LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Konuşma ifadesini içeren 234 kelime bulundu...

a'cemi / a'cemî

  • Aceme mensub.
  • Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz.
  • Beceriksiz.

acem

  • İranlı. Yabancı.
  • Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar.
  • Çekirdek.

adab / âdâb

  • (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar,

afaki / âfâkî / آفاقى

  • Nesnel. (Arapça)
  • Şuradan buradan konuşma. (Arapça)

akd-i meclis

  • Konuşmak için toplanma, meclis kurma.

akval / akvâl

  • Sözler, konuşmalar.

arabe / arâbe

  • (Çoğulu: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba.
  • Açık saçık konuşma.

arube

  • Fasih, hatasız arabca konuşmak. Bu kelimenin mastarları: Araben, arâbeten, uruben, urubiyyeten diye de okunur.
  • Cuma günü.

av'ave

  • Havlama, köpeğin havlaması.
  • Mc: Hezeyan, saçma sapan konuşma.

bazar

  • Alış-veriş. Ahz ü itâ. (Farsça)
  • Alış-veriş yeri. Pazar. Üstü açık yer ki, hergün veya belirli günlerde herkes satacağını oraya çıkarıp pazarlıkla veya açık artırmayla satar. (Farsça)
  • Fiat kararlaştırılıp alış-verişte uyuşmak için yapılan konuşma veya çekişme, pazarlık. (Farsça)

belagat

  • İyi konuşma, sözle inandırma yeteneği ve sanatı, uzdillik.

beyan / beyân

  • Açık olmak, açıklamak, bildirmek. Konuşma, yazma, anlama, anlatma, ifâde etme.

beza

  • Konuşmada açık saçıklık.
  • Hayasızlık, utanmazlık.

bezer

  • Gevezelik, boşboğazlık, çok konuşmaklık.

cedel

  • Konuşmada kavga etme. Niza. Hakkı bulmak için olmayıp, galib görünmek için çekişme. (Diyalektik)
  • Man: Meşhur veya müsellem mukaddemelerden terekküb eden kıyastır.

cencene

  • Sözü burun içinden söylemek, genizden konuşmak.

cidal

  • Sözle mücadele. Ateşli konuşma. Niza.
  • Muharebe. Cenk. Kavga.

dil

  • t. Lisan, zeban.
  • Ağızdaki tat alma duygusu ve konuşma uzvu.
  • İnsanların konuştukları lehçelerin her birisi. Lügat.
  • Muhtelif âlât ve edevâtın uzunca ve yassı, ekseriya oynak kısımları.
  • Coğ: Denizin içine uzanmış üstü düz mumluk, uzunca kara parçası.
  • Mc:

ebhem

  • Söz söylemeye muktedir olmayan. Konuşmaya iktidarı bulunmayan adam.

edebiyat

  • Güzel ve etkili biçimde konuşma ve yazma sanatı.

edebiyat yapmak

  • Mc: Güzel ve uzun uzun sözlerle mevzu dışına çıkarak konuşmak.

erba'in / erba'în

  • Kırk günlük riyâzet. Maddî bağları azaltıp, mânevî tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usûllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibâdet etmek. Buna çile de denir.

ezeli nutuk / ezelî nutuk

  • Allah'ın ezelî konuşması.

ezra

  • Çok konuşma.
  • Çok yeme.
  • Sözü düzgün ve pek fasih olan kimse.

fasahat / fasâhat

  • Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.
  • Güzel ve açık konuşma, uzdillilik, iyi söz söyleme kabiliyeti.

fasık-ı mütecahir / fâsık-ı mütecâhir

  • Açıktan açığa kimseden sıkılmadan günah işleyen. İşlediği günah ile övünen günahkâr kimse. (Böylelerin aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz.)

fenn-i beyan

  • Konuşma ve üslup san'atı.

fesahat / fesâhat

  • Açık ve düzgün konuşma.

gıybet / غِيْبَتْ

  • Arkadan çekiştirmek. Hazır olmayan birisinin aleyhine konuşmak. Birisinin gıyabında hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemek.
  • Arkadan çekiştirmek; hazır olmayan birisinin aleyhinde hoşlanmayacağı şekilde konuşmak.
  • Orada bulunmayan biri hakkında onun hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyip ileri geri konuşma.
  • Birinin ardından hoşlanmayacağı şekilde konuşma, çekiştirme, dedikodu.

hamhama

  • Hımhımlık, sözü genizden söyleyerek konuşma.

hana

  • Yaramaz ve boş sözler konuşmak.

harun-u fesahat / hârûn-u fesâhat

  • Hz. Hârun'un (a.s.) çok güzel ve açık konuşması.

hasb-i hal

  • Halleşme. Görüşüp konuşma.

hasbihal / hasbihâl

  • Görüşüp konuşma.

hasr-ı kelami / hasr-ı kelâmî

  • Konuşmanın yalnız belli şeyler üzerinde yoğunlaştırılması.

hatb

  • (Çoğulu: Hatub) Mühim iş.
  • İstemek.
  • Konuşmak.
  • Nidâ.

hatib / hatîb

  • Konuşmacı, hatip.

hatip

  • Hitap eden, konuşan, konuşmacı.

havarık-ı hissiye / havârık-ı hissiye

  • Duyularla, hislerle idrak olunan veya duyulara hitap eden mu'cizeler, olağanüstü şeyler; ağacın konuşması, parmaklardan suyun akması gibi.

hazine-i ezeliye-i kelam-ı ilahi / hazine-i ezeliye-i kelâm-ı ilâhî

  • İlâhî konuşma sıfatının başlangıcı ve sonu olmayan hazinesi.

hert

  • Dokunaklı söyleme, iğneleyici bir şekilde konuşma.
  • Yırtma.
  • Dürtme.

herzehayi / herzehayî

  • Mânâsız konuşma, saçmasapan söyleme. (Farsça)

hezeliyat

  • (Tekili: Hezl) Ciddi olmayan sözler. Saçma sapan konuşmalar. Deli saçması.

hezeyan

  • Kötü sözler. Soğuk şakalar.
  • Sayıklama. Saçma sapan konuşma.

hezeyanat

  • (Tekili: Hezeyan) Sayıklamalar.
  • Saçma sapan ve mânâsız konuşmalar.

hezl

  • Ciddi olmayan söz. Saçma, uydurma, yalan konuşmak.
  • Edb: Meşhur bir manzumeye lâtife tarzından nazım yapmak. Bu tarzda yapılan nazım.

hitab / hitâb / خطاب

  • Söz söyleme. Topluluğa veya birisine karşı konuşma.
  • Konuşma, seslenme.
  • Hitap, konuşma.
  • Konuşma, hitap etme. (Arapça)
  • Hitâb etmek: Muhatap alıp konuşmak. (Arapça)

hitab-ı umumi

  • Umumi konuşma, seslenme.

hitabat / hitâbât

  • Konuşmalar.

hitabat-ı ezeliye-i sübhaniye / hitâbât-ı ezeliye-i sübhâniye

  • Kusur ve aczden yüce olan Allah'ın ezelî konuşmaları.

hitabat-ı sübhaniye / hitâbât-ı sübhâniye

  • Her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Allah'ın kendine has hitap ve konuşmaları.

hitabe / hitâbe / خطابه

  • Konuşma.
  • Dinleyicilere bilgi vermek ve yol göstermek için yapılan konuşma.
  • Konuşma.
  • Konuşma. (Arapça)

hitaben / hitâben

  • Konuşmakla.

hitabet / hitâbet

  • Cemaate, topluluğa veya birisine karşı söz söylemek. Güzel ve faideli söz konuşmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'atı. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek.
  • Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kıyas.
  • Konuşma, nutuk.

hitabiyat

  • Hitabet (etkileyici konuşma) ile ilgili sözler.

hitap

  • Konuşma, nida, sesleniş.
  • Konuşma.

hitap etme

  • Konuşma.

hoşgu / hoşgû

  • Hoş konuşan, tatlı dilli. Konuşmaları kırıcı olmayan. (Farsça)

hoşsohbet

  • Konuşması tatlı, sohbeti güzel. (Farsça)

hükkam-ı fesahat / hükkâm-ı fesahat

  • Güzel, akıcı ve etkili konuşmada üstün ve otoriter olanlar.

hüsn-ü kelam / hüsn-ü kelâm / حُسْنُ كَلَامْ

  • Güzel konuşma (sıfatı).

hutbe

  • Hitâbe, nutuk, konuşma, vâz. Cumâ namazlarından evvel, bayram namazlarından sonra hatîbin (imâmın) minber denilen yüksekçe yerde cemâate karşı okuduğu Allahü teâlâya hamd, Resûlullah'a salât ve selâm ve mü'minlere nasihat ve duâdan ibâret bir ibâdet.
  • Dinî konuşma.

huteba / hutebâ

  • Konuşmacılar.

huzakiyy

  • Lisanı fasih, konuşması açık olan kimse.
  • Eşek sıpası.

i'rab / i'râb

  • Düzgün konuşmak ve hakikatı açıklamak.
  • Gr: Kelime ve fiillerin sonunda bulunan harf veya harekelerin değişmesi ve bu değişikliği ve sebeblerini öğreten ilim.
  • Düzgün konuşma ve hakikatı belirtme.
  • Arapça kelimelerin sonundaki harf veya harekenin değişmesi.

ifade

  • Konuşma, hakikatleri dile getirme.

ifasa

  • Yumuşak söylemek.
  • Aşikâre söylemek. Açık açık konuşmak.

ifsah

  • Fesahatla konuşmak. Açık ve düzgün söz söylemek.

iğlak / iğlâk / اغلاق

  • Üstü kapalı konuşma. (Arapça)

iğnelemek

  • t. İğne ile delmek.
  • Kalıbını almak için kenarlarını iğne ile delerek işaretlemek.
  • Mc: Sözle hırpalamak. Dokunaklı konuşmak.

ihfaf

  • Hafifletmek. Birinin şerefine dokunacak şekilde konuşmak.

iktirah / iktirâh / اقتراه

  • İçinden gelerek konuşma. (Arapça)

inbac

  • Münasebetsiz ve lüzumsuz konuşma.

intak

  • Edb: Söylemeğe kabiliyeti olmayanı söyletmek. Onun nâmına konuşmak. Nutka getirmek, söyletilmek. Dile getirmek.

irtibak

  • Çamura batma.
  • Dolanbaçlı konuşma.
  • Karışma.
  • Bir işi aksi veya ters gitme.

irticalen

  • Hazırlıksız olarak, düşünmeden ezbere içinden geldiği gibi konuşmak.

irticali / irticâlî

  • Hazırlıksız konuşma.
  • Sözlü konuşma.

istidad-ı insani / istidad-ı insanî

  • İnsanın yaratılışında var olan bütün özellikleri, konuşma, sevme gibi.

ıstıhab

  • Saklama, gizleme.
  • Dostluk kurma.
  • Konuşma, musâhabe etme.

istihare / istihâre

  • Hayır istemek.
  • Bir işin hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp iki rek'at namaz kıldıktan sonra bu husustaki duâyı okuyarak o işle ilgili rüyâ görmek üzere hiç konuşmadan uykuya yatmak.
  • Her gün evden çıkmadan iki rek'at namaz kılıp Allahü teâlâdan o günün ve işinin

istintak / istintâk / اِستِنْطَاقْ

  • Konuşmasını isteme, sorgulama.

iştirak-ı lisan

  • Lisan ortaklığı. Aynı dili konuşma keyfiyeti.

istişare / istişâre

  • Danışma, konuşma.

ıtlak-ı lisan

  • Ağzına geleni söylemek. Çok serbest ve kolay konuşmak.

kal

  • Konuşma.
  • Söz, konuşma.

kali / kalî

  • Konuşmakla.

kasr-ül kelam / kasr-ül kelâm

  • Sözü az etmek. Kısa konuşmak.

kat-ı mükaleme / kat-ı mükâleme

  • Konuşmayı kesme, küsme.

kelam / kelâm / كَلَامْ

  • Konuşma (sıfatı).

kelam-ı nefsi / kelâm-ı nefsî

  • İçten kendi kendine konuşma. Cenab-ı Hakk'ın harf, ses ve söz olmaksızın zatî kelamı.
  • Cenab-ı Hakk'ın lâfz, harf ve ses olmayan zâtî kelâmı. İçten konuşma.

kelamen / kelâmen

  • Söz ve konuşma ile.

kemal-i belagat / kemâl-i belâgat

  • Hal neyi gerektiriyorsa tam ona göre, mükemmel bir şekilde konuşma.

ketum

  • Sır saklayan. Herkese her şeyi konuşmayıp sırrını belli etmiyen.
  • Her şeyi gizleyen.

kinaye

  • Dolayısı ile dokunaklı söz. Maksadı dolayısı ile anlatan söz. Üstü örtülü dokunaklı söz. Açıktan olmayıp hakiki mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.

kıymet-i natıkıyet / kıymet-i nâtıkıyet

  • Konuşma ve düşünme özelliğinin taşıdığı değer.

klüp

  • ing. Eğlenerek boş olarak vakit geçirmek yahut okumak, konuşmak üzere üyelere mahsus toplantı veya eğlence yeri.

konferans

  • Dinleyicilere herhangi bir mevzu hakkında bilgi vermek gayesiyle yapılan konuşma. (Fransızca)

kunut

  • Yatsı veya sabah namazlarında ayakta okunan duâ. İbadet. Duâ. Taat. Şükür eylemek.
  • Namazda dünya kelâmından imsak eylemek, yani kendini tutup konuşmamak.

kuvve-i natıka / kuvve-i nâtıka

  • Konuşma, güzel ifade etmek kudreti.

kuvve-i şeheviye

  • Cinsi istek kudreti. Yemek, içmek, konuşmak, uyumak gibi kabiliyetler.

laf

  • Konuşma, tekellüm. (Farsça)
  • Söz, lâkırdı. (Farsça)

laha

  • Boş ve faydasız sözler konuşmak.
  • Ekmeği ıslatıp yemek.
  • Gıda.
  • Aldatıp kandırmak.
  • Karnın sarkık ve sülpük olması.

lebbeste

  • (Leb-beste) Ağzı bağlı. Susan, konuşmayan. (Farsça)

lede-l-müzakere

  • Müzakere anında, konuşma sırasında.

lehce

  • Bir beldenin konuşma şekli, dil. Konuşma tarzı.
  • Bir beldenin konuşma tarzı.

lesen

  • Fesâhat. Düzgün, güzel ve akıcı konuşma.

lisan

  • Dil. Konuşma dili. Lehçe.

lisan-ı hal ve kàl

  • Beden ve konuşma dili.

lisan-ı hal ve kal / lisan-ı hâl ve kal

  • Beden ve konuşma dili.

lisan-ı kal

  • Söz ile anlatılan mâna. Konuşma dili.

malaya'niyyat / mâlâya'niyyât

  • Faydasız boş sözler, boş konuşmalar, faydasızlık.

mantık

  • Konuşma, düşünce, söz.
  • Doğru muhâkeme ve doğru düşünmeyi öğreten ilim.

mecaz

  • Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak.
  • (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol.
  • Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi.

meclis-i ülfet

  • Konuşma meclisi.

medar-ı gıybet / medâr-ı gıybet

  • Başkalarının arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşmaya, çekiştirmeye sebep olan.

meyelan-ı gıybet / meyelân-ı gıybet

  • Gıybete meyletme, başkalarının ardından konuşma eğilimi.

mübahasat

  • (Tekili: Mübâhese) Mübâheseler. Bir şeye dâir iki veya daha fazla kimsenin kendi aralarında yaptıkları konuşmalar.
  • Bahse girişmeler. İddiâlı ve karşılıklı konuşmalar.

mubahase / mubâhase

  • Konuşma.

mübahase / mübâhase / مُبَاحَثَه

  • Karşılıklı konuşma, fikir belirtme, sohbet.
  • Karşılıklı konuşma.

mübahesat / mübâhesât

  • Söz etmeler, konuşmalar.

mübahesat ve münakaşat-ı ilmiye

  • İlmî tartışma ve konuşmalar.

mübahese / mübâhese

  • Karşılıklı konuşma, bahse giriş.
  • Bir şeye dair iki veya daha çok kimse arasında olan konuşma. Bir şeyin bahsini etmek. Musahabe.
  • Söz etme, konuşma.

müdavele

  • Elden ele gezdirme. Alıp verme, devretme.
  • Fikir verme, konuşma.
  • Çevirme, döndürme.
  • Alıp verme, konuşma.

müdavele-i efkar / müdavele-i efkâr

  • Birbirinin fikirlerinden istifade ile karşılıklı konuşmak ve fikir alış-verişi yapmak. (Müdavele-i efkârdan bârika-i hakikat çıkar. N.Kemal)

muhaberat

  • Haberleşmeler, konuşmalar.

muhadese

  • (Hadis. den) Konuşma. Birbirine hikâye söyleme.

muhatab ittihaz etmek

  • Karşısındakilerini dinleyen.
  • Dinleyici kabul edip, sözünü dinliyor bilmek.
  • Konuşmaya lâyık görmek.

muhatabat

  • (Tekili: Muhâtaba) Konuşmalar.

muhaverat / muhaverât / muhâverât

  • (Tekili: Muhavere) Konuşmalar. Muhâvereler. Karşılıklı görüşüp konuşmalar.
  • Karşılıklı konuşmalar.
  • Konuşmalar.

muhaverat-ı ehl-i islam / muhaverât-ı ehl-i islâm

  • Müslümanların fikir, görüş alış-verişleri, birbiriyle konuşmaları.

muhavere / muhâvere / محاوره / مُحَاوَرَه

  • Karşılıklı konuşma.
  • (Çoğulu: Muhaverat) Konuşma. Görüşerek konuşma.
  • Konuşma.
  • Konuşma.
  • Konuşma. (Arapça)
  • Karşılıklı konuşma.

mukabele-i bilhuruf

  • Söz ile konuşmak ve hakikatı müdafaa etmek suretiyle karşı çıkıp mukabele etmek.

mükalemat / mükâlemat

  • (Tekili: Mükâleme) (Kelâm.dan) Mükâlemeler, konuşmalar.

mukaleme / mukâleme

  • Konuşma.

mükaleme / mükâleme / مكالمه / مُكَالَمَه

  • Konuşma, müzakere, muhavere.
  • Karşılıklı konuşma.
  • Karşılıklı konuşma. Anlaşma. Müzakere. Muhavere. Söyleşme.
  • Konuşma.
  • Konuşma. (Arapça)
  • Karşılıklı konuşma.

mükaleme-i ezeliye / mükâleme-i ezeliye

  • Ezeli konuşma, söyleşme.

mükaleme-i kalbi / mükâleme-i kalbî

  • Kalpten konuşma.

mükaleme-i kudsiye / mükâleme-i kudsiye

  • Karşılıklı kutsal konuşma.

mükaleme-i rabbaniye / mükâleme-i rabbâniye

  • Rab olan Allah'ın Zâtına has konuşması.

mükaleme-i ulviye / mükâleme-i ulviye

  • Yüce konuşma.

mülakat / mülâkat

  • Kavuşma, konuşma.

mumatala

  • Sohbet eder gibi karşılıklı konuşma.

münademet

  • (Nedm. den) Nedimlik etme. Bir arada bulunup konuşma.

münazara / münâzara

  • Karşılıklı konuşmak. İlmî ve kaideye uygun olarak yapılan münakaşa. Mübahese.
  • Doğruyu ortaya çıkarmak maksâdı ile karşılıklı olarak yapılan ilmî konuşma. Bir mes'eleyi belli kâideler dâhilinde karşılıklı inceleme, bir mes'ele hakkında yapılan karşılıklı konuşma.

murafaa

  • Karşılıklı hak iddia ederek konuşmak.
  • Bir dâvâ için birisini hâkim huzuruna celb ettirmek. Yüzleşerek muhakeme olunmak.

müratane

  • Acem dilini konuşmak.

müşafehat

  • (Tekili: Müşafehe) (Şefe. den) Konuşmalar, dudak dudağa yakından konuşmalar.

müşafehe

  • Yakından karşılıklı konuşmak, karşı karşıya konuşmak.

musahabe / musâhabe / مصاحبه

  • Karşılıklı sohbet etme, konuşma.
  • Konuşma, sohbet etme. (Arapça)

müşavere / müşâvere

  • Bir iş hususunda iki veya daha fazla kimseler arasındaki konuşma ve danışma. İstişare etme. (Bir kavim müşaverede bulundu mu rüşd ü salâha nâil olur. Hadis meâli)
  • Danışma, bir iş üzerinde konuşma.
  • Danışma, konuşma.
  • Aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören kimseler ile bir konu üzerinde konuşma, görüşme, danışma, meşveret etme, görüşüne baş vurma.

mütekellim-i ezeli / mütekellim-i ezelî

  • Ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve konuşması, hiçbir varlığın konuşmasına benzemeyen Allah.

mütekellimane / mütekellimâne

  • Konuşur gibi, konuşmak suretiyle. (Farsça)

müzakere / müzâkere

  • Bir iş hakkında konuşmak, bir iş için önceden danışıp görüşmek.
  • Talebenin derse çalışması.
  • Bir konuyu anlamak için karşılıklı konuşma, ders çalışma.

na'naa

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Hızlı konuşmak, tez tez söylemek.
  • Katı deprenmek.
  • Yemeğe nane koymak.

nadi

  • Nidâ eden, haykıran, çağıran.
  • Halkın, meşveret gibi, birşey konuşmak üzere bir yere toplanmaları. Nitekim İslâmdan evvel Mekke'de Kureyş'in toplandığı meclis binasına "Darünnedve" denilirdi. Nâdi; orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki; bezm, meclis, mahfil, kongre tâbirleri g

natıka / nâtıka / ناطقه

  • Konuşma gücü. (Arapça)

natıkıyet

  • Konuşma ve söz söyleme özelliği.

natıkıyyet

  • Konuşmaklık, söz söylemeklik.

natnata

  • Çok söylemek, çok konuşmak.
  • Çekmek.

nedve

  • Yaşlık, nemlilik.
  • Meşveret etmek. Bir işi hakkında görüşmek.
  • Konuşmak.
  • Konuşma, bir iş hakkında konuşma, istişare.

nesr

  • Hamele-i Arş'tan olan bir melek.
  • Akbaba, kartal.
  • Nuh kavminin putlarından birisinin ismi.
  • Yarayı deşmek.
  • Kuşun, eti didiklemesi.
  • Birinin aleyhinde konuşmak.
  • Güneyde bir parlak yıldız. Buna Nesr-ül vâki' denir. Batıdaki yıldıza ise: Nesr-üt-Tair

nükteguyi / nükteguyî

  • Nükteli konuşma. Nükteli söz söyleme. (Farsça)

nutk / نطق

  • (Nutuk) Söyleyiş, söyleme kabiliyeti, konuşma, hitabet.
  • Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri.
  • Konuşma.
  • Konuşma.
  • Nutuk, söylev. (Arapça)
  • Konuşma. (Arapça)

nutk-u beliğ-i bitarafane / nutk-u beliğ-i bîtarafane

  • Tarafsız (objektif) şekilde, hâl ve seviyeye uygun olan nutuk, konuşma.

nutk-u beşeri / nutk-u beşerî / نُطْقُ بَشَر۪ي

  • İnsan konuşması.
  • İnsanın konuşması.

nutuk / نُطُقْ

  • Konuşma.
  • Konuşma.

nutukhan / nutukhân

  • Konuşmacı.

papağan

  • İtl. İnsan konuşmasını taklid edebilen bir kuş.

propaganda

  • Bir fikri veya malı herkese bildirmek veya kabulü için yapılan ilân. Çok kıymetli olduğu veya olmadığı hâlde bir şeyin kıymetini arttırmak maksadiyle yapılan konuşma veya ilânat. (Fransızca)

ratanet

  • Arapçanın hâricindeki bir dille konuşma.

recmetmek

  • Taşlamak, taşlamak suretiyle öldürmek.
  • Mc: Aleyhte konuşmak.

redd

  • Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek.
  • Bir şeyin karşılığını icra etmek.
  • Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir.
  • Cerhetmek.
  • Kötü ve fena şey.

remz / رمز

  • Sembol, işaret. (Arapça)
  • İmalı konuşma. (Arapça)

rıtane

  • Arap lisanından başka dille konuşmak.

sagsag

  • Galat kelâm konuşmak.

şairane / şairâne

  • Şairce. şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey. (Farsça)

şakk-ı şefe

  • Ağzını açıp konuşma.
  • Dudağını açıp konuşmak.

saksaka

  • Sığırcık kuşunun ötmesi.
  • Çok söylemek, çok konuşmak.
  • Serçenin terslemesi.

sehb

  • Sahra, çöl. Düz yer.
  • Çok söylemek, çok konuşmak.

selika / selîka / سليقه

  • Güzel konuşma ve yazma yeteneği. (Arapça)

serbesti-i kelam / serbesti-i kelâm

  • Konuşma, ifade özgürlüğü.

serdetmek

  • Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak.

şerh

  • Açma, genişletme.
  • Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme.
  • Bir şeyi dilim dilim kesme.
  • Bollaştırma.
  • Bir müşkil ve mübhem makaleyi açıklama, keşif ve izhar etme.
  • Açıklanmış yazı, risale.

şifahen

  • Sözle, ağızdan. Konuşmak suretiyle.

şifahi / şifahî

  • Sözle, görüşerek konuşma.

sıfat-ı kelam / sıfat-ı kelâm

  • Konuşma sıfatı.

siga-i hitap

  • Karşılıklı konuşma kipi.

sirar

  • (Çoğulu: Esirre) Sürur, sevinç.
  • Sırayla konuşmak.
  • Ay sonu.

şivar

  • Meşveret etmek, konuşmak, istişâre etmek, danışmak.

sohbet / صحبت

  • Tatlı tatlı konuşma.
  • Berâberlik. İnsanın derece bakımından kendinin üstünde veya altında yahut akranı ile bir araya gelip, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin beğendiği, hoşnud olduğu şeyleri konuşması.
  • Konuşma, sevdiği kimselerle yapılan toplantı.
  • Birlikte oturup tatlı tatlı hakikat üzerine konuşmak.
  • Konuşma. (Arapça)

spiker

  • ing. Konuşmacı. Radyo programlarını takdim eden, haber bültenlerini okuyan kişi.

sühan-senc

  • (Çoğulu: Sühansencân) Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan. (Farsça)

sükut / sükût

  • Susma. Konuşmama.
  • Susma, konuşmama, sessizlik.

şura / şûra

  • Müzakere, konuşma yeri, meclis, divan.
  • Konuşma yeri, istişare meclisi. Büyüklerin istişare için toplanma yeri.
  • Meşveret için toplantı.
  • Meşveret etme.
  • Danışıp konuşmak için toplanılan yer.

ta'rizat / ta'rizât

  • (Tekili: Ta'riz) Dokunaklı konuşmalar, sözle dokundurmalar, taş atmalar.

tabu

  • Uğursuz, hakkında konuşmaktan korkulan.

tahşid

  • Yığma. Toplama. Biriktirme. Yığınak.
  • Bir mevzu hakkında çok izah ve konuşmalar.

taratun

  • Fârisî dilince söyleşmek. Farsça konuşmak.

tarz-ı mükaleme / tarz-ı mükâleme

  • Karşılıklı konuşma tarzı.

tatvil-i kelam / tatvil-i kelâm

  • Uzun konuşma. Sözü uzatma.

teati

  • Karşılıklı alıp vermek.
  • Bir şeye el uzatıp almak. Hakkı olmayan şeye el uzatmak.
  • Fık: Pazarlıksız ve konuşmadan fiilen vâki olan mal alış verişi.

tebelbül-ü akvam / tebelbül-ü akvâm

  • Muhtelif kavimlerden ibaret bir cemaatin kısım kısım olmaları, muhtelif dil konuşmaları.
  • Kavimlerin, ayrı ayrı milletlerin farklı dilleri konuşması.

tefeyhuk

  • Geniş, bol olmak.
  • Çok konuşmak.

tehtehe

  • Ağır söylemek, sert konuşmak.

tekellüm / تكلم / تَكَلُّمْ

  • (Çoğulu: Tekellümât) Konuşmak. Söylemek.
  • Konuşma.
  • Konuşma.
  • Konuşma.
  • Konuşma. (Arapça)
  • Konuşma.

tekellüm etme

  • Konuşma.

tekellüm etmek

  • Konuşmak.

tekellüm-i ilahi / tekellüm-i ilâhî

  • Cenâb-ı Hakkın konuşması.

tekellüm-i samit / tekellüm-i sâmit

  • Sessiz konuşma.

tekellüm-ü hacer ve şecer

  • Ağaç ve taşın konuşması.

tekellüm-ü ilahi / tekellüm-ü ilâhî / تَكَلُّمُ اِلٰه۪ي

  • Allah'ın konuşması.
  • Allâhın konuşması.

tekellüm-ü şecer ve hacer ve hayvan

  • Ağaçların, taşların ve hayvanların konuşması.

tekellümat / tekellümât

  • Konuşmalar.

tekellümat-ı nebeviye / tekellümât-ı nebeviye

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) konuşması, mübârek sözleri.

tekellümat-ı tesbihiye / tekellümât-ı tesbihiye

  • Allah'ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anan konuşmalar.
  • Cenab-ı Hakk'ı tesbih eden kelâmlar, konuşmalar.

tenadüm

  • (Nedem. den) Birbiriyle konuşma. Sohbet.

tenakuz

  • Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması.
  • Man: İki şeyin birbirine nakiz olması. Bir şeyin nakizi, o şeyin ref'inden (kaldırılmasından) ibarettir.

tenezzül

  • (Çoğulu: Tenezzülât) İnme, düşme. Aşağılama.
  • Gönül alçaklığı. Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak.
  • Yavaş yavaş inmek. Mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek.

tenezzülat-ı ilahiye / tenezzülât-ı ilâhiye

  • Cenab-ı Hakk kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakikatları, anlıyabilecekleri ifadelerle beyan etmesi.

tertil

  • Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak.
  • Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak.
  • Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.
  • Tane tane ve düşünerek okuma veya konuşma.

teşedduk

  • Ağzın köşesiyle konuşmak.

tevcih-i kelam / tevcih-i kelâm

  • Sözü birine yöneltme, biriyle konuşma.

tevrih

  • Bir hâdisenin veya konuşmanın tarihini yazmak. Vakit bildirmek.

tezekkür

  • Akla getirme, hatırlama, anımsama.
  • Birkaç kişinin toplanarak bir işi konuşması, görüşme, müzakere etme.

tezerru'

  • Elle tartmak. Bir nesneyi kolla oranlamak.
  • Yemeği çok yemek.
  • Çok konuşmak.

ucb

  • (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
  • Varlığı nâdir olan şeyi görünce istiğrab etmek hâli.
  • Yabancı kadın taifesiyle beraber oturmak ve konuşmaktan pek hoşlanan.

ucme

  • Dil tutukluğu. Tutuk tutuk kekeliyerek konuşma.
  • Acemlik.

ülfet / الفت

  • Alışma, alışkanlık. Birisiyle münasebette bulunmak. Ünsiyet. Ahbablık, dostluk. Huy etme. Görüşme, konuşma.
  • Alışma, kaynaşma.
  • Görüşme, konuşma.
  • Dostluk.
  • Dostluk. (Arapça)
  • Kaynaşma. (Arapça)
  • Görüşme, konuşma. (Arapça)
  • Ülfet etmek: (Arapça)
  • Dostluk kurmak. (Arapça)
  • Kaynaşmak, alışmak. (Arapça)
  • Görüşmek, konuşmak. (Arapça)

ünsa-üns

  • Sıkıfıkı konuşma.

üslub-u mücerred

  • (Sade üslub) Bu üslupta tabiîlik, akıcılık, selâset, kısalık, mânâ ve maksada kifayet sıfatları vardır. Bu üslup, âlet ilimlerinde, ders kitablarında, konuşmalarda ve beşerî muamelelerde kullanılır.

üslub-u mücerret / üslûb-u mücerret

  • Sade, basit üslûp (Bu üslûpta tabiîlik, akıcılık, kısalık, mânâ ve maksada yetecek kadar izah nitelikleri vardır. Ders kitaplarında, günlük hayatta ve konuşmalarda genellikle bu üslûp kullanılır).

üst perdeden başlamak

  • Ağız bozmak, sert konuşmak.

va'z

  • Cemaati irşad amacıyla Kur'ân ve hadisleri yorumlayarak yapılan konuşma.

vaaz

  • Dini konuşma.