LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Lülü ifadesini içeren 791 kelime bulundu...

a'razi / a'razî

  • Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey, ilinek; hareket ve koku gibi.

abdal / abdâl / آبْدَالْ

  • Bazı manevi işlerde vazifeli olan evliyadan bir topluluk.

abe

  • İşaret, alamet.
  • Cemaat, topluluk.

acizane / âcizâne

  • Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler." (Farsça)

ahali / اهالى

  • Halk, ahali, insan topluluğu. (Arapça)

ahdname / ahdnâme

  • Devlet başkanının emriyle, bâzı devlet, topluluk ve şahıslara özel haklar tanımak maksadıyle hazırlanan belge.

ahna'

  • Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.

akvam-ı bedevi / akvâm-ı bedevî

  • Bedevî kavimler; çölde yaşayan kavimler, topluluklar.

akvam-ı beşeriye / akvâm-ı beşeriye

  • İnsan kavimleri, toplulukları.

alaka / عَلَقَه

  • Ana rahmi duvarına tutunmuş asılı bir hücre topluluğu, insan yaratılışının ilk safhası.

alay

  • (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet.
  • Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi.
  • Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç.
  • Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.
  • Beş bölük erden oluşan askerî topluluk.

alem-i islam milletleri / âlem-i islâm milletleri

  • İslâm dünyası toplulukları, ülkeleri.

alem-i saadet / âlem-i saadet

  • Mutluluk âlemi.

alet-i tes'id / âlet-i tes'id

  • Mutluluğa ulaştırma aleti.

ancehiyye

  • Bilmezlik. Büyüklük. Ululuk.

araste-gi / araste-gî

  • Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik. (Farsça)

araz

  • Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey (ilinek.

arcele

  • Sürü, hayvan topluluğu.
  • Yayalar cemaati.
  • At sürüsü.

argo

  • Bir meslek veya topluluk sınıfı arasında kullanılan özel söz. (Fransızca)
  • Mc: Serserilerin ve külhanbeylerin kullandığı söz veya deyim. (Fransızca)

arş-üs-süreyya

  • Ülker yıldızının altında yer alan bir yıldız topluluğu.

arvend

  • Şan, şeref, ululuk, yücelik, azamet. (Farsça)

asalet / asâlet

  • Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük.
  • Rüsuh.
  • Metanet. Necabet. Zâdegânlık.
  • Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket.
  • Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.
  • Asillik, soyluluk.
  • Soyluluk.
  • Soy temizliği, köklülük.
  • Güzel huy.

asarim

  • (Tekili: Asrâm) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.

asc

  • Gezi topluluğu.

aşiret / aşîret

  • Dil ve kültürü büyük ölçüde aynı türden olan, birçok boydan oluşan, yapısındaki aileler arasında sosyal, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluk; oymak.

asker

  • (Çoğulu: Asakir) Devlet ve memleketin muhafazası için ücretli veya ücretsiz olarak veya kur'a ile toplanarak hazır bulundurulan ve resmi elbise giyen silahlı adamlar topluluğu. Er, leşker, nefer.

asliyet

  • Asıllık, köklülük, soyluluk, gerçeklik.

asr-ı saadet / asr-ı saâdet

  • Mutluluk asrı; Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem.

asr-ı saadet ve tabiin / asr-ı saadet ve tâbiîn

  • Mutluluk asrı olan sahabe dönemi ve sahabelere tâbi olan bir sonraki dönem.

asr-ı seadet / asr-ı seâdet

  • Mutluluk devri. Peygamber efendimizin yaşadığı mübârek, bereketli ve hayırlı devir. Zamân-ı seâdet ve vakt-i seâdet de denir.

asram

  • (Tekili: Sırm) İnsan toplulukları, insan kümeleri.
  • Çadır grupları.

avam / avâm

  • Amme'nin çoğulu, halk, topluluk.
  • Müctehid (âyet ve hadîslerden şer'î yâni dînî hükümler çıkaran İslâm âlimi) olmayan, mukallid (yâni mezhebinin usûl ve kâidelerini anlayıp taklîd eden).
  • Dînî ilimlerden haberi olmayan câhiller.
  • Olgunlaşmamış, irşâda (öğrenip, aydınlanmaya) muht

ayar

  • Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve hafiflik derecesi.
  • Saadete, mutluluğa doğru gitme.

azamet / عظمت

  • Büyüklük, ululuk. (Arapça)
  • Çalım. (Arapça)

azamim

  • (Tekili: Izmâme) Desteler, kümeler, topluluklar, zümreler.

azm

  • Büyüklük, ululuk.
  • (Çoğulu: İzâm) Kemik.

bahtiyari / bahtiyarî

  • Bahtiyarlık, saadetlilik, mutluluk. (Farsça)
  • İran'da bulunan şöhretli bir kavim. (Farsça)

bahtiyarlık

  • Mutluluk.

basiret / basîret

  • İleri görüşlülük, seziş.

bedeviyet-i sırf

  • Bütün yönleriyle bedevîlik ve köylülük, medenî olmama özelliği.

behcet

  • Sevinç. Güleryüzlülük. Güzellik, şirinlik.
  • Güleryüzlülük, şenlik, güzellik.

behçet

  • Güzellik, güleryüzlülük, sevinç.

behemzede

  • Topluluğu dağıtmış, cemiyeti bozmuş. (Farsça)

bereket

  • Bolluk. Çokluk. Feyiz. Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı. Uğurluluk. Meymenet, saadet.

berisa'

  • Halk, insan topluluğu.

besamet

  • Güler yüzlülük. Mütebessimiyet.

beşaşet / beşâşet

  • Güler yüzlülük.
  • Tazelik.
  • Güler yüzlülük.
  • Güleryüzlülük.

beyus / beyûs

  • Arzu, istek, taleb. (Farsça)
  • Ümit. (Farsça)
  • Tamah. (Farsça)
  • Alçak gönüllülük. Mütevazilik. (Farsça)

bezekari / bezekârî

  • Suçluluk, günahkârlık. (Farsça)

bişir

  • Talâkat, güzel yüzlülük.

borç

  • Bir kimsenin başka birine bir şey yapmasını veya vermesini gerekli kılan yükümlülük.

boykot

  • (Boykotaj) Bir şahıs veya devlete karşı alış-verişi, münasebetleri kesmek. Bir ülkeyi, bir topluluğu veya bir şahsı zarara sokmak maksadıyla onunla her türlü ilgiyi kesme. (Fransızca)
  • Bir işten geçici olarak çekilme; işe, çalışmaya hep birlikte katılmama. (Fransızca)

bu'bab

  • Cemaat, topluluk.

bühme

  • (Çoğulu: Bühüm) Cemaat, topluluk.
  • Leşker.
  • Bahâdır, kahraman.

bukta

  • Perişan, pejmurde, dağınık, dökük saçık.
  • Cemaat, güruh, topluluk, kalabalık.

burc

  • Kale, yüksek bina.
  • Herhangi bir şekli gösteren ve özel ad alan sâbit yıldızlar topluluğu, galaksi.
  • Güneşin girip çıktığı on-iki burçtan her biri: Yengeç, kova, akrep.

büzürgi / büzürgî

  • Azîm olmak. Büyüklük. Ululuk. (Farsça)

çağdışı

  • Askerliğe alınma çağı dışında.
  • Çağın fikirlerine felsefesine uymayan. Bu mânada bazı kimselerin kelimeyi hakaret olarak kullanmaları dar görüşlülüğün ve cehaletin neticesidir. Çünkü çağın insanlık için zararlı öyle fikirleri ve felsefeleri vardır ki, gelecek devirler bunu anladıkları

camia / câmia / جامعه

  • Topluluk. Birlik. Kütle.
  • Dâr-ül fünûn.
  • Topluluk.
  • Topluluk. (Arapça)

camia-i islamiyet / câmia-i islâmiyet

  • İslâm topluluğu.

çarh-ı saadet

  • Mutluluk çarkı.

casiye

  • Diz çökmüş.
  • Topluluk, cemaat.
  • Yığın, taş yığını.

cefale

  • İnsan topluluğu.

ceffet

  • Cemaat, topluluk, çok adet.

celal / celâl / جلال

  • Büyüklük, ululuk. Zü'l-celâl: Celâl sahibi Allah.
  • Allahü teâlânın kahr ve gazab sıfatlarından. Azamet, büyüklük, ululuk, hiçbir şeye muhtâç olmamak.
  • Sonsuz azamet ve kibriya, büyüklük ve ululuk.
  • Ululuk. (Arapça)

celalet / celâlet

  • Büyüklük, ululuk.

celm

  • Kesmek, kat'etmek.
  • Ululuk, büyüklük.

cem'iyet / جَمْعِيَتْ

  • Topluluk.

cem'iyyet / جمعيت

  • (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et.
  • Bir yere cem' olma.
  • Mânevi birlik teşkil eden cemaat.
  • Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla, ikiden ziyade şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir şekilde birleştirmek suretiyle bir esas nizamnameye müstenid
  • Topluluk. Kalbde hâsıl olan mânevî toparlanma, huzur, Allahü teâlâ ile berâber olma hâli.
  • Cemiyet, dernek. (Arapça)
  • Topluluk. (Arapça)

cemaat / cemâat / جماعت

  • Topluluk, imam arkasında namaz kılan topluluk.
  • Topluluk, grup.
  • Topluluk. Bir yere toplanmış insanlar. Takım, bölük.
  • Fık: Bir imama uyup namaz kılan müslümanların heyeti. Bir mezhebe tâbi bir heyet teşkil eden ahali.
  • Aralarındaki münasebetleri din, örf ve âdetlere göre tanzim eden, akrabalık, komşuluk, hemşehrilik gibi rabıtalarla birbiri
  • Gayeleri bir olan topluluk.
  • Topluluk.
  • İbâdet etmek için bir araya gelen topluluk.
  • Peygamber efendimiz ve Eshâbının bildirdiği hak yol üzere bulunan müslümanlar, Ehl-i sünnet vel-cemâat.
  • Topluluk. (Arapça)
  • Camide ibadet edenler. (Arapça)

cemaat-i azime / cemaat-i azîme / cemâat-i azîme / جَمَاعَتِ عَظ۪يمَه

  • Çok büyük topluluk.
  • Büyük topluluk.

cemaat-i azime-i islamiye / cemaat-i azîme-i islâmiye

  • Büyük İslâm topluluğu.

cemaat-i beşeriye

  • İnsan toplulu-ğu.

cemaat-i insaniye

  • İnsan toplulukları.

cemaat-ı islamiye / cemaat-ı islâmiye

  • İslâm topluluğu.

cemaat-i kesire

  • Büyük bir topluluk.

cemaat-i kübra / cemaat-i kübrâ

  • Çok büyük cemaat, topluluk.

cemaat-ı meşhure

  • Meşhur cemaat, topluluk.

cemaat-i mübareke

  • Mübarek topluluk.

cemaat-i mükellefin / cemaat-i mükellefîn

  • Dinen sorumlu olanlar topluluğu.

cemaat-ı müslimin / cemaat-ı müslimîn

  • Müslümanlar topluluğu.

cemaat-i müslimin / cemâat-i müslimîn / جَمَاعَتِ مسلمين

  • Müslümanlar topluluğu.

cemaat-i müstemia

  • Dinleyen topluluk.

cemaat-i mütesanide / cemaat-i mütesânide

  • Dayanışma içinde olan topluluk.

cemaat-ı muvahhidin ve musallin / cemaat-ı muvahhidîn ve musallîn

  • Cenâb-ı Hakkın birliğine inanıp dua ve niyazda bulunan ve namaz kılan topluluk.

cemaat-i ruhaniye-i mücahidin / cemaat-i ruhâniye-i mücahidîn

  • Allah yolunda cihad eden ruhânîlerin (din adamlarının) oluşturduğu topluluk.

cemaat-i sahabe

  • Sahabe topluluğu.

cemaat-i salihin / cemaat-i salihîn

  • Salih insanlar oluşturduğu topluluk.

cemaat-i şüheda

  • Şehitler topluluğu.

cemaat-ı uzma / cemaat-ı uzmâ

  • Büyük topluluk.

cemaat-i uzma / cemâat-i uzmâ / جَمَاعَتِ عُظْمَا

  • Büyük cemaat, topluluk.
  • En büyük topluluk.

cemiyat-ı akvamiye

  • Milletler topluluğu.

cemiyet / جمعيت

  • Dernek, topluluk.
  • Topluluk, toplum. (Arapça)

cemiyet ve fırka

  • Siyasî parti, grup ve topluluk.

cemiyet-i ahbap

  • Sevgililer topluluğu.

cemiyet-i azime / cemiyet-i azîme

  • Büyük topluluk.

cemiyet-i beşer

  • İnsan topluluğu.

cemiyet-i beşeriye

  • İnsanlık topluluğu.

cemiyet-i islamiyye / cemiyet-i islâmiyye

  • İslâm topluluğu.

cemiyet-i milli / cemiyet-i millî

  • Millî cemiyet, topluluk (İttihad Terakki).

cemiyet-i milliye

  • Millî topluluk.

cemiyet-i nakşiye

  • Nakşibendi tarîkatına bağlı topluluk.

cemiyet-i nuraniye

  • Nurlu cemiyet, nurânî topluluk.

cemiyet-i siyasiye

  • Siyasi topluluk, örgüt.

cemiyet-i ulema / cemiyet-i ulemâ

  • Âlimler topluluğu, âlimler cemiyeti.

cemiyet-i uzma / cemiyet-i uzmâ

  • Çok büyük cemiyet, topluluk.

cemiyetçi

  • Topluluk teşkil eden, dernek kurucusu.

cemm-i gafir / cemm-i gafîr

  • Kalabalık insan topluluğu.

cengel

  • Orman. Ağaç topluluğu. (Farsça)

cennet

  • Bahçe. Âhirette müslümanların nîmet ve mutluluk içerisinde sonsuz olarak yaşayacakları yer.

cerge

  • Bir mevki'de bulunan insan topluluğu. (Farsça)

cevamiu'l-kelim / cevâmiu'l-kelim

  • Kelimeler topluluğu.

ceyl

  • (Çoğulu: Ecyâl) İnsan topluluğu, zümre, kavim.
  • Nesil, batın, kuşak.
  • Yengeç.

cezalet

  • Rekâketsiz ifade.
  • Güzellik.
  • Müdebbirlik, akıllılık.
  • Azim, büyük.
  • Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıld

cezalet-i beyan / cezâlet-i beyan

  • Anlatım ve ifadedeki güçlülük, güzellik.

cezalet-i nazm

  • Dizilişindeki güzellik ve güçlülük.

cezalet-i nizam / cezâlet-i nizam

  • Tertip ve düzenin güçlülüğü, uygunluğu.

cibilliyet

  • Yaradılış, maya, soyluluk.

cihetiyet

  • Yönlülük, yanlılık.

cimri

  • Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik, müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy olarak bilinir. Cömertlik ve tutumluluk ise övünülen ahlâkî vasıflardandır. Cömertlikte de ölçülü olmak tavsiye e (Farsça)

cüff

  • İçi boş olan şey. Kof.
  • Dimağa işlemiş olan baş yarığı.
  • Hurma çiçeğinin kabuğu.
  • Cemaat, topluluk.
  • Yarısı kesilip kova olmuş olan çürük ve eski kırba.

cumhur / cumhûr / جُمْهُورْ

  • Halk topluluğu. Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler.
  • Âlimlerin çoğu, ekseriyeti.
  • Seçimle idare edilen devlet.
  • Bir yere toplanmış kum, toprak.
  • Topluluk.
  • Çoğunluk, topluluk.

cumhur-i müfessirin / cumhûr-i müfessirîn

  • Müfessirler topluluğu, müfessirlerin çoğunluğu.

cumhur-i ukala / cumhûr-i ukalâ

  • Akıllılar topluluğu. Akıl sahiplerinin hepsi.

cumhur-u mü'minin / cumhur-u mü'minîn

  • Mü'minlerden meydana gelen büyük halk topluluğu.

cumhur-u muhakkıkin / cumhûr-u muhakkıkîn

  • Hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan seçkin topluluk.

cünd

  • Asker, asker topluluğu.

dabar

  • (Çoğulu: Debabir) Cemaat, topluluk.

daire-i teklif

  • Sorumluluk ve imtihan yeri.

dalalet fırkaları / dalâlet fırkaları

  • Sapkın gruplar, doğru yoldan ayrılan topluluklar.

dallin güruhu / dâllîn gürûhu

  • Sapıklar, azgınlar topluluğu.

dar-ı lezzet ve saadet / dâr-ı lezzet ve saadet

  • Lezzet ve mutluluk yeri.

dar-ı saadet / dâr-ı saadet / dâr-ı saâdet

  • Mutluluk yeri.
  • Mutluluk yurdu, âhiret.

dar-ı saadet ve ebediyet / dâr-ı saadet ve ebediyet

  • Sonsuzluk ve mutluluk yeri.

dar-ı saadet-i bakiye / dâr-ı saadet-i bâkiye

  • Devamlı ve kalıcı olan mutluluk yeri.

dar-ı teklif ve mücahede

  • Sorumluluk ve mücadele yeri.

debr

  • (Çoğulu: Dübur) Oğul kız topluluğu.
  • Bal arısı.

defain-i saadet / defâin-i saadet

  • Mutluluk defineleri.

define-i saadet ve necat / define-i saadet ve necât

  • Kurtuluş ve mutluluk hazinesi.

deha

  • Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.

deha-i fenni / deha-i fennî

  • Fen ve dünyevi ilimlerde çok ileri görüşlülük ve harika zekâlı olmak.

dellal-ı vahdaniyet ve saadet / dellâl-ı vahdâniyet ve saadet

  • Allah'ın birliğine ve mutluluğa çağırıp ilân eden.

derece-i saadet

  • Mutluluk derecesi.

desatir-i saadet-i dareyn / desatir-i saadet-i dâreyn

  • Dünya ve âhiret mutluluğunun düsturları, kanunları.

devlet

  • Ülkeyi yönetmek için örgütlenmiş siyasî topluluk.

devr-i mes'ud

  • Saadet, mutluluk devri.

devr-i saadet

  • Saadet devri; Resûlullahın yaşadığı mutluluk asrı.

din

  • Allahü teâlânın insanları dünyâ ve âhirette râhat, huzûr ve seâdete (mutluluğa) kavuşturmak için peygamberleri vâsıtasıyla bildirdiği yol, emirler ve yasaklar.

diyar-ı saadet

  • Mutluluk yeri.

dua-yı rahmet ve saadet

  • Rahmet, mutluluk ve huzur duâsı.

dünyevi ve uhrevi saadet / dünyevî ve uhrevî saadet

  • Dünya ve âhiret mutluluğu.

ebedi saadet / ebedî saadet

  • Sonu olmayan sonsuz mutluluk, huzur.

edeb

  • Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ.
  • Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek.
  • Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye.
  • Edebiyat ve ondan bahseden ilim. (Kur'anın edebi ise: Öyle

ehadis-i meşhure / ehâdis-i meşhure

  • Meşhur hadis-i şerifler, ilk asırda âhâdî hadis iken (yani bir Sahabî tarafından rivayet edilmişken), ikinci asırda meşhur olan ve yalanda birleşmeleri mümkün olmayan topluluk tarafından rivâyet edilen hadisler.

ehl

  • Topluluk, cemaat.

ehl-i islam / ehl-i islâm

  • İslâm topluluğu. Müslümanlar.

ehl-i nifak ve dalalet / ehl-i nifak ve dalâlet

  • Hak yoldan sapan ve iki yüzlülük yapanlar.

ehl-i saadet

  • Mutluluğa erenler.

ehl-i salib / ehl-i salîb

  • Haç sâhipleri. Târihte papalığın teşvikiyle müslümanlara karşı birleşerek seferler tertipleyen, milyonlarca insanın canına kıyan, devletlerin yıkılmasına sebeb olan hıristiyan milletler topluluğu, haçlılar, hıristiyanlar.

ehl-i sünnet

  • Hz. Muhammed'in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk.

ehl-i sünnet ve cemaat

  • Hz. Muhammed'in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk.

ehl-i sünnet ve'l-cemaat

  • Hz. Muhammed'in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk.

ekseriyet

  • (Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.
  • Bir topluluk ve hey'etin yarısından fazlası.
  • Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı ve bunların üstünlüğü.

ektad

  • Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar.
  • Misaller, temsiller, örnekler.

elga

  • Dolaşık.
  • Boynuzluluk.

emanet-i kübra / emanet-i kübrâ

  • Benlik duygusu; büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler.

emir / emîr

  • Bir kavmin, bir topluluğun başı, beyi, emredeni. Vâli, kumandan, devlet başkanı, melik.
  • Hazret-i Ali'nin lakabı.

emla'

  • (Tekili: Mele') Topluluklar, mele'ler, cemaatler, cemiyetler, bölükler, kalabalıklar.

encümen / انجمن

  • Topluluk. (Farsça)
  • Dernek. (Farsça)
  • Heyet. (Farsça)
  • Komisyon. (Farsça)

enfar

  • (Tekili: Nefir) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali, kalabalıklar, izdihamlar.

engame

  • Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. (Farsça)
  • Muharebe yeri, ceng meydanı. (Farsça)
  • Oyuncular derneği. (Farsça)

enva-ı saadet / envâ-ı saadet

  • Mutluluk çeşitleri.

erbab-ı gaflet

  • Gaflette olanlar; Allah'ı düşünmeyen ve sorumluluklarından habersiz davrananlar.

erkan-ı mühimme / erkân-ı mühimme

  • Bir topluluğun ileri gelenleri, önemli büyükleri; köşe taşları.

eşraf / eşrâf

  • Soylulular, şerefliler.

eşya' / eşyâ'

  • (Tekili: Şia) Bölükler, bölümler, kısımlar, neviler, fırkalar, tabakalar, cinsler, çeşitler. Cemaatler, cemiyetler, topluluklar.
  • Yardımcılar.

ezamim

  • (Tekili: İzmâme) Cemâatler, topluluklar.

ezfeli / ezfelî

  • Cemaat-ı kalile. Az cemaat. Ufak topluluk.

ezfile

  • Cemaat, topluluk, güruh, bölük.

fahamet / fahâmet / فخامت

  • Yücelik, ululuk. (Arapça)
  • Kıymet. (Arapça)

fahişeler güruhu / fâhişeler gürûhu

  • Namusunu koruyamayan iffetsiz, hayasız kadınlar topluluğu.

fakr u istiğna

  • Fakirlik ve tok gözlülük; muhtaç olunmasına rağmen kimseden bir şey istememe.

fanilik / fânilik

  • Geçicilik, ölümlülük.

faniyyet

  • Fânilik, ölümlülük.

fariza-i cihad

  • Cihad farzı; din uğrunda, Allah için çeşitli şekillerde mücadele etme zorunluluğu.

farzıkifaye / farzıkifâye

  • Bazı müminlerin yapmasıyla sorumluluktan kurtulunan vazife.

fazazet

  • Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.

fehame

  • Ululuk, büyüklük.

felah / felâh

  • Kurtuluş, selâmet, mutluluk, hayır ve nîmetlerde, râhatta dâim olmak.
  • Kurtuluş, selâmet, onma, mutluluk, kutluluk.

fena / fenâ

  • Geçicilik, ölümlülük.

feragat

  • Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek.
  • Boşalmak, hâlî olmak.

ferbihi / ferbihî

  • Semizlik, topluluk, etlilik. (Farsça)

ferd-i manevi / ferd-i mânevî

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, tüzel kişi.

ferhundegi / ferhundegî

  • Mes'utluk, mutluluk, mübareklik, kutluluk. Uğurluluk. (Farsça)

ferik

  • İnsan topluluğu, cemaat.
  • Askerî kolordu kumandanı.
  • Körpe, buğday tanesinin yarı olgunu, firik.

ferruh-fal / ferruh-fâl

  • Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik, uğurluluk, meymenet. (Farsça)

fevc

  • Gurup, topluluk.

fiam

  • Çok kalabalık olan erkekler topluluğu.

fie

  • Kalabalık, topluluk, cemaat.

firbar

  • Ululuk, azamet.
  • Ardınca gelicilik, peşinden gelmek.

fırka

  • Cemâat, topluluk, bölük, grup.

fırka-i azime / fırka-i azîme

  • En büyük topluluk.

fırka-i naciye / fırka-i nâciye

  • Kurtuluşa eren cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat.

fırka-i naciye-i kamile / fırka-i nâciye-i kâmile

  • Kurtuluşa eren kâmil cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat.

gair

  • Gayret.
  • İnsan topluluğu.

gasire / gasîre

  • Cemaat, topluluk.

geda-çeşmane

  • Açgözlülükle, açgözlücesine. (Farsça)

gına

  • Zenginlik. Yeterlik.
  • Tok gözlülük.
  • Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak.
  • Bıkma, usanç.
  • Şarkı söylemek. Teganni etmek.

gülbank

  • Toplulukça söylenen dua ve tekbir.

gülnefesi / gülnefesî

  • Lâtif ve hoş sözlülük. (Farsça)
  • Güzel kokulu olmak. (Farsça)

güruh / gürûh / گروه

  • Grup, topluluk.
  • Topluluk.
  • Cemaat, bölük, takım, topluluk, çete.
  • Topluluk.
  • Topluluk, zümre, bölük. (Farsça)

güruh-u hazele ve rezele

  • Alçaklar ve reziller topluluğu.

güruh-u mücahid / güruh-u mücâhid

  • Din için cihad edip çalışan, çaba harcayan kimseler topluluğu.

güruh-u mücahidin / gürûh-u mücahidîn

  • Allah yolunda cihad edenler topluluğu.

haber-i mütevatir / haber-i mütevâtir

  • Yalan üzerinde ittifâk etmeleri (birleşmeleri) mümkün olmayan bir cemâat (topluluk) tarafından nakledilen, bildirilen haber, hadîs-i şerîf.

hadba'

  • Uzun boylu akılsız kadın.
  • Yumuşak gönüllülük.

hadd-i tevatür

  • Tevatür derecesinde; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan topluluklar tarafından aktarılan en doğru haber seviyesi.

hadire / hadîre

  • Kalabalık olmayan topluluk.
  • Yaranın içinde toplanan kan ve irin.

hal-i haşiane / hal-i hâşiâne

  • Huşu içinde, Allah'tan korkmayı ve alçakgönüllülüğü gösteren hal.

halakat

  • Halukluk, güzel ahlâklılık, iyi huyluluk.
  • Düzlük, dümdüzlük.

halk

  • İnsan topluluğu. İnsanlar.
  • Yaratmak. İcad. Örneği ve benzeri olmayan bir şeyi yaratmak, ibdâ' eylemek.
  • Bir şeyi yumuşatıp düzleştirmek.
  • Yaratmak, yoktan var etmek.
  • Mahluk, yaratılmış, insan topluluğu.
  • İnsan topluluğu.

hami-i saadet / hâmi-i saadet

  • Mutluluğun koruyucusu.

hamuli / hamulî

  • Tahammüllülük, sabırlılık, dayanıklılık.

harfiye

  • Kendi başına müstakilen bir mânası ve te'siri olmadığı halde, kendi cinsinden bir topluluğun içinde olduğu zaman ancak bir vazife gören şeylere denir.

hariciler / haricîler

  • İslâm tarihindeki asi ve sapık topluluklardan biri.

haseb

  • Baba tarafından gelen soyluluk, asalet.

haşed

  • İnsan topluluğu, cemaat.

haşeviyye

  • Allahü teâlâyı mahlûklara,yaratıklarına benzeten, madde, cism diyen bozuk fırka, topluluk.

haşhaş

  • Kapsüllerinden uyuşturucu bir madde olan afyon; tohumlarından da yağı çıkarılan bir bitki.
  • Hazırlıklı.
  • Silâhlı ve zırhlı topluluk.

haşi'

  • Huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden.
  • Kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenâb-ı Hakka niyâz edip yalvaran.

haşian / hâşian

  • Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.

haşmet

  • (Hışmet) Kendisine tabi olanlardan dolayı, "haşem" den olan, büyüklük ve heybet. Tantana-i azamet. Hürmetten gelen çekinme.
  • Hiddet, kızgınlık.
  • Alçak gönüllülük.

hass / hâss

  • (Çoğulu: Havass) Hususi. Hâlis. Kıymetli ve ileri gelen mühim yakınların topluluğu.
  • Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan. Umumi olmayıp mahsus olan.
  • Tam ayar olan, yabancı maddelerle karışık olmayan ve içinde bozuk bulunmayan. Tek, münferid.
  • Saf.
  • Tar: Osman

hatib / hatîb

  • Hitâbeden. Söz söyleyen. Cemaate, topluluğa karşı güzel söz söyleyen kimse.
  • Câmi'de müslümanlara dini nasihatlar ve güzel sözlerle hitâbeden vazifeli zat.
  • Hitap eden, topluluğa karşı konuşan.

hatıra-i sürur

  • Mutluluk veren hatıra.

hatme-i kübra

  • Büyük ve geniş bir topluluğun belirli zikir ve duaları okuyup bitirdikleri oturum veya zikir halkası.

havze

  • Nâhiye.
  • Cemaat, topluluk.

hazıane / hâzıâne

  • Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle.

hazırun / hâzırûn

  • Huzurda olanlar, yakında bulunan topluluk.

hels

  • Cemaat, topluluk.

helsas

  • Cemaat, topluluk.

heltat

  • Cemaat, topluluk.

hey'et / هيئت / هَيْئَتْ

  • Ekip. (Arapça)
  • Dış görünüş. (Arapça)
  • Kurul. (Arapça)
  • Topluluk. (Arapça)
  • Astronomi. (Arapça)
  • Görünüş, bir topluluğun tamamı.

hey'et-i içtimaiye

  • İçtimaî heyet. Topluluğa âit heyet. Toplantı heyeti.

heyat / heyât

  • Biçimler, görünüşler, topluluklar.

heyêt

  • Şekil, duruş, görünüş, topluluk, gök ilmi.

heyet / هيئت

  • Topluluk.

heyet-i askeriye

  • Asker topluluğu, ordu.

heyet-i fa'ale / heyet-i fa'âle

  • Aktif, iş gören topluluk.

heyzale

  • İnsan sesleri.
  • Cemaat, topluluk.
  • Çok asker.
  • Büyük deve.
  • Belinden aşağısı şişman olan kadın.

hezza

  • İnsan topluluğu, hayvan sürüsü.

hidfe

  • İnsan cemaati, insan topluluğu.

hikmet-i teklif

  • İnsanlara dünya hayatında bazı sorumlulukların yüklenmesinin hikmeti, imtihan gayesi.

hilm-i himari / hilm-i himarî

  • İfrat derecede yavaşlık, yumuşak huyluluk.

hilmiyyet

  • Yumuşaklık, yavaşlık, yumuşak huyluluk.

hine

  • Onurlu olma hâli, gururluluk.

hınziman

  • Cemaat, topluluk.
  • Taife.

hırs / حِرْصْ

  • Aç gözlülük. Tamahkârlık.
  • Kızgınlık.
  • Şiddetli istek, arzu.
  • Azgınlık.
  • Şiddetli istek ve arzu, açgözlülük.
  • Aç gözlülük, aşırı düşkünlük.
  • Şiddetle, açgözlülükle isteme.

hırs-ı dünya

  • Dünyaya karşı gösterilen açgözlülük.

hişamiyye / hişâmiyye

  • Hazret-i Ali'yi sevdiğini iddiâ ederek diğer Eshâb-ı kirâmı (Peygamberimizin arkadaşlarını) kötüleyen şîanın kollarından olan bozuk bir fırka, topluluk.

hissiyet

  • Duygululuk, hissîlik.

hitab

  • Söz söyleme. Topluluğa veya birisine karşı konuşma.

hitab-ı am / hitab-ı âm

  • Umuma hitap, bir topluluğa söyleme.

hitabet

  • Cemaate, topluluğa veya birisine karşı söz söylemek. Güzel ve faideli söz konuşmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'atı. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek.
  • Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kıyas.

hıtta

  • Günahlardan istiğfar etmek.
  • Başkasının üzerinden suçluluğu kaldırmak.
  • (Çoğulu: Hıtat) Diyar, ülke, memleket.

hizb

  • Parti, topluluk, gurup.

hizb-i makbul / hizb-i makbûl / حِزْبِ مَقْبُولْ

  • Makbûl topluluk.

hizb-ül kur'an

  • Kur'an Cemaatı. Kur'an'a ciddi ve samimi olarak bağlanıp, ona hizmet için mücahidane bir surette çalışan ve fenâlıklardan korunan müslümanların topluluğu ve cereyanı.
  • Kur'an'ın bir cüz'ünün dörtte biri.
  • Zikir ve dua için Kur'an'dan alınmış bir kısım âyetler.

hizb-üş şeytan / hizb-üş şeytân

  • Şeytana ve nefislerine tâbi olanların grubu. Allah'ın kanun ve nizamına tâbi olmadan kafalarına güvenerek ve nefsanî arzularına uyarak gitmek isteyenler. Milleti, memleketi ve mukaddesatı yıkmağa çalışan ve ahlâksızlığa alıştıranların ve dinsizlerin topluluğu ve cereyanı.
  • Şeytânın aldatmalarına kapılan topluluk. Şeytanın taraftarı, şeytana uyanlar.

hizbullah

  • Allah'a bağlı olan topluluk; Kur'ân ve iman hizmetinde bulunanlar.
  • Allaha îman eden topluluk.

hizbüşşeytan

  • Şeytana uyan topluluk.

horda

  • Göçebe ve ilkel olarak yaşayan, yağmacılık eden insan topluluğu. (Fransızca)

hudu' / hudû'

  • Boyun eğmek, alçak gönüllülük. Kalbde devamlı olan Allah korkusu. Allahü teâlâya itâat etmek.

hükümet

  • Hükmetme, ülkeyi idare eden kimseler topluluğu.

huluskarane / huluskârâne

  • Samimi muhabbet ve sevgi ile. (Farsça)
  • İkiyüzlülükle, dalkavuklukla. (Farsça)

hüma / hümâ

  • Devlet kuşu. (Farsça)
  • Saadet. Mutluluk. (Farsça)

hursendane

  • Kanaatkârâne, tokgözlülükle. (Farsça)

hursendi / hursendî

  • Tokgözlülük, kanaat edicilik. Göz tokluğu. (Farsça)

huşu / huşû / خشوع

  • Alçakgönüllülük. (Arapça)
  • Tanrı'ya karşı korku ve saygı duyma. (Arapça)

huşu' / huşû'

  • Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül.
  • Tevâzû, alçak gönüllülük. Hakk'a boyun eğmek. Korku ve sevgiden meydana gelen edebli bir hal.

ibrani / ibrânî

  • Eski yahûdî sülâlesi veya o soydan olan. Yahûdî topluluklarından birine mensûb kimse.

icabi / icabî

  • Zorunluluk, mecburiyet.

icma'

  • Toplanma. Dağınık şeyleri toplamak.
  • Hazırlamak.
  • Azm ve kasdeylemek.
  • Topluluk. Fikir birliği. Bir mes'eleden âlimlerin ittihad etmesi.
  • Fık: Sahabe-i Güzin Hazretlerinin (R.A.) ittifakları üzere akaid hükmüne geçmiş umur-u diniyenin tamamı.

içtimaat-ı beşeriye / içtimâat-ı beşeriye

  • İnsan toplulukları ve sosyal yapıları.

ictimai / ictimaî

  • Topluluğa ait, birlikte yaşayanlara dair. Cemiyet hayatına ait ve müteallik. Sosyal.

ictimaiyyat

  • İçtimaî ilimler. Topluluk hayatına dair ilimler. Sosyoloji.

ıdmame

  • (Çoğulu: Ezâmim) Cemaat, topluluk.

iffet / عفت

  • Namusluluk.
  • Namusluluk, namus düşkünlüğü. (Arapça)

iffet-füruş

  • Namus ve iffetten söz eden. Namusluluk taslayan. (Farsça)

ifna / ifnâ

  • Yok etme, yaşamını elinden alma (tutukluluk).

ifsad komitesi

  • Bozgunculuk çıkaran topluluk.

iftikar

  • Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak.
  • Çok ihtiyacı olmak.
  • Tevazu'. Alçak gönüllülük.

ihbar-ı evvelin / ihbar-ı evvelîn

  • Geçmişte yaşamış topluluklar hakkında haber verme.

ıhbat

  • Huşu ve tevazu' etmek, alçak gönüllülük yapmak.

ihcaf

  • Noksanlık, eksiklik, kusurluluk.

ihşa'

  • Tevazu ve alçak gönüllülükle zorlama.

ihtida'

  • Tevazu, alçak gönüllülük, mahviyet, mütevazilik.

ihtiza'

  • Tevazu. Gönül alçaklığı. Alçak gönüllülük.

ikbal / ikbâl / اقبال

  • Talih. (Arapça)
  • Mutluluk. (Arapça)

iktidar / iktidâr / اقتدار

  • Güçlülük.
  • Güçlülük, kudret. (Arapça)
  • Görev başındaki yönetim. (Arapça)

iktisad / iktisâd

  • Tutumluluk.
  • Ekonomi. Toplumun tutumluluğu.

iktisat

  • Tutumluluk.

ilm-i nafi' / ilm-i nâfi'

  • İnsana aczini, kusurunu, Rabbinin büyüklüğünü bildiren, kalbde Allah korkusunu ve mahluklara karşı tevâzû, alçak gönüllülüğü artıran, kul haklarına ehemmiyet vermeyi temin eden sonsuz seâdeti (mutluluğu) ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya vesîle olan ilim.

inkılab-ı mes'ud / inkılâb-ı mes'ûd

  • Mutluluk ve huzur veren değişim, Hürriyet inkılâbı.

insicam

  • Düzgünlük, uyumluluk.

insicam-ı ecmel

  • Çok güzel düzgünlük, uyumluluk.

intaniye

  • Fena koku ve mikropluluğa dâir, mikroplu hastalıkla alâkalı.

ırafet

  • Kethüdâlık, reislik. Ululuk, şereflilik.

ırk

  • Ayrı soyda olan, ayrı dilde konuşan değişik kültüre sâhip, şeklî özellikleri bulunan insan topluluğu, millet.

irmegan

  • Saadet. İkbal, mutluluk, uğurluluk. (Farsça)
  • Terbiye eden, mürebbi. (Farsça)

ırv

  • (Çoğulu: Arâ) Cemaat, topluluk.

ısabe

  • (Çoğulu: Asâib) Cemaat, topluluk.
  • Tıb: Yaraları sarmakta kullanılan bağ, yara bantı.
  • Başa sarılan ve şeâir-i İslâmiyeden olan sarık.

isase

  • Zenginlik, servet.
  • Göz ucuyla bakma.
  • Cemiyet, topluluk.

istiğna / istiğnâ / استغنا

  • İhtiyaç duymama, tok gönüllülük.
  • Kimseye muhtaç olmama. (Arapça)
  • Eyvallah etmeme. (Arapça)
  • Tokgözlülük. (Arapça)

istiğna-yı mutlak / istiğnâ-yı mutlak

  • Sınırsız zenginlik, hiçbir şeye muhtaç olmayış, tokgönüllülük.

istihza'

  • (İstihdâ') Alçak gönüllülük göstermek, kendisini aşağı tutmak.

ıstılah

  • Tabir, deyim. Belirli bir topluluğun, bir lafzı lügat mânasından çıkararak başka bir mânada kullanmaları.
  • Bir ilim veya mesleğe âid kelime. Terim. Erbab-ı ilim arasındaki ve herkesin anlamadığı kelime.
  • Muvafakat. Uygunluk. Barışmak. İttifak.

itidal-i mizacı

  • Karakterinin, tabiatının ölçülülü ve aşırılıklardan uzak olması.

ittihad-ı islam cemiyet-i kudsiyesi / ittihad-ı islâm cemiyet-i kudsiyesi

  • Bütün Müslümanların birliğini sağlama gibi mukaddes bir hedef için faaliyet gösteren bir topluluk.

ittihad-ı millet / ittihâd-ı millet

  • Milletin birliği; aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aralarında din, dil, duygu, ortak tarih, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğunun birlik ve beraberliği.

ittiza'

  • Alçak gönüllülük, tevazu, mütevazilik.
  • Devenin, boynuna basarak üstüne binebilmek için, başını aşağı eğme.

ittizan / ittizân

  • Ölçülülük.

ızmame

  • (Çoğulu: Ezâmim) Cemaat, topluluk.

ıztırar / ıztırâr / اضطرار

  • Zorunluluk, mecburiyet.
  • Zorunluluk. (Arapça)

kabe-i saadet / kâbe-i saadet

  • Saadet ve mutluluğa ulaştıran ana yön, merkez.

kabile

  • Topluluk, toplum.

kabz u bast

  • Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık.
  • Birini diğeri üzerine tercih etme.
  • Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek.
  • Beyan ve ifâde etmek.
  • Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

kadiriyet / kadîriyet

  • Güçlülük.

kafile

  • Yolculuk eden topluluk.
  • Topluluk.

kàfile

  • Grup, topluluk.

kafile / kâfile / قافله

  • Grup, topluluk.
  • Kervan. (Arapça)
  • Topluluk, kafile. (Arapça)

kafile-i ahbab

  • Dostların oluşturduğu topluluk.

kafile-i beni-adem / kafile-i benî-âdem

  • İnsanlık topluluğu.

kàfile-i beşer

  • İnsan topluluğu.

kafile-i enbiya

  • Peygamberlerin oluşturduğu topluluk.

kafile-i mahlukat / kafile-i mahlûkat

  • Yaratıklar, varlıklar topluluğu.

kafile-i mevcudat

  • Varlıklar kafilesi, topluluğu.

kàfile-i nebatat / kàfile-i nebâtât

  • Bitkiler topluluğu.

kàfile-i nuraniye

  • Nurlu topluluk.

kafile-i rüfeka

  • Arkadaşlar topluluğu.

kafile-i sıddıkin / kafile-i sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere Allah'a ve peygambere çok sâdık olanların oluşturduğu topluluk.

kafile-i şüheda

  • Şehitler topluluğu.

kàfile-i uzma / kàfile-i uzmâ

  • Muazzam, büyük topluluk.

kafile-i zerrat / kâfile-i zerrat

  • Atomlar, zerreler topluluğu.

kam-bini / kâm-binî

  • Bahtiyarlık, saadet, mutluluk. (Farsça)

kamkarane / kâmkârane

  • Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla. (Farsça)

kamkari / kâmkârî

  • Mutluluk, saâdet, bahtiyarlık. Murada ermeklik. (Farsça)

kamrani / kâmranî

  • Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma. (Farsça)

kanib

  • İnsan topluluğu.

kanun-ı ilahi / kânûn-ı ilâhî

  • Allahü teâlânın kullarının dünyâ ve âhirette huzûr ve seâdete (mutluluğa) kavuşmaları için Peygamberleri (aleyhimüsselâm) vâsıtasıyla insanlara bildirdiği emirleri ve yasakları, İslâmiyet.
  • Allahü teâlânın kâinâtta (varlık âleminde) koyduğu nizâm, düzen.

kanuniyet

  • Kanunluluk. Kanun haline gelmek.

kar-azmayi / kâr-âzmayî

  • Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş. (Farsça)

karar

  • Değişmez hâle gelmek.
  • Sabit ve sakin olmak.
  • Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük.
  • Gitmeyip kalmak.
  • Oturaklı yer. Sâkin olacak yer.
  • Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü.
  • Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama.
  • Dolanmak.
  • Hüküm, çare, düzenlilik, ölçülülük, tahmin.

kasr-ı nazar / قَصْرِ نَظَرْ

  • Dar görüşlülük.

kavafil

  • (Tekili: Kafile) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar.
  • Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler.

kavaid-i ehl-i sünnet / kavâid-i ehl-i sünnet

  • Hz. Muhammed'in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluğu tarafından belirlenen kurallar.

kavim / قوم

  • Aynı ırka mensub olanların oluşturduğu topluluk.
  • Topluluk.
  • Topluluk, ulus. (Arapça)

kavm / قوم

  • (Kavim) Bir peygambere tâbi ve bağlı insan topluluğu. Aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan cemâat, topluluk. Millet. Bir işe başlamak.
  • Pazar kurmak.
  • Müşteri ile anlaşmak.
  • İnsan topluluğu.
  • Bir peygamberin gönderildiği topluluk.
  • Kavim, aynı ırka mensub olanların oluşturduğu topluluk.
  • Kavim, topluluk. (Arapça)

kaziz

  • Ufak taşlar, taş parçaları.
  • Topluluk, cemaat.

kazz

  • Büyük taş.
  • Topraklı olan.
  • Topluluk, cemaat.

kefalet / kefâlet

  • Kefillik. Kefîl olmak. Bir kimsenin, borcunu ödememesi, taahhüdünü (verdiği sözü) yerine getirmemesi hâlinde onun yerine borcu ödemeği, sözü yerine getirme mes'ûliyetini (sorumluluğunu) alacaklıya karşı üzerine almak.

kefil / kefîl

  • Başkasına âit bir işi veya borcu üzerine alan, sorumluluğunu yüklenen kimse. Kefîle, dâmin de denir.

kelalet / kelâlet

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık.
  • Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması.
  • Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi).
  • Kör ve kesmez olan.

kelam-ı lafzi / kelâm-ı lafzî

  • Kelâm-ı nefsîyi anlatan ve insanın kulağına gelen ve söyleyenin ağzından çıkan harfler topluluğu.

kelh

  • Katı yüzlülük.

kemal-i fahir ve sürur / kemâl-i fahir ve sürur

  • Tam bir iftihar ve mutluluk.

kemal-i ferah ve saadet / kemâl-i ferah ve saâdet / كَمَالِ فَرَحْ وَ سَعَادَتْ

  • Tam bir gönül açıklığı ve mutluluk.

kemal-i ferah ve sürur / kemâl-i ferah ve sürur

  • Tam bir sevinç ve mutluluk.

kemal-i hilm / kemâl-i hilm

  • Yumuşak huyluluğun mükemmel derecede olması.

kemal-i iffet / kemâl-i iffet

  • Tam ve eksiksiz bir iffet ve namusluluk.

kemal-i mahviyet / kemâl-i mahviyet

  • Tam mânâsıyla tevâzu içinde olma, alçak gönüllülük gösterme.

kemal-i mahviyet ve tevazu / kemâl-i mahviyet ve tevazu

  • Tam anlamıyla tevâzu ve alçakgönüllülük içinde olmak.

kemal-i sürur / kemâl-i sürur

  • Tam bir mutluluk, sevinç.

kemal-i sürur ve ferah / kemâl-i sürur ve ferah

  • Tam bir mutluluk ve rahatlık.

kemal-i tevazu / kemâl-i tevâzu

  • Tam ve kusursuz bir alçak gönüllülük.

kerş

  • Karın.
  • İşkembe.
  • Topluluk, cemaat.
  • Kişinin çoluk çocuğu veya küçük evlâdı.

kevneyn-i saadet

  • İki dünya saadeti; dünya ve âhiret mutluluğu.

kibare

  • Ululuk, büyüklük.

kiber

  • Ululuk. Büyüklük. Yaşlılık.

kibriya

  • Büyüklük, ululuk.
  • Allah.

kımme

  • (Çoğulu: Kumem) Boy, kamet.
  • Beden.
  • Başın tepesi.
  • Dağ tepesi.
  • Her şeyin yükseği.
  • İnsan cemaati, topluluk.

kitle

  • Topluluk.

koalisyon

  • ing. Bir maksad için birleşen kuvvetler yahut partiler topluluğu.

koloni

  • Bir ülkenin, sınırları dışında işgal ettiği ve yönettiği ülkeye sıkı bağlarla bağlı arazi. (Fransızca)
  • Başka bir memlekete yerleşmeğe giden göçmen topluluğu veya bir topluluğun yerleştiği yer. (Fransızca)
  • Bir memlekette bulunan yabancılar topluluğu. (Fransızca)

komitacı

  • Siyasi bir gayeye ulaşmak için, silâhlı mücadele yapan gizli bir topluluk veya teşkilâtın mensubu olan kimse.

komite / قُومِيتَه

  • Belli bir amaç için bir araya gelen ve faaliyet gösteren topluluk.
  • Hususî bir iş için kurulan topluluk.

konsey

  • İdare vazifesi yüklenmiş kişilerin topluluğu. (Fransızca)
  • Müzakere hâlinde bulunan kimselerin meydana getirdiği kurul. (Fransızca)
  • Bu tarz bir toplantının yapıldığı yer. (Fransızca)

konvoy

  • ing. Aynı yere giden nakil vasıtaları topluluğu.
  • Aynı yere nakledilen insan grubu.
  • Harb gemilerinin himayesinde sefer yapan yük gemileri katarı.

kubbe-i saadet

  • Mutluluk kubbesi; büyük ve manevî derecesi yüksek bir zâtın kabrinin ve türbesinin bulunduğu yer.

kübkübe

  • İnsan topluluğu.
  • At sürüsü.

küllü vahid / küllü vâhid

  • Bir topluluktaki her bir kişi.

küluh

  • Katı yüzlülük.

kumame

  • (Çoğulu: Kumâm) Cemaat, topluluk.
  • Süprüntü.

kusuriyet / kusûriyet

  • Kusurluluk.

kütle-i azim / kütle-i azîm

  • Büyük kütle (yani, büyük halk kitlelerinden meydana gelen topluluk).

kuvve-i iktisadiye

  • Tutumluluk, iktisat gücü.

lecem

  • Cemaat, topluluk.

leşker-i dua / leşker-i duâ

  • Duâ ordusu. Sıkıntı ve darda kalan müslümanlara duâları ile yardımda bulunan Allahü teâlânın sevgili kulları, sâlih müslümanlar, velîler topluluğu.

letafet-i kalb / letâfet-i kalb

  • Kalbin nurluluk kazanması, maddî şeylerden soyutlanması.

levha-i saadet / levha-i saâdet

  • Mutluluk levhası, tablosu.

levise / levîse

  • Çeşitli topluluklardan bir yere toplanmış olan kimseler.

leyle-i akabe

  • Nübüvvetin 11. yılında Mekke dışında Akabe denilen yerde Medine halkından bir topluluğun Hz. Muhammed (s.a.v.) ile konuşup İslâm'ı kabul ettikleri gece.

lezzet-i saadet

  • Mutluluk lezzeti.

lider

  • Şef. Başkan. Siyasi bir topluluğun başı.

lizam

  • (Lezm) Lazım olmak. İcâbetmek. Lüzumluluk.
  • Ölüm.
  • Kıyamet günü hesabı.

lücec

  • (Tekili: Lücce) Engin denizler.
  • Kalabalık topluluklar, cemaatler.

lüm'a

  • (Çoğulu: Limâ') El ayası miktarı.
  • İnsan topluluğu.
  • Kuruması gelmiş olan bir parça ot.

lüzumi / lüzumî

  • Gereklilik, lüzumluluk.

ma'lat

  • (Çoğulu: Maâli) Derin ve yüksek fikir.
  • Ululuk, şeref, itibar.

ma'nevi tevatür / ma'nevî tevâtür / مَعْنَو۪ي تَوَاتُرْ

  • Yalan üzerine birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun aynı hâdiseyi farklı tarzlarda haber vermesi.

ma'rufiyet

  • Ma'rufluk. Ünlülük, meşhurluk, tanınmışlık.

ma'şer

  • Cemâat, müttehid cemâat. Birinin ehil veya iyâli. İns ve cin cemaatı.
  • Bölük, topluluk.

ma'şeri / ma'şerî

  • Cemiyete âit. Topluluğa âit. Ortaklaşa. Pek çok.

ma'zuriyyet

  • Ma'zurluk. Özürlülük.

maaşir-i beşer

  • İnsanoğlunun toplulukları; gelmiş geçmiş tüm insanların bulunduğu dev topluluklar.

maaşir-i mevcudat

  • Bütün varlıklardan meydana gelen topluluk.

maden-i saadet ve hürriyet

  • Mutluluk ve hürriyet madeni, kaynağı.

magruriyet

  • Gururluluk, kibirlilik.
  • Bir şeye itimad edip, güvenip aldanma.
  • Kibirlenme, gurulanma, övünme, tefahhur, tekebbür.

mağruriyet

  • Gururluluk, kibirlilik.

mahall-i saadet

  • Mutluluk yeri.

mahkumiyet / mahkûmiyet

  • Hükümlülük, tutukluluk.

mahkumiyet kararı / mahkûmiyet kararı

  • Hükümlülük, cezalandırılma kararı.

mahpusiyet

  • Hapsedilme, tutukluluk hali.

mahşer-i mev'ud

  • Büyük kalabalık, topluluk.

mahviyet / مَحْوِيَتْ

  • Tevazu, alçakgönüllülük.
  • Alçak gönüllülük, nefsine kıymet vermeme.

mahviyetkarane / mahviyetkârâne

  • Alçakgönüllülükle.

mahviyyet

  • Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.

makam-ı saadet

  • Mutluluk yeri.

makamat

  • (Tekili: Makam ve makame) Makamlar, mertebeler.
  • Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.

makame

  • (Çoğulu: Makamât) Meclis.
  • Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık.
  • Nutuk tarzında söylenen sözler.

manevi şahsiyet / mânevî şahsiyet

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, topluluk, tüzel kişilik.

manevi tevatür / mânevî tevatür

  • Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak suretiyle doğruluğunu tasdik etmesi.

manzume-i şemsiye

  • Güneş sistemi, güneş ve etrafında dönen seyyâreler topluluğu.

maşer / mâşer

  • Topluluk.

maşeri / mâşerî

  • Topluluğun olan.

mazuriyet / mâzuriyet / mâzûriyet

  • Mazur olma, özürlülük.
  • Özürlülük.

mecami-i ahlak-ı mütezahime / mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime

  • Hepsi de birbiriyle üstünlük yarışında olan ahlâkî vasıf mecmuaları, toplulukları.

mecburiyet / mecbûriyet / مجبوریت

  • Zorunluluk.
  • Zorunluluk. (Arapça)

mecburiyet-i kat'iye

  • Kesin zorunluluk.

mecd / مجد

  • Ululuk. (Arapça)

mecelle

  • Mecmua. Fikir topluluğu. Risale. Kitab. Hikmetli sahife.
  • Fıkıh kitabının muâmelât kısmının toplu bir parcası.
  • İslâm Hukukuna dâir bir mecmua.

meclis

  • Oturulacak, toplanılacak yer.
  • Görüşülecek bir mes'ele için bir araya gelmiş insan topluluğu.
  • Devlet işlerini görüşmek üzere Millet Vekillerinin toplandıkları büyük bina.
  • Topluluk.
  • Bir mesele için toplanmış insan topluluğu.

meclis-i ilmi

  • İlim meclisi, topluluğu.

meclis-i nurani / meclis-i nurânî

  • Nurânî meclis, nurlu topluluk.

mecma-ı azim / mecma-ı azîm

  • Büyük, kalabalık topluluk.

mecmua

  • Yazılar topluluğu, dergi.

mecmuiyyet

  • Topluluk. Bütünlük. Tamlık.

medar-ı mes'ul

  • Sorumluluk sebebi.

medar-ı mes'uliyet / medâr-ı mes'uliyet / medâr-ı mes'ûliyet / مَدَارِ مَسْئُولِيَتْ

  • Mesuliyet, sorumluluk sebebi.
  • Sorumluluk sebebi.

medar-ı saadet / medar-ı saâdet

  • Mutluluk vesilesi, ferahlık sebebi.

medar-ı saadet-i dünyeviye

  • Dünyadaki mutluluğun kaynağı, sebebi.

medar-ı teklif / medâr-ı teklif / medâr-ı teklîf / مَدَارِ تَكْلِيفْ

  • Görev ve sorumluluk sebebi.
  • Yükümlülük sebebi.

medar-ı tevafuk / medâr-ı tevafuk

  • Uyumluluk kaynağı.

medeni / medenî

  • Topluluk hâlinde yardımlaşarak yaşayan, kibâr, nâzik, terbiyeli, görgülü kimse.
  • Medîne'de nâzil olan âyet-i kerîmeler ve sûreler.

mehabet

  • Azamet, ululuk, korkunçluk.

melaha

  • Tuzluluk.
  • Güzellik.

melahat

  • Yüz güzelliği. Cemal.
  • Tuzluluk. Tuzlu su.

mele'

  • (Çoğulu: Emlâ) Bir cemâatin ileri gelenleri.
  • Hırs, tama'.
  • Zan.
  • Güzellik.
  • Fls: Kâinatta hiçlik şeklinde boşluk olmadığını, her yerin dolu olduğunu ifade eden bir tabirdir.
  • Dolu mekân.
  • Kalabalık, güruh, cemaat, topluluk. Halk.
  • Doldurma, dolma, doluluk.
  • Kalabalık, topluluk.

mele-i a'la / mele-i a'lâ

  • En yüksek topluluk, meleklerden veya onların büyüklerinden meydana gelen cemâat, topluluk. Melekler âlemi.

menba-ı saadet

  • Mutluluk kaynağı.

mensubiyyet

  • Mensubluluk, ilgili, bağlı oluş. Alâkalı bulunuş.

meratib-i saadet ve kemalat / merâtib-i saadet ve kemâlât

  • Mutluluk ve mükemmellik dereceleri.

mes'udiyet

  • Mutluluk.
  • Mes'udluk, kutluluk, bahtiyarlık.

mes'uliyet / mes'ûliyet / مَسْئُولِيَتْ

  • Sorumluluk.
  • Sorumluluk.

mes'uliyet-i maneviye / mes'uliyet-i mâneviye

  • Mânevî sorumluluk.

mesaid

  • (Tekili: Mesâdet) Saâdet ve mutluluğa sebep olan hâl ve ahlâklar.

meserret-bahş

  • Sevinç veren, mutluluk bahşeden.

meşhur hadis

  • İlk asırda âhâdî (bir Sahabî tarafından rivayet edilmiş) iken, ikinci asırda meşhur olan ve yalanda birleşmeleri mümkün olmayan topluluk tarafından rivâyet edilen hadis.

meskene

  • Tevazu etmek, alçakgönüllülük göstermek.

mesuliyet / mesûliyet / مسئوليت

  • Sorumluluk.
  • Sorumluluk.
  • Sorumluluk. (Arapça)

mevakib

  • (Tekili: Mevkib) Cemaatler, kalabalıklar, güruhlar, topluluklar.

mevcud

  • Var olan. Bulunan. Hazır olan. Topluluğun hepsi.
  • Kâinat. Mükevvenat.

mevkib

  • Kafile, topluluk.

mevkib-i ikbal / mevkib-i ikbâl

  • Talihli kâfile, gelmesi arzu edilen topluluk.

mevkufiyet

  • Tutukluluk.

mevzuniyet

  • Ölçülülük, tartılılık.

meyamin

  • (Tekili: Meymenet) Bereketler, mutluluklar, uğurlar.

meyl-i saadet-i ebediye

  • Sonsuz mutluluğa olan eğilim, arzu.

meymene

  • Sağ kol, sağ taraf.
  • Meymenet, yümn-ü bereket. Bereket. Kuvvetlilik. Uğurluluk. Kutluluk.

meymenet

  • Bereket, uğur, kutluluk.

mihteri / mihterî

  • Büyüklük, ululuk, azimlik. (Farsça)

milel

  • (Tekili: Millet) Milletler. Bir millet sayılan topluluklar.
  • Bir din veya mezhebde olan topluluklar.
  • Milletler, uluslar.
  • Bir dinde veya mezhebde olan topluluklar.

millet

  • Din, dil ve târih berâberliği bulunan insan cemâati, topluluğu, kavim.
  • Din; kullarının dünyâda ve âhirette râhat ve huzûra kavuşmaları için Allahü teâlânın peygamberleri vâsıtasıyla gösterdiği yol.
  • Bir dinden olanların topluluğu. Din, dil ve târih beraberliği bulunan insan cemaatı. Sınıf. Topluluk.
  • Bir sülâleden gelenlerin hepsi.
  • Maddi, mânevi bir unsurdan sayılıp beraber yaşayanların hepsi.
  • Aynı dinden olanlar topluluğu.

milliyet

  • Ümmet. Aralarında din, dil ve tarih birliği olan topluluktaki hâl. Millet olma. Aralarında maddi mânevi birlik ve beraberlik râbıtaları bulunan topluluktaki vasıf.

mirza

  • Reis. Bey.
  • Büyük kimselerin çocuğu. Beyzâde.
  • Bazı İslâm topluluğunda iyi sülâleden olanlara, şehzâdelere, seyyidlere verilen ünvân olmakla beraber, bugün bir isim olarak çokca kullanılmaktadır.

mirzab

  • (Çoğulu: Merâzib) Ululuk.
  • Uzun ve büyük gemi.

mu'attala

  • Allahü teâlânın sıfatlarını inkâr eden bozuk bir fırka, topluluk.

mü'ce

  • Tuzluluk.

mu'cize-i mütevatire

  • Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından aktarılan mu'cize.

mübarekiyet

  • Uğurluluk, hayırlılık.

mübecceliyet

  • Yücelik, ululuk, azizlik.

mucib-i mes'uliyet / mûcib-i mes'uliyet

  • Sorumluluk gerektiren.
  • Sorumluluk gerektiren.

müdacene

  • Horluk.
  • İki yüzlülük, riyâkârlık.

müdahene / müdâhene

  • Aldatmak, iki yüzlülük etmek, hîle ve yağcılık etmek. Kudreti olduğu, gücü yettiği hâlde dindeki gevşekliği sebebiyle haram işleyene mâni olmamak.

muhtariyet

  • Özerklik, otonomi; bir topluluğun, bir kuruluşun ayrı bir yasaya bağlı olarak kendi kendini yönetme hakkı.

muhtazı'

  • Boyun eğen. Tevâzu yapan. Alçak gönüllülük gösteren.

muhtazıane / muhtazıâne

  • Alçak gönüllülükle. Tevâzu ve mahviyetle. Boyun eğerek. (Farsça)

müjde-i saadet-i ebediye

  • Sonsuz mutluluk müjdesi.

mükellefiyet

  • Yükümlülük, sorumluluk.
  • Mükellef olma, yükümlülük, görevli oluş.

mükellefiyet-i askeriye

  • Askerî yükümlülük, askerlikteki zorunlu görev.

mükellefiyet-i ubudiyet

  • Kulluğa ait yükümlülük, sorumluluk.

mülayemet

  • Lâtife etmek, şaka yapmak.
  • Sevinç izhar etmek.
  • Yumuşaklık. Uygunluk. Yumuşak huyluluk.
  • Bağırsakların yumuşaklığı.

mülzim değil

  • Bağlayıcı değil; bağlayıcı olmadığı için uyulma zorunluluğu olmaz.

mümessil

  • Vekâlet eden. Bir şahsı bir topluluğu veya şahs-ı mâneviyi temsil eden.
  • Benzeten.
  • Kitap bastıran.
  • Vekil.
  • Rol temsil eden. Aktör.

münafaka

  • (Nifak. dan) İkiyüzlülük, münafıklık.

münafık / münâfık / مُنَافِقْ

  • İki yüzlülük eden.

münafıklık

  • İkiyüzlülük.

münkabız

  • Kabız hâli, tutukluluk.

mürailik / mürâilik

  • Gösteriş, ikiyüzlülük.

müraiyane / müraiyâne

  • İki yüzlülüğe yakışır surette, münafıkçasına. (Farsça)

mürayat

  • (Rü'yet. den) İkiyüzlülük.
  • Gösteriş.

mürcie

  • Sapık bir topluluk.

müstağniyane / müstağniyâne

  • Tok gönüllülükle, kanaatkar bir şekilde.

müstağrak-ı sürur

  • Mutluluğa gark olmuş, dalmış.

müstakimane / müstakimâne

  • Doğrulukla, namuslulukla, adâlet dâiresinde. (Farsça)

müstekin / müstekîn

  • Alçak gönüllülük ve tevazu gösteren.

mutazarrı'

  • Tazarru eden. Alçak gönüllülük eden.
  • Bir şeye gizlice varıp yaklaşan.
  • Can ve gönülden tezellül ile yalvaran.
  • Noksan ve kusurlarını bilerek kibirden, büyüklenmekten çekinip tevazu eden.

müteaffifane / müteaffifâne

  • İffetlilikle, şerefle, nâmuslulukla. (Farsça)

mütehazzı'

  • Alçak gönüllülük eden, tevazu gösteren.

mütehazzıane / mütehazzıâne

  • Alçak gönüllülükle, tevazu göstererek. (Farsça)

mütenezzil

  • (Nüzul. den) Tenezzül eden, aşağı inen. Alçak gönüllülük eden.

mütenezzilen

  • Alçak gönüllülük ederek, tevâzu göstererek.

mütereffi'

  • Yukarı kalkan, yükselen.
  • Ululuk gösteren.

mütevatir / mütevâtir

  • Yalanda birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların birbirinden aktardığı haber veya hadis.
  • Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun bir olay hakkında verdikleri kesin haber.

mütevatir hadis / mütevatir hadîs

  • Yalanda birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların birbirinden ve ilk topluluğun da Peygamber Efendimizden (a.s.m.) aktardığı hadîs.

mütevatir-i bilmana / mütevatir-i bilmânâ / mütevâtir-i bilmâna

  • Nakledilen bir haberin başka ifade ve kelimelerle, başka başka şekilde ifade edilerek tevatür hâle gelmesi. Mânaların çok insanlarca başka başka kelimelerle nakledilmesi. Bir haberin veya hâdisenin farklı ifadelerle, başka başka şahıs veya topluluklar tarafından nakledilmiş olması.
  • Mânevî tevatür; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir haberi, olayı veya hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak sûretiyle doğruluğunu tasdik etmesi.

mütevatirat

  • Mütevatir olanlar. Çoklarının bildiği ve duyduğu haberler, hususlar.
  • Man: Kizb üzerine ittifakları aklen muhal olan bir topluluk tarafından verilen haberle hüküm ve tasdik olunan kaziyeler.

mütevaziane / mütevaziâne

  • Alçak gönüllülükle.

mütevazıyane / mütevâzıyâne / متواضيانه

  • Alçakgönüllülükle. (Arapça - Farsça)

mutlakıyyet

  • Şartsız ve kayıtsız olarak bir hükümdarın emri ile bir hükümet, devlet veya bir topluluğun idare usulü.

müvatene

  • Lüzumluluk.

namdari / namdarî

  • Namdarlık, ünlülük, meşhur olma. (Farsça)

necabet / necâbet / نجابت

  • Neciblik, temiz soyluluk. Huy temizliği.
  • Soyluluk.
  • Asalet, soy temizliği, soyluluk.
  • Soyluluk. (Arapça)

necel

  • Büyük gözlülük. İri gözü olmak.

nefer

  • Bir kişi, tek kişi.
  • Asker, er. (Bazılarınca insan cemaati. Ona kadar olan adam topluluğuna denir. Üçten ona kadar olan kişilere "Reht" denir.)

nefir / nefîr

  • Cemaat, topluluk.
  • Harp için seferber olan cemaat.
  • Topluluk, cemaat, savaş için seferber olan topluluk.

nekabet

  • Muayyen zümrelerin başları.
  • Bir topluluğun vaziyetlerine nezâret etmek, kontrol.

nemat

  • (Çoğulu: Enmut-Nimât) Usul, tarz.
  • Yol, tarik.
  • Örtü, ihram.
  • Topluluk, insan cemaati.
  • Döşek yüzü, yatak yüzü.

neşat

  • Sevinç, mutluluk.

nesh

  • Var olan şer'î bir hükmün, sonradan gelen yine şer'î bir hükümle yürürlülükten kaldırılması.
  • Emir ve yasaklarla ilgili şer'î (dînî) bir hükmün, ondan sonra gelen şer'î bir delîl (hüküm) ile kaldırılması, yürürlülük zamânının sona erdiğinin haber verilmesi, açıklanması. Hükmü kaldırılan delîle, nâsih; kaldırılan hükme mensûh denir.

nev'in saadeti

  • İnsanlık türünün, insanlığın mutluluğu.

nevasi

  • (Tekili: Nâsiye) Alınlar.
  • Bir topluluğun ileri gelenleri. Ulular.

neyyir-i saadet

  • Saadet, mutluluk ışığı, aydınlığı.

nifak / nifâk / نفاق

  • Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük.
  • Bozuşukluk, ara açılmak.
  • Dinde riyâ etmek.
  • İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
  • Münafıklık, ikiyüzlülük.
  • İkiyüzlülük. (Arapça)

nikabe

  • Kâhyalık.
  • Ululuk.

nirumendi / nirumendî

  • Kuvvetlilik, zorluluk, güçlülük. (Farsça)

nisa taifesi / nisâ taifesi

  • Kadınlar topluluğu.

nübüvvet-i mutlakanın mebhasi

  • Mutlak peygamberlik; peygamberliğin insanlık için zorunluluğunu ispat eden bölüm.

nüceba / nücebâ

  • Allahü teâlânın tanınıp bilinmeyen velî kullarından bir topluluk.

nur-u saadet

  • Mutluluk nuru.

nuranilik / nuranîlik

  • Nurluluk, parlaklık.

nuraniyet / nurâniyet

  • Nurluluk, aydınlık.

nuraniyyet

  • Nurlu olanın hali, parlaklık, nurluluk.

oba

  • Ev biçimi, birkaç direkli, uzun bölüntülü keçeden yapılmış göçebe çadırı.
  • Çadırlardan müteşekkil küçük topluluk.
  • Göçebe ailesi. Çadır halkı.

obüs

  • Ask: Dikey veya dalıcı atış yapabilen, oldukça kısa namlulu top. Obüsler Milâdi 16. asırda icad olunmuştur. Bir mânianın arkasında bulunan ve bu sebeple doğruca görülemeyen düşman mevzilerinin yüksek münhanilerle aşırılmak suretiyle endaht yapmak maksadıyla icad edilmiştir.

ömr-ü saadet

  • Mutlulukla geçen ömür, Peygamberimizin altmış üç yıl olan saadetli ömrü.

ordu

  • Askerlerden meydana gelen düzenli topluluk.

pak-dameni / pak-damenî

  • "Eteği temiz oluş" (Farsça)
  • Mc: Namusluluk. (Farsça)

piruzi / piruzî

  • Uğurluluk, hayırlılık. (Farsça)

pür-kusurluk

  • Kusurlarla doluluk.

rab'

  • Vasat, orta boylu.
  • Avlulu ev.

rah-ı saadet / râh-ı saâdet

  • Mutluluk yolu.

rahile

  • Yük hayvanı.
  • Yük getiren deve.
  • Topluluk, kafile.
  • Üzerine binilen deve.

ravza-i saadet

  • Mutluluk bahçesi; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek kabri.

rehber

  • Yol gösteren, kılavuz; bir kimseye veya bir topluluğa iyi ile kötüyü görmesinde ve doğru yolu bulmasında yardımcı olan, insanı Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmaya çalışan, ilim ve ahlâk sunan zât.

rehber-i saadet

  • Mutluluk rehberi.

resel

  • (Çoğulu: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat.

revaid

  • Göçebe topluluk.

revhaniyet

  • Gönül açıcılık, güzel görünüşlülük.

ribbiyyun

  • (Rabb. dan) Âlimler, fakihler.
  • Büyük topluluk.

rıfk

  • Yumuşak huyluluk.

riks

  • Adam topluluğu.
  • Pis, necis.

risde

  • İnsan cemaatı, insan topluluğu.

riya / riyâ

  • Özü sözü bir olmamak. İnandığı gibi hareket etmeyiş. İki yüzlülük etmek. Gösteriş için yapılan hareket.
  • Gösteriş, iki yüzlülük. Kendini olduğundan başka gösterme.

riyakarane / riyakârâne

  • İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla. (Farsça)

riyakarlık

  • İkiyüzlülük. (Arapça - Farsça - Türkçe)

rizam

  • Kabile, kavim, topluluk.

rumi

  • Rumelinden olan, Anadolulu olan.
  • Rum. Türkiye'de yaşayan Yunanlı.

rüsuhiyet

  • Rüsuhluluk, rüsuhlu oluş.

saadat / saâdât

  • Mutluluklar.
  • Saadetler, mutluluklar.

saadet / saâdet / سعادت

  • Mutluluk.
  • Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.
  • Mutluluk.
  • Mutluluk.
  • Mutluluk. (Arapça)

saadet-aver / saadet-âver

  • Mutluluk verici.

saadet-feşan

  • Mutluluk veren.

saadet-i acil / saadet-i âcil

  • Peşin mutluluk.

saadet-i acile / saadet-i âcile

  • Peşin mutluluk, dünya mutluluğu.

saadet-i azime / saadet-i azîme

  • Büyük mutluluk.

saadet-i bakiye / saadet-i bâkiye

  • Sonsuz mutluluk, âhiret hayatı.

saadet-i beşer / saâdet-i beşer

  • İnsanın mutluluğu.

saadet-i beşeriye

  • İnsanlığın mutluluğu.

saadet-i cismaniye

  • Maddî mutluluk, bedenle alınan mutluluk.

saadet-i dareyn / saâdet-i dâreyn

  • Dünya ve âhiret mutluluğu.

saadet-i dünya

  • Dünya mutluluğu.

saadet-i dünyevi

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i dünyeviye

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i dünyeviye ve uhreviye

  • Dünya ve ahiret hayatı mutluluğu.

saadet-i ebedi / saâdet-i ebedî

  • Sonu olmayan, sonsuz mutluluk.

saadet-i ebediye / saâdet-i ebediye

  • Sonsuz mutluluk.

saadet-i ebediye ve sermediye

  • Sonu olmayan, sürekli mutluluk; âhirette sonu olmayan Cennet mutluluğu.

saadet-i hayat

  • Hayatın mutluluğu.

saadet-i hayat-ı dünyeviye

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i hayat-ı uhreviye

  • Âhiret hayatındaki mutluluk.

saadet-i hayatiye

  • Hayatın mutluluğu, huzuru.

saadet-i hayatiye ve ebediye

  • Dünya ve âhiret hayatındaki mutluluk.

saadet-i layezali / saadet-i lâyezâlî

  • Hiç bitmeyen mutluluk, tükenmez saadet.

saadet-i maneviye / saadet-i mâneviye

  • Mânevî mutluluk.

saadet-i millet

  • Milletin mutluluğu.

saadet-i müstakbel

  • Gelecekteki mutluluk.

saadet-i müstakbele

  • Gelecekte gerçekleşecek olan mutluluk ve huzur.

saadet-i nev'iye

  • İnsan türünün, insanlığın mutluluğu, huzuru.

saadet-i şahsiye

  • Şahsî mutluluk.

saadet-i sermediye

  • Sonsuz mutluluk.

saadet-i uhreviye

  • Âhiret hayatındaki mutluluk.

saadet-i uzma / saadet-i uzmâ

  • Çok büyük mutluluk.

saadet-mendi / saâdet-mendî

  • Mutluluk, bahtiyarlık. (Farsça)

saadet-saray-ı ebediye / saadet-sarây-ı ebediye

  • Sonsuz mutluluk sarayı; hiç bitmeyecek şekilde mutluluğun yaşanacağı Cennet hayatı.

saadetaver / saâdetâver

  • Mutluluk verici.

saadetbahş / saâdetbahş / سعادت بخش

  • Mutluluk veren. (Arapça - Farsça)

saadetfeşan / saâdetfeşân

  • Mutluluk saçan.

saadetgah / saadetgâh / saâdetgâh

  • Mutluluk yeri.
  • Mutluluk yeri.

saadetresan / saâdetresân

  • Mutluluğa ulaştıran.
  • Mutluluğa götüren.

şahs-ı ma'nevi / şahs-ı ma'nevî / شَخْصِ مَعْنَو۪ي

  • Bir topluluğun ifade ettiği manevî kişilik.

şahs-ı manevi / şahs-ı manevî / şahs-ı mânevî

  • Bir şahıs olmayıp kendisine bir şahıs gibi muamele yapılan şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar. Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen manevî şahıs.
  • Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve meziyetler.
  • Mânevî şahıs, tüzel kişilik; belli bir ideal ve gaye etrafında bir araya gelen topluluğun oluşturduğu mânevî şahsiyet ve ortak kimlik.

şahsiyet-i manevi / şahsiyet-i mânevî

  • Tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik.

şahsiyet-i maneviye / şahsiyet-i mâneviye

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik; Sahabe mânâsını oluşturan ortak kimlik, ortak mânâ.

şaki / şâki

  • Haydut, yol kesici, eşkiya.
  • Allah'ın rızasına ve âhiret mutluluğundan yoksun olan kimse, bahtsız.

şakk-ı asa / şakk-ı asâ

  • Değneği kırmak. (Farsça)
  • Mc: İhtilâfa sebeb olmak, topluluktan ayrılmak. (Farsça)

salusi / salusî

  • İkiyüzlülük, riyakârlık. (Farsça)

samsame

  • Cemaat, topluluk.
  • Bölük.

saray-ı saadet

  • Mutluluk sarayı.

sare

  • Cemaat, topluluk.

şari' / şârî'

  • Kullarının dünyâ ve âhiret seâdetine (mutluluğuna) kavuşmaları için Peygamberleri aleyhimüsselâm vâsıtasıyla emir ve yasaklarını bildiren Allahü teâlâ. Şâri-i mübîn de denir. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmesi (ulaştırması) gerektiğinde, kapalı hususları açıklaması bakımında

sarih tevatür

  • Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir hadîs-i şerifi, bizzat aynen aktarması.

şartiyyet / شرطيت

  • Koşulluluk. (Arapça)

satit

  • Ses.
  • Topluluk, cemaat.

satt

  • Cemaat, topluluk.
  • Cesediyle tokuşmak.
  • Kovmak, def'etmek.
  • Zor bir işe giriftar etmek.

satvet / سطوت

  • Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek.
  • Zorluluk.
  • Güçlülük. (Arapça)

seadet / seâdet

  • Mutluluk, bahtiyarlık. Dünyâda ve âhirette mutluluk.

seadet-i ebediyye / seâdet-i ebediyye

  • Sonsuz, ebedî mutluluk, bahtiyârlık.

sebeb-i saadet

  • Mutluluk sebebi.

sebeb-i tevazu / sebeb-i tevâzu

  • Tevazu, alçak gönüllülük sebebi.

şebeke

  • Balık ağı.
  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk.
  • Kafes şeklinde olan yer.
  • Hüviyet sureti.
  • Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı.
  • Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular.

şebike

  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. (Farsça)
  • Balık ağı. (Farsça)
  • Batı taraflarında Arapların kullandıkları hasırdan örülmüş bir cins başlık. (Farsça)

sefine-i rabbaniye / sefine-i rabbâniye

  • Her şeyi terbiye ve idare eden Allah'a ait bir gemi; iman ehlini sonsuz mutluluğa ulaştıracak araç.

selamet-i kal / selâmet-i kal

  • Doğru sözlülük.

semavi din / semâvî din

  • İnsanları dünyâ ve âhirette seâdete, mutluluğa kavuşturmak için, Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol.

semere-i saadet / semere-i saâdet

  • Mutluluk meyvesi.

şeml

  • Az şey. Perâkendelik.
  • Örtmek, bürünmek, toplanmak.
  • Topluluk, cemaat, insan yığını.

şems-i saadet

  • Mutluluk güneşi.

şengaret

  • Kötü huyluluk.

şerafet / şerâfet / شرافت

  • Şereflilik. (Arapça)
  • Soyluluk. (Arapça)

şerazim

  • (Tekili: Şirzime) Küçük ve az olan topluluklar. Küçük cemaatler.

şereh

  • Tamahkârlık, açgözlülük, şiddetli hırs.
  • İnsanın muhtâc olduğu şeylerin lüzûmundan fazlasını istemesi, şiddetli hırs, tamahkârlık, aç gözlülük.

sermaye-i saadet

  • Mutluluk sermayesi.

serveri / serverî

  • Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk. (Farsça)

şerzime

  • Küçük insan topluluğu.

sevile

  • İnsan topluluğu.

sevk-i zaruret

  • Zorunluluğun itmesi.

şevket / شوكت

  • Haşmet, ululuk.
  • Ululuk. (Arapça)

şia / şîa

  • Hz. Ali'nin (r.a.) taraftarlığını esas alanlar topluluğu.

şiddet-i fakr ve istiğna

  • Şiddetli fakirlik ve tokgözlülük; çok fakir olmasına rağmen kimseden bir şey beklememe.

sılame

  • (Çoğulu: Sılâmât) Bölük, cemaat, topluluk, fırka.

sınıf-ı tabiin / sınıf-ı tâbiîn

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) ashabıyla görüşmüş, onlardan ders almış olan Müslümanların topluluğu.

sinn-i teklif

  • Sorumluluk yaşı.

şirk-i asgar

  • Riyâ; iki yüzlülük, gösteriş.

sırr-ı tevatür

  • Tevatür sırrı; bir sözün nesilden nesile, sözüne inanılır büyük topluluklar tarafından nakledilmesi sırrı, hikmeti.

sôfistaiyye / sôfistâiyye

  • Mîlâddan önce beşinci asırda Yunanistan'da ortaya çıkan felsefî bozuk bir fırka, topluluk.

süeda

  • Saidler, mutluluğa erenler.

şükuh / şükûh / شكوه

  • Azamet, ululuk, celal. (Farsça)
  • Görkem, ululuk. (Farsça)

sülek

  • Cemaat, topluluk.

sülle

  • Cemaat, topluluk, çok cemaat.
  • Çok para.

süreyya

  • Ülker yıldızı, bir yıldız topluluğu.

sürur

  • Mutluluk, sevinç.

sürur-u manevi / sürur-u mânevî

  • Mânevî sevinç, mutluluk.

sürur-u mes'udiyetkarane / sürur-u mes'udiyetkârâne

  • Mutluluk verici bir sevinç.

sürurlu

  • Mutluluk ve sevinç verici.

süryaniler / süryânîler

  • Hıristiyanlıktaki katolik mezhebine bağlı olan ve süryânî dili ile konuşan bir hıristiyan topluluğu.

ta'kibat / ta'kibât

  • Suç işleyene karşı harekete geçmek ve suçluluk derecesini araştırmak.

tabak

  • (Çoğulu: Etbâk) Örtü.
  • Hâl.
  • Cemaat, topluluk.
  • Kabile.

tabaka

  • Kat. Katmer.
  • Sınıf, topluluk.
  • Sigara paketi.
  • Bir veya iki yapraklı kâğıt.

tada'du

  • Alçak gönüllülük gösterme.
  • Viran olma.
  • Aklını kaybetme.

tahaşşu'

  • (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.

tahatıh

  • Karanlık.
  • Bulutluluk.

tahazzu'

  • (Huzu. dan) Alçakgönüllülük gösterme. Mütevazi olma.

tahazzüb

  • (Hizb. den) Toplanma, birikme. Küçük topluluk meydana getirme.

tahme

  • İnsan cemaatı, topluluk.
  • Büyük sel.

tahmil / tahmîl / تحميل

  • Yükleme. (Arapça)
  • Sorumluluk verme. (Arapça)

taht-ı taahhüd

  • Sorumluluk ve güvence altı.

taife / tâife / طَائِفَه

  • Grup, topluluk.
  • Hususî topluluk.

taife-i ağniya

  • Zenginler sınıfı, topluluğu.

taife-i askeriye / tâife-i askeriye

  • Askerî topluluk.

taife-i azim / taife-i azîm

  • Büyük topluluk, grup.

taife-i azime / taife-i azîme

  • Büyük topluluk, grup.

taife-i beşeriye

  • İnsanlardan oluşan topluluk.

taife-i dalle / taife-i dâlle

  • Dalâlete ve inkârcılığa düşenler topluluğu.

taife-i enbiya

  • Peygamberlerin oluşturduğu topluluk.

taife-i insaniye

  • İnsan taifesi, topluluğu.

taife-i mahlukat / tâife-i mahlûkat

  • Varlıklar topluluğu.

taife-i mahsusa

  • Özel topluluk.

taife-i nebatat / taife-i nebâtât

  • Bitkiler taifesi, topluluğu.

taife-i nisa / taife-i nisâ

  • Kadınlar topluluğu.

taife-i nisaiye / taife-i nisâiye

  • Kadınlar topluluğu.

taife-i sıddıkin / taife-i sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere, Allah'a ve peygambere çok sâdık olanların oluşturduğu topluluk.

taife-i verese-i enbiya

  • Peygamberlerin mirasçıları olan alimler topluluğu.

takım

  • En küçük askerî topluluk.

takıyye

  • İdâre, korunmak, sakınmak; iki yüzlülük; sevmediği kimse ile dost geçinmek. Bir kimsenin hakîkatte sâhib olduğu görüş ve inancını saklaması.

talakat / talâkat

  • Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük.
  • Güler yüzlülük.
  • Düzgün sözlülük.

tama / tamâ

  • Açgözlülük, aşırı istek.
  • Hırs, aç gözlülük.

tama' / tamâ' / طمع / طَمَعْ

  • Aç gözlülük, dünyâ malına aşırı düşkünlük.
  • Hırsla istemek. Doymazlık. Aç gözlülük. Çok isteme.
  • Askerî fertlerin maaşları. (Kamus)
  • Aç gözlülük, şiddetli arzu.
  • Aç gözlülük, hırsla isteme.
  • Tamah, açgözlülük. (Arapça)
  • Aç gözlülük.

tamah

  • Açgözlülük, hırs.
  • Açgözlülük.

tamahkarlık / tamahkârlık

  • Aç gözlülük, cimrilik.

taraf

  • Yan, yön.
  • Yer, memleket, ülke. Kıt'a.
  • Taraftarlık, sahip çıkmak, korumak.
  • Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan her biri.

tasaddur

  • (Sadr. dan) En başta oturma. Başa geçme.
  • Öğretmek.
  • Yücelik talep etmek, yükseklik ve ululuk istemek.

tayr-ı hümayun

  • Talih kuşu, saadet, mutluluk kuşu.

tecemmül

  • Ziynetlenmek. Süslenmek.
  • Ululuk göstermek.
  • Âletler. Sebepler.

teçhil

  • Birinin veya bir topluluğun cahil olduğunu iddia etmek.

tegafül

  • Gaflet etme, duyarsızlıklık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma.

tehcir

  • Bir topluluğu yurdundan çıkarma, sürgün etme.

tekalif / tekâlif / tekâlîf / تَكَال۪يفْ

  • Yükümlülükler, sorumluluklar.
  • Yükümlülükler.

tekalif-i diniye / tekâlif-i diniye

  • Dinle ilgili sorumluluklar, dini yükümlülükler.

tekalif-i hayat / tekâlif-i hayat

  • Hayatla ilgili sorumluluklar ve yükümlülükler.

tekalif-i hayatiye / tekâlif-i hayatiye

  • Hayatın yükümlülükleri, sorumlulukları.

tekalif-i ilahiye / tekâlif-i ilâhiye

  • Allah'ın yüklediği sorumluluklar.

tekalif-i şer'iye / tekâlif-i şer'iye / تَكَالِفِ شَرْعِيَه

  • Şeriatın yükümlülükleri, dinin emirleri.
  • Şeriatin getirdiği yükümlülükler.

tekellüfkarane / tekellüfkârâne

  • Gösteriş hevesiyle bir sorumluluğun altına girme, zoraki davranarak.

teklif

  • Yükümlülük, sorumluluk.

teklif-i dini / teklif-i dinî

  • Dinin yükümlülükleri.

teklif-i ilahi / teklif-i ilâhî

  • İlâhî yükümlülük Allah'ın kullarına yüklediği görev.

temadi-i mevkufiyet / temâdi-i mevkufiyet

  • Tutukluluğun devam etmesi.

temkin

  • Ağır başlılık, usluluk.
  • Ölçülü hareket sâhibi.
  • Vakar, izzet. İktidar, kudret.
  • Birini bir şeye muktedir kılmak.
  • Kararsızlıktan kurtulup huzur ve sükuna mazhar olmak.
  • Tedbir, ihtiyat.

temsil eden

  • Birinin veya bir topluluğun adına davranan.

tenasüp / tenâsüp

  • Birbirine uyumluluk, uygunluk.

tenezzül / تنزل

  • Alçalma. (Arapça)
  • Alçakgönüllülük. (Arapça)

tenezzülen / تنزلا

  • Alçak gönüllülükle, tevâzu ve mahviyet içinde, kibirsizlikle.
  • Alçakgönüllülükle. (Arapça)

tereffuk

  • (Rıfk. dan) Tatlı dil ve güler yüzlülükle davranma. Yumuşaklıkla muâmele etme.

tevafukat-ı latife / tevafukat-ı lâtife

  • İnce ve güzel uygunluklar, uyumluluklar.

tevafukat-ı müteşabihe

  • Birbirine benzeyen tevafuklar, uyumluluklar.

tevahuk

  • Cemaat olup gitmek. Topluluk hâlinde gitmek.

tevatür / tevâtür / تَوَاتُرْ

  • Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından bir hadis-i şerifin aktarılması.
  • Yalan üzerine birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun aynı hâdiseyi haber vermesi.

tevazu / tevâzu / تواضع

  • Alçakgönüllülük.
  • Alçakgönüllülük, isteyerek mertebesinin altında görünme.
  • Alçak gönüllülük.
  • Alçakgönüllülük. (Arapça)

tevazu ve mahviyet

  • Alçakgönüllülük.

tevazu' / tevâzu' / تَوَاضُعْ

  • Alçak gönüllülük. Kibirsizlik. Mahviyet hâli.
  • Alçak gönüllülük; kendisini başkaları ile bir görmek, başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemek.
  • Alçak gönüllülük.

tevazu-u tam / tevazu-u tâm

  • Tam bir alçakgönüllülük.

tevazukarane / tevazukârâne

  • Alçakgönüllülükle.

tevekkül-ü tembelane / tevekkül-ü tembelâne

  • Tembelce tevekkülde bulunma; üzerine düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmeden sonucu Allah'tan isteme.

tevfiz

  • Yetki ve sorumluluğu başkasına veya Allah'a havale etme.

tume

  • Kadınlar topluluğu. Avretler cemaati.

ubab

  • Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü.
  • Cemaat, topluluk.
  • Taşkın sel suyu.
  • Pek taşkın, coşkun.

übbehet / ابهت

  • Ululuk, büyüklük, azamet.
  • Ululuk. (Arapça)

uhbuşe

  • Türlü kabilelerden meydana gelen topluluk.

uhde / عهده

  • Bir işi üzerine alma. Söz verme.
  • Ahidnâme. Bir kimsenin üstünde olan iş veya şey.
  • Mes'uliyet hududu.
  • Ric'at ve taalluk dâiresi.
  • Becerme, yapma.
  • Mes'uliyet, sorumluluk.
  • Sorumluluk.
  • Sorumluluk, söz verme.
  • Sorumluluk. (Arapça)

ulema heyeti

  • Âlimler kurulu, topluluğu.

ülfet

  • Bir topluluğun din ve dünyâ düşüncelerinde inançlarında birbirlerine uygun olmaları. Dostluk, yakınlık kurmak, kaynaşmak.

ulviyet

  • Ulvilik, yücelik, yükseklik, ululuk.

um'ume

  • İnsan topluluğu.

ümmet

  • Topluluk, cemâat. Bir peygambere inanan tâbi olan insanlar. Bir dîne bağlı topluluğun tamâmı.
  • Bir peygambere inanan topluluk.
  • Bir Peygambere inanan insan topluluğu.

ümmet-i azime / ümmet-i azîme

  • Büyük millet, topluluk.

umran

  • İmar ile şenlendirilmiş olan. Bayındırlaşmak. Medenilik. Saâdet. Mutluluk.

unsur / عنصر

  • Eleman.madde. (Arapça)
  • Topluluk. (Arapça)

unv

  • Alçaklık.
  • Alçak gönüllülük, tevâzu etmek.

üşkuh

  • Ululuk, büyüklük, şan ü şeref. (Farsça)

üsre

  • Cemaat, topluluk.

va'va'

  • İnsan topluluğu.
  • Sesler.

vakahat

  • Arsızlık. Utanmazlık. Katı yüzlülük. Açıklık ve saçıklık.
  • Pek sağlam ve metin.

variş

  • Bir topluluk yemek yerken davetsiz olarak yemeğe katılan kimse.

vasıta-i saadet

  • Mutluluk vasıtası.

vebal

  • Günah, zarar, ziyan, şiddet, ağırlık, azap, doğru olmayan bir hareketin manevî sorumluluğu.

vecahet

  • Güzellik, güzel yüzlülük, gösterişlilik.
  • Haysiyet, şeref, onur, itibar.

vesika

  • Cemaat, topluluk.

vesile-i saadet

  • Mutluluk vesilesi.

vesile-i saadet-i dareyn / vesile-i saadet-i dâreyn

  • İki dünya mutluluğunun vesilesi.

veyl

  • Vay hâline, yazıklar olsun.
  • Bir kimse veya topluluğun işledikleri kötülükler sebebiyle karşılaşacakları azâbı, kötü hâlleri ve acınacak bir hâlde bulunduklarını ifâde eden bir söz.
  • Cehennem'de bir vâdinin adı.

vez'

  • (Çoğulu: Evzâ) Hapsetmek.
  • Engel olmak, men'etmek.
  • Islah etmek, yerli yerince etmek, düzeltmek.
  • Topluluk, cemaat.

vücub derecesinde

  • Zorunluluk derecinde.

vücub ve lüzum

  • Zorunluluk ve gereklilik.

vücub-u kat'i / vücub-u kat'î

  • Kesin zorunluluk; kesin ve şüphesiz farz oluş.

vücuh-u kesire / vücûh-u kesîre

  • Pek çok yönler; çok yönlülük.

vüzub

  • Lüzumluluk, icab etme, gereklilik.

yahudiler / yahûdîler

  • Ehl-i kitabdan birisi olan kavim, topluluk. Yâkûb aleyhisselâmın on iki oğlundan gelenler. Bunlara daha önce Benî İsrâil yâni İsrâiloğulları denildi.

ye'cüc ve me'cüc

  • Kur'ân-ı Kerimde bahsi geçen ve ortalığı fitne, fesat ve anarşiye boğacak olan kavimler, anarşist topluluk.

yekruy

  • İki yüzlülük yapmayan, riyasız. (Farsça)
  • Hâlis ve itimad edilir dost. (Farsça)

zadgeganlık / zâdgegânlık

  • Zâdgegânlık satmak: Soyluluk taslamak.

zarurat

  • Zorunluluklar, mecburiyetler.

zaruret / zarûret / ضرورت / ضَرُورَتْ

  • Zorunluluk.
  • Zorunluluk, gereklilik.
  • Zorunluluk.
  • Sıkıntı. (Arapça)
  • Yoksulluk. (Arapça)
  • Zorunluluk. (Arapça)
  • Zorunluluk.

zaruret derecesinde

  • Zorunluluk derecesinde.

zaruret-i kat'i / zaruret-i kat'î

  • Kat'î zorunluluk, kesin ihtiyaç.

zaruret-i kat'iye

  • Kesin zorunluluk ve mecburiyet.

zaruret-i zihniye

  • Zihnin zorunlulukları.

zaruriyet-i kat'iye

  • Kesin bir zorunluluk.

zaruriyyat / zarûriyyât / ضروریات

  • Zorunluluklar. (Arapça)

zera'

  • Vahşi sığırın buzağısı.
  • Tamâ, hırs, aç gözlülük.

zerk

  • Hile. Riya. İki yüzlülük.
  • Şırınga yapmak, iğne ile vücuda ilâç vermek.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR