LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Mu kelimesini içeren 1329 kelime bulundu...

ablukayı bozmak

  • Muhasara hattını yarıp geçmek.

ablukayı kaldırmak

  • Muhasarayı bırakmak.

acaib-i mucizat / acâib-i mûcizât

  • Mucizeyle yaratılan mahluklardaki şaşırtıcı özellikler.

aded-i mübarek

  • Mübarek sayı.

adem-i müracaat / adem-i mürâcaat / عَدَمِ مُرَاجَعَتْ

  • Müracaat etmeme, başvurmama.
  • Mürâcaat etmeme.

afak-ı kemalat / âfâk-ı kemâlât

  • Mükemmelliklerin ufukları.

ahali-i islamiye / ahali-i islâmiye

  • Müslüman halk.

ahali-i müslime

  • Müslüman ahalî, halk.

ahlak-ı kamile / ahlâk-ı kâmile

  • Mükemmel ahlâk.

ahter-bin / ahter-bîn

  • Müneccim. Yıldız ilmi ile meşgul olan kimse. (Farsça)

akide-i avam-ı mü'minin / akîde-i avâm-ı mü'minîn

  • Mü'minlerden avam tabakasının inanç seviyesi.

akliyyat

  • Müşahedeye ve tecrübeye girmeyen ve sadece akıl ile düşünülen şeyler ve hususlar. Nazarî meseleler.

aksam-ı i'caziye / aksâm-ı i'câziye

  • Mu'cizelik kısımları.

aksam-ı muhatab / aksâm-ı muhatab

  • Muhatapların kısımları.

akvam-ı islamiye / akvam-ı islâmiye

  • Müslüman kavimler, milletler.

ala kadri'l-imkan / alâ kadri'l-imkân

  • Mümkün olduğu kadar.

ala-yı illiyyin-i kemalat / âlâ-yı illiyyîn-i kemâlât

  • Mükemmelliğin en yüce derecesi.

alamet-i i'caz / alâmet-i i'câz

  • Mu'cize oluş alâmeti, belirtisi.

alem-i mümkinat / âlem-i mümkinat

  • Mümkin varlıklar âlemi; varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah'ın var etmesine bağlı olanlar, yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem.

alem-i saadet / âlem-i saadet

  • Mutluluk âlemi.

alet-i tes'id / âlet-i tes'id

  • Mutluluğa ulaştırma aleti.

aleyhdar

  • Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.

amelde mezheb

  • Mutlak müctehid denilen derin âlimin, Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf, icmâ ve Eshâb-ı kirâma âit nakilleri esas alarak, iş ve ibâdetle ilgili hükmü açıkça bildirilmeyen husûslarda çıkardığı hükümlerin hepsi.

amuhte-gah / amuhte-gâh

  • Muallimler, öğretmenler. (Farsça)

anakat

  • Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.

anasır-ı gayr-ı müslime / anâsır-ı gayr-ı müslime

  • Müslüman olmayan unsurlar (azınlıklar).

anasır-ı islamiye / anâsır-ı islâmiye

  • Müslüman unsurlar, milletler.

anud / anûd

  • Muannid. Çok inatçı.

arazi-i haraciye / arâzi-i haraciye

  • Müslümanlar tarafından fetholunan ve ulul-emir tarafından müslim olmayan eski sahibi elinde bırakılan veya hâriçten müslim olmayanlar getirilerek yerleştirilen arâzi.

arazi-i memluke / arâzi-i memluke

  • Mülkiyet yolu ile tasarruf olunan yerler. (Mülk, timar toprağı).

arazi-i mübareke / arâzi-i mübâreke

  • Mübarek yer olan Hicaz.

arazi-i mukaddese / arâzi-i mukaddese

  • Mukaddes yerler. Kudsi topraklar.

arif-i billah / ârif-i billah

  • Mürşid, ermiş, evliyâ. Hakkın nuru ile Cenab-ı Hakk'ı bilen. Âlemi, hâdiseleri İlahî feyz ve ilim ile gören veli.

armani / armanî

  • Müteessif, kederli, üzüntülü. Pişman, nâdim. (Farsça)

arş-ı kemalat / arş-ı kemâlât

  • Mükemmelliklerin, faziletlerin arşı, zirvesi.

arsa-i kar-zar / arsa-i kâr-zâr

  • Muharebe alanı, savaş meydanı.

arz-ı ihtiyaç etme

  • Muhtaç olma, ihtiyacını bildirme.

arzu-yu hilaf / arzu-yu hilâf

  • Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.
  • Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.

arzu-yu muaraza

  • Muaraza isteği, karşı koyma arzusu.

asar-ı kemal / âsâr-ı kemâl

  • Mükemmellik eserleri.

asar-ı kemalatı / âsâr-ı kemâlâtı

  • Mükemmelliklerinin eserleri.

asar-ı mergube / âsâr-ı mergube

  • Muteber ve rağbet kazanmış olan eserler.

asar-ı mu'cizekarane / âsâr-ı mu'cizekârâne

  • Mu'cizeli eserler; olağanüstü eserler.

asar-ı muhteşeme / âsâr-ı muhteşeme

  • Muhteşem eserler.

ashab-ı güzin / ashâb-ı güzin

  • Mümtaz ve en meşhur sahâbeler.

ashab-ı kemal

  • Mükemmel ve olgunluk sahibi kimseler.

aşhane / aşhâne / آشخانه

  • Mutfak. (Farsça)

asl-ı i'caz / asl-ı i'câz

  • Mu'cizeliğin aslı; insanları aczde bırakan sözün aslı, esası.

asr

  • Muttali olmak. Gözcülük etmek.

asr-ı saadet / asr-ı saâdet

  • Mutluluk asrı; Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem.

asr-ı saadet ve tabiin / asr-ı saadet ve tâbiîn

  • Mutluluk asrı olan sahabe dönemi ve sahabelere tâbi olan bir sonraki dönem.

asr-ı seadet / asr-ı seâdet

  • Mutluluk devri. Peygamber efendimizin yaşadığı mübârek, bereketli ve hayırlı devir. Zamân-ı seâdet ve vakt-i seâdet de denir.

atalet-i mutlak / atâlet-i mutlak

  • Mutlak tembellik, işsizlik.

avam-ı müslimin / avâm-ı müslimîn

  • Müslüman halk tabakası.

averd-gah / averd-gâh

  • Muharebe meydanı, savaş alanı. (Farsça)

ayat-ı kemal / âyât-ı kemâl

  • Mükemmelliğin delilleri.

ayat-ı mübareke / âyât-ı mübareke

  • Mübarek, değerli âyetler.

ayet-i muhkeme / âyet-i muhkeme

  • Muhkem âyet. Çoğulu âyât-ı muhkemât'tır.
  • Kur'ân-ı kerîm.
  • Kur'ân-ı kerîmde mânâsı açık olan âyet-i kerîmelere verilen ad.

ayine-i kemalat / âyine-i kemâlât

  • Mükemmellikler aynası.

ayiz

  • Mukabil olarak veren. Karşılık olarak verilmiş.

ayn-ı muhammed

  • Muhammed'in (a.s.m.) kendisi.

ayne'l-yakin / ayne'l-yakîn

  • Müşahede ve keşif ile hâsıl olan ilim.

azamet-i kemal / azamet-i kemâl / عَظَمَتِ كَمَالْ

  • Mükemmelliğin büyüklüğü.

badaş

  • Mükâfat. (Farsça)

bahiza / bâhiza

  • Musibet. Belâ.

bahr-i mu'cizat / bahr-i mu'cizât

  • Mu'cizeler denizi.

baht-ı islam / baht-ı islâm

  • Müslümanların talihi.

bahtiyarlık

  • Mutluluk.

bayezid cami-i mübareki

  • Mübarek Bayezid Cami.

baygan

  • Muhafız, koruyucu, bekçi. (Farsça)

bedarf

  • Muayyen bir gayenin gerçekleşmesi için zaruri olan veyâ zaruri görülen muayyen kalitede bir mal veya meta miktarıdır.

bedelen

  • Mukabilinde, karşılığında, yerine.

behailik / behâîlik

  • Müslüman görünüp İslâmiyet'i içerden yıkmak için çalışan El-Bâb Ali Muhammed ismindeki bir acemin talebesi olan Behâullah'ın, kurduğu bozuk yol.

beher-hal

  • Mutlaka, her hâlde. (Farsça)

bekam / bekâm / بكام

  • Muradına ermiş. (Farsça)
  • Bekâm olmak: Muradına ermek. (Farsça)

bela / belâ

  • Musibet, sıkıntı.

belagat-ı mu'cizekarane / belâgat-ı mu'cizekârâne

  • Mu'cizeli belâgat.

belağat-i mu'cizekarane / belâğat-i mu'cizekârâne

  • Mu'cizeler gösteren belağat.

belzi

  • Muhkem, güçlü, sağlam deve.

benat-ı bi'se / benât-ı bi'se

  • Musibetler, belâlar, felâketler, âfetler.

ber-kemal

  • Mükemmel. (Farsça)

ber-vech-i maktu'

  • Muayyen bir bedel karşılığı olarak.

berhe

  • Müddet, an, zaman.

berhürdar / berhürdâr / برخوردار

  • Mutlu, muradına ermiş. (Farsça)

beşarat / beşârât

  • Müjdeler, müjdeli haberler.

beşaret / beşâret / بشارت / بَشَارَتْ

  • Müjdeleme.
  • Müjde, muştu, iyi haber.
  • Müjde.
  • Müjde. (Arapça)
  • Müjde.

beşaret-aver / beşâret-âver

  • Müjdeci, iyi haber getiren.

beşaretkar / beşaretkâr / beşâretkâr

  • Müjdeli.
  • Müjdeci.

beşaretkarane / beşaretkârâne / beşâretkârâne

  • Müjde verircesine.
  • Müjdelercesine.

beşaretli

  • Müjdeli.

beşir / beşîr / بشير

  • Müjdeci, mükâfatı müjde eden.
  • Müjdeci.
  • Müjdeci. (Arapça)

beşir ve nezir / beşîr ve nezîr

  • Müjdeleyen ve sakındıran Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

bevahid

  • Musibetler, felâketler, âfetler, belâlar.

beyan-ı mu'ciz / beyân-ı mu'ciz

  • Mu'cizevî açıklama; açıklamaları mu'cize olan ve bir benzer açıklamayı yapmaktan başkalarını âciz bırakan Kur'ân'ın beyanı.

beyan-ı mu'ciznüma / beyan-ı mu'ciznümâ

  • Mu'cizeli anlatım, açıklama.

beyne'l-islam / beyne'l-islâm

  • Müslümanlar arasında.

beyne'l-mü'minin / beyne'l-mü'minîn

  • Mü'minler arasında.

beynelislam / beynelislâm

  • Müslümanlar arasında.

beytü'l-makdis

  • Mukaddes ev, Mescid-i Aksa, Kudüs'teki büyük camii.

beyyinat / beyyinât

  • Mu'cizeli açık âyetler, deliller.

bezme

  • Muhabbet ve sohbet meclisinin bir köşesi. (Farsça)

bidar-baht / bîdar-baht

  • Mutlu. (Farsça)

bidevlet / bîdevlet

  • Mutsuz, zavallı. (Farsça)

bıhrit

  • Mücerred ve hâlis nesne.

bil-ıtlak

  • Mutlak olarak. Hiçbir şeye bağlı olmaksızın.

bilade

  • Müzevvir, fâsid, fesatçı, ispiyon eden. (Farsça)

bilamübalağa / bilâmübalâğa

  • Mübalağasız, abartmasız.

bılgın

  • Musibet, belâ, felâket, âfet.

bill

  • Mübah olan şey.

bimürüvvet / bîmürüvvet / بى مروت

  • Mürüvvetsiz. (Farsça - Arapça)

bücriyy

  • Musibet, belâ, felâket, âfet.

buhu

  • Mütevazi bir şekilde hakkını isteme.

bukkari / bukkarî

  • Musibet, belâ, âfet, felâket.

burudet-i mutedilane / burudet-i mutedilâne

  • Mutedil soğukluk; soğukkanlılık.

büşra / büşrâ / بشرا

  • Müjde.
  • Müjde. (Arapça)

çalgı

  • Müzik âleti. Müzik, çalgı. (İslâm âlimleri insanda maddi, hayvâni hisler ve hevesler uyandıran müziğin haram olduğunu bildirmişlerdir.)

çarh-ı saadet

  • Mutluluk çarkı.

cazibe-i i'caz / câzibe-i i'câz

  • Mu'cizeliğin cazibesi, çekiciliği.

cedel

  • Münâkaşa, mücâdele, tartışma, kavga. Mantıkda, meşhur veya doğruluğu herkesçe kabûl edilen kadiyye (önerme)lerden meydana gelen kıyas'a verilen ad.

ceffah

  • Mütekebbir kimse, gururlu kişi.

cemaat-i mübareke

  • Mübarek topluluk.

cemaat-ı müslimin / cemaat-ı müslimîn

  • Müslümanlar topluluğu.

cemaat-i müslimin / cemaat-i müslimîn / cemâat-i müslimîn / جَمَاعَتِ مسلمين

  • Müslüman cemaat.
  • Müslümanlar topluluğu.

cemal-i i'caz / cemâl-i i'câz

  • Mu'cizenin güzelliği.

cemal-i kemal / cemâl-i kemâl / جَمَالِ كَمَالْ

  • Mükemmellikteki güzellik.
  • Mükemmelliğin güzelliği.

cemel vak'ası

  • Müslümanlar arasında vuku bulan elem verici ilk muharebedir. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Zevcesi Hz. Aişe (R.A.) ile Aşere-i Mübeşşereden Talha ve Zübeyr'in (R.A.) Hz. Ali'ye (R.A.) karşı kıyamlarından doğmuştur. Bu harpte Hz. Aişe ile Talha ve Zübeyr'in maiyetinde otuzbin; ve Hz. Ali'nin refakat

cemiyet-i muhammedi / cemiyet-i muhammedî

  • Muhammed'in (a.s.m.) cemiyeti; Hz. Muhammed'e (a.s.m.) bağlı olan cemiyet, İslâm ümmeti.

ceraim-i müştereke

  • Müşterek işlenen suçlar. Ortak kabahatlar.

ceramika

  • Musul yakınında Acem asıllı bir kavmin adı.

cereyan-ı münafıkane

  • Münafıklık cereyanı, akımı.

cesed-i mübarek

  • Mübarek beden, vücud.

cevherbaha / cevherbahâ

  • Mücevher gibi değerli.

cevherfüruş / cevherfürûş / جوهرفروش

  • Mücevherci. (Arapça - Farsça)

cidal / cidâl / جدال / جِدَالْ

  • Mücadele, kavga.
  • Mücadele.
  • Mücadele. (Arapça)
  • Mücadele.

cidalcu / cidâlcû / جدال جو

  • Mücadeleci. (Arapça - Farsça)

cihad / cihâd

  • Mücadele, din uğrunda çalışma.

cihet-i imkan / cihet-i imkân

  • Mümkün olma yönü.

cilve-i cemal ve kemal / cilve-i cemâl ve kemâl / جِلْوَۀِ جَمَالْ وَ كَمَالْ

  • Mükemmelliğin ve güzelliğin görünmesi.

cilve-i i'caz / cilve-i i'câz

  • Mu'cizeliğin görüntüsü, yansıması.

cilve-i sırr-ı i'caz / cilve-i sırr-ı i'câz

  • Mu'cizelik sırrının cilvesi, yansıma ve görüntüsü.

cinas / cinâs

  • Münasebet, benzeyiş. Birçok mânâlara yorulabilen söz. İmalı, telmihli söz. Telaffuzu aynı anlamı ayrı olan kelimelerin bir söz içinde kullanılması.

cizye

  • Müslüman olmayan teb'a-dan alınan vergi.
  • Müslüman olmayanlardan alınan vergi.

cum'a

  • Müslümanlara mahsûs mübârek, kıymetli bir gün.

cumhur-i müfessirin / cumhûr-i müfessirîn

  • Müfessirler topluluğu, müfessirlerin çoğunluğu.

cumhur-u mü'minin / cumhur-u mü'minîn

  • Mü'minlerden meydana gelen büyük halk topluluğu.

cümle-i tevhidiye-i kudsiye

  • Mukaddes ve mübarek olan tevhid cümlesi.

cüz-ü i'caz / cüz-ü i'câz

  • Mu'cizeli cüz, bölüm.

dahl / دخل

  • Müdahale etme, karışma. (Arapça)

daire-i muamelat / daire-i muamelât

  • Muamelât dairesi; şahıs ve aile hukuku, aynî haklar, miras, ticaret, borçlar ve iç hukukla ilgili konular.

dalalet-i mutlaka / dalâlet-i mutlaka

  • Mutlak dalâlet, tam bir sapkınlık.

damhar

  • Mütekebbir, kibirli, terbiyesiz kimse.

dar-ı eman / dâr-ı emân

  • Müslümanların zimmetini kabul eden veya müslümanlarla sulh halinde olan, gayr-i müslim bir ahalinin memleketi.

dar-ı harp / dâr-ı harp

  • Müslümanlarla savaş halinde olan gayri müslim ülke.

dar-ı mükafat / dâr-ı mükâfat

  • Mükâfat, ödül yeri.

dar-ı mükafat ve mücazat / dâr-ı mükâfat ve mücâzât

  • Mükâfat ve ceza yeri.

dar-ı saadet / dâr-ı saadet / dâr-ı saâdet

  • Mutluluk yeri.
  • Mutluluk yurdu, âhiret.

dar-ı zimmet / dâr-ı zimmet

  • Müslümanların, ahid ve emânını ve himayesini kabul etmiş oldukları; gayr-i müslimlere mahsus yerler.

dar-ün nedve / dâr-ün nedve

  • Müslümanlıktan evvel, Kureyş kabilesinin münakaşalar için toplandığı bir yerin adı olup, Kusey ibn-i Kilâb tarafından kurulmuştur. (Sonradan Hz. Muhammed'e (A.S.M.) karşı bulunanların toplanmalarından dolayı fesat ve münafıkların toplandıkları yer mânâsına kullanılmaya başlanmıştır.)

darülislam / dârülislâm

  • Müslümanların huzur içinde yaşadığı yer.

dava-yı i'caz / dâvâ-yı i'câz

  • Mu'cize oluş iddiası.

defain-i saadet / defâin-i saadet

  • Mutluluk defineleri.

delil-i mu'ciz

  • Mu'cizeli delil.

demma'

  • Mütekebbir gönüllü, gururlu kimse.

derece-i i'caz / derece-i i'câz

  • Mu'cizelik derecesi.

derece-i kemalat / derece-i kemâlât

  • Mükemmellik derecesi.

derece-i saadet

  • Mutluluk derecesi.

dergah / dergâh / دَرْگَاهْ

  • Mürâcaat kapısı.

ders-i ekmel

  • Mükemmel bir ders.

desatir-i muazzama / desâtir-i muazzama

  • Muazzam, çok büyük düstûrlar, prensipler.

dest ve damen-i mübarek / dest ve dâmen-i mübarek

  • Mübarek el ve etek.

dest-gir

  • Muavenet. Arka olmak. Tutucu, yardımcı, muin. Zahir. (Farsça)

dest-i mu'cize

  • Mu'cize eli.

devam-ı kemalat / devam-ı kemâlât

  • Mükemmel özelliklerin devamı.

deyyan / deyyân

  • Mükâfatlandıran veya cezalandıran, hâkim. Allah.

dibace

  • Mukaddeme, başlangıç, önsöz. (Farsça)

diskalifiye

  • Müsabaka dışı bırakılmış. (Fransızca)

diyar-ı saadet

  • Mutluluk yeri.

dua-i mübarek

  • Mübarek dua.

duhul-i muzafferane / duhul-i muzafferâne

  • Muzafferce giriş.

düstur-u cidal / düstur-u cidâl / دُسْتُورُجِدَالْ

  • Mücadele ve kavga prensibi.
  • Mücâdele kanunu.

düşvar

  • Müşkil. Güç. Zor. (Farsça)

ebadid

  • Müteferrik, dağınık.

ecel-i mev'ud

  • Mukadder olan ölüm. şüphesiz gelecek olan ölüm.

ecel-i müsemma

  • Muayyen bir zamana kadar, Allah'ın takdir ettiği ölüm. (Farsça)

ecir / اجير

  • Mükafat.

ecr-i müsemma / ecr-i müsemmâ

  • Mukavele ve pazarlıkla kararlaştırılan ücret.

ecsam-ı muhtelife / ecsâm-ı muhtelife

  • Muhtelif cisimler.

ecza-i i'caz / eczâ-i i'câz

  • Mu'cize bölümler, kısımlar.

ef'al-i mükellefin / ef'âl-i mükellefîn

  • Mükellef olanların (yani; Cenâb-ı Hakk'ın teklif ve emirlerini kabul ve vazifeli kimselerin) yaptıkları amel ve işler. Bunlar şu isim altında sıralanır: Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mübah, mekruh, haram, sahih bâtıl, fâsid, helâl.

efkar-ı mücerrede / efkâr-ı mücerrede

  • Mücerret fikirler; maddî âlemlerden uzak ve soyutlanmış düşünceler.

ehemm

  • Mühimler arasında öncelikle göz önüne alınması gereken.

ehemmiyet

  • Mühim olma, ağırlık, değerlilik, dikkate değer olma, dikkat ve ihtimam, kıymet, nazar-ı dikkati çekme.

ehl-i i'tizal / ehl-i i'tizâl

  • Mu'tezile'den olan.
  • Mu'tezile mezhebi taraftarları.

ehl-i ictihad

  • Müctehid olan kişi, içtihad ehli.

ehl-i ihtisas / ehl-i ihtisâs / اَهْلِ اِخْتِصَاصْ

  • Mütehassıslar, uzmanlar.

ehl-i islam / ehl-i islâm

  • Müslümanlar.
  • Müslümanlar. Peygamber efendimizin bildirdiklerinin hepsini beğenen, kalbiyle inanıp, diliyle söyleyen müslüman.

ehl-i itizal / ehl-i itizâl

  • Mutezile mezhebinden olanlar.

ehl-i kıble

  • Müslüman, kıble ehli.

ehl-i muhabbet

  • Muhabbet sahipleri, sevgi ehli.

ehl-i nifak / ehl-i nifâk / اَهْلِ نِفَاقْ

  • Münafıklar, iki yüzlüler.
  • Münâfıklar, iki yüzlü olanlar.

ehl-i saadet

  • Mutluluğa erenler.

ehli / ehlî

  • Munis, alışık. Yabancı olmayan. Kendisi ile ünsiyet edilen.

ehliislam / ehliislâm

  • Müslümanlar.

ekmel / اكمل

  • Mükemmel, en kâmil, eksiği olmayan, en mükemmel.
  • Mükemmel, tam. (Arapça)

elfaz-ı kudsiye-i ilahiye / elfâz-ı kudsiye-i ilâhiye

  • Mukaddes İlâhî lâfızlar, ifadeler.

elfaz-ı mübareke / elfâz-ı mübareke

  • Mübarek lâfızlar, hayırlı ifadeler.

elhamdü lillahi ala kemali'l-iman / elhamdü lillâhi alâ kemâli'l-îmân

  • Mükemmel imandan dolayı Allah'a hamdolsun.

elif

  • Munis, sahip, dost.

elleys

  • Mutlak hiçlik. Adem-i sırf.

emakin-i mukaddese / emâkin-i mukaddese

  • Mukaddes yerler, kutsal mekânlar.

emare-i i'caz / emâre-i i'câz

  • Mu'cizelik belirtisi.

emhal / emhâl / امهال

  • Mühletler. (Arapça)

emir-ül mü'minin / emir-ül mü'minîn

  • Müminlerin, İslâmların işlerinde emir ve tedbir eden reis. Halife. İslâm Devlet Reisi.

emir-ül-mü'minin / emîr-ül-mü'minîn

  • Müslümanların reîsi, devlet başkanı.

emlak / emlâk / املاک

  • Mülkler. (Arapça)

emlet

  • Mülk etmek. Çiftlendirmek, tezvic.

enva-ı acaip / envâ-ı acaip

  • Mükemmel, harika türler, mahluklar.

enva-ı i'caz / envâ-ı i'câz

  • Mu'cizelik türleri, çeşitleri.

enva-ı kemalat / envâ-ı kemâlât

  • Mükemmelliklerin türleri, çeşitleri.

enva-ı mu'cizat / envâ-ı mu'cizât

  • Mu'cizelerin türleri.

enva-ı saadet / envâ-ı saadet

  • Mutluluk çeşitleri.

ercümend

  • Muhterem, şerefli. Muazzez. (Farsça)

erdeb

  • Muharebe, ceng, cidâl, kavga. (Farsça)

erendiz

  • Müşteri gezegeni. Jüpiter yıldızı.

esas-ı i'caz / esas-ı i'câz

  • Mu'cizeliğin esası.

eser-i mu'cize

  • Mu'cize eseri, delili.

eser-i mübarek

  • Mübarek eser.

eser-i mükemmel

  • Mükemmel eser.

eshab / eshâb

  • Mümin olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)'i gören ve mümin olarak ölen müslümanlar. (Bak: ASHAB)

eshab-ı kiram / eshâb-ı kirâm

  • Mü'min olarak Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi gören ve mü'min olarak öldüğü bilinen mübârek insanlar ve cinler.

esma-i mukaddese / esmâ-i mukaddese

  • Mukaddes isimler; her türlü kusur ve noksandan uzak, yüce isimler.

eşreş

  • Muhalefet eden, karşı gelen.

evc-i kemalat / evc-i kemâlât

  • Mükemmelliklerin en üst derecesi.

evsaf-ı kemal / evsâf-ı kemâl / اَوْصَافِ كَمَالْ

  • Mükemmel vasıflar, nitelikler, sıfatlar.
  • Mükemmel sıfatlar.

evsaf-ı kemaliye / evsaf-ı kemâliye / evsâf-ı kemâliye / اَوْصَافِ كَمَالِيَه

  • Mükemmel, noksansız sıfatlar.
  • Mükemmel sıfatlar.

evsaf-ı kudsiye / evsâf-ı kudsiye

  • Mukaddes vasıflar, sıfatlar.

eymen vadisi / eymen vâdisi

  • Musa'nın (A.S.) tecelliye mazhar olduğu Tûr Dağı'ndaki vadi.

eyyam-ı mübareke / eyyâm-ı mübareke

  • Mübarek, bereketli günler.

ezder

  • Münâsib, muvâfık, yaraşır, lâyık. (Farsça)

ezvak-ı i'caziye / ezvâk-ı i'câziye

  • Mu'cize hâlinin verdiği zevkler.

faaliyet-i mu'ciznüma / faaliyet-i mu'ciznümâ

  • Mu'cizeli faaliyet.

facia

  • Musibet, çok acı veren olay.

fakir / fakîr

  • Muhtaç.
  • Muhtaç, yoksul.

fakirane / fakirâne

  • Muhtaç bir şekilde.

fakire

  • Muhtaç anlamında, tevazu ifadesi olarak, bayanlar için "ben" yerine kullanılan söz.

fakirhane / fakirhâne

  • Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.

fakirü'l-hal / fakîrü'l-hal

  • Muhtaç ve fakirlik içinde olma.

fakirü'l-hal olma

  • Muhtaç durumda olma.

fakr-ı mutlak

  • Mutlak fakirlik. Mü'min bir kulun Cenâb-ı Hakka karşı mutlak muhtaç halde olduğunu bilişi. Nihayetsiz muhtaç olduğu Allaha (C.C.) ve emirlerine tam teslimiyyetle sığınması hâleti.

falic

  • Muzaffer, galib. Muvaffak. (Farsça)

fani

  • Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir.

fariza-i zimmet

  • Mutlaka yapılması gereken vazifeler, farzlar.

fart-ı muhabbet

  • Muhabbet ve sevgide aşırılık.

farz-ı kifaye / farz-ı kifâye

  • Müslümanların bir kısmının yerine getirmesi ile diğerlerinden düşen farz.

farz-ı kifaye-i cihad

  • Müslümanların bir kısmının mutlaka yapması gereken cihat görevi.

farz-ı zanni / farz-ı zannî

  • Müçtehidlerce kat'i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen, zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'î kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka başı meshetmek bir farz-ı kat'îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı amelîdir.

fekih

  • Mütekebbir, gururlu ve şerli kimse.

fekk-i mühür

  • Mühürü bozma.

fem-i mübareki

  • Mübarek ağzı.

fenn-i hendese

  • Mühendislik ilmi.

ferd-i mü'min

  • Mü'min kişi.

ferd-i mükemmel

  • Mükemmel fert, birey.

ferd-i müslüman

  • Müslüman fert, birey.

ferruh

  • Mübarek, kutlu, uğurlu. (Farsça)

fesh-i mukavele

  • Mukavelenin bozulması, anlaşmanın feshedilmesi.

feyyaz-ı mutlak

  • Mutlak ve sonsuz feyiz ve bolluk sahibi. Allah.

fihriste-i kemalat / fihriste-i kemâlât

  • Mükemmelliklerin, kusursuzlukların fihristesi, listesi.

fikret-i beyza

  • Münevver fikir. Parlak fikir.

fıtr bayramı

  • Müslümanların iki dînî bayramından birisi olan Ramazan bayramı.

fuhul-i müfessirin / fuhul-i müfessirîn

  • Müfessirlerin en ileri gelenleri.

fukara-i müslimin / fukara-i müslimîn

  • Müslüman fakirler.

fünun-u müsbete

  • Müsbet ilimler, fen ilimleri.

fursat

  • Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.

fütuhat-ı mekkiye / fütûhât-ı mekkiye

  • Muhyiddin-i Arabî'nin meşhur tasavvufî eseri.

gadr-ı mutlak

  • Mutlak gadr, zulüm.

galebe-i i'cazkarane / galebe-i i'cazkârâne

  • Mu'cizeli bir şekilde galip gelme.

galib-i mutlak / gâlib-i mutlak

  • Mutlak galip; her yönden üstün gelme.

galibane

  • Muzaffer ve galib olana yakışacak şekil ve surette. (Farsça)

gavur

  • Müslüman olmayan, îmânsız.

gayet-i kemal / gayet-i kemâl / gâyet-i kemâl / غَايَتِ كَمَالْ

  • Mükemmelleşme, yücelme gayesi.
  • Mükemmellik gâyesi.

gayr-ı kabil

  • Mümkün olmayan, imkânsız.
  • Mümkün ve kabil değil, imkânsız. Mümkün olmayan, olamaz.

gayr-i kabil / gayr-i kâbil / غير قابل

  • Mümkün olmayan, imkansız.

gayr-ı müekked sünnet

  • Müekked olmayan sünnet.

gayr-ı mümkin

  • Mümkün olmayan, imkânsız.

gayr-ı münif

  • Münif olmayan.

gayr-ı müslim

  • Müslüman olmayanlar. İslâmiyete girmeyenler.
  • Müslüman olmayan.

gayr-i müslim / غير مسلم

  • Müslüman olmayan.
  • Müslüman olmayan.
  • Müslüman olmayan.
  • Müslüman olmayan.

gayrımüslim

  • Müslüman olmayan.

gayrimüslim

  • Müslüman olmayan.

gazir

  • Mülâyim, yumuşak. Nâzik, uysal.

gevheri / gevherî / گوهری

  • Mücevherci. (Farsça)

gıldırgıç

  • Mücellit ıstılahlarındandır. Kitapların kenarlarını kesmeğe mahsus, rende biçiminde bir âlettir.

gira / gîra

  • Müessir, te'sir eden, tutucu. (Farsça)

gıtrif

  • Mütekebbir, gururlu, kendini beğenmiş.

güher-füruş

  • Mücevher satan. (Farsça)

güher-pare

  • Mücevher parçası. (Farsça)

güherfuruş / güherfurûş / گهرفروش

  • Mücevheratçı. (Farsça)

gül-i muhammedi / gül-i muhammedî

  • Muhammed gülü denilen bir gül çeşidi.

gül-ü muhammedi / gül-ü muhammedî

  • Muhammed gülü denilen kırmızı renkli bir gül çeşidi.

gülzar-ı kemal / gülzâr-ı kemal

  • Mükemmel gül bahçesi.

gurbet-i mutlaka

  • Mutlak gariplik, yabancılık, yalnızlık.

hace / hâce

  • Müderris, hoca, efendi mânâsına ilim sâhibi kimselere verilen Farsça bir ünvan.

hacet-mendane / hâcet-mendâne

  • Muhtaçcasına, ihtiyaçlı olarak. (Farsça)

hacet-mendi / hâcet-mendî

  • Muhtaçlık, ihtiyaçlı olma. (Farsça)

hacetmend / hâcetmend / حاجتمند

  • Muhtaç. (Arapça - Farsça)

hadar

  • Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak.

hadd-i imkan / hadd-i imkân

  • Mümkünün son haddi. Olabilirlilik. İmkân nisbetinde olan.

hadis-i müftera / hadîs-i müfterâ

  • Müseylemet-ül-Kezzâb'ın ve ondan sonra gelen münâfıkların (kalbiyle inanmayıp, sözleriyle inandık diyenlerin), zındıkların (kâfirlerin), müslüman görünen dinsizlerin uydurma sözleri.

hadisat-ı i'caziye / hâdisât-ı i'câziye

  • Mu'cize olaylar, harika haller.

hadise-i mu'cize / hâdise-i mu'cize

  • Mu'cize olan hadise, olay.

hadise-i mu'cizekarane / hâdise-i mu'cizekârâne

  • Mu'cizeli olay, olağanüstü , harika olay.

hadsiyyat

  • Mümkün olan şeyler. Olması ihtimali olan nesneler. Mümkinat.

hafıza / hâfıza

  • Muhafaza eden. Ezberleme kuvvesi. Kuvve-i hâfıza.

haham

  • Mûsevilerin dinî reisi, râhibi, âlimi.

hahambaşı

  • Musevîlerin dînî lideri.
  • Musevîlerin dinî lideri.

haiben

  • Muvaffakiyetsiz olarak. Mahrum olarak.

hak-i pa-yi alileriniz / hak-i pâ-yi âlileriniz

  • Mübarek ve yüce zatınızın ayağının tozu, toprağı.

hak-i pa-yi ekremi / hâk-i pâ-yi ekremî

  • Mübarek, değerli ayağın tozu.

hak-i pa-yi zat-ı alileriniz / hâk-i pâ-yi zât-ı âlileriniz

  • Mübarek ve yüce zâtınızın ayağının tozu, toprağı.

hakaik-i i'caz / hakaik-i i'câz

  • Mu'cizeliğin hakikatleri, esasları.

hakaik-ı kudsiye

  • Mukaddes, yüce hakikatler.

hakaik-i kudsiye

  • Mukaddes hakikatler, gerçekler.

haki-nihad / hakî-nihad

  • Mütevazi, kibirsiz, alçak gönüllü. (Farsça)

hakikat-ı kemalat / hakikat-ı kemâlât

  • Mükemmellik gerçeği.

hakikat-i kemalat / hakikat-i kemâlât

  • Mükemmelliklerin hakikati, esası.

hakim ebu abdullah

  • Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Ter

hakk-i mühür

  • Mühür kazıma.

hakkaki / hakkâkî

  • Mühür ve saire kazıma, hakkâklık.

halet-i kudsiye / hâlet-i kudsiye

  • Mukaddes hal, durum.

halk-ı ef'al / halk-ı ef'âl

  • Mu'tezile fırkasının bir tabiridir. Hayvan ve insanların, kendi fiillerinin hakiki müessiri olduğunu iddia etmelerine verilen isimdir. (Bu iddiâlarını Ehl-i Sünnet ulemâsı müsbet delillerle reddetmiştir.)

hall-i müşkilat / hall-i müşkilât

  • Müşkilâtın yenilmesi, zorlukların çözülmesi.

hami-i saadet / hâmi-i saadet

  • Mutluluğun koruyucusu.

handeruy

  • Mütebessim, güler yüzlü. (Farsça)

hanifen müslimen

  • Müslim ve hanif olarak.

harac

  • Müslüman olmayanlardan alınan vergi.

harbi / harbî

  • Müslüman olmayan, İslamî devletle de anlaşması bulunmayan bir devletin Müslüman olmayan mensubu.

harekat-ı müştereke / harekât-ı müştereke

  • Müşterek hareketler, beraber davranışlar.

harem-i şerif / harem-i şerîf

  • Müslümanların kıblesi olan Kâbe-i muazzamanın ortasında yeralan etrâfı kubbeli revaklarla çevrili mescid. Kâbe'nin etrâfı.

harf-i nasıb / harf-i nâsıb

  • Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf.

hari / harî

  • Müstehak, lâyık.

haridar / harîdâr / خریدار

  • Müşteri, alıcı. (Farsça)

harun / hârûn

  • Musa aleyhisselâmın kardeşi olan peygamber.

hatem / hâtem / خَاتَمْ

  • Mühür, son.
  • Mühür, damga.
  • Mühür.
  • Mühür.

hatem-i i'caz / hâtem-i i'câz

  • Mu'cizelik mührü.

hatemi

  • Mühür kazıyan, mühür yapan. Mühürle alâkalı.

hatir

  • Muhâtaralı, tehlikeli, korkulacak durum. Büyük ve şerefli kimse.

hatıra-i sürur

  • Mutluluk veren hatıra.

hatm

  • Mühürleme.

havatim / havâtim

  • Mühürler, sonlar.

hayat-ı içtimaiye-i ehl-i iman / hayat-ı içtimâiye-i ehl-i iman

  • Mü'minlerin toplumsal hayatı.

hayat-ı mes'udane / hayat-ı mes'udâne

  • Mutlu bir hayat.

haysiyetiyle

  • Münasebetiyle.

hayvanat-ı mübareke / hayvânât-ı mübâreke

  • Mübârek hayvanlar.

hazain-i kudsiye / hazâin-i kudsiye

  • Mukaddes, kutsal hazineler.

hazıane / hâzıâne

  • Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle.

hazine-i kemalat / hazine-i kemâlât

  • Mükemmellikler hazinesi.

hazine-i mu'cizat

  • Mu'cizeler hazinesi.

hazret-i musa / hazret-i mûsâ

  • Mûsâ (a.s.).

hazret-i ümmü'l-mü'minin / hazret-i ümmü'l-mü'minîn

  • Mü'minlerin annesi.

her-ayine

  • Mutlaka, elbette. Behemehal, zaruri, herhalde. (Farsça)

herayine / herâyîne / هر آیينه

  • Mutlaka. (Farsça)

heycagah / heycagâh

  • Muharebe meydanı, savaş yeri. (Farsça)

heyet-i içtimaiye-i islamiye / heyet-i içtimaiye-i islâmiye

  • Müslümanların sosyal hayatı, konumu, yapısı.

hıfz u himayet / hıfz u himâyet

  • Muhafaza etme ve koruma.

hıfz u vikaye

  • Muhafaza etme ve koruma.

hikmet-i kudsiye

  • Mukaddes, kusursuz ve eksiksiz hikmet.

hilaf-giri / hilaf-girî

  • Muhalif taraftan olma, karşı tarafı tutma. Hilafgirlik. (Farsça)

hile-i şer'iye

  • Müşkül bir mes'eleyi, şer'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve şer'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktır. Bu tabir kanuna, yani şeriata karşı irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya şer'î bir hükmü bertaraf etmek mânasına olmayıp, ancak karışık bir durumu

himaye / himâye

  • Muhafaza etme, koruma.

hısan

  • Mümtaz kimseler, seçkin kişiler.

hıssan

  • Mümtaz ve belirli kimseler. Tanınmış iyi kimseler. Ekâbirler.

hızlan

  • Müflis olmak. İflas etmek.

hizmet-i kudsiye-i imaniye

  • Mukaddes olan iman hakikatlerini muhtaç insanlara ulaştırma hizmeti.

hoca

  • Muallim. Efendi. Muteber ve büyük zât. (Farsça)

hokka

  • Mürekkeb kabı.
  • Mürekkep kabı.

hudud-u mülk

  • Mülkün sınırı.

hükema-i islamiye / hükema-i islâmiye

  • Müslüman felsefe âlimleri, filozofları.

hükema-i mü'minin / hükema-i mü'minîn

  • Müslüman âlimler, iman etmiş filozoflar.

hushus

  • Mübâlağa ile kandırmak.

hüsn-i ta'bir

  • Müstehcen veya soğuk bir şeyin güzel ve edebe uygun bir tarzda ifade edilmesi.

hüzzam

  • Müzikte bir makam ismidir.

i'caz / i'câz / اعجاز / اِعْجَازْ

  • Mu'cize oluş.
  • Mucizelik.
  • Mu'cize olma, herkesi âciz bırakma.

i'cazdarane / i'câzdârâne

  • Mu'cize suretinde.

i'cazi / i'câzî / اِعْجَاز۪ي

  • Mu'cizeliğe dair.
  • Mu'cizeliğe dâir.

i'cazkar / i'cazkâr / i'câzkâr

  • Mu'cizeli olmak. Başkalarını acze düşürecek derecede olmak. (Farsça)
  • Mûcizeli, başka şeyleri kendisine yetişmekten âciz bırakan.

i'cazkarane / i'câzkârâne

  • Mu'cizeli bir şekilde.

i'caznüma

  • Mu'cize gösterir derecede. Mu'cize derecesinde eser göstermek. Âciz bırakmayı göstermek.

i'cazvari / i'câzvâri

  • Mu'cizeli; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü olan.

i'tizal

  • Mu'tezile mezhebinden olmak; akla ve sebeplere aşırı önem vererek, orta yol olan Ehl-i Sünnet inancından ayrılmak.

iane-i cihadiye

  • Muharebe zamanında harbin icab ettirdiği fazla masrafları karşılamak ve yardım olmak için halktan alınan paralar. Miktarı, her mahallin iktidarı derecesine göre kaza ve liva üzerine merkezden tertib ve "tevzi defterleri"ne maktu' miktar olarak konulurdu. Bu çeşit vergi ve ianeler Tanzimat'tan sonra

icareteyn

  • Müeccel ve muaccel icarelerle kiralanan vakıf emlâkı. Hem derhal alınan, hem ileride alınacak kirası olan vakıf bina.

icaz-ı mu'ciz / îcâz-ı mu'ciz

  • Mu'cizeli vecizlik; mu'cizeli bir şekilde az sözle çok mânâlar ifade etme.

icazvari / îcâzvârî

  • Mûcize gibi.

icl-i samiri / icl-i samirî

  • Musa (A.S.) zamanında Samirî'nin yaptığı buzağı heykeli.

id-i said-i fıtr / îd-i saîd-i fıtr

  • Mutlu Fıtır Bayramı; Ramazan Bayramı.

id-i said-i fıtri / îd-i saîd-i fıtrî

  • Mutlu Fıtır Bayramı; Ramazan Bayramı.

idaha

  • Muti olmak, itaat etmek.

iddianame

  • Müddei umuminin (savcının), iddialarını topladığı ve soruşturma sonunda mahkemede okuduğu yazı. (Ceza işlerinde hazırlık tahkikatının neticesi, davasının açılması için kâfi olduğu anlaşılırsa savcı bu dâvayı, ya ilk tahkikatın açılması hakkında sorgu hakimine bir talepname veya doğrudan doğruya mahk

iftihar-ı mukaddes

  • Mukaddes iftihar; her türlü kusur ve noksandan yüce bir iftihar ve övünç.

igmaz

  • Müsamaha etmek. Görmemezliğe gelmek.

ihbab

  • Muhabbet etmek. Sevgisini göstermek.

ihlas

  • Müşteriyi aldatmak. Müflis olmak.

ihlas-ı etemm / ihlâs-ı etemm

  • Mükemmel bir ihlas, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözetme.

ihmal / ihmâl

  • Mühlet verme.

ihtimal-i imkani / ihtimal-i imkânî

  • Mümkün olma ihtimali.

ıhtimar

  • Mütegayyer olmak, bozulmak, değişmek.

ihvan-ı müslimin / ihvân-ı müslimîn

  • Müslüman kardeşler.

ikrah-ı gayr-i mülci / ikrâh-ı gayr-i mülcî

  • Mülcî olmayan ikrâh. Bir kimseyi istemediği bir sözü veya işi yapmaya zorlarken tam şiddet kullanmama.

ikrah-ı mülci / ikrâh-ı mülcî

  • Mülcî ikrâh. Bir kimseyi ölümle veya bir uzvunu (organını) yok etmekle, şiddetli dövmekle veya bütün malını telef etmekle (zarar vermekle) korkutarak rızâsı dışında bir işi zorla yaptırmak.

ilahe

  • Müşriklerin kadın heykeli şeklindeki putları. Bâtıl mâbud.

iltifat / iltifât / اِلْتِفَاتْ

  • Muhabbetle yönelme.

iltizam-ı hilaf / iltizam-ı hilâf

  • Muhalefet hastalığı; herşeyin muhâlif, zıt tarafını alma.

iltizam-ı taraf-ı muhalif

  • Muhalif tarafı destekleme, karşı tarafın fikirlerine sarılma.

ilzam

  • Muaraza veya muhakemede delil göstererek muhalifini susturmak, iskât etmek. Söz ve fikirde galibiyet. İltizam ettirmek. İsnad ve isbat etmek.

imam-ı müçtehid

  • Müçtehid imam; Kur'ân ve sünnetten yola çıkarak hüküm ortaya koyan büyük İslâm âlimi.

iman-ı kamil / iman-ı kâmil / îmân-ı kâmil / ا۪يمَانِ كَامِلْ

  • Mükemmel iman.
  • Mükemmel îmân.

iman-ı makbul / îmân-ı makbûl

  • Mü'minlerin imanı.
  • Mü'minlerin (Peygamber efendimizin söylediklerinin hepsini beğenip kalben kabûl edenlerin) îmânı.

iman-ı merdud / îmân-ı merdûd

  • Münafık olan kimselerin imanı.
  • Münâfıkların (dilleri ile inandıklarını söyleyip kalben inanmayanların) yalnız dil ile söyledikleri îmân.

imhal

  • Mühlet verme. Sonraya kalmasına müsaade etme.

imkan / imkân / امكان / اِمْكَانْ

  • Mümkün olma, bir şeyin olabilirlik derecesi.
  • Mümkün olmak. Olacak hâlde bulunmak.
  • Mümkün olma.
  • Mümkün olma.

imkan ve cünub / imkân ve cünûb

  • Mümkün ve gereklilik.

imtizac

  • Muvafık ve mutabık olmak. Mezcolmak, uyuşmak. İyi geçinmek. Karışmak.

in'isam

  • Muhafaza etme, koruma.

inabe yolu / inâbe yolu

  • Müridlik. Sâlikin (tasavvuf yolunda) nefsin isteklerini yapmamak ve istemediklerini yapmak sûretiyle ve çeşitli sıkıntılara katlanarak Allahü teâlâya kavuşma yolu.

inbac

  • Münasebetsiz ve lüzumsuz konuşma.

incirad

  • Mücerred olma, tecrid edilme, soyunma.

infak-ı muhtacin / infak-ı muhtacîn

  • Muhtaçları, yoksulları besleme.

inkılab-ı mes'ud / inkılâb-ı mes'ûd

  • Mutluluk ve huzur veren değişim, Hürriyet inkılâbı.

inkıza-yi müddet

  • Müddetin bitmesi, zamanın sona ermesi.

insan-ı kamil / insan-ı kâmil

  • Mükemmel insan.

insan-ı müslim

  • Müslüman insan.

intizam-ı kamil / intizam-ı kâmil

  • Mükemmel düzenlilik.

intizam-ı mutlak / intizâm-ı mutlak / اِنْتِظَامِ مُطْلَقْ

  • Mutlak, mükemmel düzen.
  • Mutlak düzen, düzgünlük.

irsan

  • Muhkem ve sağlam kılma, rasanet verme.

isar / îsâr / ا۪يثَارْ

  • Muhtaç olduğu halde başkasını nefsine tercîh etme.

işarat-ı i'caziye / işârât-ı i'câziye

  • Mu'cizelik işaretleri.

işaratülicaz / işârâtülîcâz

  • Mûcizelik işaretleri.

işaret-i i'caziye / işaret-i i'câziye

  • Mu'cize derecesindeki işaret.

iskat ve devr / iskât ve devr

  • Müslüman bir kimsenin ölünce, namaz, oruç ve diğer bâzı borçlarından kurtulması için yapılan muâmele.

islam olma / islâm olma

  • Müslüman olma.

islama şamil / islâma şâmil

  • Müslümanları içine alan, onları kuşatan.

islamilaisen sevrakume / islâmilaisen sevrakume

  • Müslüman mahallesi, Müslümanların oturduğu bölge, yer.

islamiyyet / islâmiyyet / اسلاميت

  • Müslümanlık. (Arapça)

islamlar / islâmlar

  • Müslümanlar.

ism-i mübarek

  • Mübarek, hayırlı isim.

ism-i şerif

  • Mübârek ve şerefli isim.

istibşar / istibşâr

  • Müjdeleme.
  • Müjdeleme.

istibşarkarane / istibşarkârâne / istibşârkârâne

  • Müjdelenerek, sevinerek.
  • Müjdelercesine.

istidad-ı kemal / istidad-ı kemâl

  • Mükemmellik ve olgunluk yeteneği.

istidad-ı tabii / istidad-ı tabiî

  • Müsait olan doğal gelişim.

istidadat-ı kemal / istidâdât-ı kemâl

  • Mükemmellik ve olgunluk yetenekleri, çekirdekleri.

istidadat-ı kemaliye / istidâdât-ı kemâliye

  • Mükemmel yetenekler.

istiğna-yı kemal / istiğnâ-yı kemâl / اِسْتِغْنَايِ كَمَالْ

  • Mükemmelliğini hiçbir şeye muhtaç olmaması.
  • Mükemmellikten dolayı hiçbir şeye ihtiyaç duymama.

istişare / istişâre

  • Müşavere etme, danışma.

itikad-ı kamil / itikad-ı kâmil

  • Mükemmel, kusursuz itikad, inanç.

itizal / itizâl

  • Mu'tezile, "Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır" iddiasında olan ehl-i sünnet dışı bir mezhep.

itizal mezhebi

  • Mu'tezile Mezhebi.

itkan-ı mükemmel

  • Mükemmel derecede sağlamlık.

ıtlakat / ıtlâkât

  • Mutlak bırakmalar; işaret ettiği fertlerden teklik, çokluk gibi belli bir mânâ ile kayıtlamama, serbest bırakma.

ittihad-ı sikke / ittihâd-ı sikke / اِتِّحَادِ سِكَّه

  • Mühür birliği.
  • Mührün birliği.

ittihadıislam / ittihâdıislâm

  • Müslümanların birlik olması.

ittikan

  • Muhkem yapılmak. Esaslı ve şüphesiz yakından bilmek.

izafiyye

  • Münasebet. Bağlı oluş. Alâkalılık.

izzet-i kudsiyet

  • Mukaddesliğinin izzeti, yüceliği.

kabail-i islamiye / kabâil-i islâmiye

  • Müslüman kabileler.

kabe-i kemalat / kâbe-i kemâlât

  • Mükemmelliklerin kâbesi, olgunlukların merkezi.

kabe-i mükerreme / kâbe-i mükerreme

  • Müslümanların kıblesi olan kutsal yapı.

kàbil

  • Mümkün.

kabil / قابل

  • Mümkün.

kabil olmayan

  • Mümkün olmayan.

kabil-i hitap

  • Muhatap alınabilen.

kàbil-i hitap

  • Muhatab olabilen, hitaba lâyık.

kadd-i müstesna

  • Müstesna boy. Güzellikte emsalsiz ve benzeri olmayan endam.

kadem-i mübarek

  • Mübarek ayak.

kadir / kadîr

  • Mukaddir. Muktedir. Kudreti mutlak olan ve her hususa muktedir olan. Nihayetsiz kudret sahibi. (Allah C.C.)

kadir-i mutlak

  • Mutlak güçlü (Allah).

kàfile-i uzma / kàfile-i uzmâ

  • Muazzam, büyük topluluk.

kahiz

  • Müşkil, zor nesne.

kalb-i mübarek

  • Mübarek kalp, yumuşak kalp.

kamil / kâmil / كَامِلْ

  • Mükemmel, olgun.

kamilane / kâmilâne

  • Mükemmel bir şekilde.

kamilin / kâmilîn / كَامِلِينْ

  • Mükemmel, olgun olanlar.

kamilü't-tarikati'l-aliyye ve'l-müceddidiyye halid-i zülcenaheyn / kâmilü't-tarikati'l-âliyye ve'l-müceddidiyye hâlid-i zülcenâheyn

  • Müceddid ve yüksek tarikat sahibi olan Halid-i Zülcenaheyn.

kamkar / kâmkâr / كامكار

  • Mutlu. (Farsça)

kamkarane / kâmkârane

  • Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla. (Farsça)

kamkari / kâmkârî

  • Mutluluk, saâdet, bahtiyarlık. Murada ermeklik. (Farsça)

kamrani / kâmranî

  • Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma. (Farsça)

kamyab / kâmyâb / كامياب

  • Mutlu. (Farsça)

kanun-u tekamül / kanun-u tekâmül / قَانُونُ تَكَامُلْ

  • Mükemmelleşme, olgunlaşma kanunu.

kaside-i mübarek

  • Mübarek, değerli kaside, şiir.

kaside-i mübareke

  • Mübarek, değerli kaside, şiir.

kat'-ı münasebet / kat'-ı münâsebet

  • Münasebeti ve ahbaplığı kesme.

kat'i / kat'î

  • Mutlak. şüphesiz. Tereddütsüz.

katib-i mu'ciznüma / kâtib-i mu'ciznümâ

  • Mu'cize gösteren kâtip.

kavl

  • Müctehid (Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden din bilgilerini elde edebilen) âlimlerin bir işin hükmünü bildiren sözü yâni re'yi, ictihâdı.

kayyime

  • Müstakim, âdil. Çok değerli.

kazaret

  • Murdarlık, necâset, pislik, pis olma hâli.

kazf haddi

  • Muhsan olan erkek veya kadına zînâ isnâd edenlere (iftirâda bulunanlara) verilen sopa cezâsı.

kaziye-i mümkine

  • Mümkün olan hüküm, kaziyye.
  • Mümkün olan hüküm; olabilirlik içeren önerme.

kelimat-ı mübareke / kelimât-ı mübareke

  • Mübarek, bereketli kelimeler.

kelimat-ı mukaddese / kelimât-ı mukaddese

  • Mukaddes kelimeler.

kelime-i mübareke

  • Mübarek kelime.

kema hüve-l-mutad / kemâ hüve-l-mutad

  • Mutad olduğu ve alışıldığı üzere.

kemal / kemâl / كَمَالْ

  • Mükemmellik.

kemal-i haşmet / kemâl-i haşmet

  • Mükemmel bir büyüklük ve heybet.

kemal-i hikmet / kemâl-i hikmet

  • Mükemmel bir hikmet.

kemal-i hikmet ve inayet / kemâl-i hikmet ve inayet

  • Mükemmel bir hikmet ve düzenlilik.

kemal-i hikmet ve intizam / kemâl-i hikmet ve intizam

  • Mükemmel bir hikmet ve düzen.

kemal-i hüsn-ü san'at / kemâl-i hüsn-ü san'at

  • Mükemmel güzel san'at.

kemal-i ihlas / kemâl-i ihlâs

  • Mükemmel ve kusursuz ihlâs, samimiyet.

kemal-i ihtişam / kemâl-i ihtişam

  • Mükemmel heybet, haşmetlilik.

kemal-i imtiyaz ve teşhis / kemâl-i imtiyaz ve teşhis

  • Mükemmel bir seçme ve ayırma.

kemal-i intizam ve hikmet / kemâl-i intizam ve hikmet

  • Mükemmel bir düzen ve hikmet.

kemal-i intizam ve itaat / kemâl-i intizam ve itaat

  • Mükemmel bir düzen ve itaat.

kemal-i intizam ve mizan / kemâl-i intizam ve mizan

  • Mükemmel bir düzen ve ölçü.

kemal-i istikamet / kemâl-i istikamet

  • Mükemmel doğruluk, istikamet.

kemal-i iştiyak / kemâl-i iştiyâk / كَمَالِ اِشْتِيَاقْ

  • Mükemmel bir arzu.

kemal-i itimad / kemâl-i itimad

  • Mükemmel bir güven.

kemal-i itina / kemâl-i itinâ

  • Mükemmel seviyede özen gösterme.

kemal-i izzet ve şecaat

  • Mükemmel bir izzet, haysiyet ve kahramanlık.

kemal-i merhamet / kemâl-i merhamet

  • Mükemmel ve kusursuz şefkat.

kemal-i merhamet ve mürüvvet / kemâl-i merhamet ve mürüvvet

  • Mükemmel bir şefkat ve insanlık.

kemal-i merhamet ve şefkat / kemâl-i merhamet ve şefkat

  • Mükemmel ve kusursuz merhamet ve şefkat.

kemal-i mevzuniyet / kemâl-i mevzuniyet

  • Mükemmel bir ölçü ve denge.

kemal-i mizan / kemâl-i mîzan / kemâl-i mîzân / كمَاَلِ م۪يزَانْ

  • Mükemmel ölçü ve denge.
  • Mükemmel bir ölçü.

kemal-i mizan ve nizam / kemâl-i mîzan ve nizam

  • Mükemmel ölçü ve düzen.

kemal-i muhabbet / kemâl-i muhabbet

  • Mükemmel bir sevgi.

kemal-i münasebet / kemâl-i münasebet

  • Mükemmel bir uygunluk.

kemal-i mutlak / kemâl-i mutlak / كَمَالِ مُطْلَقْ

  • Mutlak mükemmellik.

kemal-i muvazenet / kemâl-i muvazenet

  • Mükemmel denge, ölçü.

kemal-i nizam / kemâl-i nizam

  • Mükemmel bir düzen.

kemal-i nizam ve intizam / kemâl-i nizam ve intizam

  • Mükemmel bir düzen ve tertip.

kemal-i rahmet ve hikmet / kemâl-i rahmet ve hikmet

  • Mükemmel ve kusursuz bir rahmet ve hikmet.

kemal-i rahmet ve kerem / kemâl-i rahmet ve kerem

  • Mükemmel bir ikram, şefkat ve merhamet.

kemal-i rahmet ve merhamet / kemâl-i rahmet ve merhamet

  • Mükemmel bir şefkat ve merhamet.

kemal-i san'at ve intizam / kemâl-i san'at ve intizam

  • Mükemmel san'at ve düzen.

kemal-i şebabet / kemâl-i şebâbet

  • Mükemmel derecedeki gençlik.

kemal-i şecaat / kemâl-i şecaat

  • Mükemmel derecede kahramanlık, cesaret.

kemal-i şehamet / kemâl-i şehâmet

  • Mükemmel derecede akılla bütünleşmiş yiğitlik.

kemal-i selamet / kemâl-i selâmet

  • Mükemmel bir güvenlilikle.

kemal-i şetaret / kemâl-i şetâret

  • Mükemmel bir özgüven ve görüntü.

kemal-i şevk / kemâl-i şevk / كَمَالِ شَوْقْ

  • Mükemmel bir şevk.

kemal-i tahkik / kemâl-i tahkik

  • Mükemmel tahkik, araştırma ve inceleme.

kemal-i takdir ve tahsin / kemâl-i takdir ve tahsin

  • Mükemmel bir takdir ve güzel bulma; çok beğenme.

kemal-i zevk

  • Mükemmel zevk.

kemalat / kemâlât / كَمَالَاتْ

  • Mükemmellikler.

kemali / kemâlî / كَمَال۪ي

  • Mükemmelliğe ait.

kemalin kemali / kemâlin kemâli

  • Mükemmellik ve kusursuzluğun zirvesi, en mükemmel seviyesi.

kemalin vücudu / kemâlin vücudu

  • Mükemmelliğin, olgunluğun varlığı.

keramend

  • Münasib, muvafık, lâyık, uygun, şayeste. (Farsça)

keramet-i i'caziye / keramet-i i'câziye

  • Mu'cize kerameti.

kerem etmek

  • Müsâade etmek, lutfetmek. Razı olmak.

kerr ü fer

  • Muharebede geri çekilerek tekrar hücuma geçme.

kerr u ferr

  • Muharebede geri çekilerek tekrar hücum etmek.

kesret-i muhabbet

  • Muhabbetin çokluğu, büyük sevgi.

kesret-i mutlaka

  • Mutlak, sayısız çokluk.

kevakib-şinas / kevakib-şinâs

  • Müneccim. (Farsça)

kevkeb-i muhakkıkin / kevkeb-i muhakkıkîn

  • Muhakkik âlimler yıldızı.

keyul

  • Muharebe gününde dizilen safların son safı.

kıble

  • Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri taraf; Kâbe tarafı. Mekke-i mükerreme şehrindeki Kâbe-i muazzama.

kıraathane

  • Müşterilerine gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehane.

kıssa-i müdafaa

  • Müdafaa bahsi, kıssası.

kitab-ı mu'ciznüma / kitab-ı mu'ciznümâ

  • Mu'cize gösteren kitap.

kitab-ı mübarek

  • Mübarek kitap.

kitab-ı mukaddes

  • Mukaddes Kitap; Tevrat, Zebur ve İncil.

kıtal

  • Muharebe. Kavga. Öldüresiye yapılan karşılıklı harp.

kubbe-i saadet

  • Mutluluk kubbesi; büyük ve manevî derecesi yüksek bir zâtın kabrinin ve türbesinin bulunduğu yer.

kuds

  • Mübareklik. Kudsilik. Nezafet. Pâk olmak. Noksanlardan uzak olmak.

kudsi / kudsî / قُدْس۪ي

  • Mukaddes.

kudsi medrese / kudsî medrese

  • Mukaddes okul.

kudsiye

  • Mukaddes, kutsal.

kudsiyet / قُدْسِيَتْ

  • Mukaddeslik.

kur'a çekmek

  • Müşterek malın ortaklar arasında çekim yoluyla taksîm edilmesine verilen isim.

kur'an lafz-ı mübarekesi / kur'ân lâfz-ı mübarekesi

  • Mübarek Kur'ân kelimesi, sözü.

kur'an-ı mu'ciz / kur'ân-ı mu'ciz

  • Mu'cize olan Kur'ân.

kur'an-ı mukaddes / kur'ân-ı mukaddes

  • Mukaddes Kur'ân.

kürt

  • Müslüman bir kavim, o kavimden olan kişi.

kütle-i i'caz / kütle-i i'câz

  • Mu'cizeli kütle, yapı.

kütüb-ü mukaddese / كُتُبُ مُقَدَّسَه

  • Mukaddes kitablar.
  • Mukaddes kitaplar.

kütüb-ü semaviyye / kütüb-ü semâviyye

  • Mukaddes kitaplar. Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an.

kuvve-i ile-l merkeziye

  • Muhitten (etraftan) merkeze doğru gelen çekme kuvveti. (Kuvve-i anil-merkeziyenin zıddıdır.)

kuvve-i maneviye-i ehl-i iman / kuvve-i mâneviye-i ehl-i iman

  • Mü'minlerin mânevî kuvveti, gücü.

kuvve-i muhassala

  • Muhtelif kuvvetlerin ağırlık merkezi.

kuvve-i mutasarrıfa

  • Mütehayyile vasıtasıyla zihinde hazırlanan şeyleri tertib kuvveti.

kuvvet-i kamile / kuvvet-i kâmile

  • Mükemmel güç, kıvam ve zirvesinde olan güç.

la mutasarrife fi'l-hakikati illa hu / lâ mutasarrife fi'l-hakikati illâ hû

  • Mülkünde istediği gibi tasarruf eden O'ndan başka ilâh yoktur.

laci / lacî

  • Muslih, ıslah eden, terbiye eden.

lebkus

  • Mürr denilen acı Yemen zamkının adı.

lede-l-mütalaa

  • Mütâlaa edilip okunduktan sonra.

lede-l-müzakere

  • Müzakere anında, konuşma sırasında.

lehvel-hadis / lehvel-hadîs

  • Müzik, her türlü boş oyun, eğlence.

lemeat-ı i'caz / lemeât-ı i'câz

  • Mu'cizelik parıltıları.

lemeat-ı i'caziye / lemeât-ı i'câziye

  • Mu'cizelik parıltıları.

lemeat-ı müteferrika

  • Muhtelif, parça parça olan parlayışlar.

letaif-i i'caziye / letaif-i i'câziye

  • Mu'cizelikteki incelik, dakiklik.

levha-i mübareke

  • Mübarek, değerli levha.

levha-i saadet / levha-i saâdet

  • Mutluluk levhası, tablosu.

leyali-i mübareke / leyâli-i mübareke

  • Mübarek geceler.

leyali-i ramazan-ı mübareke / leyâli-i ramazan-ı mübareke

  • Mübarek Ramazan geceleri.

leyali-i şerife / leyâlî-i şerife

  • Mübarek, mukaddes geceler.

leyle-i berat / leyle-i berât

  • Mübârek gecelerden, Şâban ayının on beşinci gecesi.

leyle-i isra / leyle-i isrâ

  • Mübârek gecelerden Mi'râc gecesi.

leyle-i mi'rac / leyle-i mi'râc

  • Mübârek gecelerden, Resûlullah efendimizin Mîrâca çıktığı Receb ayının yirmi yedinci gecesi.

leyle-i miraç

  • Mübârek Mi'rac gecesi.

leyle-i mübareke

  • Mübarek gece.

leyle-i regaib / leyle-i regâib

  • Mübârek gecelerden, Receb ayının ilk Cumâ gecesi.

lezzet-i saadet

  • Mutluluk lezzeti.

li-müellifihi / li-müellifihî

  • Müellifi tarafından, yazarı tarafından.

lil-müttekin / lil-müttekîn

  • Müttekiler için.

lisan-ı i'caz / lisan-ı i'câz

  • Mu'cizeli olan dil, mu'cizelik dili.

lisan-ı mu'cizat

  • Mu'cizelerin dili.

lübahıye

  • Mükemmel hilkatli kadın.

ma'den-i tekemmül / مَعْدَنِ تَكَمُّلْ

  • Mükemmelleşme kaynağı.

ma'nevi kuvvet / ma'nevî kuvvet

  • Müdrike (anlayıcı) kuvvetlerinin üçüncüsü olup, insanların havâssına, seçilmişlerine mahsûs anlayıcı kuvvet.

ma'rifet-i kudsiye / مَعْرِفَتِ قُدْسِيَه

  • Mukaddes tanıma.

maani-i mukaddese / maanî-i mukaddese

  • Mukaddes mânâlar.

maden-i kemalat / maden-i kemâlât

  • Mükemmellikler mâdeni, kaynağı.

maden-i kudsi / mâden-i kudsî

  • Mukaddes, kutsal mâden, kaynak.

maden-i saadet ve hürriyet

  • Mutluluk ve hürriyet madeni, kaynağı.

maden-i tekemmül

  • Mükemmelliğe ulaşma kaynağı.

madgare

  • Mukabil iki tarafın şiddetli hücumları ile meydanda gelen savaş.

maglata

  • Mugalata. Boş ve mânasız söz. Zihin yanıltmak için söylenen saçma sapan söz.

mahall-i saadet

  • Mutluluk yeri.

mahbub / mahbûb

  • Muhabbet edilen. Sevilen.
  • Muhabbet edilen. Sevilen, sevgili.

mahfuz / mahfûz / مَحْفُوظْ

  • Muhâfaza edilen.

mahfuz kalma

  • Muhafaza edilme, korunma.

mahiyat-ı mümkine

  • Mümkin olan mâhiyetler; varlığı da yokluğu da eşit olan varlıkların temel özellikleri.

mahiyet-i kudsiye

  • Mukaddes mahiyet, özellik.

mahiyet-i mukaddese

  • Mukaddes mahiyet, özellik.

mahkum-u mutlak / mahkûm-u mutlak

  • Mutlak sûretle hüküm altında bulunan, başkasının hüküm ve iradesiyle her yönden sınırlı olan.

mahtum / mahtûm / مختوم

  • Mühürlü. (Arapça)

mahyere

  • Muhayyerlik, beğenip seçmede serbestlik.

mahz-ı tebşirat

  • Müjdelerin ta kendisi.

mahzen-i mu'cizat

  • Mu'cizeler mahzeni, kaynağı.

makam-ı saadet

  • Mutluluk yeri.

makdis

  • Mukaddes yer.

malik / mâlik

  • Mülkün sahibi.

malikü'l-mülk / mâlikü'l-mülk

  • Mülkün sahibi, Allah.

mask

  • Muhkem, sağlam. (Müe: Maske)

matbah / مطبخ / مَطْبَخْ

  • Mutfak.
  • Mutbah. Yemek pişirilen yer.
  • Mutfak.
  • Mutfak. (Arapça)
  • Mutfak.

matbaha-i mu'ciznüma / matbaha-i mu'ciznümâ

  • Mu'cizeli mutfak.

mazhar-ı hitap

  • Muhatap alınma, muhatap kabul edilme.

mazhar-ı i'caz / mazhar-ı i'câz

  • Mu'cizeliğin göründüğü yer.

maziz / mazîz

  • Musibet ve belâya uğramış. Felâket acısına giriftar olmuş.

meclis-i muhteşem

  • Muhteşem, görkemli meclis.

medar-ı kemal / medar-ı kemâl / مَدَارِ كَمَالْ

  • Mükemmellik sebebi.
  • Mükemmellik sebebi.
  • Mükemmellik sebebi.

medar-ı kemalat / medar-ı kemâlât

  • Mükemmellik sebebi, vesilesi.

medar-ı münakaşa / medâr-ı münakaşa

  • Münakaşaya sebep, gerekçe.

medar-ı saadet / medar-ı saâdet

  • Mutluluk vesilesi, ferahlık sebebi.

mehmed

  • Muhammed isminin Türkçede meşhur olmuş değişik şeklidir. Resul-i Ekrem Efendimize verilen ve sadece ona lâyık bulunan Muhammed (A.S.M.) ismine hürmeten bu değişiklik âdet olmuştur.

mekke-i mükerreme

  • Müslümanların kıblesi olan Kâbe-i muazzamanın bulunduğu, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem doğduğu mübârek şehir.

melahide

  • Mülhidler. Dinsizler. İmânsızlar.

melahim

  • Muharebe ve cenk yerleri.

melek-i müekkel

  • Muayyen bir işle tavzif edilmiş melek.

melhuz / melhûz

  • Mülâhaza ve tefekkür olunmuş olan veya olunabilen. Düşünülebilen. Akla gelebilen. Olabilir.
  • Mülahaza edilen, düşünülebilen, hatıra gelen.

memalik / memâlik

  • Mülk hâline getirilen yerler ve köleler.

memhur / memhûr / ممهور

  • Mühürlenmiş. Damgalanmış.
  • Mühürlü. (Arapça)

memnuniyet-i mukaddese

  • Mukaddes memnuniyet; her türlü kusur ve noksandan uzak bir memnuniyet.

men ve selva / men ve selvâ

  • Mûsâ aleyhisselâmın duâsı ile Allahü teâlânın İsrâiloğullarına gökten yağdırdığı kudret helvası (men) ve bıldırcın eti (selvâ).

men-i muhakeme

  • Muhakemeyi durdurmak, muhakemeye lüzum görmeyip menetmek.

menba-ı kemalat / menba-ı kemâlât

  • Mükemmelliklerin kaynağı.

menba-ı saadet

  • Mutluluk kaynağı.

menşur-u mukaddes

  • Mukaddes ferman.
  • Mukaddes ferman. (Kelime-i şehadet kastedilmektedir)

meratib-i saadet ve kemalat / merâtib-i saadet ve kemâlât

  • Mutluluk ve mükemmellik dereceleri.

merci' / مرجع / مَرْجِعْ

  • Müracaat yeri.
  • Müracaat makamı.
  • Mürâcaat makamı.

merciiyet / مَرْجِعِيَتْ

  • Müracaat yeri olma; sığınılacak yer, makam hâlinde olma.
  • Mürâcaat makamlığı.

merhamet-i şahane

  • Mükemmel merhamet, bağış, ihsan.

mernusa

  • Mübârek.

mertebe-i kemalat / mertebe-i kemâlât

  • Mükemmellik mertebesi, derecesi.

mertebe-i kudsiye

  • Mukaddes mertebe, yüce derece.

meş'ar-i haram

  • Müzdelife'de şimdi üzerinde mescit bulunan yer.

mes'ud

  • Mutlu.

mes'udane / mes'udâne / mes'ûdâne

  • Mutlu bir şekilde.
  • Mutlu bir şekilde.

mes'udiyet

  • Mutluluk.

mes'ut

  • Mutlu.

mes'ut etmek

  • Mutlu etmek.

meşad

  • Mukavemet ve galebe yeri.

mesahif / mesâhif

  • Mushaflar, Kurânlar.

mesaib / mesâib / مصائب

  • Musibetler, felâketler.
  • Musibetler.
  • Musibetler. (Arapça)

meşakka / meşâkka

  • Muhalefet ve adâvet etmek. Karşı gelip düşmanlık yapmak.

mescid

  • Müslümanların ibâdet yaptıkları yer.

meşfu'

  • Müşterek sınırlı gayrimenkul.

mesruriyet-i kudsiye

  • Mukaddes sevinç.

mesud / مسعود

  • Mutlu.
  • Mutlu.

mesut

  • Mutlu.

meşüvv

  • Müshil.

mesv

  • Mürr dedikleri acı yemen zamkı.

metaib-i sefer

  • Muhârebe veya yol yorgunlukları.

methaf

  • Müze.

mevaki-i harbiye

  • Muhârebe mevkileri. Savaş yerleri.

mevaki-i mübareke / mevâki-i mübareke

  • Mübarek yerler.

mevhibe-i mutlaka

  • Mutlak Allah vergisi; Allah'ın sınırsız ihsan ve ikramı.

mevki-i mübarek

  • Mübarek mevki.

mevki-i mübareke

  • Mübarek yer, mevki.

mevz

  • Muz ağacı.

meydan-ı mücadele ve imtihan

  • Mücadele ve imtihan meydanı.

meyl-i saadet

  • Mutlu olma eğilimi.

meyl-i tekemmül / مَيْلِ تَكَمُّلْ

  • Mükemmelleşme meyli.

meylü'l-istikmal / meylü'l-istikmâl

  • Mükemmelliğe doğru ilerleme ve gelişme eğilimi.

meylü't-tekemmül

  • Mükemmelleşme meyli.

mezari-i münbite

  • Münbit ve verimli tarlalar.

mezhebsiz

  • Müctehid (dînî delîllerden hüküm çıkarabilen büyük âlim) olmadığı hâlde, dört hak mezhebden birine tâbi olmayan, mezhebleri kabûl etmeyen ve dînî delillerden kendi anlayışına göre hüküm çıkarıp, buna göre amel eden veya böyle birine uyan kimse.

meziyet-i i'caziye / meziyet-i i'câziye

  • Mu'cizelik meziyeti, üstünlüğü.

mezl

  • Muztarib olmak, acı ve ıztırab çekmek.

midad / midâd

  • Mürekkep.
  • Mürekkep.

midadiye

  • Mürekkep konan şey. Mürekkep hokkası.

mihnetdide

  • Musibete uğramış. Keder ve mihnet görmüş. (Farsça)

mika

  • Muhabbet, sevgi.

miktar-ı muntazama

  • Mükemmel ve muntazam ölçü, miktar.

milhez

  • Mürekkep karıştırmakta kullanılan bir âlet.

milk / ملك

  • Mülk. (Arapça)

millet-i merhume

  • Müslümanlar, İslâm Milleti. (Allah'a ve onları ebedi saadete sevkeden emirlerine itaat ettiklerinden, kendileri rahmete mazhar olmuşlardır.)

milliyet-i mukaddese

  • Mukaddes islâmiyet milliyeti.

mincilab

  • Murdar su, pis su.

mirac-ı mü'min / mirâc-ı mü'min

  • Mü'minin miracı; mü'minin Allah'ın huzuruna yükselişi.

mirrid

  • Müfsid, kötü ve şerir kimse.

mizac-ı i'caz / mizac-ı i'câz

  • Mu'cizelik yapısı.

mizan-ı kemal / mizan-ı kemâl

  • Mükemmellik ölçüsü.

mu'ciz

  • Mu'cize özelliği olan.

mu'ciz-eda

  • Mu'cize gösteren. Başkalarının yapamıyacağı kadar mu'cize derecesinde iş ortaya koyan. Edası mu'ciz olan. (Farsça)

mu'ciz-nüma / mu'ciz-nümâ

  • Mu'cize özelliği taşıyan.

mu'cizane / mu'cizâne

  • Mu'cizeli bir şekilde.

mu'cizat / mu'cizât / معجزات

  • Mu'cizeler. Allah tarafından verilip, yalnız peygamberlerin gösterebilecekleri büyük harika işler.
  • Mûcizeler. Allahü teâlânın peygamberlerine, peygamberliklerini isbât etmeleri için ihsân etmiş olduğu hârikulâde yâni âdet dışı (olağan üstü) hâller. Mûcize kelimesinin çokluk şeklidir.
  • Mucizeler. (Arapça)

mu'cizatlar

  • Mu'cizât risaleleri; Kur'ân'ın mu'cize olduğunu ispat eden Yirmi Beşinci Söz ve Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mu'cizelerinden bahseden On Dokuzuncu Mektup.

mu'cizatlı

  • Mu'cizeli.

mu'cize-i mensucat

  • Mu'cize dokumalar; nakış nakış dokunmuş olan ve her birisi Allah'ın mu'cizesi olan varlıklar.

mu'cizeguy

  • Mu'cize gibi söz söyleyen. (Farsça)

mu'cizekar / mu'cizekâr / مُعْجِزَه كَارْ

  • Mu'cize gösteren.
  • Mu'cizeli, mu'cize hâlinde, başkalarını âciz bırakan. (Farsça)
  • Mu'cize gösteren.

mu'cizekarane / mu'cizekârâne

  • Mu'cize suretinde.

mu'cizevari / mu'cizevâri

  • Mu'cize gibi.

mu'ciznüma / mu'ciznümâ / مُعْجِزْنُمَا

  • Mu'cize gösteren. (Farsça)
  • Mu'cize gösteren.
  • Mu'cize gösteren.

mu'ciznüma keramet / mu'ciznümâ keramet

  • Mu'cize özelliklerini taşıyan keramet.

mü'min-i gayr-ı müslim

  • Müslüman olmadığı halde mü'min gibi bazı imanî değerlere sahip olanlar.

mü'minane / mü'minâne

  • Mü'min olan kimseye yakışır şekilde.

mu'taden

  • Mu'tâd olduğu gibi. Alışıldığı üzere.

mu'vel

  • Mutemed, itimat edilen.

muadelet

  • Müsâvilik, denklik. Karşılıklı uygunluk. Eşitlik.

muahez

  • Muâheze olunan. Tenkid edilen, çekiştirilen.

muallekiyyet

  • Muallak olma, askıda oluş, boşta durma.

muallimin / muallimîn

  • Muallimler. Hocalar, ta'lim edenler, öğretenler.

muamelat / muamelât

  • Muameleler, işlemler.

muanne

  • Muhâlefet etmek, karşı gelmek.

muarız / muârız

  • Muarazacı, muhalif, çekişen, tartışan.

muaşir

  • Muâşeret eden ve birbiriyle iyi geçinir olan.

mübadil

  • Mübâdele olunmuş. Başkasının yerine getirilmiş, bir şeye bedel tutulmuş.

mübalagat / mübalâgat

  • Mübalâğalar, abartılar.

mübarekat / mübârekât

  • Mübarekler.

mübarekiyet / mübârekiyet

  • Mübareklik.

mübareze / mübâreze

  • Mücadele, karşı karşıya gelme.

mübaşir / mübâşir

  • Müjdeleyen, mahkemede çağırıcı.

mübeccel

  • Muhterem. Azizlenmiş. Yüceltilen, yükseltilen. Büyük saygı gösterilmiş.

mübeşşer

  • Müjdelenmiş olan.
  • Müjdelenmiş.

mübeşşir / مبشر

  • Müjdeci.
  • Müjdeci, müjde veren.
  • Müjdeci, müjdeleyen. (Arapça)

mübeşşirane / mübeşşirâne

  • Müjdeleyerek.

mübeyyiz

  • Müsveddeleri temize çeken kimse.

mübşir

  • Müjde veren, müjdeliyen, ibşâr eden.

mübtediyane

  • Mübtedice.

mücadil

  • Mücadele eden, cidalleşen.

mücahedat / mücâhedât

  • Mücahedeler, mücadeleler.

mücahidane / mücâhidane

  • Mücahid bir kimseye yakışır suret ve şekilde. (Farsça)
  • Mücahide yakışır şekilde.

mücahidin / mücahidîn

  • Mücahitler, cihad edenler.

müceddid-i kariban hatemi / müceddid-i kâriban hâtemi

  • Müceddid kervanının sonu, sonuncusu.

müceddidane

  • Müceddide yakışır surette. Yenilik yapana yakışır şekilde. (Farsça)

müceddidiyet

  • Mücedditlik, yenileyicilik.

mücerredat

  • Mücerretler, soyutlar.

mücerredat-ı sırfe / mücerredât-ı sırfe

  • Mücerredin ta kendisi, en mücerred olan.

mücevherat / mücevherât

  • Mücevherler, kıymetli taşlar.

mucizane / mucizâne / mûcizâne

  • Mucizeli bir şekilde.
  • Mucizeli bir şekilde.

mucizat / mucizât / mûcizât

  • Mucizeler.
  • Mûcizeler.

mucizekar / mûcizekâr

  • Mûcizeli, mûcize gösteren.

mucizevari / mucizevâri / mûcizevârî

  • Mucize gibi.
  • Mûcize gibi.

mucizevi / mûcizevî

  • Mûcizeli biçimde, mûcize ile ilgili olarak.

muciznüma / mûciznümâ

  • Mûcize gösteren.

mücmelen

  • Mücmel bir tarzda. Kısa olarak, muhtasaran, hülâsa olarak.

müctehidin / müctehidîn

  • Müctehidler.

müçtehidin / müçtehidîn

  • Müçtehitler; âyet ve hadislerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimleri.

müçtehidin-i muhakkikin / müçtehidîn-i muhakkikîn

  • Muhakkik müçtehidler; bir meseleyi derinlemesine bilen Kur'ân ve Sünnet ışığında hüküm ortaya koyan büyük İslâm âlimleri.

müdafaat

  • Müdafaalar. Karşı hücuma mukabil müteaddit def'edici hareketler. Savunmalar.

müdafaaten

  • Müdafaa ve korunma suretiyle.

müdafi olan / müdâfi olan

  • Müdafaa eden, savunan.

müdafi'

  • Müdafaa eden. Koruyan. Def eden.

müdebbirane / müdebbirâne

  • Müdebbirce.
  • Müdebbir olana yakışır şekilde. Tedbirlice. Her işi önceden ayarlayarak, dikkatlice geleceği düşünerek. (Farsça)

müderreb

  • Mutad olunmuş, alışılmış.

müdhiş

  • Müthiş, korkutan.

müdir / müdîr

  • Müdür.

müdiriyyet / müdîriyyet

  • Müdürün makam ve vazifesi. Müdürlük.

müeccel

  • Mühletli, peşin olmayan. Sonradan yapılmak üzere vakti belli olan. Te'cil edilmiş olan.

müellif-i islam / müellif-i islâm

  • Müslüman yazar; İslâmiyet ile ilgili eserleri olan.

müellif-i muhterem

  • Muhterem, saygıdeğer yazar.

müezzer

  • Muhkem, sağlam, dayanıklı.

müfessirin / müfessirîn

  • Müfessirler, Kuranı açıklayıp yorumlayanlar.

müftabih / müftâbih

  • Müctehid âlimlerin ictihadlarının (kavillerinden, sözlerinden) kendisiyle fetvâ verilen.

muğlakiyyet

  • Muğlak olma hali. Anlaşılmazlık.

muhabbet-i mukaddese

  • Mukaddes muhabbet; her türlü kusur ve noksandan yüce bir sevgi.

muhabbetdarane

  • Muhabbete yakışır şekilde.

muhabbethane / muhabbethâne

  • Muhabbet yeri, sevgi yuvası.

muhabbetkar / muhabbetkâr

  • Muhabbetli, sevgi gösteren.

muhaberat

  • Muhabereler. Haberleşmeler. Haberleşme yapan dâireler.

muhadde

  • Muhâlefet, uyuşmazlık.

muhafazat

  • Muhafızlık, koruyuculuk.

muhafız

  • Muhafaza eden. Değiştirmeyen. Saklayan. Koruyan. Bekçi.
  • Muhafaza eden, saklayan, koruyan, bekçi.

muhal

  • Mümkün olmayan, olamaz, imkansız, olanaksız.

muhalat / muhâlât

  • Muhaller, imkânsız olmalar.

muhalifin / muhalifîn

  • Muhalif olanlar. Muhalifler.

muhammedeni'l-mustafa

  • Muhammed Mustafa.

muhammediler / muhammedîler

  • Müslümanlar; Muhammed Aleyhisselâma tabi olanlar.

muhammediyyun

  • Müslümanlar. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ümmetinden olanlar.

muhammedun resulullah

  • Muhammed Allah'ın resulüdür.

muhammedün resulullah

  • Muhammed Allah'ın resulüdür.

muhannet

  • Mumyalanmış, tahnit edilmiş.

muhannit

  • Mumyalayan, tahnit eden.

muharrem gecesi

  • Muharrem ayının birinci gecesi, müslümanların hicrî-kamerî yılbaşı gecesi.

muhasib / محاسب

  • Muhasebeci. (Arapça)

muhatabin / muhatabîn

  • Muhataplar.

muhaverat-ı ehl-i islam / muhaverât-ı ehl-i islâm

  • Müslümanların fikir, görüş alış-verişleri, birbiriyle konuşmaları.

muhaveze

  • Muhalefet, uyuşmazlık.

muhavvic

  • Muhtaç edici.

mühayee / mühâyee

  • Müşterek (ortak) bir mal, bâki (sâbit) kalmak üzere bu malın menfeatini taksim etmek.

muhazah

  • Mukabele olmak, karşılık olmak.

mühendiz

  • Mühendis mânâsına ise de "zel" ile kullanılmaz.

mühimme

  • Mühim, önemli.

mühimsaz

  • Mühim ve ehemmiyetli işler gören. (Farsça)

muhlisane / muhlisâne

  • Muhliscesine.

muhlisen

  • Muhlisce.

mühr / مهر

  • Mühür, damga.
  • Mühür. (Farsça)

mührbend

  • Mühürlü. (Farsça)

mühredar

  • Mühreli, cilâlı. (Farsça)

muhsane

  • Muhsan olan kadın. Temiz ve namuslu kadın.

muhtal

  • Mütekebbir. Kibirli.

muhtariyet

  • Muhtarlık. Kendi kendine hareket edebilme. İhtiyar ve iradesi kendi elinde olma.

muhtemel / محتمل

  • Mümkün.

müjde-aver / müjde-âver

  • Müjde getiren. (Farsça)

müjde-gan / müjde-gân

  • Müjdeye karşılık verilen bahşiş veya hediye. (Farsça)

müjde-res

  • Müjde veren, müjde getiren. (Farsça)

müjde-resan

  • Müjdeleyen, müjde getiren, müjde veren. (Farsça)

müjdekarane / müjdekârane / müjdekârâne

  • Müjdeli biçimde.
  • Müjdeli şekilde.

mükabere / mükâbere

  • Münakaşada ağız kalabalığı ile karşısındakini yenmeye çalışma, yanlışta direnme, büyüklenme.

mukaddemat-ı isna aşer / mukaddemat-ı isnâ aşer

  • Muhakemat isimli eserin ilk bölümünde yer alan ve on iki mukaddemenin bulunduğu "Birinci Makale" bölümü.

mukaddes

  • Mübârek, kutsal. Ayb, çirkin ve kötü şeylerden uzak; temiz.

mukaddesat / mukaddesât / مُقَدَّسَاتْ

  • Mukaddes olan şeyler, kutsal değerler.
  • Mukaddes şeyler.

mükafaten / mükâfaten

  • Mükâfat, ödül olarak.
  • Mükâfat ve karşılık olarak.

mukatane

  • Mukim olmak, oturmak, ikamet etmek.

mükavaha / mükâvaha

  • Muharebede üstün gelme, galib olma.

mukavemet-şiken

  • Mukavemeti kıran. (Farsça)

mukavemetsuz / mukavemetsûz

  • Mukavemeti yok eden, dayanılmaz hâle getiren.

mukbil

  • Mübârek. İkbali kutlu, mutlu. Mes'ud. Bahtiyar.

mükedderane / mükedderâne

  • Mükedder olan bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

mükellefin / mükellefîn

  • Mükellefler, yükümlüler.

mükellefiyet

  • Mükellef olma, yükümlülük, görevli oluş.

mükemmelen

  • Mükemmel bir biçimde.
  • Mükemmel ve tam olarak.

mükemmeliyet / مكمليت

  • Mükemmellik, tamamlık.
  • Mükemmellik. (Arapça)

mükerrem

  • Muhterem, azîz, saygı değer.

mükerreren

  • Mükerrer olarak. Tekrar be tekrar.

mukit / mukît

  • Muhafaza eden. Hâfız. Amelleri zâyi' etmeyip koruyan. Gizliyi bilen. Gıda ve rızık veren.

mülahaza

  • Mütâlaa. Dikkatle bakmak. İyice düşünüp bir işin hakikatını tetkik etmek. Tefekkür, düşünce.

mülaim

  • Mülâyim. Yumuşak. Lâtif.

müleslis

  • Mütereddit, tereddütlü, kuruntulu kimse.

mülhidin / mülhidîn

  • Mülhidler.

mülken

  • Mülk olarak.

mülkiyet

  • Mülk sahipliği.
  • Mülk sahipliği, vakıf olmayan bina ve mülkün durumu.

mültefitane

  • Mültefitçe. İltifatlılıkla. (Farsça)

mülukiyye

  • Müluhıyye otu.

mümaresat

  • Mümâreseler. Alıştırmalar, bir işi devamlı yapmakla alıştırmalar. Ustalıklar. Melekeler.

mumdar

  • Mum tutan. Işık veren. Işık tutan. (Farsça)
  • Mum tutan, aydınlatan.

mümellek

  • Mülk olarak verilmiş. Temlik edilmiş.

mümellik

  • Mülk olarak veren ve temlik eden kimse.

müminane

  • Mümine yakışır şekilde, inanarak.

müminin / müminîn

  • Müminler, îman edenler, inananlar.

mümkin / ممكن

  • Mümkün, olabilir.
  • Mümkün. (Arapça)

mümkinat / mümkinât

  • Mümkün olanlar.
  • Mümkün olanlar, imkânda olanlar.

mümkine

  • Mümkün olabilen.

mümtaziyet

  • Mümtazlık, seçkinlik, üstünlük.

münacede

  • Muavenet, yardım.

münadale

  • Müsabaka yarışına girmek. Atışma. Atış müsabakası.

münafi-i kemal / münâfi-i kemâl

  • Mükemmelliğe aykırı.

münafıkane / münâfıkane

  • Münafıklıkla. (Farsça)
  • Münâfıkça, iki yüzlü bir tavırla.
  • Münafıkça.

münakaşa

  • Mücadele. Münazaa. Karşılıklı sözle çekişmek. Bir mes'eleyi sormayı çok ileri götürerek çekişmek.

münasebat / münâsebât / مناسبات

  • Münasebetler, ilişkiler.
  • Münasebetler. (Arapça)

münasebetdar / münâsebetdâr

  • Münasebetli, ilgili.

münasebetdarane / münâsebetdârâne

  • Münasebetli bir biçimde.

münazır / münâzır

  • Münâzaracı, tartışmacı.

münazırin / münazırîn

  • Münazara edenler.

müncülab

  • Murdar su.

müneccimane / müneccimâne

  • Müneccim gibi, müneccime yakışacak şekilde. (Farsça)

münezzeh / منزه

  • Mukaddes, temiz.

münhamenna

  • Muhammed (A.S.M.) manâsına, Tevratta geçen İbrânice isimdir.

münkirane / münkirâne

  • Münkircesine, inkâr edercesine. (Farsça)

müntabık

  • Mutabık ve muvafık, uygun olan.

münteka

  • Muhtar. Güzide, seçkin.

müracaatgah / müracaatgâh

  • Müracaat olunup başvurulacak yer. (Farsça)

müracceb

  • Muazzam, hürmetli.

mürafi'

  • Mürafaaya giden. Duruşmaya giden.

murahhasiyet

  • Murahhaslık, delegelik.

mürekkebat / mürekkebât

  • Mürekkepler. Bir kaç cisimden, elemandan yapılmış olan.

müridan / müridân

  • Müridler. (Farsça)

müridi / mürîdî

  • Müridim; Allah'ın rızâsına kavuşmayı isteyen, talebem.

mürşid-i kamil / mürşid-i kâmil / مُرْشِدِ كَامِلْ

  • Mükemmel rehber.

mürşid-i mutlak

  • Mutlak irşad edici, doğru yolu gösteren.

mürşidane / mürşidâne

  • Mürşit gibi.
  • Mürşid olan kimseye yakışır şekilde.

mürted

  • Müslüman iken dinden çıkan, kâfir olan kimse.

mürtes

  • Muharebede yaralanıp, savaş meydanı dışına nakledildikten hemen sonra vefat eden İslâm mücâhidi.

musa / mûsâ

  • Mûsâ (a.s.).

musa aleyhisselam / musa aleyhisselâm

  • Mûsâ (a.s.).

musa peygamber / mûsâ peygamber

  • Mûsâ (a.s.).

müsaadekar / müsâadekâr

  • Müsaade eden, izin veren.

müsaadekarane / müsaadekârane

  • Müsaade edici olarak, izin verici olarak.

musabe

  • Musibet, belâ, âfet.

musadde

  • Muhâlefet, uyuşmazlık, zıtlık.

müsafene

  • Mülazemet edişmek, devamlı meşgul olmak.

musafih

  • Musâfaha edenlerden veya el sıkışanlardan herbiri.

müsafirperver

  • Müsafire çok hürmet eden, müsafiri iyi ağırlayan, kıymet veren. (Farsça)

müşahat

  • Müşabehet. Bir şeye benzemek.

müşahhat / müşâhhat

  • Münakaşa, çekişme.

müsahil

  • Müsâhele eden. İşi sıkı tutmayıp gevşeklik gösteren.

müşahin / müşâhin

  • Müslümanların cemâatini terk eden, bid'at sâhibi, mezhebsiz kimse.

müsaid

  • Muvafık, uygun. Yardım eden. İzin veren.

müsamahakarane / müsamahakârâne

  • Müsamaha gösterircesine, göz yumarak.

muşamma / مشمع

  • Muşamba. (Arapça)

musaraa etmek

  • Mücadele vermek, karşı koymak.

musattem

  • Mükemmel, olgun, tam.

müsavat-ı mutlaka

  • Mutlak eşitlik.

müsavaten

  • Müsavi ve eşit olarak.

müselhab

  • Müstakim, doğru.

müselhem

  • Mütegayyer olmuş, değişmiş. Bozulmuş.

müselman / müselmân / مسلمان

  • Müslüman. (Arapça)

musevi / musevî / mûsevî

  • Musa aleyhisselâma tabi olan, Yahudi.
  • Mûsâ aleyhisselâmın bildirdiği hak dîne inanan ve bu dîne tâbi olan kimse.

müsevvid / مُسَوِّدْ

  • Müsveddeyi yazan.
  • Müsveddeyi yazan.
  • Müsvedde yazan.

musibat / musîbât

  • Musibetler.

musibetzede / musîbetzede / مُص۪يبَتْزَدَه

  • Musibete uğrayan.
  • Musibet gören.
  • Musibete uğrayan.
  • Musîbete uğrayan.

musıka

  • Musıki, müzik.

musıki

  • Müzik.

musiki / musikî

  • Müzik. Ses ölçülerinden, ölçülü ses ve san'atkârlığından bahseden ilim.

musikişinas / mûsikîşinas / موسيقى شناس

  • Musikici, müzikçi. (Farsça)
  • Müzisyen. (Arapça - Farsça)

musile

  • Müderrislikte ikinci yüksek derece.

müşirane

  • Müşire yakışır surette. Mareşala has bir tavırla. (Farsça)

müşiriyyet

  • Müşirlik. Mareşal makamı.

müşkilat / müşkilât

  • Müşkiller, zorluklar.

muslih-i emin

  • Muhammed, ıslah edici ve emin.

müslim / مسلم / مُسْلِمْ

  • Müslüman.
  • Müslüman. (Arapça)
  • Müslüman.

müslim-i gayr-ı mü'min

  • Mü'min olmadığı halde İslâm'a taraftar olan.

müslimanan

  • Müslümanlar. İslâm olanlar.

müslime

  • Müslüman kadın veya kız. İslâm olan kadın.

müslimun / müslimûn

  • Müslümanlar. Erkek müslümanlar. Müslimîn.

müşrikin / müşrikîn

  • Müşrikler, Allah'a ortak koşanlar.

müstagniyane

  • Müstağni olanlara yakışır surette. (Farsça)

müstağniyane

  • Müstağnice

müstağrak-ı sürur

  • Mutluluğa gark olmuş, dalmış.

müste'min kafir / müste'min kâfir

  • Müslüman bir memlekete onların izni ile giren müslüman olmayan kimse.

müstebşir

  • Müjdeleyen. Müjde ile sevinen.
  • Müjdeleyen.

müstefiz

  • Münteşir, açılmış, yayılmış.

müstemlekat / müstemlekât

  • Müstemlekeler. Başka devletlerin emri ve idaresi altında olan yerler. Memleketler.

müstenife

  • Müstakil olan ara cümle.

müstetir / müstetîr

  • Münteşir, yayılmış.

mutali'

  • Mutâlaa eden. Kitab okuyan. Kitablarla tetkik ve bilgi için uğraşan.

mütaliin / mütaliîn

  • Mütalaa edenler.

mütarekename / mütarekenâme

  • Mütareke için tarafların imzaladıkları vesika. (Farsça)

mutasavvife

  • Mutasavvıflar, tasavvuf ehli olanlar.

mutatabık

  • Münâsib gelen. Birbirine uyan. Uygun.

mute harbi

  • Mute, Şam'a bağlı, Kudüs'e iki konak mesafede bir yerdi. Mute harbi müslümanlarla Rumlar arasında vuku bulan muharebelerin başlangıcıdır. Sebebi de Peygamber'in elçisinin öldürülmesidir. Resul-ü Ekrem Busrâ emiri Şürahbil bin Amr'e, ashâbından Hâris bin Umeyr ile bir mektub göndererek İslâma dâvet e

müteberriken

  • Mübarek sayarak, uğur bilerek.

mütefekkirin / mütefekkirîn

  • Mütefekkirler.

mütefellis

  • Müflis olan.

mütefenninane / mütefenninâne

  • Mütefennin olan kimseye yakışır surette. (Farsça)

mütegayir

  • Mügayir olan. Birbirine zıt olan.

mütehakkimane / mütehakkimâne

  • Mütehakkim bir surette. Tahakkümle, zorbalıkla. (Farsça)

mütelevvim

  • Muntazır olan, bekleyen.

mütemayilane / mütemayilâne

  • Mütemayil olarak. Temayül ederek. Taraftarcasına. (Farsça)

mütenasib

  • Münasib, birbirine uygun, benzer, denk.

mütenazzım

  • Muntazam bir tarzda. Düzgün olarak .

mütesafih

  • Musafaha eden. Dostluk ve selâm için elele veren.

mütesallitane / mütesallitâne

  • Musallat olarak, sırnaşarak, tasallut edercesine. (Farsça)

mütesamih

  • Müsamaha eden, göz yuman, görmemezlikten gelen, hoş gören.

müteşerriane / müteşerriâne

  • Müteşerri gibi, ona yakışır yolda. (Farsça)

mütevatiren

  • Mütevatir olarak, tevatürle naklolunmak suretiyle.

mütevaziyen

  • Müvazi olarak. Paralel olarak.

müteveffık

  • Muvaffak olan, başaran.

mütevekkilen

  • Mütevekkil olarak, tevekkül etmiş olarak.

muttarid

  • Muntazaman devam eden. Bir düziye olan. Bir küllî kaideye mümasil ve muvafık olan. Sıralı. Düzgün.

müttekın

  • Mutmain. İyice bilen, doğruluğunu, hakikatini tamamlayan. Ayn-el yakin bilen.

müvademe

  • Mülâzemet, uygunluk, muvâfakat.

müvaeme

  • Muvâfakat, uygunluk.

muvaffık

  • Muvaffak eden, başarı ihsan eden.
  • Muvaffak eden. Başarıya ulaştıran.

muvahhidane / muvahhidâne

  • Muvahhide yakışır surette. (Farsça)

muvahhidun / muvahhidûn

  • Muvahhidler. Bir Allah'a inanıp, birliğe çalışanlar. Birleyici olanlar.

müvamere

  • Müşavere etmek, istişarede bulunmak.

müvazat

  • Mukabele olmak, karşılıklı olmak.

muvazenat / muvâzenât

  • Muvazeneler, dengeler.

müvekkelün-bih

  • Müvekkil tarafından vekile tefviz olunan iş, vekile havale edilen iş.

müvella

  • Muayyen bir dâvâyı veya ihtilafı hall için veyahut hakem, bilirkişi olmak üzere kadılar tarafından tayin eden salahiyetli kimse.

muzafferane

  • Muzaffer olan bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

muzafferen

  • Muzaffer olarak. Üstün gelerek, muvaffak olarak, galip olarak.

muzafün ileyh

  • Muzafın bağlı bulunduğu isim.

müzehane / müzehâne

  • Müze gibi antika ev.

na-endam

  • Muntazam olmıyan. Biçimsiz, gayr-ı muntazam. (Farsça)

na-kam / na-kâm

  • Muradına eremeyen, tali'siz. Arzusuna kavuşamayan. (Farsça)

na-münasib

  • Münâsebetsiz, yakışıksız, uygunsuz, uygun olmayan. (Farsça)

na-müstaid

  • Müstaid olmayan. Olgunlaşma kabiliyeti olmayan. İstidatsız. (Farsça)

na-muvafık

  • Muvafık gelmeyen, uygun olmayan. (Farsça)

na-saz

  • Münasebetsiz. uygunsuz, uymaz. (Farsça)

na-seza

  • Münasib olmayan, lâyık olmayan. (Farsça)

nail

  • Muradına eren, nâil olan, ele geçiren. Erişmiş.

nail-i mükafat / nâil-i mükâfât

  • Mükâfata, ödüle erişen.

nakş-ı i'caz / nakş-ı i'câz

  • Mu'cizelik nakışı.

nakş-ı i'cazi / nakş-ı i'câzî

  • Mu'cizelik nakşı.

nam-ı şerif

  • Mübarek isim, şerefli ad.

namurad / nâmurad / نامراد

  • Muradına ermemiş. (Farsça - Arapça)

nasibe

  • Müfrit Haricîlerden ve Emevîlerden ve Hz. Ali'ye (R.A.) çok muhalif olan zümrenin adı.

navice

  • Murdar, pis, habis, mülevves. (Farsça)

nazire

  • Mühlet vermek, tehir etmek.

neberd

  • Muhârebe, savaş, harb, ceng. (Farsça)

nebit

  • Muhkem, sağlam, katı.

nebz-i ahd

  • Muâhedeyi feshetme.

neces

  • Murdarlık, pislik, necâset.

neceş

  • Müşteri kızıştırmak, bir malı satın almaya niyeti olmadığı hâlde alacakmış gibi malın fiyatını yükseltmek.

nekre-i tamme / nekre-i tâmme

  • Mübhem mânâ ifade eden kelime.

nesl-i mübarek

  • Mübârek nesil.

netice-i müthiş

  • Müthiş ve insanı dehşete düşüren sonuç.

nev-i i'caz / nev-i i'câz

  • Mu'cizelik türü.

nevid / نوید

  • Müjde, beşaret, iyi ve sevinçli haber. (Farsça)
  • Müjde. (Farsça)

nifak / nifâk / نِفَاقْ

  • Münafıklık, ikiyüzlülük.
  • Münâfıklık.

niginsay / niginsây

  • Mühür kazıcı. Hakkak. (Farsça)

niyazmend / niyâzmend / نيازمند

  • Muhtaç. (Farsça)

nizam-ı i'cazi / nizam-ı i'câzî

  • Mu'cize olan düzen.

nokta-i kemal / nokta-i kemâl / نُقْطَۀِ كَمَالْ

  • Mükemmellik noktası.
  • Mükemmellik noktası.

nokta-yı i'caz / nokta-yı i'câz

  • Mu'cizelik noktası.

nübüvvet-i mutlakanın mebhasi

  • Mutlak peygamberlik; peygamberliğin insanlık için zorunluluğunu ispat eden bölüm.

nüfus-u islamiye / nüfus-u islâmiye

  • Müslümanların nefisleri, kendileri.

nüfus-u mü'minin / nüfûs-u mü'minîn

  • Mü'minlerin kendileri, sayıları.

nükte-i i'caz

  • Mu'cizelik özelliği gösteren nükte, ince mânâ.

nükte-i i'caziye / nükte-i i'câziye

  • Mu'cizeli ince mânâ.

nun-u mütekellim-i maa-l gayr

  • Mütekellim-i maalgayrın "nun" harfi. Fiildeki cemi' sigasındaki nun.

nur-i mübin

  • Mübin olan nur. Aşikâr ve açıklayıcı olan ve hak ile batılı ayıran nur. Bilhassa iman ve Kur'an ilminin mânevi nuru.

nur-u azim / nur-u azîm

  • Muazzam, büyük nur.

nur-u i'caz / nur-u i'câz

  • Mu'cizelik nuru.

nur-u kemal / nur-u kemâl

  • Mükemmellik nuru.

nur-u saadet

  • Mutluluk nuru.

nurşin-i süfla / nurşin-i süflâ

  • Muş ili sınırları içerisinde yer alan bir köy.

nusha

  • Muska; büyü ve tılsım gibi hastalıkve âfetlerden korunmaya vesile olması için yazılan ve üste asılan veya suyu içilen veya tütsülenen dua.

nüvid / نوید

  • Müjde, beşaret. Hayırlı haberlerle tebşir. (Farsça)
  • Müjde.
  • Müjde. (Farsça)

ömr-ü saadet

  • Mutlulukla geçen ömür, Peygamberimizin altmış üç yıl olan saadetli ömrü.

oruç

  • Mühim bir ibadet.

pa-deş

  • Mükâfat. (Farsça)

perhaşcuy

  • Muharib, savaşçı. Kavgacı. (Farsça)

pozitif

  • Müsbet, ispatlı.

pürkemal / pürkemâl

  • Mükemmelliklerle dolu.

ra'de

  • Muztarib oluş, azablı ve sıkıntılı hâl. (Rı'de şeklinde de okunur)

rabıta-i kudsiye

  • Mukaddes bağ.

rah-ı saadet / râh-ı saâdet

  • Mutluluk yolu.

rahmut

  • Mübalağa ile esirgemeklik.

rain

  • Muhkem, sağlam yapılı, berk yer.

rakb

  • Muntezir olmak, beklemek.

ramazan

  • Mübarek ayların en mühimmi ve mübarek üç ayların sonuncusu. Kur'an-ı Kerim'in nâzil olmağa başladığı oruç ayı. Arabî ve Kamerî olan takvime göre 9. ay. Oruç tutanın günahlarını yaktığı, mahveylediği için bu isim verildiği rivayet edilir.

ramazan-ı mübarek

  • Mübarek Ramazan ayı; hicrî ayların dokuzuncusu.

ramazan-ı mübareke

  • Mübarek Ramazan ayı.

ramazan-ı şerif / ramazan-ı şerîf

  • Mübarek Ramazan ayı.

rasrasa

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

ravda-i mübareke / ravda-i mübâreke

  • Mübârek, bereketli bahçe. Medîne-i münevverede, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîfi ile mescidin o zamanki minberi arasında kalan mübârek mekan, yer.

ravda-i mukaddese

  • Mukaddes bahçe. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevveredeki mescidinin içinde kabr-i şerîfi ile mescidin o zamanki minberinin arasında kalan mübârek mekân, yer.

ravza-i saadet

  • Mutluluk bahçesi; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek kabri.

re's-i mübarek

  • Mübarek baş.

re'y

  • Müctehid İslâm âlimlerinin, açıkça bildirilmeyen bir mes'ele hakkında dînî delillerden yâni Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf ve icmâ-i ümmetten çıkardıkları hüküm, kıyâs.

recez

  • Müstef'ilün müstef'ilün, müstef'ilün müstef'ilün vezninin bahri.

regaib gecesi / regâib gecesi

  • Mübârek gecelerden. Receb ayının ilk Cumâ gecesi. Regâib, ragîbetin çoğuludur. Ragîbet; ihsân, ikrâm demektir.

rehber-i kemalat / rehber-i kemâlât

  • Mükemmellikleri, güzellikleri gösteren rehber.

rehber-i saadet

  • Mutluluk rehberi.

reis-i muhterem

  • Muhterem, saygıdeğer başkan.

retel

  • Muntazam, hoş. Gönül çeken.

rezzakane / rezzâkâne

  • Muhtaç olanlara rızıklarını vererek.

rüfaz

  • Müteferrik. dağılmış, parçalanmış.

rükn-ü mühim

  • Mühim bir rükün, esas, önemli şart.

rumuz-u i'caz / rumuz-u i'câz

  • Mu'cizelik işaretleri.

rüşd-ü irşad

  • Mükemmel bir şekilde doğru yola sevk etmek.

saadat / saâdât

  • Mutluluklar.

saadet / saâdet / سعادت

  • Mutluluk.
  • Mutluluk.
  • Mutluluk.
  • Mutluluk. (Arapça)

saadet-aver / saadet-âver

  • Mutluluk verici.

saadet-feşan

  • Mutluluk veren.

saadet-mendi / saâdet-mendî

  • Mutluluk, bahtiyarlık. (Farsça)

saadet-saray-ı medeniyet

  • Mutlu eden medeniyet sarayı.

saadetaver / saâdetâver

  • Mutluluk verici.

saadetbahş / saâdetbahş / سعادت بخش

  • Mutluluk veren. (Arapça - Farsça)

saadetfeşan / saâdetfeşân

  • Mutluluk saçan.

saadetgah / saadetgâh / saâdetgâh

  • Mutluluk yeri.
  • Mutluluk yeri.

saadetkarane / saadetkârâne / saâdetkârâne

  • Mutlu bir şekilde.
  • Mutlu olarak.

saadetli / saâdetli

  • Mutlu.

saadetmend / saâdetmend / سعادتمند

  • Mutlu, bahtiyar. (Arapça - Farsça)

saadetresan / saâdetresân

  • Mutluluğa ulaştıran.
  • Mutluluğa götüren.

şaban-ı muazzam / şâbân-ı muazzam

  • Mübarek aylardan ikincisi olan Şaban ayı; hicrî ayların sekizincisi.

sahibkıran / sâhibkıran / صاحب قران

  • Muzaffer hükümdar. (Arapça - Farsça)

sahife-i kemalat / sahife-i kemâlât

  • Mükemmellikler sayfası.

said / saîd

  • Mutlu, mesut.

salat-ı havf / salât-ı havf

  • Muharebeden evvel kılınan iki rekât namaz.

sanatüttedelli / sanâtüttedelli

  • Muhatabın söyleneni anlayabilmesi için onun seviyesine inme mânâsında belagat ilminde bir sanat türü.

sandukça-i cevahir

  • Mücevherler kutusu.

sandukça-i cevher

  • Mücevher kutusu.

sani-i mu'ciznüma / sâni-i mu'ciznümâ

  • Mu'cize gösteren ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sanih

  • Mübarek fiil, iyi iş.

saray-ı saadet

  • Mutluluk sarayı.

şart

  • Mutlaka gerekli olan, durum, yemin.

şart-ı kemal / şart-ı kemâl

  • Mükemmellik, olgunluk şartı.

şayan

  • Münasib, lâyık, yaraşır. (Farsça)

şayan-ı tebşir / şâyân-ı tebşir

  • Müjdeye lâyık.

saz

  • Müzik âleti, musiki sesi.

seadet / seâdet

  • Mutluluk, bahtiyarlık. Dünyâda ve âhirette mutluluk.

sebeb-i münakaşa

  • Münakaşa sebebi.

sebeb-i saadet

  • Mutluluk sebebi.

şecaat-i kudsiye

  • Mukaddes yiğitlik.

secahat

  • Mülâyemet, rıfk. Cemalin tenasüp içindeki kemali.

şecere-i mübareke

  • Mübarek ağaç.

şecere-i muhammediye

  • Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed'in (a.s.m.) hakikati ve o hakikati doğrulayan her şey ve herkes.

şecere-i pak-i muhammedi / şecere-i pâk-i muhammedî

  • Muhammed aleyhisselâmın mübârek, temiz soy kütüğü, soy ağacı.

şefik / شفيق

  • Müşfik, şefkatli. (Arapça)

şehr-i mübarek

  • Mübarek, bereketli ay.

sehv-i mürettib

  • Mürettibin matbaada yaptığı yanlışlık.

selva / selvâ

  • Mûsâ aleyhisselâma îmân eden İsrâiloğullarına Allahü teâlânın ihsân ettiği bıldırcın eti.

şem

  • Mum, ışık.

şem'

  • Mum, ışık.
  • Mum, ışık.

şem'a

  • Mum.

şem'dan / شمعدان

  • Mumluk, şamdan. (Arapça - Farsça)

semere-i saadet / semere-i saâdet

  • Mutluluk meyvesi.

şems-i kemalat / şems-i kemâlât / شَمْسِ كَمَالَاتْ

  • Mükemmellikler güneşi.

şems-i mu'cizbeyan

  • Mu'cizeli açıklamalarıyla varlık âlemini aydınlatan güneş, Kur'ân-ı Kerim.

şems-i saadet

  • Mutluluk güneşi.

seng-i musalla / seng-i musallâ

  • Musallâ taşı. Namaz kılınmak için cenaze konan taş.

senih

  • Mübarek fiil, iyi ve güzel hareket.

seriyye / سریه

  • Müfreze. (Arapça)

serkar / serkâr

  • Müdür, iş başı, kâhya. (Farsça)

sermaye-i kemterane / sermaye-i kemterâne

  • Mütevazi sermaye, az servet.

sermaye-i saadet

  • Mutluluk sermayesi.

sermüneccim / سرمنجم

  • Müneccimbaşı. (Farsça - Arapça)

setr-i avret

  • Mükellef olan yâni akıllı ve bâliğ (ergenlik, evlenme yaşına erişmiş) bir kimsenin namazda veya her zaman başkasına göstermesi haram olan yerlerini örtmek.

sevad-ı a'zam / sevâd-ı a'zam

  • Müslümanların çoğunluğu.

seviyyen

  • Müsavi olarak. Bir düziye. Eşit olarak.

şevk-i mukaddes

  • Mukaddes bir şevk.

seyr-i muradi / seyr-i murâdî

  • Murâdların, seçilmişlerin Allahü teâlânın lutf ve ihsânı ile çekilerek kavuştukları yol.

seyyid-ül-mürselin / seyyid-ül-mürselîn

  • Muhammed aleyhisselâmın lakablarından. Gönderilmiş olan peygamberlerin önderi, efendisi.

sezavar

  • Münâsib, uygun, lâyık, şâyân. (Farsça)

sıfat-ı mukaddese / sıfât-ı mukaddese

  • Mukaddes sıfatlar.

siga-i mübalağa / sîga-i mübalâğa

  • Mübalağa sigası; birşeyin pek mühim veya çok fazla olduğunu ifade eden kelime hâli.

sikke / سكه / سِكَّه

  • Mühür.
  • Mühür.

sikke-i hatem / sikke-i hâtem

  • Mühür damgası, tasdik mührü.

sikke-i i'caz / sikke-i i'câz

  • Mu'cizelik damgası.

silsile-i i'caz

  • Mu'cizelik zinciri.

silsile-i icaz-ı i'cazi / silsile-i îcâz-ı i'câzî

  • Mu'cize olan veciz ifadeler zinciri.

sırr-ı azim-i i'caz / sırr-ı azîm-i i'câz

  • Mu'ceziliğin büyük sırrı.

sırr-ı i'caz / sırr-ı i'câz

  • Mu'cizelik sırrı.

sırr-ı i'cazi / sırr-ı i'câzî

  • Mu'cize oluşuna dair sırrı.

sırr-ı kemal / sırr-ı kemâl

  • Mükemmellik sırrı.

sırr-ı kudsi / sırr-ı kudsî

  • Mukaddes, kutsal sır.

sırr-ı münasebet

  • Münasebet, ilişki sırrı.

şücur

  • Muhtelif ve çeşitli olmak.

sufiyye / sûfiyye / صوفيه

  • Mutasavvıflar, tasavvufla uğraşanlar. (Arapça)

süfyan / süfyân / سُفْيَانْ

  • Müslümanlar içinde çıkacak yalancı dinsiz şahıs.

süfyani deccal / süfyanî deccal

  • Müslümanlar arasında çıkacak olan İslâm Deccalı.

şühub

  • Mütegayyer olmak, değişmek.

şuhur-u mübareke / şuhur-u mübâreke / şuhûr-u mübareke

  • Mübarek, bereketli aylar.
  • Mübarek, bereketli, sevaplı aylar.

şuhur-u selase-i mübareke / şuhur-u selâse-i mübareke

  • Mübarek üç aylar.

sükun-u mutlak / sükûn-u mutlak

  • Mutlak hareketsizlik, durgunluk.

şule-i i'caz / şule-i i'câz / şûle-i i'caz

  • Mu'cizelik parıltısı, ışığı.
  • Mu'cizelik parıltısı.

sultanü'd-deyyan / sultanü'd-deyyân

  • Mükâfat ve cezayı hakkıyla veren sultan; Allah.

sür'at-i mümkine

  • Mümkün olan çabukluk.

şura

  • Müzakere, konuşma yeri, meclis, divan.

sure-i i'caz / sûre-i i'câz

  • Mu'cizeli sûre.

sure-i muhammed / sûre-i muhammed

  • Muhammed Süresi, Kur'ân-ı Kerimin 47. süresi.

suret-i mücahede

  • Mücadele şekli.

sürur

  • Mutluluk, sevinç.

sürur-u mes'udiyetkarane / sürur-u mes'udiyetkârâne

  • Mutluluk verici bir sevinç.

sürur-u mukaddes

  • Mukaddes bir sevinç ve ferahlık.

sürurlu

  • Mutluluk ve sevinç verici.

suver-i müteşabihe

  • Müteşâbih ifadeler; Kur'ân-ı Kerimde mânâsı kapalı olan ve yorumlara açık olan suretler, temsiller.

ta'did

  • Mübâlağa ile ısırmak.

ta'viz / ta'vîz / تعویذ

  • Muska. (Arapça)

ta'zir-i ukubet

  • Mükellef bir şahıs tarafından irtikâb olunup da şer'an muayyen bir cezası bulunmayan bir suçtan dolayı ukubeten yapılan ta'zirdir. Mücrimin bu hususta müslim ile gayr-i müslim; hür ile âbid; erkek ile kadın olması müsavidir.

taa

  • Muti olmak. İtaat etmek.

taarüz

  • Muaraza edişmek, çekişmek.

taazi

  • Musibet vaktinde" İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciun" demek.

tabaka-i i'caz / tabaka-i i'câz

  • Mu'cizelik derecesi.

tabakat-ı kümmelin-i insaniye / tabakat-ı kümmelîn-i insaniye

  • Mükemmel insan tabakaları, grupları.

tabib-i müslim-i hazık / tabîb-i müslim-i hâzık

  • Mütehassıs (uzman) ve açıkça günâh işlemeyen müslüman doktor.

tahadd

  • Muhalefet edişmek, birbirine karşı gelmek.

tahnit

  • Mumyalamak. Ölüyü bozulmadan muhafaza etmek için ilâçlamak.

taht-ı temellük

  • Mülkü altında, sahipliği altında, kendisine ait.

takaddes

  • Mukaddes olsun (mânasında).

takdis

  • Mukaddes tanıma.

talh

  • Muza benzer meyve. Akasya ağacı.

tarik-i kemalat / tarîk-i kemâlât

  • Mükemmelleşme yolu.

tarmese

  • Münkabız olmak.

tarz-ı münasebet

  • Münasebet ve bağlantı şekli.

tasafüh

  • Musafaha edişmek.

tasallut / تسلط

  • Musallat olma, sataşma.
  • Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane hareket etmek.
  • Musallat olma. (Arapça)

tasalluten

  • Musallat olarak, tasallut ederek, sataşarak.

tasfid

  • Muhkem ve sağlam bağlamak.

taslit

  • Musallat etmek. Birini başka birine belâ etmek. Sataştırmak.
  • Musallat olma, sataşma.
  • Musallat etme, sataştırma.

tatabuk

  • Muvafık ve müttefik olmak. Uygun olmak.

tatvi'

  • Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.

tavatu'

  • Muvafık olmak, uygun olmak.

tearuz

  • Muâraza. İki kişi arasında zıddiyet, mümânaat etmek.

teassüf

  • Müstakim yoldan çıkmak. İ'tisaf.

teaşür

  • Muaşeret etmek, iyi muamelede bulunmak.

teba'sus

  • Muztarib olmak, ıztırab çekmek. Acı çekmek.

tebarek / tebârek

  • Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile bereketin Allah'tan zuhurunu ifade eder. (Suyun havuzda yükselmesi halinden alınmıştır.)
  • Mübarek etsin!

tebari

  • Mücâdele ve muhârebe etmek. Savaşmak, dövüşmek.

tebelbül-ü akvam

  • Muhtelif kavimlerden ibaret bir cemaatin kısım kısım olmaları, muhtelif dil konuşmaları.

teberrük / تبرک

  • Mübarek görme, kutlu sayma. (Arapça)

teberrüken / تبركا

  • Mübarek görerek,uğur sayarak. (Arapça)

teberrüm

  • Muztarib olmak, ıztırab ve acı çekmek.

tebrik / tebrîk / تَبْرِيكْ

  • Mübârek kılma, kutlama.
  • Mübarek olsun diye dua etme, kutlama.

tebrikat / tebrikât

  • Mübârek kılmalar, kutlamalar.

tebşir / tebşîr / تبشير / تَبْش۪يرْ

  • Müjdelemek. Hayır haber vermek. Müjdelenmek.
  • Müjdeleme.
  • Müjdeleme.
  • Müjdeleme, sevindirici bir haber ulaştırma.
  • Müjdeleme. (Arapça)
  • Tebşîr etmek: Müjdelemek. (Arapça)
  • Müjdeleme.

tebşir edilen

  • Müjdelenen.

tebşir etmek

  • Müjde vermek.

tebşirat / tebşirât

  • Müjdelemeler, müjde vermeler.
  • Müjdelemeler.

tebşirname

  • Müjdelerin olduğu yazı.

tebyiz etmek

  • Müsveddeyi temize çekmek.

tecelliyat-ı kemal / tecelliyât-ı kemâl

  • Mükemmelliklerin tecellîleri, yansımaları.

tecliz

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

tedbih

  • Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.

teebbüs

  • Mütegayyer olmak, rengi değişmek.

teellüf

  • Müelliflik, yazarlık, taslama.

teessün

  • Mütegayyer olmak, rengi ve tadı değişmek.

tefarüt

  • Müsabaka etmek, yarışmak.

tefatü'

  • Muhakeme etmek.

tefeşşü'

  • Münteşir olmak, yayılmak, intişar etmek.

tehasüm

  • Muhâsama etme, düşmanlık etme.

tehavil

  • Muhtelif renkler, çeşitli renkler.

tehazül

  • Muhârebeden kaçıp geri dönme.

teheşşüm

  • Münkesir olmak, kırılmak.

tekamül / tekâmül / تَكَامُلْ

  • Mükemmelleşme.

tekemmül / تَكَمُّلْ

  • Mükemmelleşme, olgunlaşma.
  • Mükemmelleşme.

tekemmül eden

  • Mükemmelleşen.

tekemmül etmek

  • Mükemmelleşmek, olgunlaşmak.

tekerfu'

  • Mürtefi olmak, yükselmek.

tel-i musiki / tel-i musikî

  • Musiki teli.

telaum

  • Muntazır olmak, gözlemek, beklemek.

temahül

  • Mühlet verme. Yavaş ve ağır davranma.

temazuk

  • Münafıklık etmek.

temellük / تملك

  • Mülk edinme. (Arapça)
  • Temellük etmek: Mülk edinmek. (Arapça)

temhir

  • Mühürleme.
  • Mühürleme.
  • Mühürleme.

temlik / temlîk / تمليك / تَمْل۪يكْ

  • Mülk edindirme, mal sahibi yapma.
  • Mülk edindirme.
  • Mülk verme, mülk edindirme. (Arapça)
  • Mülkiyeti başkasına geçirme.

temliken

  • Mülk olarak vermek suretiyle. Temlik tarzında.

tenakki

  • Muhayyer olmak.

tenakkur

  • Müçtemi olmak, içtima etmek, toplanmak.

tenkil

  • Mübâlağa ile nakletmek.

tentif

  • Mübâlağa ile yolmak.

terhis / terhîs / تَرْخ۪يصْ

  • Müsâade etme.

terik

  • Muharebe vaktinde başa giyilen miğfer.

terkipsiz

  • Müstakil, birkaç şeyin bileşiminden oluşmayan.

tersi' / tersî' / ترصيع

  • Mücevher işleme, mücevher kakma. (Arapça)

tesadüm / tesâdüm

  • Müsademe, şiddetli çarpışma, savaşmak.

tesauf

  • Muvâfakat etmek, uymak, anlaşmak.

tesir-i mu'cizane / tesir-i mu'cizâne

  • Mu'cizeli bir şekilde etki.

tesvid

  • Müsvedde yazma.

teşyid

  • Müşeyyed etmek. Binayı yükseltip sağlamlaştırmak.

tetkik-i mesahif / tetkik-i mesâhif

  • Mushafların incelenmesi.

tetris

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

tevadd

  • Muhabbet etmek, sevmek.

tevazün / tevâzün

  • Muvazene, denge, ölçü.

tevbe bi'atı

  • Mürşid-i kâmil denilen velî bir zâtın, huzûrunda tövbe edip günâh işlememek üzere söz vermek.

tevekkün

  • Musibet anında yüksek sesle bağırıp feryad etmek.

tevrat

  • Musa aleyhisselâma inen ilâhî kitap.

tezahüf

  • Muharebede iki taraf askerlerinin karşılaşıp çatışması.

tezkir-i müsellemat / tezkir-i müsellemât

  • Müsellematı, hakikat olduğu aşikâr bilinen şeyleri, hususları hatırlatmak, tekrar etmek.

tezkiyet-bahş-ı kulub-u mü'minin / tezkiyet-bahş-ı kulûb-u mü'minîn

  • Mü'minlerin kalplerini temizleyen.

tinae

  • Mukimlik, ikamet etmeklik. Ayakta durmak.

tinave

  • Müzakereyi terketmek. Görüşmeyi bırakmak.

tişe / tîşe

  • Muharebede kullanılan başı sivri ve keskin balta, keser. (Farsça)

tub'an

  • Mühür mumu.

tufye

  • Mukul ağacının yaprağı. Yılanın arkasındaki hatta teşbih edilir.

tuğra

  • Mühür, damga.

tulk

  • Mutlak. Bağlı ve kayıtlı olmayan.

tünu'

  • Mukim olmak, ikamet etmek, bir yerde oturmak.

ubudiyet-i kamile / ubûdiyet-i kâmile

  • Mükemmel kulluk vazifesi.

ukdegüşa

  • Müşkilleri yenen. (Farsça)

ullef

  • Muz.

ulü-l emr

  • Müslümanları şeriat nâmına idare eden (Halife, kadı, İslâm reisi, pâdişah, sultan, reis-i cumhur, reis, müdür gibi) zâtlar.

uluhiyet-i mutlaka / ulûhiyet-i mutlaka

  • Mutlak ilâhlık; hiçbir kayda ve şarta bağlı olmaksızın ilâh olma.

ulülemr

  • Müslümanların idarecisi.

ulum-u müsbete / ulûm-u müsbete

  • Müsbet ilimler, pozitif ilimler.

ulum-u müsbete ve fenniye / ulûm-u müsbete ve fenniye

  • Müsbet bilimler ve fenler; ispata dayalı pozitif ilimler ve fenler.

ulviyet-i i'caz / ulviyet-i i'câz

  • Mu'cizeliğin yüceliği.

ümmehat-ül mü'minin / ümmehât-ül mü'minîn

  • Mü'minlerin anaları. Peygamberimiz Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mübarek zevceleri.

ümmü'l-mü'minin / ümmü'l-mü'minîn

  • Mü'minlerin Annesi; Hz. Peygamber'in (a.s.m.) eşlerine verilen ad.

ümmülmü'minin / ümmülmü'minîn

  • Mü'minlerin annesi.

urbun

  • Müşterinin bâyie verdiği pey.

üsküdar

  • Mushaf cildi.

üstad / üstâd

  • Muallim, öğretici, rehber.

üstad-ı mübarek

  • Mübarek üstad.

uyun-u mü'minin / uyûn-u mü'minîn

  • Mü'minlerin gözleri.

vahy-i zımni / vahy-i zımnî

  • Mücmel ve hulâsası vahye ve ilhama istinad eden; tasvirât ve tafsilatı Resul-ü Ekrem'e (A.S.M.) âit olan vahiydir.

vakfiye

  • Mülkün vakıf olmak keyfiyyeti.

varis-i mutlak / vâris-i mutlak

  • Mutlak mirasçı.

vasf-ı cari / vasf-ı cârî

  • Mütedavil olan özellik, yürürlükte olan nitelik.

vasi'-i muhita / vâsi'-i muhita

  • Muhitin genişliği.

vasıta-i saadet

  • Mutluluk vasıtası.

vazife-i kudsiye-i imaniye

  • Mukaddes iman vazifesi, kutsal imanî görev.

vazife-i kudsiye-i kur'aniye / vazife-i kudsiye-i kur'âniye

  • Mukaddes Kur'ân hizmeti.

vaziyet-i fakirane / vaziyet-i fakirâne

  • Muhtaç durum.

vaziyet-i muhtemel

  • Muhtemel durum, olasılık hesabı.

vaziyet-i münzeviyane / vaziyet-i münzeviyâne

  • Münzevî bir hayat yaşama.

ve minallahi't-tevfik

  • Muvaffakiyet sadece Allah'tandır.

vech-i i'caz / vech-i i'câz

  • Mu'cizelik yönü.

veçh-i i'caz / veçh-i i'câz

  • Mu'cizelik yönü.

veçh-i mübarek

  • Mübarek yüz; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek yüzü.

vehhabi / vehhabî

  • Muhammed İbn-i Abdulvehhab nâmında birisinin sebeb olduğu İslâmî bazı mes'elelerde ifrat gösteren ve dört hak mezheb hâricinde bir mezhepten olan. Fıkıhta Hanbelî, itikadda İbn-i Teymiye'ye bağlıdırlar. Tarikatlarına Muhammediye ismi verirler.

vekayi-i müsbete

  • Müsbet, olumlu olaylar.

velayet-i kamile / velâyet-i kâmile

  • Mükemmel velilik; kulluk noktasında mânevî mertebeleri aşarak Allah'ın yakınlığını ve dostluğunu elde etme mükemmelliği.

vemk

  • Muhabbet etmek, sevmek.

veraset-i mutlaka

  • Mutlak vârislik.

vesile-i saadet

  • Mutluluk vesilesi.

vesvas

  • Müvesvis. Vesveseye sürükleyen şeytan. Nefsin zihinde ilka eylediği dağdağa ve fitne. Avcının ve köpeklerin gizli sesi.

vidd

  • Muhabbet, dostluk, sevgi.

vücud-u müstesna

  • Müstesna, seçkin varlık.

vücuh-u i'caz / vücuh-u i'câz

  • Mu'ciz olmanın yolları. İ'caz nevileri ve vecihleri.
  • Mu'cizelik yönleri.

vücuh-u mümkine

  • Mümkün olabilecek yönler.

yed-i beyza / yed-i beyzâ

  • Musa Aleyhisselâm'ın mu'cize olarak gösterdiği beyaz ve parlak eli. Bu tabir mecaz olarak keramet ve hârikulâde haller ve meziyetler hakkında kullanılır.

yemin-i beyza / yemîn-i beyzâ

  • Mu'cizeli ve parlak sağ el.

yenbagi

  • Münasib, uygun, şâyân. Lâzımgelir, icab eder, gerekir.

yümkin / یمكن

  • Mümkün, olabilir, olası. (Arapça)

yunus aleyhisselam / yûnus aleyhisselâm

  • Musul yakınındaki Nineve (Ninova) ahâlisine gönderilen peygamber. Babasının ismi Metâ'dır. Yûnus aleyhisselâm Âsûr Devleti'nin başşehri ve önemli bir ticâret merkezi olan Nineve şehrinde doğdu.

zafer-yab

  • Muzaffer olan, muvaffakiyet gösteren. Üstün gelen. Gayesine erişen. (Farsça)

zamir-i mütekellim

  • Mütekellim zamiri, yani konuşanın isminin yerini tutan zâmir. ("Ben" gibi)

zat-ı ekmel / zât-ı ekmel

  • Mükemmel, olgun ve üstün zât, kimse.

zat-ı kudsi / zât-ı kudsî

  • Mukaddes zât; Hz. Muhammed.

zat-ı mu'ciznüma / zât-ı mu'ciznümâ

  • Mu'cize gösteren zat.

zat-ı mübarek / zât-ı mübârek

  • Mübarek, hayırlı, zât; Hz. Muhammed.

zemzeme-i i'caz

  • Mu'cizelik nağmesi ve ahengi.

zevabi'

  • Musibetler. Büyük belâlar.

zevat-ı kiram

  • Muhterem ve değerli zâtlar, büyük şahsiyetler.

zevat-ı mübareke / zevât-ı mübareke

  • Mübarek zâtlar.

zevk-i i'caz / zevk-i i'câz

  • Mu'cizeliğin zevki; mu'cize özelliklerle muhatap olan kişinin aldığı mânevî zevk.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın