LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Mane ifadesini içeren 694 kelime bulundu...

hakk-ul-yakin / hakk-ul-yakîn

  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.
  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.

a'ma

  • Kör. Gözü görmeyen.
  • Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik.
  • Yağmur bulutları.

ab-ı hayat / âb-ı hayât

  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

abdal / abdâl / آبْدَالْ

  • Dünya ile ilgisini kesen mânevî makam sahibi kişi.
  • Bazı manevi işlerde vazifeli olan evliyadan bir topluluk.

abdullah

  • Allah'ın kulu.
  • Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem ba

adem

  • Yokluk, varlığın zıddı.
  • Tasavvufda sâlikin (tasavvuf yolcusunun) kendisini kaplayan mânevî hal sebebiyle kendinden geçmesi hâli.

afat-ı maneviye ve maddiye / âfât-ı mâneviye ve maddiye

  • Maddî ve mânevî âfetler, belâlar.

ağniya-i maneviye / ağniyâ-i mâneviye

  • Mânevî zenginler.

ah

  • Maddi veya mânevi bir acı hissolundukta kullanılır.
  • Nedamet, pişmanlık ve teessüf beyan eder.
  • Birine acındığına, keder ve esef edildiğine delalet eder. Meselâ : Ah! Evladım! gibi.

aktab-ı erbaa

  • Ehl-i sünnet âlimleri ve mütebahhir ve maneviyatta çok ileri zatlar tarafından şimdiye kadar dört büyük kutup olarak bilinen veliler. (Seyyid Abdulkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevi, Seyyid Ahmed-i Rufâi, Seyyid İbrahim Desuki.)

al-i ibrahim / âl-i ibrahim

  • Hz. İbrahim Peygamberin (A.S.) neslinden gelen ve onun mânevi yolunda yürüyenler. Bütün müslümanlar, Mü'minler.

ala / alâ

  • Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet eder. Bazan mecrurunun mukabiline müstâli olur. (maa) gibi müsahabet için gelir. (lâm) gibi tâlil için olur. Müc

alem-i berzah / âlem-i berzah

  • Öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi.

alem-i gayb / âlem-i gayb

  • Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.

alem-i islamın şahs-ı manevisi / âlem-i islâmın şahs-ı mânevîsi

  • Bütün İslâm âleminden meydana gelen mânevî şahıs; tüzel kişilik.

alem-i ma'na / âlem-i ma'na

  • Mâna âlemi, bazı ehline münkeşif olan âlem, mânen anlaşılan ve bilinen âlem.

alem-i mana / âlem-i mânâ

  • Mânâ âlemi; maddî gözle görünmeyen mânevî âlem; rüya ve keşif âlemi.

alem-i manevi / âlem-i mânevî

  • Mânevî âlem.

alem-i maneviyat / âlem-i mâneviyat

  • Mânevi âleme ait olan şeyler.

alem-i maneviye-i islamiye / âlem-i mâneviye-i islâmiye

  • İslâmiyetin mânevî âlemi.

amel-i salih / amel-i sâlih

  • Allah rızâsına uyan hayırlı amel. Günahlardan uzak olan iş, fiil. Maddi veya mânevi hukuk-u ibâdı ifâ etmek.

anasır-ı maneviye / anâsır-ı mâneviye

  • Mânevî unsurlar.

anasır-ı mecruha cerrahı / anâsır-ı mecrûha cerrahı

  • İnsanların mânevî açıdan yaralayan unsunları bertaraf eden mânevî doktor.

arişi / arişî

  • Manevî. Mânâ ile ilgili. (Farsça)

ariye

  • (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.

ariyet / âriyet

  • Kullanıp geri vermek üzere, emanet.

ariyeten / âriyeten / عَارِيَةً

  • İğreti olarak, emâneten mânasında kullanılır.
  • Emaneten.
  • Emanet olarak.

arş-ı manevi / arş-ı mânevî

  • Mânevî arş.

ashab-ı keşif

  • İmanın hakikatlerine ve sırlarına, mânevi terakki ile ulaşan kimseler.

ashab-ı şevk / ashâb-ı şevk

  • Mânevî zevkleri tadıp şevke gelen kişiler.

aşk-ı lahuti / aşk-ı lâhûtî

  • Cenab-ı Hakk'a olan sevgi ve muhabbet. Aşk-ı İlâhî, aşk-ı hakikî, aşk-ı mânevî gibi tâbirler Cenab-ı Vacib-ül Vücud'a dâir şiddetli muhabbet ve sevgiyi ifâde eder.

astane

  • Eşik, atebe. (Farsça)
  • Paytaht. (Farsça)
  • Mânevi büyüklerin kabri. (Farsça)
  • Büyük tekke. (Farsça)
  • Merkez. (Osmanlı İmparatorluğunun merkezi olması münasebetiyle İstanbul manasına da gelir.) (Farsça)

atmosfer

  • Dünyanın çevresini kuşatan 100 km. kalınlığında, çeşitli gazlardan meydana gelen gaz tabakası. Başka gök cisimlerini kuşatan gaz tabakalarına da atmosfer denir.
  • Bir yerdeki mânevi hava.
  • Basınç birimi. 0 derecede 76 cm. yükseklikteki bir civa sütununun 1 cm. karelik alan üzeri

avalim-i maneviye-i islamiye / avâlim-i mâneviye-i islâmiye

  • İslâmiyetin mânevî âlemleri, mânevî dünyaları.

ayet / âyet

  • Eser.
  • Kimsenin inkâr edemiyeceği açık delil. Nişân. Alâmet. İşaret.
  • Menzil, mekân.
  • Kur'ân-ı Kerim'deki her bir cümle. Mânen uyanmağa, intibâha sebeb olan hâdise. (Kur'ân-ı Kerim'de 6666 âyet vardır.)

azamet-i maneviye / azamet-i mâneviye

  • Mânevî büyüklük.

aziz / azîz

  • İzzetli. Çok izzetli. Sevgili. Çok nurlu.
  • Dost.
  • Şerif.
  • Nadir.
  • Dini dünyaya âlet etmeyen.
  • Sireti temiz.
  • Ermiş. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi.
  • Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve daima galib olan manasında Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir.

bab

  • Evlat sahibi erkek. Ata, ecdat. (Farsça)
  • Gemi halatlarının bağlandığı yer. (Farsça)
  • İnşaatta ağırlıkların bindirildiği direk. (Farsça)
  • Mânevi rehber, şeyh. (Farsça)
  • Bektaşi şeyhi. (Farsça)
  • Hayırhah ve muhterem. (Farsça)
  • Daha çok zencilerde olan bir hastalık cinsi.Aile reisi babadır. Babanın hayatt (Farsça)

batıni / batınî

  • İçe ait olan. Dış görünüşe ve zâhire dâir olmayan. Bâtına mensub ve müteallik. Dâhili ve manevi meselelere âit.
  • Tas: Bâtiniyyeden olan.

bela / belâ

  • Allahü teâlânın insanları imtihan etmek, denemek için verdiği maddî ve mânevî üzüntü, sıkıntı, musîbet, âfet.

belağat-i maneviye / belâğat-i mâneviye

  • Mânevî belâğat.

berzah

  • İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile âhiret arası.
  • Perde.
  • Sıkıntılı yer.
  • İki yer arasındaki geçit.
  • Mani'a, engel,. Ölen insanların ruhları kıyamete kadar berzah âleminde bulunurlar. Berzah büyük ve mânevi bir âlemdir. Dindar olup cennetlik olanlar, berzah âlemin

berzah alemi / berzah âlemi

  • Öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi.

beşaret ve teavün-ü gavsi / beşaret ve teavün-ü gavsî

  • Abdülkadir Geylanî'nin (k.s.) mânen yardımı ve müjdesi.

bidaa / bidâa

  • Elde edilmiş ilim, malûmat, mânevî mal.

bünye

  • Yapı; insanın maddi ve mânevî yapısı.

büyü

  • Cin gibi manevî varlıklar aracılığı ile insan veya başka varlıklar üzerinde etki meydana getirme işi. Dinimiz büyücülerin şerrinden, kötülüklerinden Allah'a sığınmamızı emreder. Müslüman büyücülük yapmaz.

cadde-i kübra-yı maneviye / cadde-i kübrâ-yı mâneviye

  • Mânevî, büyük ve geniş cadde.

cahid

  • Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden, vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. Kur'an ve İman hakikatlarının neşrinde çalışmak suretiyle mücahede eden.

cehennem-i maneviye / cehennem-i mâneviye

  • Bu dünyadayken hissedilen manevî cehennem azabı.

cem'

  • Birleştirme, bir araya getirme.
  • İkindi namazını öğle namazıyla, yatsı namazını akşam namazıyla birlikte kılma.
  • Tasavvufta bir makam. Fenâ ve sekr (mânevî sarhoşluk) makâmı da denir.

cem'iyyet

  • (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et.
  • Bir yere cem' olma.
  • Mânevi birlik teşkil eden cemaat.
  • Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla, ikiden ziyade şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir şekilde birleştirmek suretiyle bir esas nizamnameye müstenid
  • Topluluk. Kalbde hâsıl olan mânevî toparlanma, huzur, Allahü teâlâ ile berâber olma hâli.

cem-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet

  • Manevî âlemlerde en yüksek seviyeler olan kutupluk, gavslık ve ferdiyet özelliklerini üzerinde toplama; bu makamlara sahip olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî hazretleri.

cemal ve kemal-i manevi / cemâl ve kemâl-i mânevî

  • Mânevî güzellik ve mükemmellik.

cemal-i manevi / cemâl-i mânevî

  • Mânevî güzellik.

cenaze-i maneviye / cenaze-i mâneviye

  • Manevi cenaze.

cennet-i maneviye / cennet-i mâneviye

  • Mânevî cennet.

cesed-i manevi / cesed-i mânevî

  • Mânevî vücud, varlık.

cihad

  • İslâm için düşmanla yapılan maddî, manevî savaş.
  • Nefisle yapılan her türlü mücadele.

cihad-ı manevi / cihad-ı manevî / cihad-ı mânevî

  • İlim, fikir, istiğfar gibi manevi unsurlarla din düşmanlarına karşı koymak.
  • Mânevî cihad, ilmî ve mânevî mücadele.

cihad-ı maneviye / cihâd-ı mâneviye

  • İlim, fikir, dua gibi mânevî unsurlarla din düşmanlarına karşı mücadele.

cihazat

  • (Tekili: Cehâzât) (Cihâz) Cihazlar, maddî manevî âletler, lüzumlu edevat.

cihazat-ı maneviye / cihâzât-ı mâneviye

  • Mânevî âletler, cihazlar.

cismani / cismanî

  • (Cismaniye) Bedene mensub, vücutla alâkalı.
  • Mânevi ve ruhani karşılığı. Maddi ve cisimli olmak.

cudi-i islamiyet / cûdî-i islâmiyet

  • İslâmiyetin Cûdî Dağı; insanları maddî ve mânevî tufanlardan ve felâketlerden koruyan İslâm dini için bir benzetme olarak kullanılmış.

dahiye-i ilm-i esrar / dâhiye-i ilm-i esrâr

  • Mânevî sırlarla ilgili ilim alanında dehâ olan.

daire

  • Resmi hükümet makamlarından her biri.
  • Yazıhane.
  • Büyük bir idare adamının makamı.
  • Ev veya apartman katı.
  • Bir manevi te'sirin hükmü geçtiği mahal.
  • Sınır içi.
  • Büro, büyük ev, konak.
  • Çember, düz yuvarlak şekil.
  • Mat: Merkezden aynı u

dakik

  • (Ekseri mânevi mânalar için) Pek ince. Nâzik. Ufak.

deccaliyet / deccâliyet

  • Din yıkıcı deccalın ilkeleriyle hareket edenlerin oluşturduğu mânevî şahsiyet.

defter-i a'mal / defter-i a'mâl

  • İnsanların amellerinin iyilik veya, kötülüklerinin meleklerce kaydolunduğu manevî defter.

defter-i hasenat / defter-i hasenât

  • Sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî defter.

dehr / دهر

  • Dünya. (Arapça)
  • Devir, zamane. (Arapça)

delail-i enfüsiye

  • Kişinin kendi nefsinde olan deliller. Yani vücudun gerek maddi ve gerek (vicdan ve hisler gibi) mânevi yapısında olan ve imana ait hükümleri isbat eden delillerdir.

depresyon

  • Maddi veya manevi çöküntü. İç sıkıntısı. (Fransızca)

derecat-ı kurbiye

  • Yakınlık dereceleri. Allah'a manevi yakınlık mertebeleri.

derece-i şuhud

  • İmanı ve mânevi hakikatları, mânevi terakki yoluyla görmek seviyesinde olan iman mertebesi.

ders-i maneviye / ders-i mâneviye

  • Mânevî alemde alınan ders.

derviş

  • Gayet mütevazi ve kanaatkâr olan. (Farsça)
  • Kimsesiz, fakir. (Farsça)
  • Mâneviyâtla gönlü zengin olan fakir. (Farsça)
  • Mürid veya şeyh. (Farsça)

derya-yı maneviyat / deryâ-yı mâneviyat

  • Mâneviyat deryası, denizi.

dest-i manevi / dest-i mânevî

  • Mânevî yardım eli.

destgah-ı manevi / destgâh-ı mânevî

  • Mânevî tezgâh.

devran / devrân / دوران

  • Felek, zamane. (Arapça)

dua-yı manevi / dua-yı mânevî

  • Mânevî dua.

dumur

  • Bir uzvun maddi veya mânevi kabiliyetinin körelmesi. Gıdasızlıktan dolayı bir uzvun kuruyup kalması. Helâk. Körelmek.
  • Bir yere izinsiz gitmek.

ecel-i muallak / ecel-i muallâk

  • Mânevî kader levhasında yazılı olan ve gerçekleşmesi bazı şartlara bağlı olan ecel.

ecir

  • Karşılık, ücret.
  • İyi bir amelin karşılığı olarak verilen manevî mükâfat.

eczahane-i kudsiye

  • Mânevî ve kutsal eczane.

eczahane-i rahmet-i alem / eczahane-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin bir neticesi olarak bütün mânevî hastalıkları tedavi edecek ilâçların bulunduğu eczahane.

eda-i emanet / edâ-i emanet

  • Emaneti yerine getirme.

ehl-i dil

  • (Ehl-i kalb) Kalbi uyanık, basireti ziyade olan. Gönül ehli. Mâneviyata çok kıymet veren, kalben Cenab-ı Hakk'a çok yakınlık hissedip çok hikmetlerden anlayan zât.

ehl-i hakikat ve kemal / ehl-i hakikat ve kemâl

  • Doğru ve hak yolda olanlar ve mânevî açıdan belirli bir olgunluğa erişmiş kimseler.

ehl-i hal / ehl-i hâl

  • Hâl sâhibi. Mânevî zevklere kavuşmuş kişi.
  • Hâlden anlayıp, duruma göre idâre eden kimse. İlâhi tecellilere ve mânevi feyze mazhar olan. (Farsça)

ehl-i istiğrak

  • Mânevî bir coşku ve heyecan ile kendinden geçmiş hâle gelen zâtlar.
  • Manevi bir coşkunlukla kendinden geçmiş hâle giren zatlar.

ehl-i kalb

  • Kalb ehli, mânevî gerçekleri kalbiyle sezenler.

ehl-i kalb ve iman

  • Kalp ve iman ehli olanlar, kalbiyle mânevî olarak terakkide bulunanlar.

ehl-i keşf

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar.

ehl-i keşfü'l-kubur

  • Mânen kabirdeki ölülerin hallerini anlayanlar.

ehl-i keşif

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar.

ehl-i keşif ve keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hal ve hareketlerin kendilerinde görüldüğü velî zâtlar ve mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler.

ehl-i keşif ve velayet / ehl-i keşif ve velâyet

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler.

ehl-i keşif ve zevk ve şuhud ve müşahede

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini Allah'ın lütuf ve ihsanıyla gözleme yeteneğine sahip olan veli zâtlar (k-ş-f;.

ehl-i mesalik ve meşarib / ehl-i mesâlik ve meşârib

  • Mânevî usül, tarz ve yol sahipleri.

ehl-i riyazet / ehl-i riyâzet

  • Nefsini terbiye etmek için manevî eğitime giren kişiler.

ehl-i sekir

  • Tasavvuf yoluyla mânevî âlemleri temaşa edip aldıkları ruhî lezzetle kendinden geçenler.

ehl-i tahkik ve keşif

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar.

ehl-i tekke

  • Tekkeye giden ve oradaki zikirleri yapan kişiler; Osmanlı döneminde, sadece tasavvuf ve tarikat eğitimi verilen tekkelerde mânevî ilim tahsil edenler.

ehl-i velayet ve keşif / ehl-i velâyet ve keşif

  • Mânevî mertebelere yükselen ve maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini keşfeden insanlar.

ehl-i velayet ve şuhud / ehl-i velâyet ve şuhud

  • Mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini Allah'ın lütuf ve ihsanıyla gözleme yeteneğine sahip insanlar, velîler.

ehl-i velayet ve tahkik / ehl-i velâyet ve tahkik

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini delilleriyle bilen Allah dostu âlim kimseler.

eimme-i ehl-i beyt

  • Ehl-i Beyt'ten yetişen, saltanata bilfiil girmeyen ve karışmayan en salâhiyetli, mânevi nüfuz ve ilim ve riyaset sahibi imamlar.

eimme-i isna aşer / eimme-i isnâ aşer

  • On iki imâm. Silsile-i sâdâttan olup müceddit olan imâmlar hakkındaki bir tâbirdir. Bu zâtlar esasât-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'âniye ve imâniyenin, dini esasların ve şeriatın muhafazasına çalışan, saltanat işlerine karışmayan mânevi riyâset ve ilim sahibi şahsiyetlerdir.

eimme-i verese

  • Vâris olan imamlar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mânevi vârisi olan büyük zâtlar, mürşidler, imamlar.

elem-i manevi / elem-i mânevî

  • Mânevî acı, vicdan azabı.

elsine-i semaviye / elsine-i semâviye

  • Semâvî diller; göklerdeki ve mânevî âlemlerdeki meleklerin ve ruhanî varlıkların konuştukları diller.

elvah-ı mahfuza / elvâh-ı mahfuza

  • Herşeyin kaderinin kaydedilip muhafaza edildiği mânevî levhalar.

elvah-ı misali / elvâh-ı misâli

  • Misâlî levhalar, mânevî kopyalama tabloları.

elveda

  • Allah'a emânet olun. Allah'a ısmarladık (yerine söylenen bir ta'birdir).

emanat / emânât

  • (Tekili: Emanet) Emanetler.
  • Emanetler.

emanat-ı mübareke / emânât-ı mübâreke / امانات مباركه

  • Kutsal emanetler. (Arapça - Farsça)

emanat-ı mukaddese / emânât-ı mukaddese

  • İslâm dîni ve târihi bakımından büyük önem taşıyan, Peygamber efendimize ve diğer din büyüklerine âit bâzı mübârek şahsî eşyâ ve hâtıralar. Mukaddes emânetler. Bunlar: Hırka-i Saâdet, Seyf-i Nebevî, Nâme-i Saâdet, Mühr-i Seâdet, Dendân-ı Seâdet, Lıhy e-i Seâdet, Nakş-ı Kadem-i şerîf, Sancak-ı şerîf,

emanat-ı peygamberi / emânât-ı peygamberî

  • Peygamber Efendimizin emânetleri.

emanet / emânet / امانت

  • Eminlik. (Arapça)
  • Emanet. (Arapça)

emanet-i hilafet / emanet-i hilâfet

  • Peygamberimizin (a.s.m.) vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık emaneti.

emanet-i ilahiyye / emânet-i ilâhiyye

  • İlâhî emanetler.

emanet-i kübra / emanet-i kübrâ

  • Benlik duygusu; büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler.

emanet-i tebliğ

  • Tebliğ, anlatma emaneti.

emanetdar / emânetdâr / امانت دار

  • Kendisine birşey emanet edilen kimse, emanetçi. (Farsça)
  • Emanetçi. (Arapça - Farsça)

emanetdari / emanetdarî

  • Emanetçilik. (Farsça)

emaneten / emâneten / امانة

  • Emanet yoluyla, emanet olarak.
  • Bir resmî daire tarafından bizzat, ihale şeklinde ve iltizam suretiyle olmayarak.
  • Emanet olarak.
  • Emanet olarak.
  • Emanet olarak. (Arapça)

emanetullah / emânetullah

  • Allah'ın emâneti.

emn ü emanet

  • Emanetin güvenliği.

emr-i manevi / emr-i mânevî

  • Mânevî emir.

emraz-ı kalbiye / emrâz-ı kalbiye

  • Kalp hastalıkları, mânevî hastalıklar.

envar

  • (Tekili: Nur) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.

erba'in / erba'în

  • Kırk günlük riyâzet. Maddî bağları azaltıp, mânevî tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usûllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibâdet etmek. Buna çile de denir.

erbab-ı kulub / erbâb-ı kulûb

  • Gönül sâhipleri. Tasavvuf yolunda ilerlerken halleri değişen, her zaman başka türlü olan, bâzan şuurlu, bâzan şuursuz (içerisinde bulundukları mânevî hallere dalıp kendilerini unutan) kimseler. Bunlara İbn-ül-vakt de denir.

ervah-ı neyyire ashabı / ervâh-ı neyyire ashâbı

  • Nurlu ruh sahipleri; manevî âlemlerdeki nurlara ulaşan büyük zâtlar.

erzak

  • (Tekili: Rızık) Rızıklar. Azıklar. Yiyecek içecek maddeler. İhtiyaçlar. Maddi, mânevi muhtaç olduğumuz şeyler.

erzak-ı maddiye ve maneviye / erzak-ı maddiye ve mâneviye

  • Maddi ve mânevî rızıklar.

erzak-ı maneviye / erzak-ı mâneviye

  • Mânevî rızıklar.

et-tahiyyatü

  • Bütün mahlukatın hayatları, kal ve hâl dilleri ile Hâlıkları olan Allah'a (C.C.) karşı yaptıkları hamdler, şükürler, mânevi hayat hediyeleri.

evlad-ı manevi / evlâd-ı mânevî

  • Mânevî evlat.

evlad-ı maneviye / evlâd-ı mâneviye

  • Mânevî evlâd durumunda olan.

eyadi-i manevi / eyâdî-i mânevî

  • Mânevî eller.

ezvak-ı arifin / ezvâk-ı ârifîn

  • İrfan sahiplerinin, İlâhî hakikatlere vakıf olanların aldığı mânevî zevkler.

ezvak-ı imaniye / ezvâk-ı imaniye

  • İmanın verdiği zevk ve mânevî lezzetler.

ezvak-ı maneviye / ezvak-ı mâneviye

  • Mânevî zevkler.

ezvak-ı ruhani / ezvâk-ı ruhanî

  • Ruhanî, mânevî zevkler.

faide-i manevi / fâide-i mânevî

  • Mânevî fayda, yarar.

faide-i maneviye / faide-i mâneviye

  • Mânevî fayda.

faiz / fâiz

  • Ödünç vermekte, rehnde (ipotek yâni ödenecek mal karşılığı olarak, bir malı, alacaklıda veya başka âdil bir kimsede emânet bırakmada) ve alış-verişte, alıcıdan veya vericiden birinin ötekine karşılıksız vermesi şart edilen fazla mal, para veya menfaa t. Ribâ.

fazl-ı rabbani / fazl-ı rabbâni

  • Her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler.

felaket-i maneviye / felâket-i mâneviye

  • Mânevî felâket.

felaket-i maneviye-i beşeriye / felâket-i mâneviye-i beşeriye

  • İnsanın başına gelen mânevî felâket, musibet.

fena fi'l-ihvan / fenâ fi'l-ihvân

  • Bütün varlığını kardeşlerinin mânevî şahsiyetinde yok etme.

fena fi'r-resul / fenâ fi'r-resul

  • Bütün varlığını Hz. Muhammed'in (a.s.m.) mânevî şahsiyetinde yok etme.

fena fi'ş-şeyh / fenâ fi'ş-şeyh

  • Bütün varlığını şeyhinin mânevî şahsiyetinde yok etme.

fenafirresul

  • (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir. Hassaten, sünnî olan tarikat mensubuna göre Hz. Peygamber'in (A.S.M.) rivayet yolu ile nakledilen hadisleri ile beraber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı hareke

fenafişşeyh

  • (Fenâ fiş-şeyh) Tas: Bütün maneviyatını şeyhin manevî şahsiyetinden, feyzinden almak manasına gelen bir tabirdir.

ferd-i manevi / ferd-i mânevî

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, tüzel kişi.

ferdi / ferdî

  • Kur'ân'ın işaret ettiği şahıs, olay veya şahs-ı manevîlerin her biri.

fetret

  • Karanlık, mânevî buhran zamanı.

fetret devri

  • Karanlık dönem, vahyin kesildiği mânevî buhran zamanı.

feveran / feverân

  • Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak.
  • Köpürmek.
  • Coşmak.
  • Kokunun etrafa yayılması.
  • Depreşmek.
  • Şiddet.

fevk

  • Üst, üst taraf, yukarı (maddî-manevî)

feyiz

  • Bolluk, bereket, mânevî gıda.

feyizyab / feyizyâb

  • Feyiz alma, manen istifade etme.

feyz

  • Akma. Peygamber efendimizin mübârek kalbinden, evliyânın kalbleri vâsıtasıyle akıp gelen mânevî bilgiler.
  • Bolluk, bereket, mânevî gıda.

feyz-i hak

  • Allah'ın feyzi, mânevi gıda ve bereketi.

feyz-i ilahi / feyz-i ilâhî

  • Allah'ın sunduğu manevî feyiz ve lütuf.

feyz-i sohbet-i nübüvvet / فَيْضِ صُحْبَتِ نُبُوَّتْ

  • Peygamberlik sohbetinin manevi zevki, bereketi.

feyz-i tecelli / feyz-i tecellî / فَيْضِ تَجَلِّي

  • Allah'ın isimlerinin görünmesinin manevi zevki, bereketi.

firdevs-i manevi / firdevs-i mânevî

  • Mânevî cennet, cennet nimeti gibi.

fütuhat-ı kur'aniye / fütuhat-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın kalplerde ve ruhlarda meydana getirdiği mânevî fetihler.

füyuz / füyûz

  • Feyizler, mânevî ihsanlar.

füyuzat / füyuzât / füyûzât

  • Feyizler. İnayetler. Füyuzlar. Mânevi tecelliler.
  • Feyizler, mânevî bolluk ve bereketler.
  • Feyizler; mânevî bolluk ve bereketler.
  • Feyizler, mânevî gıdalar.

füyuzat-ı maneviye / füyûzât-ı mâneviye

  • Mânevî feyizler, bereketler.

gaybi tevafuk / gaybî tevafuk

  • Gaybî ve mânevî bir yardım sonucu oluşan tevafuk, uygunluk.

gıda-yı manevi / gıda-yı mânevî

  • Mânevî gıda.

gül-i ruhsar

  • Gül yanaklı. (Farsça)
  • Mc: Mânevi çok güzellik sahibi. Çok sevilen. (Farsça)

gusl

  • Boy abdesti; dinin gerekli gördüğü hallerde maddî, mânevî temizlik için şartları dahilinde yıkanma.

gusül

  • Boy abdesti. Temizlenmek. Maddi, manevi temizlik için şartları dahilinde yıkanmak. Taharet-i Kübrâ da denir.

hacat-ı maneviye / hâcât-ı mâneviye

  • Mânevî ihtiyaçlar.

hacet namazı / hâcet namazı

  • Maddî ve mânevî bir ihtiyaca, dileğe kavuşmak niyeti ile iki ve en fazla on iki rek'at olarak kılınan namaz.

hades

  • Yeni olma, sonradan olma.
  • Abdesti tazelemeyi gerektiren şey, manevî pislik.

hafıza / hâfıza

  • Hıfz etme (ezberleme) ve hatırda tutma kuvveti. His organları ile duyulmayan fakat duyulanlardan çıkarılan mânâları saklayan mânevî duygu merkezlerinden biri.

hain / hâin

  • Emanete hıyanet eden. İyiliğe karşı kötülük eden.
  • Emanete hıyanet eden.

hak tarikatler / hak tarîkatler

  • Ehl-i sünnet anlayışını benimseyen, İslam'ın temel esaslarını uygulayan ve mânevî bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarîkatler.

hakaik-i ahval / hakâik-i ahval

  • Maddî ve mânevî âlemlerdeki hâllerin gerçek mahiyetleri, içyüzleri.

hakaik-i maneviye / hakaik-i mâneviye

  • Mânevî hakikatler, gerçekler.

hakikat alemi / hakikat âlemi

  • Âhiret âlemi; mânevî ve ruhanî âlem.

hakikat-i muhammediye

  • Hz. Muhammed'in hakikati, mânevî şahsiyeti.

hakim-i manevi / hâkim-i mânevî

  • Mânevî olarak hükmeden, idare eden.

hal / hâl

  • Durum, vaziyet, tavır. Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kalbine gelen sevinç, hüzün, darlık, genişlik, arzu ve korku gibi mânâlar. Bunlar kulun gayreti ve çalışması olmadan kalbe gelir. Bu yönden makam ile arasında fark vardır. Makam, tasavvuf yolun da bulunan kimsenin çalışmakla kazandığı mânevî d

halet-i ruhiye / hâlet-i ruhiye

  • İnsanın ruh hâleti, manevi ve iç durumu.

halet-i şuhud / hâlet-i şuhud

  • Şuhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti.

halife-i manevi / halife-i mânevî

  • Mânevî halife.

hallac-ı mansur

  • Asıl adı Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleğinde meşhurdur. Manevi istiğrak hallerinde hissettiklerini, şeriata zâhiren zıd düşen ifadelerle söylediği için, Hicri 306 senesinde idam edilmiştir.

hamil-i emanet / hâmil-i emânet

  • Emâneti taşıyan.

haml-i emanet / haml-i emânet / حَمْلِ اَمَانَتْ

  • Emaneti yüklenme.
  • Emaneti yükle(n)me.

harekat-ı ruhiye / harekât-ı ruhiye

  • Mânevî âlemlerde ruh ile yapılan faaliyetler.

harita-i maneviye / harita-i mâneviye

  • Mânevî harita.

haşmet-i maneviye / haşmet-i mâneviye

  • Mânevî haşmet, büyüklük.

haşmet-i saltanat-ı maneviye / haşmet-i saltanat-ı mâneviye

  • Mânevî hükümranlığının azameti, büyüklüğü.

hasur

  • Mânevi mücahededen dolayı kadınlara yaklaşmaya rağbet etmeyen.
  • Sır saklayan. Keder ve üzüntüden gönlü daralan, tasadan içi sıkılan.
  • Çok bahil kimse. (Halkla yer ve içer, birşey vermez)
  • Oğlu ve kızı olmayan.
  • Avrete cimâ edemeyen.
  • İhlili dar olan deve.

hatırat-ı gaybiye / hâtırat-ı gaybiye

  • Gaybtan gelen hatıralar, mânevî bilgiler.

havale

  • Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama.
  • Görmeyi önleyen duvar gibi perde.
  • Tıb: Küçük çocuklarda veya gebe kadınlarda bazan meydana gelen, baygınlık veren bir hastalık.
  • Postadan gelen emanet kâğıdı.

havass / havâss

  • (Tekili: Hâss - Hâssa) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar.
  • Dindarlık ve doğruluğu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar.
  • Zenginler sınıfı.
  • Kur'anî ve manevî sırlara ve hususlara vâkıf bulunan, ilim, ibadet, tâat

hayat-ı maneviye / hayat-ı mâneviye

  • Maddî olmayan, mânevî hayat.

hayat-ı maneviye ve bakiye / hayat-ı mâneviye ve bâkiye

  • Mânevî ve kalıcı ve sürekli olan hayat.

hayat-ı maneviye ve maddiye / hayat-ı mâneviye ve maddîye

  • Maddî ve mânevî hayat.

hayat-ı maneviye ve uhreviye / hayat-ı mâneviye ve uhreviye

  • Mânevî ve âhirete ait olan hayat.

hayat-ı maneviye-i ubudiyet / hayat-ı mâneviye-i ubudiyet

  • Kulluğun mânevî hayatı.

hayr-hah

  • Hayır sâhibi. Herkesin manevî ve maddî iyiliğini isteyen. Allah rızası için ilm-i Kur'an ve imanla, manen ve maddeten hayırlı hizmetler etmeyi ve hayırlı işler işlemeyi seven. (Farsça)

hazine-i hassa-i maneviye / hazine-i hassa-i mâneviye

  • Özel mânevî hazine.

hazine-i hümayun

  • Hazine-i Hümayun'da bulunan savaş eşyasından bir kısmının manevî değeri büyüktü. Diğer kısmının ise maddî değeri fazla idi. (Savaşlarda ele geçirilen kıymetli ganimet, padişahlardan kalmış olan değerli eşyalar gibi.)

hazine-i maneviye / hazine-i mâneviye

  • Mânevî hazine.

hazz-ı manevi / hazz-ı mânevî

  • Mânevî haz, lezzet.

hedaya-yı maneviye / hedâyâ-yı mâneviye

  • Mânevî hediyeler.

hediye-i maneviye / hediye-i mâneviye

  • Mânevî hediye.

heva-i nesim / hevâ-i nesîm

  • Güzel, lâtif, hoş hava. Lâtif mânevi gıda. (Farsça)
  • Hava (Atmosfer.) (Farsça)
  • Latif hava. Mâne-vî gıda.

hibale

  • (Çoğulu: Habâil) Maddi ve manevi şeylerde tuzak, ağ.
  • Kement, bağ.

hicab-ı gaflet

  • Gaflet perdesi; Allah'a inanmayı, emir ve yasaklarına uymayı engelleyen şeyler; mâneviyatı görmeme ve düşünmeme hâli.

hicr

  • Men etmek; akıl ve bâliğ olmamış çocuk, deli, bunak, sefih yâni malını kötü yere harcayan ve borçlu gibi kimseleri, tasarruf-i kavlîsinden yâni alış-veriş, kirâlama, havâle, kefillik, emânet ve rehin alıp-verme, hibe gibi işlerin tasarruflarından men' etme.
  • Dostluğu bırakmak, dargın

hıfz-ı emanet

  • Canı muhafaza etme.
  • Bırakılan emaneti koruma.

hikmet

  • Nübüvvet (peygamberlik).
  • Faydalı ilim.
  • Edeb, ahlâk ve nasîhat ile ilgili güzel sözler.
  • Gizli sebep, fâide.
  • Fıkıh ilmi, helâl ve harâmı bildiren din ilmi.
  • İlm-i Ledünnî, mânevî ilim.
  • Peygamber efendimizin sünneti.

hilafet / hilâfet

  • Halifelik, Peygamberimizin mânevî mirası.

hilafet-i maneviye / hilâfet-i mâneviye

  • Mânevî halifelik.

hilafet-i mutlaka / hilâfet-i mutlaka

  • Tasavvufta bir velînin bir talebesinin mânen yetiştiğine ve başkalarını da yetiştirebileceğine dâir verilen mutlak izin.

himemat-ı kudsiye

  • Kutsal himmetler, mânevî yardımlar.

himemat-ı sübhani / himemat-ı sübhânî

  • Her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Allah'ın himmetleri, mânevî yardımları.

himmet

  • Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakk'a ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret.
  • Allah indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi.
  • Tabiî şevk ve meyil ve heves.
  • Lütuf, yardım.
  • Kast, irâde, kuvvetli istek, arzu. Allahü teâlânın velî kullarından bir zâtın, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurup, başka bir şeyi kalbine getirmemesi ve Allahü teâlâdan o işin olmasını dileyerek, bu şekilde mânevî yardımda bulunması. Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi Sofi

himmet-i maneviye / himmet-i mâneviye

  • Mânevî yardım, destek.

himmet-i namütenahi / himmet-i nâmütenahî

  • Sonsuz mânevî destek ve gayret.

hinoğlu

  • Zamanın adamı, açıkgöz, hilekâr kimse. İblis, şeytan, zamane, cin fikirli.

hırka

  • Bez parçası. Bezden mâmul elbise.
  • Tas: Mânen dünya zevk u safâsından çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesine hırka-i tecrîd denir.

hırka-i saadet dairesi

  • İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda "mukaddes emanetlerin" bulunduğu yer. Burada yüzyıllardan beri, başta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hırkaları olmak üzere İslâmî nitelikte birçok mukaddes eşya saklanmaktadır. Bu eşya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından, Mısır'ın fethinden (1517) son

hırka-i seadet / hırka-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmdan (Peygamberimizin arkadaşlarından), Kâ'b bin Züheyr'e, yazdığı güzel kasîdesinden dolayı hediye ettiği bu hırka, İstanbul'da Topkapı Sarayı Müzesi Hırka-i Seâdet dâiresinde diğer kutsal emânetlerle birlikte muhâfaza edilmektedir.

hıyanet / خِيَانَتْ

  • Hâinlik, emanet ve söze vefasızlık gösterme.

hükema-i işrakıyyun / hükema-i işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar.

hükema-yı işrakıyyun / hükema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan İslâm filozofları.

hükm-ü manevi / hükm-ü mânevî

  • Mânevî hüküm, idare.

humret

  • Kırmızılık. Kızıllık. Masumane şefkat.

hürriyet

  • Hürlük, serbestlik.
  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyup, herkesin hakkını gözetmek.
  • Maddî ve mânevî her türlü şeyin sevgisinden gönlünü kurtararak yalnız Allahü teâlâya kul olmak.

hüsn-ü ma'nevi / hüsn-ü ma'nevî

  • (Hüsn-i ma'nevî) Manevî güzellik. İç güzelliği.

hüsün ve cemal / hüsün ve cemâl

  • Maddî ve manevî güzellik.

hutut-u maneviye / hutut-u mâneviye

  • Manevi hatlar, çizgiler.

huzur-u manevi / huzur-u mânevî

  • Mânevî huzur, mânevî olarak yanında olma.

iare

  • Emaneten vermek. Bir malın kullanılmasından karşılık istemiyerek meccanen başkasına vermek.

iareten

  • İare olarak. Emaneten.

ibn-i vakt

  • Zamanın uyarına giden, vaktin icaplarına göre hareket eden kişi. Zamane adamı.
  • Mizaç ve tabiata göre söz söyleyen kimse.

icma-ı manevi / icmâ-ı mânevî

  • Mânevi olarak görüş birliğine varma; uzmanların aynı konuyu faklı tarzlarda belirtmeleriyle veya susmak sûretiyle onu tasdik etmeleriyle görüş birliğine varmaları.

ida'

  • Emanet bırakmak. Vedia koymak.
  • Huk: Kendi malının muhafazasını başkasına havale etme.

ihkam / ihkâm

  • Manen tahkim etmek. Sağlamlaştırma. Muhafaza ile fesaddan menetmek.

ihtar-ı manevi / ihtâr-ı mânevî

  • Mânevî yönden gelen uyarı.

ihtiyac-ı manevi / ihtiyac-ı mânevî

  • Mânevî ihtiyaç.

ihtiyac-ı manevi lisanı / ihtiyac-ı mânevî lisanı

  • Mânevî ihtiyaç dili.

ihtiyan

  • Sözde durmama, emanete hiyanet etme.

iki imam

  • Her dönemde bulunan ve manevî açıdan önderlik konumunda bulunan iki şahıs.

iltifat-ı şah-ı merdan / iltifât-ı şah-ı merdan

  • Mertlerin şahı olan Hz. Ali'nin iltifâtı, mânevî ilgi ve teveccühü.

imam-ı ali naki

  • (Hi: 212-254) Eimme-i İsnâ Aşer'den onuncu zât olup, manevi büyük nüfuz ve takva sahibi, ehl-i kemal bir zâttır. Ali İbn-i Muhammed Hâdi diye de bilinir. (R.A.)

imam-ı ca'fer-i sadık / imam-ı ca'fer-i sâdık

  • (Hi: 83-148) Hazret-i Ali'nin (R.A.) torununun torunudur. Medine-i Münevvere'de yaşamıştır. Annesi, Hazret-i Ebu Bekir'in soyundandır. Mânevi nüfuzu çok ileri idi, dine büyük hizmetleri görüldü. Demiştir ki: "Kim nefsi için nefsi ile mücâhede ederse, keramete kavuşur, kim de Allah için nefsi ile müc

imdad-ı manevi / imdad-ı manevî

  • Mânevî yardım.

imdad-ı muhammedi / imdad-ı muhammedî

  • Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) mânevi himmet ve yardımı.

in'ikas

  • Tasavvufta bir büyüğün kalbindeki feyz denilen mânevî ilimlerin talebenin kalbine yansıması.

ind

  • Arapçada zaman veya mekân ismi yerine kullanılır. Hissî ve manevî mekân. Maddî ve manevî huzura delâlet eder. Nezd, huzur, yan, vakt, taraf gibi mânâlara gelir. Gayr-ı mütemekkindir. Yani harekeleri değişmez. İzafete göre zamanı ifade eder (Min) harf-i cerriyle birleşebilir. Bazan da zarf olmaz. Baz

inkişafat-ı ruhiye / inkişâfât-ı ruhiye

  • Ruh ile manevî alanlarda yapılan açılımlar.

insibag

  • Boyalanma. Maddi veya mânevi rengi ile renklenme. Boya tutma.
  • Temizlenme.

insiyak

  • Mânen sevk olunma. İlâhi ve mânevi sevk. Gönderilmek, bir kuvvetin te'siriyle çekilip gitmek. Ardı sıra gitmek.

intiha-i terakkiyat-ı hayat-ı ahmediye

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) hayatı süresince katettiği mânevî mertebelere yükselme ve ilerlemesinin en son noktası.

irfan / irfân

  • Bilme, anlama. Mârifet. Kalble bilip tanıma. Allahü teâlânın ihsânı olan mânevî, vehbî ilim. Buna ma'rifet de denir.

irsiyet-i maneviye / irsiyet-i mâneviye

  • Mânevî veraset.

irzak

  • Rızıklandırmak, maddi veya mânevi ihtiyacını vermek.

işaret-i manevi / işaret-i mânevî

  • Mânevî işaret.

ısmarlama

  • Sipariş verme, emanet etme. Hususi siparişle yaptırılmış, hazır alınmayan.

işrakiyun / işrâkiyun

  • Bilginin kaynağının mânevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan İslâm felsefecileri.

işrakıyyun / işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunanlar.

istibdad-ı manevi / istibdâd-ı mânevî

  • Mânevî baskı.

istibdad-ı manevi-i umumi / istibdad-ı mânevî-i umumî

  • Genel mânevî baskı, zorbalık ve despotluk.

istida'

  • (Vedâ'. dan) Bakılmak üzere emaneten bir kimseye bir şey bırakmak. Bir malı emaneten bir yere bırakmak.

istidad-ı isyan ve tehevvür

  • Maddî veya mânevî hiçbir şeyden korkmama ve isyan etme yeteneği.

istidadat-ı maneviye / istidâdât-ı mâneviye

  • Manevî istidatlar, kabiliyetler.

istifade-i maneviye

  • Mânevî istifade.

istifaza / istifâza

  • Feyz alma, feyz bulma, feyizlenme. İlim, irfan ve mânevi zenginlik kazanma.
  • Feyizlenme, manen gıdalanma.

istigrak

  • Gark olmak, dalmak.
  • Dalgınlık.
  • Ist: Seraba kapılmak. Manevî bir hal ile hayret ve taaccübden bayılmak derecesine gelmek.
  • Tas: Dalgınlıkla, zihni bütün bütün meşgul olmak. Aşk-ı İlâhî ile dünyayı unutup kendinden geçmek.
  • Gr: "El" harf-i ta'rifinin, isimleri umu

istiğrak / istiğrâk

  • Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin içinde bulunduğu mânevî hallere dalması sebebiyle kendisini ve çevresinde olanları unutması.

istihrac

  • Birşeyin içinden bir şey çıkarma; ilmî ve mânevî güçle Kur'ân-ı Kerimden mânâ çıkartma.

istihracat

  • Çıkarımlar; ilmî ve mânevî güçle Kur'ân-ı Kerimden çıkartılan mânâlar.

istinadgah-ı manevi / istinadgâh-ı manevî

  • Mânevî dayanak noktası.

iştirak-i a'mal-i uhrevi / iştirâk-i a'mâl-i uhrevî

  • Âhirete âit işlerde mânen ortak olma.

iştirak-i a'mal-i uhreviye / iştirâk-i a'mâl-i uhreviye

  • Âhirete âit işlerde mânen ortak olma.

ithaf / ithâf / اتحاف

  • Hediye etme. (Arapça)
  • Eser sahibinin eserini birine veya bir kuruluşa manen hediye etmesi. (Arapça)

izn-i manevi / izn-i mânevî

  • Mânevî izin.

kainat seması / kâinat seması

  • Kâinatın ve bütün varlıkların üzerinde duran gökyüzü; burada bütün varlıklar âlemi dünyaya, onu kuşatan gökyüzü ise yücelerde bulunan manevî âlemlere benzetilmiştir.

kalb

  • Gönül. Yürek denilen, et parçasına yerleştirilmiş nûrânî ve mânevî kuvvet.
  • Tasavvuf yolunda birinci mertebe.

kalb gözü

  • Kin, hased, kibir gibi mânevî hastalıklardan kurtulup, her an Allahü teâlâyı anan kimsenin kalbinde meydana gelen, işlerin iç yüzünü görme kuvveti, basîret.

kalb-i hakiki / kalb-i hakîkî

  • Yürek denilen et parçasında bulunan mânevî kuvvet.

kalb-i muhammedi / kalb-i muhammedî

  • Hz. Peygamberin mânevî kalp duygusu.

kalıb-ı manevi / kalıb-ı mânevî

  • Mânevî kalıp, ölçü.

kamet-i kıymet

  • Kıymet ve değerinin mertebesi. Manevî büyüklük.

kamilin / kâmilîn

  • Kemâl ve fazilet sahibi, mânevî yönden olgunluğa erişmiş kimseler.

kamilin-i nev-i beşer / kâmilîn-i nev-i beşer

  • İnsanların içinde kemâl ve fazilet sahibi, mânevî yönden olgunluğa erişmiş olanlar.

karlayl

  • (Thomas Carlyle) (Hi: 1210-1298) İskoçya'da doğmuş, Londra'da ölmüştür. İskoç tarihçisi ve filozofudur. Babası dindar bir duvarcı ustası idi, oğlunu papaz yapmak istiyordu. Onun dinî şüpheleri papaz olmasına mâni oldu. Yedi sene manevî mücahededen sonra imanî mes'elelerde istikrar elde edebilmiştir.

kat-ı meratip / kat-ı merâtip

  • Manevî derece ve mertebelere yükselme.

kavanin-i itibariye / kavânîn-i itibariye

  • Görünmeyen mânevî kanunlar.

kelime-i maneviye / kelime-i mâneviye

  • Mânevî, soyut söz.

kemalat-ı maneviye / kemâlât-ı mâneviye

  • Mânevî mükemmellikler, üstünlükler.

keramet-i maneviye / keramet-i mâneviye

  • Mânevî keramet.

keşf

  • Açığa çıkarma; mânevî âlemlere ait bazı hakikatleri kalb gözüyle görme.

keşf ü keramat / keşf ü kerâmât

  • Allah'ın bir ikramı olarak mânevî âlemlerde bazı hakikatleri görme ve olağanüstü hâllere mazhar olma.

keşf-i evliya

  • Velilerin mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görmesi.

keşf-i kat'i / keşf-i kat'î

  • Kesin keşif, mânevî âlemlerde bazı hakikatleri görme ve ortaya çıkarma.

keşf-i sadık / keşf-i sâdık

  • Allah'ın velî kullarının mânevî âlemlere ait bazı sır ve hakikatleri Allah'ın ilham etmesiyle görmeleri.

keşfiyat-ı kat'iye

  • Kesinliğinde şüphe olmayan keşifler; mânevî âlemlerde bazı hakikatleri görme.

keşfiyat-ı maneviye / keşfiyat-ı mâneviye

  • Mânevî keşifler.

keşfiyat-ı sadıka

  • Doğru keşifler; manevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme.

kıstas

  • Mizan, ölçü. Büyük terazi. Kıyamet günündeki büyük terazi.
  • Mânevi değer ve kıymet ölçüsü.
  • En doğru tartan.
  • Taksit. Taksit ile ödenen şey.

kıymet-i manevi / kıymet-i mânevi

  • Mânevî kıymet, değer.

kıymet-i maneviye / kıymet-i mâneviye

  • Mânevî kıymet, değer.

kubbe-i saadet

  • Mutluluk kubbesi; büyük ve manevî derecesi yüksek bir zâtın kabrinin ve türbesinin bulunduğu yer.

kudsi hikmet / kudsî hikmet

  • Maddî manevî herşeyin kutsal gaye ve faydalarını öğreten ilim.

kültür

  • Bir milletin maddî ve mânevî varlıkları, yaşayış ve davranış şekli, kazanılan genel bilgi.

kulub-u münevvere aktabı / kulûb-u münevvere aktâbı

  • Kalp aracılığıyla nurlara ulaşan ve manevî bir kutup hâline gelen insanlar.

kümmel

  • (Tekili: Kâmil) Kâmiller. Olgunlar. İlmen, dinen ve mânen kâmil olan büyük zatlar. Büyük mâneviyat ve fazilet sahibi insanlar.

kümmelin / kümmelîn

  • Kâmiller; büyük mâneviyat ve fazilet sahibi olgun kimseler.

kurb-i hüda / kurb-i hüdâ

  • Allah'a manevî yakınlık.

kurbet

  • Yakınlık.
  • Fık: Allah'a manevî yakınlığa sebeb olan amel-i sâlih.

kurbiyet-i maneviye / kurbiyet-i mâneviye

  • Mânevî yakınlık; kulun Allah'a yakınlığı.

kürsi

  • Oturulacak yüksekçe yer. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer.
  • Taht, serir. Erike. Koltuk.
  • Kaide.
  • Merkez.
  • Vazife.
  • Saltanat, kudret ve mülk.
  • Başkent, hükümet merkezi.
  • Mânevi makam.
  • Arş'ın altına bir semâ tabakas

küşuf / küşûf

  • Keşifler, mânevî âlemlere ait bazı hakikatleri görme işlemleri.

kutb-ul aktab

  • Kutubların başı. Hilafet-i mâneviye-i Muhammediye (A.S.M.). Velâyet-i mâneviye makamlarının en yükseği, nübüvvet-i Muhammediyeye (A.S.M.) veraset makamı olup, bu makama ancak Cenâb-ı Hakkın bir atiyyesi olarak nâil olunur. Bu makamda bulunan zât, Hakikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) mazharı ve Esmâ-i İ

kutb-ul arifin / kutb-ul ârifîn

  • Ariflerin en ileri geleni, en büyüğü. Maddi, mânevi ve İlâhi ilim sahiblerinin başı. Ariflerin kutbu.

kuva-yı sariye / kuvâ-yı sâriye

  • Kâinattaki herşeye sirayet edip giren mânevî güçler, kuvvetler.

kuvve-i manevi / kuvve-i mânevî

  • Mânevî kuvvet.

kuvve-i maneviye / kuvve-i mâneviye

  • Mânevî güç, moral.

kuvve-i maneviye-i ehl-i iman / kuvve-i mâneviye-i ehl-i iman

  • Mü'minlerin mânevî kuvveti, gücü.

kuvve-i maneviye-i harika / kuvve-i mâneviye-i harika

  • Olağanüstü mânevî güç.

kuvve-i maneviye-i imaniye / kuvve-i mâneviye-i imaniye

  • İmanın mânevî kuvveti.

kuvve-i maneviye-i itikad / kuvve-i mâneviye-i itikad

  • İnançtaki mânevî kuvvet, dayanak.

kuvve-i ulviye

  • Yüksek ve manevî güç.

kuvvet-i maneviye / kuvvet-i mâneviye

  • Mânevî güç.

lahut / lâhut

  • İlâhî âlem. Uluhiyet âlemi. Ruhanî, manevî alem.
  • Allah tarafından, mânevî âlemden olan.

latife / lâtife

  • Duygu, his; insanın mânevi yapısında bulunan ince duygular.

latife-i rabbaniye / lâtife-i rabbâniye

  • İlâhî hakikatleri hisseden ve mânevî zevkleri alan his, duygu.

ledünni ilmi / ledünnî ilmi

  • Allahü teâlânın vergisi, ihsânı olan mânevî ilim.

ledünniyat

  • Allah vergisi olan mânevî ilimler.

letaif / letâif

  • Lâtifeler; insanın mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri.

letaif-i maneviye / letâif-i mâneviye

  • Mânevî duygular.

levh-i mahfuz / levh-i mahfûz

  • Allah yanında her şeyin yazılı bulunduğu manevî levha.

levh-i mahfuz-u azam / levh-i mahfuz-u âzam

  • Herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı büyük mânevî kader levhası.

levh-i mahv, isbat

  • Bir şeyin yıkılıp tekrar kuruluşunu gösteren mânevî levha, yaz boz tahtası.

levh-i mahv-isbat

  • Bir şeyin yıkılıp tekrar kuruluşunu kaydeden mânevî levha, İlâhî kudretin yaz boz tahtası.

levha-i manevi / levha-i mânevî

  • Mânevî tablo.

lezaiz-i maneviye / lezâiz-i mâneviye

  • Manevi zevk ve lezzetler.

lezzet ve zevk-i manevi / lezzet ve zevk-i mânevî

  • Mânevî lezzet ve zevk.

lezzet-i maneviye / lezzet-i mâneviye

  • Mânevî lezzet.

lezzetperest

  • Maddî mânevi zevk ve lezzet peşinde koşan, zevk ve lezzete düşkün.

lutf-u dest-i manevi / lûtf-u dest-i mânevi

  • Mânevî elin bağışı, ihsanı.

ma'nevi bağ / ma'nevî bağ

  • Herhangi bir şekilde, iki şey arasında zihinde kurulan irtibat, ilgi. Buna mânevî râbıta da denir.
  • Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat, dînine bağlılık gibi mânevî değerler.

madde-i maneviye / madde-i mâneviye

  • Mânevî madde.

maddeten ve manen / maddeten ve mânen

  • Maddî ve mânevî olarak.

maddiyunluk

  • Maddiyunların mesleği. Maddecilik. Hiçbir müsbet delile dayanmıyan ve sadece maddeye istinad eden ve ruhâniyatı ve mâneviyatı inkâr edenlerin bâtıl akideleri.

maddiyyun

  • Maddeciler, mâneviyata inanmayanlar îmansız felsefeciler.

maden-i kuvve-i maneviye / mâden-i kuvve-i mâneviye

  • Manevî kuvvetin, moral gücünün kaynağı.

maden-i manevi / maden-i mânevî

  • Mânevî kaynak.

mahiyet-i kudsiye-i ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) mukaddes, kutsal mahiyeti, mânevî özü, gerçeği.

mahiyet-i maneviye / mahiyet-i mâneviye

  • Mânevî yapı.

mahiyet-i maneviye-i insani / mahiyet-i mâneviye-i insanî

  • İnsanın mânevî mahiyeti, öz niteliği.

mahrum

  • Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak.
  • Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan.
  • İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan.

mahruyan

  • Güzeller, ay yüzlüler. (Farsça)
  • Mc: Veliler. Allah'a itaatten ayrılmayan manevî güzellik sâhibi kimseler. (Farsça)

mahsulat-ı maneviye / mahsulât-ı mâneviye

  • Mânevî ürünler.

mahv ve sekir

  • Allah'ın varlığı karşısında kendini ve herşeyi yok sayma ve Onun karşısında mânevî sarhoşluk hâlinde olma.
  • Fenafillâh makamında kendi varlığını hiç görmek ve bu mânevi hâlin zevk ve te'sirinden ruhi bir coşkunlukla kendinden geçme hâli.

maide-i semaviye / mâide-i semâviye

  • Allah tarafından kullarına sunulan mânevî sofra.

makam / makâm

  • Yüksek dereceli me'mûriyet, me'mûrluk yeri, mevkî, mansıb.
  • Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin bu yolda ilerlerken kazandığı mânevî derecelerden her biri.

makam-ı manevi / makam-ı mânevî

  • Mânevî makam.

makam-ı maneviye / makam-ı mâneviye

  • Mânevî makam.

makam-ı nur-u tevhid / makam-ı nur-u tevhîd

  • Her şeyin bir olan Allah'a ait olduğunu gösteren tevhid nurunun aydınlattığı yüksek manevî makam.

makamat-ı evliya / makamât-ı evliya

  • Velilerin manevî makamları.

mal-ı habis / mâl-ı habîs

  • Zor ile gasb edilen ve rüşvet olarak alınan, çalınan mallar ve kendine emânet olan mallar, izinsiz ticârette kullanılarak elde edilen kârlar ve dâr-ül-harbde yâni kâfir memleketlerine gidenin (tüccârın, seyyâhın), kafirlerden, rızâsı olmadan aldığı mallar.

mal-i mazmun

  • Emânet olmayan mal.

malzeme-i cerrahiye-i ruhiye / malzeme-i cerrâhiye-i ruhiye

  • Mânevî ameliyatta kullanılan malzeme.

manen / mânen

  • Mânevî olarak.

manevi cihad / mânevî cihad

  • Mânevî mücadele, nefis mücadelesi.

manevi evlat / mânevî evlât

  • Mânevi çocuk.

manevi hacat-ı zaruriye / mânevî hâcât-ı zaruriye

  • Mânevî zarurî ihtiyaçlar.

manevi i'caz / mânevî i'câz

  • Mânevî mu'cizelik; Kur'ân'ın mânâ bakımından mu'cize oluşu.

manevi şahıs / mânevî şahıs

  • Şahs-ı mânevî.

manevi şahsiyet / mânevî şahsiyet

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, topluluk, tüzel kişilik.

manevi şehadet / mânevî şehadet

  • Mânevî şehitlik.

maneviyat adamı / mâneviyat adamı

  • Fazilet ve ahlâk gibi mânevî değerlerin korunması için gayret gösteren ve yaşayan kişi.

maneviyat-ı kalbiye / mâneviyat-ı kalbiye

  • Kalpteki mânevî lâtifeler, mânâlar.

maneviyaten / mâneviyaten

  • Mânevî olarak.

maneviye-i beşeriye / mâneviye-i beşeriye

  • İnsanlığın mânevî dünyası.

maneviyyat

  • Maddî olmayan, manevî olan hususlar.

manevra-i ulvi / manevra-i ulvî

  • Yüksek manevra, büyük tatbikat.

materyalizm

  • Maneviyatı ve Allah'ı inkâr eden maddiyyunların mesleği. (Fransızca)

mecruh

  • Mânevî olarak hasta olan, yaralı olan.

medar-ı feyiz ve terakki / medâr-ı feyiz ve terakki

  • Mânevi gıda, ilim ve yükselme kaynağı.

medar-ı füyuzat / medâr-ı füyuzat

  • Mânevî gıda, ilim ve nimetlerin kaynağı.

medar-ı hüsün ve cemal / medar-ı hüsün ve cemâl

  • Maddî ve manevî güzellik kaynağı.

medrese-i maneviye / medrese-i mâneviye

  • Mânevî medrese, okul.

meh-ruyan

  • Ay yüzlüler. Ay gibi parlak olanlar. (Farsça)
  • Mc: Manevî güzellik. Ahlâk sahibi ve dindar olanlar. (Farsça)

mehasin-i maneviye / mehâsin-i mâneviye

  • Mânevi güzellikler.

mehmed akif

  • (1873-1936) Şiir ve manzumeyi sırf İslâmiyete hizmet için yazdı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisinde İstiklâl Marşı manzumesi kabul edilerek milletin mâneviyatına büyük faydalar sağladı. Çanakkale Şehidlerine hitaben yazdığı manzumesi de aynı mahiyettedir. Bu İslâm mücahidinin şiirleri Safahât isiml

mele-i ala / mele-i âlâ

  • Çok yüce manevî âlem.

menahic-i hükema / menahic-i hükemâ

  • Hakîmlerin, ilm-i kelâm âlimlerinin meslekleri ve gittikleri mânevi yollar.

menend

  • (Mânende-Mânend) Nazir. Eş. Benzer. şebih. Müşabih. (Farsça)

meratib-i maneviye / merâtib-i mâneviye

  • Mânevî mertebeler.

merkez-i manevi / merkez-i mânevî

  • Mânevî merkez.

mertebe-i emanet-i kübra / mertebe-i emanet-i kübrâ

  • En büyük emanet mertebesi, halifelik.

mertebe-i maneviye / mertebe-i mâneviye

  • Mânevî makam ve derece.

mes'uliyet-i maneviye / mes'uliyet-i mâneviye

  • Mânevî sorumluluk.

mesafe-i manevi / mesafe-i mânevi

  • Mânevî mesafe.

mesafe-i maneviye / mesafe-i mâneviye

  • Mânevî mesafe.

mesai-i manevi / mesai-i mânevi

  • Mânevî çalışmalar.

mesh-i manevi / mesh-i mânevî

  • Mânevî yönden hayvana dönüşme.

meslek

  • Yol. Usul. Gidiş.
  • San'at. Geçim için tutulan yol.
  • Sistem.
  • Mezheb. Mâneviyatta tutulan yol.

meşreb

  • Huy. Yaradılış. Adet. Ahlâk.
  • Gidiş.
  • İçmek. İçilecek yer.
  • Fehmetmek.
  • Mânevi haz ve feyz alınan yer ve yol.

meşreb-i hal / meşreb-i hâl

  • Mânevî haz ve feyiz almayı hedef kabul eden tasavvufî bir yöntem.

meşrep

  • Mânevî haz ve feyiz alınan yol; yöntem, metod.

mest / مَسْتْ

  • (Mânevi) sarhoş.

mevacid / mevâcid

  • Kalbe gelen zevkler, vecdler (mânevî coşkunluk halleri).

mevadd-ı maneviye-i kur'aniye / mevadd-ı mâneviye-i kur'âniye

  • Kur'ân'a ait mânevî şeyler.

mevcud-u manevi / mevcud-u manevî / mevcud-u mânevî

  • Mânevi varlık.
  • Mânevi varlık.

mevdu

  • (Mevdua) Emanet bırakılmış, tevdi olunmuş.

mevduat

  • (Tekili: Mevdu) Emanet bırakılmış şeyler.
  • Bankaya konan para ki, faizle olduğundan haramdır.

mevkul / mevkûl

  • (Vekâlet. den) Bir vekile emanet edilen.

meydan-ı mücahede-i maneviye / meydan-ı mücahede-i mâneviye

  • Mânevî mücadele, cihad meydanı.

miktar-ı manevi / miktar-ı mânevî

  • Mânevi miktar, ölçü.

millet

  • Bir dinden olanların topluluğu. Din, dil ve târih beraberliği bulunan insan cemaatı. Sınıf. Topluluk.
  • Bir sülâleden gelenlerin hepsi.
  • Maddi, mânevi bir unsurdan sayılıp beraber yaşayanların hepsi.

milliyet

  • Ümmet. Aralarında din, dil ve tarih birliği olan topluluktaki hâl. Millet olma. Aralarında maddi mânevi birlik ve beraberlik râbıtaları bulunan topluluktaki vasıf.

mirac-ı ahmedi / mirac-ı ahmedî

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün mânevî âlemleri gezdiği yolculuk.

mirac-ı marifet / mirac-ı mârifet

  • Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanıyıp bilme gibi yüce bir makama çıkmaya vasıta olan mânevî merdiven.

mirkatü'l-fütuh / mirkatü'l-fütûh

  • Mânevî fetihlere ulaştıran merdiven, yöntem.

mu'cize-i manevi / mu'cize-i mânevî

  • Mânevî mu'cize.

mu'cize-i maneviye / mu'cize-i mâneviye

  • Mânevî mu'cize, mânâsına yönelik mu'cize.

mu'cize-i maneviye-i kur'aniye / mu'cize-i mâneviye-i kur'âniye

  • Kur'ânın mânevî mu'cizesi, mânâ ve içerik yönünden mu'cize olma.

mu'izz / mu'îzz

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Kullarından bâzılarını, maddî ve mânevî mülk ve saltanat vermek sûretiyle, azîz (üstün) kılan.

mübareze-i maneviye / mübareze-i mâneviye

  • Mânevî mücadele ve çatışma.

mücahede-i manevi / mücahede-i mânevî

  • Mânevî mücadele.

mücahede-i maneviye / mücâhede-i mâneviye

  • Mânevî mücadele, çaba, gayret, nefis ile savaşma.

mücbir-i gaybi / mücbir-i gaybî

  • Gaybî, mânevî zorlama.

mücevherat-ı kur'aniye / mücevherât-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın içinde bulunan mânevî inciler.

mücevherat-ı maneviye / mücevherat-ı mâneviye

  • Mânevî mücevherler.

muda'

  • Fık: Emâneten kendine bir şey bırakılan kimse.
  • Serkeş ve oynak olmayıp, mazlum ve sâkin olan at.

mudi'

  • Fık: Malının muhâfazasını başkasına emânet ve havâle eden.

mugayyebat-ı hamse / mugayyebât-ı hamse

  • Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti'dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe kimse bilemez. Bunlara me

muhyi / muhyî

  • Maddî mânevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânalarında olup, Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. (Ehl-i dünya küfür ve dalâlet karanlığında mânen ölü gibi iken Resul-i Ekremin (A.S.M.) mübarek irşadları ve iman nurları ile dirilmelerine ve o mânevî ölümden kurtulmalarına binaen Peyga

müjde-i manevi / müjde-i mânevî

  • Mânevî müjde.

mukabele-i maneviye / mukabele-i mâneviye

  • Mânevi karşılık.

mukadder

  • Tâyin olunmuş.
  • Kısmet. Kader. Miktarı tâyin ve takdir olunmuş olan.
  • Kazâ.
  • Kıymeti biçilmiş.
  • Beğenilmiş.
  • Yazılmış olan.
  • Edb: Yazılı olmayıp da sözün gelişinden anlaşılan. Lafzan zikredilmeyip, mânen murad edildiği anlaşılan. Meselâ: Kur'an-ı Ker

mukaddesatçılık

  • Din, vatan, millet gibi mânevî değerlere sahip çıkmak.

mükafat-ı maneviye / mükâfat-ı mâneviye

  • Mânevî mükâfat, karşılık.

mukarrebin / mukarrebîn

  • Allah'a mânen yakın olan büyük melekler.

mukit / mukît

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Beden için görünen kuvvet, rûh için mânevî kuvvet yaratan, her şeye kuvvet veren.

mukriz

  • (Karz. dan) Ödünç veren. Borçla emânet para ve sâir şeyler veren.

mülk ve melekut / mülk ve melekût

  • Görünen cismânî ve görünmeyen mânevî âlemler.

mümanaa

  • (Bak: Mümânea)

mümanaat

  • (Mümâneat) Mâni olma. Set çekme. Önleme. Muhâlefet.

mümessil

  • Vekâlet eden. Bir şahsı bir topluluğu veya şahs-ı mâneviyi temsil eden.
  • Benzeten.
  • Kitap bastıran.
  • Vekil.
  • Rol temsil eden. Aktör.

münacat-ı maneviye / münâcât-ı mâneviye

  • Mânevî dua, yalvarış.

münasebat-ı maneviye / münasebât-ı mâneviye

  • Mânevî bağlantı.

münasebet-i maneviye / münasebet-i mânevîye

  • Mânevi bağlantı, ilişki.

münevver

  • Kalbi aydınlanmış, mânevî kirlerden ve paslardan temizlenmiş.

munkabız

  • Sıkıntılı. Mânevi sıkıntı.
  • Çekilmiş. Büzülmüş. Daralmış. Toplanmış.
  • Barsakları sıkışmış. Kazâ-i hâcet edemeyen. Kabız.

müşehadetullah

  • Cenâb-ı Hakkı mânen, kalp gözüyle görmek.

müşiriyet-i maneviye / müşiriyet-i mâneviye

  • Mânevî mareşallik.

müstagrak

  • (Gark. dan) Garkolmuş, dalmış, batmış.
  • Mânevi bir vaziyete dalmış.
  • Kendini bilmiyecek derecede dalgın olan. Bir şeye dalmış veya daldırılmış olan.

müste'min

  • Eman dileyen. Emane, emniyete erişen, nâil olan. (Gerek müslim, gerek zimmî veya harbî olsun.) İstiman eden. Emin edilmiş.
  • Canının bağışlanması şartiyle teslim olan.
  • Tar: Osmanlı ülkesinde oturmalarına müsaade olunan yabancı devlet tebaası. Osmanlı devleti ile sulh halinde bu

müstear / müsteâr / مُسْتَعَارْ

  • (Ariyet. den) Kendi malı olmayan, iğreti alınmış, emâneten alınmış olan.
  • Kendini belli etmemek için kullanılan takma bir isim.
  • Emanet alınan şey.

müşterek-i manevi / müşterek-i mânevî

  • Mânevî ortak yön.

müstevda'

  • (Ved. den) Emaneti kabul eden.
  • Emanet bırakılan, emanet bırakılmış.

müstevdi'

  • (Ved. den) Emanet bırakılan yer.
  • Emanet bırakan.

mütefeyyiz

  • Feyizlenen, manen gıdalanan.

müterekkin

  • Mânen kuvvet bulan.
  • Erkândan olan.

mütesavvıf

  • Gafletten uzak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu cenâb-ı Hakk'ın zikri ile (anmakla) süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibi. Çoğulu mütesa vvifûn, mütesavvifîn ve mütesavvife'dir.

mütevatir-i bilmana / mütevâtir-i bilmâna

  • Mânevî tevatür; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir haberi, olayı veya hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak sûretiyle doğruluğunu tasdik etmesi.

müvacehe

  • Mânen yüz yüze bulunma, karşısında olma.

muvafakat-ı maneviye / muvafakat-ı mâneviye

  • Mânevi uygunluk, denklik.

muvazene-i maneviye / muvazene-i mâneviye

  • Mânevî denge.

muzafferiyet-i kalbiye

  • Kalple kazanılan mânevî zafer.

nasib / nasîb

  • Ele geçen, kavuşulan.
  • Allahü teâlânın ezelde takdir ettiği maddî ve mânevî rızık, kısmet.

nim-manevi / nim-mânevî

  • Yarı mânevî.

nisbet

  • Soy bakımından bağlılık, mensub olma.
  • Tasavvufta velî bir zâtla mânevî irtibat, feyz alma, huzûr.

niyet

  • Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi.
  • Fık: Yapılan bir vazife ile Cenab-ı Hakk'a taatta bulunmayı ve O'na mânen yaklaşmayı kasdetmektir.

nizamat-ı maneviye / nizâmât-ı mâneviye

  • Mânevî nizâmlar, düzenler.

nur-ı ilahi / nûr-ı ilâhî

  • İlâhî nûr. Allahü teâlânın ihsân ettiği mânevî aydınlık, mânevî ilim.

nur-i iman

  • İman nuru. Kur'an ve kâinat hakikatlarının görünmesine ve bulunmasına vesile olan imanın mânevi nuru.

nur-i mübin

  • Mübin olan nur. Aşikâr ve açıklayıcı olan ve hak ile batılı ayıran nur. Bilhassa iman ve Kur'an ilminin mânevi nuru.

nur-u kabir

  • Kabri mânevî olarak aydınlatan ışık.

nur-u tarikat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemlerin aydınlığı, güzelliği.

ömr-ü manevi / ömr-ü mânevî

  • Mânevî ömür.

pir-i muazzam / pîr-i muazzam

  • Büyük öncü, mânevî lider.

posta

  • İtl. Bir yere gelen veya bir yerden gönderilen mektup ve emânetlerin hepsi.
  • Bu emânetleri toplayan ve dağıtan idare ve onun yeri.
  • Belli zamanlarda sefer yapan ve çok zaman posta taşıyan vasıta.
  • Takım, kol.
  • Hizmet nöbetinde bulunan er.
  • Sefer.

put

  • Allah'tan başka tapılan herşey.
  • Heykel. Sanem. Kendisinden medet beklenen veya lâyık olmadığı hürmet kendine yapılan maddi mânevi resim, heykel ve her çeşit cisim.

rayet-i ulviyet-i şeyh-i hakkani / râyet-i ulviyet-i şeyh-i hakkanî

  • Mânevî mertebelere ulaşma ve hakikatleri elde etme yolunda Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin elinde tuttuğu yücelik sembolü olan sancak.

refakat-i maneviye / refakat-i mâneviye

  • Mânevî arkadaşlık, beraberlik.

refref

  • Kuşu çok olan çimenlik, kır.
  • Mânevi bir binek.
  • Dalları salkım salkım olan ağaç.
  • Kenar saçağı.
  • Yeşil elbise.
  • İnce yumuşak kumaş.
  • Döşek.
  • Cennet.
  • Mânevî bir binek; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Miraç mu'cizesi sırasında bindiği dört binekten sonuncusunun adı.

rehn

  • Bir sebebden dolayı bir şeyi habsetmek, alıkoymak; ödenecek mal karşılığında bir malı, alacaklıda veya başka emin bir kimse elinde emânet bırakmak. İpotek etmek.

ricalullah

  • Allah erleri, mânevî kuvvet sahibi Allah'ın velî kulları.
  • Mânevi kudret ve kuvvet sahipleri olan evliya.

ricz

  • Azab, vesvese.
  • Maddi ve mânevi pislik.
  • Puta tapma.

riyazat

  • Manevî ilerleme için gerçekleştirilen eğitim.

rızık

  • Allahın ihsanı olan maddî ve mânevî nimetler.

rızk

  • Allahü teâlânın takdir ettiği maddî ve mânevî nîmet, kısmet. Yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak yer.
  • Yiyip içecek şey. Maddi mânevi ihtiyaca lâzım nimet. Allah'ın herkese lütuf ve kısmet ettiği ve bekaya sebeb olan nimet.
  • Maddî ve mânevî nimetler.

ruh-u manevi / ruh-u mânevî

  • Mânevî ruh.

ruhani / ruhanî

  • Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Ruha ait. Ruhtan meydana gelmiş, melek.
  • Madde ile alâkalı olmayan, mânevi, ruh âlemine mensub olan.

ruhani reisler / ruhanî reisler

  • Din adamları, mânevî liderler.

ruhaniyet / ruhâniyet

  • Ruhâni, mânevî varlık ekle

ruhaniyet-i peygamberi / ruhaniyet-i peygamberî

  • Peygamberin ruhânî, mânevî varlığı.

rüşvet-i manevi / rüşvet-i mânevi

  • Mânevî rüşvet.

rütbe-i maneviye / rütbe-i mâneviye

  • Mânevî rütbe.

rüya / rüyâ

  • Düş. İnsanın kalbinin ve duyu organlarının dünyâ işleriyle olan meşgûliyetinin kısmen kesildiği, uyku, bayılma ve istiğrak (mânevî coşkunlukla kendinden geçme) gibi hallerde gördüğü şeyler.

saadet-i maneviye / saadet-i mâneviye

  • Mânevî mutluluk.

sadaka-i maneviye / sadaka-i mâneviye

  • Belâları uzaklaştıran mânevî sadaka.

şaheser-i tarikat / şâheser-i tarikat

  • Mânevî ilerlemeye götüren yolun şâheseri.

sahib-i kemal / sâhib-i kemâl / صَاحِبِ كَمَالْ

  • Manevî olgunluk ve makam sahibi.

sahibüzzaman

  • Yaşadığı zamanın manevî sahibi.

sahife-i hasenat / sahife-i hasenât

  • Sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî sayfa.

sahil-i vahdet ve tevhid

  • Vahdet ve tevhid sahili; insanların mânevî kurtuluşuna ve ebedî saadet sahiline ulaştıran tevhid ve vahdet inancı.

şahs-ı ma'nevi / şahs-ı ma'nevî / شَخْصِ مَعْنَو۪ي

  • Bir topluluğun ifade ettiği manevî kişilik.

şahs-ı manevi / şahs-ı manevî / şahs-ı mânevî

  • Bir şahıs olmayıp kendisine bir şahıs gibi muamele yapılan şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar. Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen manevî şahıs.
  • Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve meziyetler.
  • Mânevî şahıs, tüzel kişilik; belli bir ideal ve gaye etrafında bir araya gelen topluluğun oluşturduğu mânevî şahsiyet ve ortak kimlik.

şahs-ı manevi-i al-i beyt / şahs-ı mânevî-i âl-i beyt

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) neslinden gelenlerin oluşturduğu manevî şahsiyet.

şahs-ı manevi-i dalalet / şahs-ı mânevî-i dalâlet

  • İnkârcılığı yaymaya çalışan kişilerden oluşan manevî kişilik.

şahs-ı manevi-i hükumet / şahs-ı mânevî-i hükûmet

  • Hükûmetin mânevî şahsiyeti, tüzel kişiliği.

şahsımanevi / şahsımânevî

  • İnsanların bir araya gelip oluşturdukları mânevî kişilik.

şahsiyet-i manevi / şahsiyet-i mânevî

  • Tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik.

şahsiyet-i maneviye / şahsiyet-i mâneviye

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik; Sahabe mânâsını oluşturan ortak kimlik, ortak mânâ.

şahsiyet-i maneviye-i muhammediye / şahsiyet-i mâneviye-i muhammediye

  • Hz. Muhammed'in mânevî şahsiyeti.

sai

  • Çalışan.
  • Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler.
  • Bir yere vâli olan.
  • Cemaat başı.
  • Yan yan giden.
  • Hızlı yürüyen.
  • Koğuculuk yapan.

salavat-ı nuriye / salâvat-ı nuriye

  • Peygamberimiz için yapılan, manevî yönden tüm karanlıkları aydınlatan nurlu rahmet ve esenlik duaları.

saltanat-ı maddiye ve maneviye / saltanat-ı maddiye ve mâneviye

  • Maddî ve mânevî yönlerden kurulan egemenlik, hakimiyet.

saltanat-ı manevi / saltanat-ı mânevî

  • Mânevî saltanat, egemenlik.

saltanat-ı maneviye / saltanat-ı mâneviye

  • Mânevî saltanat.

saltanat-ı ruhaniye

  • Ruhanî, mânevî olarak devam eden saltanat.

şatahat / şatâhat

  • Mânevi sarhoşluk.
  • Kendinden geçer bir hâle gelmek ve böyle istiğrak hâlinde iken söylenen müvazenesiz sözler.
  • Mânevî sarhoşluk ve cezbe halindeyken şeriata aykırı söz söyleme.
  • Mânevî sarhoşluk hâlindeyken söylenen dengesiz sözler.

satvet-i maneviye ve hakikiye / satvet-i mâneviye ve hakikiye

  • Maddeten ve mânen üstün olmak.

şecere-i maneviye / şecere-i mâneviye

  • Mânevî bir ağaç.

şecere-i tuba-i maneviye / şecere-i tûbâ-i mâneviye

  • Mânevî tûbâ ağacı.

sefine-i maneviye / sefine-i mâneviye

  • Mânevî gemi.

şehid-i manevi / şehid-i mânevî

  • Mânevî olarak şehit sayılan.

şekl-i manevi / şekl-i mânevî

  • Mânevî şekil, görüntü.

sekr

  • Şuursuzluk, kendinde olmama hâli. Tasavvufta mânevî sarhoşluk.

sema-yı maneviye / sema-yı mâneviye

  • Mânevî sema, gök.

şeref-i manevi / şeref-i mânevî

  • Mânevî şeref, rütbe.

sermaye-i ticaret

  • Ticaretin kazandırdığı servet; manevî sermaye.

sevk-i manevi / sevk-i mânevi

  • Mânevî sevk, yönlendirme.

seyahat-i kalbiye

  • Kalple yapılan manevî yolculuk.

seyahat-ı maneviye-i hayali / seyahat-ı mâneviye-i hayâlî

  • Hayâlen ve mânen yapılan seyâhat.

seyahat-i ruhiye

  • Ruhla yapılan mânevî yolculuk.

şeyh

  • İhtiyâr.
  • Bir ilim dalında ihtisas etmiş olan.
  • Mürşîd-i kâmil; insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatan, dîni, İslâm'ı yayan ve onların mânen olgunlaşmalarını sağlayan rehber zât. Çoğul şekli meşâyıh ve şüyûhtur.

seyr ü süluk / seyr ü sülûk

  • İlâhî hakikatlere ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk.

seyr ü süluk-i kalbi / seyr ü sülûk-i kalbî

  • Kalp yoluyla mânevî makamlarda İlâhî hakikatlara ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk.

seyr ü süluk-i ruhani / seyr ü sülûk-i ruhanî

  • Mânevî âlemlerde ruh ile bazı mertebelere yükselme ve yolculuk etme.

seyr ü süluk-u ruhani / seyr ü sülûk-u ruhanî

  • Mânevî makamlarda ruhen seyir ve seyahat.

seyr ü süluk-ü ruhaniye / seyr ü sülûk-ü ruhaniye

  • Mânevî makamlardaki ruhanî seyir ve seyahat.

seyr ü süluk-u velayet / seyr ü sülûk-u velâyet

  • Velayet yoluyla çıkılan mânevî yolculuk.

seyr-i afaki / seyr-i âfâkî

  • Dış âlemdeki delil ve vasıtalarla yapılan mânevî yolculuk.
  • Terbiye ve mâneviyatta tekâmül yollarında, hariç âlemden, âfaktan başlamak suretiyle bulunan delillerle tekâmül edip nefsini ıslâh ve imâni ve Kur'âni hakikatlarda terakki etmek usulü.

seyr-i enfüsi / seyr-i enfüsî

  • Nefsin iç âlemindeki delil ve vasıtalarla yapılan mânevî yolculuk.

seyr-i enfüsi ve afaki / seyr-i enfüsî ve âfâkî

  • Kişinin kendi iç âleminde ve dış dünyada yaptığı tefekkür ve mânevî yolculuk.

seyr-i ilallah

  • Allahü teâlâya doğru olan yolda ilerlemek, mânevî ilimde durmadan yükselmek. Seyr-i âfâkî (kötü hâllerden kurtulma) ve seyr-i enfüsî (iyi hâllerle süslenme) yi içine alan tasavvuf yolculuğu.

seyr-i ruhani / seyr-i ruhânî / seyr-i rûhânî

  • Ruhanî ve mânevî âlemlerdeki seyir, ruhî gezinti.
  • Ruhanî ve mânevî âlemlerdeki seyir, ruhî gezinti.

seyr-i süluk / seyr-i sülûk

  • Hak ve hakikate ermek için bir rehber öncülüğünde ve denetiminde mânevî makamlarda yapılan seyir ve seyahat.
  • Mânevî makamlarda seyir ve seyahat; velayet yolunda mânevî ilerleme yolculuğu.

seyr-i süluk-i ruhani / seyr-i sülûk-i ruhanî

  • Manevî makamlarda ruh ile yapılan seyir ve seyahat.

seyr-i süluk-ü kalbi / seyr-i sülûk-ü kalbî

  • Mânevî makamlarda kalp ile yapılan seyir ve seyahat.

seyrisüluk / seyrisülûk

  • Manen yükselmek için bir yola girip yürümek.

şezre

  • Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme.
  • İpi soluna bükme.
  • Tersine bükülmüş ip, urgan.
  • El değirmenini sola doğru çevirme.
  • Şiddet, suubet, zorluk.

sıbgatullah

  • Cenab-ı Hakk'ın dilediği tarz, manevî renk, biçim ve şekilde yaratması. İslâmî ahlâk ve karakteri halketmesi.
  • Allah'ın dini.

sıddikiyet / sıddîkiyet

  • Sıddîklik, manen pek yüksek bir makam.

sidre / سِدْرَه

  • Bir ağaç, gökte mânevî bir yer.
  • Varlık aleminin sonundaki manevi ağaç.

şifa-yı manevi / şifa-yı mânevî

  • Mânevî şifa, deva.

sıklet

  • Ağırlık. Mânevi sıkıntı.

sıklet-i maneviye / sıklet-i mâneviye

  • Mânevî ağırlık.

sima-yı manevi / sima-yı mânevî

  • Mânevî yüz, çehre.

simn

  • (Simâne) : Semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık.

siret / sîret

  • Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı.
  • İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol.
  • Bir kimsenin iç hâli, hareketi, ahlâkı.
  • İnsanın tutmuş olduğu manevî yol.
  • İnsanın mânevî hâli, ahlâkı.

şirket-i maneviye / şirket-i mâneviye

  • Mânevî şirket, ortaklık.

şirket-i maneviye-i duaiye / şirket-i mâneviye-i duaiye

  • Mânevî dua şirketi, ortaklığı.

şirket-i maneviye-i uhreviye / şirket-i mâneviye-i uhreviye

  • Âhirete dönük manevî şirket, ortaklık.

sırr-ı ihlas-ı hakiki / sırr-ı ihlâs-ı hakikî

  • Gerçek ihlâs sırrı; ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme esprisi, mânevî gücü.

sırr-ı insani / sırr-ı insanî

  • İnsanın mânevî duygusu.

sırr-ı manevi-i dua-yı nebevi / sırr-ı mânevî-i dua-yı nebevî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) duasının mânevî sırrı.

sofi

  • Ehl-i tasavvuf. Riyazet ve nefisle mücahede ile hakikate ermeğe çalışan. Tarikata mensub, mânevi kemâlât için çalışan.
  • Yanıltıcı, safsatacı.

sofiye meşrebi

  • Tarikat yoluyla mânevî derecelere yükselme gayretinde olan tasavvuf ehlinin takip ettikleri yol, tarz.

sohbet-i manevi / sohbet-i mânevî

  • Mânevî sohbet.

sual-i manevi / sual-i manevî

  • Mânevî bir soru.

şükr-ü manevi / şükr-ü mânevî

  • Mânevî şükür.

sukut-u mutlak

  • Mânen iyice tefessüh etme, iyi hasletlerin tamamen kaybolması.

sultan-ı manevi / sultan-ı mânevî

  • Mânevî sultan, hükümdar.

süluk / sülûk

  • (Silk. den) Belli bir gruba girme. Bir yolu takib etme. Bir tarikata bağlanma. Mânevi terakki mertebelerinde devam etme.
  • Mânevî yol alma, yürüme.
  • Bir yola girmek, manen yükselmek.

süluk-ü tarikat / sülûk-ü tarikat

  • Tarikat yoluna girme; nefsi düzeltmek ve vuslata erişmek amacıyla tasavvuf yoluna girme, mânevî yolculuğa çıkma.

sünnet

  • Kanun, yol, âdet.
  • Siret-i hasene.
  • Ist: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözü, emri, hal ve takriri. Müslümanların ittibâında ve dinlemesinde maddî ve manevî pek çok fazilet bulunan, tatbikinde mühim sevablar, terkinde mühim zararlar bulunan İslâmî emirler. Sünnet'e Farz-ı

suret-i maneviye / suret-i mâneviye

  • Mânevî suret; maddî olmayan şekil, biçim.

sürur-u manevi / sürur-u mânevî

  • Mânevî sevinç, mutluluk.

ta

  • Kat. Kıvrım. Büklüm. Misil, mânend. Nihayet. Gayet. Kadar, beri, dek. (mânalarına gelir) Meselâ : (Farsça)

tabib-i manevi / tabib-i mânevî

  • Mânevî doktor.

tabiiyyun

  • Tabiatçılar. Naturalistler. "Her şeyi tabiat yapıyor" diyen, maddeye dalmış, Allah'tan (C.C.) mânen uzaklaşmış kişiler.

tabut-i sekine / tâbût-i sekîne

  • İsrâiloğullarının, içinde mukaddes emânetleri sakladıkları ve Mûsâ aleyhisselâmdan beri nakledilerek gelen altın kaplamalı sandık.

taharet / tahâret

  • Necâset denilen yâni maddeten pis olan şeylerden ve hades denilen hükmî ve mânevî pisliklerden (abdestsizlik, cünüplük, kadınlar için hayz ve nifas hâllerinden) su ile abdest alarak, su yoksa, toprak ve toprak cinsinden şeylerle teyemmün ederek yapıl an temizlik. Temiz olana tâhir, temizleyiciye de

tahfif

  • (Hıffet. den) Hafifletme, yükünü azaltma. Kolaylaştırma.
  • Lâyıkı vechiyle hürmet etmemek.
  • Maddî-manevî bir ızdırabı azaltmak.
  • Kelimelerin bazı harflerini terketmekle telâffuzunu kolaylaştırmak.

tahiyyat

  • Selâmlar. Duâlar. Manevî hayat hediyeleri. Tezahürat-ı hayatiye.
  • Mâlikiyet, beka ve mülk.

tahiyyat-ı maneviye / tahiyyât-ı mâneviye

  • Mânevi selâm ve dualar.

tahribat-ı maneviye / tahribat-ı mâneviye

  • Mânevî tahripler, yıkıp bozmalar.

tarihçe-i hayat-ı maneviye / tarihçe-i hayat-ı mâneviye

  • Mânevî hayat hikâyesi.

tarik-i müteassife

  • Doğru yoldan sapanların yolu; çorak dengesiz ve zalimane yol.

tarikat / tarîkat

  • Maneviyat yolu.
  • Yol, manevî yol.
  • Usûl, tarz. Hal ü şan.
  • Tasavvuf yolu; insanları mânen olgunlaştırmak, terbiye etmek, yetiştirmek için, tasavvuf büyüklerinin tâkib ettikleri yol.
  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemler.

tarikat-ı aliye-i nakşiyye / tarîkat-ı aliye-i nakşiyye

  • Mânevî derecesi yüksek olan Nakşî tarikatı.

tartib-i lisan

  • Güzel bir söz söyleyerek dili mânen tatlılaştırma.

tasallut

  • Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane hareket etmek.

tasarruf

  • İdâreli kullanma, sarfetme. Tutumlu olma; harcamada isrâftan ve cimrilikten sakınıp orta yolu seçme.
  • İdâre etme, hükmetme.
  • Bir velînin Allahü teâlânın izniyle sevdiklerini mânen yetiştirmesi, düşmanlarını ise cezâlandırması.

tasarruf-u kudsi / tasarruf-u kudsî

  • Kudsî tasarruf; mânevî tesir, icraat.

tasavvuf

  • Beden ve ruhun eğitilmesiyle bazı mânevî mertebelerin katedilmesini sağlayan yol.

tatmin

  • İkna etme, manen doyurma.

taun-u manevi / tâun-u mânevî

  • Mânevî vebâ, salgın ve ölümcül hastalık.

tazminat

  • Maddî veya mânevî zarara karşılık ödetilen maddî bedel, mal.

teberrük

  • Bereketlenme, mânen istifâde etme, faydalanma.

tedenni

  • Aşağı düşme. Aşağı inme.
  • Daha kötü bir derekeye düşme. Tenezzül etme. Maddi ve mânevi gerileme. Terakkinin zıddı.

teessürat-ı manevi / teessürat-ı mânevî

  • Mânevî üzüntüler.

tegafül

  • Gaflet etme, duyarsızlıklık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma.

tehevvür

  • Korkusuzlukla düşünmeden hareket etmek. Sonunu düşünmeden birden bire karar vermek.
  • Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi; maddi mânevi hiçbir şeyden korkmamak hâleti.

tehlike-i manevi / tehlike-i mânevî

  • Mânevî tehlike.

tehlike-i maneviye / tehlike-i mâneviye

  • Mânevî tehlikeler; imanî noktalarda oluşacak kayıplar.

temeşşi

  • Yürüme (Mâneviyatta daha çok kullanılır.)

temsil-i manevi / temsil-i mânevî

  • Mânevi örnek, benzetme.

terakki / terakkî

  • İlim, fen ve san'atta yükselme, ilerleme.
  • Mânevî ilerleme, rûhen yükselme.

terakkiyat-ı insaniye / terakkiyât-ı insaniye

  • İnsanların manevî açıdan gelişme ve ilerlemeleri.

terakkiyat-ı maneviye / terakkiyât-ı mâneviye

  • Mânevî ilerlemeler, yükselmeler.

terakkiyat-ı maneviye-i beşeriye / terakkiyât-ı mâneviye-i beşeriye

  • İnsanlığın mânevî ilerlemesi, yükselmesi.

terakkiyat-ı ruhiye / terakkiyât-ı ruhiye

  • Ruh ile mânevî mertebelere yükselme.

terbiye-i manevi / terbiye-i mânevi

  • Mânevî terbiye.

terbiye-i maneviye ve maddiye / terbiye-i mâneviye ve maddiye

  • Mânevî ve maddî terbiye.

tercüme-i maneviye / tercüme-i mâneviye

  • Mânevî tercüme.

terekkün

  • (Rükn. den) Rükünleşme, erkân sırasına geçme, erkândan olma.
  • Mânen kuvvet bulma.

terhin

  • Rehin verme. Emanet bırakma.

tesanüd-ü manevi / tesanüd-ü mânevî

  • Mânevî dayanışma, birliktelik.

teşbih

  • (Çoğulu: Teşbihât) Benzetmek, benzetilmek. Benzetiş. Bir vasıfta vehmetmek.
  • Edb: Aralarında maddi veya mânevi bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetmek san'atı.

teslim

  • Bir emâneti verme.
  • Kabul etme.
  • Doğru ve haklı bulma.
  • Selâmetle dua etme.
  • Karşısındakinin hükmü altına girme.
  • Kendini Allah'ın takdirine terketme, emri altına girme.
  • Belâ ve âfetten korunur olma.
  • Bir şeyi, yeni sâhibine verme.
  • Da

teslimat

  • Emanetlerin asıl sahibine teslim edilmesi.

teşri / teşrî

  • Kânun koyma. Allahü teâlânın ve peygamberlerinin, insan hayâtının maddî ve mânevî bütün yönlerine dâir emir ve yasaklar koyması.

tevafuk-u manevi / tevafuk-u mânevî

  • Mânevî uygunluk.

tevafukat-ı gaybiye

  • Gaybî ve mânevî bir inâyet eseri olan tevafuklar, uygunluklar.

tevatür-ü manevi / tevatür-ü mânevî

  • Mânevî nakiller ile gelen, mânâsı üzerinde ittifak sağlanan nakil.

tevdi / tevdî

  • Birisine bırakmak, emanet etmek.
  • Bırakma, emanet verme.

tevdi eden

  • Emanet eden, bırakan.

tevdi edilen

  • Bırakılan, emanet edilen.

tevdi' / tevdî' / تَوْد۪يعْ

  • Emanet vermek, bırakmak.
  • Misafirin veda etmesi. Giderken kalanlara: Allah'a ısmarladık gibi veda etmesi, bolluk hoşluk duasıyla bırakıp gitmesi.
  • Mutlaka terkedip bırakmak.
  • Emanet etme.

tevdian

  • Vererek, bırakarak, teslim ve emanet ederek.

tevdiat / tevdiât

  • Emânetler. Emânet bırakmalar. Emniyetli bir yere kıymetli bir şeyi teslim etmek.

teveccüh

  • Bir şeye doğru yönelme, bir tarafa dönme. Çevrilme.
  • Mânen üzerine düşme.
  • Ait olmak.
  • Hoşlanmak.
  • Sevgi, alâka.

teyemmüm

  • Su bulunmadığı veya bulunup da özür sebebiyle kullanmak mümkün olmadığı takdirde; temiz toprak veya taş, kum, kerpiç gibi toprak cinsinden bir şey ile hadesi yâni mânevî kirliliği, abdestsizliği gidermek için, elleri toprağa sürüp yüzü ve kolları mesh etmek.

tezahürat-ı maneviye / tezahürat-ı mâneviye

  • Mânevî açılımlar, görünümler.

tezekki / tezekkî

  • Mânevi temizlenme. Ahlâken yükselme.
  • Zekât verme.
  • Manen temizlenme.
  • Mânen temizlenme.

tiryak-ı marazi'l-bid'a / tiryâk-ı marazi'l-bid'a

  • İslâmiyet'in aslında olmayıp sonradan dine sokulan, Kur'ân'a ve sünnete aykırı mânevî hastalıkların ilâcı, panzehiri; On Birinci Lem'a.

tiryaku marazı'l-bid'a

  • İslâmiyetin aslında olmayıp sonradan dine sokulan, Kur'ân'a ve Sünnete muhalif manevî hastalıkların ilâcı, panzehiri.

tiryaku marazi'l-bid'a

  • İslâmiyetin aslında olmayıp, sonradan dine sokulan, Kur'ân ve sünnete muhalif mânevî hastalıkların ilâcı.

ücret-i maneviye / ücret-i mâneviye

  • Mânevî ücret.

ufunet

  • Çıban veya yaranın çürüyüp fena kokması.
  • İltihab.
  • Her hangi bir maddenin çürümesinden hasıl olan pis koku, çürük kokusu.
  • Sıkıntı veren manevî ağırlık.

ukul-ü nuraniye erbabı

  • Nuranî akıl sahipleri; akıl yoluyla manevî hakikatlerin nuruna ulaşan kişiler.

ulema-yı işrakıyyun / ulema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan âlimler.

ulvi / ulvî

  • (Ulviye) Yüksek, yüce.
  • Manevî ve göğe mensub.
  • Yüce, yüksek, göğe ve manevî âleme mensup.

umman-ı feyiz

  • Mânevî bereket, bolluk denizi.

üsvet

  • Beraberlik.
  • Halka reis olmak.
  • Dert ortağı. Sâdık arkadaş. Manevî tabib.
  • Nümune ve örnek tutulacak olan insan.

üveysi / üveysî

  • (Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz almak tarzı.

vakıa-i ruhaniye / vâkıa-i ruhaniye

  • Ruhanî ve mânevî âlemde müşahede edilen ve görülen olay.

varis / vâris

  • Cenab-ı Hakk'ın bir ismi.
  • Mirasçı. Kendisine miras düşen. Mirasa konan. Vefat eden birisinin maddî veya manevî mal ve mülkünde kullanmaya, tasarrufa salâhiyetli olan.

vazife-i maneviye / vazife-i mâneviye

  • Mânevî görev.

vazife-i memure-i maneviye / vazife-i memure-i mâneviye

  • Mânevî memuriyet görevi.

vazife-i meşkure-i maneviye / vazife-i meşkûre-i mâneviye

  • Şükür ve övgüye lâyık mânevî görev.

vebal

  • Günah. Zarar. Ziyan. Şiddet. Ağırlık. Azab. Doğru olmayan bir hareketin manevî mes'uliyeti.
  • Günah, zarar, ziyan, şiddet, ağırlık, azap, doğru olmayan bir hareketin manevî sorumluluğu.

vecd

  • Tasavvuf yolunda bulunan bir kimsenin çok zikretmesi (Allahü teâlâyı anması) veya bir başka sebeb netîcesinde hâsıl olan mânevî lezzetleri tadarak rûhunun coşması, kalbinin gayr-i ihtiyârî (elinde olmadan) kendinden geçmesi, taşması hâli.

vecd-alud / vecd-âlud

  • Vecd veren haller. Manevî coşkunlukla beraber olan hal. (Farsça)

vedayi' / vedâyi' / ودایع

  • Emanetler. (Arapça)

vedia / vedîa / ودیعه / وَد۪يعَه

  • Emanet.
  • Emanet, ödünç.
  • Güvenilen kimseye saklamak için verilen mal. Emânet.
  • Emanet.
  • Emanet. (Arapça)
  • Emânet.

vediatullah / vediatullâh / vedîatullah

  • Allah'ın emaneti.
  • Allah'ın emaneti.

velayet-i kamile / velâyet-i kâmile

  • Mükemmel velilik; kulluk noktasında mânevî mertebeleri aşarak Allah'ın yakınlığını ve dostluğunu elde etme mükemmelliği.

veled-i manevi / veled-i mânevî

  • Mânevî evlat.

veraset / verâset

  • Maddî ve mânevî olarak vâris olmak.

vicdan

  • İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his.
  • Kendinden geçme, dalma.
  • Bir şeyi bir halde görme, bulma.
  • Duyma, duygu.
  • İnanç.
  • Şuur.
  • Bâtın ile Hakkı tanımak.
  • Din.

vücud-u manevi / vücud-u mânevî

  • Mânevî varlık.

vücud-u manevi ve ilmi / vücud-u mânevî ve ilmî

  • İlmî ve mânevî varlık.

vukuat-ı maddiye ve maneviye / vukuat-ı maddiye ve mâneviye

  • Maddî ve manevî olaylar, hadiseler.

yed-i emin / yed-i emîn

  • Kanunen güvenilir kimse olarak seçilen şahıs.
  • Mahkemece kendisine bir şey emanet olunan kimse.
  • Emniyetli, tehlikesiz ve korkusuz yer.
  • Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir lâkabı.
  • Kânûnen güvenilir kimse olarak seçilen şahıs.Mahkemece kendisine bir şey emânet olunan kimse; güvenilir, emin el.

yevm-id din

  • Din günü, ceza günü, mâneviyat günü.

yümn-ü iman ve emanet

  • İman etmenin ve emanete riayet etmenin verdiği bereket ve güven.

zahir ve batın duygular / zâhir ve bâtın duygular

  • İnsanın maddî ve mânevî duyuları.

zaman-ı fetret

  • İnsanlara peygamber gönderilmeyen mânevî buhran dönemi.

zarar-ı ma'nevi / zarar-ı ma'nevî

  • Huk: Tazminat. Manevî zarar ve ziyan.

zelzele-i beşeriye

  • İnsanî zelzele; insanın maddî ve mânevî hayatında meydana gelen sarsıntı, Dünya Savaşları, dinsizlik gibi.

zelzele-i maneviye-i islamiye / zelzele-i mâneviye-i islâmiye

  • İslâm dünyasında meydana gelen mânevî sarsıntı.

zemane

  • (Bak: ZEMANET)

zevk

  • Mânevî âlemlerde iman hakikatlerinin hazzına erişme.
  • Lezzet alma, hoşa gitme, tatma.
  • Hoş, hoşa giden. Mânevi haz.
  • Boş vakit geçirmek. Eğlenmek.
  • Alay etmek. Güzeli çirkinden ayırma kabiliyeti.

zevk-i i'caz / zevk-i i'câz

  • Mu'cizeliğin zevki; mu'cize özelliklerle muhatap olan kişinin aldığı mânevî zevk.

zevk-i manevi / zevk-i mânevî

  • Mânevî zevk.

zevk-i tarikat

  • Tarikat ve tasavvuf dairesindeki mânevî zevk.

zevk-i tevhidi / zevk-i tevhidî

  • Allah'ı bilmenin ve Ona inanmanın verdiği mânevî zevk, lezzet.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR