LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Me kelimesini içeren 1151 kelime bulundu...

medeniyyet

  • Memleketleri îmâr edip, insanları râhat ve huzûra kavuşturmak.

abadile-i seb'a / abâdile-i seb'a

  • Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı va

acvet

  • Medine-i Münevvere hurmalarından bir çeşit, iyi hurma.

adem-i iştigal

  • Meşgul olmamak, ilgilenmemek.

adem-i mes'uliyet

  • Mes'uliyetsizlik, sorumsuzluk.

ades / عدس

  • Mercimek. (Arapça)

adese / عدسه / عَدَسَه

  • Mercek.
  • Mercek.
  • Mercek. (Arapça)
  • Mercek.

adesi / adesî

  • Mercimeğe benziyen şey.

ağıt

  • Mersiye. Ölen kimse için söylenen ve onu öven ve üzüntüyü anlatan şiir. Ölen için ağlama. (Müslümanlıkta ölenin arkasından aşırı ağlayıp dövünme iyi değildir.)

aksa-yı emel / aksâ-yı emel

  • Mefkûre, ideal, gaye-i hayal.

aksa-yı meram

  • Meramların, arzuların en sonu. Emellerin son haddi.

aktar-ı memleket / aktâr-ı memleket

  • Memleketin dört bir yanı.

alat-ı rasadiyye / âlât-ı rasadiyye

  • Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.

alem-i medeniyet / âlem-i medeniyet

  • Medeniyet âlemi, dünyası.

alem-i melaike / âlem-i melâike

  • Melekler dünyası.

alem-i melekut / âlem-i melekut

  • Melekut âlemi.

allame-i meşhur / allâme-i meşhur

  • Meşhur büyük âlim.

ani'l-merkeziye

  • Merkezden dışa doğru.

arafat / arafât

  • Mekke'ye 12 mil yani takriben 20 km. uzaktaki bir yer. Hacca gidenler Zilhicce'nin 9. günü buraya gelerek bir müddet vakfe yaparlar.
  • Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muha
  • Mekke-i mükerreme şehrinin yirmi beş kilometre güneydoğusunda bulunan ve haccın farzlarından biri olan vakfenin yapıldığı mübârek yerin adı.

arefe

  • Mekkede hacıların arefe günü toplandıkları tepe.

arzu

  • Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.

arzu-yu medeniyet

  • Medeniyeti aruzu etme.

as

  • Mersin ağacı.

asar-ı medeniyet / âsâr-ı medeniyet

  • Medeniyetin meydana getirdiği eserler.

asayiş-i memleket / âsâyiş-i memleket

  • Memleketin güvenliği.

asıma

  • Medine şehrinin diğer bir ismi.

aşiyan / âşiyân

  • Mesken, yuva.

asmar

  • Mersin ağacı. (Farsça)

ateş-gede

  • Mecûsilerin tapındıkları yer. Mecusi mabedi. (Farsça)

ateşperestlik

  • Mecûsîlik, ateşe tapma.

atol

  • Mercan adası. Mercan iskeletlerinin birikmesiyle meydana gelmiş olan halka biçiminde ve ortasında bir göl bulunan adacık.

avam-ı melaike / avâm-ı melâike

  • Meleklerden dereceleri düşük olanlar.

ayet-i meşhure / âyet-i meşhure

  • Meşhur âyet.

ayin-han / âyin-han

  • Mevlevihâne ve semâhânelerde sema edilirken, yüksek bir yerde bulunan ve mutribhâne adı verilen mahfilde âyin okuyan kimse. (Farsça)

ayn-ı merhamet

  • Merhametin ta kendisi.

ayn-ı şükran

  • Medih ve övgünün ta kendisi.

azam-ı menfaat / âzam-ı menfaat

  • Menfaatin en büyüğü.

azuz / azûz

  • Memelerinin delikleri dar olan deve ve koyun.

babü's-selam / bâbü's-selâm

  • Mescid-i Nebevî'nin kapılarından biridir.

badefüruş / bâdefürûş / باده فروش

  • Meyhaneci. (Farsça)

barbarlık

  • Medeniyetsizlik, vahşilik.

bargah-ı merhamet / bârgâh-ı merhamet

  • Merhamet makamı.

bargah-ı rahmet / bârgâh-ı rahmet

  • Merhamet ve şefkat dilenen yüce makam.

bariz / bâriz

  • Meydanda, açık.

batha / bathâ

  • Mekke-i Mükerreme'de iki dağ arasında bulunan bir dere.
  • Mekkenin eski bir adı.

batıniyye / bâtıniyye

  • Mecûsîlikteki ve çeşitli bâtıl dinlerdeki inanışları İslâm dînindenmiş gibi göstermeye çalışan İranlı Meymûn bin Deysân el-Kaddah tarafından kurulan bozuk yol.

be-nam

  • Meşhur. Namlı. Mütemayiz. Seçkin. Mâlum bir isimle tesmiye edilen. (Farsça)

belde

  • Memleket, büyük köy.

benefş

  • Menekşe rengi, mor renk. (Farsça)

benefşe / بنفشه

  • Menekşe. (Farsça)

benefşe-gun / benefşe-gûn

  • Menekşe renkli, mor renkli. Gökyüzü. (Farsça)

benefşe-zar / benefşe-zâr

  • Menekşe tarlası, menekşe bahçesi, menekşelik. (Farsça)

benefsec

  • Menekşe.

berahin-i aleniyye

  • Meydanda ve açık olan deliller.

bessase

  • Mekke-i Mükerreme.

bevb

  • Menetmek.

beyavar

  • Meşguliyet, meşgul olma, uğraşma, iş. (Farsça)

beylik

  • Merkeze tam bağlı olmayarak bir beyin yönetimi altındaki ülke, emirlik, emaret, mirlik.

beyt-i ma'mur / beyt-i ma'mûr

  • Meleklerin kıblesi. Göklerde meleklerin devâmlı tavâf ettikleri yer, makam.

beytü'l-makdis

  • Mescid-i Aksa, Kudüs'teki meşhur mukaddes mâbed.

bezirgan / bezirgân

  • Mesleğini sadece kazanç için kullanan kimse, tüccar.

bi-mecal / bî-mecal

  • Mecalsiz, halsiz, dermansız, zayıf. (Farsça)

bi-tail / bî-tail

  • Menfaatsiz, faydasız. İşe yaramaz, boşuna. (Farsça)

bika

  • Mercimek.

bilmecburiye

  • Mecbur olarak.
  • Mecburen.

birahm / bîrahm / بى رحم

  • Merhametsiz, acımasız. (Farsça - Arapça)

bu'd-u mesafe / bu'd-u mesâfe

  • Mesafe uzaklığı.

bu'diyet-i mekan / bu'diyet-i mekân

  • Mekân uzaklığı.

buhtiyye

  • Melez dişi develer.

bülsün

  • Mercimek mesabesinde hububattan bir habbe. (Bâzı yerde mercimek de derler.)

bün

  • Meziyyet, üstünlük.

burudet-i memleket

  • Memleketin soğukluğu, soğuk iklim ülkesi.

büssed

  • Mercan taşı.

buthan

  • Medine-i Münevvere'de bir derenin adı.

butin

  • Menazil-i Kamer'den üç yıldız.

calib-i merhamet / câlib-i merhamet

  • Merhamet çeken.

cebel-ün nur

  • Mekke dağlarından, Hira veya Hırra veya Harra Dağı. Peygamberimize (A.S.M.) ilk vahyin geldiği dağ.

cehş

  • Medet edişmek. Başka kimseye sığınıp arkalanmak.

celb-i menafi / celb-i menâfi

  • Menfaatlerin celbedilmesi; yarar sağlama, çıkar elde etme.

celb-i menfaat

  • Menfaat celbedici, çekici, fayda sağlayıcı.

celevla'

  • Mekân ismi.

cemaat-ı meşhure

  • Meşhur cemaat, topluluk.

cenab-ı erhamü'r-rahimin / cenâb-ı erhamü'r-râhimîn

  • Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah.

cenab-ı erhamürrahim / cenâb-ı erhamürrâhim

  • Merhametlilerin en merhametlisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah.

cenab-ı erhamürrahimin / cenâb-ı erhamürrâhîmin

  • Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah.

cenen

  • Mezar, kabir.

cennet-i terakki ve medeniyet

  • Medeniyet ve yükselme cenneti.

cennetmekan / cennetmekân / جنت مكان

  • Mekanı cennet olan. (Arapça)

cereyan eden

  • Meydana gelen.

cereyan etme

  • Meydana gelme.

cerr-i magnem

  • Menfaat celbetmek.

ceşm

  • Meşakkatli iş buyurmak, zor bir iş söylemek.

cihan-gir

  • Meşhur, cihanı zabteden, fâtih. (Farsça)

cilve-i merhamet

  • Merhamet cilvesi, görüntüsü.

civanmerd

  • Mert, iyi insan.

civanmerdane / civanmerdâne

  • Mert ve yüksek cesaret taşıyan bir kişi gibi.

çömez

  • Medresede talebeye ve müderrise hizmet ederek ilim öğrenen kimse. Talebe yamağı.

cuhfe

  • Medine yakınında bir yerin adıdır ve Şam ehli orada ihram giyerler.

da'kese

  • Mecusiler oyunundan bir oyun. ("destibend" de derler.)

dabs

  • Mesrur ve mütekebbir olmak. Sevinçli ve kibirli olma hâli.

daire-i memleket

  • Memleket dairesi.

dairezen

  • Mehter takımında def çalan.

dalgıç

  • Mercan, inci ve saire avlamak veya denizin dibine düşmüş olan şeyleri çıkarmak için denizin dibine dalmaya alışık adam. (Türkçe)

dalkavuk

  • Menfaati için hoş görünmeye çalışan, yağcılık ve soytarılık eden.

darb-ı mesel

  • Meşhur söz, atasözü.

daru'n-nedve / dâru'n-nedve

  • Mekke şehir meclisi.

daüssıla / dâüssıla / دَاءُ الصِّلَه

  • Memleket hasreti.

davahi

  • Memleket köşeleri.

debistan

  • Mekteb, okul. (Farsça)

derece-i süllem

  • Merdiven basamağı.

dereke-i mirkat

  • Merdivenin en alt basamağı.

derh

  • Men etmek, engel olmak.

dersec

  • Mercimek.

desimetre

  • Metrenin onda birine eşit uzunluk birimi. (Fransızca)

destar-çe

  • Mendil. (Farsça)

devlet-i medeniyet

  • Medeniyet devleti; medeniyet nimeti.

devr-i meşrutiyet

  • Meşrutiyet Devri.

devr-i umran / devr-i umrân

  • Medeniyet devri.

diktatör

  • Mevcut kanunları çiğneyerek, örf ve adalet esaslarına aykırı olarak, devleti keyfine göre idare eden devlet adamı. Müstebid. (Fransızca)

dilirane / dilirâne

  • Mertçesine, yiğitçesine, bahadırcasına. (Farsça)

diliri / dilirî

  • Mertlik, yiğitlik, yüreklilik. (Farsça)

diplomat

  • Memleket ve millet meseleleri hakkında siyasî söz sahibi.

diraht-ı meyvedar / diraht-ı meyvedâr

  • Meyve veren, yemişli ağaç.

diriğ buyurma / dirîğ buyurma

  • Men etme, uzak tutma.

divan-ı riyaset / dîvân-ı riyâset / د۪يوَانِ رِيَاسَتْ

  • Meclis başkanlığı.

durub-u emsal

  • Meşhur sözler. Darb-ı meseller. Ata sözleri.

düstur-u medeniyet

  • Medeniyetin düsturu, prensibi.

ebu firas el-hamedani / ebû firâs el-hamedânî

  • Meşhur Arap şâirlerindendir. 932 yılında Musul'da doğdu. Hamedan devleti hükümdarı Seyfü'd-Devle'nin himâyesinde yetişti. Arap milletinin asâleti ve Seyfü'd-Devle'yi öven çok sayıda kaside ve mersiye yazdı. 968 tarihinde öldü.

ebva'

  • Medine-i Münevvere'ye bağlı olup, Mekke-i Mükerreme yolunda bir köyün adıdır. Medine'ye yirmiüç mil uzaklıktadır. Köyün üstünde dik ve kuru bir dağın adı da Ebvâ'dır. Bu köy iki şey ile meşhurdur. Biri: Peygamberimizin annesi Hz. Amine'nin kabri orada bulunmaktadır. İkincisi ise: Hicretin birinci se

edib-i şehir / edib-i şehîr

  • Meşhur edebiyatçı, yazar.

ehadis-i meşhure / ehâdis-i meşhure

  • Meşhur hadis-i şerifler, ilk asırda âhâdî hadis iken (yani bir Sahabî tarafından rivayet edilmişken), ikinci asırda meşhur olan ve yalanda birleşmeleri mümkün olmayan topluluk tarafından rivâyet edilen hadisler.

ehl-i insaf / ehl-i insâf

  • Merhametli, adil olanlar.

ehl-i medrese

  • Medresede ilim öğrenen ve öğretenler.

ehl-i meşrutiyet

  • Meşrutiyet ehli, meşrutiyetçi.

ehl-i suffa

  • Medîne-i münevverede, akrabâları ve evleri bulunmayan, Peygamber efendimizin mescidinin suffa denilen ve üzeri hurma dallarıyla örtülü bölümünde kalan eshâb-ı kirâm.

ehle'l-mekteb

  • Mektepli, okumuş, bilgili.

ekser-i meratib

  • Mertebelerin çoğu, mertebe, derece çokluğu.

el-aman

  • Meded, aman, imdâd (mânasına olup yardım ve şikâyet edâtı olarak kullanılır).

elcezire

  • Mezopotamya. Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan yerin adı. Bugün Irak'ın toprakları arasındadır.

emakin / emâkin / اماكن

  • Mekanlar. (Arapça)

emansız

  • Merhametsiz, müsaadesiz.

emhar / emhâr / امهار

  • Mehirler. (Arapça)

emkine / امكنه

  • Mekanlar, yerler. (Arapça)

encümen

  • Meclis, komisyon.
  • Meclis, cemiyet.

enkaz-ı medeniyetleri

  • Medeniyetlerinin enkazı, medeniyetlerinden arta kalan miras.

enzar-ı melaike / enzar-ı melâike

  • Meleklerin nazarları ve görüşleri.

epik

  • Mevzuu kahramanca olan yazıların frenkçe ismi. (Fransızca)

erhamü'r-rahimin / erhamü'r-râhimîn

  • Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah.

erhamürrahimin / erhamürrahimîn / erhamürrâhimîn

  • Merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah.
  • Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah.
  • Merhametlilerin en merhametlisi mânâsına, Allahü teâlânın mübârek isimlerinden.

ersen

  • Meclis, kongre, cemiyet. (Farsça)

eş-şehir / eş-şehîr

  • Meşhur, bilinen.

esa

  • Merhem, tiryak, ilâç.

esadd

  • Menedici.

eşakk

  • Meşakkatli, zahmetli.

esas-ı mezhep

  • Mezhebin temeli.

eşbeh

  • Mert, yiğit, kabadayı, cesur kimse. (Bu tâbir bilhassa yeniçeriler hakkında kullanılırdı.)

eşcar-ı müsmire

  • Meyve ağaçları.

esmar / esmâr / اثمار

  • Meyveler.
  • Meyvalar. (Arapça)

eşraf-ı belde

  • Memleketin ileri gelenleri.

eşşehir / eşşehîr

  • Meşhur, ünlü, tanınmış.

etfal-i mekatib / etfal-i mekâtib

  • Mekteb çocukları, okul talebeleri.

evc-i medeniyet

  • Medeniyetin zirvesi.

evliya-yı meşhure

  • Meşhur evliyalar, Allah dostları.

eyniye

  • Mekânsal ("Eyne?" Arapçada "Nerede?" mânâsına gelir ve yer ve mekân bu soru edatıyla sorulur.).

eyniyet

  • Mekânda bulunması sebebiyle birşeye ârız olan hâlet.

eyyam-ı meşhure / eyyâm-ı meşhure

  • Meşhur günler.

ezcümle / از جمله

  • Meselâ, örneğin.
  • Meselâ, bunun gibi.
  • Mesela.

fakiha / fâkiha / فاكهه

  • Meyva. (Arapça)

fakihe / fâkihe / فَاكِهَه

  • Meyve.
  • Meyve.

fakülte

  • Meleke, üniversitenin bölümlerinden her biri.

faran / fârân

  • Mekke dağlarının incildeki adı.

faş / fâş

  • Meydana çıkarma, açığa vurma.

fasıl

  • Mevsim, bölüm.

fasl

  • Mevsim.

fazilet / فضيلت

  • Meziyet.

faziz / fazîz

  • Meni denilen sıvı.

fend

  • Mekir, hile, desise, yalan, dolan. (Farsça)

ferah-engiz

  • Meşhur bir cins lâle. (Farsça)

ferhunde

  • Mes'ut, saadetli, mutlu, mübarek. Uğurlu. (Farsça)

ferhundegi / ferhundegî

  • Mes'utluk, mutluluk, mübareklik, kutluluk. Uğurluluk. (Farsça)

ferişte / فرشته

  • Melek.
  • Melek. (Farsça)

ferişteler

  • Melekler.

ferman-ı mezuniyet / fermân-ı mezuniyet

  • Mezuniyet belgesi, bitirme belgesi.

feth-i mekke

  • Mekke'nin fethi.

fettane

  • Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarıyan taş.

fevaid-i medeniyet

  • Medeniyetin faydaları, yararları.

fıkarat-ı anife / fıkarât-ı anife

  • Mezkur cümleler, yukarıda geçmiş olan cümleler.

firfir / firfîr

  • Menekşe.

firişte / فرشته

  • Melek. (Farsça)

firiştehu / firiştehû / فرشته خو

  • Melek gibi, melek huylu, güzel huylu. (Farsça)

firuzende

  • Meşhur bir cins lâle. (Farsça)

fukaha-i seb'a / fukahâ-i seb'a

  • Medîne'de yetişen yedi büyük fakîh (âlim).

fukara-yı muhacirin / fukara-yı muhacirîn

  • Mekke'den Medine'ye hicret edenlerin fakirleri, yoksulları.

fünun-u cedide-i medeniye

  • Medeniyetin yeni fenleri, bilimleri.

fürce

  • Medhal, girecek yer, boşluk, açıklık, çatlaklık.

garib-üd diyar / garib-üd diyâr

  • Memleketin yabancısı.

gasil-ül melaike / gasîl-ül melâike

  • Melekler tarafından yıkanan; Eshâb-ı kirâmdan Uhud harbinde şehîd olan ve cenâzesini meleklerin yıkadığı Peygamber efendimiz tarafından müjdelenen Eshâb-ı kirâmdan Hanzala hazretleri. (Âdem aleyhisselâmı da melekler yıkamıştır.)

gavr-ı mes'ele

  • Mes'elenin esası, mevzuun künhü.

gavs

  • Medet verici, yardım edici.

gayr-ı mes'ul

  • Mes'ul olmayan, sorumlu tutulmayan.

gayr-i varid / gayr-i vârid / غَيْرِ وَارِدْ

  • Meydana gelmeyen.

gayret-i merdane

  • Mertçesine gayret.

gayza

  • Meşelik.

gazve-i meşhur

  • Meşhur savaş.

gazve-i meşhure-i bedir

  • Meşhur Bedir Savaşı.

gem vurmak

  • Mecaz yoluyla mâni olmak, zabtetmek, bağlamak yerinde kullanılan bir tabirdir.

gül-i zemin

  • Meşveret meclisi.

gur-ken

  • Mezarcı, mezar kazan. (Farsça)

gurbet-zede

  • Memleketinden başka yerde bulunan, gurbete düşmüş olan. (Farsça)

guristan / gûristân / گورستان

  • Mezarlık, türbe. Kabristan. (Farsça)
  • Mezarlık. (Farsça)

gurken / gûrken / گوركن

  • Mezarcı. (Farsça)

habs-i dümu' / habs-i dümû'

  • Metanet gösterip gözyaşlarını zaptetme.

hacb

  • Men'etme. Mahrum etme.

hadd-i meşru

  • Meşrû sınır, helâl daire.

hadl

  • Meyletmek, yönelmek.

hadşe-nisar

  • Merak veren, vesvese. (Farsça)

hadun

  • Memesinden biri diğerinden uzun olan koyun.

hafir-i kabr / hâfir-i kabr

  • Mezar kazan, mezarcı.

hafv

  • Men etmek, mâni olmak, engel olmak.

hak-i mezar / hâk-i mezar

  • Mezar toprağı.

hakaik-i meşrutiyet

  • Meşrutiyetin hakikat ve esasları.

hakikat-i hariciye / hakîkat-i hâriciye / حَق۪يقَتِ خَارِجِيَه

  • Mevcûd bir hakîkat.

hakikat-i rahimane-i müdebbirane / hakikat-i rahîmâne-i müdebbirâne

  • Merhamet ve tedbirle iş gören bir zâta yakışan hakikat.

halal / halâl / خلال

  • Mesafe, aralık, açıklık. (Arapça)

hall-i mes'ele

  • Mes'elenin halledilmesi.

halme

  • Meme başı, meme tepesi.

hamd

  • Medih, övmek.Cenab-ı Hakk'a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini ve O'na hamd ve şükür ile medihlerini bildirmeleri, senâ etmeleri.
  • Medih ve şükür.

hamdüsena / hamdüsenâ

  • Medih, şükür ve övgü.

hamil-i mektup / hâmil-i mektup

  • Mektup taşıyan, postacı.

hamiş / hâmiş / هامش

  • Mektubun altına sonradan yazılan sözler. Hâşiye.
  • Mektubun altına ilave edilen yazı, hâşiye, dipnot.
  • Mektup ilavesi. (Arapça)

hammar / hammâr / خمار

  • Meyhaneci. (Arapça)

hamse

  • Mesnevi şekliyle yazılmış beş kitabdan ibaret bir takım demektir ki, böyle eser meydana getirmiş olanlara "Hamsenüvîs", yâhut "Hamseci" denilir. XII. yüzyıla kadar hamse-nüvîslik mutâd değildi. 1195'de vefat etmiş olan Genceli Şeyh Nizamî, manzum olarak beş kitab yazmış ve hepsine birden "penc genç"

hamşek

  • Mestin üstüne vurulan parça.

hanan

  • Merhamet, şefkat, acıma.

handan / handân

  • Mesrur, mutlu, gülen, huzurlu.

hane

  • Meyhane.

hanzale

  • Meyvesi acı bir bitki.

harabat / harâbat / خرابات

  • Meyhane. (Arapça)

haremeyn

  • Mekke ve Medine.

haremeyn-i şerifeyn

  • Mekke'de bulunan Kâbe-i Şerif ve Medine'de bulunan Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mescidine (Mescid-i Nebevî) verilen isim.
  • Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.

haris-i cah / harîs-i câh

  • Mevki, makam ve rütbe düşkünü.

hasıl / hâsıl / حاصل

  • Meydana gelme, ortaya çıkma.
  • Meydana gelen.

hasıl etmek

  • Meydana getirmek, ortaya çıkarmak.

hasıl ettirmek

  • Meydana getirmek.

hasıl olan / hâsıl olan

  • Meydana gelen.

hasıl olma

  • Meydana gelme.

haslet-i hamide

  • Medih ve senâ edilmeğe, övülmeğe lâyık olan güzel ahlâk ve haslet.

hasv

  • Men etmek, engel olmak.

hatib-i fasih / hatib-i fasîh

  • Meseleleri çok net ifadelerle muhataplarına veciz şekilde anlatan hatip.

hatıra-i hayat-ı medresiyye

  • Medresede hayatının hatırası, anısı.

hatt-ı nısf-ün nehar

  • Meridyen. Ekvatora dik olarak geçtiği farzedilen dairelerin her biri.

havarık-ı medeniyet / havârık-ı medeniyet

  • Medeniyet harikaları.

hayat-ı medeniye

  • Medenî hayat.

hayr

  • Meşru iş. Faydalı, nurlu ve sevablı amel. Halkın rağbet ettiği akıl, ilim. İbadet, adalet, ihsan, mal gibi nimet.

hazer ve sefer

  • Memleketinde olma ve sefer, yolculuk hâli.

hazık / hâzık

  • Mehâretli, işinin ehli, mütehassıs.

hazır bi-l-meclis

  • Mecliste hazır olan adam.

hazırun / hazırûn

  • Meydanda olanlar, gözönünde olanlar. Mevcut ve hazır olanlar.

hemkar / hemkâr / همكار

  • Meslektaş. (Farsça)

hevaperest / hevâperest

  • Meşru olmayan lezzet ve heves peşinde olan.

hey'urur

  • Meşakkat, zahmet.

hicaz

  • Mekke ve Medinenin bulunduğu yer.

hılf

  • Meme başı.

hılle

  • Mekân ismi. "Büluğ" mânâsına mastar.

himar

  • Merkep. Eşek.

hıra

  • Mekke-i Mükerreme'nin civarında bulunan ve Hz. Peygamber'e (A.S.M.) ilk vahyin geldiği mağaranın ismidir. Bu mağaranın bulunduğu dağa Hırâ dağı denildiği gibi, Harrâ veya Cebel-i Nur da denilmektedir.

hiref / حرف

  • Meslekler. (Arapça)

hirfet / حرفت

  • Meslek. (Arapça)

hısal-i hamide / hısal-i hamîde

  • Medhe ve övülmeğe lâyık güzel huylar, güzel hasletler.

hiss-i kablelvukū' / حِسِّ قَبْلَ الْوُقُوعْ

  • Meydana gelmeden önce hissetme duygusu.

hiss-i mezhebi / hiss-i mezhebî

  • Mezhebî his, metot ve öğretiye ait duygu.

hızzet

  • Mertebe, menzile, derece.

hoşdil

  • Memnun, neşeli. Gönlü hoş. (Farsça)

hoşkam / hoşkâm

  • Memnun, rahat, arzu ve isteklerine ulaşmış. (Farsça)

hoşnud / hoşnûd / خشنود

  • Memnun, râzı, gönlü hoş edilmiş. (Farsça)
  • Memnun.
  • Memnun, razı. (Farsça)

hoşnud etmek

  • Memnun etmek.

hoşnudluk

  • Memnuniyet, râzılık.

hücre

  • Medine-i Münevvere'nin ismi.

hücre-i seadet / hücre-i seâdet

  • Medîne-i münevverede Mescid-i Nebevî içinde Peygamber efendimizin mübârek kabirlerinin bulunduğu oda. Peygamber efendimizin sağlığında burası, hanımlarından hazret-i Âişe vâlidemizin odasıydı. Peygamberimiz burada vefât etti. "Peygamberler vefât ettikleri yere defnolunurlar" hadîs-i şerîfi gereğince

hudeybiye

  • Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye giden yolun üzerinde ve Mekke'den bir merhale uzaklıkta küçük bir köy olup, yakınında bir kuyu ve bir ağaç vardır ki, bu ağacın altında Hz. Fahr-i Kâinat Efendimize (A.S.M.) beşinci hicri senede eshabı tarafından biat olunmuştur. Hicretten beş sene on ay g

hudud-u memalik

  • Memleket hudutları. Ülkenin sınırları.

hudus / hudûs / حدوس

  • Meydana gelme, vukubulma. (Arapça)

hüffel

  • Memesi süt ile dolu olan koyun.

hukuk-u medeniye

  • Medeni haklar.

hukuk-u medeniyet / hukûk-u medeniyet / حُقُوقُ مَدَنِيَتْ

  • Medenî hukuk, medenî hak ve hürriyetler.
  • Medenî haklar.

hukuk-u teamüliyye

  • Memleketin ahlâkını ve âdatını bildiren örf mânasında kullanılır.

hükumet-i meşruta / hükûmet-i meşruta

  • Meşrutiyet idaresi, Meşrutiyet hükûmeti.
  • Meşrutiyetle idare olunan hükûmet.

hulefa-i mehdiyyin / hulefa-i mehdiyyîn / hulefâ-i mehdiyyîn

  • Mehdî olan halifeler; âhirzamanda gelen büyük mehdînin bazı niteliklerine sahip olan halifeler.
  • Mehdi olan halifeler. Yani âhir zamanda gelen büyük mehdinin bazı vâsıflarına sahib olan halifeler.

huleyfe

  • Medine ehlinin ihramlandığı yer.

huneyn

  • Mekke-i Mükerremeye üç mil mesafede ve Mekke ile Taif arasında bir vâdinin adı.

hurc

  • Meşinden veya çadır bezi gibi şeylerden yapılmış büyük heybe ve sandık. Meşinden yapılan bu heybe ve sandıklar arka taraflarındaki meşin kollarla hayvanların semerine bağlanır ve iki hurc bir hayvana yüklenirdi. Eski zamanın uzun yolculuklarında kullanılırdı. Eskiden İstanbulun meşhur yangınlarında

hurremi / hurremî

  • Mesruriyet, sevinç, sürurlu ve sevinçli olma. (Farsça)

hürriyetin başı

  • Meşrûtiyet yönetiminin ilk ilân edildiği dönem.

hursis / hursîs

  • Metâ, mal. Kumaş.

huruc alessultan

  • Meşru hükümete karşı kıyam ve isyan etme.

hüsn-ü ibtida

  • Mevzuya münasib bir ifade ile söze başlama.

hüsn-ü metanet

  • Metanetin ve sağlamlığın güzelliği.

husul / husûl / حُصُولْ

  • Meydana gelme.
  • Meydana gelme.
  • Meydana gelme.

husul-pezir / husûl-pezîr

  • Meydana gelen.

husule gelen

  • Meydana gelen.

husule gelme / husûle gelme

  • Meydana gelme.
  • Meydana gelme.

husulpezir / husulpezîr

  • Meydana gelen.

huzzar-ı meclis / huzzâr-ı meclis

  • Mecliste hazır bulunanlar.

ibare / ibâre

  • Metin, ifade.
  • Metin, yazı.

ibaret / ibâret / عبارت

  • Meydana gelen, oluşan.
  • Meydana gelmiş, kadar.
  • Meydana gelen, oluşan. (Arapça)

ibaret olan

  • Meydana gelen, oluşan.

ibban-ül fakihe / ibbân-ül fâkihe

  • Meyva mevsimi.

ibn-il cella / ibn-il cellâ

  • Meşhur kişi. Namlı ve şöhretli adam.

ibtilac

  • Meydana çıkma, zuhur etme, görünme.

icazet vermek

  • Medrese usulüne göre okuttuğu dersi bitiren talebeye hocası tarafından izin verilmesi. Bu tasdikan verilen mühürlü kâğıda "icazetname", icazet vermiş olan müderrise de "muciz" denilirdi.

icham

  • Men'etmek, engel olmak.

icra kuvveti

  • Memleketi idâre eden, kanunları tatbik eden kuvvet.

ictina / ictinâ

  • Meyve toplama.

icyam

  • Men'etmek, engel olmak.

idare-i meşruta

  • Meşrutiyet idaresi, meşrutiyetle idare.

iftam

  • Memeden ayırma, sütten kesme.

ihtifal

  • Merasim.

ihtifalat / ihtifâlât

  • Merasimler, törenler.

ihtilaf-ı mekan / ihtilâf-ı mekân

  • Mekân farklılığı.

ihtilaf-ı meslek / ihtilâf-ı meslek

  • Mesleklerin farklılığı.

ihtinac

  • Meyletme, bir tarafa yönelme, dönme.

ihtiyac-ı ifham

  • Meselenin anlaşılmasına olan ihtiyaç.

ihtiyari / ihtiyarî

  • Mecburi olmayan. İsteğe bağlı. Bir kimsenin isteğine bırakılmış olan.

ihvan-ı basafa / ihvan-ı bâsafa

  • Mevlevi tabirlerindendir. Saf, yani kalbinde gıll u gış bulunmayan kardeşler mânâsınadır.

ika' / îka'

  • Meydana getirme, gerçekleştirme.

iki eli yakasında olmak

  • Mecaz yoluyla âhiret gününde birinden hakkını aramak.

iki mekteb-i musibetin şehadetnamesi

  • Meşrutiyet ve hürriyet dönemlerine ait musibet sınavının diploması.

iktitaf-ı esmar

  • Meyve toplama.

ilca / ilcâ

  • Mecbur etme, zorlama.

ilcaat / ilcâât

  • Mecburiyetler, zorlamalar.

ile'l-merkeziye

  • Merkeze doğru.

illet-i ıztırari / illet-i ıztırarî

  • Mecburiyetten dolayı sebep gösterilen.

ilm-i ahval-i cevv / ilm-i ahvâl-i cevv

  • Meteoroloji.

ilm-i meani / ilm-i meânî

  • Meânî ilmi, belagat.

iltifat-ı şah-ı merdan / iltifât-ı şah-ı merdan

  • Mertlerin şahı olan Hz. Ali'nin iltifâtı, mânevî ilgi ve teveccühü.

imale / imâle

  • Meylettirmek, eğmek; bir tarafa yorumlamak.
  • Meylettirme, uzun okuma.

imale etmek

  • Meylettirmek, eğilim göstermesini sağlamak.

iman-ı metbu / îmân-ı metbû

  • Meleklerin îmânı.

inayet-i rahmaniye / inâyet-i rahmâniye / عِنَايَتِ رَحْمَانِيَه

  • Merhametli olan Allahın yardımı.

inkılab-ı acib-i medeni ve dünyevi / inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevî

  • Medeniyet sahasında ve dünya hayatıyla ilgili acayip köklü değişim.

insaf / insâf

  • Merhamet ve adâlet dâiresinde hareket. Hakikatı kabul ve itiraf.
  • Merhamet ve adalet dairesinde hareket, vicdanlı bakış.
  • Merhamete dayalı adalet.

intisab / intisâb

  • Mensûb olma, bağlanma. Bir işe, bir mesleğe girme. Bir mürşîd-i kâmile (rehbere) bağlanma, talebe olma.

intisap etme

  • Mensup olma, bağlanma.

irda'

  • Meme vermek, süt emzirmek.

irza'

  • Meme vermek, süt emzirmek veya emzirilmek.

is'ad

  • Mes'ud etmek. Mübarek eylemek. İâne, yardım etmek.

ısaret

  • Meylettirmek, eğmek.

ısdad

  • Men'etmek, engel olmak, geri döndürmek.

işgüç

  • Meşguliyet, vazife, memuriyet. (Türkçe)

ism-i meşrutiyet

  • Meşrutiyet ismi.

ismar

  • Meyve verme, netice verme.
  • Meyve verme.

ismar eden

  • Meyve veren.

isnad-ı mecazi / isnad-ı mecazî

  • Mecazî isnad, bir sözün mecaz anlamını tercih etmek.

ısrah

  • Medet yetişmek, yardım gelmek.

isti'da

  • Medet, yardım istemek.

istibraz

  • Meydana çıkarmak, açığa vurmak.

istifa

  • Memuriyetten azlini istemek.

iştigal / iştigâl

  • Meşgul olma, uğraşma.
  • Meşguliyet, uğraşma.

iştigāl / اِشْتِغَالْ

  • Meşgul olma.

iştigal etme

  • Meşgul olma, uğraşma.

iştigal etmek

  • Meşgul olmak, uğraşmak.

iştigalat / iştigalât

  • Meşguliyetler, çalışmalar, uğraşmalar.

istigase

  • Medet isteyiş. Yardım istemek.

iştihar / iştihâr / اشتهار / اِشْتِهَارْ

  • Meşhur olma.
  • Meşhur olma. Tanınma. Ün alma.
  • Meşhur olma. (Arapça)
  • İştihâr etmek: Meşhur olmak. (Arapça)
  • Meşhur olma.

iştihar eden

  • Meşhur olan; bilinen.

istimdad

  • Medet ve yardım istemek.

istimdatgah / istimdatgâh

  • Medet isteme, yardım dileme yeri.

istirham / istirhâm / اِسْتِرْحَامْ

  • Merhamet dileme.
  • Merhamet dilenme.
  • Merhamet isteme, ricâ etme.

istirhamname / istirhâmnâme

  • Merhamet dilenme yazısı.

istişare

  • Meşveret etmek. Fikir danışmak. Müşâverede bulunmak.

istismar / istismâr

  • Menfaatine alet etme.

istitafkarane / istitafkârane / istîtafkârâne

  • Merhamet isteyen gibi.
  • Merhamet isteyene yakışır şekilde.

ittihad-ı menafi'

  • Menfaatlerin bir ve ortak oluşu. İş birliği.

izhar etme

  • Meydana çıkarma, gösterme.

izhar-ı şadümani eylemek / izhar-ı şâdümânî eylemek

  • Memnuniyetini göstermek.

ıztıraren

  • Mecburi olarak.

ıztırari / ıztırârî

  • Mecburiyet altında olan.
  • Mecburi.

kabin / kâbin / كابين

  • Mehir. (Farsça)

kabir / قبر

  • Mezar.
  • Mezar, ölünün gömüldüğü yer.
  • Mezar.
  • Mezar. (Arapça)

kabr / قبر

  • Mezar kabir. (Arapça)

kabristan / kabristân / قبرستان

  • Mezarlık.
  • Mezarlık. (Farsça)
  • Mezarlık.
  • Mezarlık, ölülerin gömüldüğü yer.
  • Mezarlık. (Arapça - Farsça)

kabzımal

  • Meyve ve sebze yetiştiricileriyle, satıcı arasındaki aracı.

kad'

  • Men etmek, engel olmak.

kadd-i mevzun

  • Mevzun boy, biçimli boy.

kaide-i meşhure / kâide-i meşhûre

  • Meşhur ve yaygın kâide, kural.
  • Meşhur kaide, herkes tarafından bilinen kural.

kambin / kâmbin

  • Merâmına erdiren. İsteğine kavuşturan. (Farsça)

kamer-i medeniyet

  • Medeniyet ayı.

kamez

  • Menfaatsiz, hor hakir nesne.

kan-ı merhamet / kân-ı merhamet

  • Merhamet kaynağı.

kanun-u cinsiyet-i melek

  • Meleklerin cinsiyet kanunu.

kanun-u medeni / kanun-u medenî

  • Medenî Kanun.

kanun-u medeniye / kanun-u medenîye

  • Medenî Kanun.

kanun-u medeniyet

  • Medeniyet kanunları.

kanun-u teşekkülat / kanun-u teşekkülât

  • Meydana geliş kanunu.

karan

  • Mekke arzı.

karine-i mecaz

  • Mecaza ait işaret; bir sözün asıl mânâsının anlaşılmasına engel teşkil eden işaret.
  • Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir.

karir

  • Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz.

karir-ül ayn

  • Memnun, mesrur, gözü aydın.

karyet-ül ensar / karyet-ül ensâr

  • Medine-i Münevvere şehri.

karyeteyn

  • Mekke ile Taif şehirleri.

kaside-i ercüze-i meşhure

  • Meşhur Ercûze kasidesi.

kaside-i medhiye

  • Metheden, öven kaside.

kaside-i meşhure

  • Meşhur, bilinen kaside.

kasme

  • Merdiven ayağı.

kasub

  • Mestler.

kat'-ı intisap

  • Mensubiyet bağını kesme.

kat'-ı merahil / kat'-ı merâhil

  • Merhaleleri, durak yerlerini geçme. Yol alma, ilerleme.

kat'-ı meratib

  • Mertebeleri aşıp geçme.

kat'-ı meratip / kat'-ı merâtip

  • Mertebeleri aşma.

kat'iyy-ül metin

  • Metnin, ibârenin kat'i ve şüphesiz oluşu. (Ayet gibi)

kat'iyyü'd-delalet / kat'iyyü'd-delâlet

  • Metnin mânâya olan işareti kesin olması, "Acaba metinden bu mânâ mı kastediliyor?" şeklinde bir şüphenin bulunmaması.

kat'iyyü'l-metin

  • Metnin (sözün) kesin ve şüphesiz oluşu; ibarenin ilk kaynaktan aynen geldiğinin kesin olarak bilinmesi (meselâ metnin âyet veya hadis olduğu kesin olarak bilinmesi).

kavaid-i usuliye / kavâid-i usuliye

  • Metod kuralları; ilmî disiplinlerle bağlantılı metod kuralları.

kavl-i meşhur

  • Meşhur söz.

kazaya / kazâyâ / قضایا

  • Meseleler, problemler. (Arapça)

keda

  • Mekke-i Mükerreme üstünde, Mekâbir yakınında bir yolun adı.

kefkefe

  • Men'etmek, engel olmak.

kemalat-ı medeniyet / kemâlât-ı medeniyet

  • Medeniyetin mükemmellikleri, üstünlükleri.

kerahiyyet

  • Mekruh oluş. Kerih ve çirkin olan işin hâli.

kerrubi / kerrubî

  • Meleklerin büyüğü.

kesb-i medeniyet

  • Medeniyet kazanma.

keud / keûd

  • Meşakkatli sarp yokuş.

keyfiyet-i meşhure

  • Meşhur olan keyfiyet, durum.

kibs

  • Menzil, mekân.

kınnare

  • Mezbaha.

kısas-ı meşhure

  • Meşhur kıssalar, hikâyeler.

kıssa-i meşhure

  • Meşhur ibretli hikâye.

kişverküşa

  • Memleket fetheden.

kitabe-i seng-i mezar

  • Mezar taşı yazısı.

kubbe-i hadra / kubbe-i hadrâ

  • Medîne-i münevverede bulunan Peygamber efendimizin kabr-i şerîfinin üzerindeki yeşil kubbe.

kubur / kubûr / قبور

  • Mezarlar, kabirler.
  • Mezarlar. (Arapça)

küda

  • Mekke-i Mükerreme'de Bâb-ı Umre'nin yolu.

kudsiyan / kudsiyân / قدسيان

  • Melekler. (Arapça - Farsça)

kurbiyet-i mekan / قُرْبِيَتِ مَكَانْ

  • Mekan yakınlığı.

kureyza

  • Medine-i Münevvere yakınında Yahudi taifesinden bir kavim.

kurtum

  • Mestin burnu.

küşud

  • Memesi küçük davar.

kuvve-i an-il-merkeziye

  • Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır.

kuvvet-i medeniyet

  • Medeniyet gücü.

lahd / لحد

  • Mezar.
  • Mezar, lahit. (Arapça)

lamekan / lâmekan / لامكان

  • Mekansızlık. (Arapça)

lameşru / lâmeşru

  • Meşru olmayan, şeriata uymayan, umumi nizam harici.

lasiyyemalar / lâsiyyemalar

  • Mesnevî-i Nuriye isimli eserde yer alan bir bölüm.

layüs'el / lâyüs'el

  • Mes'uliyetsiz. Mes'ul tutulamaz. Sorumsuz.

lazım-ı mezhep / lâzım-ı mezhep

  • Mezhebe zorunlu olarak lâzım olan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey (meselâ, iktisat ilmi bir mezhepse, onun lâzımı matematik ilmidir. Çünkü matematik ilmi olmadan iktisat hesaplanamaz).

lazime-i medeniyet / lâzime-i medeniyet

  • Medeniyetin gerekleri.

lehviyat-ı medeniye

  • Medeniyetin haram eğlenceleri, oyunları.

leslese

  • Men'etmek, engel olmak.

levazım-ı medeniye / levâzım-ı medeniye

  • Medeniyetin gerekleri.

leyali-i meşhure / leyâli-i meşhure

  • Meşhûr, mübârek geceler.

lezaiz-i meşrua / lezâiz-i meşrûa

  • Meşru, helâl lezzetler.

lezzet-i rahmet

  • Merhametteki lezzet.

limited

  • Mes'uliyetleri, koydukları sermayeye göre hudutlu olan ortaklık.

luka

  • Meşhur olmuş dört İncil kitabından birisidir. Hz. İsa Aleyhisselâm'dan sonra mühim Hristiyan doktorlarından birisi olan Luka adındaki zatın yazdığı İncil'dir. Bu Zâtın (Mi: 70) yılında vefât ettiği yazılıdır.

luka incili / luka incîli

  • Meşhûr dört İncîl'den biri. Antakyalı papas Luka tarafından yazıldığı için bu ad verilmiştir. Şimdi elde bulunan İncîllerin en yanlış olanıdır.

lutf-u merhamet / lûtf-u merhamet

  • Merhametin lütfu, ikram ve ihsanı.

lüvam

  • Melâmetlik, rüsvaylık, rezil kepaze olmaklık.

ma'dum

  • Mevcut olmayan. Yok olan. Yok.

ma'kıl

  • Melce'. Sığınacak yer.

ma'ric

  • Merdiven, yükseliş yeri.

maa'l-memnuniye / maa'l-memnûniye / مَعَ الْمَمْنُونِيَه

  • Memnuniyetle.

maal-memnuniye / maal-memnûniye / مَعَ الْمَمْنُونِيَه

  • Memnuniyetle.

maal-memnuniyye

  • Memnun olmak suretiyle. İsteyerek. Gönül rızası ile. Memnuniyetle.

maalmemnuniye

  • Memnuniyetle.
  • Memnuniyetle.

maan

  • Menzil, mekân.

maba'duttabiiyye / mâba'duttabîiyye / مابعدالطبيعيه

  • Metafizik, doğa ötesi. (Arapça)

maden / mâden

  • Metal, kaynak.

maden-i menfaat

  • Menfaat kaynağı.

maden-i meziyet / mâden-i meziyet

  • Meziyet, ahlâk, huy mâdeni, kaynağı.

maguse

  • Medet gelmek, yardım gelmek.

mahakk

  • Mehenk. Ayar taşı.

mahall-i zuhur / mahall-i zuhûr / مَحَلِّ ظُهُورْ

  • Meydana çıkma yeri.

mahmil-i şerif

  • Mekke ve Medine'ye, sürre namiyle gönderilen hediye ve paraların yüklendiği vasıta.

mahmud-üş şiyem

  • Medhedilecek huylara sâhib olan. Beğenilen ve takdir edilen hasletler kendinde bulunan.

mahperver

  • Mehtaplı. (Farsça)

mahtab / mâhtâb / ماهتاب

  • Mehtap. (Farsça)

mahzuz / mahzûz

  • Memnun. Hoşnud. Zevkli. Hoşlanmış. Hazzetmiş.
  • Memnun, hoşnut; hissedar.

makabir / makâbir / مقابر

  • Mezarlar.
  • Mezarlar, kabirler. (Arapça)

makam-ı mehdiyet

  • Mehdîlik makamı.

makarr

  • Merkez.

makasıd-ı meşrua

  • Meşru gayeler, hedefler.

makber / مقبر

  • Mezar.
  • Mezar.
  • Mezar. (Arapça)

makbere / مقبره

  • Mezar. (Arapça)

makberistan / makberistân

  • Mezarlık.
  • Mezarlık.

makşuvv

  • Men' ve kahrolmuş. Tab'ından çıkarılmış.

malihulya / mâlihulya / مالى خوليا

  • Melankoli. (Arapça - Yunanca)

mana-yı meşrutiyet / mânâ-yı meşrutiyet

  • Meşrutiyetin anlamı özü.

mani' / mâni'

  • Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.

mania / mânia

  • Men'eden şey. Engel. Özür. Zorluk.

mansıb

  • Mevki, konum, rütbe.

me'haz

  • Menba'. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer. Bir şeyin aslının alındığı kaynak.

me'hazi / me'hazî

  • Me'hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili.

me'muren

  • Me'mur olarak, memurlukla. Bir iş ile vazifelendirerek.

me'muriyet

  • Me'murluk. Vazife, görev, hizmet.

me'zuniyet

  • Me'zun olma. İzinli ve salâhiyetli olma. Diplomalı olma.

meahiz / meâhiz

  • Me'hazlar, kaynaklar.

mean / meân

  • Mekân, menzil.

mearic / meâric / معارج

  • Merdivenler. (Arapça)

meb'usan / meb'usân

  • Mebuslar, milletvekilleri.
  • Meb'uslar. Milletvekilleri. (Farsça)

meb'usiyet

  • Mebusluk. Milletvekilliği vazifesi.

mebsuten

  • Mebsut olarak.

mebusan / mebûsân

  • Mebuslar, milletvekilleri.

mec'ul / mec'ûl

  • Meydana çıkarılmış, yapılmış olan, yapmacık, uydurma.

mecalis / mecâlis / مجالس

  • Meclisler. Toplantılar. Toplantı yerleri.
  • Meclisler.
  • Meclisler. (Arapça)

mecanin / mecânîn / مجانين

  • Mecnunlar. Deliler.
  • Mecnunlar, çılgınlar. (Arapça)

mecaz-ı lügavi / mecaz-ı lügavî

  • Mecaz-ı müsrseldir.

mecazen

  • Mecaz olarak. Gerçek değil de mecaz yoliyle.
  • Mecâzî olarak; bir sözü gerçek anlamı dışında başka bir mânâyı anlatacak şekilde kullanma.

mecazi / mecazî / mecâzî

  • Mecazla ilgili.
  • Mecazlı.

mecburiyet / mecbûriyet

  • Mecburluk.

mecburiyet tahtında

  • Mecbur kalarak.

meclis-ara / meclis-ârâ

  • Meclisi süsleyen. (Farsça)
  • Meclisi süsleyen.

meclis-efruz

  • Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan. (Farsça)

meclis-füruz

  • Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan. (Farsça)

meclisefruz / meclisefrûz / مجلس افروز

  • Meclisi aydınlatan, meclisi şenlendiren. (Arapça - Farsça)

meclisi / meclisî

  • Meclisle alâkalı. Meclise ait.

meclisin ehli

  • Meclisin bireyleri.

meclisiyan

  • Meclis ehli. Mecliste bulunan âzâlar.

mecusiyet

  • Mecusilik.

meda

  • Mesafe, nihâyet. Son.

medafin / medâfin / مدافن

  • Mezarlar. (Arapça)

medaih / medâih

  • Medhetmeler. Övmeler. Medhedişler.
  • Medihler, övgüler.

medar-ı istimdat

  • Medet, yardım isteme kaynağı.

medar-ı merak / medâr-ı merak

  • Merak kaynağı.

medar-ı mes'uliyet / medâr-ı mes'uliyet

  • Mesuliyet, sorumluluk sebebi.

medar-ı zuhur / medâr-ı zuhûr / مَدَارِ ظُهُورْ

  • Meydana çıkma sebebi.

medaric / medâric / مدارج

  • Merdivenler. (Arapça)

medaris / medâris / مدارس

  • Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.
  • Medreseler, okullar; Osmanlı döneminde dinî eğitim veren yüksek öğretim kurumları.
  • Medreseler.
  • Medreseler. (Arapça)

medayih

  • Medhe lâyık işler ve hareketler.

mededcu

  • Meded isteyen, yardım arayan. (Farsça)

mededcuyane

  • Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette. (Farsça)

mededhah / mededhâh

  • Meded isteyen, yardım bekleyen. (Farsça)

mededhahi / mededhâhî

  • Meded arayıcılık, yardım isteyicilik. (Farsça)

mededkarane / mededkârane

  • Medet ve yardım edercesine. (Farsça)

medeniye

  • Medine'de inen.

medeniyet

  • Medenilik, şehirlilik.

medeniyetperest

  • Medeniyete aşırı düşkün olan.

medeniyetperver

  • Medeniyeti seven.
  • Medeniyeti seven; toplu yaşamanın gerektirdiği şartları dikkate alarak hareket eden.

medfen / مدفن

  • Mezar. Defnedilen, gömülen yer.
  • Mezar.
  • Mezar, defin yeri. (Arapça)

medh

  • Medih, övme.

medh ü sitayiş

  • Methetme ve övgüde bulunma.

mediha

  • Medih için yazılan kaside, övme.
  • Methiye, övgü.

medihagu / medihagû

  • Medheden, öven. (Farsça)

medihasenc

  • Medihnâme yazan, övücü yazılar yazan. (Farsça)

medine sureleri / medine sûreleri

  • Medine'de inen sûreler.

medine-i medeniyet

  • Medeniyet şehri.

medinetünnebi / medînetünnebî / مدینة النبى

  • Medine. (Arapça)

medlul-ü mecazi / medlûl-ü mecazî / medlûl-ü mecâzî / مَدْلُولُ مَجَاز۪ي

  • Mecazî bir şekilde ifade edilen mânâ.
  • Mecazî olarak delil getirilen.

medrese-nam / medrese-nâm

  • Medrese ismini taşıyan.

medresenişin

  • Medreseli. Medresede oturan.

medreseten

  • Medrese olarak.

medresevi / medresevî / مدرسوی

  • Medrese ile ilgili. (Arapça)

mefahim / mefâhim / mefâhîm / مفاهيم

  • Mefhumlar. Anlaşılan şeyler. Anlaşılan mânâ ve mefhumlar.
  • Mefhumlar, anlaşılan şeyler; kavramlar.
  • Mefhumlar, kavramlar.
  • Mefhumlar. (Arapça)

mefkudiyet

  • Mefkudluk. Bulunmama, kayıplık, yokluk.

mefsuhiyet

  • Mefsuhluk. Yürürlükten kaldırılma hâli. Hükümsüzlük.

meftunane

  • Meftuncasına, kendinden geçmiş olarak, tutkuncasına. Şaşarak, hayrancasına.

megak

  • Mezar, kabir, çukur.

meger

  • Meğer, halbuki, ancak, oysa ki, şu kadar ki. (Farsça)

mehasin-i medeniyet / mehâsin-i medeniyet

  • Medeniyetin güzellikleri, iyilikleri.

mehasin-i meşrutiyet / mehâsin-i meşrutiyet

  • Meşrutiyet sisteminin ortaya çıkardığı güzel neticeler.

mehatt

  • Menzil, konak.

mehdi-misal

  • Mehdiye benzer surette. Mehdi gibi hidayete vesile olan.

mehdimisal / mehdîmisâl

  • Mehdî gibi.

mehr / مهر

  • Mehir, erkeğin kadına verdiği evlenme bedeli.
  • Mehir. (Arapça)

mehr-i misl

  • Mehir söylenmeden veya mehir vermemek şartı ile yapılan bir nikahtan sonra, kadının, baba tarafından akrabâsının kadınlarına bakılarak bunlara verilen mehir kadar verilmesi kararlaştırılan altın, gümüş, mal veya herhangi bir menfeat.

mehtab / mehtâb / مهتاب

  • Mehtap, ay ışığı.
  • Mehtap, ay ışığı. (Farsça)

mekani / mekânî

  • Mekânla ilgili.

mekatib / mekâtîb / مكاتيب

  • Mektuplar. (Arapça)

mekkari / mekkârî

  • Mekkârlık, hile, düzen. Hilekârlık.

mekki / mekkî

  • Mekke'de inen.
  • Mekke ile ilgili, Mekkeli, Mekke'de nazil olmuş âyetler veya sûreler.

mekkiye

  • Mekke'de inen.

mekkiye ayetler / mekkiye âyetler

  • Mekke'de inen âyetler.

mekkiye sureler / mekkiye sûreler

  • Mekke'de inen sûreler.

mekkiye sureleri / mekkiye sûreleri

  • Mekke'de inen sûreler.

mekremet-güster

  • Merhamet dağıtan, merhamet yayan.

mekteb

  • Mektep, okul.

mektub / mektûb

  • Mektup, yazılan.

mektubat / mektûbât / mektûbat / مكتوبات

  • Mektuplar.
  • Mektuplar. (Arapça)

mel'anet-piş

  • Mel'unluktan başka işi olmayan. İşi gücü mel'unluktan ibaret olan. (Farsça)

melaik / melâik / ملائك

  • Melekler.
  • Melekler.
  • Melekler. (Arapça)

melaik-i medaris / melâik-i medâris

  • Medreselerin melekleri, yüksek dinî eğitim kurumlarındaki meleklere benzeyen talebeler.

melaike / melâike / ملائكه / مَلَائِكَه

  • Melekler.
  • Melekler.
  • Melekler.
  • Melekler.
  • Melekler.) (Arapça)
  • Melekler.

melaike itikadı / melâike itikadı

  • Meleklere iman, inanma.

melaike tasdiki / melâike tasdiki

  • Meleklerin varlığının tasdiki, inanılması, kabulü.

melaike-misal / melâike-misal

  • Melekler gibi.

melanet / ملعنت

  • Melunluk. (Arapça)

melek-sima / melek-simâ

  • Melek yüzlü.

melek-zad

  • Melekten olmuş gibi, çok güzel.

melekat / melekât

  • Melekeler; tekrarla yapılan iş veya tecrübelerden sonra elde edilen bilgi ve beceriler.
  • Melekeler.

meleki / melekî

  • Melek gibi, meleğe ait.
  • Melekle ilgili, melek gibi.

melekiyet / مَلَكِيَتْ

  • Meleklik.
  • Meleklik.
  • Meleklik.

meleksima / meleksimâ / meleksîmâ / ملك سيما

  • Melek yüzlü.
  • Melek yüzlü güzel. (Arapça)

melekut / melekût

  • Melekler âlemi, varlıkların ilâhî isimlere bakan iç yüzü.

melekuti / melekûtî

  • Melekutla ilgili.

melekutiyan / melekutiyân

  • Melekut âleminden olanlar.

melekutiyet / melekûtîyet

  • Melekutluk.

melunane / melûnâne

  • Melunca.

melzum

  • Mevcud bir şeyle birbirinden ayrılmayan. Mevcud bir şeyle beraber bulunması lâzım gelen. Lüzumlu olmuş olan. Lüzumlu kılınmış.

memalik / memâlik

  • Memleketler.

memil / memîl

  • Meyletme, bir yana eğilme, temâyül etme.

memnu / memnû

  • Men edilmiş, yasaklanmış.

memnunane / memnunâne / memnûnâne

  • Memnun bir şekilde.
  • Memnunca.

memnuniyet / memnûniyet / ممنونيت

  • Memnunluk.
  • Memnunluk. (Arapça)

memnuniyyet

  • Mesrur oluş. Şâdlık. Mesruriyet.

memsun

  • Mesâne hastalığına tutulmuş kimse.

memurin / memurîn

  • Memurlar, görevliler.

mêmurin / mêmûrîn

  • Memurlar.

memurin / memurîn / مأمورین

  • Memurlar, görevliler. (Arapça)

mêmuriyet / mêmûriyet

  • Memurluk.

memuriyet / memûriyet / مأموریت

  • Memurluk. (Arapça)

memut

  • Meyyit. Ölmüş.

men'ut

  • Medhedilmiş. İyiliği, güzelliği söylenilmiş olan.

menafi / menâfî

  • Menfaatler.

menafi' / menâfi' / منافع

  • Menfaatler, çıkarlar, yararlar. (Arapça)

menahic / menâhic

  • Metodlar.

menakıb / menâkıb / مناقب

  • Menkıbeler, övünülecek vasıflar.
  • Menkıbeler. Velîlerin, Allahü teâlânın sevgili kullarının güzel iş, hareket, söz ve kerâmetlerini konu edinen hikâye ve hâtıralar, bu hususta yazılmış kitapları. Menkabenin çokluk şeklidir.
  • Menkıbeler, övgüye değer özellikler. (Arapça)

menazil

  • Menziller; yerler, mekânlar.

menbic

  • Mevzi ismi. (Oraya nisbetle "menbicâni" derler.)

mendubiyet / mendûbiyet

  • Mendupluk.

mendud

  • Meyvesi aşağıdan yukarıya yığılı, istifli.

menemen hadisesi / menemen hâdisesi

  • Menemen Olayı.

menfaatdar / menfaatdâr

  • Menfaat ve fayda gören. (Farsça)

menfaatperest / مَنْفَعَتْپَرَسْتْ

  • Menfaatına çok düşkün.
  • Menfaatine düşkün.

menfaattar

  • Menfaatli.

menkabe

  • Meşhur kimselerin ahvâline dair hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkıbe.

menkıbe

  • Meşhur kimselerin hallerine dair hayat hikâyesi; kıssa.

mensubin / mensubîn / mensûbîn / منصوبين

  • Mensup olanlar, bağlı olanlar.
  • Mensuplar. (Arapça)

mensubiyet / منصوبيت

  • Mensup olmak, bağlı ve ait olmak.
  • Mensup olma, bağlı olma. (Arapça)

mensubiyyet

  • Mensubluluk, ilgili, bağlı oluş. Alâkalı bulunuş.

menuat

  • Men'etmeler. Yasaklar.

mer'iyyet

  • Mer'î oluş. Makbul olma. Muteber olma. Hükmü geçer olma.

merak aver / merak âver

  • Meraklı, merak uyandıran.

merak-aver / merak-âver

  • Merak verici. Merak veren.
  • Merak verici, düşündürücü.

merakaver / merakâver

  • Merak uyandıran.
  • Merak verici. Düşündürücü. Meraklandırcı. (Farsça)
  • Merak verici.

merakiz / merâkiz / مراكز

  • Merkezler. Karargâhlar. Karar yerleri.
  • Merkezler.
  • Merkezler. (Arapça)

meratib / merâtib / مراتب

  • Mertebeler. Basamaklar. Kademeler. Dereceler.
  • Mertebeler, dereceler.
  • Mertebeler.
  • Mertebeler.

meratip / merâtip

  • Mertebeler.

merbutan

  • Merbut olarak. Bağlanmış ve ekli olarak.

mercan / mercân / مرجان

  • Mercan. (Arapça)

mercane

  • Mercan tanesi.

merd

  • Mert, sözünün eri.

merdane / merdâne / مَرْدَانَه

  • Mert kişiye yakışır şekilde.
  • Mertçe.
  • Merdce.

merdbaz

  • Merd olmayan. Nâmerd. Sözünde durmayan. Orospu. (Farsça)

merdekuş

  • Merzencüş otu.

merdiven / نردبان

  • Merdiven. (Farsça)

merdudiyet

  • Merdudluk. Kovulmuşluk, geri çevrilmişlik.

merhale

  • Menzil, konak. İki konak arası. Bir kimsenin bir günde yürüdüğü yol.

merhametbahş

  • Merhamet eden. Merhametli. (Farsça)

merhameten / مَرْحَمَتاً

  • Merhamet ederek.
  • Merhamet ederek.
  • Merhamet ederek.

merhametgüster

  • Merhametli, merhamet edip acıyan. (Farsça)

merhametkar / merhametkâr

  • Merhametli, şefkatli.
  • Merhametli.

merhametkarane / merhametkârâne

  • Merhamet edercesine.
  • Merhametli bir şekilde.

merhametpenah

  • Merhametli. (Farsça)

merhametperver

  • Merhametli, esirgeyici, acıyan. (Farsça)

merhametperveri / merhametperverî

  • Merhametlilik, esirgeyicilik. (Farsça)

merhametşiari / merhametşiarî

  • Merhametlilik, merhametli oluş. (Farsça)

merhemsay / merhemsây

  • Merhem süren. Çare ve deva bulan. (Farsça)

merkad / مرقد

  • Mezar. (Arapça)

merkezi / merkezî

  • Merkezde olan.
  • Merkezde bulunan.

merkeziyet / مَرْكَزِيَتْ

  • Merkezlik.
  • Merkezlik.
  • Merkez olma.

mersin

  • Mersin ağacı.

merve

  • Mekke-i Mükerreme'de bir tepenin adı olup hacılar, Merve ile Safâ arasında yedi def'a gidip gelirler. Bu, haccın rükünlerindendir. Bu gidip gelmeye "sa'y" denir.
  • Mekkede bir mübarek tepe.

merza'

  • Meme.

mes'ad

  • Merdiven. İp merdiven.

meş'al / مشعل

  • Meşale. (Arapça)

meş'alkeş

  • Meş'aleci. (Farsça)

meş'ar-ül-haram / meş'ar-ül-harâm

  • Mekke-i mükerremede, Arafât ile Minâ arasında bulunan Müzdelife'nin sonunda Cebel-i kuzah yakınında bir yer. Meş'ar, şiâr (alâmet) yeri demektir. Meş'ar denmesi; ibâdet yeri olması; haram diye vasıflandırılması ise, hürmeti ve kıymeti sebebiyledir.

mes'elede müctehid

  • Mezheb reîsinin bildirmediği mes'eleler için, mezhebin usûl ve kâidelerine bağlı kalarak, dînî delillerden hüküm çıkaran âlimler.

mes'udiyet

  • Mes'udluk, kutluluk, bahtiyarlık.

mes'uliyet

  • Mes'ul olma hâli. Yaptığı iş ve hareketten hesap vermeğe mecbur oluş.

mesacid / mesâcid / مساجد

  • Mescidler. Namazgâhlar. Küçük namaz yerleri.
  • Mescidler, camiler.
  • Mesçitler. (Arapça)

meşagil / meşâgil

  • Meşguliyetler ve çalışmalar.
  • Meşguliyetler. İşler. Meşgaleler.
  • Meşguliyetler.

meşağil / meşâğil

  • Meşguliyetler, uğraşlar.

meşahir / meşahîr / meşâhir

  • Meşherler. Teşhir olunan yerler.
  • Meşhurlar. Çok kimselerce tanınanlar.
  • Meşhurlar, ünlüler.
  • Meşhurlar, ünlüler.

meşahir-i enbiya / meşâhir-i enbiya

  • Meşhur nebiler, peygamberler.

meşahir-i mu'cizat / meşâhir-i mu'cizat

  • Meşhur mu'cizeler; Allah'ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü hallerin, mucizelerin meşhurları.

meşahir-i üdeba / meşahir-i üdebâ

  • Meşhur edibler.

meşai / meşaî

  • Meşşaiyyundan olan kimse.

mesail / mesâil / مسائل

  • Mes'eleler.
  • Meseleler.
  • Meseleler.
  • Meseleler. (Arapça)

meşail / meşâil / مشاعل

  • Meşaleler. (Arapça)

mesakin / mesâkin

  • Meskenler. Oturacak yerler.
  • Meskenler, evler.

meşakk

  • Meşakkatler, güçlükler.

mesalik / mesâlik

  • Meslekler, tutulan yollar.
  • Meslekler, ekoller, yollar.

mesanid / mesânîd

  • Meşhûr ve çok kıymetli hadîs kitablarından; İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'in "Müsned'i", Ebû Ya'lâ'nın "Müsned'i", Abdullah Dârimî'nin "Müsned'i" ve Ahmed Bezzâr'ın "Müsned'i"nin hepsine birden verilen isim.

meşarib / meşârib

  • Meşrebler; yollar, metodlar, hareket tarzları.
  • Meşrepler, anlayışlar, gidişatlar.

mesavi-i medeniyet / mesâvî-i medeniyet

  • Medeniyetin kötülükleri.

mesavi-i medeniyyet

  • Medeniyyetin fenalıkları, kötülükleri. (İsraf ve sefahet gibi)

mescid / مسجد

  • Mesçit. (Arapça)

mescid-i haram

  • Mekke'de içinde Kâbenin bulunduğu büyük mescid.
  • Mekke-i Mükerreme'de ve içinde Kâbe'nin bulunduğu en büyük, mukaddes ibadet yeri.

mescid-i seadet / mescid-i seâdet

  • Mescid-i Nebî.

mescid-i şerif / mescid-i şerîf

  • Mescid-i Nebevî; Peygamberimizin mescidi.
  • Mescid-i Nebî.

meşegah / meşegâh

  • Meşelik. Meşe ağaçlarının bulunduğu yer. (Farsça)
  • Meşelik.
  • Meşelik.

mesele-i melaike / mesele-i melâike

  • Melekler meselesi, konusu.

mesele-i melaike ve ruhaniyat / mesele-i melâike ve ruhaniyat

  • Melekler ve ruhanî varlıklar meselesi.

meserretefza / meserretefzâ

  • Meserret. Sevinç ve süruru arttıran. (Farsça)

meşgale

  • Meşguliyet.

meşgalesiz

  • Meşguliyetsiz.

meşguliyet

  • Meşgul olma, uğraşma.

meşhure

  • Meşhur, herkes tarafından bilinen.

meşiet

  • Meşiyyet. Dilemek. İrade. Arzu. Matlub. Murad. İstek.

meskeniyet

  • Mesken oluş. Sâkin olup durulacak yer olmak.

meslah

  • Mezbaha. Davar kesilen yer.

meşlah

  • Meşlehe. Maşlah. Altı üstü bir olan ve kol yerine yarıkları bulunan bir çeşit elbise.

meslah / مسلخ

  • Mezbaha. (Arapça)

mesnevi sahibi / mesnevî sahibi

  • Mesnevî isimli edebî eserin müellifi olan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî.

mesnevi-i şerif / mesnevî-i şerif

  • Mevlâna Celaleddin-i Rumî'nin meşhur farsça olan eserinin ismi.

mesnevihan / mesnevîhan / مثنوی خوان

  • Mesnevi okuyan. (Arapça - Farsça)

meşreb / مَشْرَبْ

  • Meşrep, gidişat.
  • Meslek, yol.

meşreben

  • Meşrepçe, metot olarak.

meşruiyet

  • Meşruluk, meşru olma, kanuna, şeriata uygun olma.

meşruiyyet

  • Meşruluk. Meşru' olma. Kanuna, şeriata uygun bulunma. Yasak olmayış.

mesrur

  • Memnun, sevinçli, meramına ermiş.

meşrutiyetperver / meşrûtiyetperver

  • Meşrutiyet taraftarı, meşrutiyetsever.
  • Meşrutiyeti seven.

meşşaiyyun

  • Meşşâiler. Derslerini gezerek veren, peygamberlere uymayarak yalnız akıl ve fikir ile hakikatı bulmaya çalışan ehl-i dalâlet. Dinsizlik yolunu açanlar, sadece akla itimad eden ve vahye tâbi olmayan imânsızlar.

mesudane / mesûdâne / مسعودانه

  • Mesutça, bahtiyarlıkla. (Arapça - Farsça)

mesudiyet / mesûdiyet

  • Mesutluk.

meşuş

  • Mendil.

metbuiyet / metbûiyet

  • Metbuluk.

metin / metîn

  • Metanetli, dayanıklı.

metinane / metinâne

  • Metanetle, sağlamlıkla. (Farsça)

metremik'ab / مترو مكعب

  • Metreküp. (Arapça)

mevahib

  • Mevhibeler. İhsanlar, bahşişler.

mevaki

  • Mevkiler, yerler, konumlar.

mevaki'

  • Mevkiler. Duracak yerler.

mevalid / mevâlid

  • Mevcudlar. Doğmuşlar. Vücud bulmuşlar. Mevludlar.
  • Mevlidler, doğmalar.

mevasik

  • Mevsuk şeyler. Misaklar. Ahd ü peymanlar. Yeminler. Sözleşmeler.

mevasim / mevâsim

  • Mevsimler.

mevbed

  • Mecusiler reisinin ulusu.

mevcud / mevcûd

  • Mevcut, var olan.

mevcudiyet

  • Mevcudluk, varlık, mevcud ve var olma.

mevhumat / mevhumât

  • Mevhumlar. Asılsız olduğu hâlde zihinde meydana gelen şeyler.

mevkufen

  • Mevkuf olarak.

mevlana / mevlânâ

  • Mesnevî adlı kitabın da yazarı olan ünlü velî ve şair.

mevlevi / mevlevî

  • Mevlevîlik tarikatına mensup kimse.
  • Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerinin tarikatından olan müslüman.
  • Mevlânanın tarikatından olan.

mevlevi-misal / mevlevî-misâl

  • Mevlevîlik tarîkatına mensup olan ve Allah aşkıyla kendi etraflarında dönenler gibi.

mevlevi-vari / mevlevi-vâri / mevlevî-vâri

  • Mevlevî tarikatı mensuplarının cezbe halinde, Allah aşkıyla kendinden geçerek dönmeleri gibi.
  • Mevlevîlik tarikatına mensup kimselerin döndüğü gibi.

mevleviler / mevlevîler

  • Mevlevî tarikatına bağlı olanlar.

mevlevivari / mevlevîvâri

  • Mevlânâ'nın dönerek zikreden müridleri gibi; Mevlevîler gibi dönerek.

mevlid-han / mevlid-hân

  • Mevlid okuyan.

meyadin / meyâdin

  • Meydanlar.

meydan-ı medeniyet

  • Medeniyet meydanı; uygarlık alanı.

meydan-ı zuhur / meydân-ı zuhûr / مَيْدَانِ ظُهُورْ

  • Meydana çıkma.

meykede / ميكده

  • Meyhane. (Farsça)

meyl-i merhamet

  • Merhamet etme isteği, eğilimi.

meyl-i tahaddi / meyl-i tahaddî

  • Meydan okuma meyli. Üstünlüğünü göstermek fikri.

meyvedar / meyvedâr / ميوه دار / مَيْوَه دَارْ

  • Meyve veren.
  • Meyveli.
  • Meşveli. (Farsça)
  • Meyveli.

meyvefüruş

  • Meyve satan, yemiş satan. Manav. (Farsça)

meyyal / meyyâl

  • Meyilli, eğilimli.
  • Meyilli, istekli.

mezabih

  • Mezbahalar. Hayvan kesilen yerler.

mezad / mezâd

  • Mezat, artırmalı satış.

mezahib / mezâhib / مذاهب

  • Mezhebler. İslâm itikadı ve amel hususunda esas ittihaz olunan yollar.
  • Mezhepler, tutulan yollar.
  • Mezhepler, tutulan yollar.
  • Mezhepler.
  • Mezhepler. (Arapça)

mezargah / mezargâh / مزارگاه

  • Mezar yeri. (Arapça - Farsça)

mezaristan / mezâristân

  • Mezarlık. (Farsça)
  • Mezarlık.
  • Mezarlık, ölüler ülkesi.

mezaristan ehli

  • Mezardakiler.

mezaya / mezâyâ / مزایا

  • Meziyyetler. İyilikler. Hasletler.
  • Meziyetler, üstün özellikler.
  • Meziyetler.
  • Meziyetler, üstünlükler. (Arapça)

mezhebde müctehid

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delîllerden (kaynaklardan) yeni hükümler çıkarabilen İslâm âlimi. Buna müctehid-i mukayyed ve müctehid-i müntesib de denir.

mezheben

  • Mezhep olarak.

meziyat / meziyât

  • Meziyetler, güzel özellikler.

meziyy

  • Mezi, idrardan önce gelen beyazımsı sıvı.

meziyyat / meziyyât / مزیات

  • Meziyetler, üstün nitelikler ve özellikler.
  • Meziyetler.
  • Meziyetler, üstünlükler. (Arapça)

mi'raç / mi'râç / مِعْرَاجْ

  • Merdiven.

midhat

  • Medhetme, övme.

mihanikiyyet / mihânikiyyet

  • Mekaniklik.

mihrab / mihrâb

  • Mescid, câmi vb. ibâdet yerlerinin kıble tarafında imâmın namaz kıldığı yer.

mihrban

  • Merhamet ve şefkat sahibi. Muhabbetli, sevimli, yumuşak huylu ve güleryüzlü. (Farsça)

mikron

  • Metrenin milyonda biri. Milimetrenin binde biri. (Fransızca)

milel-i mütemeddine

  • Medenileşmiş milletler.
  • Medenileşmiş milletler.

mimha

  • Meni silmeye mahsus bez parçası.

mina / minâ

  • Mekke-i mükerremenin doğusundaki dağların eteğinden Arafât'a giden yol üzerinde bulunan yer. Hac ibâdeti esnâsında kurban kesmek ve cemre (şeytan) taşlamak için buraya gidilir. İbrâhim aleyhisselâm, kurban etmek için, oğlu İsmâil'i buraya götürmüştü.

minu-yu hak / minu-yu hâk

  • Mezar, kabir.

mirac / mîrâc

  • Merdiven.

miraciye / mîrâciye

  • Mevlidin mîraçla ilgili bölümü.

mirkat

  • Merdiven. Basamak. Derece.
  • Mertebe, derece.

mıs'ad

  • Merdiven. Yükseğe çıkmakta kullanılan âlet. Asansör.

mişin / mîşîn / ميشين

  • Meşin. (Farsça)
  • Meşin. (Farsça)

mive

  • Meyve kelimesinin aslıdır.

mivedar / mîvedar / ميوه دار

  • Meyvalı. (Farsça)

mu'cizat-ı katıa

  • Meydana gelişi kesin olan mu'cizeler.

mu'cize-i mutlaka

  • Meydana geldiğinde şüphe duyulmayan mu'cize.

mübareze / mübâreze / مُبَارَزَه

  • Meydana çıkma.

mücc

  • Mercimek.

mucib-i merak

  • Merakta bırakan.

müctehid fil-mes'ele

  • Mezheb reîsinin (imâmının) bildirmediği mes'eleler için mezhebin usûl ve kâidelerine göre hüküm çıkaran İslâm âlimi.

müctehid fil-mezheb

  • Mezhebde müctehid; mezheb reisinin (imâmının) koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dört delîlden (Kitâb, yâni Kur'ân-ı kerîm, sünnet, icmâ', kıyâs,hüküm çıkaran İslâm âlimi. Buna, müctehid-i mukayyed ve müctehid-i müntesib de den ir.

müctehid-i mukayyed

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, delîllerden yeni hükümler çıkaran İslâm âlimi. Mukayyed müctehid.

müctehid-i müntesib

  • Mezheb reîsinin (imâmının) koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, edille-i şer'iyyeden (dört ana delîlden) hüküm çıkaran İslâm âlimi. Buna, müctehid fil-mezheb (mezhebde müctehid) de denir.

mücterin / mücterîn

  • Mesleğinde mâhir ve tecrübeli olan.

müdahin / müdâhin

  • Menfaat için yüze gülen, yağcılık ve dalkavukluk yapan; dalkavuk.

müddet-i mesai / müddet-i mesâi

  • Mesâi, çalışma süresi.

müderris

  • Medreselerde ders veren öğretim üyesi, profesör.

müferrec

  • Meydanı olan. Geniş.

muhacirin / muhâcirîn

  • Medineye göç eden sahabeler.

muhacirin-i evvelin / muhacirin-i evvelîn

  • Mekke'den ilk hicret eden müslümanlar.

muhaddis-i meşhur

  • Meşhur hadisçi; hadis ilmini bilen, çok sayıda hadis ezberleyen, yazan veya aktaran meşhur hadis âlimi.

muhakkikin-i sofiye / muhakkikîn-i sofiye

  • Meseleleri delilleriyle araştırıp bilen tasavvuf erbabı kimseler.

muhallasa

  • Mevruz otu denilen bir nevi ot.

muhammed

  • Methedilmiş, övülmüş.

muharede

  • Men'etmek, engel olmak.

muharrib-i medeniyet

  • Medeniyeti yok eden, yıkan.

mükadebe / mükâdebe

  • Meşakkat çekme, bir işten zorluk görme.

mükadere / mükâdere

  • Men'etmek, engel olmak. Reddetmek, kabul etmemek.

mükafat-ı hazıra / mükâfat-ı hâzıra

  • Mevcut olan mükâfat, şu anki mükâfat.

mukayyed müctehid

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delillerden (kaynaklardan) yeni hüküm çıkaran İslâm âlimi. Müctehid fil mezheb de denir.

mükellefiyet

  • Mecburiyyet. Bir işi yapmağa vazifeli oluş. Bir işi terk edememek hâli. Mükellef oluş.

mülce'

  • Mecbur olan kişi.

müluk / mülûk / ملوک

  • Melikler, hükümdarlar.
  • Melikler, hükümdarlar.
  • Melikler, hükümdarlar.
  • Melikler. (Arapça)

mümahale

  • Mekir ve hile etme, aldatma.

mümal

  • Meyl etmek, yönelmek.

mümill

  • Melâl veren, usandıran, bıktıran.

münacat-ı meşhure / münâcât-ı meşhure

  • Meşhur münâcât, dua.

münasebat-ı meşhure / münâsebât-ı meşhûre

  • Meşhur ilgiler, bağlar.

münif / münîf

  • Meşhur, âli, yüksek, büyük, ulu, bülend.
  • Meşhur, yüce, büyük.

müntesib / منتسب

  • Mensup, intisab etmiş. (Arapça)

müraselat / müraselât / مراسلات

  • Mektuplaşmalar. Resmi mektuplar.
  • Mektuplaşmalar. (Arapça)

mürasele / mürâsele / مراسله

  • Mektuplaşma, haberleşme.
  • Mektuplaşma. (Arapça)

murd

  • Mersin ağacı. (Farsça)

mürg

  • Merg. Kuş. (Farsça)

mürsil-i mektub

  • Mektub gönderen.

mürüvvet / مُرُوَّتْ

  • Mertlik, insanlık.

müs'id

  • Mes'ud eden, bahtiyar eden.

müşagare

  • Mehir alıp vermemek için, iki kişi birbirlerinin yakınlarından birer kadınla evlenme.

müsemma-i meşrutiyet / müsemmâ-i meşrutiyet

  • Meşrutiyetle isimlendirilen yönetim, devlet.

müsemma-yı meşrutiyet / müsemmâ-yı meşrutiyet

  • Meşrutiyet diye isimlendirilen.
  • Meşrutiyetin "meşrutiyet" olarak isimlendirilmesi, mânâsı, özü, gerçeği.

müsmir / مُثْمِرْ

  • Meyveli, verimli.
  • Meyveli, verimli.
  • Meyve veren, sonuç veren.

musrih

  • Medet eden, yardım eden.

müstagis

  • Medet bekleyen, yardım dileyen.

müste'reb

  • Medyum kimse.

müştehir

  • Meşhur olma, bilinme.

mütebeyyin

  • Meydana çıkan, anlaşılan. Tebeyyün eden.

mütecessis / متجسس

  • Meraklı, merak eden. (Arapça)

mütecessisane / mütecessisâne / متجسسانه

  • Merak ederek, meraklı. (Arapça - Farsça)

mütehalif-ül merkez / mütehâlif-ül merkez

  • Merkezi bir olmıyan.

mütehassıl / مُتَحَصِّلْ

  • Meydana gelen.
  • Meydana gelen.

mütemayil

  • Meyili, taraftar.

mütemeddin

  • Medeni, görgülü, terakki etmiş. Şehirleşmiş olan. Bedeviliği, göçebeliği bırakıp medenileşmiş olan.
  • Medenileşmiş, şehirleşmiş.
  • Medenileşmiş.

mütemehdi

  • Mehdilik iddiasında bulunan.

mütemehdiyane / mütemehdiyâne

  • Mehdilik iddiasında bulunarak, mehdilikle. (Farsça)

mütemerkiz

  • Merkezleşmiş.

mütemerkiz nokta

  • Merkezleşmiş nokta, bir araya toplandığı nokta.

müterasil

  • Mektuplaşan, haberleşen.

müteşekkil

  • Meydana gelmiş, oluşmuş.

muttali / muttalî

  • Meseleyi bilen.

müttefik-ul menfaa

  • Menfaatleri bir olan, birleşen.

müvellid

  • Meydana getiren, doğurtan.

müyul

  • Meyiller, yönelmeler.
  • Meyiller, eğilimler.
  • Meyiller, yönelmeler.

müyulat / müyulât / müyûlât

  • Meyiller, eğilimler.
  • Meyiller, eğilimler, istekler.

müyülat / müyülât

  • Meyiller, eğilimler.

müzdelife

  • Mekke'de Arafat ile Mina arasında bulunan mukaddes bir yer.
  • Mekke-i mükerremede Minâ ile Arafât arasında bulunan, Âdem aleyhisselâmla hazret-i Havvâ'nın yeryüzünde ilk buluştukları yer.

muzi' / muzî'

  • Meydana çıkaran, açığa vuran.

muzmir

  • Meydana çıkarmayan. İçinde saklayan. İzmar eden. Gizli tutan.

muztar

  • Mecbur, çaresiz.

müzz

  • Meyhoş, ekşimtrak.

na-mes'ud

  • Mes'ud ve mübârek olmayan. Uğursuz. (Farsça)

naf-ı alem / nâf-ı âlem

  • Mekke-i Mükerreme.

nafile / nâfile / نَافِلَه

  • Mecburiyet altında olmayarak yapılan ibadet.

naib-i fail / naib-i fâil

  • Meçhul fiilin mevzuu olan kelime ki, harekesi merfu olur. (Küsirel kalemü: "Kalem kırıldı" cümlesinde " kalem", "Naib-i fâil" olmuş ve fâilin yerine geçmiştir.)

nakd-i mevcud

  • Mevcud olan para, elde bulunan para.

name / nâme

  • Mektub. Risale. Kitap. (Farsça)
  • Mektup.

name-res

  • Mektup ulaştıran, mektup eriştiren. (Farsça)

nameber

  • Mektup götüren, nameâver. (Farsça)

namert / nâmert

  • Mert olmayan, alçak.

namertlik / nâmertlik

  • Mertçe davranmamak.

nar-ı merkeziye

  • Merkezdeki ateş, sıcaklık.

naşi / nâşi

  • Meydana gelen, ortaya çıkan.

naşitat

  • Meleklerden bir tâife.

nazar-ı merhamet

  • Merhametli bakış.

nazar-ı rıza

  • Memnuniyet dolu bakış.

neayim

  • Menazil-i kamerden dört nurlu yıldızın adı.

nebagat

  • Meydana çıkma.

nebbaş

  • Mezar soyucu, kefen soyucu.

nebiyyü'l-haram

  • Mescid-i Haram Peygamberi, Hz. Muhammed'in (a.s.m.) isimlerinden biri.

nebiyyü-l haram

  • Mescid-i Haram Nebisi meâlinde. Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi.

nech

  • Men' ve reddetmek.

nedh

  • Men'etmek, engel olmak.

nehy-i gayr-i iktizai / nehy-i gayr-i iktizâî

  • Mekruhlar.

nerbdan

  • Merdiven. (Neverdi bâm'dan alınmıştır. Neverd; kıvrım, büküm; neverdiden; tayyetmek, dürmek; bam, ban; tavan mânalarına gelirler. Üst kata merdivenle çıkıldığından, neverdibâm yerine hafifletilmişi olan nerdbân denilmiştir.) (Farsça)

neş'et

  • Meydana gelme, doğma.

neş'et etmek

  • Meydana gelmek, kaynaklanmak.

neşêt

  • Meydana gelme, çıkma.

neşide / neşîde / نَشِيدَه

  • Meşhur beyit.

nesim / nesîm / نسيم

  • Meltem, esinti. (Farsça)

nev-i melaike / nev-i melâike

  • Melek türü.

nevahi-i mekke / nevâhî-i mekke

  • Mekke civarı. Mekke'nin yakınları, nahiyeleri.
  • Mekke civarları, tarafları, bölgeleri.

nevbeti / nevbetî

  • Mehter başı. (Farsça)

nevruz günü / nevrûz günü

  • Mecûsîlerin (ateşe tapanların) Martın yirmi birinde kutladıkları mecûsî bayramı.

nezafet-i medeniye

  • Medenî temizlik.

nezāfet-i medeniye / نَظَافَتِ مَدَنِيَه

  • Medeniyete âid temizlik.

nezel

  • Menzil, mekân.

nezil

  • Menzil, mekân.

nifa'

  • Menfaat, fayda.

nikah / nikâh

  • Meşru evlenme.

nimet-i meşrutiyet

  • Meşrutiyet nimeti.

nısfunnehar / nısfunnehâr / نصف النهار

  • Meridyen. (Arapça)

nokta-i medeniyet

  • Medeniyet noktası, meselesi.

nokta-i merkeziye

  • Merkez nokta.

nuhbe-i amal / nuhbe-i âmâl

  • Mefkure, ideal. Emellerin en sonu.

nutfe / نُطْفَه

  • Meni.
  • Meni.

paye / pâye

  • Mertebe, rütbe.

pehle

  • Mezar sandukalarının yan taşlarına verilen ad. (Farsça)

peyda / peydâ

  • Mevcud, var olan, açık, âşikâr, meydanda olan. (Farsça)
  • Meydana gelme, ortaya çıkma.

peyda olan / peydâ olan

  • Meydana gelen.

pistan / پستان

  • Meme. (Farsça)
  • Meme. (Farsça)

pürmerak

  • Merak dolu.
  • Merakla dolu, pek meraklı.

rabb-i rahim / rabb-i rahîm / رَبِّ رَح۪يمْ

  • Merhametle terbiye edici olan (Allah).

ragn

  • Meyletmek, yönelmek, eğilmek.

rahim / rahîm / رَح۪يمْ

  • Merhametli, acıyan.
  • Merhamet eden Allah.

rahimane / rahîmâne

  • Merhametli bir şekilde.

rahimiyet / rahîmiyet

  • Merhamet edicilik.

rahm ü şefkat

  • Merhamet ve şefkat etmek.

rahman / رحمان

  • Merhametli Tanrı. (Arapça)

rahmetfeşan / rahmetfeşân

  • Merhamet saçan.

raif / râif

  • Merhametli, re'fetli.
  • Merhametli.

rakıde

  • Mertek adı verilen uzun ince ağaç.

rakmiyyat

  • Medine yakınında bir yere nisbet edilen oklar.

razı / râzı

  • Memnûn, hoşnûd olan.

re'fet / رَأْفَتْ

  • Merhamet, şefkat.
  • Merhamet.

re'fetkarane / re'fetkârane / re'fetkârâne / رَأْفَتْكَارَانَه

  • Merhametli bir şekilde, çok acıyarak.
  • Merhamet ederek.

refet

  • Merhamet, acıma.

refetkarane / refetkârane

  • Merhamet edercesine.

rekn

  • Meyletmek, yönelmek, eğilmek.

rend

  • Mersin ve defne ağaçları.

reşehat-ı meziyat / reşehât-ı meziyât

  • Meziyetlerin, güzel özelliklerin dışa yansımaları.

reşhalar

  • Mesnevî-i Nuriye isimli eserde yer alan bir bölüm.

rıdvan

  • Memnunluk.

risale / risâle

  • Mektûb; bir mes'eleye, bir ilme ve fenne dâir yazılan müstakil küçük kitâb.

rıza / rızâ

  • Memnunluk, hoşnutluk.

ru-nümun

  • Meydana çıkan, yüz gösterici. (Farsça)

rubb

  • Meyva suyu.

ruh-u meşrutiyet

  • Meşrutiyetin ruhu, özü.

ruham / رخام

  • Mermer.
  • Mermer. (Arapça)

ruhami / ruhamî

  • Mermerden yapılmış. Mermerle ilgili.

saadet / saâdet

  • Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.

sabn

  • Men'etmek, engel olmak.

sadukat

  • Mehir. Evlenirken erkeğin kadına vereceği para.

safa / safâ

  • Mekke'de bir tepe adı. Sa'yin başlangıç noktası.

safa ile merve

  • Mekke-i Mükerreme'de iki tepenin adları. Sa'yin iki ucu.

safih

  • Men eden, engel olan.

sagg

  • Meyletmek, yönelmek, eğilmek.

saha

  • Meydan, yer, avlu, geniş yer.

şahap

  • Meteor, göktaşı.

sahib-i medine-i münevvere

  • Medine-i Münevvere'nin sahibi, efendisi; Hz. Peygamber efendimiz (a.s.m.).

salhane / salhâne

  • Mezbaha.

santrifüj

  • Merkezkaç kuvveti.

saray-ı meşhure

  • Meşhur saray.

şaşaa-i medeni / şâşaa-i medenî

  • Medeniyetin şâşaası, gösterişi.

sayyihani / sayyihanî

  • Medine hurmalarından bir cins.

şe'n-i merhamet

  • Merhametin gereği.

sebeb-i azil

  • Memurluktan çıkarılma sebebi.

sebeb-i husul / sebeb-i husûl / سَبَبِ حُصُولْ

  • Meydana gelme sebebi.
  • Meydana gelme sebebi.

sebeb-i mes'uliyet

  • Mesuliyet sebebi.

sebeb-i mücbir

  • Mecbur eden sebep.

sebir / sebîr

  • Mekke civarında bir dağın adıdır.
  • Mekkede bir dağ.

sebuha

  • Mekke şehri.

şecaat-i akliye-i medeniyet meydanı

  • Medeniyetin aklî kahramanlık meydanı; akıl kahramanlarının meydan okuduğu medeniyet meydanı.

şecer-i meyvedar / şecer-i meyvedâr

  • Meyve veren ağaç, meyveli ağaç.

şecere-i meşhure

  • Meşhur ağaç.

şecra'

  • Meşelik.

sedaya / sedâyâ / ثدایا

  • Memeler. (Arapça)

sedy / ثدی

  • Meme.
  • Meme. (Arapça)

şefikane

  • Merhametlice, acıyarak. Acımak suretiyle. şefkat ederek. (Farsça)

şefkat / شفقت

  • Merhamet.

şefkatli

  • Merhamet eden, acıyan.

şefkatsiz

  • Merhametsiz, acımasız.

şehristan / şehristân

  • Memleket.

selasil-i resail / selâsil-i resâil

  • Mektup silsileleri, mektup zincirleri.

semahane / semâhâne / سماع خانه

  • Mevlevî dervişlerinin semâ ettikleri özel mekan. (Arapça - Farsça)

semar

  • Meyva, yemiş.

semen

  • Mebî'ye yâni satın alınan şeye karşılık verilen mal veya para.

semer

  • Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice.
  • Meyve.

semerat / semerât / ثَمَرَاتْ

  • Meyveler.
  • Meyveler, neticeler.
  • Meyveler.

semerat-ı medeniyet

  • Medeniyetin semereleri, sonuçları.

semere / ثمره / ثَمَرَه

  • Meyve.
  • Meyve, ürün.
  • Meyve.
  • Meyve.

semeredar / semeredâr

  • Meyveli, verimli.
  • Meyveli.

semeresiz

  • Meyvesiz, sonuçsuz.

sena

  • Medihle tarif. Medhetmek, övmek.

senagu / senagû

  • Medheden, öven, sena eden. (Farsça)

senahan

  • Medheden, alkışlayan, öven. (Farsça)

senaver

  • Medheden, öven. (Farsça)

şerhu'l-mevakıf / şerhu'l-mevâkıf

  • Meşhur kelâm âlimlerinden Seyyid Şerif Cürcânî'nin eseri.

şerif-i mekke

  • Mekke emiri.

sername / sernâme / سرنامه

  • Mektup, kitap vs. nin başına yazılan yazı. Önsöz. (Farsça)
  • Mektup başlığı. (Farsça)

sevda-i menfaat

  • Menfaat hevesi.

sevk-i menfaat

  • Menfaatin yöneltmesi, yönlendirmesi.

sey'

  • Meme başında olan süt.

şeyda / şeydâ / شيدا

  • Mecnun. (Farsça)

seyyah-ı meşhur / seyyâh-ı meşhur

  • Meşhur gezgin.

seyyiat-ı medeniyet

  • Medeniyetin kötülükleri.

şiar-ı medeniyet

  • Medeniyet alâmeti, sembolü.

sıfat-ı meşhure / sıfât-ı meşhure

  • Meşhur sıfatlar, özellikler.

sikke-i merhamet

  • Merhamet mührü.

silsile-i hadisat / silsile-i hâdisât

  • Meydana gelen olaylar zinciri.

silsile-name

  • Meşhur ve mühim kimselerin soyunu, silsilesini gösteren cetvel. (Farsça)

silsilename

  • Meşhur ve mühim kimselerin silsilesini, soyunu gösteren liste.

şıra

  • Meyveden sıkılan su.

sitayiş etme

  • Medhetme.

sitayiş-kar / sitayiş-kâr

  • Medheden, öven. (Farsça)

şivar

  • Meşveret etmek, konuşmak, istişâre etmek, danışmak.

siyer-i nebi

  • Mevzuu Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) hayatı, ahlâkı ve yaşayışı olan, O'nun gaye ve cihanı irşad eden mesleğinden bahseden kitap.

şöhret

  • Meşhûr olma, ün, şân, adı duyulup yayılma.

şöhretşiar

  • Meşhur, ünlü.

staj

  • Mesleki bilgisini artırmak maksadıyla başka birinin nezareti altında yapılan çalışma. (Fransızca)

şu'le

  • Mesnevî-i Nuriye isimli eserde yer alan bir bölüm.

şuayb aleyhisselam / şuayb aleyhisselâm

  • Medyen ve Eyke ahâlisine gönderilen peygamber. İbrâhim aleyhisselâmın, dînini insanlara tebliğ etti. İbrâhim aleyhisselâmın veya Sâlih aleyhisselâmın neslinden olduğu rivâyet edilir. İsminin Arabça Şuayb, Süryânicede Yesrûb olduğu bildirilmiştir. Mûsâ aleyhisselâmın kayınpederidir.

sudud

  • Men'etmek, engel olmak.

sugv

  • Meyletmek, yönelmek, eğilme.

sükut-u mesti / sükût-u mestî

  • Mest olup susmak.

süllem / سلم

  • Merdiven. (Arapça)

sülüs-ü mektubat

  • Mektubat'ın üçte biri.

sure-i mekkiye / sûre-i mekkiye

  • Mekke döneminde nâzil olan, inen sûre.

suret-i teşekkül

  • Meydana gelen şekil, görüntü.

suretpezir

  • Meydana çıkan, hâsıl olan, şekillenen. (Farsça)

süruş / sürûş / سروش

  • Melek. (Farsça)

ta'liye-i name

  • Mektuba başlık koyma.

taaddüd-ü merkez / تَعَدُّدُ مَرْكَزْ

  • Merkezin çokluğu.
  • Merkezin birden fazla olması.

taattuf

  • Merhamet etme, esirgeme.

taayyün

  • Meydana çıkmak, âşikâr olmak, belli başlı ve itibarlı görünen insanlardan olmak.

taayyünat

  • Meydana çıkmalar. Belli olmalar. Belli başlı adam sırasına geçmeler.

tabakat-ı meşhure / tabakât-ı meşhure

  • Meşhur, bilinen sınıflar.

tabakat-ı meşhure-i sahabe

  • Meşhur sahabilerin kendi aralarındaki farklı dereceleri.

tagvis

  • Medet istemek, yardım istemek.

tahacüz

  • Men'edişmek, karşılıklı engel olmak.

tahaddi / tahaddî

  • Meydan okuma.
  • Meydan okuma.
  • Meydan okuma.

tahaddi vakti / tahaddî vakti

  • Meydan okuma ve ihtiyaç vakti (inanmayanlara peygamberliğin ispatı, inananlar için imanın güçlendirilmesi vaktinde gösterilen mu'cizeler).

tahassul etme

  • Meydana gelme, ortaya çıkma, elde edilme.

tahfe

  • Mekân, mevzi.

tahmidname / tahmidnâme

  • Medih ve şükür yazısı.

tahrib-i medeniyet / tahrîb-i medeniyet / تَخْرِيبِ مَدَنِيَتْ

  • Medeniyetin tahribi, yıkımı.
  • Medeniyetin sebeb olduğu yıkım.

talak suresi / talâk suresi

  • Medenîdir. Nisâ Suresi de denir. Kur'an-ı Kerim'in 4. Suresidir.

tarih-i mektup

  • Mektup tarihi.

tarik-i gayr-ı meşru

  • Meşru ve kanunî olmayan yol.

tarz-ı medeniyet

  • Medeniyet şekli.

tarz-ı teşkilat / tarz-ı teşkilât

  • Meydana geliş tarzı.

tasallut-u medeniyet

  • Medeniyetin musallat olması, hâkimiyeti.

tavaf-ı kudum / tavâf-ı kudûm

  • Mekke-i mükerremeye varınca, yapılan ilk tavâf. Buna tahiyye, likâ (kavuşma) tavâfı da denir.

tavaf-ı nafile / tavâf-ı nâfile

  • Mekke-i mükerremede bulunanların fırsat buldukça yaptıkları tavâf.

tavus

  • Meşhur bir süslü kuşun adı.

taybe

  • Medine şehri. Yesrib. Medine-i Münevvere.

tayy-ı mekan / tayy-ı mekân

  • Mekânı atlama; Allah'ın yardımıyla uzun bir mesafeyi kısa bir zamanda aşmak, kat'etmek.

tayy-i mekan / tayy-i mekân

  • Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi.
  • Mekân ve mesafe boyutunu atlama, aşma.
  • Mekânı, mesâfeyi katetme, geçme, mesâfelerin dürülmesi. Allahü teâlânın izniyle az zamanda çok uzak yerlere gitme.

tazayyüf

  • Meyletmek, eğilmek, yönelmek.

tazmid

  • Merhemli bezi yaraya sarıp bağlama.

tebayün-i mesalik

  • Mesleklerin farklılığı.

tebdil-i memleket

  • Memleket değiştirmek.

tecanüf

  • Meyletmek, eğilmek, yönelmek.

tecelli-i merhamet / tecellî-i merhamet

  • Merhametin tecellîsi, yansıması.

tecessüskar / tecessüskâr / تجسسكار

  • Meraklı, mütecessis. (Arapça - Farsça)

tecevvüzen

  • Mecaz yoluyla.

tefekküh / تَفَكُّهْ

  • Meyve yemek.
  • Meyve.
  • Meyve yeme, meyvelenme.

tefekkühat

  • Meyve ziyafetleri.

tefekkühat-ı ilmiye

  • Meyve ziyafetleri hükmünde olan ilmin detayları, ayrıntıları.

tefhim-i meram / tefhim-i merâm

  • Merâmını anlatma.

tehaddi / tehaddî

  • Meydan okuma.
  • Meydan okumak.

tehalüf-ü meşarib / tehâlüf-ü meşârib

  • Meşreplerin, metotların birbirinden farklı oluşu.

tehannün

  • Merhametle nimetlendirme.

tehiyyet-ül-mescid

  • Mescide girince, oturmadan önce, mescidin sâhibine yâni Allahü teâlâya ta'zîm ve hürmet için kılınan iki rek'at nâfile namaz.

tekevvün / تَكَوُّنْ

  • Meydana gelme.

tekvin eden

  • Meydana getiren.

telmih

  • Metinde sözü edilmeyen bir şeye işaret etmek.

temayüc

  • Meyletmek, eğilmek, yönelmek.

temayül / temâyül / تَمَايُلْ

  • Meyletme, eğilim.
  • Meyletme.

temayülat / temâyülât

  • Meyletmeler, eğilimler.

temdih

  • Medhetmek. Çok övmek. Mübalâğa ile medih.

temeccüs

  • Mecusi olmak.

temeddün

  • Medenîleşme.
  • Medenileşme, uygarlaşma.
  • Medenileşmek. şehirlileşmek. Medeni olmak.

temehdi

  • Mehdilik dâvasında bulunma, mehdilik dâvasına kalkışma.

temekkün

  • Mekân tutma, yer kaplama.

temerküz

  • Merkezleşme.

tenbel-hane / tenbel-hâne

  • Memurları iş görmez olan dâire; fertleri tenbel olan ev. Tenbeller yuvası. (Farsça)

tendid

  • Meşhur etmek.

tenkih-ül menat

  • Menatın, yani illetin ayıklanması. Usul-ü Fıkhın kıyas bahsine ait bir ıstılahtır. Kıyasın dört rüknünden biri olan illetin, diğer benzeri hususiyetlerden ayıklanmasıdır. Şöyle ki: Şâri (Allah C.C.) bir hükmü bir sebebe bina eder. Fakat o illetle beraber hükme te'siri olmayan birçok özellikler de bu

tenkihü'l-menat

  • Menatın (illetin) ayıklanması; kıyasın dört esasından biri olan illetin, hükümle ilgisi olmayan yabancı unsurlardan ayıklanması.

tennure / tennûre / تنوره

  • Mevlevî dervişlerinin sema giysisi. (Arapça)

terahhum / تَرَحُّمْ

  • Merhamet etme, acıma. Şefkatte bulunma, esirgeyip besleme.
  • Merhamet etme.
  • Merhamet etme, acıma.

terahhumat / terahhumât

  • Merhamet etmeler.

terakkiyat-ı medeniyet / terakkiyât-ı medeniyet

  • Medenî ve teknolojik ilerlemeler.

terakkuk

  • Merhamete gelme, acıma.

terbiye-i medeniye

  • Medeniyetin verdiği eğitim.

terehhum

  • Merhamet ve şefkat etme.

terehhumat / terehhumât

  • Merhametler, şefkat ifadeleri.

teşkil

  • Meydana getirme.

teşkilat / teşkilât

  • Meydana gelme, oluşma.

teşkilce

  • Meydana gelişiyle, oluşuyla.

tesrir

  • Mesrur etme, sevindirme.

tevağğul eden

  • Meşgul olan, uğraşan.

tevhid-i medaris / tevhid-i medâris

  • Medreselerin, okulların birleştirilmesi; Osmanlı döneminde dinî ilimlerin tahsil edildiği eğitim kurumlarının bir araya getirilmesi.

tezayug

  • Meyledişmek, haktan dönmek.

ticval

  • Memleket seyredip dolaşmak, gezmek.

tiryak-ı meşrutiyet / tiryâk-ı meşrutiyet

  • Meşrutiyet ilâcı.

türbe

  • Mezar üzerine yapılan yapı. Mezar. Ölmüş büyük zâta mahsus mezar.
  • Mezar.

turfanda

  • Mevsiminden önce yetiştirilen meyve veya sebze.

ufafe

  • Memede kalan süt artığı.

ukaz

  • Mekke-i Mükerreme yakınındaki bir pazar adı.

ulema-i muhakkik / ulemâ-i muhakkik

  • Meseleleri çok ince ayrıntılarına kadar inceleyerek hüküm veren âlimler.

ulum-u medaris / ulûm-u medaris

  • Medreselerin ilimleri; Osmanlı döneminde dinî ilimlerin tahsil edildiği yüksek eğitim kurumlarında ders verilen ilimler.

ümduha

  • Medhedilmeğe sebep olan hal veya iş.

ümm-ül bilad / ümm-ül bilâd

  • Mekke-i Mükerreme.

ümm-ül kura / ümm-ül kurâ

  • Mekke-i Mükerreme.

ümmülbilad / ümmülbilâd / ام البلاد

  • Mekke. (Arapça)

ümmülkura / ümmülkurâ / ام القرا

  • Mekke. (Arapça)

umran / umrân

  • Medenilik.

ürk

  • Mekân, mevki.

üşkür

  • Mest içine dikilen astar.

usul-ü medeniyet

  • Medeniyetin usulü, yöntemi.

usul-u medeniyet / usûl-u medeniyet / اُصُولُ مَدَنِيَتْ

  • Medeniyetin yaşayış tarzı.

usuli / usûlî / اصولى

  • Metodik. (Arapça)

utarid

  • Merkür, güneşe en yakın olan gezegen.

vacib / vâcib

  • Mecburi, farza yakın hüküm.

vahdet-i mes'ele / وَحْدَتِ مَسْئَلَه

  • Meselenin birliği.

vahşi / vahşî

  • Medenî olmayan, kaba.

vaki olan

  • Meydana gelen.

vaki olmak

  • Meydana gelmek, gerçekleşmek.

vaki' / vâki' / وَاقِعْ

  • Meydana gelen.

vakıa-i meşhure

  • Meşhur, bilinen olay.

vakıa-i meşhure ve meşhude

  • Meşhur ve bilinen olay.

valacah / vâlâcâh

  • Mevkii yüce, rütbesi yüksek olan. (Farsça)

vazzah

  • Meydanda, çok açık, belli.

veçh-i merhamet

  • Merhamet yönü.

veled-i zina / veled-i zinâ

  • Meşru olmayan birleşmeden doğan çocuk, nikah dışı birleşmeden doğan çocuk.

vemye

  • Meşakkat, sıkıntı. Belâ, musibet.

verze

  • Meslek, san'at, iş. (Farsça)

vesvese-i medeniyet

  • Medeniyetin vesvesi, kuruntusu.

vücud bulan

  • Meydana gelen, varlık âlemine çıkan.

vücud-u melaike / vücud-u melâike

  • Meleklerin varlığı.

vücuda getirilen

  • Meydana getirilen.

vücuda getirilme

  • Meydana getirilme, oluşturulma.

vücuda getirme

  • Meydana getirme.

vuku / وقوع

  • Meydana gelme.

vuku bulma

  • Meydana gelme.

vuku' / vukû' / وقوع

  • Meydana gelme, cereyan etme. (Arapça)

vukū' / وُقُوعْ

  • Meydana gelme.
  • Meydana gelme.

vukū'u muayyen / وُقُوعُ مُعَيَّنْ

  • Meydana gelmesi belirlenmiş olan şey.

vukua gelen

  • Meydana gelen.

vukua gelme

  • Meydana gelme.

vukuat / vukuât

  • Meydana gelen olaylar.

vukubulma

  • Meydana gelme.

yesrib

  • Medine-i Münevvere'nin müslümanlıktan evvelki ismi.

yezdan

  • Mecusî dininde iyilik tanrısı olarak kabul edilen ilâh.

za'r

  • Meyletmek, eğilmek.

zahmhurde

  • Mecruh, yaralı. (Farsça)

zaman-ı medeniyet

  • Medeniyet zamanı.

zaman-ı meşrutiyet

  • Meşrutiyet dönemi.

zarar-ı beyyin

  • Meydanda ve âşikâr olan zarar. (Farsça)

zarf-ı mekan / zarf-ı mekân

  • Mekân gösteren kelime. ("Burada, dışarda, içerde" gibi)

zaruri / zarûrî

  • Mecburiyetle, ister istemez.

zaruriyet / zarûrîyet

  • Mecburiyet, zorda kalma.

zat-ul esmar / zât-ul esmâr

  • Meyve veren. Meyveli.

zayiga

  • Meyledici, eğilen.

ze're

  • Meşelik.

zemin-i mecazi / zemin-i mecâzî

  • Mecazî olan yer, zemin; hayâlî yer.

zerdüşt

  • Mecûsîliğin kurucusu.

zever

  • Meyl, eğrilik.

zeyd

  • Men'etmek, reddedip gidermek.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın