

  • Ölümsüz hayat.

hayat-ı berzahiye

  • Öldükten sonra kıyamete kadar yaşanan kabir hayatı.

hayat-memat

  • Ölüm-kalım.

hayat-memat meselesi

  • Ölüm-kalım meselesi.

hayli

  • Oldukça. Epeyce. Çok. Bir takım. Kesir. Bol. (Farsça)
  • Oldukça. Epeyce.
  • Oldukça.

hayy-ı layemut / hayy-ı lâyemut / hayy-ı lâyemût / حَيِّ لاَيَمُوتْ

  • Ölümün kendisi için söz konusu olmadığı daimî hayat sahibi Allah.
  • Ölümün kendisi için söz konusu olmadığı, daimî hayat sahibi Allah.
  • Ölümsüz olup dâimâ hayat sâhibi olan (Allah).

hayyen meyyiten

  • Ölü ve diri olarak.

helahil-riz

  • Öldürücü zehir saçan. (Farsça)

hemde

  • Ölümle haşir arası.

hemi' / hemî'

  • Ölüm, mevt.

hendese / هَنْدَسَه

  • Ölçü ve şekil ilmi, mühendislik.

hesab / hesâb

  • Öldükten sonra, dünyâda yaptıkları işlerden dolayı insanların sorguya çekilmesi.

hesab günü / hesâb günü

  • Öldükten sonra, dünyâda iken yapılan işlerden dolayı insanların sorguya çekilecekleri gün. Kıyâmet günü.

hess

  • Öldürmek, katl.

hezecat / hezecât

  • Ölçülü nağmeler, sesler.

hikmet-i irşad

  • Olması gereken keyfiyette doğru yolu gösterme ve yaşatmanın gayesi.

hilaf-ı vaki' / hilâf-ı vâki' / خِلَافِ وَاقِعْ

  • Olana zıd.

hilkat-i teşekkül

  • Oluşum, yaratılış, şekil olarak yaratılma.

hımam

  • Ölüm, mevt.

hisab / hisâb

  • Öldükten sonra, dünyâda yaptıkları işlerden dolayı insanların sorguya çekilmesi.

huccet-i haşriye / حُجَّتِ حَشْرِيَه

  • Ölüleri dirilterek toplamanın delili.

hulud / hulûd

  • Ölmezlik, süreklilik, devamlılık.
  • Yevm-i hulûd: Kıyamet günü.

husul

  • Olma, oluş.

i'tab

  • Öldürme, katletme. Helâk etme.

i'tidal / i'tidâl / اِعْتِدَالْ

  • Ölçülü olma.

ibaret / عبارت

  • Oluşan.

ibre

  • Ölçü aletlerindeki iğne.

ictiyah

  • Öldürme.

ifna etmek / ifnâ etmek

  • Öldürmek, yok etmek.

iftirakat-ı mevtiye

  • Ölümle gelen ayrılıklar.

ihtimal

  • Olasılık.
  • Olabilirlik.

ihtimalat / ihtimâlât / احتمالات

  • Olasılıklar. (Arapça)

ihtizar hali / ihtizâr hâli

  • Ölüm sırasında can çekişme hâli.

ihya-yı emvat / ihyâ-yı emvât

  • Ölüleri diriltme.

ihya-yi emvat

  • Ölüleri diriltmek.

ikbar-ı meyyit

  • Ölünün kabre konulması. Mevtanın gömülmesi.

ikrar-ı mariz

  • Ölüm ânında iken edilen ikrar. Vasiyetname.

iksir / iksîr / اكثير

  • Olağanüstü etkileri olan şurup. (Arapça)

iman-ı kamil / îmân-ı kâmil

  • Olgun îmân. Mü'minlerin ibâdet ederek Allahü teâlânın emirlerini yapıp, haramlardan kaçınmak sûretiyle, parlayan, kuvvetli ve olgun îmânı. En üstün derecedeki îmân.

imate / imâte

  • Ölü hale getirmek. Öldürmek. Fena etmek.
  • Öldürme.
  • Öldürme.

imkan / imkân / امكان

  • Olabilirlik.
  • Olanak. (Arapça)

imkan derecesi / imkân derecesi

  • Olabilirlik derecesi, seviyesi.

imkan ve ihtimal dairesi / imkân ve ihtimâl dairesi

  • Olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah'ın var etmesine bağlı olan daire.

imkan-ı katil / imkân-ı katil

  • Öldürme ihtimali.

imkan-ı mevt / imkân-ı mevt / اِمْكَانِ مَوْتْ / اِمْڭَانِ مَوْتْ

  • Ölümün mümkün olması.
  • Ölümün mümkün olması.
  • Ölümün mümkün olması.

imkani / imkânî

  • Olabilen.

in'ikad

  • Oluşma, tamamlanma.

inkar-ı haşir mefkuresi / inkâr-ı haşir mefkûresi

  • Öldükten sonra âhirette tekrar dirilmenin inkâr edilmesi fikri.

inkar-ı haşr / inkâr-ı haşr

  • Öldükten sonra dirilmeyi inkâr.

inkişaf-ı fevkalade / inkişaf-ı fevkalâde

  • Olağanüstü bir şekilde ortaya çıkma, belirme.

inkıza

  • Olup bitme.

inşar

  • Ölüyü diriltme. (Bu fiil, Allah'a mahsus olmak kaydiyle: İnşar-ı emvat denir.)

iş'ab

  • Ölme, irtihal etme.

ıskat-ı salat / ıskat-ı salât

  • Ölmüş bir kimsenin kılmadığı namazlar yüzünden hâsıl olan günahını giderir ümidi ile verilen sadaka.

ispirtizma

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün bulunduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan tecrübeler. (Fransızca)

ispritizma

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün olduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan deneyler.

ispritizmacı

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün olduğuna inanan ve bu maksatla deneyler yapan kişi.

istidad-ı kemali / istidad-ı kemâli

  • Olgunlaşma kabiliyeti.

istifham-ı inkari / istifham-ı inkârî

  • Olumsuzu pekiştiren soru şekli. "Hiç yapar mı?" ifadesindeki gibi.

istika'

  • Olacak veya vuku bulacak diye endişelenme.

istiktal

  • Ölümden korkmayarak kendini tehlikeye atma. Tehlikeli işlere yiğitçe atılma.

it'as

  • Öldürme, katletme.

itlaf / itlâf / اتلاف

  • Öldürme.
  • Öldürme, telef etme, ortadan kaldırma. (Arapça)

ittias

  • Öldürme, helâk etme.

ittizan / ittizân

  • Ölçülü olmak. Vezne girmek.
  • Ölçülülük.

ittizan-ı san'at / ittizân-ı san'at

  • Ölçülü san'at.

ka's

  • Ölüm, mevt.

kabil

  • Olabilir, gibi, türlü.

kable'l-vuku

  • Olmadan önce.

kablelvuku / kablelvukû

  • Olmadan önce.

kabr

  • Ölen insanın defnedilmesi, gömülmesi için kazılan yer, mezar.

kabr suali / kabr suâli

  • Ölü defn edildikten sonra kabre gelen Münker ve Nekîr adlı iki meleğin meyyite îmândan ve îtikâddan sordukları suâller.

kabr ziyareti / kabr ziyâreti

  • Ölümü ve âhireti hatırlayıp ibret almak, mezarlıkta medfûn (gömülü) olanlara duâ etmek ve Kur'ân-ı kerîm okumak ve velî olan ölülerin rûhlarından istifâde etmek maksadıyla bir kabre veya mezarlığa gitmek.

kahkaha'

  • Öldürücü bir yılan.

kain / kâin

  • Olan.
  • Olan. Var olan. Bulunan. Mevcut.

kalıp

  • Ölçek.

kamil / kâmil / كامل

  • Olgun.

kane / kâne

  • Oldu.

kanun-u teşekkül

  • Oluşma kanunu.

katil

  • Öldürülmüş, vurulmuş. Maktul.
  • Öldürme.
  • Öldüren.

kàtil

  • Öldüren.

katil / kâtil / قاتل / قتل / قَتِلْ

  • Öldüren. (Arapça)
  • Öldürme. (Arapça)
  • Öldürme.

katl / قتل

  • Öldürme.
  • Öldürme.
  • Öldürmek.
  • Öldürme.
  • Öldürme, katil. (Arapça)

katletme

  • Öldürme.

katlgah / katlgâh

  • Öldürme yeri. Cinayet mahalli. (Farsça)

kavanin-i teşkiliye / kavânîn-i teşkiliye

  • Oluşma, meydana gelme kanunları.

kaza ve kader / kazâ ve kader

  • Olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması ve Allah'ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, planlaması.

kaza-i ilahi / kazâ-i ilâhi

  • Olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması.

kazıye

  • Ölüm.

ke'enlemyekün / كأن لم یكن

  • Olmamışçasına, yok sayarak. (Arapça)

kelim-dest

  • Olgun kimse. (Farsça)

kemal / kemâl / كمال

  • Olgunluk, mükemmellik, eksiksiz olma, fazîlet.
  • Olgunluk, erginlik, tamlık.
  • Olgunluk, mükemmellik. (Arapça)

kemal-i merak ve dikkatle / kemâl-i merak ve dikkatle

  • Oldukça meraklı ve dikkatli bir şekilde.

kemalat / kemâlât

  • Olgunluklar, fazîletler, ahlâk ve huy güzellikleri.

kemalat-ı fevkalade / kemâlât-ı fevkalâde

  • Olağanüstü, mükemmel özellikler.

kemalat-ı harika / kemâlât-ı harika

  • Olağanüstü üstün ve mükemmel özellikler.

keşf-i kablelvuku

  • Olmadan önce keşfetme, meydana çıkarma.

keşfelkubur / keşfelkubûr

  • Ölünün kabirdeki durumunu bilme.

kevni / kevnî

  • Oluşa ait ve müteallik. Kâinat ilmine dair. Varlıkla alâkalı.

keyfiyet-i teşekkül

  • Oluşumun niteliği, şekli.

kile

  • Ölçek. Tahıllar için kullanılan bir ölçü.

kısas / kısâs

  • Öldürmenin öldürme, yaralamanın yaralama ile cezalandırılması: Göze göz, dişe diş gibi.
  • Öldüreni öldürme cezası.

kıstas

  • Ölçü.

kıvam / kıvâm

  • Olgunluk, tav, dik, direk.

kıyamet

  • Ölümden sonra dirilme, kıyamet günü.

kurb-i derece

  • Ölen bir kimseye yakınlık derecesi.

küşende

  • Öldüren, katil, öldürücü. (Farsça)

küşiş

  • Öldürme, öldürüş. Katletme. (Farsça)

küşten

  • Öldürmek. (Farsça)

kut-ı la-yemut / kut-ı lâ-yemut

  • Ölmeyecek kadar olan rızık, yiyecek.

kut-u layemut / kut-u lâyemut / kut-u lâyemût

  • Ölmeyecek kadar alınan gıda.
  • Ölmeyecek kadar alınan gıda.

kutulayemut / kutulâyemût

  • Ölmeyecek kadar yiyecek.

kuvve-i maneviye-i harika / kuvve-i mâneviye-i harika

  • Olağanüstü mânevî güç.

kuvve-i vahime / kuvve-i vâhime

  • Olmayan şeyleri varmış gibi gösteren güç.

layemut / lâyemut / lâyemût / لایموت / لَايَمُوتْ

  • Ölmez. Mahvolmaz. Hayatı sona ermez.
  • Ölümsüz.
  • Ölümsüz.
  • Ölümsüz.
  • Ölümsüz. (Arapça)
  • Ölümsüz.

layemutane / lâyemûtâne

  • Ölümsüzcesine.
  • Ölümsüz gibi.

levh-i ezeli / levh-i ezelî / لَوْحِ اَزَل۪ي

  • Olmuş ve olacak her şeyin üzerinde yazılı olduğu ezeli levha.
  • Olacak herşeyi Allahın ezelden bilerek yazdığı kader levhası.

levhimahfuz / levhimahfûz

  • Olmuş ve olacaklarla ilgili bütün bilgilerin yazılı bulunduğu kader levhası.

leyse

  • Olmadı.
  • Olmadı (meâlinde fiil-i müşebbehtir)

macera

  • Olup geçen şey. Baştan geçen hadise.

maharet-i fevkalade / maharet-i fevkalâde

  • Olağanüstü beceri.

mahkeme-i kübra / mahkeme-i kübrâ

  • Öldükten sonra, âhiretteki ve Allah (C.C.) huzurundaki mahkeme. Bütün insanların muhakemesinin huzur-u İlâhiyede yapılacağı yer.
  • Öldükten sonra âhirette Allah'ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme.

mahkeme-i kübra-yı haşr / mahkeme-i kübrâ-yı haşr

  • Öldükten sonra âhirette Allah'ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme.

mahşer / مَحْشَرْ

  • Ölülerin dirilip toplanacakları yer.
  • Ölülerin diriltilerek toplanacakları yer.

maktel

  • Öldürülen yer.

maktul / maktûl

  • Öldürülmüş, katledilmiş olan.
  • Öldürülen.
  • Öldürülmüş.

maktül / مقتول

  • Öldürülen. (Arapça)
  • Maktül olmak: Öldürülmek. (Arapça)

maktul / maktûl / مَقْتُولْ

  • Öldürülen.

maktulen

  • Öldürülerek, katledilerek.

mamelek / mâmelek

  • Olanca malı.

manend-abad / manend-âbâd

  • Ölümle kıyamet arasında geçen zaman.

maraz-ı mevt

  • Ölüm hastalığı, insanı iş görmekten men eden ve başladığı târihten îtibâren en az bir yıl içinde ölüme götüren hastalık.

mate

  • Öldü.

matem / mâtem

  • Ölünün arkasından ağlama; yas tutma.

mavaka / mâvaka / ماوقع

  • Olup biten. (Arapça)

maza ma maza

  • Olan oldu. Geçen geçti.

mehasin-i kemalat / mehasin-i kemâlât

  • Olgunluk ve mükemmelliklerin güzellikleri.

mehenk

  • Ölçü, altının ayarlarını ölçmeye yarayan ölçü taşı.
  • Ölçü taşı.

mehma-emken

  • Olabildiği kadar. Mümkün mertebe.

mehmaemken / mehmâemken

  • Olabildiğince.

mekayis / mekâyis

  • Ölçüler.
  • Ölçütler.

mel'em

  • Ölçüsünde cimrilik yapan.

melek-ül-mevt

  • Ölüm meleği, Azrâil aleyhisselâm.

melekü'l-mevt

  • Ölüm meleği, Azrail.

melekülmevt

  • Ölüm meleği.

memat / memât / ممات / مَمَاتْ

  • Ölüm. Ahirete göç etmek.
  • Ölüm.
  • Ölüm.
  • Ölümler.
  • Ölüm.
  • Ölüm. (Arapça)
  • Ölüm.

men'a

  • Ölüm haberi. Vefat haberi.

men'at

  • Ölüm haberi.

menfi / menfî / منفي / مَنْف۪ي

  • Olumsuz, negatif.
  • Olumsuz, sürgün.
  • Olumsuz.
  • Olumsuz.

menfi cereyan

  • Olumsuz, yıkıcı akım.

menfi siyaset

  • Olumsuz siyaset; aşırı taraftarlık veya rakipleri yok etmek şeklinde uygulanan siyaset.

menfice / menfîce

  • Olumsuzca.

menfilik / menfîlik

  • Olumsuzluk, negatiflik.

menie

  • Ölüm, mevt.

menşe-i mu'cizat / menşe-i mu'cizât

  • Olağanüstü şeylerin kaynağı.

merg / مرگ

  • Ölüm, mevt. (Farsça)
  • Ölüm. (Farsça)

merhume / merhûme

  • Ölmüş kadın.

mersiye

  • Ölüm şiiri.

mertebe-i kemal / mertebe-i kemâl

  • Olgunluk, mükemmellik mertebesi.

mesaha / mesâha / مساحه

  • Ölçüm. (Arapça)

mesih / mesîh

  • Olumlu mânâda isa aleyhisselâm için söylenen bir tabir.

messah / مساح

  • Ölçümcü. (Arapça)

mevat

  • Ölü, cansız.

mevat arazi / mevât arâzi

  • Ölü arâzi. Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, o

mevt / موت / مَوْتْ

  • Ölüm.
  • Ölüm.
  • Ölüm; rûhun bedenden ayrılması.
  • Ölüm.
  • Ölüm. (Arapça)
  • Ölüm.

mevt hengamı / mevt hengâmı

  • Ölüm anı.

mevt-alud / mevt-âlûd

  • Ölüm gibi. Ölümlü. Korkunç. Ölü gibi. (Farsça)
  • Ölümlü.

mevta / mevtâ / موتا

  • Ölmüş, ölü.
  • Ölüler. Ölmüşler. Cenâzeler.
  • Ölü.
  • Ölüler, ölmüşler.
  • Ölüler. (Arapça)

mevtai / mevtaî / mevtâî / موتائى

  • Ölü gibi, ölüye benzer.
  • Ölümcül. (Arapça)

mevtalud / mevtâlûd

  • Ölümcül.
  • Ölümle karışık.

mevti / mevtî

  • Ölümle ilgili, mevte ait.

mevzun / mevzûn / مَوْزُونْ

  • Ölçülü, tartılı.
  • Ölçülü.
  • Ölçülü, tartılı, ağırlıkla ölçülen, tartılan mal.
  • Ölçülü.

mevzune

  • Ölçüler.

mevzunen

  • Ölçülü ve dengeli olarak.
  • Ölçülü ve tartılı olarak.

mevzuniyet

  • Ölçülülük, tartılılık.
  • Ölçülü olma.

meyazib

  • Oluklar. Su yolları.

meydan-ı haşir / meydân-ı haşir / مَيْدَانِ حَشْرْ

  • Ölüleri dirilterek toplama meydanı.

meyl-i harikulade / meyl-i harikulâde

  • Olağanüstü şeylere olan arzu, istek, eğilim.

meylül-istikmal / meylül-istikmâl

  • Olgunluğa ulaşma meyli, eğilimi.

meylülistikmal

  • Olgunluğa erme eğilimi, arzusu; birşeyin olgunluğa, kemâle erme istek ve arzusu.

meyt / ميت

  • Ölü. (Arapça)

meyte

  • Ölmüş veya besmelesiz kesilen yâhut kesilmeyip başka sûretle öldürülen hayvan.

meyyit / ميت / مَيِّتْ

  • Ölü.
  • Ölmüş, ölü.
  • Ölü, cansız.
  • Ölü. (Arapça)
  • Ölü.

meyyitane / meyyitâne

  • Ölü gibicesine. Ölmüşçesine. (Farsça)

meyyite / مَيِّتَه

  • Ölü hanım.

mi'yar

  • Ölçü. Bir şeyin kıymet ve vasfını gösterir olan.

miheng

  • Ölçü, altını ölçmeye yarayan ölçü taşı.

mihenk / مِهَنْكْ

  • Ölçü.

mikyas / mikyâs / مقياس / مِقْيَاسْ

  • Ölçü, ölçek.
  • Ölçek.
  • Ölçek, ölçü. (Arapça)
  • Ölçü.

mikyas ederek

  • Ölçek yaparak, ölçü aleti yaparak.

mikyasvari / mikyasvâri

  • Ölçü gibi.
  • Ölçü şeklinde.

miras

  • Ölen kimsenin yakınlarına kalan malı.
  • Ölen kimseden akrabalarına ve yakınlarına kalmış olan mal, mülk.

misaha

  • Ölçmek, miktarını bilmek.

mısdak / مصداق

  • Ölçüt, kriter. (Arapça)

miyar / mîyâr / miyâr / معيار

  • Ölçü, ölçüt, ayar.
  • Ölçü, ayıraç, bir şeyin halislik derecesini anlamaya yarayan âlet.
  • Ölçü.
  • Ölçü. (Arapça)

mizan / mîzan / ميزان / mîzân / م۪يزَانْ

  • Ölçü, denge.
  • Ölçü.
  • Ölçü.

mizani / mizanî

  • Ölçülü, dengeli.

mizanlı / mîzanlı

  • Ölçülü.

mizansız / mîzansız

  • Ölçüsüz.

mu'dim

  • Öldüren, idam eden.

mucibe-i cüz'iye / mûcibe-i cüz'iye

  • Olumlu tikel önerme.

mucibe-i külliye / mûcibe-i külliye

  • Olumlu tümel önerme.

muhallefe

  • Ölen bir adamın dul kalan karısı.

mühlik / مهلك

  • Öldürücü. (Arapça)

muhtemel

  • Olabilir.

mukarib-ül vücud

  • Olması yakın, vücuda gelmesi yakın.

mukarrebü'l-vücud

  • Olması yakın.

mükemmil

  • Olgunlaştıran, yetiştiren.

mülci ikrah / mülcî ikrâh

  • Ölümle veya bir uzvunu yok etmek, şiddetli vurma ve hapsetme gibi tehdidlerle bir kimseyi istemediği şeyi yapmaya zorlama.

mümit / mümît

  • Ölümü yaratan, ölümü veren, imâte eden. Helâk eden.
  • Ölümü yaratan, diriltip can verdiği varlıkları vakti gelince öldüren Allah.
  • Ölümü yaratıp öldüren Allah.

mümkin

  • Olabilir veya olmayabilir. İmkân dahilinde olan. Mümkün.
  • Olabilir hakikat.

mümkünat

  • Olması imkân dahilinde olan, varlığı Allah'ın var etmesine bağlı olan şeyler.

mümteni / mümtenî

  • Olması imkânsız.

mümteni-ül husul

  • Olması mümkün değil.

mümtenia / mümtenîa

  • Olması imkânsız olan şey.

mümteniat / mümteniât

  • Olması imkânsızlar.
  • Olması imkansız şeyler.

mürde / مرده

  • Ölmüş kişi.
  • Ölü. (Farsça)

mürtehil

  • Ölen.

müşahedat-ı vakıa / müşahedat-ı vâkıa

  • Olgular, gerçekler üzerinde yapılan müşahedeler, gözlemler.

müsbet / مثبت / مُثْبَتْ

  • Olumlu, pozitif.
  • Olumlu.
  • Olumlu, pozitif. (Arapça)
  • Olumlu, varlığa yönelik.

müsbet milliyet

  • Olumlu, pozitif milliyet; başkasına düşmanlık beslemeyen milliyetçilik.

müspet

  • Olumlu.

müspet cereyan

  • Olumlu, yapıcı ve yol gösterici cereyan, akım.

mutābık-ı vaki' / mutābık-ı vâki' / مُطَابِقِ وَاقِعْ

  • Olana uygun.

mutaffifin / mutaffifîn

  • Ölçüde ve tartıda hile yapanlar, haksızlık edenler.

mutedil

  • Ölçülü, aşırıya kaçmayan.

mütekamil / mütekâmil / متكامل

  • Olgun.
  • Olgun, mükemmel.
  • Olgun, tam, gelişmiş. (Arapça)

mütekamilane / mütekâmilâne

  • Olgunluk ve kemâlât göstererek. Olgunlukla. (Farsça)

mütekemmilane / mütekemmilâne

  • Olgunlaşarak, tekemmül ederek. Eksiği kalmayarak. (Farsça)

müteşekkil / متشكل

  • Oluşmuş, teşekkül etmiş. (Arapça)

müteveffa / müteveffâ / متوفا

  • Ölü, vefat etmiş, ölmüş.
  • Ölmüş, vefât etmiş.
  • Ölmüş, ölü. (Arapça)

muvat

  • Ölüm, mevt.

müvat

  • Ölüm, mevt.

müvazene

  • Ölçü, denge.

muvazene / موازنه / muvâzene / مُوَازَنَه

  • Ölçme, denge.
  • Ölçme.

na / nâ / نا

  • Olumsuz yapan ön ek.
  • Olumsuzluk eki. (Farsça)

na'y

  • Ölüm haberi getirmek.

na-dari / na-darî

  • Olmamazlık, bulunmayış. (Farsça)

na-pezir

  • Olmaz, olamaz, kabul etmez. (Farsça)

naiye

  • Ölüm haberi götüren, kötü haber veren.

namesbuk / nâmesbûk / نامسبوق

  • Olmamış, geçmemiş, cereyan etmemiş. (Farsça - Arapça)

navdan / navdân / nâvdan / ناودان

  • Oluk. (Farsça)
  • Oluk. (Farsça)

nay / nây

  • Ölüm haberini verme.

nay-ı mevt / nây-ı mevt

  • Ölüm haberi.

nazar-ı maddi / nazar-ı maddî

  • Olayları ve varlıkları sadece dış görünüşüne göre değerlendirme.

nazıc

  • Olgun, pişmiş, kıvama gelmiş, yetişmiş.

nefh-i sur-u israfil / nefh-i sûr-u isrâfil

  • Ölümün ardından topyekun diriliş için Hz. İsrafil'in sûra üflemesi.

nefiy

  • Olumsuzluk, yok sayma, sürme, sürgün.

nefy

  • Olumsuzluk; burada cümleye olumsuzluk mânâsını veren "mâ" edatı kastediliyor.

neş'e-i uhra / neş'e-i uhrâ / نَشْئَۀِ اُخْرَا

  • Ölümden sonra mahşerde yeniden dirilmek. Buna "Neş'e-i sâniye" de denir.
  • Ölümden sonraki yeniden yaratılış.

nevha

  • Ölüye sesli ağlamak, güvercin ötmesi.

nimmürde

  • Ölüm derecesinde olan. Ölüm hâlinde bulunan. (Farsça)

nisbetsizlik

  • Ölçüsüzlük, oransızlık.

nüdbe

  • Ölen bir kimsenin iyilikleri, mehasini sayılarak ağlamak.

nüvah

  • Ölü için sesle ağlama.

pençe-i mevt

  • Ölüm pençesi.

peyda eden / peydâ eden

  • Oluşturan, kuran.

peyda etme

  • Oluşma, meydana gelme.

peyma

  • Ölçen, ölçücü. (Farsça)

peymude

  • Ölçülmüş. (Farsça)

pir-i fani / pîr-i fânî

  • Ölünceye kadar Ramazân orucunu veya kazâya kalmış oruçlarını tutamıyacak kadar çok yaşlı olan.

puhtegi / puhtegî

  • Olgunluk, kemalât, pişkinlik. (Farsça)

pür-emvat / pür-emvât

  • Ölülerle dolu.
  • Ölüler dolu.

püremvat

  • Ölülerle dolu.

rabıta-i mevt / râbıta-i mevt

  • Ölümünü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülâhaza edip nefsin desiselerinden kurtulmak.
  • Ölümü her an hatırlama ve hayatını buna göre şekillendirme.

rabıtaimevt / râbıtaimevt

  • Ölümü düşünmek.

resa / resâ / رسا

  • Olgun. (Farsça)

resae

  • Ölünün üzerine ağlayıp, onun iyiliklerini saymak.

riba'l-fadl / ribâ'l-fadl

  • Ölçü veya tartıyla alınıp satılan şeyleri, kendi cinsleriyle peşin olarak, karşılığı olmayan bir fazlalıkla değişmek.

rida-yı memat

  • Ölüm örtüsü.

ritmik

  • Ölçülü, âhenkli.

ru

  • Olan, biten manalarında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hod-ru: Kendiliğinden. (Farsça)

ruman / rûmân

  • Ölü, kabre konduğu zaman, kendisine gelen melek.

ruzumahşer / rûzumahşer

  • Öldükten sonra dirilip toplanma günü.

sahib-kemal

  • Olgun, kemal sahibi. (Farsça)

sahibkemal / sâhibkemal / صاحب كمال

  • Olgun insan. (Arapça - Farsça)

sahih ced / sahîh ced

  • Ölenin babasının babası veya babasının babasının babası gibi derecesi yakın olsun uzak olsun aralarında kadın bulunmayan dede. Yâni araya kadın girmeyen büyük baba.

şahs-ı farazi / şahs-ı farazî

  • Olmadığı halde var sayılmış kişi.

salibe-i külliye / sâlibe-i külliye

  • Olumsuz tümel önerme "Allah hiçbir şeyin hâlıkı değildir." gibi.

sebeb-i zuhur-u iktidar-ı müsbet

  • Olumlu iş ve icraatı meydana çıkarma sebebi.

şecere-i bakiye / şecere-i bâkiye / شَجَرَۀِ بَاقِيَه

  • Ölümsüz ağaç.

sedd-i remak

  • Ölmeyecek kadar yeyip içmek.

şehr-i pür-emvat / şehr-i pür-emvât

  • Ölülerle dolu şehir.

sekerat / sekerât

  • Ölüm hâli, kendinden geçmeler, esrimeler.

sekerat-ı mevt

  • Ölüm sarhoşluğu, can çekişme anı.

sekerat-ül mevt

  • Ölüm halindeki kimsenin kendinden geçmesi, can çekişmesi hali.

sekerat-ül-mevt / sekerât-ül-mevt

  • Ölüm sarhoşluğu, can çekişmesi hâli.

selil-i meyyit

  • Ölü olarak doğmuş çocuk.

selul

  • Ölü olarak doğmuş çocuk.

semm-i katil

  • Öldürücü zehir.
  • Öldürücü zehir.

semm-i kàtil

  • Öldürücü zehir.

semmikatil

  • Öldürücü zehir.

senc

  • Ölçen, tartan, değerlendiren. (Farsça)

şeub

  • Ölüm, mevt.

seyl-i şuunat / seyl-i şuûnât

  • Olayların, oluşumların akışı, seli.

sinn-i kemal / sinn-i kemâl / سِنِّ كَمَالْ

  • Olgunluk yaşı.
  • Olgunluk yaşı.

sofestai / sofestâî

  • Olumlu veya olumsuz hiçbir hükme varmayan kuşkucu felsefeci.

subh-u haşir / صُبْحُ حَشْرْ

  • Ölüleri dirilterek toplama sabahı.

suhulet-i fevkalade / suhulet-i fevkalâde

  • Olağanüstü kolaylık.

suret-i mevzune

  • Ölçülü, güzel sûret.

suret-i teşekkül / sûret-i teşekkül

  • Oluşum şekli, formatı.

şusy

  • Ölünün şişip el ve ayağının sertleşmesi.

şüunat / şüûnât / شئونات

  • Olaylar. (Arapça)

ta'ziye

  • Ölen kimsenin yakınlarına sabır, ölene rahmet dileme.

tabakat-ı ehl-i kemal / tabakat-ı ehl-i kemâl

  • Olgunluk ve fazilet sahibi insanların tabakaları.

tabut / tâbut

  • Ölü konan sandık.

tafs

  • Ölüm, mevt.

tahannüt

  • Ölü üzerine güzel kokular serperek kefenlemek.

tahsib

  • Ölüyü taş altına gömmek.

takdir / takdîr / تَقْدِيرْ

  • Ölçme, değer biçme, değer verme, tâyin etme. Allahü teâlânın, olacak hâdiseleri ezelde (başlangıcı olmayan öncelerde) ilm-i ezelîsi (başlangıcı olmayan ilmi) ile bilip tâyin etmesi.
  • Ölçüleri belirleme, planlama.

tareyan

  • Oluverme, geliverme, birdenbire çıkma.

techiz ve tekfin / techîz ve tekfîn

  • Ölünün kefenlenmesi.

techiz-i meyyit

  • Ölünün yıkanıp, temizlenip, kefen ve sair ihtiyaçları tedarik edilerek hazırlanması.

tecniz

  • Ölüyü tabuta koyma.

tehlik

  • Öldürme. Helâkete düşürme.

tekamül / tekâmül

  • Olgunlaşma.

tekemmül

  • Olgunlaşmak. Kemâle doğru gitmek.
  • Olgunlaşma.

tekemmülat / tekemmülât

  • Olgunlaşmalar.
  • Olgunlaşmalar.

tekemmülsüz

  • Olgunlaşmamış.

tekevvün / تكون

  • Oluşum, oluşma. (Arapça)
  • Tekevvün etmek: (Arapça)
  • Oluşmak. (Arapça)
  • Meydana gelmek, olmak. (Arapça)

tekevvünat / tekevvünât / تكونات

  • Oluşumlar, oluşmalar. (Arapça)

tekmil

  • Olgunlaştırma, bitirme.

tekmil makamı / tekmîl makâmı

  • Olgunlaştırmak, tamamlamak, kemâle erdirmek makâmı. Tasavvufta başkalarını yetiştirebilmek derecesine ulaşma.

temkin / temkîn / تَمْك۪ينْ

  • Ölçülü hareket etme.
  • Ölçülü hareket.
  • Ölçülü hareket etme.

tenasüh / tenâsüh

  • Ölen kimsenin rûhunun başka bir bedene geçtiğine dâir, bâtıl, asılsız bir inanış. Bilhassa, Hindûlar ve geçmiş milletler arasında yaygın idi.

tereke / تركه

  • Ölen bir kimsenin bıraktığı mal varlığı.
  • Ölen kişinin bıraktıkları.
  • Ölen bir kimsenin mallarının hepsi.
  • Ölenin geride bıraktıkları. (Arapça)

terekküb

  • Oluşma, meydana gelme.

terekkübat / terekkübât / تركبات

  • Oluşumlar. (Arapça)

terekküp eden

  • Oluşan, meydana gelen.

terike

  • Ölenin geriye bıraktığı mal, mülk, eşyâ vs.

teşekkül / تشكل

  • Oluşma, oluşum. (Arapça)
  • Teşekkül etmek: Oluşmak. (Arapça)

teşekkül etme

  • Oluşma, meydana gelme.

teşekkül etmek

  • Oluşmak, şekillenmek.

teşekkülat / teşekkülât

  • Oluşumlar.

teşkil eden

  • Oluşturan.

teşkil etme

  • Oluşturma, meydana getirme.

teşkil etmek

  • Oluşturmak.

teşkil eyleyen

  • Oluşturan, meydana getiren.

teslim-i can

  • Ölme.

teslim-i ruh

  • Ölme. Ruhu teslim etme.

tevafuk-u fevkalade / tevafuk-u fevkalâde

  • Olağanüstü uygunluk.

tevazün / tevâzün / تَوَازُنْ

  • Ölçülü, dengeli olma.

tevzin / tevzîn / تَوْز۪ينْ

  • Ölçülü yapma, dengeleme.
  • Ölçülü kılma.

tezekkür-i mevt

  • Ölümü hatırlamak. İnsanın kendini ölmüş, teneşir tahtası üzerinde yıkanmış, kefene sarılmış ve tabuta konulmuş ve mezâra gömülmüş olarak düşünmesi.

tezekkür-ü mevt

  • Ölümü hatırlama, ölümden ibret alma.

vahid-i kıyasi / vâhid-i kıyasî

  • Ölçü birimi.

vak'a

  • Olay.

vaka / vakâ

  • Olup biten, hâdise.

vakayi

  • Olaylar, vakalar.

vakayi' / vakâyi' / وقایع

  • Olaylar. (Arapça)

vaki / vâki

  • Olmuş, meydana gelmiş.
  • Olan, var olan.

vaki olma / vâki olma

  • Olma, meydana gelme.

vaki' / واقع / vâki'

  • Olan.
  • Olan, meydana gelen, gerçekleşmiş olan. (Arapça)
  • Vâki' olmak: (Arapça)
  • Olmak, meydana gelmek, gerçekleşmek. (Arapça)
  • Bulunmak, yer almak. (Arapça)

vakıa / vâkıa

  • Olmuş, var olan.
  • Olay.

vakıat / vâkıât / واقعات

  • Olanlar, olmuşlar.
  • Olaylar, gerçekler.
  • Olaylar. (Arapça)

vakt-i ecel

  • Ölüm vakti.

varta-i mevt

  • Ölüm tehlikesi.

varta-yı mevt

  • Ölüm tehlikesi.

vaveyla-yı mevt / vâveylâ-yı mevt / وَاوَيْلَايِ مَوْتْ

  • Ölüm çığlıkları.
  • Ölüm feryadı.

vaziyet-i mevhume

  • Olmadığı halde varsayılan vaziyet, durum.

ve-illa

  • Olmadığı hâlde. Yoksa. Aksi takdirde.

vefat / vefât / وفات

  • Ölüm. Ahirete göçme.
  • Ölüm.
  • Ölüm.
  • Ölüm. (Arapça)
  • Vefât etmek: Ölmek. (Arapça)

vefat eden

  • Ölen.

vefeyat / vefeyât / وفيات

  • Ölümler. (Arapça)

vehmi / vehmî

  • Olmadığı halde var zannederek. Düşünmeye, vehme dair, vehme ait.

velev / ولو

  • Olsa da, bile.
  • Olsa da. (Arapça)

vezin / وَزِنْ

  • Ölçü, tartı.
  • Ölçülü ve kāfiyeli söz.

vezn

  • Ölçü, tartı.

vücud-u daimi / vücud-u daimî

  • Ölümsüz, devamlı vücut.

vücuda gelen

  • Oluşan, meydana gelen.

vücuda gelme

  • Oluşma, meydana gelme.

vücuda getirmek

  • Oluşturmak, meydana getirmek.

vücut rengi vermek

  • Olmayan bir şeyi var kabul etmek.

vuku / vukû

  • Oluş, meydana gelme.

vukuat / vukûât

  • Oluşlar, hâdiseler.

yar-ı baki / yâr-ı bâkî / يَارِ بَاقِي

  • Ölümsüz dost.

yesr

  • Öldürmek.

yümkin

  • Olabilir, mümkün olur.

zabıtname / zabıtnâme

  • Olay yerinde ilgili kimselerin olayın oluş şeklini kaydettikleri kâğıt.

zehr-i katil

  • Öldürücü zehir.
  • Öldürücü zehir.

zeka-i harika / zekâ-i harika

  • Olağanüstü zekâ.

zelzele-i sekerat

  • Ölüm anındaki sarsıntı.

zev'

  • Ölüm sebebiyle gelen sıkıntı, keder.