LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te La kelimesini içeren 183 kelime bulundu...

ab-kur

  • Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik. (Farsça)

abajur

  • Lamba siperi. (Fransızca)

afyon

  • Lât. Haşhaş sütünün birikmesinden ibaret bir madde.

akvaryum

  • Lat. Su hayvanlarını veya bitkilerini besleyebilecek tarzda yapılmış camdan su kabı.

albüm

  • Lât. Fotoğraf resimlerini veya sair resim, şekil ve hatıraları içine alan defter veya kitap.

aldehit

  • Lât. Kim:Alkol veya asitlerden elde edilen kimyevi bir sıvı.

aleyhi'l-lane / aleyhi'l-lâne

  • Lânet onun üzerine olsun.

ask

  • Lâzım olmak, lüzumlu olmak.

avize

  • Lamba, fener, gaz veya mumları havi olarak tavana asılan maden veya billurdan süs eşyası. (Farsça)

baziguş / bazigûş

  • Lâtifeci, şakacı, şen kimse. (Farsça)

bedi' ilmi / bedî' ilmi

  • Lafz (söz) ve mânâ ile ilgili bâzı san'atlar ile sözün süslenmesini öğreten ilim.

bilistihkak

  • Lâyıkıyla, liyakatı olarak. Hakkıyla. Haklı olarak.

bizle

  • Lâtife, şaka. (Farsça)

çespan

  • Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.

çespide

  • Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır. (Farsça)

cevami-ül kelim / cevâmi-ül kelim

  • Lâfızları az, mânâsı çok kelâmlar, sözler, ibâreler, fıkralar.

cife / cîfe

  • Lâşe, leş.

cins-i latif

  • Lâtif ve hoş cins, nev. İnsanlar nev'inde kadın.

cüz'i / cüz'î / جُزْؤ۪ي

  • Lafzında ortaklık kabûl etmeyen.

dekan

  • Lât. Üniversitelerde bir fakültenin başkanı.

dekar

  • Lât. Bin metrekarelik ölçü birimi.

derhor / درخور

  • Lâyık, münasib, uygun, yakışır, derhuş, sezâ, şâyeste. (Derhurd da denir.) (Farsça)
  • Layık. (Farsça)

devr-i lale / devr-i lâle

  • Lâle devri, lâle mevsimi, lâle zamanı.

dinar

  • Lât. Eskiden kullanılan altın ve sikkeli para.

ecsam-ı latife-i nuraniye / ecsâm-ı lâtife-i nûrâniye

  • Lâtif ve nurlu cisimler.

ego

  • Lât. Ben. Ene.

elfaz / elfâz / اَلْفَاظْ

  • Lafızlar, sözler.
  • Lafızlar.

elkab

  • Lâkaplar.

fazl-ı israil-i kudret / fazl-ı isrâil-i kudret

  • Lâkabı İsrâîl olan güçlü Yakup'un (a.s.) üstünlüğü, fazileti.

fekahet

  • Lâtifecilik, şakacılık.

gılaf-ı latif

  • Lâtif örtü.

hallüsinasyon

  • Lât. Tıb: Hakikatte olmayan bir şeyi varmış gibi görme ve işitme.

hayih

  • Lâzım olduğu halde mevcud olmayan nesne.

heva-i nesim / hevâ-i nesîm

  • Latif hava. Mâne-vî gıda.

hubb-u lafz / hubb-u lâfz

  • Lâfız sevgisi; kelimenin söyleyiş şekline meftun olmak.

huzami / huzamî

  • Lavanta çiçeği.

icaz-ı hasr

  • Lafzan hiçbir hazf olmadığı halde, ibârenin mânaca zengin olmasıdır.

iglivvat

  • Lâzım olmak, icab etmek.

ihtikan / ihtikân

  • Lavman yapmak.

ilga / ilgâ / الغا

  • Lağvetme, kaldırma. (Arapça)
  • İlgâ eylemek: Lağvetmek, kaldırmak. (Arapça)

illizyon

  • Lât. Cisimleri yanlış idrak etme. Meselâ su borusunu yılan gibi görme.

ilm-i bedi' / ilm-i bedî'

  • Lafz (söz) ve mânâ ile ilgili bâzı san'atlar yaparak sözün süslenmesini öğreten ilim.

imparator

  • Lât. Büyük kral. Birkaç devlete hükmünü geçiren büyük hükümdar. Tahta çıkan kadın olursa ona imparatoriçe denir.

istihkak

  • Lâyık olma, hak etme.

kadi iyaz / kadî iyaz

  • Lâkabı: Ebu-l Fadl bin Musa el Yahsabî'dir. Muhaddislerin meşhurlarından ve edebiyatçılardan olup, 476 hicrî tarihinde Site kasabasında doğmuş, sonra Endülüse geçerek Kurtuba'da ve diğer ilim merkezlerinde ilim tahsili yapmıştır. Daha sonra Site kasabasında uzun bir zaman durmuş, bir ara Garnata şeh

kamen

  • Lâyık.

kandil

  • Lamba.

karbon

  • Lât. Basit olup kömürleşmiş hâlde bulunan bir temel unsur. Kömür. Billurlaşmış halde kömürleşmiş cisim.

kavanin-i latife / kavanin-i lâtife

  • Lâtif, ince, şirin olan kanunlar.

kavil

  • Lakırdı, söz, söz atma.

kavl

  • Lakırdı, söz, söz atma.

külli / küllî / كُلّ۪ي

  • Lafzında ortaklığı kabûl eden kavram.

la'n

  • Lânet etme. Lânetleme.

laane

  • Lânet etti. (mânâsına fiil.)

labüd / lâbüd

  • Lâzım, gerekli.

laceverdi / laceverdî

  • Lacivert renkte. (Farsça)

lacverd / lâcverd / لاجورد

  • Lacivert. (Farsça)

ladini / lâdînî / لادینى

  • Laik, din dışı. (Arapça)

lafzan / لَفْظًا

  • Lafız itibariyle. Söz olarak. Söyleyerek. Yazılı olmıyarak.
  • Lafız olarak.

lafzen / lâfzen

  • Lâfız olarak.

lafzi / lafzî / لفظى

  • Lafız ile ilgili, söz ile ilgili. (Arapça)

lain / laîn / lâin / لعين

  • Lânetlenmiş, kovulmuş, merdud. Allahın rahmetinden mahrum.
  • Lânet edilmiş, kovulmuş. Allahü teâlânın rahmetinden mahrum olan şeytân.
  • Lânetli.
  • Lânetlenmiş.
  • Lânet eden.
  • Lânetlenmiş, lânetli.
  • Lânet eden.
  • Lanetlenmiş. (Arapça)

lajverd

  • Lâciverd. (Farsça)

lakab / lâkab / لقب

  • Lâkap, takma ad.
  • Lakap. (Arapça)

lale / lâle / لاله

  • Lale çiçeği. (Farsça)

lalefam

  • Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen. (Farsça)

lalegun

  • Lâle renkli. Pembe. (Farsça)

lalehadd

  • Lâle yanaklı. Yanakları pembe renkte olan. (Farsça)

lalerenk

  • Lâle renginde olan. Lâle renkli. Pembe. (Farsça)

laleruh

  • Lâle yanaklı. Yanağı lâle gibi pembe olan. (Farsça)

laleruhsar

  • Lâle yanaklı, al yanaklı. (Farsça)

laleveş

  • Lâleye benziyen. Lâle gibi. (Farsça)

lalezar / lâlezâr / lâlezar / لاله زار

  • Lâle bahçesi. Lâlelik. (Farsça)
  • Lâle bahçesi.
  • Lale bahçesi. (Farsça)

lanet / لعنت

  • Lanet, beddua. (Arapça)

latifane / lâtifane

  • Lâtifçe.

latifegu

  • Lâtifeci, şakacı. Lâtife söyliyen. (Farsça)

latince / lâtince

  • Latin harflerinin kullanıldığı dil.

latini huruf / lâtinî huruf

  • Lâtin harfleri.

laubalilik / lâubâlilik

  • Laubali olma hali; saygısızlık, seviyesizce davranma.

laubaliyane / lâubaliyane

  • Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak. (Farsça)

layenbagi / lâyenbagî

  • Lâyık olmaz. Yakışmaz. Uymaz.

layetenahiyet / lâyetenahiyet

  • Lâyetenahilik, sonsuzluk, nihayetsizlik.

layıkı veçhile / lâyıkı veçhile

  • Lâyık olduğu şekilde.

lazım amed / lâzım âmed

  • Lâzım gelir, gerekir.

lazım-amed / lâzım-amed

  • Lâzım gelir, lüzum eder. Lâzım geldi. (Farsça)

lazımamed / lâzımâmed

  • Lâzım gelir.

lazımın lazımı / lâzımın lâzımı

  • Lâzımdan ayrı düşünülemeyen ve lâzımdan da önce gelen şey; meselâ Kur'ân için kutsallık, yani Kur'ân'ın Cenâb-ı Hakkın kelâmı olması.

lazistan

  • Lazlar'ın oturduğu bölge olan Rize dolayları. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Rize sancağına verilen ad.

letaif / letâif / لطائف

  • Lâtif duygular.
  • Lâtifeler; insanın mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri.
  • Lâtifeler, incelikler.
  • Latifeler.

leyk

  • Lâyık olmak.

leykin

  • Lâkin, ammâ, fakat. (Farsça)

lian / liân

  • Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi.
  • Lânetleşmek, erkeğin zevcesini (hanımını) zinâ etmekle suçlaması veya bu çocuk benden değildir demesi hâlinde dört şâhid getiremezse, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çağrılarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmedeki bildirildiği şekilde) kar şılıklı yemîn etmeleri ve lânetleşmeleri. Buna mu
  • Lânetleşme.

lik / lîk

  • Lâkin, amma, ancak, fakat. (Farsça)

likin / lîkin

  • Lâkin, eğer, amma, fakat. (Farsça)

liyakat / liyâkat / لياقت / لِيَاقَتْ

  • Layıklık, uygunluk.
  • Layık olma.
  • Lâyık olma.

liyakatsiz / liyâkatsiz

  • Lâyık olmama.

lüzum

  • Lâzım olmak. Bir şey bir şeyden aslâ ayrı olmayıp onunla sâbit ve dâim olmak. Gereklilik.

ma'na / ma'nâ

  • Lafızdan (sözden) anlaşılan, kastedilen şey.

madde-i latife / madde-i lâtife

  • Lâtif madde, kanun, ruh.

mağlata / مغلطه

  • Laf salatası, yanıltmaca. (Arapça)

mahcah

  • Lâyık olacak mevzi.

makam-ı layık / makam-ı lâyık

  • Lâyık olduğu makam.

makmene

  • Lâyık ve münâsip olacak yer.

mecdere

  • Lâyık olacak mekân.

mef'ul-ü mukadder

  • Lâfız olarak metinde yer almayan, ancak sözün gelişiyle belirlenen nesne, tümleç.

mefhum-ı muhalif / mefhûm-ı muhâlif

  • Lafızda zikredilmeyen mânânın, bizzat zikredilen mânâya, hükümde zıt olan mânâ. Mefhûm-ı muhâlif; Şâfiîlere göre, hüküm için sahîh, mûteber bir delîl olduğu hâlde, Hanefîlere göre böyle değildir.

mefhum-ı muvafık / mefhûm-ı muvâfık

  • Lafızda (sözde) zikredilmeyen mânânın bizzat zikredilen mânâya hükümde uygunluğu.

mel'anetkarane / mel'anetkârane

  • Lânete müstehak surette. (Farsça)

mel'un / mel'ûn

  • Lanetlenmiş.
  • Lânetlenmiş, tard olunmuş, kovulmuş.

mel'unane / mel'unâne

  • Lanetlenmiş olarak.

melane / melâne

  • Lânete lâyık olan.

melun / melûn / ملعون

  • Lânetli.
  • Lanet olası. (Arapça)

mesabih / mesâbih

  • Lambalar.

mezzah

  • Lâtifeci, şakacı.

misbah / misbâh / مِصْبَاحْ

  • Lâmba.
  • Lamba, kandil.
  • Lamba, meşale.
  • Lamba.

mişkat / mişkât

  • Lamba konan yer, kandil.

mizah / mizâh

  • Latîfe, şaka.

mübahele / mübâhele

  • Lânetleşme. Dar anlamda hazret-i Îsâ'nın ilâh ve Allahü teâlânın oğlu olduğunu söylemekte ısrâr eden ve bu inanışlarının yanlış olduğunu kabûl etmeyen hıristiyanlara, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); "... Gelin oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, bizleri ve

müd'abe

  • Lağv ve lâtife etmek. Şaka yapmak.

mukteza

  • Lâzım getirilmiş. Lüzumuna binaen istenmiş. İcab eden. Lâzım gelen.

mülaane

  • Lânet edişmek. Erkek ile kadının birbirlerini lânetlemeleri.

mülaene / mülâene

  • Lânetleşme.

mülakkab

  • Lâkablanmış. Lâkablı. Başka isim verilmiş.

mülatafe / mülâtafe

  • Lâtifede bulunma, espiri yapmak, edep sınırlarını aşmadan şaka ile takılma, karşılıklı şakalaşma.

mülatefe / mülâtefe

  • Lâtifeleşme, şakalaşma.

mülatıf

  • Lâtife eden, şakacı, lâtifeci.

mümazaha

  • Lâtife yapma, şakalaşma.

müstehak

  • Lâyık, hak etmiş.

mutavves

  • Lâtif, güzel, renkli.

mutayebe

  • Lâtifeleşme, şakalaşma.

mütelain

  • Lânetleşen, uğursuzlaşan.

muvafık / muvâfık

  • Lâyık, uygun.

na-layık

  • Lâyık olmayan. (Farsça)

na-şayeste

  • Lâyık olmayan. Lâyık değil. (Farsça)

na-yeste

  • Lâyık olmıyan. (Farsça)

nalayık / nâlâyık

  • Layık olmayan.
  • Lâyık olmayan.

nam / nâm

  • Lâkap, ün, ad.

narda

  • Lâyık değil. (Farsça)

naseza / nâsezâ

  • Lâyık olmayan.

natura

  • Lât. Her canlının yapılış hususiyeti, bünye, yaratılış hali.

nazik-endam / nâzik-endâm

  • Lâtif ve güzel vücutlu. Nâzik endamlı. (Farsça)

nazm-ı lafz / nazm-ı lâfz

  • Lâfızdaki ahenkli diziliş, tertip ve düzen.

nefrin / نفرین

  • Lânet.
  • Lanet, ilenç. (Farsça)

nefrin-künan / nefrin-künân

  • Lânet okuyan, sövüp sayan. (Farsça)

nesim-i seher

  • Lâtif sabah rüzgârları.

nilgun / نيلگون

  • Lacivert. (Farsça)

ömr-ü nazenin / ömr-ü nazenîn

  • Lâtif ömür, nazik hayat.

protein

  • Lât. Tıb: Albüminli besleyici madde.

resed

  • Lâyık, şâyan, şâyeste. (Farsça)

reva / revâ

  • Lâyık.
  • Layık uygun, caiz.

reva görme

  • Lâyık görme.

sahn-i lale-zar / sahn-i lâle-zâr

  • Lâle bahçesinin ortası.

şayan / şâyân / شایان / شَايَانْ

  • Lâyık, yaraşır.
  • Layık, yaraşır, yakışık alır. (Farsça)
  • Lâyık.

şayeste / şâyeste / شَايَسْتَه

  • Lâyık.

şecere-i mel'un

  • Lânet edilmiş ağaç.

sedk

  • Lâzım olmak, icab etmek, lüzum.

sekkar

  • Lânet eden kişi.

semavat-ı latife / semâvât-ı lâtife

  • Lâtif, şeffaf gökler.

seza / sezâ / سزا / سَزَا

  • Lâyık, münasip. (Farsça)
  • Lâyık.
  • Lâyık, uygun.
  • Layık, yaraşır. (Farsça)
  • Lâyık.

sezavar / sezâvar / سزاوار

  • Layık, yaraşır. (Farsça)

sirac / sirâc / سِرَاجْ

  • Lâmba, fener.
  • Lamba.

sirac-üs sürc

  • Lâmbaların lâmbası. En parlak nur. En parlak ışıklı eser.

şirin-eda / şirin-edâ

  • Lâtif ve şirin edâlı. (Farsça)

sırr-ı liyakat / sırr-ı liyâkat

  • Lâyık olma sırrı, sebebi.

şişe / şîşe

  • Lâmbaya geçirilen sırça, camdan yapılmış küçük baca, camdan yapılmış dar ağızlı uzun kap.

skolastik

  • Lât. Kurun-u vustâda (Orta çağlarda) Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan tedrisat usulü.

su-i telakki / su-i telâkki

  • Lâzım olduğu şekilde anlamama. Kötü anlayış. Kötü telâkki etme.

ta'b

  • Latife etmek, şaka yapmak.

ta'riz / ta'rîz / تعریض

  • Laf çarpma, dokundurma, taşlama. (Arapça)

tahsin-i lafz / tahsin-i lâfz

  • Lâfı süsleme, sözü güzelleştirme.

taşt

  • Lâkin, fakat, amma.

tavahi

  • Lâşe etrafında dolaşıp uçuşan akbaba kuşları.

tavk-ı lanet / tavk-ı lânet

  • Lânet halkası.

teheyyül

  • Lânet etmek.

tehnid

  • Lâtifeleşmek, şakalaşmak, birbirine lütuf etmek.

tel'in / tel'în / تلعين

  • Lânetlemek. Lânet etmek.
  • Lânetleme, kınama.
  • Lânetleme, lânet etme. Bir kimsenin Allahü teâlânın rahmetinden uzak olmasını dileme.
  • Lanetleme. (Arapça)
  • Tel'în edilmek: Lanetlenmek. (Arapça)
  • Tel'în etmek: Lanetlemek. (Arapça)

telin / telîn

  • Lânetleme.

telkib

  • Lâkab vermek, isim takmak.
  • Lâkap takma.

tesafün

  • Lâzım olmak, icab etmek.

ünvan

  • Lakap, ünvan.

yeni harf

  • Latin alfabesi.

yeni huruf

  • Lâtin harfleri.

zahir mana / zâhir mânâ

  • Lafızdan (sözden) anlaşılan, açık, görünen mânâ.