LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Niş ifadesini içeren 1145 kelime bulundu...

a'lam

  • (Tekili: Alem) Alemler. Alâmetler. İzler. Nişanlar.
  • Bayraklar.
  • Büyük âlimler.
  • Büyük dağlar.

a'mal / a'mâl / اعمال

  • İşler, ameller, davranışlar. (Arapça)
  • Davranışlar, ameller. (Arapça)

a'mal-i hayriye / a'mâl-i hayriye

  • Hayırlı işler, davranışlar.

a'mal-i saliha / a'mâl-i sâliha

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun iyi iş ve davranışlar.

a'raz

  • (Tekili: Araz) Arazlar, işaretler, nişanlar, alâmetler.
  • Tesadüfler.
  • Hastalık alâmetleri.
  • Kazalar, felâketler, musibetler.

a'şar

  • (Tekili: Öşür) Öşürler. Arazi mahsüllerinden alınan onda bir nisbetindeki vergiler.
  • Mahsül alan zengin müslümanların zekâtları.

abdal

  • t. Safdil, ahmak, bön.
  • Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse.
  • Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse.
  • Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)

açar

  • İştah açmaya yarayan turşu v.s. (Farsça)
  • İnişli yokuşlu yer. (Farsça)
  • Karıştırılmış, birleştirilmiş. (Farsça)

adab / âdâb

  • Davranış kuralları.
  • Edebler, güzel huylar, iyi haller ve davranışlar; her konuda haddini bilip sınırı aşmamak. Müfredi (tekili) edeb'dir.
  • (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar,

adab-ı nebeviye / âdâb-ı nebevîye

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) göstermiş olduğu hal, davranış ve ahlâk kâideleri.

adab-ı tasavvuf / âdâb-ı tasavvuf

  • Tasavvuf kaideleri, davranış edep ve kuralları.

adalet-i ictimaiyye / adâlet-i ictimâiyye

  • Sosyal adâlet; Herkesin; çalışması, bilgi ve kâbiliyeti, gördüğü iş nisbetinde ve derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi.

adalet-i izafiye / adâlet-i izafiye

  • İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.

adet / âdet

  • Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle boz

afgan

  • Afganistan. Afgan krallığı, Afganistan milleti.

ahar

  • Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. (Farsça)
  • Kahvaltı. (Farsça)
  • Bir nevi çelik. (Farsça)

ahlak / ahlâk

  • (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine
  • Huy, tabiat, insanın davranış tarzı, tutum ve tavrı.

ahlak-ı ahmediye / ahlâk-ı ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) ahlâkı; hareket, tavır, söz ve danışlarından ortaya çıkan örnek hareket ve davranış tarzı.

ahlak-ı zemime / ahlâk-ı zemîme

  • Kötü huylar, çirkin davranışlar.

ahsem

  • Geniş yüzlü kılıç.
  • Arslan.
  • Enli, yassı ve yayvan burun.
  • Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.

ahval-i içtimaiye / ahvâl-i içtimaiye

  • İçtimaî haller; sosyal davranışlar.

akide-i avam / akîde-i avâm

  • Geniş halk tabakasının akidesi, inancı.

ala kaderi't-taka / alâ kaderi't-tâka

  • Gücün yettiği kadar, güç nispetinde.

ala kadri't-takat / alâ kadri't-tâkat

  • Gücün yettiği kadar, güç nisbetinde.

ala-kadr-il-imkan / alâ-kadr-il-imkan

  • Olabildiği kadar. İmkânı nisbetinde.

ala-kadr-il-istitaa / alâ-kadr-il-istitaa

  • Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde.

alamat / alâmat

  • (Tekili: Alâmet) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.

alamet / alâmet

  • İşaret, nişan.
  • İz, nişân, işâret.

alamet-i makbuliyet / alâmet-i makbuliyet

  • Kabul olunduğunu belirten işaret, nişan.

alem / علم / عَلَمْ

  • Bayrak.
  • Nişan, işâret.
  • Özel isim.
  • Mc:Yüksek dağ.
  • Büyük âlim.
  • Üst dudakta olan yarık.
  • Bayrak, sancak, nişan.
  • Sancak. (Arapça)
  • Alem. (Arapça)
  • Nişan, alamet. (Arapça)
  • Nişan, minare tepesindeki hilal.

alem-i ef'al / âlem-i ef'âl

  • Fiil ve davranışlar âlemi.

alem-i misal / âlem-i misâl

  • Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i.

amaç / âmâç

  • Saban demiri. (Farsça)
  • Hedef, nişan tahtası. (Farsça)

amac / âmâc / آماج

  • Hedef. (Farsça)
  • Nişan tahtası. (Farsça)

amaç-gah / âmâç-gâh

  • Nişan atılan yer, nişan yeri. Hedef mahalli. (Farsça)

amacgah / âmâcgâh / آماجگاه

  • Nişan alınan yer. (Farsça)

amal-i batıla / âmâl-i bâtıla

  • Doğru olmayan, imana uymayan ameller, davranışlar.

amm lafızlar / âmm lâfızlar

  • Aynı cinsin birçok fertlerine birden delâlet eden lâfızdır. "Kavil, cemaat, nisa" lâfızları gibi.

ane / âne

  • Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifâdesi için kullanılan nisbet edatıdır. Meselâ: Mütefekkirâne (: Mütefekkire yakışır halde) kelimesinde olduğu gibi. (Farsça)

ara / arâ

  • Mıntıka, bölge.
  • Komşuluk.
  • Avlu.
  • Çıplaklık.
  • Geniş, çıplak arazi.

arab

  • Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.

aram / ârâm

  • (Tekili: İrem) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.

ararot

  • Ufak çocuklara yedirilen besleyici bir cins nişasta ki, Amerika'da hasıl olan bir kökten çıkarılır.

arazet

  • Genişlik.

arda

  • Vaktiyle bazı çavuşların elde tuttukları uzun değnek.
  • Nişan almak için dikilen değnek.

argon

  • yun. Kim: A sembolü ile gösterilen renksiz, kokusuz ve tatsız bir gaz. Havada % 1 nisbetinde bulunur.

arız / ârız

  • Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan.
  • Bir şeyi arz ve takdim edici olan.
  • Kalın ve geniş bulut.
  • Ön dişlerin haricindeki onaltı dişin herbiri.
  • İnsanın yanağı.

ariz / arîz / عریض

  • Enli, geniş.
  • Geniş, genişlemesine. (Arapça)

ariz ve amik

  • Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.

arşın

  • Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk.) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. (Farsça)
  • Zirâ'. (Farsça)

arz / عرض

  • yeryüzü, dünya, genişlik.
  • Genişlik, en. (Arapça)
  • Enlem. (Arapça)

arzan / ارضا

  • Enine, genişliğine.
  • Enine, genişliğine. (Arapça)

arzani / arzanî

  • Enine, genişliğine olarak.

arzi / arzî

  • Genişliğine ait. Bir yerin enine ait.

asa

  • Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh.

asakir-i müteavine

  • Birbirine yardım edip dayanışma içinde olan askerler.

asar / âsâr

  • Öç almalar. İntikamlar.
  • Eserler.
  • İzler. Nişanlar. Abideler.
  • Âdetler.

asar-ı tahripkarane / âsâr-ı tahripkârâne

  • Tahrip edici davranış ve hareketler.

aşk-ı ihlas / aşk-ı ihlâs

  • Büyük bir samimiyet, çalışma, iş ve davranışlarda yalnızca Allah'ın rızasını gözetme gayret ve aşkı.

astronot

  • yun. Feza yolculuğu yapan vasıtaları kullanan kişi. (Amerikada ve batıda astronot; Rusyada ve komünist ülkelerde kozmonot tâbiri kullanılmaktadır.)

avaz / âvâz

  • Ses, sada
  • Sesleniş.
  • Yüksek ses.

avrupalılaşmak

  • Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği

ayet / âyet

  • Eser.
  • Kimsenin inkâr edemiyeceği açık delil. Nişân. Alâmet. İşaret.
  • Menzil, mekân.
  • Kur'ân-ı Kerim'deki her bir cümle. Mânen uyanmağa, intibâha sebeb olan hâdise. (Kur'ân-ı Kerim'de 6666 âyet vardır.)

ayet-i camia / âyet-i câmia

  • Geniş, kapsamlı âyet.

ayn-ı kabul

  • Aynen kabul etme, aynısını verme.

ayn-ı vücud

  • Bir varlığın aynısı.

ayniyet / عَيْنِيَتْ

  • Aynısı olma.

aza'

  • Başa gelen musibete sabretmek.
  • Bir kimseyi babasına nisbet etmek.

azeka

  • Alâmet, nişan, işâret.

azerşeb

  • Batıl bir inanışa göre ateş içinde yaşadığı sanılan ve semender denilen bir hayvan. (Farsça)
  • Şimşek, berk. (Farsça)

azk

  • Hurma ağacı.
  • Nişan, alâmet, işâret.

azv

  • İftira. Birisine bir şey isnad etme. Nisbet etme.

azy

  • Bir kimseyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etme.

babacan

  • Biraz kalender davranışlı, cana yakın.

bahr-i muhit-i havai / bahr-i muhit-i havâî

  • Hava okyanusu; yıldızların, gezegenlerin içinde dolaştığı geniş feza denizi.

bain / bâin

  • Dibi geniş olan bostan kuyusu. Geniş dipli kuyu.
  • Dibi geniş kuyu, bostan kuyusu.

bak'

  • Geniş olmak, büyük olmak.

bakara

  • Sığır, inek.
  • Kur'ân-ı Kerim'in ikinci sûresi: Bu sûrede yahudilere bir inek kurban etmeleri emredilip bu konuda geniş bilgi verildiğinden, sûre bu adı almıştır.

baki' / bâki'

  • Geniş, vâsi.

bakır

  • Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü.
  • Geniş.
  • Aslan.
  • Göz damarı.
  • Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.

bakr

  • Açmak.
  • Genişletmek.

balkanlar

  • (Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.

basıt / bâsıt

  • Açan. Yayan. Serici.
  • Ferahlık veren.
  • Dilediği kulunun rızkını genişlendiren Allah (C. C.).
  • Mücerred olup, mürekkep ve müellef olmayan.
  • Tıb: Bir uzvu uzatıp açan adele.
  • Açan, yayan, genişleten.

basit / bâsit

  • Kıymetsiz.
  • Geniş
  • Yaygın olan.
  • Mücerred ve münferid olup, mürekkeb ve müellef olmayan.
  • Neş'eli. Güleryüzlü. Düz, arızasız, engelsiz.
  • Edb: Aruz vezinlerinden biri.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından bâzısına rızkı az, bâzısına çok veren, sadakaları kabûl edip sevâb veren. Bâzısının rûhunu kabzeden (alan) bâzısının ömrünü uzatan, bâzısının kalbini daraltıp hayırlara (iyiliklere) rağbetsiz, bâzısınınkini ise geniş yapıp, hayırla

bast

  • Genişlemek, açmak, yaymak.
  • Bir şeye el uzatmak.
  • Sevindirmek.
  • Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak.
  • Özür kabul etmek.
  • Kaplamak.
  • Tas: Allahın cemâl tecellisiyle kalbin sükûn ve huzur içinde ferahlaması. (Mukabili: "Kabz"
  • Genişletme.

bast edilme

  • Yayılma, genişleme.

bast etmek

  • Yaymak, genişletmek.

bast-ı zaman / بَسْطِ زَمَانْ

  • Zamanın genişlemesi.

bastızaman

  • Zamanın genişlemesi, az zamanda normalden fazla yaşama.

bath

  • (Çoğulu: Bitah) İçinde kum ve çakıl taşları olan geniş su akıntısı.
  • Yüz üzeri düşme.
  • Serilip yatan adamın boyu.
  • Bırakma.

bati-ül hareke / batî-ül hareke

  • Davranış ve hareketi ağır.

batih

  • Zengin. Gani. Mâldâr.
  • Geniş yer.

batıniyye / bâtıniyye

  • Mecûsîlikteki ve çeşitli bâtıl dinlerdeki inanışları İslâm dînindenmiş gibi göstermeye çalışan İranlı Meymûn bin Deysân el-Kaddah tarafından kurulan bozuk yol.

bayır

  • Az inişli yer. Fazla yokuş olmayan yer.

baz / bâz

  • Doğan. Yırtıcı kuş. Av kuşu. (Farsça)
  • Açık. (Farsça)
  • Ayırma. Temyiz etme. (Farsça)
  • İniş. (Farsça)

bazoka

  • (Bazuka) Tanklara karşı kullanılan bir çeşit silâhtır. Soba borusuna benzer, omuza konarak nişan alınıp ateşlenir.

beca'

  • Geniş, bol.

bedah

  • (Çoğulu: Büduh) Geniş yer.

beded

  • İki uyluk arasının geniş olması.

bedel-i ba'z

  • Geniş anlamlı bir sözün bir kısmına yapılan açıklama.

bedel-i iştim'al / bedel-i iştim'âl

  • Geniş ve genel anlamlı bir sözün bir noktasını açıklayan cümle.

bedid

  • Büyük sahra, geniş çöl.

bedreftar / bedreftâr / بدرفتار

  • Kötü davranışlı. (Farsça)

behv

  • (Behve) Misafir odası.
  • Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir)
  • Geniş meydan, yer.
  • Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık.
  • Rahim ile mahrecinin arası.

ben

  • Nişan.

beraat-ül istihlal / berâat-ül istihlâl

  • Bir eserin içindekilerini güzel bir başlangıçla baş tarafında anlatmak. İyi bir alâmet. Güzel bir başlangıç.
  • Bir ibarede müradif ve mukni birkaç kelime bulunması, hüsn ve insicamdaki ibarenin vech-i mergub üzere te'lif ve terkibi.
  • Maaş, rütbe, nişan için hükümetçe bildirilen

berari

  • (Tekili: Berriyye) Sahralar, çöller. Geniş kumluklar.

berat / berât

  • Nişân. Rütbe. İmtiyaz ve taltif için verilen resmi kâğıt.
  • Nişan, ayrıcalık fermanı.

berevat / berevât

  • (Tekili: Berat) Eskiden bir kimseye nişan, rütbe veya imtiyaz verildiğini bildiren fermanlar.

besat

  • (Bisât) Düz.
  • Döşenmiş.
  • Geniş.
  • Yayvan kab.
  • Düz açık yer.

besit

  • (Çoğulu: Besâit) Döşenmiş nesne, yer yüzü.
  • Yalnız tek.
  • Geniş yer.

besta

  • Uzunluk, bolluk, genişlik. Yaygın olmak.

bevbat

  • Sahra, çöl, geniş kumluk araziler.

beyun / beyûn

  • Dip tarafı geniş olan kuyu, bostan kuyusu.

bi-n-nisbe

  • Nisbetle, bir dereceye kadar.

bibliyograf

  • yun. Kitaplar üzerinde geniş bilgisi olan kişi.

bid'at-ı seyyie

  • Resûlullah'ın ve Eshâbının zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkan ve bir sünnetin unutulmasına sebeb olan bozuk inanış ve ibâdet olarak yapılan işler.

bid'atkar / bid'atkâr

  • Bid'at ortaya çıkarıp uygulayan, İslâmın ruhuna ve özüne ters davranışlara taraftar olan.

bidh

  • Geniş ova.

binnisbe / بالنسبه

  • Bir derece, nisbî olarak.
  • Bir dereceye kadar, nispeten. (Arapça)

Bolşevizm

  • Rusça'da çoğunluk anlamına gelir.

    Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDIP) içindeki ayrılıkta Lenin ile aynı görüşü savunanlar kongre çoğunluğu sağlamışlar ve bu tarihten sonra Leninist görüşleri savunmanın diğer adı Bolşevizim olmuştur. Bu kelimenin Rusça'daki zıddı; Menşevik.

    Bu kongrede azınlıkta kalan grup ise Menşevikler olarak adlandırılmıştır. Marksist literatürde menşevik bir hakaret olarak kullanılır.

brahma dini / brahma dîni

  • Hindistan'da mîlâddan asırlarca önce ortaya çıkmış, Allahü teâlânın varlığına inandığı gibi, başka tanrıları (ilâhları) da kabûl eden ve bütün peygamberleri inkâr eden bozuk yol ve inanış.

bu'd

  • (Çoğulu: Eb'ad) Uzaklık. Baid olma.
  • Aralık.
  • Geo: Bir cismin uzunluk, genişlik ve derinliği.

budizm

  • Hindistan'da M.Ö. altıncı yüzyılda yaşamış olan Buda'nın kurduğu, Uzakdoğu ülkelerinde yaygın bozuk bir inanış. Bu inanışta olanlara Budist denir.

bühre

  • Geniş yer, büyük mekân.
  • Kesik kesik soluyuş.
  • Dere içindeki sazlık ve çayırlık.

bülcet

  • Genişlik, vüsat.
  • İki kaş arasında olan açıklık.

bülehniye

  • Maişet genişliği.
  • Gani olmak, zenginleşmek.

bulvar

  • Geniş ve ağaçlı cadde. (Fransızca)

bundan maada / bundan mâada

  • Bundan başka, bunun yanısıra. (Türkçe - Arapça)

burak-ı meşveret-i şer'iye

  • Şer'î meşveret bineği; şeriatın her türlü meselenin çözümünde esas aldığı istişare ve danışma kurulu.

burcas

  • Hedef. Yüksek bir yerde bulunan nişangâh.

bürcas

  • Havada ağaç başında olan nişan.

bürnüs

  • (Çoğulu: Berânis) Bir uzun takke. (İbtidâ-i İslâm'da ruhbanlar giyerlerdi.)

büsuta / büsûta

  • Genişlik.
  • Tekellüfsüzlük.

büyun

  • Geniş ve derin kuyu.
  • Mıntıkalar, bölgeler, yerler.

cadde

  • Geniş, işlek, büyük yol. Anayol. şah-rah.
  • Geniş yol.

cadde-i kübra-yı maneviye / cadde-i kübrâ-yı mâneviye

  • Mânevî, büyük ve geniş cadde.

cadde-i kur'aniye / cadde-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın gösterdiği, çizdiği yol; Kur'ân'ın büyük, geniş ve sağlam caddesi, ehli sünnet yolu, Kur'ân yolu.

çağatay

  • Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han'ın ismine nisbetle Mâvera-ün Nehr taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebî lisan olarak kullandıkları Doğu Türkçesine verilen isimdir.

cahar

  • Kuyunun içinin geniş olması.

cahd-ı mutlak, cahd-ı müstağrak

  • Arab gramerinde menfî olan iki geniş zaman sigası. Muzari fiillerinin başına (Lem) ve (Len) getirilerek olur.

caka

  • (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çeki

camiiyet / câmiiyet

  • Genişlik, kapsamlılık.

camiiyet-i lafziye / câmiiyet-i lâfziye

  • Sözün kapsamlılığı, çok geniş ve genel mânâları içine alması.

ceberut

  • Azametin daha dâimîsi ve bâtınîsi. Büyüklük. Hâkimlik. Kudret, celadet. Fart-ı kibir ve azamet.

cedi

  • Güneş medarının oniki burcundan birisi. Oğlak burcu. (Güneşin cenuba doğru inişinin en aşağı derecesini bildirir.)
  • Keçinin erkek yavrusu, erkek oğlak.

cefr

  • Dört aylık keçi oğlağı.
  • Geniş ve örülmemiş kuyu.

celabib / celâbib

  • Uzun ve geniş örtü, manto. Cilbâb'ın çoğuludur.

çelebi

  • Efendi, kibar kimse.
  • Mevlâna postnişinine verilen ünvan.
  • Çelebi, Sultan Mehmed devrine kadar padişah oğullarına verilen ünvan idi.
  • Mevlânâ soyundan gelenlerle, mevlevilerin büyüklerine verilen ünvan.

cem'iyet-i şura / cem'iyet-i şûrâ

  • Danışma meclisi.

cemaat-i mütesanide / cemaat-i mütesânide

  • Dayanışma içinde olan topluluk.

cemiyet-i kainat / cemiyet-i kâinat

  • Kâinat cemiyeti, dayanışma içinde olan kâinattaki tüm varlıklar.

cemiyyet

  • Cemiyet, toplum, genişlik.

cerec

  • Yüzüğün, parmağa geniş olması.
  • Taşlı, sert yer.
  • Muztarib. Iztırab ve acı çeken.

cerece

  • Büyük, geniş yol.
  • Ulu yol.

cerrar / cerrâr

  • Tedirgin edici davranışlarla para koparan.

ceva'

  • Geniş.
  • Hasta.
  • Kokmuş su.
  • Aşktan, gamdan veya tasadan dolayı kalbin yanması.

cezalet

  • Rekâketsiz ifade.
  • Güzellik.
  • Müdebbirlik, akıllılık.
  • Azim, büyük.
  • Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıld

cezire-i vasia / cezire-i vâsia

  • Geniş ada; Arap yarımadası.

cifar

  • (Tekili: Cefr) Geniş kuyular.

cilbab / cilbâb

  • Uzun ve geniş örtü, manto. Çoğulu Celâbîb'dir.

cilvah

  • Geniş ve dolu olan deve.

cilve

  • Esmâ-i İlâhînin tecellisi.
  • Tecelli.
  • Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.

cinab

  • Hayvanlara vurulan damga ve nişan.

cinas

  • Benzeyiş, münâsebet.
  • Edb: Birçok mânâya gelebilen söz, imalı, telmihli söz. telâffuzu bir, mânası ayrı olan kelimelerin bir sözde bulunması. Bunu yapmaya "tecnis" denir, o kelimelere de "cinas" denir.

cinayet

  • Suç, hukuka uymayan davranış.

cisim

  • (Cism) Varlığı bilinen, hayyiz olan, mekânı, ciheti, uzunluğu, genişliği ve derinliği olan şey.

cüsam

  • Büyük, geniş. Eni fazla olan.

da'fak

  • Bol ve geniş olan şey. Vâsi.

dabir

  • Arka, kök, nihâyet. Son, âhir.
  • Bir nişandan geçen ok.

dağ-dar / dâğ-dâr

  • Kızgın demirle nişanlanmış, dağlanmış.
  • Pek müteessir, çok üzgün.

dag-zen

  • Damga vuran, nişan koyan. (Farsça)
  • Kalb kıran, gönül kıran. (Farsça)

dağdar

  • Pek acıklı, üzüntülü. (Farsça)
  • Gönlü yaralı. (Farsça)
  • Kızgın demirle nişan vurulu. Damgalı. (Farsça)

dagfasa

  • Semizlik, şişmanlık, besililik, etlilik.
  • Bol geniş nesne.

dahuk

  • Geniş yol.

daire-i afak / daire-i âfâk

  • Ufuklar dairesi. Çok geniş ve büyük dâire, kâinat.

daire-i külliye

  • Büyük ve geniş kapsamlı daire.

daire-i muhita / dâire-i muhîta

  • Kuşatıcı, geniş daire.

dalif

  • (Çoğulu: Düllef) Nişandan öteye düşen ok.
  • Ağır yük getirip adımlarını birbirine yakın atan adam.

danişmend

  • (Çoğulu: Dânişmendân) Bilgili, ilimli. (Farsça)
  • Tanzimattan evvel, kadıların yanında stajyer olarak çalışan kimseler için kullanılan bir tâbirdi. (Farsça)

darb

  • (Çoğulu: Dürub) Kapı, bâb.
  • Büyük, geniş sokak.
  • Dâr-ı İslâmla dâr-ı harp arasında olan sınır ve hudut.

dari'

  • Adımı geniş olan kişi.

deha

  • Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.

dehna

  • Ova, sahrâ. Çöl, geniş veya susuz ova.
  • Bir yer ismi.

derebeyi

  • Ortaçağda kendi arazisi içindeki insanlara istedikleri gibi hükmeden, devamlı olarak birbirleriyle savaşan geniş toprak sahiplerinden her biri.
  • Mc: Asi, zorba.

derece-i vüs'at

  • Genişliğin derecesi.

deres

  • Nişanın belirsiz olması.
  • Kaftanın eskimesi.
  • Evin köhne olması.

deşt

  • Bozkır, çöl, sahra. Kumluk ve nebatsız geniş arazi. (Farsça)

deşt-i kıpçak

  • Dinyester ile İrtiş arasında bulunan geniş step.

dest-suze

  • Nişanlı kız. (Farsça)

devair-i külliye / devâir-i külliye

  • Geniş ve kapsamlı daireler.

dikta

  • Lât. Diktatörlerin davranışları.
  • Hiç ses çıkarmadan yerine getirilecek emir.

dinde bid'at

  • Peygamber efendimiz ve O'nun dört halîfesi zamânında olmayıp, dinde sonradan ortaya çıkarılan bozuk inanışlar, sevap kazanmak niyetiyle yapılan ibâdetler. Dinde yapılan her türlü değişiklikler, yenilikler ve reformlar.

divanhane / divanhâne / dîvanhâne / د۪يوَانْ خَانَه

  • Geniş sofa, salon.
  • Geniş sofa, salon.

diyanet riyaseti müşavere heyeti

  • Diyanet İşleri Başkanlığı Danışma Kurulu.

dümasir

  • (Demser) İnişi yumuşak olan yer.
  • Etli, büyük deve.

düsturü'l-amel

  • Davranış kuralı, uygulama prensibi.

düsur

  • Mahvolma. Eseri kalmama. Ortadan kalkma. Nişanı belirsiz olma.
  • Kaftan eskime.
  • Ev köhne olma.

eamm

  • Pek şumullü, daha umumi ve geniş.
  • Daha geniş, pek şümullü, en umumî.

eb'ad-ı vasia / eb'âd-ı vâsia

  • Geniş mesafeler, boyutlar, uzaklıklar.

eb'ad-ı vasia-i alem / eb'âd-ı vâsia-i âlem

  • Kâinatın geniş boyutları.

ebatıl / ebâtıl

  • Boş inanışlar.

ebedd

  • Gövdeli, iri cüsseli kimse. İki uyluğunun arası geniş ve etli olan kimse.

ebhar-ı vasia / ebhâr-ı vâsia

  • Geniş denizler.

ebrar / ebrâr

  • İyi kimseler. Îmânlarında sâdık (doğru), Allahü teâlânın yasak kıldığı şeylerden sakınıp, emirlerine uyan, bozuk inanışlardan, kötü ahlâktan ve çirkin işlerden uzak duranlar. Teklik şekli berr'dir.

ebu iyaz seleme bin amr bin el ekva / ebu iyaz seleme bin amr bin el ekvâ

  • Biat-ı Rıdvanda hazır bulunan, gayet cesur, nişancı, hamiyetperver bir sahabedir. 77 hadis-i şerif rivayet etmiştir. Hicrî 74 tarihinde, 80 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.)

ecbe

  • Alnı geniş olan adam.

ecebe

  • Büyük alınlı. Alnı geniş olan kimse.

eclec

  • Yumru ve geniş alınlı.

eda / edâ

  • Yapma, ödeme, davranış, anlatım yolu.

ef'al ve a'mal-i beşeriye / ef'al ve a'mâl-i beşeriye

  • İnsanların iş ve davranışları.

ef'al-i ihtiyariye / ef'âl-i ihtiyariye

  • Kulun irade ve isteğiyle yapılan davranışlar, fiiller.

efaim

  • Vâsi olmak, geniş olmak, bol olmak.

eflec

  • (Felc. den) Seyrek, sık olmayan diş. Bazıları dökülmüş olan diş.
  • Geniş omuzlu, kollarının arası açık olan adam.
  • Nüzul hastalığına tutulmuş olan kimse.

efrenc

  • (Franc. dan) Bu kelime, Ortaçağda teşekkül ederek, o sıralarda Frankların ve bilhassa Charlemagne'in hükmü altında bulunanlara ve zamanla genişleyerek bütün Avrupalılara denmiştir. Frenk. Avrupalı ve hasseten Fransız. (Fransızca)

eftel

  • (Çoğulu: Fütul) Ön ayaklarının arası geniş olan at.

egoizm

  • Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm terbiyesidir. (Fransızca)

ehadis / ehâdîs

  • Hadisler; Peygamber Efendimizin mübarek söz, fiil ve hareketleri veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranışlar.

ehadis-i muhammediye / ehâdîs-i muhammediye

  • Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar.

ehadis-i şerife / ehâdis-i şerife

  • Hadisler; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranışlar.

ehdaf

  • (Tekili: Hedef) Hedefler, nişan alınan yerler.
  • Yüksek yerler.
  • Meramlar, talebler, arzular, istekler, gayeler, maksadlar, kasıtlar.

ehl-i bid'at

  • Bid'at sâhipleri. Peygamber efendimizin ve eshâbının bildirdiği doğru îtikâddan (inanıştan) ayrılanlar.

ehl-i heva / ehl-i hevâ

  • Nefsine uyan, nefsinin arzu ve istekleri peşinde koşan.
  • Bid'at (dinde olmayan inanış ve işler) sâhibi.

ehl-i sünnet itikadı / ehl-i sünnet îtikâdı

  • Peygamber efendimizin veEshâb-ı kirâmın (arkadaşlarının) ve onların yolunda bulunan İslâm âlimlerinin bildirdikleri doğru îtikâd, inanış.

ehli / ehlî

  • Munis, alışık. Yabancı olmayan. Kendisi ile ünsiyet edilen.

elif

  • Munis, sahip, dost.

elips

  • Odaklar adı verilen sabit iki noktasından uzaklıkları toplamı sabit olan noktaların gösterdiği kapalı eğridir. Eğri ve kapalı bir geometrik şekildir. Karşılıklı iki tarafından genişlemiş bir çemberi andırır. (Fransızca)

elti

  • İki kardeş zevcelerinin her birine nisbetle diğeri. Bir kadının kaynının zevcesi. (Türkçe)

emarat

  • Emareler, nişanlar, işaretler, ip uçları.

emare

  • Alâmet, işaret, nişan, iz, ip ucu, belirti.

eme

  • Unutmak, nisyân.
  • İkrar etmek.

emevi devleti

  • Dört halife devrinden sonra devlet idaresi Beni Ümeyye hanedanına geçmiştir. Buna nisbetle bu devlete "Emevi Devleti" adı verilmiştir. (Mi: 661-750) seneleri arası Emevi Devletinin saltanat devresidir. Muâviye bin Ebi Süfyan'dan başlamak üzere 14 halife gelip geçmiştir. Son halife Muhammed bin Merva

emperyalizm

  • Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sins (Fransızca)
  • Bir ülkenin sınırlarını genişletme politikası.

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

encümen-i şura / encümen-i şûrâ

  • Danışma kurulu.

enise

  • (Bak: ENİS)

ensaf

  • (Tekili: Nısf) Nısıflar, yarımlar.

erahh

  • Tırnağı yassı ve geniş olan hayvan.

ergad

  • Maişetçe daha ferahlık. Geniş maişet.

erhab

  • Vâsi, geniş, açık.

esbab-ı nüzul

  • İniş sebepleri.

eser

  • Nişan, alâmet. Çoğulu âsârdır.
  • Haber, hadîs-i şerîf, Eshâb-ı kirâm ve tâbiîne âit iş, söz ve takrirler yâni görüp de mâni olmadıkları hususlar.

eşhar

  • Kalye taşı denilen radyom hamızı. (Farsça)
  • Nişadır. (Farsça)

eşmel

  • En kapsamlı; en geniş.

eşrat

  • Nişanlar. Alâmetler. şartlar.

etvar / etvâr

  • (Tekili: Tavır) Tavırlar, haller, davranışlar.
  • Tavırlar, davranışlar.

etvar-ı gaflet / etvâr-ı gaflet

  • Gaflet davranışları.

etvar-ı müdakkikane

  • İnceden inceye araştıran tavırları, davranışları.

ev'ac

  • Geniş, vâsi.

evkat-ı nüzul

  • İniş zamanı.

evsa'

  • Daha geniş. Çok vasi'.

evveliyat

  • Başlangıçlar. Mukaddemat. İlk öndekiler. İbtidaki cihetler.
  • Her akıllının tereddütsüz tasdik ve kabul edeceği hususlar.
  • Man: Mücerred mevzu ve mahmulleri arasındaki nisbet tasavvur edilince aklın kat'iyyetle teslim ve tasdik ettiği kaziyeler.

fakih / fakîh

  • Fıkıh âlimi. Dînin amelî (yapılacak işlerle ilgili) hükümlerinde mütehassıs âlim. Çoğulu fukahâdır.
  • Müctehid. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmemiş olan hükümleri, açık ve geniş olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. İctihâd derecesine

fakir

  • Aslî (temel) ihtiyâçlarından başka nisâb miktârı (dînen zengin sayılacak kadar) malı olmayan.
  • Tasavvufta fakir: Derviş. Her zaman her işte yalnız Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilen, bütün ihtiyaçlarını hep Allahü teâlâya arz eden.

farat

  • Öne çıkan, geçen.
  • Issız yerlerde konan nişan ve işaret.
  • Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.

fazfaz

  • Geniş ve bol nesne.

fazfaza

  • Elbisenin çok geniş ve bol olması.

fazir

  • Kırmızı, büyük karınca.
  • Geniş, bol nesne.

fecc

  • (Çoğulu: Ficâc) Açık yer. İki dağ arasındaki geniş yol. Tarik-i vâsi'.

fecm

  • Geniş.
  • Bevletmek, işemek.

fecr

  • Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık.
  • Bir şeyi genişçe ikiye ayırmak.
  • Günah işlemek. Fücur ve fısk işlemek. Yalan söylemek.
  • Tekzib eylemek.
  • İsyan ve muhalefet eylemek.
  • Haktan sapmak. Meyletmek.
  • <

fecve

  • Avlu.
  • Genişlik.

felkam

  • Geniş, vâsi'.

fenn-i iaşe / fenn-i iâşe

  • İnsanlar ve hayvanların besleniş ve yaşayışları hakkında bilgi veren ilim dalı.

ferace

  • Örtünecek gibi olan ve giyilen bol elbise, cübbe.
  • Kadınların üzerlerine örttükleri örtü. Bütün vücudu kaplayan geniş örtü.

ferah / ferâh / فراخ

  • Bol, geniş, vâsi'. Fazla, ziyade. Açık. (Farsça)
  • Geniş, iç açıcı, tasasız.
  • Geniş. (Farsça)

ferah-dehen

  • Geveze, boşboğaz. (Farsça)
  • Geniş ağızlı, ağzı büyük. (Farsça)

ferah-na

  • Geniş yer. Büyük saha. (Farsça)
  • Bolluk, bereket. Genişlik. (Farsça)

ferah-rev

  • Acele acele ve geniş adımlarla yürüyen. (Farsça)

ferahi / ferahî

  • Genişlik, bolluk. Ucuzluk. (Farsça)

ferec

  • Sıkıntıdan kurtulmak, zafer, inşirah, kederden kurtulmak. Genişlik, ferahlık, fütuhat.
  • Girecek yerler.
  • Ferahlık, genişlik, rahatlık.

fersude-gi / fersude-gî

  • Eskilik, yıpranış, fersudelik. (Farsça)

fesh

  • Genişletmek.

fesih / fesîh

  • (Füshat. den) Açık, geniş.

fevh

  • Yaradan kan fışkırması.
  • Bolluk, genişlik.
  • Güzel kokunun yayılması.
  • Kaynamak.

fey-i zeval / fey-i zevâl

  • Güneş, gün ortasında (Nısf-ün-nehârda), tam tepeye gelince görülen en kısa gölge uzunluğu.

feyayih

  • (Tekili: Feyhâ) Genişlikler, enginlikler, boşluklar.

feyha

  • Geniş ve büyük olan. Engin.
  • Bir nevi toprak çanak.
  • Genişlik, vüs'at.

feyhak

  • Geniş nesne.

feylem

  • Geniş, büyük nesne.

feza / fezâ / فضا

  • Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü.
  • Yer geniş olmak.
  • Açık sahra.
  • Saha.
  • Yerde akan su.
  • Uzay; ucu bucağı bulunmayan boşluk, kâinatın sonsuz genişliği.
  • Uzay. (Arapça)
  • Geniş düzlük. (Arapça)

feza-yı vasia / feza-yı vâsia

  • Geniş gökyüzü, uzay.

fezai / fezaî

  • Gökle alâkalı. Göğe âit. Geniş sahaya âit. Fezaya âit ve müteallik.

fi'l / فعل

  • Hareket, davranış, eylem. (Arapça)
  • Fiil. (Arapça)

fi'l-i muzari / fi'l-i muzâri

  • Gr. şimdiki, geniş ve yakın gelecek zamanı gösteren fiil kipi.

ficac

  • İki dağ arasında geniş yol.

ficacen sübüla / ficacen sübülâ

  • Turuk-u vâsia, geniş yollar.

fiil

  • (Fi'l) Müessirin te'siri. Amel, iş.
  • Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme, yazma, okuma, gezme gibi kelimelere de fiil denir. (Fi'l diye de yazılır.)

fiil-i muzari / fiil-i muzâri

  • Arapçada şimdiki, geniş ve gelecek zamanı ifade eden fiil kipi.

fiilen

  • Fiille, davranış ve hareketlerle.

firaz

  • Geniş, vâsi.
  • Irmak ağzı.
  • Sokak ağzı.
  • Elbise.

firnas

  • (Çoğulu: Ferânis) Boynu kalın arslan.
  • Köylü reisi.

firşat

  • Genişlik, vüs'at.
  • İki ayağının arasını ayırıp genişletmek.

firuze

  • Nişabur'da çıkan açık mavi renkli ve kıymetli bir taş.

firzah

  • Göğsü geniş, etli kimse.

fistan

  • Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir.
  • Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf.

fıtra

  • Fitre; ihtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak nisab (dinde zenginlik ölçüsü) miktârı malı, parası olan her hür müslümanın Ramazan bayramının birinci günü sabahı fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktardaki buğday veya arpa yahut hurma veya kuru üzüm veya kıymetleri kadar altın v

forma

  • Cüz. Kısım. Parça. (Fransızca)
  • Şekil. Biçim. Askeri nişan. Rütbe işareti. (Fransızca)
  • Bükülünce 8, 16, 32 sayfa olan kitap dizgisi. (Fransızca)

fuhşiyat / fuhşiyât

  • Çok çirkin, aşağılık, helâl olmayan işler; Dinen yasaklanan ve haram sayılan davranışlar.

füruat

  • Kökten ayrılan kısımlar. Füru'lar. Esastan olmayıp geniş bilgide ortaya çıkan mes'eleler.

füsham

  • Göğsü geniş olan.

füshat / فسحت

  • Vüs'at, genişlik, açıklık.
  • Genişlik. (Arapça)

füshat-kede

  • Geniş yer. (Farsça)

füshat-seray / füshat-serây

  • Geniş yer, geniş saray. (Farsça)

füshat-zar / füshat-zâr

  • Geniş yer. (Farsça)

gabn-ı fahiş / gabn-ı fâhiş

  • Bir alışverişde veyahut ticari anlaşmada taraflardan birisinin nisbetsiz şekilde fazla aldanması.

gaf

  • Beceriksizce ve yersiz söz yahut davranış. (Fransızca)

gait

  • Necaset, neces, insan pisliği.
  • Çukur yer. Düz ve geniş yer.
  • İnsan pisliği, necaset,
  • Çukur yer, düz ve geniş yer.

galebe-i tamme / galebe-i tâmme

  • Tam ve eksiksiz yeniş, zafer.

galfak

  • Geniş, vâsi.
  • Yumuşak.
  • Su içinde yetişen yassı yapraklı bir ot.
  • Kurbağa yosunu.

gamr

  • Derinlik, suyun derinliği. Çok su, büyük deniz.
  • Uzun, geniş libas.
  • Cehalet, gaflet.
  • Şiddet.

ganbot

  • Yapısı küçük olmakla beraber, nisbeten ağır toplarla mücehhez harp gemisi.

gar

  • (Ger) Kelimeye eklemekle nisbet veya fâillik mânası verilir. Yapan, yapıcı mânasınadır. (Farsça)

garaz

  • (Çoğulu: Ağraz) Maksat, niyet, gaye, kasıt. Kötü niyet. Kin.
  • Ok atılan nişan.
  • Izdırab. Acı.
  • Zelillik.

gayb-ül gayb

  • Kalbde olmayan şey. Hiç ortada eseri, varlığının, geleceğinin izi ve nişanı olmayan. Gaybın gaybı olan.

gaydak

  • Geniş.
  • Yumuşak.
  • Kerim kişi. İyi huylu kimse.
  • Keler yavrusu.
  • Büluğ çağına varmamış çocuk.

gazıf

  • Yumuşak, geniş.

gazr

  • (Gazâre) (Çoğulu: Gazâyir) Men etmek, engel olmak.
  • Hapsetmek.
  • Geçim kolaylığı, maişet genişliği.
  • Büyük çanak.

germ ü serd

  • Sıcak ve soğuk.
  • Darlık genişlik, iyilik kötülük, acı tatlı.

gılman-ı enderun

  • Tar: Topkapı Sarayı (Yenisaray) iç oğlanları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar derece ve hizmet itibariyle başka başka odalara ayrılmışlardı.

gına-i rahmet / gınâ-i rahmet

  • Rahmetin zenginliği, rahmet ve merhametin geniş tecellîleri.

gıyar

  • Keçe.
  • Ehl-i zimmetin nişanı.

gurur / gurûr / غرور

  • Mağrurluk. (Arapça)
  • Aldanış. (Arapça)

hacegan-ı divan-ı hümayun / hâcegân-ı divan-ı hümayun

  • Eskiden devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında ve bir takım mühim memuriyetlerde bulunanlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. İkinci Mahmud zamanında yenilikler yapılıp memuriyete mahsus rütbeler ihdas olunurken hâcegânlık da rütbe sayılmış ve bunlara ait nişanla, resmi günlerde giyecekleri elb

hadd-i imkan / hadd-i imkân

  • Mümkünün son haddi. Olabilirlilik. İmkân nisbetinde olan.

hadis / hadîs

  • Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenmeğe lâyık. Peygamberimizin (A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden ilim.

hadis-i şerif / hadîs-i şerif

  • Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar.

hadur

  • İniş.
  • Alçak yer.

hakaik-ı nisbiye

  • Nisbete, ölçüye göre olan hakikatlar.

hakayık-ı nisbiye

  • (Bak: Hakaik-ı nisbiye)

hakikat-i külliye

  • Herşeyle ilgisi olan, çok büyük ve geniş hakikat.

hakikat-i külliye-i daime

  • Devam eden büyük ve geniş hakikat.

hakiki ihlas / hakikî ihlâs

  • Gerçek ihlâs, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet.

hakim ebu abdullah

  • Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Ter

hal / hâl

  • Durum, vaziyet, tavır. Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kalbine gelen sevinç, hüzün, darlık, genişlik, arzu ve korku gibi mânâlar. Bunlar kulun gayreti ve çalışması olmadan kalbe gelir. Bu yönden makam ile arasında fark vardır. Makam, tasavvuf yolun da bulunan kimsenin çalışmakla kazandığı mânevî d

hal-i ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) durumu, davranışı.

hal-i üstad / hâl-i üstad

  • Üstadın davranışları, hâlleri.

halen / hâlen

  • Hal ile, hareket ve davranışla.

hamiyet-i cahiliye / hamiyet-i câhiliye

  • Câhillikten gelen ırkçılık gibi bâtıl inanışları koruma gayreti. (Farsça)
  • Cenab-ı Hakk'ın ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettiği ve hak dine uymayan eski ve kötü inançları muhafaza gayreti. (Farsça)

hanadık

  • (Tekili: Handek) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.

handek

  • Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek.

hanif / hanîf

  • Sapıklıktan, yanlış inanışlardan Hakk'a, doğruya meyleden, dönen, müslüman. İslâmiyet'ten önce Arabistan'da putlara tapmayıp, hazret-i İbrâhim'in dîni üzerine bulunanlara verilen isim. Çoğulu hunefâ'dır.

harekat / harekât

  • Hareketler, davranışlar.

harekat-ı laubaliyane / harekât-ı lâubaliyâne

  • Saygısızca davranışlar.

harekat-ı laübaliyane / harekât-ı lâübaliyâne

  • Saygısızca davranışlar.

harekat-ı müstahsene / harekât-ı müstahsene

  • Herkesin beğendiği güzel davranış ve hareketler.

harekat-ı müştereke / harekât-ı müştereke

  • Müşterek hareketler, beraber davranışlar.

hareket / حركت

  • Kımıldanma. Davranış. Yola çıkmak. Bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin veya durumunun değişmesi. Sarsıntı.
  • Hareket. (Arapça)
  • Davranış. (Arapça)

hareket-i milliye

  • Birinci Dünya Savaşının ardından İstanbul'u işgal eden İngilizler'e karşı ortaya çıkan direniş hareketi.

harem

  • Mekke-i mükerreme şehrinden biraz daha geniş olup, hudûdunu İbrâhim aleyhisselâmın diktiği taşların gösterdiği yer, alan. Bu sâha içine gayr-i müslimlerin girmesi yasak ve ihrâmlı iken bâzı işleri yapmak harâm olduğu için Harem denilmiştir.
  • Müslümanların evlerinde, saray, konak ve be

hasbihal / hasbihâl

  • Birine hâlini, vaziyetini anlatıp düşüncelerini sorma, görüş alışverişinde bulunma, danışma.

hasem

  • Burnun yassı ve geniş olması.

hatıra-i hayat-ı medresiyye

  • Medresede hayatının hatırası, anısı.

hatme-i ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) geniş halk kitleleriyle beraber belirli dua ve zikirleri yapıp bitirdiği oturum veya zikir halkası.

hatme-i kübra

  • Büyük ve geniş bir topluluğun belirli zikir ve duaları okuyup bitirdikleri oturum veya zikir halkası.

hatme-i muazzama-i muhammediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) geniş halk kitleleriyle beraber belirli dua ve zikirleri yapıp bitirdiği oturum veya zikir halkası.

hatt-ı hareket

  • Davranış. Davranma tarzı. Hareket tarzı.

hav'eb

  • Basra yakınında bir mevkinin adı.
  • Çeşme.
  • Geniş dere.
  • Pek büyük kova.

havak

  • Geniş yer, vâsi.

havarık

  • (Tekili: Hârika) Acib ve garip olan hâdise. İnsanda hayret ve hayranlık uyandıran şeyler.
  • Okun nişanı delerek öbür tarafından çıkıp gitmesi.

havz-ı kebir

  • Fık: Büyüklüğü 45 - 50 metre kare genişliğinde olan akmayan, durgun su bulunan havuzdur. Genişliği bu ölçüden küçük olursa ona havz-ı sagir denilir.

havz-ı marifet ve muhabbet / havz-ı mârifet ve muhabbet

  • Bilgi ve sevgi havuzu; tanışmaları ve sevgileri ortak bir havuz gibi bir araya toplama.

hazk

  • Nişan vurmak.
  • Kuşun terslemesi.

hebt

  • (Hübut) İniş. Aşağı inme.
  • Aşağı indirme. Bir yere inip konmak.
  • Nüzul, illet, maraz.
  • Zayıflama.
  • Bir memlekete birisini dâhil ettirmek.
  • Eksiltmek.
  • Kötü bir hale uğratmak.

hebut

  • İniş yer.

hedef

  • Nişan noktası.
  • Emel. Varılmak istenen gaye.
  • Yüksek, bülend.
  • İri vücudlu adam.
  • Bir işe yaramayan, tembel ve uykucu olan.
  • Gaye, nişan tahtası.

helikopter

  • Pervanesi tepesinde bulunan ve olduğu yerde durabilen, dikine kalkış ve iniş yapabilen bir uçak. (Fransızca)

helva-hane

  • İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. (Farsça)
  • Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü. (Farsça)

herv

  • Dövme, sopalama.
  • Pişirme.
  • Afganistan'da bir şehrin adı.

heyet-i etvar

  • Tavırların, davranışların durumu, yapısı.

heyet-i müşavere

  • Danışma kurulu.

hıbat

  • Yüzde olan dağ ve nişân.
  • Davarın ayağında ve uyluğunda yapılan işâret.

hibr

  • (Çoğulu: Ahbâr - Hubur) Yahudi âlimi.
  • Salih âlim.
  • Sürur.
  • Ni'met.
  • Mürekkeb.
  • Eser, nişâne.

hicaz demiryolu

  • Şam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapımına 1900'de başlanan bu demiryolunun uzunluğu 1465 km, genişliği ise 1050 m. idi. Başlıca özelliği tamamıyla İslâm dünyasının yardımı ile yapılmış olmasıdır. II.Abdülhamid zamanında yapılan bu demiryolu 1908 yılında tamamlanmıştır.

hidayet / hidâyet

  • Doğru yolu gösterme, doğru, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunma.
  • Cenâb-ı Hakk'ın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsân etmesi ve kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylem

hıdırellez

  • Yazın başlangıcı sayılan altı Mayıs günü. (Rûmî senede Nisan ayının yirmi üçüncü günü.)

hıdrellez

  • (Hıdırellez) Rumi Nisan ayının 23. gününe verilen addır. Bu tarih 6 Mayıs'a tekabül eder. Doğrusu Hızır ve İlyas'tır.

hikmet-i nüzul

  • İniş gayesi, hikmeti.

hikmet-i vasia / hikmet-i vâsia

  • Geniş ve büyük hikmet, sebep ve gaye.

hilf

  • (Çoğulu: Ahlâf) Sözleşme, söz verme.
  • Yardımlaşma, dayanışma. Birlik maksadıyla ittifak.

hınnus

  • (Çoğulu: Hanânis) Hınzır eniği.

hirek

  • Karaman koyunundan daha küçük yapıda, yassı ve geniş kuyruklu bir koyun cinsi.

hitab-ı amm / hitab-ı âmm

  • Genel sesleniş.

hitabat / hitâbât

  • Hitâplar, seslenişler.

hitabat-ı ezeliye / hitâbât-ı ezeliye

  • Ezelî hitaplar; başlangıcı olmayan sonsuz varlığın sahibi Allah'tan gelen hitaplar, mesajlar, seslenişler.

hitabat-ı ilahiye / hitâbât-ı ilâhiye

  • İlâhî hitaplar, seslenişler.

hitap

  • Konuşma, nida, sesleniş.

hıtbe

  • Okunmuş.
  • Söz kesilmiş, nişanlı kız veya kadın.

hoppa

  • Herşeye girişen hafif mizaçlı çocuk tabiatında olan kimse. Yersiz davranışlarda bulunan, dilediğince davranan kişi. Delişmen, şımarık.

hortlak

  • Bazıların hakikatsız ve batıl inanışına göre mezarda dirilip geceleri çıkarak dolaştığı tevehhüm edilen ölü. Cadı, vampir.

hoşeda

  • Hareket ve davranışı hoş ve güzel olan. (Farsça)

hoşnişin

  • (Çoğulu: Hoş-nişinân) Göçebe. (Farsça)
  • Rahat yerleşmiş. (Farsça)

hüccet-i külliye

  • Kapsamlı geniş delil.

hudud-u azamet-i rububiyet

  • Allah'ın varlıklar üzerindeki terbiye ve idare ediciliğinin ve egemenliğinin geniş sınırları.

huni

  • yun. Dar ağızlı kaplara sıvı dökmeye yarayan; ve yukarı kısmı genişçe, aşağı kısmı dar olan âlet.

hunnes-künnes

  • Hunnes, Hânis'in; Künnes de Kânis'in çoğuludur. Kânis, süpüren mânasınadır. Umumiyetle, akıp akıp yuvalarına giden veya aynı yollarında gidip gelen yıldızlar demektir. Bazılarınca gündüz gaib, gece zâhir olan yıldızlara denir. Ekseriyetle yedi seyyar yıldızlara denmiştir. (Zuhal, Müşteri, Merih, Züh

hurafat / hurâfât

  • (Tekili: Hurafe) Aslı esası olmayan, bâtıl rivayetler. Bâtıl inanışlar. Hurafeler.
  • Aslı esası olmayan saçma inanışlar.

hurafe

  • Saçma inanış.
  • Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsane. Yalan hikâye.

hurafeperverlik

  • Hurafelere inanış. (Arapça - Farsça - Türkçe)

hurafet

  • Delile dayanmayan saçma inanış.

huran

  • Dimeşk eyaletine bağlı çok geniş bir bölgenin adı.

hürmüz

  • (Hürmüzd) Eski İran takviminde, güneş yılının ilk günü.
  • Zerdüştlerin bâtıl bir inanışları olan hayır tanrısı.
  • Jüpiter (Müşteri) yıldızı.

huruf-u nasibe / huruf-u nâsibe

  • Gr: Muzari (geniş zaman) fiilinin başına getirildiğinde o fiili nasbeden harfler. (En), (Len), (İzen), (Key) harfleri gibi.

hususiyet

  • Ahbaplık, tanışıklık, yakınlık.
  • Hususilik.

hüval

  • Kundura kalıbının yukarı kısmını genişletmek için kullanılan takoz.

hüvve

  • (Çoğulu: Hevvât) Derinliği genişliğinden çok olan çukur yer.

i'tibari / i'tibarî / i'tibârî / اِعْتِبَار۪ي

  • (İtibarî) Hakiki kıymeti olmayıp kıymeti var kabul edilme. Farazî ve izafî olan. Varlığı, başka şeylere nisbet edilmesi halinde bilinen.
  • Nisbi, göreceli.

i'tidal-i dem

  • Soğukkanlı davranış. Heyecanlanmadan, acele etmeden, düşüne düşüne ve tedbirli hareket.

i'tikadat / i'tikadât

  • (Tekili: İ'tikad) İnanışlar. Bağlanışlar ve inançlar.

i'tikadat-ı batıla / i'tikadât-ı bâtıla

  • Bâtıl, hak olmayan, asılsız şeylere inanışlar.

i'timad-ı kavi / i'timad-ı kavî

  • Sağlam itimad, kavi güveniş.

ifca'

  • Geçimini genişletme.

ifrac

  • Açılma.
  • Ayrılmak.
  • Genişletmek.
  • Açmak.

ifrat / ifrât

  • Bir işte, sözde veya davranışta haddi aşma, pek ileri gitme, aşırı olma.

ifsah

  • Açmak, genişletmek.

ihata / ihâta

  • Etrafından çevirmek, kuşatmak, içine almak. Kuşatılmak, sarılmak.
  • Geniş bilgi ile anlamak, tam kavramak.
  • Kuşatma, etrafını çevirme.
  • Geniş tam bilgi ve ihtisas.

ihata-i fikriye

  • Fikir ve düşüncenin genişliği, kapsayıcılığı, kuşatıcılığı.

ihata-i ilim

  • İlmin kuşatıcılığı ve genişliği.

ihata-i ilmiye

  • İlmin kuşatıcılığı ve genişliği.

ihata-i ummani / ihata-i ummânî

  • Deniz gibi geniş bir şekilde kuşatma.

ihlas / ihlâs

  • İbadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözetme.

ihlas-ı etem / ihlâs-ı etem

  • En mükemmel bir ihlâs, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözetme.

ihlas-ı etemm / ihlâs-ı etemm

  • Mükemmel bir ihlas, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözetme.

ihlas-ı hakiki / ihlâs-ı hakikî

  • İbadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; gerçek samimiyet.

ihlas-ı tamm / ihlâs-ı tâmm

  • Tam bir ihlâs, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözetme.

ihlas-ı tamme / ihlâs-ı tâmme

  • Tam bir ihlâs, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözetme.

ihlaslı / ihlâslı

  • İbadet ve davranışlarında sadece Allah'ın rızasını gözeten.

ihtisas / ihtisâs / اِخْتِصَاصْ

  • Bir sahada geniş bilgi sâhibi olma.

ihtiyat / ihtiyât / احتياط

  • Tedbirli davranış. (Arapça)
  • Yedek. (Arapça)

ılab

  • Boyunda olan uzun nişan.

ilbas-ı hil'at

  • Hil'at giydirmek. (Üst elbisesi demek olan hil'at; padişahlar ile sadrazam ve vezirler tarafından memurlarla, âyân ve eşrâfa, taltif makamında giydirilirdi. Sonradan bunun yerine rütbe ve nişan verilmeğe başlanmıştır.)

ilhad / ilhâd

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan, müctehid âlimlerin söz birliği ile bildirdikleri ve müslümanlar arasında yayılan îmân bilgilerine uymamak, doğru yoldan ayrılmak küfre (îmânsızlığa) sebeb olan inanış.

ilka-ı külli / ilka-ı küllî

  • Allah tarafından bir kişinin kalbine geniş mânâların verilmesi.

ilkbahar

  • Mart, nisan ve mayıs aylarını içine alan mevsim. (Türkçe)

ilm

  • (İlim) Okumakla veya görmek ve dinlemekle veya ihsan-ı Hak'la elde edilen malumat. Bilmek. İdrak etmek. (İlim, hakikatı bilmekten ibarettir. İlim, marifetten daha umumidir. Marifet, tefekkürle bilmek mânasına olmakla beraber, Cenab-ı Hakk'a nisbeti câiz olmaz. Gerek huzurî olsun (ilm-i İlâhî

ilmiye kıyafeti

  • İlmiye mensublarının giyiniş tarzları. İlmiye kıyafeti; şalvar, cübbe ve sarıktı. Bununla birlikte ilmiye mensublarının kıyafetlerinde bazı değişiklikler de vardı. Orta derecedekiler cübbe ile sokağa çıktıkları halde üst tabakayı teşkil eden ricâl kısmı, lata yahut biniş giyerlerdi. Ayrıca ilmiyenin

ilmiye ricali

  • İlmiye tarikinin yüksek tabakasına verilen addır. Bunun yerine "ricâl-i ilmiye" tabiri de kullanılırdı. İlmiye mensubları cübbe ile sokağa çıktıkları halde ilmiye ricali lata yahut biniş giyerlerdi.

iltihab

  • Caddede gitmek. Geniş yolda yürümek.

imam

  • Bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim.

inbisat / inbisât / انبساط

  • Genişleme. Yayılma.
  • Açık yüzlü olma. Şâd, mesrur ve mahzuz olma.
  • Gönül açıklığı. Kalb ferahlığı.
  • Fiz: Sıcaklığın etkisiyle madenî cisimlerin enine, boyuna büyüyüp uzaması. Genleşme.
  • Genişleme, yayılma.
  • Genişleme.
  • Genişleme.

inbisat-ı alat / inbisat-ı âlât

  • Âletlerin genişlemesi; dış dünyayı algılayıp idrak edebebilmek için ruhun kullandığı âletlerin, yani duyular, duygular ve sairelerin gelişip genişlemesi.

inbisat-ı ruh

  • Ruh genişlemesi.

indi / indî / عندی

  • Kişisel, kişinin kendi kanısına dayanan. (Arapça)

indiyyat

  • (Tekili: İndî) Birinin kendince uydurduğu şeyler. Bir kimsenin kendi görüş ve inanışına göre söylediği sözleri.

infial

  • Gücenme. Darılma.
  • Can sıkılma. Teessür.
  • Hareketlenme. Harici bir sebeb ve te'sirle hâsıl olan hâl, te'sir ve hareket.
  • Harici te'sire kabil olmak.
  • Ruhun kabul ettiği tahavvülât. (Bir eser, müessirine nisbetle fiildir. Zuhur ettiği yere nisbetle infialdir.)

infisah

  • Bollaşma. Genişleme.

inhidar

  • İnişe inme.
  • Vurmakla derinin şişmesi.

inhirat

  • Bilmediği bir işe danışmadan girişme.
  • Zarar verme, ziyana sokma.
  • İpliğe boncuk dizme.
  • Beden çelimsizlenip zayıflama.
  • Bir yola süluk etme, girme.

inkiraz / inkirâz / انقراض

  • Çökme, tükeniş. (Arapça)

insan

  • (Bu kelimenin aslı, lugat âlimlerince "ins" den geldiği söylenir. Kamusta da kûfiun'a göre "Nisyan" kelimesinden geldiği zikredilmektedir.)Akıl, şuur ve imân ile diğer canlılardan ayrı, Cenab-ı Hakk'ın en mükerrem yarattığı mahluku olup, Rabbanî ni'metleri unutkanlığı dolayısıyla insan denil

insifa'

  • (Nısıf. dan) Bir şeyin ortası.
  • Bir şeyin yarısını alma.
  • Gündüzün ortası.
  • Hakka hizmet.
  • Adaletle mukabele etmek. Mazluma yardım edip zâlimden hakkını almak.

intibah / intibâh / انتباه

  • Uyanış. (Arapça)

intibah-ı beşer

  • İnsanlığın uyanışı.

intibah-ı islam / intibah-ı islâm

  • İslâmın, Müslümanların uyanışı.

intibah-ı kalbi / intibah-ı kalbî

  • Kalbi uyanış.

intibah-ı kavi / intibah-ı kavî

  • Güçlü, kuvvetli uyanış.

intibah-ı milli / intibah-ı millî

  • Millî uyanış.

intibah-ı muvakkat

  • Geçici uyanış.

intibah-ı ruhani / intibah-ı ruhanî

  • Ruhî uyanış, gafletten sıyrılma.

intibah-ı ruhi / intibah-ı ruhî

  • Ruhta meydana gelen uyanış.

intihaz

  • Ayaklanmak. Depreniş. Kalkmak.
  • Yola veya sefere çıkmak. Şüru eylemek.

intisab

  • (Nisbet. ten) Bir yere, bir kimseye mensub olmak. Mâiyyetine girmek. Bağlanmak.

intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubudiyet / intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubûdiyet

  • Kulluğun düzenliliği, çokluğu ve genişliği.

irade

  • İstek, arzu. Dilemek. Emir. Ferman.
  • Bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç. (İrade, ihtiyardan daha geniştir, umumidir. İhtiyar, taraflardan birini diğerine tafdil ile beraber tercihtir. İrade; yalnız tercihtir. Mütekellimler bazan iradeyi ihtiyar mânasında kullanmışlar

irem

  • Kurşun veya ok atılan nişan tahtası.

irhab

  • Bollanma, bol olma. Genişleme.

iris

  • yun. Gözümüzün saydam tabakasının arkasında olup, deliği, ışığın az veya çok miktarda olmasına göre genişleyip büzülen tabaka. Kuzahiye.İRKÂ' : Geciktirme.
  • İftira etme.

irs

  • Vefat eden kimsenin vâsi olup malını almak.
  • Ölen yakın akrabadan kalan mal, miras, mülk.
  • Bir şeyin artığı. Fâsıla nişanları.

irşad-ı cumhur / irşâd-ı cumhur

  • Geniş halk kitlelerine doğru yolun gösterilmesi.

irtisam

  • Resmedilmek, resmi çıkmak, resimli ve nişanlı olmak.
  • Emrolunan şeye imtisâl etmek.
  • Cenâb-ı Hakkı tekbir ve O'na ilticâ etmek.

irtiyah

  • (Rîh. den) Genişleme, ferahlama, feraha erme.
  • Rüzgârlanıp rahatlama.

isa'

  • Zenginleştirme veya zenginleştirilme.
  • Genişletme.

işaret / işâret

  • Bir şeyi bir vasıta ile (el, göz, kaş veya parmakla) göstererek bildirmek.
  • Nişan, alâmet, belli bir iz.
  • Ist: Doğrudan doğruya olmadan, hatırlatma suretiyle verilen emir.
  • Anlamlı davranış, belirti.

isfar

  • Sabah namazının ortalık aydınlanırken kılınışı.

işguh

  • Yere yıkılış, yüz üstü kapanış. (Farsça)

ishakiyye köşkü

  • Sadrazam İshak Paşa tarafından Sultan İkinci Bayezid için, Topkapı surları dahilinde yaptırılmış olan köşkün adıdır. Bânisinin ismine nisbetle bu adı almıştır.

işkampaviya

  • İtl. Harp gemilerinden asker naklinde kullanılan en büyük filika. İşkampaviya'lar sandal büyüklüğünde, yalnız ondan daha geniş ve yüksekti. Karaya asker sevkiyatında, gemiye erzak ve levâzım alınmasında kullanıldığı gibi eskiden donanmaya su alınacağı zaman su ile doldurulur, diğer bir filika yedeği

isnad

  • Bir söz veya haberi birisine nisbet etmek.
  • Peygamberimiz'in (A.S.M.) sözlerini sırası ile kimlerden nakledildiğini bildirmek.
  • Bir nesneye, bir şeye dayanmak.
  • Birisi için, bir şeyi yaptı demek. İftira etmek.

isnadat

  • (Tekili: İsnad) İsnadlar. Bir kimseye yükletilenler, nisbet edilenler.

isr

  • Alâmet. Nişane.
  • Ayak izi.
  • Yol. Meslek.
  • Başlamak ve azimet etmek.

isti'cal / isti'câl / استعجال

  • Aceleci davranış. (Arapça)

isti'malat

  • (Tekili: İsti'mal) Kullanışlar. Kullanmalar.

istibhar

  • Çok geniş bilgiye sahib olma.
  • Deniz gibi büyük ve geniş olma.

istihza / istihzâ

  • Söz, yazı, işâret veya çeşitli davranışlarla bir kişinin ayıp ve eksikliklerini ortaya çıkarmak, onunla eğlenmek, alay etmek.

iştiraki / iştirakî

  • Ortaklığa ait, ortaklıkla alâkalı.
  • Komünist.

iştirakiyye

  • Komünistlerin bir nazariyesi olan sosyalistlik.

iştirakiyyun

  • Komünist sosyalistler.

istisa'

  • Bollaşma, bollanma, genişleme.

istişarat

  • (Tekili: İstişare) İstişareler, danışmalar, meşveret etmeler.

istişare / istişâre / استشاره

  • Meşveret etmek. Fikir danışmak. Müşâverede bulunmak.
  • Danışma, fikir sorma; meşveret etme, bir heyetin fikrine müracaat etme.
  • Danışma, mühim bir iş için güvenilir birisiyle fikir alış-verişinde bulunma.
  • Müşavere etme, danışma.
  • Danışma, konuşma.
  • Danışma. (Arapça)
  • İstişâre etmek: Danışmak. (Arapça)

istişare etme

  • Fikir sorma, danışma.

istizan

  • Bir hususta izin istemek. İzin için danışmak.

itikadat-ı imaniye / itikadât-ı imaniye

  • İmanla bağlantılı inanışlar.

ittihad-ı islam / ittihâd-ı islâm / اتحاد اسلام

  • Panislamizm.

ittihad-ı muhammedi / ittihad-ı muhammedî

  • "Muhammedî birlik" mânâsına gelen ve 5 Nisan 1909'da İstanbul'da kurulan bir cemiyet.

ittihad-ı muhammedi cemiyeti / ittihad-ı muhammedî cemiyeti

  • Süheyl Paşa, Mehmed Sadık, Ferik Rıza Paşa, Derviş Vahdeti ve arkadaşları tarafından İstanbul'da 5 nisan 1909 tarihinde kurulan bir cemiyettir.

ittisa / ittisâ / اتساع

  • Bollaşmak. Genişlik kazanmak. Genişlemek. Vüs'at.
  • Genişlik. (Arapça)
  • Genişleme. (Arapça)

ittisam

  • (Vesm. den) Damga ve nişan vurma.
  • Dağlama, süsleme.

izafe

  • Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek. İsnâd etmek. Katmak, katıştırmak.
  • Bir şey üzerine meylettirmek, havale olmak, bağlanmak.
  • Mal etmek.
  • Gr: İki isimden meydana gelen bağlılık tamlaması.

izafet

  • Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek. İsnâd etmek. Katmak, katıştırmak.
  • Bir şey üzerine meylettirmek, havale olmak, bağlanmak.
  • Mal etmek.
  • Gr: İki isimden meydana gelen bağlılık tamlaması.

izafi / izâfî

  • Nisbî, göreceli.

izar / izâr

  • Kefenin baştan ayağa kadar olan ve genişliği bir metreyi bulan parçası.

izhak

  • Yok etme, mahvetme.
  • Öldürme.
  • Oku, nişandan ayırma.

izzet-i imaniye

  • İmanın gerektirdiği vakar ve izzetli davranış.

ka'ka

  • Kuru, yâbis. Meşakkatli yol.
  • Yemame'den Kûfe'ye giden geniş yol.

kabiha

  • (Çoğulu: Kabâih) Çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele.

kabiliyet-i tevessü

  • Genişleme, yayılma kabiliyeti.

kabz u bast

  • Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık.
  • Birini diğeri üzerine tercih etme.
  • Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek.
  • Beyan ve ifâde etmek.
  • Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

kadiyanilik / kâdiyânîlik

  • On dokuzuncu yüzyılda, Hindistan'da Mirzâ Gulâm Ahmed tarafından kurulan bozuk yol. Kurucusunun doğum yeri olan Kâdiyan kasabasına nisbetle bu adla anılmaktadır. İsmine nisbetle, Ahmediyye de denilmektedir.

kahır

  • Aşırı üzüntü, acı, keder.
  • Ezici davranış, zulüm.
  • Baskı ile iş gördürme, zorlama.

kaid

  • (A, uzun okunur) Süren. Sevkeden.
  • Koyunların önünden giden ve "Küsem" denilen koyun.
  • Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan.
  • Sıradağ.
  • Geniş ark.

kalansuve

  • (Çoğulu: Kalânis-Kalânis-Kılâs) Takke, külâh, kavuk.

kamil / kâmil

  • Bütün, eksiksiz, tam.
  • Kemale ermiş, olgun.
  • Geniş bilgili, kültürlü, bilgin.

kanisa

  • (Çoğulu: Kavânıs) Taşlık denilen ve kuşlarda olan bir organ.

karha-i akile / karha-i âkile

  • Tıb: Etrâfını yiyip, genişleyerek büyüyen yara.

karz-ı hasen

  • Ödünç verme, çarşıda benzeri bulunan herşeyi, belirsiz bir zaman sonra, aynısı geri verilmek üzere verme.

katalog

  • Kitaplık halinde, yahut neşriyata tabi bulunan bir şeye ait etraflı geniş liste, eşya listesi. (Fransızca)

kavlen ve fiilen

  • Sözle ve davranışla.

kavnes

  • (Çoğulu: Kavânis) Atın iki kulağı arası.
  • Başa giyilen miğferin tepesi.

kavra

  • Geniş yer.

kaziye-i bedihiyye

  • Man: Delil ile isbata muhtaç olmaksızın, aklın cezmen hüküm ve tasdik eylediği hüküm. Bu iki kısma ayrılır:1- Kaziye-i bedihiyye-i akliyye: Aklın hârice danışmayarak ve havassın (hislerin) tavassut ve yardımına muhtaç olmayarak tasdik eylediği kaziyeye denilir ki; akıl mücerret mevzu ve mahmulünü ta

kaziye-i bedihiyye-i fıtriyye

  • Man: Aklın tarafeyni tasavvur ederken zihinde hâzır olan bir hadd-ı vasat vâsıtası ile nisbet-i hükmiyyeyi cezmen tasdik eylemesinden ibaret olan kaziyyeye denir.

kebair

  • (Tekili: Kebire) Büyük şeyler, büyük günahlar. Kebairin sıralanışı:-Allah'ı inkâr etmek.-Allah'a şirk koşmak.-Kat'iyyen sâbit olan dini bir hükme inanmamak.-Allah'ın rahmetinden ümidini kesmek.-Allah'ın cezasından, mekrinden ve azabından emin olmak.-Günah üzerinde ısrar etmek. Yâni, herhangi bir gün

kedad

  • Araplar arasında mâruf bir erkek eşeğin adı. (Ona nisbet edip "benat-ul kedad" derler.)

kelam-ı pür-meal / kelâm-ı pür-meâl

  • Geniş mânâlı söz.

kelan

  • İri, cüsseli, büyük. Heybetli. (Farsça)
  • Geniş, enli. (Farsça)
  • Baş. (Farsça)

kelime-i menhute

  • Aslı iki kelime olan bir tâbirin bir kelime ile söylenişi: "El Hamdüllilâh" yerine "Hamdele" söylenmesi gibi. "Bismillâh" yerine "Besmele" denmesi gibi.

kemal-i tesanüt

  • Tam bir dayanışma.

kemal-i vüs'at / kemâl-i vüs'at

  • Son derece genişlik.

kemterane

  • Fakirce. Acizce. Çok küçük nisbette. (Farsça)

kenais

  • Keniseler, kiliseler.

kendu

  • Epey genişçe toprak. (Farsça)

kenisa

  • (Kenise) (Çoğulu: Kenâis) Kilise.

keramet-i ilmiye

  • İktisab suretiyle olmayıp, vehbi yani Cenab-ı Hakk'ın atiyyesi olarak geniş bir ilme mazhariyyetten hâsıl olan ilmi keramet.
  • İlim tahsili ile çok büyük ilim sâhibi olan bir allâmeden çok daha yüksek vâsi' ve hârikulâde bir ilme mazhar bulunan, hem ilmî dehâsı ve fart-ı zekâsı tecrübe

keyfiyet-i muamele

  • Davranış ve tavırların niceliği, temel özelliği.

keyy

  • Adama veya davara yapılan nişan.
  • Yarayı dağlama.

kilise

  • Kenîse; hıristiyanlara mahsûs ibâdet yeri. Hıristiyanlıktaki mezheblere de kilise denilmektedir.

kıraathane

  • Müşterilerine gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehane.

kısas / kısâs / قِصَاصْ

  • İşlenen suçun, yapılan kötülüğün aynısını suçluya tatbîk ederek cezâlandırma, öldüreni öldürme, yaralıyanı yaralama, bir uzvu kesenin uzvunu kesme cezâsı.
  • İşlediği suçun aynısıyla cezâlandırma.

kıss

  • Nasâra tâifesinin ulusu, reisi ve danişmendi.
  • Bir yerin adı.

kitr

  • Nişan oku.
  • İblisin ismi.

kızıl kafirler / kızıl kâfirler

  • Allah'a ve Allah'ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeye inanmayan komünist kimseler, komünistler.

kızıl tehlike

  • Dinsizlik, anarşistlik ve komünistlik tehlikesi.

klasör

  • Tasnif işlerinde kullanılan, gözlere ayrılmış dolap veya çekmece. (Fransızca)
  • Geniş mukavva dosya. (Fransızca)

kompleks

  • Bir anda kavranamıyacak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. (Fransızca)
  • Basit olmayan. Mürekkep. (Fransızca)
  • İnsanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı hayallerinin bütünü. (Fransızca)

komünizm

  • Komünizm (Latince kökenli communis - ortak, evrensel); üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu sınıfsız, parasız ve devletsiz bir toplumsal düzen ve bu düzenin kurulmasını amaçlayan toplumsal, siyasi ve ekonomik bir ideoloji ve harekettir. (Fransızca)

kültür

  • Bir milletin maddî ve mânevî varlıkları, yaşayış ve davranış şekli, kazanılan genel bilgi.

künnes

  • (Tekili: Kânis) Yuvasında ve yatağında olan geyikler.
  • Gündüzün gizlenen, gece görünen seyyar yıldızlar.

kurb

  • Yakınlık. Yakında oluş. Yakın olmak. Yakınlık kazanmak. (Zamanda, mekânda, nisbette, hatvede ve kuvvette kullanılır.)
  • Tıb: Böğür. Karnın yumuşaklığına kadar olan yer.

küreyvat-ı beyza

  • Kandaki beyaz renkte ve çok küçük kürecikler. Kan ve lenf gibi vücud mâyilerinde bulunan çekirdekli ve yuvarlak hücreler. Kırmızı küreciklere nisbetle azdırlar. Vazifeleri hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır. Ne zaman müdafaaya girseler Mevlevi gibi iki hareket-i devriye ile sür'atl

kurkus

  • Geniş, bol, vâsi.

kuşe-i nisyan

  • Unutma köşesi, nisyan köşesi.

kuşluk vakti

  • Güneşin doğup bir miktar yükselmesinden başlayıp Günişin gökyüzünün tam ortasına gelmesinden biraz öncesine kadar olan vakit.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutbe

  • Nişan okunun temreni.
  • Erkek ismi.
  • Nişanlara atılan ufak ok.

kuvvet ve vüs'at-i iman

  • İmanın kuvveti ve genişliği.

kuvvet-i ihlas / kuvvet-i ihlâs

  • İbadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetmeyle elde edilen kuvvet.

lac

  • Dar şey. Geniş ve bol olmayan nesne.

lafz-ı am / lafz-ı âm

  • Gayr-ı mahsur, yani sayısız müsemmaları ihata ve aynı cinsten bir çok fertlere birden delâlet eyliyen lâfızdır. Kavim, cemaat, nisa.. gibi.

lafzi / lafzî

  • Lafza ait ve müteallik.
  • Gr: Kelimenin söylenişine ve yapısına aid, onlarla alâkalı.

lafziye / lâfziye

  • Kelimenin söylenişine ve yapısına ait.

lahd

  • Kabir kazıldıktan sonra, kabrin taban sathından kıble cihetine kabir boyunca, içine ölü sığacak kadar genişlik ve derinlikte kazılan yer.

lahik

  • Yetişen, vâsıl olan, ulaşan.
  • İlâve olan, eklenen.
  • Sonradan tâyin edilen, yenisi.

lando

  • Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında "Landon" şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi. (Fransızca)

latin

  • Eski Roma civarında iken sonradan genişleyen ve devlet kuran eski bir kavim ismidir.
  • Eski Roma.
  • Şarkta Katolik mezhebinden olanın ismi.

lehcem

  • Geniş yol.
  • Büyük kadeh.

lenger

  • Gemiyi yerinde sâbit kılmak için denize atılan zincir ucundaki büyük demir çapa. (Farsça)
  • Bakırdan yayvan ve kenarları genişçe sahan veya tepsi. (Farsça)

levs-ül katl

  • Birisini katletmekle müttehem olan şahısta, katlin nişânesi veyahut maktul ile aralarında zâhir bir düşmanlık bulunması gibi alâmet ve karineler.

levvam

  • (Levvâme) Levm ve itâbedici. Zemmeden, çekiştiren, dedikodu yapan. Serzenişte bulunan. Başa kakan, paylayan.

lisan-ı adat ve ef'al / lisân-ı âdât ve ef'âl

  • Yaygın olan âdet ve davranışların dili.

lisan-ı hal / lisân-ı hâl

  • Hal ve davranış dili.

lüffah

  • Kokulu geniş yapraklı bir ot.

lühle

  • (Çoğulu: Lehalih) Serap görünen geniş çöl.

lümme

  • Nişan. Alâmet. Damga. Nokta.
  • Vesvese, kuruntu.
  • Çok cemaat, çok kalabalık.

ma'kusen mütenasib

  • Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı.

ma'lem

  • (Çoğulu: Maâlim) Eser, iz, nişan, alâmet.

ma'mer

  • Geniş menzil.

ma'nevi temizlik / ma'nevî temizlik

  • İnsanın iç temizliği, kalb temizliği; kalbini her türlü bozuk inanış ve düşüncelerden fenâ huylardan arındırmak.

ma'zuliyet

  • Azledilme hâli. Açıkta kalınış.

ma-i nisan / mâ-i nisan

  • Nisan yağmuru.

maalem

  • İz. Eser. Nişân.
  • Dinî mes'ele.

maalim

  • (Tekili: Ma'lem) Dinî inançlara, itikadlara dair mes'eleler.
  • İzler. Nişanlar. Eserler.

madalya

  • Başarılı kimselere takılan madeni nişan.

magrefe

  • Geniş yer.

magrib

  • (Mağrib) Batı taraf. Garb. Güneşin battığı cihet. Akşam vakti. Afrikanın şimâl tarafı. Türkiye'ye nisbetle garbda bulunan Fas, Tunus, Cezayir ve İspanya tarafı.

mahacce

  • Geniş yol.

mahamid

  • (Tekili: Mahmedet) İyi ve güzel huylar. İyi hasletler.
  • Şükürler, senâlar, medihler. Şükür edilmeğe değer davranışlar.

mahzurat

  • Haram sayılan ve sakınılması gerekli iş ve davranışlar.

makabih

  • (Tekili: Makbaha) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.

makale

  • Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk.
  • Bir bahsin kaleme alınışı.

makamat-ı asliye-i külliye / makamât-ı asliye-i külliye

  • Asıl geniş makamlar, yüce meclis ve mevkiler.

mana-yı külli / mânâ-yı küllî

  • Geniş ve kapsamlı mânâ.

maslahat-ı vasia-i içtimaiye / maslahat-ı vâsia-i içtimaiye

  • Geniş toplumsal yarar, geniş sosyal fayda.

materyalizm

  • Allahü teâlâyı inkâr ve maddeyi her şeyin esâsı kabûl eden görüş, düşünce; toplum hayâtını ve fertler arasındaki münâsebetleri ve davranışları belirleyen tek faktörün madde olduğunu savunan felsefe akımı; maddecilik.

mazgal

  • yun. Eskiden kale, hisar, sur veya şato duvarlarında açılan iç yanı geniş, dış yanı dar gözleme siperi.

mealen / meâlen

  • Mânâca aynısı olmadan eksiği ile anlaşılan neticesi. Mânaya göre.

meann

  • Enli, geniş.
  • şişman gövdeli kimse.
  • Hatip.

measir

  • (Me'sere. den) Güzel eserler. Nişanlar. İzler.

measir-i bergüzide

  • Seçme güzel eserler, izler, nişanlar.

mebahis-i külliye / mebâhis-i külliye

  • Geniş, büyük ve çok şeyle ilgili konular.

mebsut / mebsût

  • Genişleyen.

mebsuten / mebsûten

  • Genişleterek.

mebsuten mütenasib

  • Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı.

mebsuten mütenasip / mebsûten mütenasip

  • Doğru orantı; birbirine bağlı olan ve biri arttığında öteki de artan iki büyüklük arasındaki nispet.

mecbe

  • Geniş ve işlek yol.

mechel

  • (Çoğulu: Mecâhil) Belirtisiz, işaretsiz, nişansız.
  • Yolu ve izi olmayan çöl.

meclis-i meşveret

  • Danışma meclisi.

meclis-i şura / meclis-i şûrâ

  • Şûrâ meclisi, danışma meclisi.

mecmu-u harekat / mecmu-u harekât

  • Davranış ve hareketlerin tamamı.

meenne

  • Alâmet, nişan, işaret.

mef'em

  • Karnı geniş olan kişi.

mefsah

  • Geniş olacak yer.

mehter

  • (Mih-ter) Daha büyük. (Farsça)
  • Reis. (Farsça)
  • Seyis. Osmanlı askeri mızıkası ve buna mensub müzikçiler. (Farsça)
  • Vaktiyle Bâb-ı âli çavuşu. (Farsça)
  • Rütbe, nişan veya vazife alanların evlerine müjde götürenler. (Farsça)
  • Tanzimattan önce Pâdişah çadırını kurmağa vazifeli asker. (Farsça)
  • At uşağı.(Farsça)

melamet

  • Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık.

memleket-i vasia / memleket-i vâsia

  • Geniş, büyük memleket.

menah

  • Geniş, bol, ferâh. (Farsça)
  • Dar. (Farsça)

menahic

  • (Tekili: Minhac-Menhec) Açık ve geniş yollar. Bilinen büyük yollar.

menasim

  • (Tekili: Mensim) Yollar, tarikler, meslekler.
  • Alâmetler, izler, eserler, nişânlar.

menbic

  • Mevzi ismi. (Oraya nisbetle "menbicâni" derler.)

mencub

  • Dibâgat olunmuş deri.
  • Geniş kadeh.

mendub

  • Dinen yapılması emredilmese de, güzel görülen davranış.

menduha

  • Genişlik.
  • Kifâyet, kâfi gelmek.
  • Mahlas.

menfi hareket / menfî hareket

  • Yıkmak, yakmak, saptırmak, inkâr etmek vs. gibi olumsuz ve yıkıcı hareket, davranış.

menhec

  • (Çoğulu: Menâhic) Geniş, açık yol.

mensi / mensî

  • (Mensiyye) (Nisyan. dan) Unutulmuş, hatırdan çıkmış.

mensim

  • (Çoğulu: Menâsim) Alâmet, işaret, nişân, iz, eser.
  • Yol, tarik.
  • Deve tırnağı.

mensub / mensûb / منصوب

  • Bir şeye veya kimseye nisbeti olan, alâkası bulunan. Bir şeyle ilgili olan.
  • Nispet edilen, ait, bağlı. (Arapça)

mensucat-ı amel

  • İş ve davranışların dokumaları.

merami

  • (Tekili: Mermi) Mermi atma yeri. Mermiler.
  • Nişan okları.

meratib-i külliye-i esmaiye / merâtib-i külliye-i esmâiye

  • Allah'ın isimlerinin büyük ve geniş mertebeleri.

meratib-i külliye-i rububiyet

  • Rububiyetin geniş, kapsamlı mertebeleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mertebeleri.

mercan

  • Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.

merhaba

  • Şâdlık, neşeli oluş.
  • Genişlik, vüs'at.
  • Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, "rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz" mânasında söylenir.
  • Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır.

meridyen

  • (Bak: Hatt-ı nısf-un nehar)

merzukiyyet

  • Rızıklanış. Bütün mahlukatın rızkını bulması hali.

mesaha

  • Genişlik.
  • Genişlik ölçme.

mesalih-i külliye

  • Küllî maslahatlar, geniş kapsamlı faydalar.

mesha'

  • İnişi ve yokuşu olmayan düz yer. Düzlük.
  • Ufak taşlı, otsuz düz yer.
  • Yürüdüğünde iki uyluğu birbirine sürüşen zayıf kadın.
  • Uylukları ince ve zayıf olan kadın.

mesuk-u lehü'l-kelam / mesûk-u lehü'l-kelâm

  • Sözün söyleniş gayesi.

mesuk-u lehu-l-kelam / mesuk-u lehu-l-kelâm

  • Kelâmın söyleniş gayesi, garazı ve maksadı.

mesuk-u lehülkelam / mesûk-u lehülkelâm

  • Kelâmın söyleniş gayesi, maksadı.

mesule

  • (Çoğulu: Mesulât) Azap vermek, eziyet etmek.
  • Hayvanı oka nişan edip atmak yahut diri iken bir tarafını kesmek.

meşveret / مشورت / مَشْوَرَتْ

  • Danışma. Konuşup anlaşma. Fikir edinmek için konuşup görüşme. Görüşme meclisi.
  • İstişare, danışma.
  • Aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören kimse ile bir konu üzerinde fikir alış-verişinde bulunma; danışma.
  • Danışma, fikir alışverişi yapma.
  • Danışma. (Arapça)
  • Meşveret etmek: Danışmak. (Arapça)
  • Fikir danışma, istişâre.

meşveret etmek

  • Danışıp görüşmek, fikir alış venişinde bulunmak.

meşveret-i meşrua

  • İslâmın sınırlarını ve özelliklerini belirlediği istişare ve danışma uygulaması.

meşveret-i şer'iye

  • Şeriattaki istişare, işlerin istişare (danışıp görüşme) yoluyla halledilmesi, İslâmın öngördüğü meşveret.

mevsum

  • (Vesm. den) İşaretlenmiş, damgalanmış, nişanlanmış.
  • Ad verilmiş, isimlendirilmiş.

meyadin

  • (Tekili: Meydan) Meydanlar. Geniş yerler. Arsalar.

meydan

  • Arsa.
  • Geniş yer.
  • Etrafı çevrilmiş, üstü açık geniş yer.

meyelan-ı inbisat / meyelân-ı inbisat

  • Genişleme, yayılma meyli, eğilimi.

meyl-i inbisat

  • Genişleme arzusu, meyil.

meyl-i tevessü

  • Genişleme eğilimi.

meyl-üt tevessü'

  • Genişleme isteği. Genişleme meyli.

meylü't-tevessü

  • Genişleme eğilimi.

meylü't-tevsi

  • Genişletme eğilimi.

mibzag

  • Nişter, kan alacak âlet.

milhafe

  • Kadının sokağa çıkarken giydiği manto ve ferâce gibi uzun geniş örtü.

mıntıka-i kübra / mıntıka-i kübrâ

  • Geniş ve büyük alan.

minval

  • Hareket tarzı, davranış. Usul, yol.
  • Fayda.
  • Uslub, tarz.
  • Bez dokuyan cüllah.

mirmat

  • (Çoğulu: Merâmâ) Nişan oku.

mirsad

  • (Çoğulu: Merâsıd) Geniş yol.

misilli

  • (Misillü) Benzeri. Gibi. Aynısı.

misket

  • Alaybozan tüfeği. Patlayan bombadan etrafa sıçrayarak tahribe, yaralanmaya ve ölüme vesile olan sert parça. Eskiden kullanılmış geniş çaplı bir silâh. (Fransızca)
  • Güzel kokulu meyve. (Elma, üzüm vs.) (Fransızca)

misleyn

  • Birbirine benzeyen iki şey, birbirinin aynısı olan iki şey.

mişvar / mişvâr

  • Davranış, gidişat.

mita'

  • Bir şeyin son bulduğu yerin sonu.
  • Geniş yol.
  • Yolların birleştiği yer.

moğol

  • Turâni milletlerinin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsi yakınlıkları vardır. Asyanın ortalarında bugün Çin Devletine tâbi olan ve Moğolistan ismiyle bilinen geniş bir çölde ve Sibirya ve Türkistan'ın da bazı taraflarında bulunurlar.Cengiz Hanla beraber Asyanın batı tarafla

mü'biz

  • (Çoğulu: Meâbize) Mecusiler danişmendi.

mu'ciz

  • İnsanı âciz bırakan iş. Aynısını yapmakta başkalarını acze düşüren, kudretsiz kılan, kimsenin yapamıyacağı yolda olan.

muamelat / muâmelât / مُعَامَلاَتْ

  • İnsanların birbirine karşı tutum ve davranışları.
  • Resmî dairelerde yapılan evrak kayıt ve işlemleri.
  • İşler, davranışlar.

muamelat-ı fıtriye / muamelât-ı fıtriye

  • Doğuştan gelen, fıtrî olan davranışlar, işler.

muamelat-ı galiye / muamelât-ı galiye

  • Üstün davranışlar.

muamele / معامله / muâmele / مُعَامَلَه

  • Davranış.
  • Davranma, davranış.
  • Yol, iz.
  • Dairede yapılan kayıt vesaire.
  • Alışveriş, sarraflık, para işleri.
  • (Çoğulu: Muâmelât) Hatt-ı hareket. Davranma, davranış. Birbiri ile iş görme, amel etme. Alış veriş.
  • Resmi dairelerde yapılan herhangi bir iş.
  • Davranış, işlem.
  • Davranış.
  • İşlem. (Arapça)
  • Davranış. (Arapça)
  • Davranış.

muamele-i mühimme

  • Önemli davranış.

muamele-i şer'iye

  • Dinle ilgili davranış.

muamele-i ubudiyet / muamele-i ubûdiyet

  • Kulluğa ait davranışlar.

muarefe / muârefe / مُعَارَفَه

  • Karşılıklı görüşme ve tanışma.
  • Gr: Nekre olmayan kelime. Muayyen ve harf-i târifli olmak.
  • Karşılıklı görüşme, tanışma.
  • Tanışma.
  • Tanışma.

muaveneten

  • Yardımlaşarak, dayanışma içinde olarak.

mübadat

  • Düşmanca davranış, saldırganlık.
  • Meydana çıkarma.

mübah

  • Dinen yapılmasında ve yapılmamasında herhangi bir sakınca olmayan, helal olan davranışlar.

mübahele / mübâhele

  • Lânetleşme. Dar anlamda hazret-i Îsâ'nın ilâh ve Allahü teâlânın oğlu olduğunu söylemekte ısrâr eden ve bu inanışlarının yanlış olduğunu kabûl etmeyen hıristiyanlara, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); "... Gelin oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, bizleri ve

mücessem

  • Cismi olan. Dış duygularımızla bilinip varlığından haberdar olduğumuz şey. Varlığı görünen. Cisimlenmiş olan. Bir şekli gösteren. Uzunluğu, genişliği ve kalınlığı olan cisim. Şekillenmiş.

müdennes

  • Kirletilmiş, tednis edilmiş.

müdennis

  • Kirleten, tednis eden.

müennes

  • Dişi. Müzekkerin mukabili.
  • Gr: Hakiki, itibarî veya söylenişi cihetiyle "dişi" olan kelime.Müennes-i hakikî : Müzekker kelimenin sonuna bir "e-a" ilâve ederek yapılan kelime. Meselâ: (Kâtib: ): Erkek yazıcı. (Kâtibe: ): Kadın yazıcı.Sonu "e" ile biten kelimeler ekseriyetle müennestir
  • Dişi.
  • Hakiki itibarıyla ve söyleniş itibarıyla dişi olan kelime.

mufarakat-i umumi

  • Geniş çaplı ayrılık.

mufassal

  • Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış.

mufassalan

  • Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.

müfaza

  • Geniş, vâsi, bol.

müferrec

  • Meydanı olan. Geniş.

muhafazakar / muhafazakâr

  • Koruyucu. (Farsça)
  • Dinî amel ve işlere muhabbet eden. Dinî inanışında sağlam olan ve değiştirmeden muhafaza eden yüksek ve sâdık insan. (Farsça)

muhakeme-i akliye

  • Akıl yoluyla geniş araştırmalar yaparak bir hükme ulaşma.

mühevan

  • Geniş büyük sahrâ.

muhlis

  • Samimi, ihlâslı; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözeten.

mukabele / mukâbele

  • Hapsetmek.
  • Sonraya bırakmak, tehir etmek.
  • Meşveret etmek, danışmak.
  • Bir kimsenin evi yanında bir ev satıldığında; "başka kimse satın alsın, ben ondan şüf'a yolu ile alayım" diye şirâsına muhtaç iken tehir etmek.

mukalled

  • (Kald. dan) Boynuna gerdanlık takılmış.
  • Padişah tarafından nişan takılan kimse.
  • (Taklid. den) Taklid edilen. Örnek tutulan. Misal alınan.

mükayele / mükâyele

  • (Mükâyelet) Bir kimsenin davranışına aynıyla karşılık verme.
  • Ölçülmek.

mükerrer

  • Tekrarlı. Tekrar olunmuş. İki veya daha fazla aynısı yapılmış.

mümanaatsız / mümânaatsız

  • Manisiz, engelsiz.

münasafa

  • (Nısf. dan) Yarıyarıya paylaşma. İki eşit parçaya ayırma.

münasat

  • Unutma, nisyan.

münbasıt

  • Yayılan, genişleyen.
  • Yayılan, genişleyen.

münbasit

  • Yayılan, genişleyen.
  • İnbisat eden, yayılan, genişleyen. Yaygın, münteşir, yayılmış, açık. Şen.

münderis

  • İndiras eden. Eseri, izi nişânı kalmamış olan.

münferic

  • İnfirac eden. Çok açık. Açılan, genişleyen.
  • Gam, gussa ve kederden kurtulmuş.
  • Arası geniş. Açık olan. İki tarafı birbirinden uzak olan.

münfesih

  • (Füsh. den) İnfisah eden, bollaşan, genişleyen.

münhadir

  • İnişli, eğik.
  • Yokuşaşağı inen.

muntasıf

  • (Nısf. dan) Orta, yarı.
  • Yarıya varılmış, yarılanmış.

müracaat

  • (Rücu'. dan) Geri dönmek.
  • Baş vurmak, izin almak için veya bir iş için alâkadarlarla görüşmek.
  • Mütalâa istemek, danışmak.

mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kainat / mürekkebat-ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinat

  • Kâinatta bir ağ gibi birbirine bağlanarak gittikçe genişleyen terkipler, bileşikler.

müruk

  • Okun yaydan çıkıp nişanın diğer tarafına geçmesi.
  • Dinden huruç etmek, mürtedlik.

müsaade-i şer'iye

  • Şeriatın müsaadesi, İslâmiyetin izin verdiği iş ve davranış.

müsademe-i efkar / müsademe-i efkâr

  • Fikirlerin çarpışması, muhtelif fikirlerin birbirine karşı söylenişi.

müşahele

  • Danışmak.

müsavat ve muvazenet-i etvar / müsâvat ve muvazenet-i etvar

  • Tavır ve davranışlarda sürekli denge ve aynı seviyede olma.

müşavere / müşâvere / مشاوره / مُشَاوَرَه

  • Bir iş hususunda iki veya daha fazla kimseler arasındaki konuşma ve danışma. İstişare etme. (Bir kavim müşaverede bulundu mu rüşd ü salâha nâil olur. Hadis meâli)
  • Danışma, bir iş üzerinde konuşma.
  • İstişare etme, danışma.
  • Danışma, konuşma.
  • Aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören kimseler ile bir konu üzerinde konuşma, görüşme, danışma, meşveret etme, görüşüne baş vurma.
  • Danışma. (Arapça)
  • Müşavere etmek: Danışmak. (Arapça)
  • Danışma, istişâre.

müşavere heyeti

  • Danışma kurulu.

müşavere kurulu

  • Danışma ve İstişare Kurulu.

müşaveret

  • Birbirleriyle istişare etme; birbirlerine danışma.

müşavir / müşâvir

  • Danışman.
  • İstişare olunacak kimse, kendisine danışılan kişi.
  • İdare işlerinde yakın yardımcı memur.
  • Kovanlık üstünde yapılan örtünün direkleri.
  • Danışılan, danışman.

müşavirin / müşavirîn

  • (Tekili: Müşavir) Müşavirler. Kendisine danışılan kişiler. İstişare edilen kimseler.

müsbet hareket

  • Yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış.

müşebbihe

  • Fls: İnsan biçiminde ilâh tasavvur edip suretlendiren bâtıl bir inanış. (Antropomorfizm) Mücessime de denir.

müsevveme

  • Talim ve terbiye görmüş, hilkaten tamamen olan at.
  • Nişan edilmiş.
  • Süslü.

müshanfer

  • Vâsi, bol, geniş.

musi'

  • Genişlendiren. Ferahlık veren.
  • Zengin. Muktedir.

müsned

  • (Çoğulu: Mesânid) İsnad edilmiş, nisbet edilmiş olan.
  • Gr: Haber (yüklem). Meselâ: "Bu yazı güzeldir" cümlesindeki (güzeldir) kelimesi gibi.
  • Edb: Açık olmayan heceye (kapalı heceye) de müsned denir.
  • Ehl-i Hadis ıstılahınca: Müsned; içindeki metinler, senetleri ile mezk

müstebhir

  • (Bahr. den) Deniz gibi geniş olan (kimse).

müstefsir

  • (Çoğulu: Müstefsirîn) (Fesr. den) Soruşturup anlamak isteyen. Açıklanmasını, izah edilmesini ve geniş anlatılmasını isteyen.

müsteşar / مستشار

  • (Meşveret. den) Kendine iş danışılan. Hükümetin vekilinden sonra en yüksek idare me'muru.
  • Danışman. (Arapça)

müstevsi'

  • Bollaşmış olan. Genişleyen.

mütearif

  • (Örf. den) Bilinen, bilinir, meşhur.
  • Birbirine tanıyan, tanışan.

mütebahhir / مُتَبَحِّرْ

  • İlmi deniz gibi derin ve geniş olan.

mütebahhirin

  • Deryalar gibi geniş ilim sahibi âlimler.

mütebbahhirin-i ulema / mütebbahhirîn-i ulema

  • Çok büyük, geniş ilim sahibi olan âlimler, allâmeler.

mütefessih

  • (Füshat. den) Genişleyen, bollaşan, genişlemiş olan.

mütekabile

  • Karşılıklı davranış veya vaziyet.

mütenasib

  • Uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan, muvâfık, birbirine mensub ve müşâbih olan.

mütesanid / mütesânid

  • Dayanışma hâlinde olan, birbirini destekleyen.

müteşavir

  • Birbirine danışan, müşavere eden.

mütevessi / mütevessî

  • Genişleyen.

mütevessi'

  • Tevessü' eden, genişleyen, geniş.

mütevessim

  • Bir şeyi çözmeğe çalışan.
  • Nişanlı, alâmetli ve bezenmiş kişi.

müttesi'

  • Tevessü' eden, genişleyen, vüs'at kesbetmiş olan.

müttesim

  • Hususi bir nişânı veyâ âlameti olan.

muvazaa / muvâzaa

  • Bir mes'elede bahse girişmek.
  • Mc: Danışıklı döğüş.
  • Hakikatte olmayan bir durumu varmış gibi göstermek için yapılan bir anlaşma.
  • Danışıklılık, bahse girişme.

muvazaaten

  • Danışıklı dövüşle.
  • Muvâzaa olarak.

müvazea

  • Tevzi edişmek. Paylaşmak.
  • Danışmak, istişârede bulunmak müşavere etmek.
  • Muvafakat etmek, uygun olmak.

muvazene-i vasia / muvazene-i vâsia

  • Geniş alandaki denge.

müvessi / müvessî

  • Genişlettiren.

müvessi'

  • Genişlettiren.

muzaaf fiil

  • Gr: Fiilin kökündeki iki harfin aynısı beraber olan fiil. Medde - Şedde gibi. Başka tâbirle: Fiilin orta harfi ile son harfi (harf-i lâm'ı) aynı harfin tekerrüründen ibaret olan kelime.

müzakere

  • Bir iş hakkında konuşmak, bir iş için önceden danışıp görüşmek.
  • Talebenin derse çalışması.

müzarea şirketi / müzârea şirketi

  • Zirâat ortaklığı. Harman yapılan ürünleri yetiştirmek için, tarla yâni toprak birinden, çalışma, işçilik diğerinden olmak ve mahsûlü sözleşilen nisbette (miktârda) aralarında paylaşmak üzere, kurulan şirket.

muzari / muzâri

  • Şimdiki zaman veya geniş zaman kipi.
  • Arapçada hem şimdiki zamanı hem de geniş zamanı ihtiva eden fiil kipi.
  • Arapçada şimdiki ve geniş zamanı ifade eden fiil kipi.

muzari sigası / muzâri sigası

  • Gr. Arapçada şimdiki, geniş ve yakın gelecek zamanı birden ifade eden fiil kipi, kalıbı.

muzari'

  • Ortak. Arkadaş.Benzer, müşabih.
  • Gr: Geniş zamanı ifade eden fiil hali. "Yazar, okur, görür, gelir" gibi.
  • Edb: Aruz kalıplarından birisinin ismi.

na-danist / nâ-danist

  • (Nâ-dâniste) Câhil, bilmez. (Farsça)

nacak

  • Bir ağaç sapa geçirilen, ağzı keskin, genişçe demir âlet. Balta.

nahis

  • Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği.

nahvi lisan / nahvî lisan

  • Kaidelere bağlı olan çok tertibli, ince ve geniş mânâlı lisan.

nak

  • Nisbet edatı olarak kelimelere eklenir, sıfat meydana getirilir. Meselâ: Gam-nâk : Gamlı, kederli. (Farsça)

nakır

  • Nişana isabet eden ok.

namazgah / namazgâh

  • Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında, kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır.
  • Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köy

namzed / نامزد

  • (Nâm-zed) İsteyen veya istenilen kimse. (Farsça)
  • Sözlü. Nişanlı. (Farsça)
  • Bir vazifeye tayin edilmesini isteyen veya istenilen kişi. Aday. (Farsça)
  • Aday. (Farsça)
  • Nişanlı. (Farsça)

nasi

  • Unutan, nisyan eden.

nassiye

  • (yun: Dogmatizm) Fls: Bir görüşün doğruluğuna peşin olarak inanan ve bu inanışlarını tenkide tabi tutmayanların düşünüş tarzı. Son heceleri .. izm ile biten görüşler, taraftarlarınca peşin olarak kabul edildiklerinden birer dogmatik görüş örneğidir. Meselâ; komünizm, materyalizm, darvinizim, birer d

nazaran / نظرا / نَظَرًا

  • Nisbeten, nisbetle kıyaslıyarak.
  • Bakarak, görerek.
  • Göre, nispetle, bakılırsa. (Arapça)
  • Nisbetle.

nazarı amm / nazarı âmm

  • Bakışı geniş ve kuşatıcı.

nebah

  • (Nibâh-Nübâh) Köpek havlaması.
  • Yılan seslenişi.
  • Keçi ve geyik inleyişi.

nebs

  • Yeri kazma, toprağı kazma.
  • Eser, nişan.

necaset-i kalile

  • Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset, namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır.

necif

  • (Çoğulu: Nicef) Geniş temrenli olan ok.

necis

  • Yavaş hareketli insan veya hayvan.
  • Gizli olan şeyi halk içinde ifşa etmek.
  • Gizlenen sır, nişan.
  • Bir nevi yeşillik.

nedh

  • Geniş yer.

nefs-i maksad

  • Maksadın kendisi, aynısı.

neher

  • Genişlik, bolluk.
  • Nehir, ırmak.

nehr

  • Çay, ırmak.
  • Vüs'at, bolluk. Genişlik.

neşa

  • Nişasta.

neşastec

  • Nişasta.

nesle

  • Geniş gömlek.

nesre

  • Büyük geniş gömlek.
  • Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması.
  • Menazil-i kamerden iki yıldız.

neşve

  • (Nişve - Nüşve) Sevinç, keyif.
  • Büyümek ve yetişmek.
  • Koklamak.
  • Rayiha.
  • Bir şeyi tekrarlamak.
  • Mest ve sarhoş olmak.
  • İyice duyup vâkıf olmak.

nesy

  • Unutma, nisyan.
  • Unutulmuş.

neşz

  • (Çoğulu: Enşâz-Nişâz) Yüksek yer.

nida / nidâ

  • Sesleniş.

nida-i beliğ / nidâ-i belîğ

  • Düzgün, kusursuz, yerinde sesleniş.

nida-yı hak / nidâ-yı hak

  • Hakkın nidası, hakkın seslenişi.

nikbaz

  • (Nîk-bâz) Davranışları ve işleri iyi olan. (Farsça)

nikkirdar

  • (Nîk-kirdâr) Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan. (Farsça)

nim

  • Yarım, nısf, buçuk, yarı. (Farsça)

nime

  • Yarım, nısf, yarı. (Farsça)

nisa

  • (Çoğulu: Nisvân) Kadınlar.

nişa

  • Nişasta. (Farsça)

nisab

  • Zekât ölçüsü, ölçü miktarı.
  • Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı.
  • Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had.
  • Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir.
  • Bir m

nısah / nısâh

  • (Bak: NISH)

nisai / nisaî

  • (Nisâiye) Kadınlarla alâkalı, kadınlara dâir.

nişan / نشان

  • İz. Nişan. Alâmet. İşaret. (Farsça)
  • Yara izi. (Farsça)
  • Hedef, vurulması istenen nokta. (Farsça)
  • Hâtıra için dikilen taş. (Farsça)
  • Taltif için verilen madalya. (Farsça)
  • Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. (Farsça)
  • Tuğra. (Farsça)
  • Ferman. (Farsça)
  • İz. (Farsça)
  • Belirti. (Farsça)
  • Nişan yeri. (Farsça)
  • Devlet madalyası. (Farsça)

nişande

  • Hedef. Nişan olarak dikilmiş şey.

nişane

  • (Bak: Nişan)
  • (Bak: NİŞAN)

nişane-i beraat / nişâne-i beraat

  • Suçsuz olduğuna dair nişan, işaret.

nişangah / nişangâh / نشانگاه

  • Hedef yeri. Nişan tahtası. (Farsça)
  • Silâh namlusunun üstünde bulunan, nişan almağa yarayan kısım. (Farsça)
  • Nişan tahtası. (Farsça)

nisar / nisâr / نثار

  • "Saçan, saçıcı" mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar : Işık saçan.
  • Saçma. (Arapça)
  • Nisâr etmek: Saçmak. (Arapça)

nisbeten

  • Nisbetle, oranla, göre.
  • Nisbetle, kıyaslanarak. Öncekine göre. Bir dereceye kadar. Şöyle böyle.

nisbi / nisbî

  • (Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine, öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete, ölçüye göre.

nişdan / nişdân

  • (Bak: NİŞDE)

niseb / نِسَبْ

  • Nisbetler, oranlar, ölçüler.
  • Nisbetler, kıyaslamalar ve ölçüler.
  • Nisbetler, bağlar, alakalar.

nişeste

  • (Çoğulu: Nişeste-gân) Oturan, oturmuş. (Farsça)

nişeste-gan / nişeste-gân

  • (Tekili: Nişeste) Oturanlar, oturmuş olanlar. (Farsça)

nişib

  • (Yukarıdan aşağıya) iniş. (Farsça)

nişib ü firaz

  • İniş ve yokuş.

nisun

  • (Tekili: Nisvan) Kadınlar.

nisvan

  • (Tekili: Nisa) Kadınlar. Nisalar.

nisvi / nisvî

  • Nisa taifesine mensub. Kadınlarla alâkalı.

nizal

  • Nişan, işaret, alâmet.

nüdha

  • Genişlik, vüs'at.

numude

  • Gösterilmiş, gözükmüş olan. Nişan verilmiş. (Farsça)

nur-u münbasıt

  • Yayılan, genişleyen nur.

nuşadur

  • Nişadır. (Farsça)

nusayri / nusayrî

  • Eshâb-ı kirâma (Peygamber efendimizin arkadaşlarına) iftirâ eden şîanın kollarından. On birinci imâm olan Hasen bin Ali Askerî'nin adamlarından olduğunu söyleyen İbn-i Nusayr adındaki bozuk inanışlı kimseye uyanlar.

nüsha-i camia / nüsha-i câmia

  • Çok geniş ve kapsamlı nüsha.

nüzul / nüzûl

  • İniş, inmek, aşağı inmek, konaklamak.
  • Nüzül, felç hastalığı.
  • Hacıların Mina'ya gelip konaklamaları.
  • Aşağı inme.
  • Konaklama. Kur'ân sûrelerinin inişi, vahyin gelişi.
  • İnme, iniş.

nüzul-i sefine

  • Geminin denize inişi.

nüzul-ü kur'an / nüzul-ü kur'ân

  • Kur'ân'ın inişi, gönderilişi.

nüzul-ü rahmet

  • Rahmetin inişi.

pala

  • Ağzı enli, ortasına doğru daha genişliyerek ucuna doğru daralmaya başlayan kalın, kısa ve ağır kılıç.

palaska

  • Askerlerin kullandığı geniş kemer.

papez

  • İnişi ve yokuşu olan yer. (Farsça)

paskalya

  • Hıristiyanların inanışlarına göre, Îsâ aleyhisselâmın haça gerildikten sonra dirilerek göğe yükselmesi ile ilgili olarak her yıl Mart ayının on dördüncü gününden sonra gelen ilk Pazar günü yaptıkları şenlik, âyin.

pehn / پهن

  • Enli, geniş, yassı. (Farsça)
  • Genişlik, enlilik. (Farsça)
  • Geniş. (Farsça)

pehna

  • Genişlik, enlilik. (Farsça)
  • Enli, geniş, yaygın. (Farsça)

pehnaver / pehnâver / پهناور

  • Pek geniş. Pek açık. (Farsça)
  • Soluk, solmuş. (Farsça)
  • Engin. (Farsça)
  • Geniş. (Farsça)

pehnaveri / pehnaverî

  • Enlilik, genişlik. Vüs'at. (Farsça)

pencere-i camia / pencere-i câmia

  • Geniş, kapsamlı pencere.

perestiş

  • Aşırı düşkünlük, tapınış.

pey

  • İz, işaret, nişan. (Farsça)
  • Ard, arka, akab. (Farsça)

pute

  • Silâh veya ok atışlarında dikilen nişan tahtası.
  • İçinde mâden eritilen tava.

raabe

  • Genişlik, vüs'at.
  • Büyük olmak.

ragad

  • Refah, genişlik, kolaylık.
  • Geçim kolaylığı.

ragd

  • Maişet genişliği, geçim bolluğu.

ragib

  • İçi geniş olan nesne.

rağmen

  • Zıddına, inadına davranma, körlük ve nisbet.

rahabe

  • Genişlik, vüs'at.

rahah

  • Davanın tırnağının geniş ve büyük olması.

rahib

  • Bol, geniş.
  • Obur, çok yiyen kişi.

rahib-ür rahe / rahib-ür râhe

  • Cömert, eli geniş.

rahmet-i muhita

  • Herşeyi kuşatan geniş rahmet.

rahmet-i vasia / rahmet-i vâsia