LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te LATİ ifadesini içeren 384 kelime bulundu...

ab-ı hayat

  • Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer.
  • Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söyle

ab-ı zen

  • Küçük havuz. (Farsça)
  • Su birikintisi. (Farsça)
  • Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak : Avzen) (Farsça)

abdullah

  • Allah'ın kulu.
  • Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem ba

aceb

  • Taaccüb, şaşma, hayret.
  • Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.

ahfa / ahfâ / اَخْفَا

  • Çok gizli, âlem-i emrin (madde ve ölçü olmayan ve arşın üstündeki âlemin) beşinci ve son latîfesi (makamı, mertebesi).
  • Çok gizli (ruhta bir latîfe).

ahkam-ı zımniye / ahkâm-ı zımniye

  • Açıkça söylenmeyip dolayısıyla anlatılan hükümler, esaslar.

akre'

  • Çok lâtif ve pek güzel Kur'an okuyan.

akreb-i mekniyyat

  • Huk:Meşrut-un lehi bildiren zamirin en yakın mercii mânasını anlatır. Meselâ: Bir vakfiyede vâkıf tevliyetini evvelâ kendisine, sonra oğlu "A" ya, sonra çocuklarına şart etse, çocukları tabirindeki zamir vâkıfın kendisine değil de en yakın merci'i bulunan "A" nın çocuklarına hamlolunur. (Huk.L.)

alem-i esir / âlem-i esir

  • Bütün kâinatı kapladığı farz edilen ince ve lâtif maddenin bulunduğu âlem.

anka

  • İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır.
  • Uzun boyunlu kadın.
  • Arabdan bir kimsenin lakabı.
  • Zahmet, meşakkat.

anka-i meşrebane / anka-i meşrebâne

  • Anka meşrepli olma; masallarda bir efsane olarak anlatılan anka kuşu misâli bir meşrepte, bir yolda olma.

ankebut suresi

  • Kur'an-ı Kerimin yirmidokuzuncu suresidir. Mekkidir. (Allahtan başkasına güvenenlerin, dünyayı avlamak için kurdukları teşkilâtını bir örümcek ağına benzeten, örümcek meseli zikrolunan bir suredir.)

arazi-i öşriyye / arâzi-i öşriyye

  • Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.

azb

  • Tatlı, lâtif, hoş ve şirin olan yiyilecek ve içilecek şey.
  • Fazla susuzluktan yemek yemeği terketme.
  • Men'etme.
  • Feragat.

bad-ı berin / bâd-ı berîn

  • Sabah rüzgârı.
  • Lâtif hava.

bakara suresi / bakara sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan ş

barika-i beyan / bârika-i beyan

  • Parlak ifâde, açık anlatım.

baziguş / bazigûş

  • Lâtifeci, şakacı, şen kimse. (Farsça)

bed-ram

  • Lâtif, hoş, yakışıklı, süslü. (Farsça)
  • Sert başlı at. (Farsça)
  • Dâima, devamlı. (Farsça)

beha

  • Gökçek olmak, şirin ve lâtif olmak.

behanet

  • Nefesi iyi ve lâtif olan kadın.

behaya / behâyâ

  • Güzel, parlak, lâtif şeyler; hediyeler.

behi

  • Şirin, lâtif, gökçek.

belagat-ı kur'aniye / belâgat-ı kur'âniye

  • Kur'ân belâğatı, Kur'ân'ın güzel ve yerli yerinde ve muhatabın hâline uygun anlatımı.

belal

  • Islaklık. Islatış. Su gibi ıslatan.

berceste

  • Sağlam ve lâtif. (Farsça)
  • Seçme. (Farsça)
  • Edb: Zahmetsizce hatıra geliveren ve fakat çok kıymetli olan söz. (Farsça)

besen

  • Şirin, lâtif, gökçek, hüsn.

beyan buyurulan

  • Açıklanan, anlatılan.

beyan-ı ifhamiye / beyan-ı ifhâmiye

  • Delillerle susturma anlatımı.

beyan-ı intizam

  • İntizamın anlatılması.

beyan-ı mu'ciznüma / beyan-ı mu'ciznümâ

  • Mu'cizeli anlatım, açıklama.

beytülmal / beytülmâl

  • İslâm devleti hazînesi, mâliye teşkîlâtı.

bezle / بذله

  • Lâtife, hoşa giden kibar ve nâzik söz. Şaka tarzında söylenen söz. (Farsça)
  • Ahenk ile okunan şiir. (Farsça)
  • Şaka, latife. (Arapça)

bezle-baz / bezle-bâz

  • Şakacı, lâtifeci. (Farsça)

bi-t-tafsil

  • Tafsilâtiyle, etrafiyle, uzun uzadıya.

biyokimya

  • Canlıların kimya ile ilgili yapılarını, tepkilerini, belirtilerini inceleyen bilim dalıdır. 19. Asırda başlatılan bu çalışmalarla proteinler, vitaminler, hormonlar anlaşılır duruma gelindi.

bizle

  • Lâtife, şaka. (Farsça)

buhar

  • Suyun buğu haline gelmiş şekli.
  • Seyyal, lâtif cisim.

büka-alud / bükâ-âlûd

  • Ağlatıcı, gözyaşı döktürücü. (Farsça)

büka-engiz / bükâ-engiz

  • Ağlatıcı. Gözyaşı döktürücü. (Farsça)

burak

  • Binek. Cennet'e mahsus bir binek vâsıtası. (Kelimenin kökü; (Berk) dir. Burak'ın Hadis-i Şerife göre ta'rifi: "Merkepten büyük, katırdan küçük hacimde bir dâbbe ki; ayağını gözünün müntehasına basar." Bu ise bir berk ve elektrik sür'atini anlatır. (E.T. sh: 3150)

çavuş

  • Vaktiyle divanlarda hükümdarların hizmetinde bulunan yaver veya muhzır gibi subaylara denilirdi. Tanzimattan evvelki Osmanlı saray teşkilatında çavuşlar, padişahın yaverleri ve çavuşbaşı mabeyn müşiri idi.
  • Onbaşıdan üstte ve assubaydan alttaki derecede olan asker.
  • İşçilerin b

celu

  • Şakacı, lâtifeci kimse. (Farsça)
  • Kebap şişi. (Farsça)

cesed-i misali / cesed-i misalî

  • Misalî ve lâtif bir cesed. Varlığı maddî olmayan fakat cinsinin cesedine benzeyen beden.

cezalet-i beyan / cezâlet-i beyan

  • Anlatım ve ifadedeki güçlülük, güzellik.

cezalet-i beyaniye / cezâlet-i beyaniye

  • Akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım.

cezalet-i harika

  • Hayranlık verici düzgün ifade, güzel anlatım.

cins-i latif

  • Lâtif ve hoş cins, nev. İnsanlar nev'inde kadın.

coğrafya

  • Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri;İktisadî Coğrafyada: Toprak mahsulleri, sanayi ve ticaret işleri;Siyasî Coğrafyada: Irk, dil, millet hususiyetleri ve devlet sınırları anlatılır.Bunlardan b

cümmel

  • (Cümel) Harflerin, sayı kıymetine göre hesaplanması. Ebced.
  • Bir kaç urganın birleştirilmesinden meydana gelmiş olan çok kalın gemi halatı.

dava vekili

  • Baro teşkilatının olmadığı yerlerde kanunî izin ile vekil sıfatı kazanan ve dava takibine salâhiyeti olan kişi.

deh

  • İyi hoş. Lâtif, güzel. (Farsça)
  • Tabur. (Farsça)
  • Saf. (Farsça)

delail-i enfüsiye / delâil-i enfüsiye

  • Dahili deliller; kalb, vicdan, his ve lâtifeler gibi insanın iç âlemine konan donanımlarından hareketle Allah'ın varlığına ait deliller.

deri

  • Farsçanın sahihi, fasih olanı. (Kapı demek olan "der" ismi Farsça olduğu halde Arapça sayılarak müennesi "deriyye" yapılmıştır.) (Farsça)
  • Havası hoş ve lâtif. Yeşilliği bol olan dağ eteği. (Farsça)

dermeyan edilen

  • İleri sürülen, anlatılan, söylenen.

dil-efruz

  • (Dilfiruz) Kalbi yakan, gönül parlatıcı. (Farsça)

dil-nişin

  • Gönlüde yer tutan. Lâtif, hoş. (Farsça)

düabe

  • Lâtife etme, şaka yapmak.
  • Oyun.

ecnebi ve acemi huruf / ecnebî ve acemî huruf

  • Arap alfabesinin dışında kullanılan Lâtin harfleri.

ecsam-ı latife-i nuraniye / ecsâm-ı lâtife-i nûrâniye

  • Lâtif ve nurlu cisimler.

eda / edâ

  • Yapma, ödeme, davranış, anlatım yolu.

efruz

  • (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü) Şule. Aydınlatıcı. Parıltı. (Farsça)

efsah

  • Daha düzgün anlatım.

el-latif / el-latîf

  • (Bak. LATÎF)

elbürz

  • Kafkas sıradağlarının en yükseği. (Farsça)
  • Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. (Farsça)
  • Uzun boylu ve yakışıklı kimse. (Farsça)

eltaf / eltâf

  • Daha lâtif. Daha hoş. Çok lâtif.
  • Lütuflar, en latîf, en hoş.

emniyet

  • (Emniyyet) : Eminlik, emin olma hâli, korkusuzluk, tehlikesizlik.
  • İtimad, güvenme, inanma.
  • Polis ve zabıta teşkilâtı.

emniyyet / امنيت

  • Güvenlik. (Arapça)
  • Emniyet teşkilatı. (Arapça)

emval-i zahire / emval-i zâhire

  • Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.

enderun

  • İç, dâhil.
  • Kalb, içyüz, gönül.
  • Vaktiyle Osmanlı Sarayının iç teşkilâtı.

endüstri

  • Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt, elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından faydalanılarak fabrikalarda seri hâ (Fransızca)

enik

  • Güzel, ince. Latif şey. Ahsen.

eric

  • Güzel koku. Misk, anber ve ıtır gibi hoş ve lâtif olan şeylerin kokusu.

esalib-i arab / esâlîb-i arab

  • Arap edebiyatında kullanılan üsluplar, ifade ve anlatım tarzları, Arap kelâmının kalıpları.

esir

  • Bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan lâtif madde. Elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vasıtalık eden madde. Görülmeyen ve varlığı bütün ehl-i ilimce kabul edilen lâtif, rakik, elâstikiyeti hâiz seyyal madde.

eşratü's-saat / eşrâtü's-sâat

  • Kıyamet alâmetleri; kıyamet alâmetlerinin anlatıldığı ve yorumlandığı risale olan Beşinci Şua.

evsaf-ı nisbiye / evsâf-ı nisbiye

  • Kıyaslamayla olan vasıflar; diğerlerine göre diye anlatılan vasıflar.

falıku'l-habbi ve'n-neva / fâlıku'l-habbi ve'n-nevâ

  • Tohum ve çekirdekleri çatlatıp açarak filiz çıkaran Allah.

fekahe

  • Latife etmek, şaka yapmak.
  • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

fekahet

  • Lâtifecilik, şakacılık.

ferraş

  • Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenl

feylesof

  • Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatıp, yaldızlı, heyecanlı sözlerle inandırmaya çalışan kimse. Felsefeci.

fihriste-i makasıd

  • Maksatların anlatıldığı liste.

fıkarat-ı latife / fıkarât-ı latife

  • Hoş ve lâtif hikâyeler.

fıkra-i rana / fıkra-i rânâ

  • Güzel ve lâtif olan kısa yazı.

fükahet

  • (Çoğulu: Fükâhât) Hoşa giden söz, lâtife, şaka, mizah.

fütüvvet / فتوت

  • Gençlik. (Arapça)
  • Yiğitlik. (Arapça)
  • Eskiden Anadolu'da kurulup gelişen esnaf teşkilatı. (Arapça)

ganiye

  • Çok hoş, çok lâtif.
  • Kadın şarkıcı.
  • Zengin kadın veya kız.

geş

  • Edâ ve naz yaparak yürüme.
  • Lâtif, hoş, güzel.

gılaf-ı latif

  • Lâtif örtü.

girye-perverd

  • Ağlatıcı, gözyaşı döktüren, ağlamayı getiren. (Farsça)

giryeengiz / giryeengîz / گریه انگيز

  • Ağlatıcı. (Farsça)

gülbeden

  • Vücudu gül gibi nâzik ve lâtif olan. (Farsça)

gülçehre

  • Çehresi gül gibi lâtif olan, çehresi gül gibi olan.

güldehan

  • (Güldehen) Ağzı gül gibi güzel ve lâtif olan. (Farsça)

gülendam

  • Güzel endâmlı, boyu gül gibi nâzik ve lâtif olan. (Farsça)

gülnefesi / gülnefesî

  • Lâtif ve hoş sözlülük. (Farsça)
  • Güzel kokulu olmak. (Farsça)

gülten

  • Gül gibi lâtif ve nâzik vücutlu. (Farsça)

hacegan yolu / hâcegân yolu

  • Daha çok nübüvvet kemâlâtına (olgunluklarına, üstünlüklerine) kavuşturan Hazret-i Ebû Bekir'den gelen yolun, Yusuf-ı Hemedânî hazretlerinden îtibâren aldığı isim. Bu yol sonradan Nakşibendiyye adını almıştır.

hafi / hafî

  • Gizli, kapalı.
  • Usûl-i fıkıh ilminde, mânâsı açık olduğu hâlde söyleyenin maksadını ifâde etme husûsunda kapalı, gizli söz.
  • Tasavvufta âlem-i kebîrdeki beş latîfeden biri.

halife-i evvel

  • Devlet dairelerinde yazı işlerinde çalışanlar. Tanzimattan evvel kalem teşkilâtı; halife, halife-i sâni, halife-i evvel olmak üzere üç derece idi. Ondan sonra bir kısım dairelerde bunun yerine baş kâtib, bazılarında da mümeyyiz-i evvel denilmiştir.

hall-i müşkilat / hall-i müşkilât

  • Müşkilâtın yenilmesi, zorlukların çözülmesi.

hallal-ı müşkilat / hallâl-ı müşkilât

  • Zorlukları yenen, müşkülâtı halleden kimse.

handistan

  • Şaka, lâtife. (Farsça)

hannan

  • Rahmetlerin en lâtif cilvesini gösteren, Rahman ve Rahîm olan ve çok merhametli olan Allah (C.C.)

harac

  • Vaktiyle müslüman olmayan vatandaşlardan alınan vergiye denirdi. Arazi hasılatından veya çalışanların emeğinden elde edilirdi. Reşit ve vücudu sağlam olan gayr-ı müslim erkek verirdi. Buna harac-ı rüus veya cizye denirdi. Topraktan alınan vergiye de harac-ı araziye denilirdi.

harac-ı mukasseme

  • Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı.

hasbihal / hasbihâl

  • Birine hâlini, vaziyetini anlatıp düşüncelerini sorma, görüş alışverişinde bulunma, danışma.

hasenat-ı muzie / hasenat-ı muzîe

  • Aydınlatıcı güzellikler, iyilikler.

haşir sözü

  • Haşir bahsinin anlatıldığı Onuncu Söz.

hazal

  • Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler.

herkele

  • İncelik, nezafet, hoşluk, letâfet.
  • İnce, zarif, lâtif, hoş.

heva-i nesim / hevâ-i nesîm

  • Güzel, lâtif, hoş hava. Lâtif mânevi gıda. (Farsça)
  • Hava (Atmosfer.) (Farsça)
  • Latif hava. Mâne-vî gıda.

hevaiye / hevâiye

  • Hava gibi hafif ve lâtif karakterde olan şeyler.
  • Hava gibi hafif ve lâtif karakterde olan mânâlar.
  • Hava gibi olan lâtif şeyler.

hezl

  • Ciddi olmayan söz. Saçma, uydurma, yalan konuşmak.
  • Edb: Meşhur bir manzumeye lâtife tarzından nazım yapmak. Bu tarzda yapılan nazım.
  • Eğlence, alay, şaka.
  • Latife.
  • Mizah.

hezl-gu / hezl-gû

  • Şakacı. Lâtifeci, mizahlı söz söyleyen.

hibek

  • (Çoğulu: Hubük) Rüzgârın lâtif estiği zaman denizde veya kumda meydana getirdiği yol yol kırıntılar ve dalgacıklar. Saçların kıvırcıklığından hâsıl olan dalgalanmalar. Kelimenin aslı olan "habk" sıkı bağlayıp muhkem kılmak; ve kumaşı sıkı, sağlam ve üzerinde san'at eseri zahir olacak vecihle güzel b

horata

  • (Rumca) Şaka, eğlence, lâtife, mizah.

hoşane

  • Güzel, iyi, lâtif. (Farsça)

hoşter

  • Daha lâtif, daha hoş. (Farsça)

hümanizm

  • Lât. Edb: İslâmiyete mugayir ve aykırı eski Yunan ve Lâtin edebiyatı ve felsefesi taraftarlığı hareketi.
  • Fls: İnsan menfaatını hayatta değer ölçüsü kabul eden ve dine tâbi olmayan, insana aşırı hâkimiyet tanımak isteyen ve maddeperest, dinsiz, imansız bir cereyan, bir fikir ve bâtıl

humbaracı

  • Ask: Yeniçeri teşkilâtı zamanındaki topçu eri. Bu teşkilâtın mensubları havan toplarıyla humbara attıkları için bu adı almışlardı.

huruf-u ecnebiye

  • Arap harfleri dışında yabancı harfler, Lâtin harfleri.

hüsn-ü beyan

  • Akıcı ve güzel anlatış.

hüsn-ü ifade

  • Güzel anlatım, maksadını güzelce dile getirme.

hüsn-ü ifham

  • Anlatımdaki güzellik.

i'caz-ı beyan / i'câz-ı beyan

  • Açıklama ve anlatımın mu'cize oluşu.

icazdarane / icâzdârâne

  • Az sözle çok mânâ anlatırcasına.

ifadat / ifâdât

  • Anlatımlar.

ifade / ifâde / افاده

  • Anlatım.
  • Söylem, anlatım, dile getirme. (Arapça)
  • İfâde edilmek: Anlatılmak, belirtilmek, dile getirilmek. (Arapça)
  • İfâde etmek: Anlatmak, belirtmek, dile getirmek. (Arapça)

ifade-i kur'aniye / ifade-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın kendine mahsus anlatım biçimi.

ifade-i tahririye

  • Yazı ile anlatış.

ihtar / ihtâr / اخطار

  • Uyarı, hatırlatma. (Arapça)
  • İhtâr edilmek: Uyarılmak, hatırlatılmak. (Arapça)
  • İhtâr etmek: Uyarmak, hatırlatmak. (Arapça)

ihtar edici

  • Hatırlatıcı, ikaz edici.

ihtar edilen

  • Hatırlatılan, ikaz edilen.

ihtiyat hazinesi

  • Tar: Savaş ve diğer fevkalâde masraflara karşılık olmak üzere sarayda biriktirilen paralar. Gelirleri havass-ı hümayun hâsılatı, ganimetlerin beşte biri ve başka hükümdarlardan gelen hediyelerdi. Buna "iç hazine" veya "enderun hazinesi" de denilirdi.

ihzal

  • Islatma, ıslatılma.

ikindi divanı

  • Tanzimattan evvel sadrazamların kendi konaklarında yaptıkları divanlar. Bu divan ikindi namazından sonra toplandığı için bu adı almıştı. Bâb-ı Âlî teşkilâtının ilk şekli olarak Divan-ı Hümayun, muayyen günlerde toplandığı zaman, vezir-i azamlar da divanda bitirilemeyen veya arza lüzum görülmeyen işl (Türkçe)

ıktar

  • Damlatma, damlatılma.

iltifat

  • Güzel sözle samimi olarak okşamak. Yüz göstermek. Teveccüh etmek. İyilik etmek. Lütfetmek.
  • Dikkat, itina.
  • Edb: Bir mevzu anlatılırken, o anda kalbe doğan bir ilham coşkunluğu ile -mevzu dışına çıkmadan- sözün ve hitabın yönünü değiştirme san'atıdır. Meselâ: (Asım'ın nesli...

iltizaz

  • (Lezzet. den) Lezzet duyma, hoş ve lâtif bulma.

ima / îmâ / ایما

  • Dolaylı anlatım, işaret. (Arapça)
  • Îmâ etmek: İşaret etmek, göstermek. (Arapça)

imalar / îmalar

  • Dolaylı anlatımlar, göstermeler.

irta'

  • Otlatma veya otlatılma.

işmam / işmâm

  • "Şemm"den:
  • Koklatma, koklatılma.
  • Tecvid ıstılâhında harfin zamme harekesine işaret etme.

ısparçana

  • Halatın üzerine sarılmış olan ip.
  • Halatın yapıldığı bükmelerin herbiri.

isparçene

  • İtl. Halatın üzerine sarılan kendir ve ip.
  • Halatı meydana getiren üç boy bükmenin beheri.

israiliyat

  • İsrailoğullarına ait bilgiler, bir temele dayanmayan gerçek dışı anlatımlar.

istiare-i mutlaka

  • (Temlihiye veya tehekkümiye) Edb: Şaka, lâtife veya alayı içine alan bir istiaredir. Meselâ: Tilkinin eşeğe "gelsem olmaz mı huzura, a benim aslanım" demesi gibi... (Edb.S.)

istiare-i temsiliye

  • Temsilî istiare; istiarenin, teşbih unsurlarından "benzetilen" ögesi ile yapılan, benzeyenin teferruatlı olarak tasvir edildiği istiare çeşididir. Temsilî istiarede anlatılan kavram bütün manzumeye veya yazıya işlenmiştir.

istidradi / istidrâdî

  • Başka konu anlatılırken arada söylenen söz.

istihale-i latife / istihale-i lâtife

  • Çok ince ve hoş bir şekilde bir halden başka bir hâle geçme; lâtif ve ince dönüşüm.

istitraden

  • Edb: Bir bahis anlatırken, söz gelimi, başka bir mes'eleyi de anlatıvermek suretiyle.

itfaiyye / itfâiyye / اطفائيه

  • Yangın söndürme birliği, teşkilâtı.
  • Yangın söndürme teşkilatı. (Arapça)

izafi / izâfî

  • Başka bir şeye göre olan; bağlı olduğu şeye göre değişen; rölatif.

kavanin-i latife / kavanin-i lâtife

  • Lâtif, ince, şirin olan kanunlar.

kemal-i selaset ve cezalet / kemâl-i selâset ve cezâlet

  • Çok güçlü, akıcı ve güzel anlatım.

kerr

  • Çekilerek yeniden hücum etmek.
  • Birşeyden vazgeçtikten sonra tekrar ona, o işe yönelmek.
  • Devlet.
  • Gemi halatı.
  • Hurma ağacına çıkmakta kullanılan urgan.

kinaiyyat

  • (Tekili: Kinâye) Temsillerle anlatılan imalı ve dokunaklı sözler.

kıssa

  • Anlatılan gerçek veya uydurma olay, hikâye.

kıssadan hisse almak

  • Anlatılan bir şeyden ders çıkarmak.

kızılhaç

  • Hristiyan ülkelerde Kızılay karşılığı olan yardım teşkilâtı.

komiser

  • Emniyet teşkilâtının meslek dereceleri içinde yer alan ve en az lise tahsilini yapmış, polis enstitüsünün orta ve yüksek kısmını tamamlamış üniformalı veya sivil memur. (Fransızca)

komitacı

  • Siyasi bir gayeye ulaşmak için, silâhlı mücadele yapan gizli bir topluluk veya teşkilâtın mensubu olan kimse.

komünizm

  • Komünizm (Latince kökenli communis - ortak, evrensel); üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu sınıfsız, parasız ve devletsiz bir toplumsal düzen ve bu düzenin kurulmasını amaçlayan toplumsal, siyasi ve ekonomik bir ideoloji ve harekettir. (Fransızca)

kuvvet-i beyan

  • Açıklamadaki, anlatımdaki güç.

kuvvet-i cezalet / kuvvet-i cezâlet

  • Kelimedeki akıcı ve düzgün anlatım gücü.

lag

  • Lâtife, şaka. (Farsça)
  • Oyun. (Farsça)

laha

  • Boş ve faydasız sözler konuşmak.
  • Ekmeği ıslatıp yemek.
  • Gıda.
  • Aldatıp kandırmak.
  • Karnın sarkık ve sülpük olması.

latif / latîf

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Lütf ve ihsân edici, dâimâ güzel muâmelede bulunan.
  • Yumuşak, hoş, güzel, nâzik. Âdem oğlu aç gözünü, yeryüzüne kıl bir nazar, Gör bu latîf çiçekleri, hangi kuvvet yapar, bozar.
  • Gözle görülmeyen.

latifane / lâtifane

  • Lâtifçe.

latife-i insani / lâtife-i insani

  • İnsanda bulunan lâtif duygulardan birisi.

latifegu

  • Lâtifeci, şakacı. Lâtife söyliyen. (Farsça)

latifeperdaz

  • Şakacı, lâtifeci. Lâtife yapan. (Farsça)

latifeperdazan

  • (Tekili: Lâtifeperdâz) Şakacılar, lâtifeciler. (Farsça)

latince / lâtince

  • Latin harflerinin kullanıldığı dil.

latini huruf / lâtinî huruf

  • Lâtin harfleri.

letafet

  • Hoşluk, lâtiflik.
  • Cisimden alâkayı kesip bir nevi nurâniyet kesbetmek.
  • Güzellik, nezaket, yumuşaklık, hafiflik.

letaif / letâif / لطائف

  • Lâtif duygular.
  • Lâtifeler; insanın mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri.
  • Lâtifeler, incelikler.
  • Latifeler.
  • Şakalar, fıkralar, latifeler. (Arapça)

letaif-i aşere / letâif-i aşere

  • On lâtif duygu. On adet lâtifeler.
  • On lâtife veya duygu.

letaif-i beşer / letâif-i beşer

  • İnsanın lâtileferi; insanın yapısındaki duyular ve duygular.

lisan-ı kal

  • Söz ile anlatılan mâna. Konuşma dili.

lisan-ı kàl

  • Söz ile anlatım.

lisan-ı kal / lisân-ı kal

  • Söz dili, sözle anlatım.

litaf

  • (Tekili: Latif) Yumuşaklıklar.

live / lîve

  • Aldatıcı, dolandırıcı. (Farsça)
  • Şakacı, lâtifeci. (Farsça)
  • Çevik, atılgan. (Farsça)

ma'ruz

  • Bir şeyin etkisine uğramak veya uğratmak.
  • Arzolunmuş, arzolunan.
  • Serilmiş, yayılmış.
  • Verilmiş, sunulmuş.
  • Anlatılmış.
  • Bir şeye karşı siper alan.

madde-i esiriye / madde-i esîriye

  • Esîr maddesi; bütün kâinatı dolduran ince, lâtif madde.

madde-i latife / madde-i lâtife

  • Lâtif madde, kanun, ruh.

mahki / mahkî

  • Hikâye olunmuş. Anlatılmış. Rivayet olunmuş olan.

mahkiyun anh / mahkîyun anh

  • Anlatılan, söz konusu olan; hikâyenin konusu olan şey, kimse.

mahkiyyun anh

  • Kendisinden bahsedilen, kendisinden anlatılan.

mahsus

  • Ayrılmış, tâyin edilmiş.
  • Herkese âit olmayıp bazılara âit olmuş olan. Yalnız birine âid olan. Hususileşmiş. Müstakil.
  • Bile bile, istiyerek.
  • Yalandan, şakadan, lâtife olarak.

manay-ı muradi / mânây-ı murâdî

  • Bir sözde anlatılmak, ifâde edilmek istenilen, kastedilen mânâ.

maneviyat-ı kalbiye / mâneviyat-ı kalbiye

  • Kalpteki mânevî lâtifeler, mânâlar.

mansus

  • Nass ile sâbit kılınmış. Âyetle tesbit edilmiş. İzhar ve beyan edilmiş.
  • Kur'anda açıkça anlatılmış.

martulos

  • (Martoloz) Osmanlı Devletinin teşekkülü sıralarında ve yeniçeri teşkilâtından önce, Hristiyanlardan, ordunun geri hizmetlerinde çalışmış olan teşekküllerden biridir. Silâhlanmış kişi mânasında Rumca bir kelimedir.
  • Eskiden Tuna gemicileri, korsanı mânasında da kullanılmıştır.

maruz / mâruz

  • Arzolunan, verilen, anlatılan, karşı karşıya kalan.

maruzat / mâruzât

  • Anlatılanlar.

matbu'

  • Tabolunmuş, basılmış.
  • Hoş, latif, makbul.

mebsut

  • Açılmış. Yayılmış. Serilmiş.
  • Mufassal. Etraflıca beyan olunan. Bast olunmuş. Uzun uzadıya anlatılmış.

mebsutan

  • Etraflıca anlatılmış olarak.

mec'

  • Hurmayı sütle ıslatıp yemek.

mecaz

  • Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak.
  • (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol.
  • Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi.

medlul / medlûl

  • Kendisine delil getirilen, mânâ, anlatılan.

mefhum-u işari / mefhûm-u işârî / مَفْهُومُ اِشَار۪ي

  • İşaretle anlatılan ma'nâ.

melaike / melâike

  • Allahü teâlânın nûrdan yarattığı latîf, mâsum ve günah işlemeyen kulları. Melekler.

meltafa

  • Güzellik, lâtiflik yeri olan şey veya vasıf.

memhus

  • Parlatılmış, cilâlanmış.
  • Etli, şişman, dolgun insan veya hayvan.

menar

  • Fener, aydınlatıcı ışık.

mendub

  • Yapılması beğenilen iş. Şeriatın yasak etmediği veya emretmediği iş olmakla beraber yapılmasında sevab ve mendubiyet olan amel. Müstehab.
  • İyilikleri anlatılarak arkasından gözyaşı döküp ağlanan ölü.

menkul / منقول

  • Anlatılan, taşınabilen.
  • Nakledilen. Akli olmayıp mukaddes kitapla bildirilen.
  • Bir yerden başka yere taşınmış olan. Taşınabilen.
  • Anlatılan.
  • Nakledilen, anlatılan.
  • Nakledilen. (Arapça)
  • Anlatılan, rivayet edilen. (Arapça)

menkulat / menkulât

  • Taşınanlar, anlatılanlar.

meram / merâm / مرام

  • Amaç, anlatılmak istenen şey. (Arapça)

merid / merîd

  • Katı, yoğun. Güçlü, kuvvetli kimse.
  • Süt içinde ıslatılıp yumuşatılan hurma.
  • Baş kaldıran. Sadece fesadlık çıkaran. İnatçı. Şerli. Haddini aşmakta, azgınlıkta ve günahkârlıkta çok ileri gitmiş olan.

merkez

  • (Rekz. den) Bir şeyin ortası. Vasat. Yol. Durum, vaziyet. Hal, suret.
  • Şubeleri bulunan bir teşkilâtın idâre olunduğu ve emir veren yeri, makamı. Bir şeyin en işlek yeri. Teşkilât olan yerin en yüksek makamı.
  • Geo: Dairenin orta noktası. Çaplarının kesim noktası.

mermuz

  • (Remz. den) Açıktan belirtilmeyip, işaret ve remz ile anlatılan. İmâ edilmiş olan.
  • Remz edilen; işaret ve remz ile anlatılan, şifreli.

mermuzat

  • (Tekili: Mermuz) İşaret ve remz ile anlatılan şeyler.

mermuze

  • (Çoğulu: Mermuzât) İşaretle anlatılmış. Remzolunmuş. Açıktan değil de işaretle anlatılmış şeyler.
  • Dolaylı anlatılan.

mervi / mervî

  • Rivâyet edilen. Anlatılan. Nakledilen.
  • Rivayet edilen, anlatılan.

meş'ale

  • Aydınlatıcı âlet. Lâmba, kandil. Ucunda ateş yanan değnek.

meşruh

  • Şerh olunmuş. Anlatılmış. Açıklanmış. İzah olunmuş.

meysurat

  • (Tekili: Meysur ve Meysure) Kolaylatılmış şeyler. Asan edilmiş şeyler.

meze

  • Tad. Çeşni. Zevk.
  • Eğlence, alay, lâtife.

mezh

  • (Müzâh-Müzâha-Mizâh) : Lâtife, şaka.
  • Mezc, katma, karıştırma.

mezzah

  • Lâtifeci, şakacı.

mihaniki kıraet / mihanikî kıraet

  • Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.

milhe

  • Güzel kelâm, lâtif söz.

mısbah

  • Kandil. Çıra. Meş'ale. Lâmba. (Aya, güneşe, yıldızlara ve mecâzen de Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) bu isim verilmiştir.)Sabah ve sabahat maddesinden ism-i âlettir ki; sabah gibi lâtif ve kuvvetli aydınlık veren lâmba demektir.

mizah / mizâh

  • Şaka, lâtife.
  • Edb: Bâzı düşünceleri nükte, şaka veya takılmalarla süsleyip anlatan bir yazı çeşidi. Hoş, nükteli söz. (Zıddı ciddiyettir)
  • Latîfe, şaka.

mu'cizat mecmuası / mu'cizât mecmuası

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) gösterdiği mu'cizelerin anlatıldığı kitap; On Dokuzuncu Mektup ve Kur'ân'ın mu'cize olduğunu ispat eden Yirmi Beşinci Söz.

mu'cizat-ı kur'aniye ve ahmediye / mu'cizât-ı kur'âniye ve ahmediye

  • Kur'ân'ın ve Peygamber Efendimizin mu'cizelerinin anlatıldığı risaleler.

mu'cizbeyan

  • Açıklama ve anlatış tarzı mu'cize olan.
  • Anlatış tavrı herkese benzemeyen. Tarz-ı beyanı mu'cize olan. Kur'an-ı Kerim. (Farsça)

muarref

  • Târif edilmiş, anlatılıp bildirilmiş. Bildik. Belli. Bilinen.
  • Gr: Harf-i târifli kelime.
  • Mat: Sınırlı. Hududlu.

muarrif

  • Târif edici. Anlatıcı. İzah edip bildirici. Tanıtan. Tercüman.

mübekki / mübekkî

  • Ağlatıcı.

mübki / mübkî

  • Ağlatıcı.

mücareze

  • Saçma ve iyi olmıyan sözlerle lâtife yapma.

mücella / mücellâ / مُجَلَّا

  • Parlatılmış, parlak.
  • Cilâlanmış, parlatılmış.

mücmel

  • Kısa ve az sözle anlatılmış, öz. Kapalı ifade. (Çoğulu) Mücmelat.

müd'abe

  • Lağv ve lâtife etmek. Şaka yapmak.

müdaabe

  • (Müdâabet) Karşılıklı takılma, lâtife yapma, şakalaşma.

müfad

  • Anlatılan anlam.

müfakehe

  • Şakalaşma, lâtife yapma.

mufassal

  • Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış.
  • Tafsilatla, uzun uzun anlatılan, ayrıntılı.

mufassalan

  • Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.

müfredat

  • Bir bütünü meydana getiren şeylerin her biri.
  • Bir şeyin içindekiler.
  • Basit ve gayr-i mürekkeb şeyler.
  • Toptan mâlum olan şeylerin tafsilâtı, birer birer zikrolunmuşları.
  • Edb: Tek tek ve ayrı ayrı beyitler.
  • Gr: Bir ibareyi meydana getiren kelimelerin her

mugazele

  • (Ga, uzun okunur) Aşıkane şakalaşma, lâtifeleşme.

mühelhil

  • Lâtif ve nâzik söz söyleyen.
  • Bir şeyi lâtif ve zarif bir şekilde yapan.

mukarrer

  • Kararlaşmış. Takrir edilmiş. Karar verilmiş. Kat'i. Şek ve şüpheden beri olan. Muhakkak ve müsellem olan. Anlatılmış. Bildirilmiş.

mülaim

  • Mülâyim. Yumuşak. Lâtif.

mülatafa

  • (Mülâtefe) (Lutf. dan) Birbirine lâtife etmek. Şakalaşmak. İltifat etmek. Güzel muâmele.

mülatafat

  • (Tekili: Mülâtafa) Lâtifeler, mülâtafa etmeler, şakalaşmalar.

mülatafe / mülâtafe

  • Lâtifede bulunma, espiri yapmak, edep sınırlarını aşmadan şaka ile takılma, karşılıklı şakalaşma.

mülatefe / mülâtefe

  • Karşılıklı lâtifede bulunma, espiri yapma.
  • Lâtifeleşme, şakalaşma.

mülatıf

  • Lâtife eden, şakacı, lâtifeci.

mülayemet

  • Lâtife etmek, şaka yapmak.
  • Sevinç izhar etmek.
  • Yumuşaklık. Uygunluk. Yumuşak huyluluk.
  • Bağırsakların yumuşaklığı.

mülevves

  • Kirli. Pis. Bulaşık. Bulaştırılmış.
  • Alıkoyulup sonraya bırakılmış veya durdurulmuş olan.
  • Tazelenmek için suda ıslatılmış şey.
  • Karışık, intizamsız.

mülha

  • (Çoğulu: Mülâh) Siyah ile karışık olan beyaz.
  • Lâtif ve güzel olan söz.

muma-ileyhim

  • İsmi evvelce geçenler.
  • İmâ edilenler, yukarıda anlatılmış olanlar.

mümazaha

  • Lâtife yapma, şakalaşma.

mündefi'

  • İndifâ etmiş, geçmiş, atlatılmış. Def olunmuş.

münderecat / münderecât

  • Bir şeyin içine dercedilmiş şeyler, anlatılan şeyler, muhteva.

münevver

  • (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı.
  • Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş.
  • Parlatılmış.

mürebbeb

  • Büluğ yaşına kadar beslenip terbiye olunmuş.
  • Güzel kokularla hoş ve lâtif olmuş.

mürefref

  • İnce, nazik kumaştan yapılmış.
  • Dalları sallanan nâzik lâtif ağaç.
  • Sürü sürü, grup grup.
  • Yeşil elbise.
  • Dalları sallanan nazik, lâtif ağaç gibi.

mürşid-i mucib / mürşîd-i mûcîb

  • Sorulara cevap verip irşad eden, aydınlatıcı cevap veren.

musarraha

  • Açık ve bütün ayrıntılarıyla anlatılmış.

müstefsir

  • (Çoğulu: Müstefsirîn) (Fesr. den) Soruşturup anlamak isteyen. Açıklanmasını, izah edilmesini ve geniş anlatılmasını isteyen.

mutavves

  • Lâtif, güzel, renkli.

mutayebat

  • (Tekili: Mutâyebe) Eğlenceli hikâyeler. Fıkralar.
  • Şakalaşmalar, lâtife yapmalar.

mutayebe

  • Lâtifeleşme, şakalaşma.

mütebessim

  • (Besm. den) Tebessüm eden. Hafif ve lâtif tarz ile gülen. Gülümseyen.

mütelatım

  • (Mütelatıma) Birbirine çarpan, çarpışan, çalkalanan. Dalgalı.

mütemazih

  • Şakalaşan, birbirine lâtife ve şaka yapan.

müteşabihat-ı kur'aniye / müteşabihât-ı kur'aniye

  • Beşer lisanının, lügatını vaz etmediği, sezip düşünemediği, misalini göremediği hakikatların teşbih ve temsiller ile anlatıldığı âyet-i kerimeler.

müzehhebe

  • Yaldızlanmış, parlatılmış.

müzerri'

  • Yeri, bir zira' miktarı ıslatıp ekin ekmeye yarayan yağmur.

muzie / muzîe

  • Işık verici, aydınlatıcı.

na-kabil-i tarif / nâ-kabil-i tarif

  • Anlatılması mümkün olmayan.

nadiret

  • Güzellik, parlaklık, tazelik.
  • Hoş ve lâtif.

naki'

  • (Çoğulu: Enkia) Kuru üzümü su içinde ıslatarak yapılan şarap.
  • İçinde hurma ıslatılan havuz.
  • Suyu çok olan kuyu.
  • Kandıran, kandırıcı.

nakl / نقل

  • Nakil, anlatma. (Arapça)
  • Taşıma. (Arapça)
  • Nakletmek: (Arapça)
  • Anlatmak. (Arapça)
  • Taşımak. (Arapça)
  • Nakledilmek: (Arapça)
  • Anlatılmak. (Arapça)
  • Taşınmak. (Arapça)

nakledilen

  • Anlatılan.

nakliyat

  • Nakil işleri, taşıma işleri.
  • Anlatılanlardan öğrenilenler.
  • Nakiller.

nakş-ı beyan

  • Açıklama ve anlatım nakşı.

nazenin

  • İnce, nazlı, zayıf, lâtif, hoş eda olan, nazlı yetişmiş, şımarık. Oynak. Nazik endamlı (Farsça)

nazik-endam / nâzik-endâm

  • Lâtif ve güzel vücutlu. Nâzik endamlı. (Farsça)

nehc / نهج

  • Yol. (Arapça)
  • Kast teşkilatı. (Arapça)

nesaim

  • (Tekili: Nesim) Hafif ve lâtif rüzgârlar.

nesem

  • Soluk ruh, nefes. Rahatı mucib hâlet.
  • Rüzgârın lâtif, hoş esmesi.

nesim

  • Hoşa giden, hafif ve lâtif esen rüzgâr.

nesim-i seher

  • Lâtif sabah rüzgârları.

nesimi / nesimî

  • Hafif hafif ve lâtif bir tarzda esen rüzgârla ilgili.

nevah

  • Kül renkli beyaza benzer kumru gibi bir kuş cinsidir ve sesi gayet lâtiftir.

nüda

  • (Çoğulu: Endâ-Endiye) Yağmur.
  • Boğaz ıslatıcı nesne.
  • Çiy, rutubet.
  • Atâ, bahşiş.
  • Sesin uzaklara gitmesi.

nükte

  • İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ.
  • Yere ağaçla vurup eser bırakmak.

nukul

  • Nakiller, rivâyetler. Başkasından anlatılanlar. Hikâyeler.

nur-u asli / nur-u aslî

  • Asıl nur, gerçek aydınlatıcı nur ve ışık.

ömr-ü nazenin / ömr-ü nazenîn

  • Lâtif ömür, nazik hayat.

parule

  • Şakacı, lâtifeci. (Farsça)
  • Yonga. (Farsça)
  • Hayırsız ve işe yaramaz kişi. (Farsça)

perdahte

  • Cilâlanmış, parlatılmış. (Farsça)
  • Temizlenmiş, düzenlenmiş, tertib edilmiş. (Farsça)

peri

  • Cisimleri çok lâtif ve görünmez olan hoş mahluk. (Farsça)
  • İnsana muhabbet eden, muvahhid ve müslim lâtif mahluk. (Farsça)
  • Mc: Güzel insan. Güzel kimse. (Farsça)

pir / pîr

  • Yaşlı, ihtiyar. (Farsça)
  • Reis. (Farsça)
  • Bir tarikatın kurucusu. (Farsça)
  • Herhangi bir meslek ve san'atın başlatıcısı, te'sis edicisi. (Farsça)
  • Reis; herhangi bir meslek veya sanatın kurucusu, başlatıcısı.

ra'na

  • İyi, güzel, hoş, lâtif. Pür ve revnak olan.

rahim

  • Hafif sesli, lâtif sözlü kız.

raiyye

  • Otlatılan hayvan sürüsü.
  • Bir hükümdar idaresinde bulunan ve vergi veren halklar.

raiyyet

  • Bir hükümdar idaresinde olanlar, birinin idaresine bağlı olanlar. Devletin idâresindeki umum insanlar.
  • Sürü. Otlatılan hayvan sürüsü.

refuşe

  • Lâtife, şaka. (Farsça)
  • Suç, günah. (Farsça)

remzşinas

  • Bir maksad anlatan şekil, resim vb. (Farsça)
  • Gizli ve kapalı olarak anlatılan şeyleri ve işaretleri bilen. (Farsça)

rengin

  • Renkli, boyalı. Parlak. Hoş. Süslü. Mülevven. Lâtif. (Farsça)

reşik

  • Boyu, endamı lâtif ve güzel olan.

revnak-dar / revnak-dâr

  • Parlak, lâtif, güzel, hoş. (Farsça)

ritl

  • (Retl) Hoş, lâtif, pâkize şey.

rivayet / rivâyet

  • Hikâye edilen hâdise veya söz.
  • Bir hâdisenin başkalarına anlatılması.
  • Peygamberimiz'den (A.S.M.) işittiklerini veya sahabeden duyduklarını birisinin başkasına anlatması.
  • Kuyudan halk için su çekmek.
  • Hikâye edilen, anlatılan, hadîs nakli.

ruh / rûh

  • Can; bedene hayâtiyet (canlılık) veren kuvvet.
  • Bir şeyin özü, cevheri, hakîkati.
  • Emr âleminin beş latîfesinden biri.

ruhani / ruhanî / رُوحَان۪ي

  • Ruh sahibi latif varlık.

ruşengir

  • Cilâcı, parlatıcı.

saba

  • Gün doğuşundan esen hoş ve lâtif rüzgar.
  • Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr.

saba-beraber

  • Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif. (Farsça)

sabareftar

  • (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. (Farsça)
  • Hoş ve lâtif yürüyüşlü. (Farsça)

sabih

  • (Sabiha) Güzel, latif, şirin.

sahil-i beyan

  • Açıklama, anlatım sahili.

saime / sâime

  • Senenin yarısından fazla, meralarda, kırlarda sırf sütleri alınmak veya üreme ve beslenmeleri için otlatılan (koyun, keçi, sığır, manda, at ve deve cinsinden olan), ehlî hayvanlar.

şairane / şairâne

  • Şairce. şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey. (Farsça)

sancak beyi

  • Eyalet teşkilâtıyla timar usulünün cari olduğu zamanlarda beş on kazalık yerin mutasarrıfı ile sipahisinin kumandanına verilen addır. Osmanlıların ilk zamanlarında beylere yahut hükümdar evlâtlarına has olarak verilen mıntıkalara "Sancak" denilir, bu sancaklara tasarruf edenlere de "Sancak Beyi" adı

sarahat

  • Açıklık. Açık anlatım.

selaset

  • Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade.

selaset-i beyan / selâset-i beyan

  • İfade ve anlatımdaki akıcılık.

selsebil

  • Cennet'te bir çeşme veya ırmak.
  • Mc: Tatlı, lâtif, leziz su.

semavat-ı latife / semâvât-ı lâtife

  • Lâtif, şeffaf gökler.

semir

  • Arkadaş, refik.
  • Gece anlatılan kıssa ve hikâye.

şems-i ezeliye

  • Ezelî Güneş; bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatıp hayat veren Allah için bir benzetme olarak kullanılır.

şerarat-ı neyyirane / şerârât-ı neyyirâne

  • Aydınlatıcı parlak kıvılcımlar, ışık saçan kıvılcımlar.

seyyalat / seyyâlât

  • Seyyaleler; maddî olmayan ince ve akıcı lâtif maddeler.

sihr

  • (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık.
  • Aldatmak.
  • Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek.
  • Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey.
  • Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden hüner.

sipahi

  • Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ed

şirin-eda / şirin-edâ

  • Lâtif ve şirin edâlı. (Farsça)

sırr

  • Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
  • Müşâhedetullah'ın mahalli bulunan kalbdeki lâtife.
  • İnsanın aklının ermediği şey. Allah'ın hikmeti. (Sırrını kimseye fâş etme sırrın fâş olur.Sen kendi sırrını saklayamazsanEl sana nasıl sırdâş olur.)

şive-i ifade

  • İfade, anlatım tarzı, üslûbu.

ta'b

  • Latife etmek, şaka yapmak.

ta'bir / ta'bîr

  • İfade, anlatım, anlamı olan söz, deyim, rüya yorma.

ta'rif / ta'rîf / تعریف

  • (İrfan. dan) Bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye anlatıp bildirmek, tanıtmak. Kavl-i şârih.
  • Bir maddeyi bütünüyle bir ibare halinde anlatmak.
  • Gr: Bir ismi marife etmek.
  • Arafat'ta vakfe yapmak.
  • Anlatma. (Arapça)
  • Tanımlama, tanım. (Arapça)
  • Ta'rîf edilmek: (Arapça)
  • Anlatılmak. (Arapça)
  • Tanımlanmak. (Arapça)
  • Ta'rîf etmek: (Arapça)
  • Anlatmak. (Arapça)
  • Tanımlamak. (Arapça)

ta'rife

  • Bir şeyi lâzım olduğu şekilde anlatıp bildiren yazı.

ta'zib

  • Davarları gece yabanda otlatıp eve getirmemek.

tabdade

  • Parlatılmış, yandırılmış. (Farsça)

tabiat-ı hevai

  • Hava gibi görünmez ve lâtif özellikte olan tabiat.

tabiat-ı hevaiye / tabiat-ı hevâiye

  • Hava gibi hafif ve lâtif özellikte olan tabiat.

tabir / tâbir

  • Deyim, söz, yorum, ifade, anlatım.

takrir / takrîr

  • Anlatma, anlatım, bir âlimin kitâbdan okuyarak îzâh ve açıklamalarda bulunması.

takrirat / takrirât

  • (Tekili: Takrir) Ağızdan anlatılan şeyler.

tall

  • Çiğ, kırağı. İnce yağan yağmur, çisinti. Şebnem.
  • Helâk etmek, iptal.
  • Güzel, lâtif şey.
  • Şiddet.

tanzimat-ı hayriye

  • Osmanlı Devletinde Sultan Abdülmecid zamanında başlayan ve (1839-1876) tarihleri arasındaki devreye Tanzimat-ı Hayriye denir. Sözde ıslahat için çalışılan devirdir. Bu, Gülhane Hatt-ı Hümayunu namında padişah fermanı ile başlatıldı. Bu devirde her şey yeniden tanzim edilecekti, yeni müesseseler kuru

tarifat / târifat

  • Tarifler, anlatımlar.

tartib

  • Islatma, rutubetlendirme. Islatılma.
  • Tâzelik verme.
  • Hoşlandırılma.
  • Hurmanın rutubetli olması.

tasvir-i bimisali / tasvir-i bîmisali

  • Eşsiz, emsalsiz tasvir, anlatım.

tasvir-i müddea / tasvir-i müddeâ

  • İddia edilen şeyin delilsiz tasviri, san'atlı bir biçimde anlatımı.

tasvirat / tasvirât

  • Tasvirler, anlatımlar.

tavsif edilme

  • Özelliklerin anlatılması.

tavsif edilmez

  • Özellikleri anlatılmakla bitmez.

tavtie

  • Anlatılacak maksadı destekleyecek tarzda önceden bazı sözler söyleme.

teblil

  • Islatma. Islatılma.

tecelli-i eltaf / tecellî-i eltaf

  • Çok lâtif, çok hoş olan bir güzelliğin yansıması.

tehnid

  • Lâtifeleşmek, şakalaşmak, birbirine lütuf etmek.

tehvin

  • (Hevn. den) Kolaylaştırma.
  • Ucuzlatma. Ucuzlatılma.
  • Alçaltma. Alçaltılma.
  • Cevr ve hakaret eylemek. Saymamak. Hakir görmek.

tenvir-i müddea / tenvir-i müddeâ

  • İddia edilen şeyin aydınlatılması.

ter ü taze

  • Çok körpe, çok taze. Pek lâtif. (Farsça)

tertil

  • Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak.
  • Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak.
  • Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.

teşmim

  • (Şemm. den) Koklatma. Koklatılma.

tezkir / tezkîr / تذكير

  • Hatırlatma. (Arapça)
  • Tezkîr edilmek: Hatırlatılmak, dile getirilmek. (Arapça)
  • Tezkîr etmek: Hatırlatmak, dile getirmek. (Arapça)

tulatıle

  • (Talâtıla) (Çoğulu: Talâtıl) Hayvanları içeri koymak. Bel ağrısı.
  • Zahmet.

ülü'l-azm

  • Şerîat sâhibi, yeni din getiren peygamberlerden altı tânesine ve en büyüklerine verilen ad. Bunlar; Âdem, Nûh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed aleyhimüsselâmdır. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara anlatırken çok sıkıntı çektikleri ve bu sık ıntılara sabr ettikleri için kendilerine bu isim

ürümek

  • Havlamak. (İt ürür, kervan yürür)Ürüyen köpek ısırmaz: Tehdit savuran, işi gürültüye boğan kimselerden yılmamak lâzım geldiğini anlatır. (Farsça)

üslub / üslûb / اسلوب

  • Anlatım biçimi.
  • Anlatım tarzı. (Arapça)

üslub-u garip / üslûb-u garip

  • Hayret verici, şaşırtıcı ifade ve anlatım tarzı.

üslupşiken / üslûpşiken

  • İfade ve anlatımı bozuk, karışık.

vahy-i zımni / vahy-i zımnî

  • Mücmel ve hulâsası vahye ve ilhama istinad eden; tasvirât ve tafsilatı Resul-ü Ekrem'e (A.S.M.) âit olan vahiydir.

veci

  • (Veca'. dan) Ağrıtıcı, sızlatıcı.
  • Güzel, hoş, lâtif. Uygun, münasib.
  • Bir kavmin büyüğü, reisi.
  • Hürmetli insan.
  • Sultan huzuruna girenler.
  • Makam ve şeref sâhibi.

vekayi-i mezkure / vekayi-i mezkûre

  • Anlatılan vakıalar, olaylar.

vuzuh-u ifham / vuzuh-u ifhâm

  • Anlatım açıklığı.

yehova şahidleri / yehova şâhidleri

  • Amerika Birleşik Devletleri'nde Ch. Şarl Russel tarafından 1872'de kurulan, 1931 senesinden sonra kendilerini bu adla tanıtmaya çalışan mezheb ve misyoner teşkîlâtına verilen ad.

yeni harf

  • Latin alfabesi.

yeni huruf

  • Lâtin harfleri.

zımn

  • İç taraf.
  • Maksad, gaye.
  • Açıktan söylenmeyip dolayısıyle anlatılan.
  • İç yüz, dolaylı anlatılan.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın