LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Koymak ifadesini içeren 116 kelime bulundu...

nehy-i anil münker

  • Günahlardan ve kötülüklerden sakındırmak, alıkoymak.

ambalaj

  • Eşyayı taşınabilir bir hale koymak için sarma veya sandığa yerleştirme işi. (Fransızca)

amd

  • Niyet, kasıt, istek, arzu.
  • Direk koymak.

armatür

  • Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası.
  • Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.

arz etmek

  • Sunmak, ortaya koymak.

bid'at

  • Sonradan ortaya çıkan şey, ilk defâ benzersiz bir şey ortaya koymak.

cihad-ı manevi / cihad-ı manevî

  • İlim, fikir, istiğfar gibi manevi unsurlarla din düşmanlarına karşı koymak.

damga

  • Bir şeyin üzerine işaret veya alâmet koymak.
  • İşaret vurulan âlet. Mühür.

derc

  • İçine almak. Katmak.
  • Kitaba koymak.
  • Nakışlı kâğıt üzerine yazılan yazı.
  • Hattatın yazılmış kâğıt tomarı.

dermeyan / dermeyân / درميان

  • Ortada. (Farsça)
  • Dermeyân edilmek: Ortaya konulmak, ele alınmak. (Farsça)
  • Dermeyân etmek: Ortaya koymak, ele almak. (Farsça)

düruc

  • Dürmek.
  • Geçmek.
  • Koymak.

ecim

  • Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme.
  • Suyun necis olup bozulması.
  • Birini istemediği hâle koymak.

hakn

  • Sütü tuluma koyup toplamak ve sağıldıkça üzerine koymak.
  • Men etmek, engel olmak.

halfe

  • Yerine adam koymak.
  • Kılavuz.

hank

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek.
  • Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.

hazz

  • (Çoğulu: Huzuz) Deniz koyunu. (denizde olur)
  • "Vurmak" mânâsına masdar.
  • Duvar üstüne direk koymak.

heym

  • (Heyemân) Şaşkınlık.
  • Âşık olma, tutkun olma.
  • Yüzü yere koymak.

hicv

  • (Hiciv) Birini şiir ile zemmetmek, onu gülünç hale koymak. Bu şekilde yazılan şiir veya manzume.
  • Alay etmek.
  • Birini şiirle yermek, gülünç hale koymak, alay etmek.

hilaf

  • Ters, karşı, zıd. Karşı koymak. Muhalefet etmek.

hırs-ı muaraza / hırs-ı muâraza

  • Karşı koymak için aşırı istek.

hisbet

  • İyiliği emr edip kötülükten alıkoymak husûsunda, hükûmet adamlarının bizzat işe karışıp gerekeni yapmaları. İhtisâb da denir.

i'cam

  • Harflere, yazıya nokta koymak.
  • İsteğini açıklıkla bildiremeyip, maksadı belirsiz, muğlak söylemek.

i'tiyak

  • Alıkoymak, engel olmak, mani olmak.

ibda'

  • Cenab-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması ve icâdı.
  • Misli gelmemiş bir eser meydana koymak, icâd, ("İbda', ihdâs, ihtirâ, icâd, sun', halk, tekvin" kelimeleri birbirine yakın mânâdadırlar.)
  • Edb: Geçmişte benzeri olmayan şiiri söylemek.

ibraz

  • Göstermek. Meydana koymak.

ibtila'

  • Zorlukla yutmak.
  • Gelini gerdeğe koymak.

icmar

  • Bir araya toplamak.
  • Süratle yürümek.
  • Atın sıçrayarak yürümesi.
  • Bir şeyin umumi olması. Ateşe öd ağacı koymak.
  • Bir şeyi buhurlamak. Tahmini hesab yapmak.
  • Yeni ayın görünmesi.

icra etmek / icrâ etmek

  • Uygulamaya koymak.

ida'

  • Emanet bırakmak. Vedia koymak.
  • Huk: Kendi malının muhafazasını başkasına havale etme.

idgam

  • Gizlemek.
  • Bir şeyi bir yere koymak.
  • Tecvidde: Aynı cinsten olan harfleri birbirine katarak iki def'a okumak. Şeddeli okumak veya yazılmak.

idmac

  • Bir şeyi bir şeyin içine koymak.
  • Sıkıştırmak.

iglak

  • Karıştırmak. Kapamak. Muğlak yapmak. Anlaşılmaz hâle koymak.
  • Zorla iş yaptırmak.
  • Edb: Sözü karışık ve anlaşılmaz surette söyleme.

ihbat

  • Mahveylemek. Battal ve geçmez hale koymak.
  • Kuyunun suyu çoğalmak veya bitmek.
  • İşin karşılığını vermek.
  • Amelin sevabını giderip, hiçe indirmek.

ihdas

  • Yeniden bir şey yapmak. Ortaya koymak. Meydana koymak.

ihrac

  • Çıkarmak. Dışarı atmak. Fazla malı başka memlekete göndermek. İstifade için meydana koymak.

ihsar

  • (Hasr. dan) Birisini işinden alıkoymak.
  • Fık: Hac için ihrama girmiş bir zâtın, Arafat'ta durmakla ziyaret tavafından; ve umre için ihrama girmiş bir kimsenin de tavaftan men edilmesi. Böyle men edilen zâta "muhsar" denir.
  • Kısaltma, kısalma.
  • Sıkıştırma.

ıhtisar

  • Elini böğrüne koymak.
  • Muhtasar yapmak.

ıhtitat

  • Sakal bitmek. Yer tutmak.
  • Hatla işaret koymak.

ikame / ikâme / اقامه

  • Oturtmak. Mukim olmak. Yerleştirmek. İskân eylemek. Bulundurmak. Meydana koymak. Vücuda getirmek. Dâva açmak. Ayağa kaldırmak. Kıyam etmek.
  • Kaldırma. (Arapça)
  • Oturma. (Arapça)
  • Yerine koyma. (Arapça)
  • İkâme etmek: Yerine koymak. (Arapça)

ikame etmek

  • Yerine koymak.

ilka'

  • Koymak, bırakmak. Terk etmek. Öne atmak.

irae

  • Göstermek, göstererek öğretmek.
  • Göz önüne koymak.
  • Gösteriş.

irsal

  • (Resul. den) Göndermek, gönderilmek, yollamak.
  • Havale kılma.
  • Salıvermek. Kendi haline koymak.
  • Sürü sahibi olmak.
  • Elçi gönderme.

isbat

  • Doğruyu delil göstererek meydana koymak. Delil ve şâhitle bir fikrin sıhhatını göstermek. İtiraf, ikrar ve tasdik etmek.
  • Sabit ve muhkem kılmak.
  • Bâki ve pâyidar eylemek.
  • Delil. Bürhan. Şâhit.

isma

  • Yükseltmek.
  • İsim koymak.

istiğlalen

  • Gayrimenkulü rehine koymak suretiyle.

istihsan

  • Korunmak. Korumak, müdâfaa etmek, karşı koymak.
  • Sağlam bir yere kapanmak.

istinbat

  • Bir söz veya bir işten gizli bir mânâyı meydana koymak.
  • Müçtehid veya büyük bir âlimin gizli bir mânâyı içtihadı ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik neticesinde kaynaklarından güçlükle anlamak.

izabe

  • Eritmek, eritilmek. Su gibi akıcı hale koymak. Yumuşatmak. Islah etmek.

izlal

  • (Zıll. dan) Gölge yapmak. Gölge koymak. Gölgelendirmek.

ızraf

  • Zarflamak. Zarfa koymak.

kam'

  • Kahretmek. Zelil etmek.
  • Zabtetmek. Ezmek. Kırmak.
  • Hasta etmek.
  • Başına vurmak.
  • Bir sese kulak verip dinlemek.
  • Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak.
  • Huni.

kenduc

  • Yer altında giyecek eşya koymak için yapılan oda.

mekir

  • (Mekr) Hile. Aldatma. Oyun. Düzen. (Birisinin kötü veya iyi hâllerini öğrenmek veya kötülüğe sevketmek ya da gayesinden alıkoymak için yapılır.)

melh

  • Yemeğe tuz koymak.
  • Çocuk emzirmek.

men' / منع

  • Engel olma, alıkoyma. (Arapça)
  • Engel olunma, alıkonulma. (Arapça)
  • Yasaklama. (Arapça)
  • Yasaklanma. (Arapça)
  • Men' edilmek: Yasaklanmak. (Arapça)
  • Men' etmek: (Arapça)
  • Engel olmak, alıkoymak. (Arapça)
  • Yasaklamak. (Arapça)
    • (Arapça)

    meşaki

    • (Tekili: Mişkât) İçerisine lâmba, kandil gibi şeyler koymak üzere duvarda yapılan küçük hücreler, oyuklar.

    meşş

    • Elini bez ile silmek.
    • Bir şeyi aldıktan sonra yine almak.
    • Davarın sütünü sağıp bazısını koymak.

    mevt-i ahmer

    • Kızıl ölüm. Kanlı ölüm. Öldürülmek.
    • Tas: Nefse karşı koymak.

    muaraza-i bis-süyuf

    • Kılınçla, kuvvetle, silâhla mücadele etmek. Silâhla karşı koymak.

    mübareze etmek

    • Karşı koymak, çarpışmak.

    mücadele / mücâdele

    • Karşısındakinin câhilliğini veya haksızlığını ortaya koymak ve kendisinin akıl, fazîlet ve şeref bakımından üstün olduğunu isbât etmek için iki kişinin bir şey üzerinde tartışması.

    mukabele-i bissüyuf

    • Silâha, kılınca sarılmak suretiyle karşı koymak.

    mukavemet / مقاومت

    • Karşı durmak, dayanmak. Karşı koymak. Muhalefetle kıyam etmek.
    • Karşı koyma, direnme. (Arapça)
    • Mukavemet etmek: Karşı koymak, direnmek. (Arapça)

    mukavemet etmek

    • Dayanmak, karşı koymak.

    müsadere / مصادره

    • Mal varlığına el koyma. (Arapça)
    • Müsadere edilmek: Mal varlığına el konulmak. (Arapça)
    • Müsadere etmek: Mal varlığına el koymak. (Arapça)

    musaraa etmek

    • Mücadele vermek, karşı koymak.

    mutlak adalet / mutlak adâlet

    • Bir şeyi yerli yerine koymak. Kendi mülkünde olanı kullanmak.

    na'naa

    • Irak etmek, uzaklaştırmak.
    • Hızlı konuşmak, tez tez söylemek.
    • Katı deprenmek.
    • Yemeğe nane koymak.

    nahr

    • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
    • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
    • Boyun. Boğaz çukuru.
    • Sadır.
    • Gündüzün evveli.
    • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.

    nazd

    • Her şeyi yerli yerine koymak.

    nehr

    • Boğazlamak, kesmek.
    • Namazda sağ elini sol eli üzerine koymak.
    • Sadr, göğüs.

    nih

    • (Nihâden: "Koymak" mastarından emir kökü) Koy. (Farsça)
    • Memleket, şehir, belde. (Farsça)

    nüşk

    • Buruna birşey koymak.
    • Koklamak.

    reff

    • Elbise koymak için duvara çıkıntı yapmak veya duvara tahta çakmak. Raf.

    rehn

    • Bir sebebden dolayı bir şeyi habsetmek, alıkoymak; ödenecek mal karşılığında bir malı, alacaklıda veya başka emin bir kimse elinde emânet bırakmak. İpotek etmek.

    sabr

    • Acıya ve zorluğa katlanmak.
    • Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması.
    • Muharebede şecaat gösterme.
    • Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak.
    • Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.

    sed çekmek

    • Engel koymak.

    selak

    • (Çoğulu: Selekân) Yüksek, düz yer. Deve yanırının onulmuş ve yeri ağarmış olan izi.
    • Çuval kulpunun birisini birisine koymak.

    semüvv

    • Ad koymak, isim vermek.

    senn

    • Zırh çıkarmak.
    • Halinden döndürmek.
    • Koymak.
    • Keskinleştirmek.
    • Tasvir etmek.
    • Dökmek.

    ta'dil

    • (Adl. den) Aslına zarar vermeden değiştirmek. Tebdil etmek.
    • Hafifletmek.
    • Doğrulaştırmak. Vasat hale koymak.

    ta'diye

    • Tecavüz ettirmek, geçirmek. Bir eylemi müteaddi hali koymak. (Gramer terimi)
    • Tecavüz ettirmek, geçirmek.
    • Gr: Bir fiili müteaddi hâle koymak. Meselâ: "Gülmek. den: Güldürmek. Ölmek. den: Öldürmek" gibi.

    ta'sib

    • İhata edip kaplamak, içine almak.
    • Bir kimsenin başına taç koymak.
    • Açlıktan dolayı karnını bağlamak.

    ta'vik

    • İlerlemesine mâni olmak. Geciktirmek.
    • İşinden alıkoymak.

    tadbib

    • Semiz etmek, beslemek.
    • Geri koymak.

    tahassur

    • Eli böğüre koymak.

    tahasür

    • Birbirinin beline elini sokup yürümek.
    • Eli böğürüne koymak.

    tahavüz

    • Birbirini cenkten men'etmek. Dövüşten alıkoymak.

    tahcir

    • Bir yere taş koymak, taş yığmak.
    • Fık: Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına taştan sınır yapmak.
    • Hayvanı dağlayıp nişanlamak.

    tanzim

    • (Nazım. dan) Sıraya koymak. Sıralamak. Dizmek.
    • Düzenlemek. Tertiblemek.
    • Islah etmek.
    • Manzum veya mensur olarak yazmak.

    tasrif

    • İstediği şekilde idare etmek. Maslahatta tasarrufa izin vererek mutasarrıf kılmak.
    • Bir şeyi bozup değiştirerek türlü şekillere koymak, evirip çevirmek.
    • Gr: Bir kelimenin veya fiilin çeşitli zamanlara göre sıra ile söylenişi. Sarf kaidesi üzere kelimenin şeklini başka kelimele

    tasvig

    • (Çoğulu: Tasvigat) (Siga. dan) Kalıp şekline koymak. Eritip kalıba dökme.
    • Batırmak.
    • Kuyumculuk yapmak.

    te'sif

    • Sacayak üstüne çömlek koymak.

    te'sis

    • Kurma, temelleştirme, esaslar koyma.
    • Esas koymakla sâbit, sağlam ve kararlı kılmak.

    tedric

    • Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak.
    • Sıkıştırmak suretiyle çok güçsüz hâle koymak.
    • Edb: İfadenin derece derece yükselmesi veya alçalması.

    tefciye

    • Yemeğin içine nohut, buğday, pirinç, maydanoz ve bunlara benzer şeyler koymak. (Bu konulan şeylere "ebazir" derler.)

    tefdim

    • İbrik ağzına süzgeç koymak.

    tefvik

    • Tar: Okçulukta, yayın sol el ile yukarıya kaldırılması.
    • Okun gezini yayın kirişine koymak.

    temyiz

    • Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak.
    • Yargıtay.
    • Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: "İşrune dirhemen" (yirmi dirhem) ve "Retle zeyten" (Bir retl zeytin yağı) tâbirlerinde "dirhemen" ve "zeyten" gibi.
    • <

    tenkir

    • Tanınmayacak bir hale koymak.
    • Gr: Bir ismi harf-i tarifsiz kullanarak belirsiz yapmak. Gayr-i muayyen veya gayr-i mahdut kılmak.

    tenkis

    • Divite mürekkep koymak.

    tenkit

    • Noktalamak. Yazıda nokta, virgül gibi işaretler koymak.

    tensik

    • Nizam üzere dizmek. Nizâma koymak.
    • Edb: Bir ibârede zikredilecek birkaç şeyi sırasıyla irad eylemek. Sıra tertibi ile mânâ yükselirse tensik-i irtifâî, alçalırsa tensik-i inhitatî denir.

    tenyir

    • Beze ve kumaşa işaret koymak.

    terkim

    • Rakamlamak, rakam koymak.
    • Nişan eylemek.
    • Yazma.
    • Yarma.

    tertib

    • (Çoğulu: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak.
    • Tedarik edip hazır ve müheyya kılmak.
    • Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak.
    • Mertebelere göre davranmak.
    • Hile ile aldatma.

    terziz

    • Kâğıda nişan ve alâmet etmek, işaret koymak.

    teşhis / teşhîs / تشخيص

    • Ayırt etme. (Arapça)
    • Kişilik kazandırma. (Arapça)
    • Tanı. (Arapça)
    • Teşhîs edilmek: (Arapça)
    • Ayırt edilmek. (Arapça)
    • Tanı konulmak. (Arapça)
    • Teşhîs etmek: (Arapça)
    • Ayırt etmek. (Arapça)
    • Tanı koymak. (Arapça)

    tevsik

    • Vesikalandırmak. Vesikalamak. Sağlamlaştırmak. Yazılı hale koymak.
    • Bir kimse hakkında -bu emindir, mutemeddir- demek.

    tevzin

    • Tartmak. Ölçülü hâle koymak.
    • Zihinde düşünüp kararlı hâle koymak.

    tulatıle

    • (Talâtıla) (Çoğulu: Talâtıl) Hayvanları içeri koymak. Bel ağrısı.
    • Zahmet.

    vakf

    • Bir kimseyi veya bir şeyi alıkoymak, durdurmak. Kımıldatmamak.
    • Hareketten fariğ olmak, imsak etmek. Hapsetmek. Aslâ satılmamak, başka şeye tebdil olunmamak şartı ile bir mülkü Allah yoluna vermek. Menfaatı hayır nevilerinden birisine âit olmak üzere bir mülkü ilelebed vermek.

    vaz' / وضع

    • Koyma, konulma. (Arapça)
    • Bırakma. (Arapça)
    • Atama. (Arapça)
    • Durum, konum. (Arapça)
    • Vaz' etmek: Koymak. (Arapça)

    vaz' etmek

    • Koymak, yerleştirmek.

    vaz'-ı yed / وضع ید

    • El koymak, sahib çıkmak, tasarruf etmek.
    • El koyma.
    • Vaz'-ı yed edilmek: El konulmak.
    • Vaz'-ı yed etmek: El koymak.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR