LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ogus ifadesini içeren 175 kelime bulundu...

ahval-i fıtriye / ahvâl-i fıtriye

  • Doğuştan gelen haller.

akciğer

  • Göğüs boşluğunu dolduran ve solunmağa yarayan bir organ. Ree.

akşar

  • (Akşın) Doğuştan derisi, kılları beyaz olan insan veya hayvan.

amazon

  • Milattan önce yaşamış İskitlerin kadın askerlerine verilen isim. Göğüslerini dağlatarak küçükten harbe alıştırılan bu İskit kadınlarının şiddetli muharebeler yaptıkları yazılıdır.
  • Güney Amerika'da büyük bir nehir adı.

arafat / arafât

  • Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muha
  • Mekke-i mükerreme şehrinin yirmi beş kilometre güneydoğusunda bulunan ve haccın farzlarından biri olan vakfenin yapıldığı mübârek yerin adı.

bahr-i ebyaz

  • "Beyaz Deniz" İskandinavya Yarımadasının doğusunda Kanin Yarımadasına kadar olan deniz.

bahr-i muhit-i hindi / bahr-i muhit-i hindî

  • (Bahr-i Muhit-i Şarkî) Hindistan Yarımadasının doğusunda kalan deniz.

başaltı

  • t. Gemilerin baş tarafında tayfa ve er koğuşları.
  • Yağlı güreşlerde baş'ın altındaki derece.

bazile

  • Tıb: Göğüs veya karnın içinde husule gelen gaz veya su şişlerinin mahfazasını delmeye mahsus ve boru içinde mahfuz bir mil.

behir

  • Nefesi sıkışıp çok soluyan kimse. Nefes darlığı olan.
  • Göğüsdarlığı hastalığı sebebiyle solumaktan yol yürüyemiyen kimse.

behv

  • (Behve) Misafir odası.
  • Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir)
  • Geniş meydan, yer.
  • Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık.
  • Rahim ile mahrecinin arası.

bel

  • t. Geminin orta kısmı.
  • Bedenin ortası. Göğüs ile karnın arası.
  • Yüksek dağın iki zirvesi arasındaki kavisli kısmı veya alçakça olan geçit ve boğazı.

belde

  • Memleket, şehir.
  • Büyük köy.
  • Yer, arz.
  • Göğüs, sadır.
  • İki kaş arasında kıl olmayıp açık olması.

ber / بر

  • Üzere, üzerine, yukarı mânasına (ve Arabçadaki "Alâ" yerine edat-ı isti'lâdır) (Farsça)
  • Göğüs, sine, bağır, sadır. (Farsça)
  • Fayda. (Farsça)
  • Hamil. (Farsça)
  • Hıfz. (Farsça)
  • Yan. (Farsça)
  • Taraf. (Farsça)
  • Nâkil. Götürücü. (Farsça)
  • Meyve. (Farsça)
  • Yaprak. Varak. (Farsça)
  • Meme. (Farsça)
  • Genç kadın. (Farsça)
  • E (Farsça)
  • Üzeri. (Farsça)
  • Üzere. (Farsça)
  • Göğüs. (Farsça)
  • Meyva. (Farsça)

ber-bend

  • Ufak çocuğu annesinin sırtına bağlamağa yarıyan göğüs kuşağı. (Farsça)

beriberi

  • (Seylanca) Asya'nın güneydoğusu ile Okyanusya, Senegal ve Brezilya'nın yerli halklarında görülen ve B vitamini eksikliğinde vücuda gelen bir hastalık.

berk

  • (Çoğulu: Bürük) Göğüs, sadr.
  • Çok çöken deve.

bidayet-i islam / bidâyet-i islâm

  • Islâmın başlangıcı, doğuşu.

bildem

  • Göğüs önü.
  • Boğaz.
  • Akılsız kimse.

caniha

  • Bir tarafa meyleden veya bir cenahı tutan.
  • Göğüs altındaki iyeği.

cevş

  • (Çoğulu: Cevâşin) Demir gömlek.
  • Göğüs.
  • Orta.

ceyar

  • Gadaptan ve açlıktan dolayı göğüste olan hararet.

ceyb

  • Yakanın göğüs üzerindeki açık yeri.

cincin

  • (Çoğulu: Cenâcin) Göğüs kemiği.

cü'şuş

  • Göğüs. Sadır.

cudi / cûdi

  • Hz. Nuh'un (A.S.) tufandan sonra gemisi ile sahile çıktığı dağın ismi.
  • Şırnak İlinin 6 kilometre güneydoğusunda bulunan bir dağın adı.
  • Şırnak şehrinin 6 kilometre güney doğusunda bulunan büyük bir dağ.

cüşre

  • Öksürük.
  • Göğüs sertliği.

dağıstan

  • Dağlık yer. (Farsça)
  • Kafkasya'nın kuzeydoğusunda ve Hazer Denizi'nin batı kıyılarında bulunan bir bölgedir ki, eskiden buraya Albanya denirdi. (Farsça)

darir / darîr / ضریر

  • Doğuştan kör. (Arapça)

delk

  • Oğuşturmak. El sürtmek. Oğmak.

denen

  • Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması.
  • Kolları çok kısa olmak.
  • Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması.

dıl'-i kazib / dıl'-i kâzib

  • Tıb: Göğüs kemiğine dayalı beş adet küçük kaburga kemiği.

ebtal

  • (Tekili: Battâl) Yiğitler, cesurlar, döğüşken erler.

ekşem

  • Doğuştan kusurlu olan. Burnu, kulağı kesik veya noksan doğan (adam).
  • Pars denilen vahşi hayvan.

fecr

  • Sabaha karşı, güneş doğmadan önce, ufkun gün doğusu tarafında görünen aydınlık, tan yerinin ağarması.

fedakar / fedakâr

  • Her türlü zahmetlere göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden. (Farsça)

fedakarane / fedakârane

  • Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette. (Farsça)

fedakarlık / fedakârlık

  • Varlığını feda edip her türlü sıkıntılara göğüs gererek dâvası uğruna sebat etme.

fıtri / fıtrî

  • Doğuştan, yaradılıştan, fıtrata âit ve müteallik. Hayat kanunlarına uygun.

gariziye / garîziye

  • Tıb: Yaratılışa âit. Yaşamaya âit. Doğuştan. Normal.

gavga

  • Döğüşme, kavga, vuruşma. Gürültü. Savaş, muhârebe, harp. (Farsça)

gayr-i fıtri / gayr-i fıtrî

  • Fıtrî olmayan. Doğuştan olmayan.

gazze

  • Şam'ın doğusunda bir yerin adı. (Resullulah Efendimizin ceddi Hâşim'in kabri ordadır.)

gerdan / gerdân

  • Boyunla göğüs arası.

gladyatör

  • Eskiden Roma sirklerinde vahşi hayvanlarla veya birbirleriyle boğuşan kimse.

grev

  • İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da mill (Fransızca)

gudve

  • (Çoğulu: Gudevât) Sabah namazı vakti ile güneşin doğuşu arası.

hacr

  • Men etme, yasak etme.
  • Kucak, oğuş, himaye.

hakikat-i fıtriye

  • Doğuştan var olan hakikat, doğal gerçek.

halaluş

  • Kavga, döğüş, şamata, gürültü. (Farsça)

harben

  • Savaşarak, harbederek, döğüşerek. Muharebe etmek suretiyle.

haviyye

  • Çocuk doğuran kadına loğusa yemeği yedirmek.
  • Namaz kılan kimsenin, secde halinde iken, karnını uyluğundan yukarı tutması.

hayzum

  • (Çoğulu: Hayazim) Göğüs tahtası.

hazem

  • Göğüs kemiği.
  • Davarın karnının ve böğrünün dolu olması.

hazim

  • Basiretli, tedbirli.
  • Göğüs. Göğüs ortası.

hem-matla

  • Doğuş yeri aynı olan.

hemzad / hemzâd / همزاد

  • Doğuşla birlikte gelen. (Farsça)
  • Birlikte doğan. (Farsça)

hicab-ı haciz / hicab-ı hâciz

  • (Hicab-ı sadr) Tıb: Göğüs ile karın uzuvlarını birbirinden ayıran perde, zar. Diyafram.

hilkat

  • Doğuştan gelen vasıf. Yaratma. Yaratılış.
  • Yaratılış, yaratılma.
  • Doğuştan gelen vasıf, cibiliyet, fıtrat.

hilkaten

  • Yaratılıştan, doğuştan.
  • Yaratılıştan. Doğuştan.

hilm

  • Doğuştan olan huy yumuşaklığı. Şiddete tahammül. Nefsini heyecandan korumak.
  • Vakar. Sükûn.

horasan

  • İran'ın doğusunda bir memleket adı. (Farsça)
  • Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. (Farsça)
  • Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. (Farsça)
  • Kelime mânası: Doğan güneş. (Farsça)

hulk

  • Huy. Ahlâk. Tabiat. Yaratılıştan olan haslet. Seciyye. Cibilliyet.
  • İnsanın doğuştan veya sonradan kazandığı ruhî ve zihnî hâller.

hurs

  • Çocuk doğuşunda yapılan yemek.

ihtar

  • Hatırlatmak. Dikkati çekmek. Tenbih. Uyarma. Kalbe gelen doğuş, ilham.

ihtilaf-ı matali / ihtilâf-ı matâli

  • Ay'ın doğuşunun zaman olarak farklı yerlerde farklı oluşu.

ihtilaf-ı metali / ihtilâf-ı metâli

  • Ay'ın doğuşunun zaman olarak, farklı yerlerde farklı oluşu.

ihtilaf-ı metali' / ihtilâf-ı metali'

  • Ayın doğuş zamanlarının farklı yerlerde farklı oluşu.

iktiham

  • Göğüs germe, zorlukları aşma, yenme.

iktihamat

  • (Tekili: İktihâm) İktihamlar, hücumlar, saldırışlar.
  • Tahammül etmeler, göğüs germeler.

isti'dad / isti'dâd

  • Bir şeyin alınmasına, elde edilmesine ve kazanılmasına olan yatkınlık, doğuştan gelen kâbiliyet, kavrayış, anlayış.

izar

  • Peştemal. Futa. Göğüsten aşağı örtülen elbiseler.
  • İsmet, iffet.
  • Zevce.

kaas

  • Boynu göğüse girmek.

kaburga

  • Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü.
  • Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları.

kasas

  • Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak.
  • Tetebbu' etmek.
  • Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası.

kass

  • Göğüs.
  • Saç kesmek.
  • Kırkmak.
  • Koyundan kırkılmış yün.

kassi / kassî

  • Göğüsle alâkalı. Sadrî.

kelkel

  • (Çoğulu: Kelâkil) Göğüs, sadr.

kerahet vakti

  • Güneşin doğuş, batış ve zeval vakti.

kesbi / kesbî

  • Çalışmakla kazanılan. Sonradan elde edilen. Doğuştan olmayan. Vehbî olmayan.

kıvra'

  • Horozların birbiriyle döğüşmesi.

klinik

  • yun. Hastaya bakılan yer.
  • Ders gösterilen hastahane koğuşu.

kuas

  • Bir hastalık (ki göğüsü tutar.)

kuşluk zamanı

  • Güneşin doğuşundan yaklaşık iki saat sonrasından başlayıp öğle vaktine kadar devam eden zaman dilimi.

leban

  • Göğüs.

lebeb

  • (Çoğulu: Elbâb) Göğüste gerdanlık takılan yer.
  • Atın göğsüne yapılan sinebend.
  • Devenin ve sâir davarın göğsüne bağladıkları nesne.
  • Dağ eteğinde olan azıcık yumuşak kum.

madalya

  • İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça.

mançur

  • Asya'nın kuzeydoğusunda yaşayan bir kavim.

manga

  • Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca ile avcı erleri bulunur.)
  • Savaş gemilerinde erlerin yattığı koğuş.

maşrık-ı istikbal

  • Geleceğin doğusu; istikbâlin doğuş yeri.

maşrık-ı nur

  • Nurun doğuşu; parlak nuru.

maşrık-ı tuluu / maşrık-ı tulûu

  • Doğuş ufku.

matla / مطلع

  • Doğuş yeri.
  • Doğuş yeri. (Arapça)
  • Kaside ve gazelin ilk beyti. (Arapça)

matla'ların ihtilafı / matla'ların ihtilâfı

  • Doğuş yeri ve zamanlarının farklılığı.

matla-ı şems-i füyuzat

  • Feyizler, bereketler güneşinin doğuş yeri.

matla-i şems-i füyuzat / matla-i şems-i füyûzât

  • Feyizler güneşinin doğuş yeri.

matmus

  • Gözü doğuştan değil de, sonradan kör olmuş adam.

mavera-ün nehr

  • Ceyhun ırmağının doğusunda kalan ülkelere müslüman coğrafyacıların verdiği ad. Türklerin yaşadıkları bu ülkeler, Ceyhun ve Seyhun ırmaklarının havzalarını ihtiva ediyordu.
  • Dicle ile Fırat arası.

medeni-i bittab'

  • Doğuştan, yaradılıştan huyları ile medeni oluş.
  • Cenab-ı Hakkın yaratması ile tab'an iyi huylu, kibar, faziletli kimse.

merdega

  • (Çoğulu: Merâdıg) Boğaz ile göğüs arası.

mesarib

  • (Tekili: Mesrebe) Otlaklar, çayırlar, mer'alar.
  • Karından göğüse kadar olan yerde biten kıllar.

mesrebe

  • (Çoğulu: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları.
  • Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.

meşrık

  • Güneş doğacak cihet. Gündoğusu. Doğu. Şark ciheti.
  • Şems-âbâd, güneşi bol yer. Kış vakti ısınmak için güneşe karşı oturacak yer.
  • Tövbe kapısının adı.

metali / metâli / مطالع

  • Doğuş yerleri. (Arapça)

mevlid / مولد

  • Doğum yeri, doğuş yeri. (Arapça)
  • Mevlüt. (Arapça)

mina / minâ

  • Mekke-i mükerremenin doğusundaki dağların eteğinden Arafât'a giden yol üzerinde bulunan yer. Hac ibâdeti esnâsında kurban kesmek ve cemre (şeytan) taşlamak için buraya gidilir. İbrâhim aleyhisselâm, kurban etmek için, oğlu İsmâil'i buraya götürmüştü.

misbah-ı sadri / misbah-ı sadrî

  • Göğüs yüzgeçi.

muamelat-ı fıtriye / muamelât-ı fıtriye

  • Doğuştan gelen, fıtrî olan davranışlar, işler.

muareke

  • (Çoğulu: Muârekât) Kavga. Vuruşma. Muharebe. Döğüşme.

mübareze

  • Sözle çekiştirme. Kavga. Cidal. Döğüşmek.

mudarebat

  • (Tekili: Mudarabe) Mudarebeler, döğüşmeler, vuruşmalar.

mudarebe

  • (Darb. dan) Döğüşme, vuruşma.
  • Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi.

mudarib

  • (Darb. dan) Döğüşen. Birbirlerine vuran.

mukaraa

  • (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme.
  • Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları.
  • Bir şeyin taksiminde atışmak.

mukatele

  • (A, uzun okunur) Birbirini vurmak, öldürmek. Vuruşmak, kavga, döğüş.

müreyta

  • Göğüsle kasık arası.

müstaktil

  • (Katl. dan) Ölüme karşı göğüs geren. İstiktal eden.

muttala

  • Çıkış, doğuş noktası; ıttıla olunacak mahal.

muvazaa

  • Bir mes'elede bahse girişmek.
  • Mc: Danışıklı döğüş.
  • Hakikatte olmayan bir durumu varmış gibi göstermek için yapılan bir anlaşma.

nahme

  • Göğüsten çıkan ses.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.

nefsa

  • (Çoğulu: Nefsâvât-Nüfüs-Nifâs-Nevâfis) Yeni doğum yapmış kadın. Loğusa.

nehar

  • (Çoğulu: Enhür) Fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık.
  • Toy kuşunun yavrusu.
  • Altın.

nehar-ı örfi / nehar-ı örfî

  • Güneşin tuluundan gurubuna - doğuşundan batışına - kadar olan zaman.

nehr

  • Boğazlamak, kesmek.
  • Namazda sağ elini sol eli üzerine koymak.
  • Sadr, göğüs.

neş'et / نشئت

  • Kaynaklanma, ileri gelme, doğma, doğuş. (Arapça)
  • Neş'et etmek: Kaynaklanmak, ileri gelmek. (Arapça)

nevafis

  • (Tekili: Nefsâ) Loğusalar. Yeni doğum yapmış kadınlar.

nevta

  • Göğüste olur bir verem.

nifas

  • Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.

nüfesa

  • Loğusa kadın.

nuhur

  • (Tekili: Nahr) Ayların evvelleri.
  • Göğüsler.

rehabe

  • Göğüs üzerinde olan yumuşak kemik.

saba / sabâ / صبا

  • Gün doğuşundan esen hoş ve lâtif rüzgar.
  • Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr.
  • Meltem, gündoğusunden esen yel. (Arapça)
  • Sabâ makamı. (Arapça)

sabir

  • Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah'a (C.C.) şükreden.

sadır

  • Kalp, göğüs.

sadr / صدر

  • Göğüs, yürek, ön, baş, ileri.
  • Her şeyin öncesi ve başlangıcının en iyisi. Kalp, göğüs, ön.Başkan... Baş. Oturulacak yerlerin en iyisi.
  • Her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi.
  • Kalb, göğüs, ön.
  • Meclisin önü ve en muteber yeri. Reisin oturduğu yer.
  • Rücu.
  • Bir aruz kalıbı.
  • Baş, reis, başkan.
  • Oturulacak yerlerin en iyisi.
  • Göğüs, kalp.
  • Göğüs. (Arapça)
  • Baş. (Arapça)
  • Başköşe. (Arapça)
  • Sadrazam. (Arapça)
  • Sadra şifa vermek: İşe yaramak, rahatlatmak. (Arapça)

sadri / sadrî

  • (Sadriye) Göğüsle ilgili, göğüse ait.

şark uleması

  • Doğu âlimleri, Anadolunun doğusundaki âlimler.

şarkan / شرقا

  • Doğudan. (Arapça)
  • Doğusunda. (Arapça)

semenber / سمنبر

  • Yasemin göğüslü. (Farsça)

senaf

  • Deve bağlanan ip.
  • Deve göğüsü.

simber / sîmber / سيمبر

  • Gümüş gibi beyaz göğüslü. (Farsça)

sine / sîne / سينه / س۪ينَه

  • Göğüs. Sadır. Kalb. (Farsça)
  • Göğüs, kalb.
  • Göğüs.
  • Göğüs. (Arapça)
  • Yürek. (Arapça)
  • Göğüs.

sine-bend

  • Göğüs bağı, sütyen. (Farsça)

sine-gah / sine-gâh

  • Göğüs. (Farsça)

sine-i saf ve berrak

  • Temiz ve berrak göğüs, kalp.

suba

  • (Çoğulu: Esbâ) Gece ile gündüz eşit olduğunda gündoğusundan esen rüzgâr.

sudur / sudûr / صدور

  • Olma, meydana gelme. Sâdır olma.
  • (Tekili: Sadr) Göğüsler, sadırlar.
  • Olma, meydana gelme.
  • Göğüsler, sadırlar.
  • Çıkış. (Arapça)
  • Göğüsler. (Arapça)

sugre

  • (Çoğulu: Sügur) Göğüs çukuru.
  • Boğaz çukuru.
  • Gedik.

sünuhat / sünûhat

  • (Tekili: Sünuh) Kalbe gelen mânalar, doğuşlar.
  • Kalbe gelen mânâlar, doğuşlar.

tab'an

  • Yaratılıştan. Doğuştan. Huy ve tabiat itibariyle.

taif

  • Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan.
  • Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Hun

takatül

  • Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak.

takibat / tâkibat

  • Yapılan takipler, koğuşturma, soruşturma.

takvim

  • Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma.
  • Ta'dil etme.
  • Bir şeye kıymet tâyin eylemek.
  • Her gün güneşin doğuşu, batışı, ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter.
  • Günlük olaylardan bahseden gazete.

te'z

  • Yara.
  • Cenk edip döğüşürken birbirine yakın olup yoldaşını gözetmek.

tecsim

  • Diz üstüne veya göğüs üstüne çökmek.

temkin zamanı / temkîn zamânı

  • Güneşin doğuş, batış vakti ve namaz vakti hesapları yapılırken, vakitlere eklenen veya çıkarılan zaman miktârı. Bu vakitler hesâb edilirken deniz ve ova gibi düz yerlerde güneş merkezinin hakîkî ufkun altına inmesi esas alınır. Hâlbuki o yerin en yük sek tepesinde bulunan bir kimsenin gördüğü ufukta

teraib

  • (Tekili: Teribe) Tıb: Göğüs kemikleri. Kaburga kemikleri. Gerdanlık yeri.

terakül

  • Vuruşmak, döğüşmek.

teribe

  • (Çoğulu: Terâyib) Göğüs.

tulu / tulû / طلوع

  • Doğma, doğuş.
  • Doğuş. (Arapça)

tulu'

  • Doğma, doğuş. Birden zuhur etme.
  • Hücum etme.
  • Bir şeye vâkıf olup bilme.

tuluat / tulûat / tulûât

  • (Tekili: Tulu') Hazırlıksız olarak birden kalbe gelen mânalar, ilhamlar. Doğuşlar.
  • Kalbe gelen ilhamlar, ani doğuşlar.
  • Doğuşlar, kalbe doğan mânâlar.

tulye

  • (Çoğulu: Tulâ) Boyun önü.
  • Göğüs önü.

ul'ul

  • Göğüs altında ve karın üzerinde dile benzer bir kemik.
  • Çekik kuşunun erkeği.

vehbi / vehbî

  • Doğuştan. Allah vergisi. Çalışmakla kazanılmayıp Allah'ın (C.C.) lütfu ile olan.
  • Doğuştan, Allah vergisi, çalışmakla kazanılmayıp Allah'ın lütfu ile olan.

veladet-i ahmediye / velâdet-i ahmediye

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in doğuşu.

veladet-i nebevi / velâdet-i nebevî

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) doğuşu, dünyaya gelişi.

veladet-i peygamberiye / velâdet-i peygamberiye

  • Peygamberimizin doğuşu, dünyaya gelişi.

viladet / vilâdet

  • Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak. (Veladet galattır)
  • Doğuş.
  • Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak.

vladivostok

  • Rusya'nın doğusunda bulunan ve Pasifik Okyanusuna açılan bir liman şehri.

vücum

  • Tiksinme, iğrenme.
  • Darılma, küsüp susma.
  • Göğüse vurma.
  • Kederli olma.

zefir

  • Çok şiddetli ses.
  • Hıçkırıkla nefes vermek. Göğüs geçirmek.
  • Ağlatmak.
  • İnlemek.
  • Ateş gürültüsü.
  • Eşek anırtısının evveli.
  • Belâ.

zevr

  • Yalan, kizb.
  • Bâtıl mâbud.
  • Ziyaret etmek.
  • Göğüs üstü.
  • Göğüs altı.