LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Lağ ifadesini içeren 364 kelime bulundu...

a'kas

  • Boynuzu kulağı ardında bitmiş veya boynuzu kulağı ardına gelmiş nesne.

ab-kur

  • Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik. (Farsça)

abide

  • Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye.
  • Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a.
  • Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir.
  • Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina.

adatın harıkı / âdâtın hârıkı

  • Âdetlerin, kanunların olağanüstünü, bir mu'cize olarak gerçekleşmiş olanı.

adiyat / âdiyât

  • Alışılmış, olağan şeyler, günlük işler.
  • Her zaman olagelen alışılmış şeyler.

ağtabaka

  • Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.

ahrab

  • Kulağı kesik.
  • Kulaktaki küpe deliği.

ahreb

  • Çok harap, perişan, yıkık.
  • Kulağı yarık kimse.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlayan oniki şekilden herbiri.

ahun

  • Delik, yarık. Lağam. (Farsça)

ahun-bür

  • Yer kazan, delik açan. Lağamcı. (Farsça)

ahval-i adiye / ahvâl-i âdiye / احوال عادیه

  • Olağan haller.

akfen

  • Kulağı küçük ve kalın olan.

allame / allâme

  • İslâmiyetin yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilminde mütehassıs ve evliyâlık derecelerinde yükselmiş, ayrıca lâzım olduğu kadar zamanın fen ve edebiyat ilimlerinde de yetişmiş zât. Âlim kelimesinin mübâlağalı ismi fâilidir.

amr ibn-ül-as

  • Sahabe olup kumandanlıklarda ve valilikte bulunmuştur. Çok zeki ve belâgatlı bir zât olduğu söylenir. Vefatı (Hi: 43) tür.

asar-ı mu'cize / âsâr-ı mu'cize

  • Olağanüstü eserler, mu'cize eserler.

asar-ı mu'cizekarane / âsâr-ı mu'cizekârâne

  • Mu'cizeli eserler; olağanüstü eserler.

aslah

  • Kulağı hiç işitmeyen.

aslem

  • Kulağı kesik olan, kesik kulaklı.

asrem

  • Kulağı sakat, hasta.
  • Ailesini geçindirmek için sıkıntı çeken (kimse).
  • Bölük bölük.

ayn-ı belagat / ayn-ı belâgat

  • Belâgatın ta kendisi.

azamut / azamût

  • (Mübalâğa sigası ile) Azamet. Kibriya. Allah'a mahsus olan büyüklük.

bahire

  • Kulağı kesik deve.

bahıyre

  • Cahiliyye devrinde beş batın doğuran devenin beşinci yavrusu erkek olursa kulağı yarılır ve salıverilirdi. Artık hiç bir işte kullanılmayan bu deveye bu ad verilirdi.

bahr-i belağat / bahr-i belâğat

  • Belâğat denizi.

baluat / bâlûat

  • Su dökecek çukur.
  • Lağım kuyusu.

bedaat-i harika / bedâat-i harika

  • Harika, olağanüstü güzellik.

bekaya

  • Geride kalanlar, bakiyeler.
  • Maliye işlerinde tahsil olunmayan gelir, meblağ.

belagat / belâgat

  • Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek.
  • Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi' diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye,

belagat-füruş / belâgat-füruş

  • Belâgat taslıyan. (Farsça)

belagat-ı arabiye / belâgât-ı arabiye

  • Arab belâgati, edebiyatı.

belağat-i ayet / belâğat-i âyet

  • Âyetin belâğati; düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söz söyleme.

belağat-i eda / belâğat-i edâ

  • Üslup ve ifadedeki belâğat.

belagat-i hakikiye / belâgat-i hakikiye

  • Gerçek belagat.

belağat-i harika / belâğat-i harika

  • Hayranlık verici belâğat.

belağat-i harikulade / belâğat-i harikulâde

  • Olağanüstü söyleyiş güzelliği.

belagat-i ifade / belâgat-i ifade

  • Anlatma ve ifade etmedeki belâgat.

belağat-i irşadiye / belâğat-i irşadiye

  • Doğru yolu gösteren belâğat.

belagat-ı kur'aniye / belâgat-ı kur'âniye

  • Kur'ân belâğatı, Kur'ân'ın güzel ve yerli yerinde ve muhatabın hâline uygun anlatımı.

belagat-i kur'aniye / belâgat-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın belâgati.

belağat-ı kur'aniye / belâğat-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın kendine has belâğatı.

belağat-i kur'aniye / belâğat-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın kendine has belâğati.

belağat-i maneviye / belâğat-i mâneviye

  • Mânevî belâğat.

belagat-ı mu'cizekarane / belâgat-ı mu'cizekârâne

  • Mu'cizeli belâgat.

belağat-i mu'cizekarane / belâğat-i mu'cizekârâne

  • Mu'cizeler gösteren belağat.

belagat-ı nazm / belâgat-ı nazm

  • Nazmın belâgati; tertip ve dizilişteki kusursuzluk.

belagat-i nazm / belâgat-i nazm

  • Nazmın belâgati; tertip ve dizilişteki kusursuzluk.

belagat-i nazmiye / belâgat-i nazmiye

  • Dizilişe ait belâgat; şiirin düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi.

belagat-pira / belâgat-pirâ

  • Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.

belağatçe

  • Belâgat ilmine göre.

beliğ / belîğ

  • Edb: Belâgatli kimse. Meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmağa muktedir olan.
  • Kâfi derecede olan. Yeter olan.
  • Belagâtçi; belâğat ilminin inceliklerini bilen, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen kimse.

beliğ-i mukni / beliğ-i muknî

  • İkna edici belâgatçi, edip.

bem

  • Bazı sıfatlara katılarak mübalağa beyan eder.

bende-i halka-beguş / bende-i halka-begûş

  • Kulağı halkalı olan köle, esir.
  • Mc: İtaatli, muti'.

benna-guş / benna-gûş

  • Kulağın aşağı sarkan yumuşak kısmı ki, küpe asılan yerdir. (Farsça)

berik

  • Yıldırayıcı, çok parlak nesne. (Mübâlağası: Berrak)
  • Parıltı, ışık, ziya.

bevadir

  • (Tekili: Bâdire) Bâdireler, olagelen hâdiseler.

beyan

  • İzah. Açıklama. Anlatma. Açık söyleme.
  • Öğretme.
  • Fesahat ve belâgat.
  • Edb: Belâgat ilminin hakikat, mecaz, kinâye, teşbih, istiâre gibi bahislerini öğreten kısmı.
  • Söz olsun, iş olsun; vukû' bulan şeyden murad ne olduğunu o şey ile alâkası ve münâsebeti bulunan b

beyan ilmi / beyân ilmi

  • Belâgat ilminin,hakikat, mecaz, kinaye, teşbih ve istiare gibi konularından bahseden bölümü.
  • Düzgün ve yerinde söz söyleme yolunu öğreten belâgat ilminin teşbîh (benzetme), mecâz, kinâye gibi konularını anlatan ilim.

bihasebil'ade / bihasebil'âde

  • Âdet olduğu üzere, normalde, olağan şekilde.

bilamübalağa / bilâmübalâğa

  • Mübalağasız, abartmasız.

bülega

  • (Tekili: Belig) Beliğ olanlar, Belâgat sâhipleri. Belâgat ilmi mütehassısları. Edebiyatçılar.
  • Belâğatçiler, edebiyatçılar.

büleğa / büleğâ / بلغاء

  • Belâgatçılar; belâgat ilminin inceliklerini bilen söz ve ifade uzmanları.
  • Belagat sahipleri. (Arapça)

bülega-i ulema / bülegâ-i ulemâ

  • Belagat bilginleri ve âlimler.

bülega-yı arab

  • Arap belâğatçıları, edebiyatçıları.

büleğa-yı muanidin, hasidin / büleğâ-yı muânidîn, hâsidîn

  • İnatçı, kıskanç belâgatçiler.

camiiyet-i harikulade / câmiiyet-i hârikulâde

  • Olağanüstü câmiiyet, mânâ ve özellikçe kapsamlılık.

cefr

  • Dört aylık keçi oğlağı.
  • Geniş ve örülmemiş kuyu.

cesaret-i fevkalade / cesaret-i fevkalâde

  • Olağanüstü cesaret.

cezma

  • Kulağı kesik koyun.
  • Kulağı delik koyun.

cism-i sanevberi / cism-i sanevberî

  • Çam kozalağı şeklinde olan cisim; kalb.

dar-ı şura-yı askeri / dâr-ı şura-yı askerî

  • 1296 yılında lağvolunan bu yüksek askeri meclis 1253 yılının muharrem ayında kurulmuştu. 1259 tarihinde çıkarılan kanun ile vazifesi tesbit edildi. Askeri ve mülki ricâlden onbir daimi, altı tane ise geçici azası bulunan bu mecliste bir reis ve bir de müftü yer alıyordu.

daraka

  • (Çoğulu: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan.
  • Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı.

decl

  • Örtmek.
  • Devenin katranlanması.
  • Karıştırmak, yalan söylemek. Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak.
  • Bâtılı hak gösteren.
  • Mübâlâgalı fâili; Deccaldır.

deha / dehâ

  • Olağanüstü zeka ve anlayış kabiliyeti.
  • Olağanüstü zeka sahibi kimse.
  • Olağanüstü zekâ sahibi.

deha-i nurani / dehâ-i nuranî

  • Olağanüstü zekâ ve akıl.

deha-yı fenni / dehâ-yı fennî

  • Eğitimini fen ve felsefeden almış olağanüstü akıl.

delail-i i'caz / delâil-i i'câz

  • Kur'ân'ın mu'cizeliğini gösteren deliller (Kur'ân'ın mu'cizeliğini ispat eden Abdülkahir Cürcânî'nin belâgat ilmine dair eserine telmih vardır.).

derece-i belağat / derece-i belâğat

  • Belâğat derecesi.

ders-i belagat / ders-i belâgat

  • Belâgat dersi; sözün düzgün, kusursuz olarak hâlin ve makamın icabına göre söylenmesini öğreten ders.

dolunay

  • t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri.
  • Bedir.

duhat-ı belagat / duhât-ı belâgat

  • Belâgat ilminin dahileri.

dürr-i misal / dürr-i misâl

  • Misâlin incisi. İnci misâlinde, misâlin parlağı. (Farsça)

ebhekan

  • Kuzu kulağı adı verilen ot.

ecda'

  • Burnu kesik olan kimse.
  • Kulağı, eli ve dudağı kesik kimse.

efendi

  • (Rumcadan) Sahib, mâlik, mevlâ. Ağa. Şer'î hâkim, kadı, molla. (Saygı ve nezâket mübalağası olarak kullanılır. Eskiden büyüklere ve şâyân-ı hürmet zâtlara Efendimiz denildiği gibi, her zaman için Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm'a da, mü'minler Efendimiz diyerek hürmet ve sevgilerini ifade ederl

ehl-i belagat / ehl-i belâgat

  • Belâgatçılar.

ehl-i istidraç

  • Kendilerine Allah tarafından bir takım olağanüstü hâl ve üstünlükler verilen günahkâr veya kâfir kişiler.

ehl-i keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hâl ve hareketler gösteren kimseler.

ehl-i keşif ve keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hal ve hareketlerin kendilerinde görüldüğü velî zâtlar ve mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler.

ekşem

  • Doğuştan kusurlu olan. Burnu, kulağı kesik veya noksan doğan (adam).
  • Pars denilen vahşi hayvan.

ekvator

  • Hatt-ı istivâ. Dünyayı kuzey ve güney diye müsavi iki yarım küreye ayırarak, ikisinin arasından geçtiği farzedilen çember şeklindeki büyük çizgi. (Fransızca)
  • Yer yuvarlağının tam ortasında farzedilen ve dünyayı iki müsavi kısma ayıran (ve kırk bin kilometre olan) çember. (Fransızca)

erbab-ı belagat / erbab-ı belâgat

  • Belagatçılar; sözü düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söyleme san'atını bilenler.

erbab-ı belağat

  • Belağatçılar; belağat ilminin inceliklerini iyi bilen söz ve ifade uzmanları.

esamm

  • (Çoğulu: Summun) Kulağı sağır olan.
  • Katı taş.

esekk

  • Tavşan.
  • Kulağı kesik olan.
  • Küçük kulaklı.
  • Kulağı işitmeyen. Sağır.

eşhas-ı harika

  • Harika, olağanüstü şahıslar.

esrar-ı belagat / esrar-ı belâgat

  • Belâgatın sırları.

esrarü'l-belaga / esrarü'l-belâga

  • Abdülkâhir-i Cürcânî'nin, belâgat hakkında bir eseri.

esrarü'l-belagat / esrarü'l-belâgat

  • Abdülkâhir-i Cürcânî'nin, belâgat hakkında bir eseri.

eşya-yı harika

  • Olağanüstü şeyler.

ezra

  • Kulağı beyaz, gövdesi siyah olan davar.

ezvak-ı fevkalade / ezvâk-ı fevkalâde

  • Olağanüstü zevkler.

fa'al

  • (Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen. Çalışkan. Devamlı iş yapan.

fahiş

  • Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan.
  • Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı.
  • Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey.

fenn-i bedii / fenn-i bedîi

  • Sözün güzel olması usûl ve kaidelerinden bahseden belâgat ilminin bir bölümü.

fenn-i belağat / fenn-i belâğat

  • Belâğat ilmi.

fenn-i beyan / fenn-i beyân / فَنِّ بَيَانْ

  • Belağat ilminin bir meramı anlatma yollarını gösteren dalı.

fenn-i beyan ve maani / fenn-i beyan ve maânî

  • Belâgatin iki bölümü olan beyan ve mânâ ilimleri.

ferd-i fevkalade / ferd-i fevkalâde

  • Olağanüstü özelliklere sahip kişi.

ferek

  • Kulağın sarkık ve sülpük olması.

fevkalaade / fevkalâade

  • Olağanüstü.

fevkalade / fevkalâde / فوق العاده / فَوْقَ الْعَادَه

  • Olağanüstü.
  • Âdetin üstünde, duyulmadık, görülmedik, olağanüstü.
  • Olağanüstü.
  • Olağanüstü, olağan dışı, alışılmışın ötesinde. (Arapça)
  • Olağan üstü.

feylekus

  • Fil kulağı dedikleri büyük yassı yapraklı ot.

firezdek

  • (Çoğulu: Ferâzık) Hamur yuvarlağı, hamur parçası.

fülgur

  • Kuzukulağı dedikleri ot.

fürafür

  • Kulağı yırtık kişi.

gaşam

  • (Çoğulu: Guşâm) Mübâlağa ile zulmeden.

gazf

  • Kulağın sarkık olması.
  • Kırmak.
  • Geceleyin karanlık olmak.

giran-guş

  • (Çoğulu: Giranguşân) Sağır, kulağı ağır işiten. (Farsça)

gufr

  • (Çoğulu: Egfâr) Dağ keçisinin oğlağı.
  • Hastanın iyi olduktan sonra yine üzülüp hasta olması.

gulüvv

  • Ayaklanma. Taşkınlık.
  • Üşüşme. Hücum. Saldırış.
  • Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısı

guş-hurde

  • Kulağı bükülmüş, terbiye edilmiş. (Farsça)

guş-i can

  • Can kulağı.

guş-i huş

  • Akıl kulağı. Can kulağı.

guş-i kabul-i cane / gûş-i kabul-i câne

  • Canın kabul kulağı; birşeyi can kulağıyla dinleme.

guş-zed

  • Kulağa çarpan, işitilen. (Farsça)

hadise-i harika / hâdise-i harika

  • Olağanüstü, hayranlık verici olay.

hadise-i mu'cizekarane / hâdise-i mu'cizekârâne

  • Mu'cizeli olay, olağanüstü , harika olay.

hafave

  • Bir kimseyi mübâlâga ile sormak.
  • Şefaat etmek.
  • İkramda ve iltifatta mübâlağa etmek.

hafiy

  • Her şeyi arayıp bilmiş olan âlim.
  • Bir şeyi mübâlağa ile arayıp bilen kimse.

halkabeguş

  • Kulağı küpeli, kulağı halkalı. (Farsça)
  • Mc: Köle, esir. (Farsça)

harac-ı muvazzaf

  • Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sah

harba'

  • Kulağı delik koyun.

harika / hârika

  • Olağanüstü, hayranlık veren.

harikulade / harikulâde / hârikulâde / خارق العاده

  • Olağanüstü, eşi görülmemiş.
  • Olağanüstü, hayranlık verici.
  • Olağanüstü. İnsan gücünün üzerinde, insanı hayrette bırakan âdet dışı şaşılacak iş.
  • Olağanüstü.
  • Olağanüstü. (Arapça)

harikuladelik / harikulâdelik

  • Olağanüstülük.

harita

  • yun. Yeryüzünün veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafık bir yere çizilen taslağı.
  • Dağarcık, kulplu kese.

harka'

  • Kulağı delik koyun.
  • Çeşitli yönlerden esen rüzgâr.

hassasiyet-i fevkalade / hassasiyet-i fevkalâde

  • Olağanüstü hassasiyet, duyarlılık.

havarik / havârik

  • Harikalar, olağanüstü haller.

havarık-ı hissiye / havârık-ı hissiye

  • Duyularla, hislerle idrak olunan veya duyulara hitap eden mu'cizeler, olağanüstü şeyler; ağacın konuşması, parmaklardan suyun akması gibi.

havariku'l-adat / havâriku'l-âdât

  • Olağanüstü şeyler.

havbet

  • (Havb) Açlık, hâcet, meskenet.
  • Çayırı, otlağı olmayan kır yer.

hazama'

  • Kulağı enine yarılmış keçi.

heşeme

  • (Çoğulu: Heşemât) Dağ keçisinin oğlağı.

huluvv

  • Boş olmak, hâlî oluş. Boşluk. Boşta olmak.
  • Huk: Tarafların anlaşarak evlilik hayatlarına son vermeleri.
  • Huk: Bir gayr-i menkulün, muayyen bir bedel ile kiralanmış olmasından doğan kiracılık hakkı ve menfaati.
  • Hava parası adıyla verilen meblağ.

humaz

  • Kırmızı çiçeği olan bir bitki çeşidi.
  • Kuzu kulağı.

hummaz

  • Kuzu kulağı.

hurs

  • (Çoğulu: Hursân) Altından ve gümüşten olan halka.
  • Kulağa taktıkları küçük halka.

hushus

  • Mübâlağa ile kandırmak.

i'caz-ı azime / i'câz-ı azîme

  • Azîm, büyük mu'cize; başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olma.

i'caz-ı kur'ani / i'câz-ı kur'ânî

  • Kur'ân'ın mu'cize olan özellikleri; Kur'ân'ın bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü özellikleri.

i'caz-ı san'at / i'câz-ı san'at

  • San'attaki olağanüstülük; burada bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan Kur'ân san'atının olağanüstülüğü kastedilmektedir.

i'cazvari / i'câzvâri

  • Mu'cizeli; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü olan.

igrak

  • Suya batırmak, boğmak.
  • Kabı doldurmak.
  • Edb: İmkânsız bulunan mübalâğa.

igrakat

  • (Tekili: İgrak) Mübalâğalar, iğraklar, aşırı büyültmeler.

igrakiyyat

  • Aşırı büyültmelerle ve mübâlâğalarla söylenen sözler.

iksir / iksîr / اكثير

  • Olağanüstü etkileri olan şurup. (Arapça)

iktat

  • Alçak sesle kulağa fısıldama.

ilga / ilgâ / الغا

  • Kaldırmak. Hükümsüz bırakmak. Lağvetmek. Bâtıl eylemek.
  • Kaldırmak, lağvetmek, hükümsüz bırakmak.
  • Lağvetme, kaldırma. (Arapça)
  • İlgâ eylemek: Lağvetmek, kaldırmak. (Arapça)

ilhan

  • Tar: Cengizlilerin İran kolunun Hülâgu hanedanının hükümdarlarına verilen ünvan.

ilm-i belagat / ilm-i belâgat

  • Belâgat ilmi.

ilm-i belağat / ilm-i belâğat

  • Belağat ilmi.

ilm-i beyan / ilm-i beyân

  • Belâğat ilminin, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinâye kısımlarından bahseden kısmı.
  • Belâgat ilminin, yâni edebiyatın, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinaye kısımlarından bahseden ilim dalıdır.
  • Belâgât ilminin hakîkat, mecaz, kinâye, teşbîh (benzetme) ve istiâre gibi konularından bahseden ilim.

ilm-i meani / ilm-i meânî

  • Meânî ilmi, belagat.

ilm-i nahiv ve beyan

  • Dilbilgisi ve belâğatın hakikat, mecaz, kinâye, teşbih ve istiâre gibi konularını öğreten ilim dalı.

im'an

  • Fazla dikkat ve ihtimam. Bir şeyde çok ileri gitmek.
  • Bir adamın hakkını ikrar eylemek.
  • Pek uzağa koşmak ve bir hususta hakkı mütecaviz olmak üzere, mübalâğa ve içtihad etmek.

inde'l-büleğa

  • Belâgat âlimleri yanında.

inkişaf-ı fevkalade / inkişaf-ı fevkalâde

  • Olağanüstü bir şekilde ortaya çıkma, belirme.

intizam-ı belağat / intizam-ı belâğat

  • Belâğatin intizam ve düzenliliği.

irhas / irhâs

  • Bir peygamberden, peygamberliği bildirilmeden önce meydana gelen hârikulâde (olağanüstü) haller.

irhasat-ı mütenevvia / irhâsât-ı mütenevvia

  • Peygamberimizde (a.s.m.) peygamber olmadan önce görülen çeşitli olağanüstü hâller ve hâdiseler.

irkan

  • Kına yakma, kına sürme.
  • Safran ağacı, kızılağaç.
  • Tıb: Sarılık hastalığı.

istidad-ı belagat / istidad-ı belâgat

  • Belâgat kabiliyeti.

istidrac / istidrâc

  • İnkârcı veya günahkâr kimselere Cenâb-ı Hakkın verdiği olağanüstü özellikler.
  • Kâfir ve fâsıklarda görülen hârikulâde, olağanüstü haller.

istidraç

  • İnkârcı veya günahkâr kimselere Cenâb-ı Hakkın verdiği olağanüstü özellikler.

itnab / itnâb

  • Sözü uzatma; herhangi bir yeni fayda için, maksadı alışılagelmişin dışında uzun bir söz ile ifade etme.

ıtra'

  • Bir kimseyi mübalağa ile medhetmek. En güzel şekilde sena etmek.

izhar-ı belagat / izhar-ı belâgat

  • Belâgat gösterme.

kabadayı

  • Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi.
  • Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.

kadr

  • İtibar. Değer, kıymet. Haysiyet. Derece miktarı. Miktar. Meblağ. Takat. Takdir, rızkı taksim eylemek. Gına.

kafes

  • Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey.
  • Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper,
  • Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı.

kaide-i beyaniye / kaide-i beyâniye

  • Belâgat ilminin bir dalı olan ve teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konuları ele alan beyân ilminin bir kuralı.

kanef

  • Kulağın küçük ve kalın olması.

kanun-u belağat / kanun-u belâğat

  • Belâğat kanunu.

kanun-u deha / kanun-u dehâ

  • Dehâ kanunu; olağanüstü bir zekâ taşıyan ruh.

karr

  • Durma.
  • Karar verme.
  • Su dökmek.
  • Kulağına söylemek.
  • Mahfe.

karra

  • Bir kimsenin kulağına söylemek.
  • Soğuk su dökmek.

karv

  • Ağaç kadeh.
  • Köpek yalağı.
  • Hurma ağacının kökü.
  • Uzun havuz.
  • Hayanın derisi inip büyümek.
  • Kast.
  • Etraflıca araştırmak, tetebbu.
  • Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek.

kasv

  • Deve kulağının kenarı.

kasva

  • Kulağının dörtte biri kesik olan koyun veya deve.

kavnes

  • (Çoğulu: Kavânis) Atın iki kulağı arası.
  • Başa giyilen miğferin tepesi.

keffaret

  • (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç.
  • Günahtan arınma.

kelam-ı beliğ / kelâm-ı belîğ

  • Belâgatli söz; açık ve kusursuz ifade.

kelam-ı lafzi / kelâm-ı lafzî

  • Kelâm-ı nefsîyi anlatan ve insanın kulağına gelen ve söyleyenin ağzından çıkan harfler topluluğu.

kemalat-ı fevkalade / kemâlât-ı fevkalâde

  • Olağanüstü, mükemmel özellikler.

kemalat-ı harika / kemâlât-ı harika

  • Olağanüstü üstün ve mükemmel özellikler.

keramat / kerâmât

  • Kerametler, velilerin olağanüstü işleri.
  • Kerametler; Allah'ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görünen olağanüstü hâl ve fiiller.

keramat-ı evliya / kerâmât-ı evliya

  • Allah'ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarına sunduğu olağanüstü haller.

keramat-ı harika / kerâmât-ı harika

  • Allah'ın ikramı olan olağan üstü şeyler.

keramet / kerâmet / كرامت

  • Allah'ın bir ikramı olarak görünen olağanüstü hâl ve fiil.
  • Cömertlik, kerem. (Arapça)
  • Velîlerin gösterdikleri olağandışı hal. (Arapça)

keramet-i ahmediye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Allah'ın bir ikramı olarak, kendinde görülen olağanüstü hal ve hareketler.

keramet-i evliya

  • Evliyanın kerameti; Allah tarafından evliyaya ikram edilen olağanüstü hal.

keramet-i hizmet-i kur'aniye / keramet-i hizmet-i kur'ânîye

  • Kur'ân hizmetinin kerameti, olağanüstülüğü.

keramet-i kevniye

  • Maddî ve kişisel yapısının olağanüstü olması.

kerametli

  • Keramet sahibi; Allah'ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hal ve durumu gösteren kimse.

keşf ü keramat / keşf ü kerâmât

  • Allah'ın bir ikramı olarak mânevî âlemlerde bazı hakikatleri görme ve olağanüstü hâllere mazhar olma.

kevser

  • Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları.
  • Bereket.
  • Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey.
  • Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah.
  • Cennet ırmaklarının kaynakları.

kroki

  • Bir konu veya nesnenin başlıca özelliklerini yansıtacak biçimde hazırlanmış taslağı.

kur'an'ın i'cazı / kur'ân'ın i'câzı

  • Kur'ân'ın mu'cizeliği, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olması.

küre-i ayn

  • Tıb: Göz yuvarlağı.

küreiarz

  • Yer yuvarlağı, dünya.

kurs-u şems

  • Güneş yuvarlağı.

kuvve-i maneviye-i harika / kuvve-i mâneviye-i harika

  • Olağanüstü mânevî güç.

lağım

  • Kaleleri düşürmek için gedik açmak veya düşman ordugâhına zarar yapmak maksadıyla açılan ve barut konulup atılan yerler. Bu işi yapanlara "lâğımcı" denilirdi. Sonradan bu türlü işlere "İstihkâm" denilmiş ve o ad altında askeri teşkilât yapılmıştır.
  • Kazurat ve çirkef sularının akmasın

laglaga

  • (Çoğulu: Laglag) Ördekten küçük bir güzel kuştur, başında az miktar beyaz tüyü vardır. Türk diyârında yavrusunu çıkarıp kış günlerinde Mısır'a gider.

lağv / لغو

  • Kaldırma. (Arapça)
  • Boşuna. (Arapça)
  • Lağvedilmek: (Arapça)
  • Kaldırılmak. (Arapça)
  • Hükümsüz kılınmak. (Arapça)
  • Lağvetmek: (Arapça)
  • Kaldırmak. (Arapça)
  • Hükümsüz kılmak. (Arapça)
  • Lağvolmak:< (Arapça)

lagviyyat

  • (Tekili: Lagv) Lağvlar. Boş sözler.

layiha-ı kanuniye

  • Kanun taslağı.

letaif-i belağat / letâif-i belâğat

  • Belâğattaki incelikler, ifadelerdeki edebî güzellikler.

lisan-ı beliğane / lisân-ı beliğâne

  • Belâgatli dil, maksadı muhatabın hâline tam bir uygunluk içinde anlatan dil.

lisan-ı nahvi / lisan-ı nahvî

  • Arapçanın bir vasfı; intizam ve kaidelere, düsturlara bağlı belâgatlı dil.

lügab / lügâb

  • (Bak: LAGB)

maani / maanî

  • (Tekili: Mâna) Mânalar.
  • Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı.

maharet-i fevkalade / maharet-i fevkalâde

  • Olağanüstü beceri.

mahz-ı belagat / mahz-ı belâgat

  • Her yönüyle belâgatlı olan, tam yerinde ve tam şartlara uygun söz söylemek.

makazz

  • Başın arka tarafından iki kulağın arası.

maksuv

  • Kulağının ucu kesilmiş deve veya koyun.

me'nus / me'nûs

  • Alışılagelen, yabancı olmayan.

mebaliğ

  • (Tekili: Meblâğ) Paralar, akçeler.

mecusi

  • Çok eskiden yaşamış, kulağı küçük olan birisinin adıdır. Ateşperestlik âyinine sebeb olduğundan "Ateşperestlere" bu isim verilmiştir.
  • Eski İran dini olan Mecusilikten olan kimse.

meddah

  • (Mübalâga ile) Çok çok medheden, sena eden.
  • Edb: Taklidli hikâyelerle halkı eğlendiren hikâyeci.

melk

  • Kudret, kuvvet. Şiddet.
  • Mübalağa.

menşe-i mu'cizat / menşe-i mu'cizât

  • Olağanüstü şeylerin kaynağı.

mertebe-i belağat / mertebe-i belâğat

  • Belâğat derecesi.

merviyat

  • (Tekili: Mervi) Rivayet olunmuş şeyler. Kulaktan kulağa söylenerek gelmiş olan sözler.

meşahir-i mu'cizat / meşâhir-i mu'cizat

  • Meşhur mu'cizeler; Allah'ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü hallerin, mucizelerin meşhurları.

meskat

  • (Çoğulu: Mesâk-Mesâki) Su maslağı.

meyl-i harikulade / meyl-i harikulâde

  • Olağanüstü şeylere olan arzu, istek, eğilim.

meziyet-i belagat / meziyet-i belâgat

  • Belâgatin üstün özelliği.

meziyet-i belağat / meziyet-i belâğat

  • Belâğatın meziyeti, üstün özelliği.

minsega

  • (Çoğulu: Menâsıg) Ekmekçilerin ekmek tozunu sildikleri nesne.
  • Yufka yuvarlağı.

mu'cizat / mu'cizât

  • Allah'ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü işler.
  • Mûcizeler. Allahü teâlânın peygamberlerine, peygamberliklerini isbât etmeleri için ihsân etmiş olduğu hârikulâde yâni âdet dışı (olağan üstü) hâller. Mûcize kelimesinin çokluk şeklidir.

mu'cize

  • Bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey.
  • Peygamberlerden aleyhimüsselâm peygamberliklerine delil olarak Allahü teâlânın izniyle meydana gelen hârikulâde (olağanüstü) haller.

mu'cizeli

  • Bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü bir şekilde olan.

mübalaga

  • (Mübalağa) Bir şeyi çok büyük veya çok küçük göstermek. Bir şeyi olduğundan fazla veya eksik göstermek.
  • Haddini aşmak.
  • Edb: Bir şeyi ifade ederken ya olduğundan fazla veya olduğundan çok noksan göstermek." Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak."

mübalağa / مبالغه

  • Abartma. (Arapça)
  • Abartı. (Arapça)
  • Mübalağa edilmek: Abartılmak. (Arapça)
  • Mübalağa etmek: Abartmak. (Arapça)

mübalağacuyane / mübalağacuyâne

  • Haddini aşar dercede izah edercesine. Mübâlağa yaparcasına. (Farsça)
  • Mübâlağa arayan. (Farsça)

mübalağalı ism-i fail / mübalağalı ism-i fâil

  • Gr: ( : fa'âl) ve ( : faul) gibi bazı kalıplara giren kelimelere denir. Bu vezinden gelen kelimeler "mübalağa" ifade ederler. "En, pek, çok" mânasına gelirler.

mübalagat / mübalâgat

  • (Tekili: Mübâlağa) Mübâlağalar.
  • Mübalâğalar, abartılar.

mübelliğ-i beliğ

  • Noksansız ve belâgatli bir şekilde tebliğ eden.

mücedda'

  • Burnu ve kulağı kesilmiş.
  • Başı yanmış olan ot.

mucize / mûcize

  • İnsanların benzerini yapmakta aciz kaldıkları olağanüstü iş.
  • İnsanların benzerini yapmakta aciz kaldıkları olağanüstü şey.

müd'abe

  • Lağv ve lâtife etmek. Şaka yapmak.

müennes-i semai / müennes-i semaî

  • Gr: Kelimenin kendisinde müenneslik edatı olmadığı halde, müennes sayılan ve öyle kullanılagelen kelime. Yed, şems... gibi.

müfrit

  • (Fart. dan) İfrat eden. Haddini aşan.
  • Ölçüsüz ve taşkın hareket eden.
  • Mübalağalı.

muhaddiş

  • Kulağı tırmalıyan. Tahdiş eden.

mukteza-yı belağat / mukteza-yı belâğat

  • Belâğatın gereği.

mülga

  • İlga edilmiş. Kaldırılmış. Metruk ve lağvedilmiş şey. Terkedilmiş.

müllah

  • Mübâlağa ile güzel.
  • Ekşi ot.

münasebet-i belağat / münasebet-i belâğat

  • Belağattaki münasebet, uygunluk.

müşahhıs

  • (Şahs. dan) Teşhis eden, taslağın adını koyan.

mütenattı'

  • Boğaz içinden konuşan kişi.
  • İşlerinde mübâlağa eden.

muvaffakiyet-i fevkalade / muvaffakiyet-i fevkalâde

  • Fevkalâde, olağanüstü bir başarı.

muzur

  • Sütün ekşimesi. Mübâlagalı ism-i fâil.

nakka'

  • Yanında olmayan şey için mübalağa yapan kimse.

nakş-ı belagat / nakş-ı belâgat

  • Belâgat nakşı.

natıka

  • (Nutk. dan) Düşünüp söylemek hassası. Fesahat ve belâgatta söyleme kuvveti. Talâkat-ı lisan, güzel konuşabilme kabiliyeti.

nazar-ı belagat / nazar-ı belâgat

  • Belâgat ilmine göre.

nazar-ı belağat / nazar-ı belâğat

  • Belağat ilmine göre.

nehhas

  • Nehs'in mübalağası.
  • Bir kişinin lakabı.

nehizet

  • Tabiat.
  • At kulağına benzer dokunmuş nesne.

nehk

  • Zayıf etmek, zayıflatmak.
  • Eskitmek.
  • Mübâlağa etmek.

nükte-i belagat / nükte-i belâgat

  • Belâgat nüktesi, ifade inceliği.

nükte-i belağat / nükte-i belâğat

  • Belâğat inceliği.

nur-u belagat / nur-u belâgat

  • Belâgat nuru, ışığı.

nutk-u beliğane / nutk-u beliğâne

  • Balâgatli nutuk; kusursuz ifadelerle muhatapların hallerine ulgun olarak akıl ve kalplerini aydınlatan nutuk.

örf

  • İnsanlar arasında güzel görülmüş, red ve inkâr edilmeyip mükerreren yapılagelmiş olan şeydir. Bu kelime; ihsan, ma'ruf, cud, sehâ, bezl ve atâ olunan, atiyye, tanımak, bilmek, biliş, ikrar eylemek, arka arkaya tetebbu ve tevâli etmek, Allah (C.C.) tarafından ulülemre ve Sultana tevdi' olunan

örfi / örfî

  • Âdetlerde olan, yapılagelen şeylerden.

palavra

  • (İspanyolca) Mübalâğalı söz, yalan söylenen söz.

ra'l

  • Koyunun kulağından kesilen parça.

ra'la'

  • (Çoğulu: Rual) Akılsız kadın.
  • Kulağının ucu kesilip ilişik duran dişi koyun.

ra'se

  • (Çoğulu: Riâs) Kulağa takılan küpe.

rahmut

  • Mübalağa ile esirgemeklik.

recel

  • Saçın ne sarkık ve ne de çok kıvırcık olması.
  • İstedikçe emsin diye davarı yavrusuyla beraber otlağa salmak.

ref'

  • Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma.
  • Lağvetme, hükümsüz bırakma.
  • Gr: Arapça bir kelimenin sonunu merfu' (ötreli) okumak.

refş

  • Küçük kazma.
  • Çapa.
  • Büyük kulaklık.
  • Kulağı büyük olma.

rekaket

  • Kekeleme, dil tutukluğu.
  • Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak.
  • Zayıf ve ince olmak, yufka olmak.
  • El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak.
  • Gevşeklik, zayıflık, dermansızlık.

renv

  • Bakma hususunda mübâlağa etmek.

rıddis

  • (Mübalağa ile) Taş atan.

rüsum / rüsûm

  • Resmler, âdetler. Bir cemâatin veya bir milletin müşterek düşüncesinden doğan âdetler, alışılagelen, yapılagelen şeyler.

sahib-i menba-ı keramat ve hakikat / sahib-i menba-ı kerâmât ve hakikat

  • Allah'ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hal ve özellikler ile gerçeklerin kaynağına sahip olan.

sahle

  • (Çoğulu: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu vakitten dört aylık olana kadar.)

sakka'

  • Kulağı çok küçük olan koyun.

salig

  • (Çoğulu: Sulag) Altı yaşındaki sığır.

san'at-ı belagat / san'at-ı belâgat

  • Belâgat san'atı.

san'at-üt tedelli

  • İlm-i belagatın bir kaidesi. En âlâdan başlayıp ednaya doğru gitme, yukarıdan aşağıya inme san'atı.

sanatüttedelli / sanâtüttedelli

  • Muhatabın söyleneni anlayabilmesi için onun seviyesine inme mânâsında belagat ilminde bir sanat türü.

sanavber

  • Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı.

sanevberi / sanevberî

  • Çam kozalağı gibi.

şeaf

  • Hırs.
  • Mübâlağa.
  • Kalbin aşktan yanması.

sehha'

  • (Sehh'ten mübalağa sigası) "Çok dökücü" mânasına gelir.

sehhah

  • (Mübalağa ile) Semiz ve besili nesne.

seka'

  • Kulağı olmayan dişi hayvan.

sem'-i hamiyet

  • Hamiyet kulağı, insaf ve hakperestlikle dinleyiş.

şerka'

  • Kulağı uzunlamasına yarık olan koyun.

şiddet-i belagat / şiddet-i belâgat

  • Belâgatın en üst seviyesi.

şiddet-i belağat / şiddet-i belâğat

  • Belağatın kuvvetliliği, etkinliği.

siga-i mübalağa / siga-i mübâlağa / sîga-i mübalâğa

  • Bir şeyin pek çok, pek büyük, pek ileri olduğunu gösteren kelime hâli. Fiilin mübâlağalı çekimi. Hallâk, Rezzak, Kahhar, Rauf gibi.
  • Mübalağa sigası; birşeyin pek mühim veya çok fazla olduğunu ifade eden kelime hâli.

silak

  • Diş dibinde olan kabarcıklar.
  • Belâgatla okuyan hatip.

şilak

  • Cima etmek.
  • Vurmak.
  • Kulağı uzunlamasına yarmak.

sımah-ı can / sımah-ı cân

  • Can kulağı.

şinvay

  • Kulağın işitmesi.

süfte-guş

  • Kulağı delinmiş olan. Kulağı delik. (Farsça)

suhulet-i fevkalade / suhulet-i fevkalâde

  • Olağanüstü kolaylık.

süllem

  • Merdiven, basamak.
  • Derece.
  • Tıb: Kulağın içindeki içiçe daireler şeklinde olan boşluğun adı.

ta'did

  • Mübâlağa ile ısırmak.

tabiat-ı belagat / tabiat-ı belâgat

  • Belâgat ilminin kendine mahsus şekil karakteri ve mizacı.

tahkik

  • Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak.
  • Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: He

tahliz

  • Bir kimsenin kulağına küpe ve koluna bilezik takmak.

takli'

  • (Kal'. den) Yarmak.
  • Mübalâğa ile koparmak. Kökünden söküp koparmak.

takrit

  • Kulağına küpe takmak.
  • Davarın başına yular takmak.

tantif

  • Kulağına küpe geçirmek.

tarik-i belagat / tarik-i belâgat

  • Belâgat yolu, maksada ve hâle uygun düzgün ve güzel söz söyleme yöntemi.

tarz-ı belağat / tarz-ı belâğat

  • Belâğat tarzı.

taslim

  • Kulağı dibinden kesmek.

teamül / teâmül / تعامل

  • Olagelen iş.
  • Birbiriyle alıp vermek.
  • Yapılagelen muamele ve münasebet.
  • Usul.
  • Reaksiyon, tepki.
  • İ'tiyâd, alışkanlık olarak yapılagelen şey.
  • İş, muamele.
  • Bir yerde insanlar arasında olağan muamele.
  • Alışılagelmiş uygulama. (Arapça)
  • İş. (Arapça)
  • Tepkime. (Arapça)

teamülat / teâmülât / تعاملات

  • Alışılagelmiş uygulamalar. (Arapça)

tebarek

  • Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile bereketin Allah'tan zuhurunu ifade eder. (Suyun havuzda yükselmesi halinden alınmıştır.)

tefarik-ul asa / tefarik-ul asâ

  • Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da

teftiye

  • Lâğımcılık yapmak.
  • Büyüyünceye kadar kızı evden dışarıya çıkarmamak..

telkin / telkîn / تلقين

  • Öğretme, kulağına anlatma. (Arapça)

temasil-i belagat / temasil-i belâgat

  • Belâgat abideleri.

temdih

  • Medhetmek. Çok övmek. Mübalâğa ile medih.

temdihat / temdihât

  • (Tekili: Temdih) Mübalâğa ile medhetmeler.

temni'

  • (Mübalağa ile) Men etmek, engel olmak.

tenafür / tenâfür / تنافر

  • Birbirinden kaçmak. Ürkmek.
  • Uzağa çekilmek.
  • Bir mes'elenin halli için hâkime başvurmak.
  • Edb: Kulağa hoş gelmeyen hece veya kelimelerin bir arada bulunması.
  • Birbirinden nefret etme. (Arapça)
  • Kulağa hoş gelmeyen sözcükleri sık sık kullanma. (Arapça)

tenevvuk

  • Tabiat, huy.
  • Hâtır.
  • Bir işte mübalağa etmek.

tenkil

  • Mübâlağa ile nakletmek.

tentif

  • Mübâlağa ile yolmak.

tevafuk-u fevkalade / tevafuk-u fevkalâde

  • Olağanüstü uygunluk.

tevafukat-ı belagat / tevafukat-ı belâgat

  • Belâgat kuralları gözetilerek yazılmış ifadeler arasındaki uyum.

tevgir

  • (Mübalağa ile) Sıcaklatmak.

tevşiye

  • Koğuculukta mübâlağa etmek. Dedikoduculukta mübâlağa yapmak.

tezyinat-ı lafziye / tezyinat-ı lâfziye

  • Sözle ilgili süslemeler, cinas, seci' gibi anlamdan ziyade kulağa hitap eden söz san'atları.

tıhl

  • Hiddetli adam.
  • Dalağı büyük adam.

timsal-i belagat / timsal-i belâgat

  • Belâğat örneği, sembolü.

ulum-i ibtidaiyye / ulûm-i ibtidâiyye

  • Âlet ilimleri; ana ilimleri öğrenmek için yardımcı olan sarf, nahiv, belâgat, mantık vs. gibi ilimler.

ulum-u aliye / ulum-u âliye

  • (Âlet. den) Âlet ilimleri. (Gramer, sarf, nahiv, belâgat ve mantık gibi.)

umera-i belagat / umera-i belâgat

  • Belâgat ilminde ileri gelen ve yön veren uzmanları, prensleri.

umera-yı belagat / umera-yı belâgat

  • Belâgat ilminin emirleri, ileri gelenleri.

unsur-u belagat / unsur-u belâgat

  • Belâgat unsuru, Muhâkemât'ın ikinci makâlesi.

unsuru'l-belagat / unsuru'l-belâgat

  • Belâgat maddesi; belâgatin esaslarını ele alan bölüm.

üslub-u belağat / üslûb-u belâğat

  • Belâğat üslûbu, tarzı.

vak'a-i hayriye

  • Tar: Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması münasebetiyle kullanılan bir tabirdir. İlk önceleri büyük hizmetleri görülen Yeniçeriler, zamanla nizam ve intizamlarını kaybettikleri gibi, son zamanlarda uygunsuz hareket ve isyanlarla memleketin başına belâ kesildikleri için, ocağın lağvı hayırlı sayılmış ve b

vaki / vâki

  • Vuku bulan, olan.
  • Olağan, olmuş, mevcut.

yek-çeşm deha / yek-çeşm dehâ

  • Tek gözlü olağanüstü zekâ ve akıl; Kur'ân'ın gösterdiği gerçekleri görmeyen ve sadece dünyevî maksatları gözeten zekâvet ve akıl.

yele

  • Kuvvetle saldıran. (Farsça)
  • Otlağa salınmış hayvan sürüsü. (Farsça)
  • Koşan, koşucu, seğirten. (Farsça)
  • Bazı hayvanların ensesindeki kıllar. (Farsça)

zecel

  • Avaz, ses, savt.
  • Mübâlağa ile çağırmak.

zed

  • "Vurucu, vuran" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Guş-zed : Kulağa çalınan. Zeban-zed : Yayılmış söz.

zeka-i harika / zekâ-i harika

  • Olağanüstü zekâ.

zemahşeri / zemahşerî

  • (Hi: 467-538) Türkistan'da Harzem'in Zemahşer köyünde doğdu. Hanefî fukahasındandır. Fevkalâde iktidar ve faziletine rağmen bir zamanlar itikadça Mu'tezile'den olmuştu. Meşhur bir ilm-i belâgat âlimidir.

zemzeme-i belağat / zemzeme-i belâğat

  • Belâğat nağmesi.

zenme

  • Keçinin kulağı ucunda küpe gibi sarkan kıllar.
  • Devenin kulağından kesip ilişik koydukları parça.