LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te OZLU ifadesini içeren 190 kelime bulundu...

a'meş

  • Gözünün yaşı durmayıp akan.
  • Tomlaç gözlü.

a'ver / اعور

  • Tek gözlü. Bir gözü kör. Yek-çeşm. (Âhirzamanda gelecek Süfyan adındaki bir zâlimden "Aver" diye rivayetlerde bahsedilmesi, sadece dünyayı görecek bir gözü olduğu ve âhireti görecek imân gözünün olmadığından kinayedir.)
  • Tek gözlü. (Arapça)

a'yen

  • Büyük ve iri gözlü.
  • Bakılan yer.
  • Çok açık, pek belli, bâriz.

agber

  • Çok tozlu.

agtaş

  • Karanlık.
  • Zayıf gözlü.

ahfeş

  • Küçük gözlü, zayıf bakışlı.
  • Yalnız gece gören kimse.
  • Üç büyük Arab âliminin lâkabı.
  • Bulutlu günde görüp bulutsuz günde görmeyen.

ahraz

  • (Ahrad) Kirpikleri dökülmüş, çipil gözlü.

ahsar

  • Pek kısa, daha kısa, daha özlü, daha veciz.

ahver

  • Akıllı.
  • İri gözlü güzel.
  • Müşteri yıldızı. (Jüpiter)
  • Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.

ahzer

  • Devamlı gözünü kırpan adam.
  • Ufak gözlü olan kimse.

akbel

  • Eğri gözlü.
  • Kabiliyetli kimse.
  • En çok beğenilen

alat-ı basariye / âlât-ı basariye

  • Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.

asum

  • Obur, açgözlü, arsız.

ateşdem / âteşdem / آتش دم

  • Acı sözlü. (Farsça)

avra

  • Şaşı. Kör kadın. Tek gözlü.
  • Mc: Kör fikir.
  • Çirkin ve kabih söz.
  • Sâdece dünyayı düşünüp âhireti unutan.

ayn-i vahid / ayn-i vâhid

  • Tek gözlü.

azmend

  • Haris, açgözlü, tamahkâr, cimri. (Farsça)

azur

  • (Azver) Açgözlü. Hırslı. Tamahkâr. Cimri. Hasis. (Farsça)

babü's-sin / bâbü's-sin

  • Sözlük ve lügatlerde "sin" harfinin bulunduğu bölüm, Sin maddesi.

bedçeşm / بدچشم

  • Kötü gözlü. (Farsça)

bednigah / bednigâh / بدنگاه

  • Kötü gözlü, kötü bakışlı. (Farsça)

bel'am

  • Terbiyesiz, açgözlü, obur.
  • Hz. Musa (A.S.) hakkında, yalan ve fena söyleyerek Beni-İsrail'i kandıran Bel'am bin Baura adında birinin adı.

berr

  • Doğru sözlü, hayır işleyen kimse.
  • Kara, toprak.

cahız / câhız

  • Asıl ismi Amr İbn-ül Bahr olan ve gözünün hadekası çıkık olduğu için bu isimle anılan büyük bir Arab edibi.
  • Patlak gözlü adam.

çerh

  • Çark. Dolap. (Farsça)
  • Felek. Talih. (Farsça)
  • Dingil üzerine dönen. (Farsça)
  • Gök. (Farsça)
  • Def. (Farsça)
  • Zenberek. (Farsça)
  • Mancınık. (Farsça)
  • Elbise yakası. (Farsça)
  • Ok yayı. (Farsça)
  • Çakır gözlü doğan kuşu. (Farsça)

cevab-ı mucez / cevab-ı mûcez

  • Kısa ve özlü cevap.

cevamiü'l-kelim / cevâmiü'l-kelim

  • Özlü sözler, vecizeler.

deha-yı a'ver / dehâ-yı a'ver

  • Tek gözlü dehâ, Süfyan ve Deccalizm gibi.

dua-yı kavli-i ihtiyari / dua-yı kavlî-i ihtiyarî

  • Bilinçli olarak yapılan sözlü dua.

ebecc

  • Patlak gözlü adam.

ebhak

  • Bir gözlü.

ebhal

  • (Buhl. den) En hasis, çok cimri, daha tamahkâr.
  • Büyük gözlü.

ebrec

  • Gözünün akı çok olan güzel gözlü kimse.

edebiyat

  • Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu.
  • Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemek

emre

  • Ak gözlü, beyaz gözlü.

escer

  • Kırmızı gözlü kimse.
  • Su biriken yer.

eşhel

  • Kırmızı ile karışık koyu mavi, elâ.
  • Elâ gözlü adam.

eşkar

  • Mavi gözlü ve sarı tenli kimse.
  • Yelesi ve kuyruğu kırmızı olan sarı at.

eşter

  • Yırtlak gözlü.

fakr u istiğna

  • Fakirlik ve tok gözlülük; muhtaç olunmasına rağmen kimseden bir şey istememe.

fazazet

  • Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.

feragat

  • Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek.
  • Boşalmak, hâlî olmak.

ferheng / فرهنگ

  • Kültür. (Farsça)
  • Sözlük. (Farsça)

gazra

  • Ucuzluk.
  • Hayır.
  • Özlü balçık.

geda-çeşm

  • Dilenci gözlü, yoksul gözlü. (Farsça)
  • Mc: Aç gözlü, gözü doymaz. (Farsça)

geda-çeşmane

  • Açgözlülükle, açgözlücesine. (Farsça)

gerd-alude / gerd-âlûde

  • Toza toprağa bulaşmış, tozlu topraklı. (Farsça)
  • Mc: Maddiyatı olan kimse, paralı, zengin. (Farsça)

gerdalud / gerdâlûd / گرد آلود

  • Tozlu. (Farsça)

gına

  • Zenginlik. Yeterlik.
  • Tok gözlülük.
  • Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak.
  • Bıkma, usanç.
  • Şarkı söylemek. Teganni etmek.

gubar-alud / gubar-âlud

  • Tozlanmış, toza bulanmış. tozlu. (Farsça)

gubaralud / gubârâlûd / غبار آلود

  • Tozlu. (Arapça - Farsça)

gülnefesi / gülnefesî

  • Lâtif ve hoş sözlülük. (Farsça)
  • Güzel kokulu olmak. (Farsça)

gürisneçeşm

  • Pinti, cimri, hasis. Aç gözlü. (Farsça)

haber

  • Herhangi bir konuda alınan yazılı veya sözlü bilgi.
  • Sünnet, hadîs-i şerîf.
  • Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiînden bildirilen söz.

hakgu / hakgû / حق گو

  • Doğru sözlü. (Arapça - Farsça)

hakikat / hakîkat

  • Bir şeyin aslı, mahiyeti.
  • Gerçek, doğru.
  • Sadakat kadirbilirlik. Sözlük anlamıyla söylenen söz.

hakikat-gu

  • Doğru sözlü. Doğru konuşan. (Farsça)

haris / harîs / hâris

  • Aç gözlü, çok hırslı.
  • Hırslı, açgözlü.

havas

  • (Çoğulu: Ahvâs) Çukur ve kısık gözlü olmak.

havra

  • (Ahver'in müennesidir.) Çok beyaz veya çok beyaz gözlü. Ahu gözlü kadın.

hay

  • Çiğneyen mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şeker-hâ : Şeker çiğneyen. (Farsça)
  • Mc: Tatlı sözlü, güzel ve dokunmaz sözler söyleyen. (Farsça)

hazra'

  • Küçük ve dar gözlü kadın. (Müz: Ahzer)

hebve

  • Toz.
  • Tozlu yol.

hevb

  • Yol, tarik.
  • Ateş alevi.
  • Karışık sözlü kimse.

hiddis / hiddîs

  • Çok sözlü, çok konuşan.

hırs / حِرْصْ

  • Aç gözlülük. Tamahkârlık.
  • Kızgınlık.
  • Şiddetli istek, arzu.
  • Azgınlık.
  • Şiddetli istek ve arzu, açgözlülük.
  • Aç gözlülük, aşırı düşkünlük.
  • Şiddetle, açgözlülükle isteme.

hırs-ı dünya

  • Dünyaya karşı gösterilen açgözlülük.

hıyre-çeşm

  • Kamaşık ve donuk gözlü. (Farsça)
  • Cesur, atılgan. (Farsça)
  • İnatçı, muannid. (Farsça)
  • Utanmaz, hayâsız, arsız. (Farsça)

hur

  • (Tekili: Ahver) Ahu gözlüler. Gözleri iri ve siyah kısmı pek siyah; beyaz kısmı pek beyaz olan kızlar.
  • Cennet kızları, huriler.

hur-i in / hur-i în

  • Cennet'te âhu gözlü çok güzel kızlar.

huran

  • (Tekili: Hur) İri gözlü. (Farsça)
  • Cennet kızları. (Farsça)

huri

  • (Ahver ve Havrâ kelimelerinin çoğulu) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları.

huri'l-in / hûri'l-în

  • Güzel gözlü Cennet kızı.

hursend

  • Kısmetine râzı olan, kanaatkâr, tokgözlü. (Farsça)

hursendane

  • Kanaatkârâne, tokgözlülükle. (Farsça)

hursendi / hursendî

  • Tokgözlülük, kanaat edicilik. Göz tokluğu. (Farsça)

icaz / îcâz / ایجاز

  • Veciz anlatma, özlü söyleme. (Arapça)

icaz-ı i'cazi / îcâz-ı i'câzî

  • Kur'ân'ın mu'cizeliğini gösteren vecizliği, özlü söz şeklindeki ifade tarzı.

icazlı / îcazlı

  • Az sözle çok mânâlar anlatarak, özlü sözlü.

icmalen

  • Kısaca. Özlüce. İcmali ve hülâsa olarak.

icmali / icmâlî

  • Kısa, özlü.

ifta / iftâ

  • Fetvâ vermek, dînî bir mes'elenin hükmünü sözlü veya yazılı olarak bildirmek.

ıhlamur

  • Kerestesi marangozlukta kullanılan ve çiçeği haşlanıp çay gibi içilen ağaç.
  • Ihlamur ağacından yapılmış.

in / în

  • İri ve güzel gözlüler.

irticali / irticâlî

  • Sözlü konuşma.

istiğna / istiğnâ / استغنا

  • Kimseye muhtaç olmama. (Arapça)
  • Eyvallah etmeme. (Arapça)
  • Tokgözlülük. (Arapça)

izafet-i maklub

  • Ters çevrilmiş terkib. Muzaf-un ileyh ile muzafın yer değiştirmesi olup, böylece birleşik isim ve sıfatlar yapılır. Bu terkibler semâidir; işitilmekle öğrenilir, bir kaideye bağlı değildir. Her terkib bu şekle sokulmaz. Meselâ: Tâb-ı meh: Meh-tâb: Ay ışığı. Çeşm-i âhu: Ahu-çeşm: Ceylân gözlü. Nazar-

kah / kâh

  • Köşk, kasır. (Farsça)
  • Tek oda. Bir gözlü oda. (Farsça)
  • Yüksek binâ. (Farsça)

kalli

  • Sözlü. Dil ile. (Türkçe)

kamus / kamûs / قاموس

  • Büyük sözlük.
  • Sözlük. (Arapça)

kamus-i arabi / kamus-i arabî

  • Arapça lügat kitabı, Arapça sözlük.

kamus-i osmani / kamus-i osmanî

  • Osmanlıca sözlük.

kamus-i türki / kamus-i türkî

  • Türkçe lügat kitabı, Türkçe sözlük.
  • Şemseddin Sâmi'nin yayınladığı Türkçe lügat.

kanaat

  • Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.

kavlen / قَوْلاً

  • Sözlü olarak.

kavli / kavlî

  • Sözlü olarak.

kecçeşm

  • Şaşı gözlü. Gözü şaşı olan. (Farsça)

kelam-ı kibar / kelâm-ı kibâr / كلام كبار

  • Büyük insanların özlü sözleri.

kırkıs

  • Küçük üvez.
  • Köpeği çağırmak.
  • Yüzük yapılan özlü balçık.

kutme

  • Bozluk ve kızıllık olan renk. (O renkte olana "aktem" derler.) (Müe: Katmâ)

lafzi / lafzî

  • Sözlü.

lebik

  • Tatlı sözlü. Yumuşak konuşan.
  • Zeki, anlayışlı, akıllı.

lugat / lûgat

  • Kelime. Söz.
  • Her milletin dili.
  • Lügat kitabı, sözlük.
  • Lügat, sözlük, kelimelerin anlamlarını kısaca bildiren kitap.

lügat

  • Bir dilin kelimelerini belli bir sıralama içinde, mânâlarıyla beraber ihtiva eden kitap, sözlük.

lugat / lugât / لغات / لغت

  • Sözlük. (Arapça)
  • Kelimeler. (Arapça)
  • Söz. (Arapça)
  • Sözlük. (Arapça)
  • Kelime. (Arapça)

lugatname / lûgatname

  • Sözlük.

maani-i lüğaviye / maâni-i lüğaviye

  • Lügat mânâları, kelimelerin sözlük anlamları.

maçin

  • Çin'e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb oldukları anlaşılıyor. İçlerinde sarı saçlı ve mavi gözlü adamlar dahi bulunuyorsa da lisan bakımından Doğu Türkistan'ın aha

maktem

  • Tozlu yer.

mana-yı lügavi / mânâ-yı lügavî

  • Lûgat, sözlük anlamı.

mesel / مثل

  • Örnek. (Arapça)
  • Özlü söz. (Arapça)
  • Öğretici hikaye. (Arapça)

mindel

  • Hırslı, doymaz ve açgözlü insan. Yırtıcı kimse.
  • Zorba, eşkiya.

minzar

  • Ayna. Bakma âleti. Gözlük.

muaraza-i bil-huruf

  • Söz, yazı veya fikir ile birisine karşı gelmek. Sözlü mücâdele.

muaraza-i bilhuruf / muâraza-i bilhuruf

  • Harflerle mücadele, yazılı ve sözlü mücadele.

mucez / mûcez / موجز

  • Kısaca; kısa ve özlü.
  • Derli toplu, özlü. (Arapça)

muciz / mûciz

  • Kısa. Muhtasar. Özlü. Az sözün çok mânâ ifâde edeni.
  • Kısa ve özlü ifade.
  • Kısa, fakat çok mânâlı, özlü.

mugabber

  • Tozlu nesne.

mugber

  • (Gubar. dan) Gücenmiş, darılmış, küskün.
  • Tozlanmış, tozlu.

muhammed-ül-emin / muhammed-ül-emîn

  • "Doğru sözlü ve güvenilir" mânâsına Peygamber efendimizin lakabı.

muhbir-i sadık / muhbir-i sâdık

  • Doğru sözlü haber verici, peygamber.

muhtasar / مختصر

  • Kısa, özlü. (Arapça)

müstagni

  • (Gani. den) Kimseden bir menfaat beklemeyen, bir şey istemeyen, istiğna eden, kimseye ihtiyacı olmayan. Gönlü tok, tok gözlü. Çekingen, nazlı.
  • Gerekli ve lüzumlu bulmayan.

müstağni

  • Tok gözlü, çekingen, başkalarından bir şey beklemeyen.

müşterek lafız

  • Sözlük anlamıyla birden fazla anlama gelen kelime. Meselâ: "Yüz" gibi.

mütefeyhık

  • Çok sözlü, kibirli kimse.

namzed

  • (Nâm-zed) İsteyen veya istenilen kimse. (Farsça)
  • Sözlü. Nişanlı. (Farsça)
  • Bir vazifeye tayin edilmesini isteyen veya istenilen kişi. Aday. (Farsça)

necel

  • Büyük gözlülük. İri gözü olmak.

nehem

  • (Nehim - Menhum) Aç gözlü oluş. şikemperver olmak. Doymak bilmemek. Bir şeye çok düşkün, şehvetli, haris.

nehim

  • Aç gözlü, doymaz.
  • Yırtıcı.
  • Arslan kükremesi.

nermgu / nermgû

  • Yumuşak sözlü. (Farsça)

nota

  • Özlü düşünce, not.

pür-gubar / pür-gubâr

  • Çok tozlu. Toz içinde. (Farsça)

rahim

  • Hafif sesli, lâtif sözlü kız.

rastgu / râstgû / راست گو

  • Doğru sözlü. (Farsça)

ratb-ül lisan / ratb-ül lisân

  • Yumuşak sözlü. Mülâyim lisanlı.

sadık / sâdık

  • Doğru sözlü.
  • Bağlı.
  • Velî, Allahü teâlânın sevgili kulları.
  • Doğru, yalan ve uydurma olmayan. Doğru sözlü, sözünde duran.

sadik

  • Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü.

sadık-ul kavl

  • Doğru sözlü.

sadıkülkavl / sâdıkülkavl / صادق القول

  • Doğru sözlü. (Arapça)

şahid-i adil / şâhid-i âdil

  • Doğru sözlü şâhid.

şahid-i adil ve sadık / şahid-i âdil ve sadık

  • Adâletli ve doğru sözlü şâhit.

şahid-i adl / şâhid-i adl

  • Âdil şahid, doğru sözlü şahid.

şahid-i sadık / şâhid-i sâdık

  • Doğru sözlü şahit, tanık.

şeas

  • Toz.
  • Tozlu olmak.
  • Yayılmak, münteşir olmak.
  • Dirilmek.

seciye-i avra / seciye-i avrâ

  • Tek gözlü seciye. Dünyaperestlik.

seciye-i uvera / seciye-i uverâ

  • Tek gözlülerin -yâni sadece bu dünyayı düşünenlerin, âhireti görmeyenlerin- seciyesi.

şehla / şehlâ / شهلا

  • Hafif şaşı. (Arapça)
  • Ela gözlü. (Arapça)

şekerleb / شكرلب

  • Tatlı dudaklı. (Farsça)
  • Şirin sözlü. (Farsça)

selamet-i kal / selâmet-i kal

  • Doğru sözlülük.

selit

  • Kahredici, galebe edici.
  • Susam yağı.
  • Kötü sözlü şerli kimse. Ağzı bozuk.
  • Zeytinyağı.

şereh

  • Tamahkârlık, açgözlülük, şiddetli hırs.
  • İnsanın muhtâc olduğu şeylerin lüzûmundan fazlasını istemesi, şiddetli hırs, tamahkârlık, aç gözlülük.

şerhan

  • Çok tamahkâr, ziyade hırs sâhibi, açgözlü, haris.

sersar

  • Çok sözlü, çok konuşan. Herze ve hezeyan söyleyen.
  • Büyük bir nehrin adı.

sertem

  • Uzun, tavil.
  • Yumuşak sözlü kişi.
  • Hışmını ve gadabını süratle yenen kimse.

şetame

  • Çirkin yüzlü ve yaramaz sözlü olmak.

şiddet-i fakr ve istiğna

  • Şiddetli fakirlik ve tokgözlülük; çok fakir olmasına rağmen kimseden bir şey beklememe.

sıddıkin-i sahabe / sıddıkîn-i sahabe

  • Sadakatli, doğru sözlü Sahabeler.

şifahen / şifâhen / شفاها

  • Sözlü olarak.
  • Sözlü olarak. (Arapça)

şifahi / şifahî / şifâhî / شفاهى

  • Ağızdan, şifahen, sözlü.
  • Sözlü.
  • Sözlü olarak. (Arapça)

şifahiyat / şifahiyât

  • Ağızdan söylenilen, şifahî olan, sözlü ifadeler.

sifanet

  • Marangozluk.

suret-i icmali / suret-i icmâlî

  • Kısa ve özlü bir şekil.

ta'fir

  • Tozlu ve topraklı yapmak.
  • Ağartmak, beyazlatmak.
  • Kirletmek. Mülevves etmek.
  • Oğlan kaçsın diye kadının, emziğine toprak sürmesi.
  • Güneşte et kurutmak. (O kurumuş ete "afir" derler.)

talakat / talâkat

  • Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük.
  • Güler yüzlülük.
  • Düzgün sözlülük.

talmud / talmûd

  • Yahûdîlerin Tevrât'tan sonra mukaddes kabûl ettikleri, sözlü emirlerin toplandığı Mişnâ ve Gamâra olmak üzere iki kısımdan meydana gelen kitap.

tama / tamâ

  • Açgözlülük, aşırı istek.
  • Hırs, aç gözlülük.

tama' / tamâ' / طمع / طَمَعْ

  • Aç gözlülük, dünyâ malına aşırı düşkünlük.
  • Hırsla istemek. Doymazlık. Aç gözlülük. Çok isteme.
  • Askerî fertlerin maaşları. (Kamus)
  • Aç gözlülük, şiddetli arzu.
  • Aç gözlülük, hırsla isteme.
  • Tamah, açgözlülük. (Arapça)
  • Aç gözlülük.

tama'kar / tama'kâr / طمعكار

  • Aç gözlü. Cimri.
  • Açgözlü. (Arapça - Farsça)

tamah

  • Açgözlülük, hırs.
  • Açgözlülük.

tamahkar / tamahkâr

  • Aç gözlü, cimri.

tamahkarane / tamahkârâne

  • Aç gözlü bir şekilde.

tamahkarlık / tamahkârlık

  • Aç gözlülük, cimrilik.

tamakar / tamâkâr

  • Tamahkâr, açgözlü.

tamakarane / tamâkârane

  • Açgözlü biri gibi.

tekehhul

  • Göze sürme çekme. Suni kara gözlü olma.

telhgüftar

  • Acı sözlü. (Farsça)

tengçeşm

  • Açgözlü. (Farsça)

tercüman

  • Yazılı ve sözlü metinleri başka bir dile çeviren.

terşih

  • (Çoğulu: Terşihât) Süzme, sızdırma.
  • Besleyip eğitme, terbiye etme.
  • Edb: Sözü özlü söyleme.
  • Tezyin etmek, süslemek.

teşa'us

  • Tozlu topraklı olmak. Kirlenmek. Paslanmak.

ur

  • Tek gözlüler.
  • Silâhsız, mühimmatsız olanlar.

veciz / vecîz / وجيز

  • Kısa ve özlü söz.
  • Özlü. (Arapça)

vecize

  • Kısa ve özlü sözler.
  • Edb: İbaresi kısa, mânası geniş olan çok kıymetli söz, özlü söz. Kısa, veciz söz.

vürka

  • Siyahı galip olan bozluk.

yehmur

  • Çok sözlü, çok konuşan adam.
  • Çok çalışkan ve işe cür'etli olan kişi.
  • Yeri götüren balık.

yek-çeşm

  • Tek gözlü.

yek-çeşm deha / yek-çeşm dehâ

  • Tek gözlü olağanüstü zekâ ve akıl; Kur'ân'ın gösterdiği gerçekleri görmeyen ve sadece dünyevî maksatları gözeten zekâvet ve akıl.

yekçeşm

  • Tek gözlü.
  • Âhir zamanda gelecek olan Deccal'ın bir ismi. "Sadece dünya hayatını şiddetle isteyip âhireti unutan ve inkâr eden" meâlinde mecazen söylenilmiştir.
  • Güneş.

zera'

  • Vahşi sığırın buzağısı.
  • Tamâ, hırs, aç gözlülük.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın