LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Kesin ifadesini içeren 455 kelime bulundu...

hakk-ul-yakin / hakk-ul-yakîn

  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.
  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.

adalet-i ictimaiyye / adâlet-i ictimâiyye

  • Sosyal adâlet; Herkesin; çalışması, bilgi ve kâbiliyeti, gördüğü iş nisbetinde ve derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi.

adem-i delil-i sübut

  • Kesin bir delilin bulunmaması.

ahd u misak / ahd u mîsâk

  • Yemin ve anlaşma, kesin söz.

ahkam-ı kat'iye / ahkâm-ı kat'iye

  • Kesinleşmiş hüküm ve esaslar.

ahkam-ı kat'iye-i islamiye / ahkâm-ı kat'iye-i islâmiye

  • İslâmın kesinleşmiş hüküm ve esasları.

ahram

  • (Tekili: Harem ve Harim) Gizli yerler. Gizli olup herkesin girmesi serbest olmayan yerler.
  • Kadınların bulunduğu haremlikler.

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akli burhan / aklî burhan

  • Güçlü ve sarsılmaz, akla ve mantığa uygun kesin delil.

ala-mele'in nas / alâ-mele'in nas

  • Herkesin önünde. Halkın huzurunda.

ala-ruus-ileşhad / alâ-ruus-ileşhad

  • Aleme karşı. Herkesin gözü önünde. Halkın önünde.

alani / alânî

  • Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.

alaniyeten / alâniyeten

  • Herkesin önünde, açıkça, alânen.

alem-i emr / âlem-i emr

  • Arşın üstünde olup, madde olmayan, ölçülemeyen ve herkesin anlayamayacağı âlem. Buna, âlem-i melekût ve âlem-i ervâh (rûhlar âlemi) ve mekânsızlık âlemi de denir.

alempesend / âlempesend

  • Bütün herkesin hoşuna gidip beğendiği şey. (Farsça)

aleniyet

  • Herkesin göreceği halde olma, açıklık.

amir-i mutlak / âmir-i mutlak

  • Kesin emir sahibi olan, mutlak emredici, Allah.

arzu-yu umumi / arzu-yu umumî

  • Genel arzu; herkesin istediği.

asar-ı kat'iye / âsâr-ı kat'iye

  • Kesin delil ve eserler; Peygamber Efendimizden (a.s.m.) geldiğinde şüphe bulunmayan doğru haberler.

asla ve kat'a / asla ve kat'â

  • Asla, kesinlikle öyle değil.

asla ve kella / asla ve kellâ

  • Asla ve asla, kesinlikle öyle değil.

asla ve mutlaka zarar iras etmez / asla ve mutlaka zarar îras etmez

  • Bir meselenin temelinde ve özünde olan unsurlara kesinlikle ve hiçbir şekilde zarar vermez.

ayan

  • (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği.
  • Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.

ayat-ı kat'iye / âyât-ı kat'iye

  • Kesin âyetler.

ayat-ı kàtıa / âyât-ı kàtıa

  • Kesin âyetler, deliller.

ayb-cu / ayb-cû

  • İnsanın ayıplarını araştıran, herkesin ayıbını, noksanını meydana çıkarmak isteyen. (Farsça)

ayet-i tevhidiye-i katıa / âyet-i tevhidiye-i katıa

  • Allah'ın birliğini gösteren kesin âyet, delil.

ayet-i tevhidiye-i kàtıa / âyet-i tevhidiye-i kàtıa

  • Allah'ın birliğini bildiren kesin âyet.

aynelhak

  • Yaşayarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme.

aynelyakin / aynelyakîn

  • Göz ile görmüşçesine kesin biliş.
  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.

aynülyakin / aynülyakîn / عين اليقين

  • Kesin, kesin bilgi. (Arapça)

azaim

  • (Tekili: Azime) Mühim ve büyük işler. Kararda kesinlik.

azim / âzim

  • Azimli, kesin kararlı.

azimet

  • Takvâ ile amel etmek. Allah'ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz yapmağa çalışmak.
  • Kesin karar vermek.
  • Yola çıkmak, gitmek.

azimkar / azimkâr

  • Azimli, kesin kararlı.

azm

  • Azim, kesin karar, kuvvetli niyet.

azm etmek

  • Kalbde devamlı kalan ve yapmaya kesin kararlı olunan düşünce, kasd, niyet, karar verme.

azm-i kat'i / azm-i kat'î

  • Kesin karar, kat'î azim.
  • Kesin azim ve ciddî gayret.

bab-ı alem / bâb-ı âlem

  • Âlemin kapısı. Herkesin girip çıktığı yer.

bat satışı / bât satışı

  • Şartsız, kesin satış, alış-verişte şart koşmama.

bed-hah

  • Fenalık isteyen. Herkesin kötülüğünü isteyen. Kötülük isteyen. (Farsça)

belki

  • Şüphesiz, kesinlikle.

berahin / berâhîn

  • Kesin deliller, güçlü kanıtlar.

berahin-i akliye-i kat'iye / berâhin-i akliye-i kat'iye

  • Kesin aklî deliller.

berahin-i kat'iye / berâhîn-i kat'iye

  • Kesin burhanlar, kuvvetli deliller.

berahin-i kàtıa

  • Kesin deliller.

berahin-i katıa / berâhin-i katıa

  • Kat'î burhanlar; güçlü ve sarsılmaz kesin deliller.

berahin-i tevhidiye / berâhin-i tevhidiye

  • Allah'ın birliğini gösteren kesin deliller.

betat

  • Azık. Bir yolculukta gereken öteberi.
  • Ev eşyası.
  • Kesin, kat'i.

bevah

  • Aşikâr, meydanda, belli. Herkesin gözleri önünde.

beyyin

  • Apaçık, kesin delil.

beyyine

  • Apaçık, kesin delil.

bi'l-yakini'l-kat'i / bi'l-yakîni'l-kat'î

  • Kesin bilgiye dayanarak.

biaynelyakin / biaynelyakîn

  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.
  • Gözle görürcesine kesin bilerek.

biaynilyakin / biaynilyakîn

  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.

bihakkalyakin / bihakkalyakîn

  • Yaşayıp bizzat tecrübe edercesine bir kesinlikle.

bihakkılyakin / bihakkılyakîn

  • Yaşamış gibi birşeyi kesin olarak bilme.

biilmelyakin / biilmelyakîn

  • İlmî delillerle elde edilen kesinlikle.
  • Şüphesiz ve kesin bir ilimle.

bilafasıla / bilâfâsıla / بلافاصله

  • Aralıksız, kesintisiz. (Arapça)

bilainkıta / bilâinkıtâ / بلاانقطاع

  • Kesintisiz, aralıksız. (Arapça)

bilakayd ü şart / bilâkayd ü şart

  • Her hangi bir kayıt ve şart altında olmaksızın, kesin olarak.

bilakayt / bilâkayt / بلاقيد

  • Kayıtsız şartsız, kesin. (Arapça)

bilyakin / bilyakîn

  • Kesin kanaat ile.
  • Kesin bir bilişle.

bıtane

  • Gizlenilen hâl. Gizli şey. Herkesin görüp bilmesi istenilmeyen ve aşikâr olmayan şey.
  • Mahrem, sırdaş.
  • Astar.
  • Bir şehrin ortası, merkezi.

bitke

  • Kesinti.
  • Kesilen bir nesnenin ufak parçaları, cüz'leri.

Bolşevik

  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.
  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.

burhan / burhân

  • Bir dâvâyı isbat eden kesin delîl.
  • Mantık ilminde mukaddime denilen ve kesin netîceye ulaştıran iki cümle (söz).

bürhan

  • Kesin delil, hüccet.

burhan-ı azam / burhan-ı âzam

  • Çok büyük ve kesin delil.

burhan-ı bahir-i vahdaniyet / burhan-ı bâhir-i vahdâniyet

  • Allah'ın birliğini gösteren açık ve kesin delil.

burhan-ı bahire / burhan-ı bâhire

  • Çok açık olan kesin delil, sarsılmaz kanıt.

burhan-ı kat'i / burhan-ı kat'î

  • Kesin delil.

burhan-ı kat'i-yi mantıki / burhan-ı kat'î-yi mantıkî

  • Mantık kurallarına uygun kesin delil.

burhan-ı kàtı

  • Kesin delil.

burhan-ı kàtı'

  • Kesin delil.

bürhan-ı mantıki / bürhan-ı mantıkî

  • Kesin kaziyelerden teşkil ettirilen kıyasa, bürhana denir.

burhan-ı yakini / burhan-ı yakînî / burhân-ı yakînî / بُرْهَانِ يَقِينِي

  • Şüphelerden uzak, güçlü ve sarsılmaz kesin delil.
  • Sağlam ve kesin bilgi ile elde edilen delil.

büzm

  • Kesin karar ve tahammül.
  • Sertlik, kuvvet.
  • Doğru rey.

büzr

  • Herkesin sözünü dinleyen. Dinleyici.

cadde-i umumiye-i akliye

  • Akla en uygun herkesin yürüdüğü cadde.

cahi / cahî

  • (Cahiye) Aşikar, aleni, açık, meydanda ve herkesin gözleri önünde olan.

cankurtaran

  • t. Ölüm tehlikesinde olanları kurtarmak için kullanılan vasıta.
  • Hasta ve yaralıları hastahaneye taşıyan otomobil. Ambulans.

çarşaf

  • Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü.
  • Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanı

cebr-i kat'i / cebr-i kat'î / جَبْرِ قَطْع۪ي

  • Kesin bir zorlama.

cebr-i mutlak

  • Tam, kesin baskı, tam diktatörlük.

cevab-ı kat'i / cevab-ı kat'î

  • Kesin cevap, karşılık.
  • Kesin ve kat'i söz, kesin cevap.

cezm / جزم / جَزْمْ

  • Kesinlik, şüphesizlik.
  • Kesin karar, niyet.
  • Kesme, katı.
  • Kesin karar.
  • Kesin karar. (Arapça)
  • Cezm etmek: Kesin karar vermek, kesin olarak niyetlenmek. (Arapça)
  • Kesin karar.

cezmiyet

  • Kesin kararlılık, azimli olma.
  • Kesin kararlılık.

cinayet ve ictinadan himayet etmek

  • Kesilme ve mevyelerin toplanma teklikesine karşı korumak.

delail-i kat'iye / delâil-i kat'iye

  • Kesin deliller.

delail-i katıa / delâil-i katıa

  • Kesin ve şüphesiz deliller.

delil-i kat'i / delil-i kat'î / delîl-i kat'î

  • Kesin delil.
  • Mânâsı açıkça anlaşılan âyet-i kerîme ve tevâtürle bildirilmiş olan hadîs-i şerîf. Bunlar, farzlar ile haramları bildirirler. Kesin delil.

delil-i katı

  • Kesin delil.

delil-i kàtı'

  • Kesin delil.

delil-i yakini / delil-i yakînî

  • Şüphe edilmeyecek derecede kesin olan delil.

derece-i hakkalyakin / derece-i hakkalyakîn

  • Bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme derecesi.

deyyan / deyyân

  • Herkesin hesabını ve hakkını en iyi bilen ve veren. Hâk Teâla. Kahhar. Hâsib. Hâkim. Kadir. Râi. Cenâb-ı Hak.
  • Herkesin hakkını en iyi bilen ve veren Allah.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kıyâmet günü, herkesin dünyâda iken yaptıklarının hesâbını ve hakkını en iyi bilen ve veren.
  • Herkesin hakkını ve hesabını en iyi bilen Allah.

diyar-ı rum

  • Eskiden Osmanlı ülkesindeki Anadolu. (Farsça)

dogma

  • Tartışılmayan kesin fikir.

düçar-ı inkıta / düçar-ı inkıtâ

  • Düçar-ı inkıtâ olmak: Kesintiye uğramak.

ecel-i kaza / ecel-i kazâ

  • Kazây-ı muallak, kesin olmayıp sebebe bağlı kılınan ecel.

edille-i katıa / edille-i kâtıa

  • Kesin deliller.

ekid / ekîd / اكيد

  • Sağlam, metin, muhkem.
  • Sarih, kesin, açık, kat'i, muhakkak. Kuvvetli, te'kidli.
  • Kesin. (Arapça)

ekiden / ekîden / اكيدا

  • Metin, muhkem ve sağlam şekilde.
  • Açık ve kesin olarak. Sarahaten ve kat'iyyen.
  • Mükerreren, tekrar olarak.
  • Kesinlikle. (Arapça)

elbette

  • Kesinlikle.

emr-i sabit

  • Sabitleşmiş, kesinleşmiş iş, durum.

enfal / enfâl

  • Devlet reîsinin, herkesin elde ettiği kendisinin diyerek, harbe teşvik için gâzilere (İslâm askerlerine) ganîmet hisselerinden fazla olarak verdiği mallar. Tekîli nefeldir. Gâzileri böyle teşvik etmeye tenfîl denir.

enzar-ı amme / enzâr-ı âmme

  • Kamuoyu; herkesin gözü önüne sunma.

esasat-ı kat'iye / esâsât-ı kat'iye

  • Kesin esaslar.

evamir-i kat'iye / evâmir-i kat'iye

  • Kesin emirler.

evamir-i mutlaka / evâmir-i mutlaka

  • Kesin emirler.

fariza / farîza

  • Namaz, oruç, zekât gibi kesin delil (mânâsı açık olan âyet-i kerîme) ile bildirilen emirler.
  • Miktârı bildirilen vârislerden her birine düşen hisse. Mîrâs payı.

farz-ı ayn

  • Herkesin yapmaya mecbur olduğu farz. Namaz kılmak, yalan söylememek, imân etmek, oruç tutmak gibi.

fasl

  • Ayrıntı, ayırma, kesinti, bölüm.
  • Halletme, neticelendirme, kesip atma.

fassal

  • Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken.
  • İnsanları medh ü sena eden kimse.

faysal

  • Kesin hüküm; karmaşık bir meseleyi kesin hatlarıyla çözümleme, yanlışı doğrudan ayırma.

felsefe

  • Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği.
  • İlm-i hikmet.
  • Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim.
  • Herkesin hususi fikri. M

feraiz-i diniye / ferâiz-i diniye

  • Dinen yapılması kesin olarak emredilen şeyler.

feraiz-i şer'iye

  • Dinen yapılması kesin olarak emredilen şeyler.

ferman

  • Kesin emir, hüküm, bildiri.

ferman-ı kat'i / ferman-ı kat'î

  • Kesin ferman, buyruk.

fesit / fesît

  • Tırnak kesintisi, tırnak parçası.

fetret

  • Aynı cinsten iki hâdise (olay) arasındaki kesinti devresi.
  • İki peygamber veya iki hükümdâr arasında peygambersiz ve hükümdârsız geçen zaman.

galat-ı tahakkümi / galat-ı tahakkümî

  • Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bi

galebe-i kat'iye

  • Kesin galibiyet, zafer.

gavur / gâvur

  • Kâfir, Allah'ı veya Onun bildirdiği kesin olan şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse.

gayb alemi / gayb âlemi

  • Görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar.

gayb-bin / gayb-bîn

  • Gaybı gören. Herkesin bilemediği geleceği feraseti ile hissedip bilen. İstikbalden haber veren. (Farsça)

gayr-ı münkatı

  • Kesintisiz, kopma olmaksızın.

gayr-ı münkatı'

  • Kesintisiz.

götürü

  • Tartı veya ölçü ile olmayarak, toptan ve kesin olan.

had

  • İslâmiyet'te miktârı kesin olarak bildirilen cezâ.

hadd-i şer'i / hadd-i şer'î

  • İşlenen suçlar için İslâmiyette miktarı kesin olarak bildirilen ceza.

hadis-i kat'i / hadis-i kat'î

  • Doğruluğu kesin hadis.

hadis-i mevsul / hadîs-i mevsûl

  • Sahâbînin (Resûlullah efendimizin arkadaşları); "Resûlullah'tan işittim, böyle buyurdu" diyerek haber verdiği hadîs-i şerîfler. Bunda, Resûl-i ekreme kadar rivâyet edenlerin hiç birinde kesinti olmaz.

hadis-i sahih / hadîs-i sahih

  • Sahih hadîs; Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin bilinen ve doğru senetlerle aktarılan hadis.

hads-i kat'i / hads-i kat'î

  • Hızlı bir şekilde kalbe doğan ve doğruluğu kesin olan bilgi.

hadsi / hadsî

  • Güçlü bir sezgi, seziş; zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği doğru bilgi.

hakikat-i kat'iye

  • Kesin gerçek, doğru.

hakikat-i kàtıa

  • Kesin gerçek.

hakikat-i kàtıa-i satıa / hakikat-i kàtıa-i sâtıa

  • Parlak ve kesin gerçek.

hakikat-i mukarrere

  • Sabit, kesinleşmiş gerçek.

hakk

  • (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti.
  • Dâva ve iddia.
  • Hakikate uygunluk.
  • Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse.
  • Münasib
  • Din. İslâmi

hakka / hâkka

  • Kıyamet günü.
  • Âfet. Devamlı musibet. (Herkesin ve her kavmin amellerini isbat ve izhar eylediğinden kıyamet gününe bu isim verilmiştir)

hakkalyakin / hakkalyakîn

  • Bizzat yaşamak suretiyle, kesin bilgiye ulaşma.

haram

  • Allah ve resulü tarafından kesin olarak yasaklanmış şey.

harekat-ı müstahsene / harekât-ı müstahsene

  • Herkesin beğendiği güzel davranış ve hareketler.

harem / حرم

  • Herkesin giremeyeceği yer, aile, eş.
  • Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)
  • Harem, herkesin giremeyeceği yer. (Arapça)

haremlik

  • Harem dairesi, evde harem kısmı, herkesin uluorta giremeyeceği yer. (Arapça - Türkçe)

harim / harîm

  • Herkesin giremiyeceği, dokunmıyacağı şey. Haram dairesi.
  • Şerik.
  • Bir kişinin olup, başkasının duhul ve taarruzundan masun yer.
  • Hacıların Mekke-i Mükerreme'de giydikleri libas.
  • Harem dairesi; herkesin giremeyeceği yer, dokunamayacağı şey.
  • Herkesin girmesi yasak yer, harem.

harim-i kudsi / harîm-i kudsî

  • Herkesin bilemeyeceği gizli kutsal harem.

haşa / hâşâ

  • Asla, kesinlikle öyle değil.

haşa sümme haşa / hâşâ sümme hâşâ / حَاشَا ثُمَّ حَاشَا

  • Asla ve asla, kesinlikle öyle değil.
  • Asla sonra kesinlikle asla.

haşa ve kella / hâşâ ve kellâ

  • Asla ve asla, kesinlikle öyle değil.

haşa! sümme haşa! / hâşâ! sümme hâşâ!

  • Asla ve asla, kesinlikle öyle değil.

haşa, sümme haşa / hâşâ, sümme hâşâ

  • Asla, kesinlikle öyle değil.

hasmen

  • Bir mes'eleyi kesin bir karar ile halledip bitirmek suretiyle.

hatıra-i gaybiye

  • Herkesin bilmediği hatıra, kalpten geçen şey.

hayat-ı hakikiye ve sermediye

  • Gerçek ve kesintisiz hayat.

hayırhah / hayırhâh

  • Herkesin iyiliğini isteyen, iyiliksever.

hayr-hah

  • Hayır sâhibi. Herkesin manevî ve maddî iyiliğini isteyen. Allah rızası için ilm-i Kur'an ve imanla, manen ve maddeten hayırlı hizmetler etmeyi ve hayırlı işler işlemeyi seven. (Farsça)

helak-i mutlak / helâk-i mutlak

  • Kesin yok oluş.

heman / hemân

  • Kesin olarak; daima.

hikmet

  • İnsanın, mevcudatın hakikatlerini bilip hayırlı işleri yapmak sıfatı. Hakîmlik. Eşyanın ahvâlinden, hârici ve bâtini keyfiyetlerinden bahseden ilim. (Buna İlm-i Hikmet deniyor)
  • Herkesin bilmediği gizli sebeb. Kâinattaki ve yaradılıştaki İlâhî gaye.
  • Ahlâka ve hakikata faydalı

hüccet-i bahire / hüccet-i bâhire

  • Ap açık kesin delil.

hüccet-i kàtı'

  • Kesin, şüphesiz delil.

hüccet-i katıa

  • Kesin delil.

hüccet-i kàtıa

  • Kesin delil.

hüccet-i kur'aniye / hüccet-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın ortaya koyduğu kesin delil.

hüccet-i rahmet-i alem / hüccet-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmeti gösteren kesin ve güçlü delil.

hüccetü'l-kur'an ala hizbi'ş-şeytan / hüccetü'l-kur'ân alâ hizbi'ş-şeytan

  • Şeytan ve onun taraftarlarına karşı Kur'ân'ın kesin delili.

hudud / hudûd

  • Miktârı, dinde kesin ve açıkça bildirilmiş cezâlar.

hükm / حكم

  • Hüküm, emir, kesin karar. (Arapça)
  • Hükmünde: Yerinde, gibi. (Arapça)
  • Hükmünü almak: Yerine geçmek, gibi olmak. (Arapça)

hüküm

  • Bk. hükm
  • Hüküm vermek: Kesin karar vermek.

hürriyet

  • Serbestlik, hür oluş.
  • Adalet kanununda ve te'dibte, başka hiç kimse, kimseye taarruz ve tahakküm etmemesi ve herkesin hukukunun meşru' olarak korunması, herkesin meşru' hareketlerinde tam serbest olması.
  • Hürlük, serbestlik.
  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyup, herkesin hakkını gözetmek.
  • Maddî ve mânevî her türlü şeyin sevgisinden gönlünü kurtararak yalnız Allahü teâlâya kul olmak.

hütame

  • Kesinti, kırpıntı. Parça.

huzur-u tevhid

  • Her şeyin bir olan Allah'a ait olduğuna kesin olarak inandıktan sonra kendini herzaman Allah'ın huzurunda hissetme.

ibtizal

  • Çokluğu sebebiyle bir nimetin kıymetini bilmeyip, hor kullanmak.
  • Devamlı şeklide bir şeyi kullanmak.
  • Edb: Herkesin bildiği bir sözü tekrar etmek. (Mümtâziyetin zıddıdır.)

içtihad

  • Dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadisten hüküm çıkarma.

içtihadat / içtihadât

  • İçtihatlar; dinen kesin olarak belirtilmeyen konularda Kur'ân ve hadîse dayanarak hüküm çıkarma işlemleri.

içtihadi / içtihadî

  • İçtihatla ilgili; dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadise dayanarak hüküm çıkarmayla ilgili olan.

ihbarat-ı kat'iye / ihbârât-ı kat'iye

  • Kesin haberler.

ihtimal-i kat'i / ihtimal-i kat'î

  • Kesin ihtimal, olabilirlik.

ihtiyac-ı kat'i / ihtiyac-ı kat'î

  • Kesin ihtiyaçlar.

ikan / îkan

  • Kesin biliş.

ilm-i yakin / ilm-i yakîn

  • İlmî delillere dayanan kesin bilgi.

ilme'l-yakin / ilme'l-yakîn

  • İlmî bilgi. Kesin bilgi.

ilmelyakin / ilmelyakîn

  • İlmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme.
  • İlim yoluyla kesin biliş.

imece

  • Köyün umumi işlerinde veya köylünün kendi işlerinde köy halkının müştereken çalışması. Beraberce birçok kimsenin toplanıp elbirliğiyle bir kişinin işini halletmesi ve herkesin işinin sıra ile bitirilmesi.

inhidam-ı kat'iye

  • Kesin hezimet, bozulma.

inkıta / inkıtâ / انقطاع

  • Kesilme, kesintiye uğrama. (Arapça)

inkıta-i hilafet / inkıta-i hilâfet

  • Halifelik kurumunun bir süre kesintiye uğraması.

irs

  • Mîrâs. Vefât eden bir kimsenin geriye bıraktığı terekesinden (malından) evlât ve akrabâsından sağ kalanlara düşen hisse, pay.

isbat / isbât / اِثْبَاتْ

  • Kesin olarak ortaya koyma.

işmam / işmâm

  • "Şemm"den:
  • Koklatma, koklatılma.
  • Tecvid ıstılâhında harfin zamme harekesine işaret etme.

ismet

  • Günahsızlık, mâsumluk. Günahlardan kaçınmak melekesine sâhib olmak. Suçsuzluk.
  • Peygamberlik vasıflarından birisidir. Peygamberler (A.S.), hiç bir zaman gizli, âşikâr herhangi bir ma'siyete yaklaşmazlar; bütün kusur ve hatâlardan ve şâibelerden müberrâdırlar.

istiglak

  • Sözde durma. Kesin olarak pazarlık etme.

istiklaliyet-i mutlaka / istiklâliyet-i mutlaka

  • Kesin ve sınırsız bağımsızlık.

ıstılah

  • Tabir, deyim. Belirli bir topluluğun, bir lafzı lügat mânasından çıkararak başka bir mânada kullanmaları.
  • Bir ilim veya mesleğe âid kelime. Terim. Erbab-ı ilim arasındaki ve herkesin anlamadığı kelime.
  • Muvafakat. Uygunluk. Barışmak. İttifak.

itikad-ı cazim / itikad-ı câzim

  • Kesin inanç, inanma.

itikad-ı yakin / itikad-ı yakîn

  • Şüphesiz ve kesin olarak bilme.

ittihad-ı umumi / ittihâd-ı umumî

  • Genel birlik, herkesin bir noktada birleşmesi.

iz'an-ı kalbi / iz'ân-ı kalbî

  • Kalben kesin olarak kabul etme.

iz'an-ı yakin / iz'ân-ı yakîn

  • Kesin delile dayalı olan sağlam inanç.

ka'be-i kemalat / kâ'be-i kemalât

  • Kemâlât kâbesi. Yâni herkesin teveccüh etmesi gereken en yüksek kemalât merkezi.

kadir-danlık

  • Kadirbilirlik. Herkesin mertebesini bilip ona göre muamele yapan. Kadir ve kıymet bilen.

kafir / kâfir

  • Allah'ı veya Allah'ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse.

kafir-i mel'un / kâfir-i mel'un

  • Allah'ı veya Allah'ın bildirdiği kesin birşeyi inkâr eden lânetlenmiş kimse.

kafire / kâfire

  • İnkârcı; Allah'ın kesin olarak bildirdiği birşeyi inkâr eden.

kaide-i mukarrere

  • Kesinleşmiş kural.

kail ve kani

  • Bir konuda kesin kanaat sahibi olma ve dile getirme.

kambahş / kâmbahş

  • Herkesin isteğini yerine getiren. (Farsça)
  • Bağışçı, ihsan edici. (Farsça)

kanaat-i kat'i

  • Kesin kanaat.

kanaat-ı kat'iye

  • Kesin kanaat, inanma.

kanaat-i kat'iye / kanaat-i kat'îye

  • Kesin kanaat.

kanaat-i tamme

  • Tam, kesin kanaat.

kanun

  • (Çoğulu: Kavânin) Herkesin uyması için devletin teşri kuvveti tarafından konulan her türlü meşru nizam, kaide, emir, nehiy ve yasaklar.
  • Kaziye-i külliye. Kâinatta Allah'ın koyduğu değişmez nizam.
  • Uyulması gereken kesin kural.

karar-ı kat'i / karar-ı kat'î

  • Dâvâyı neticelendiren kesin karar.

kat'a / kat'â

  • Asla, kesinlikle, hiçbir zaman.

kat'an / قطعا

  • Kesinlikle, kesin olarak.
  • Kesinlikle. (Arapça)

kat'en / قطعا

  • Kesinlikle. (Arapça)

kat'i / kat'î / قطعى / قطعي / قَطْع۪ي

  • Kesin.
  • Kesin. (Arapça)
  • Kesin.
  • Kesin.
  • Kesin.

kat'i delil / kat'î delil / kat'î delîl

  • Kesin, şüphesiz delil.
  • Kesin delil. Âyet-i kerîmeler ve tevâtürle bildirilen mânâsı açık hadîs-i şerîfler.

kat'i kanaat / kat'î kanaat

  • Kesin inanma, razı olma.

kat'i senet / kat'î senet

  • Kesin delil.

kat'i surette / kat'î sûrette

  • Kesin olarak, kesinlikle.

kat'iyen / kat'îyen / قَطْعِيًا

  • Kesin olarak.
  • Kesinlikle.

kat'iyet / قطعيت / قَطْعِيَتْ

  • Kesinlik.
  • Kesinlik. (Arapça)
  • Kesinlik.

kat'iyet kesb etme

  • Kesinlik kazanma.

kat'iyetle

  • Kesin bir şekilde, şüphesiz.

kat'iyyen / قطعيا

  • Kesinlikle.
  • Kat'i ve kesin olarak.
  • Aslâ, hiçbir zaman.
  • Kesinlikle. (Arapça)
  • Asla. (Arapça)

kat'iyyet

  • Kesinlik, kat'ilik.
  • Kesinlik, şüphesizlik.

kat'iyyü'd-delalet / kat'iyyü'd-delâlet

  • Metnin mânâya olan işareti kesin olması, "Acaba metinden bu mânâ mı kastediliyor?" şeklinde bir şüphenin bulunmaması.

kat'iyyü'l-metin

  • Metnin (sözün) kesin ve şüphesiz oluşu; ibarenin ilk kaynaktan aynen geldiğinin kesin olarak bilinmesi (meselâ metnin âyet veya hadis olduğu kesin olarak bilinmesi).

kat'iyyü'l-metin olduğu gibi / kat'iyyü'l-metîn olduğu gibi

  • (Delil olan) Söz kat'î ve şüphesiz olduğu gibi (sözün, âyet veya hadis olduğu kesin ve şüphesiz olduğu gibi).

kat'iyyü'l-vücud

  • Varlığı kesin olma.

kati / katî

  • Şüphesiz, tereddütsüz, kesin.
  • Kesin.

katıa

  • Kesin olan.

katıbeten / kâtıbeten / قاطبة

  • Asla, kesinlikle. (Arapça)

katiye / katîye

  • Kesin.

katiyen

  • Kesinlikle.

katiyet / katîyet

  • Kesinlik, şüphesizlik.
  • Kesinlik.

katiyyen / katîyyen

  • Kesinlikle.
  • Kesinlikle.

kazabe

  • Kesinti. Bağ ağacından ve diğer ağaçtan kesilen parçalar.

kazım / kâzım

  • Öfkesini yenen, meydana vurmayan.
  • Öfkesini yenen.

kazımin-el gayz / kâzımîn-el gayz

  • Öfkesini yenenler.

kazımun / kâzımûn

  • Öfkesini yenenler. Hırsını yenenler.

kaziye-i muhkeme

  • Kesinleşmiş hüküm, bir daha bozulamayacak karar.

kaziyye-i muhkeme

  • Kesin hüküm, değişmez ilke.

kemal-i içtihad / kemâl-i içtihad

  • Tam ve mükemmel bir içtihad; dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadisten hüküm çıkarma.

kemal-i iz'an / kemâl-i iz'an

  • Kesin bir şüphesizlik, tam bir inanç.

kemal-i kat'iyet / kemâl-i kat'iyet

  • Tam bir kesinlik.

keşf-i kat'i / keşf-i kat'î

  • Kesin keşif, mânevî âlemlerde bazı hakikatleri görme ve ortaya çıkarma.

keşfiyat-ı kat'iye

  • Kesinliğinde şüphe olmayan keşifler; mânevî âlemlerde bazı hakikatleri görme.

kıyamet-i suğra / kıyâmet-i suğrâ

  • Küçük kıyâmet, herkesin kendi ölümü.

kızıl kafirler / kızıl kâfirler

  • Allah'a ve Allah'ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeye inanmayan komünist kimseler, komünistler.

küfr

  • Örtmek; hakkı örtmek, kapamak, Hakk'ı inkâr etmek. Dinde bilinmesi ve inanılması zarûrî olan şeyleri ve ahkâm-ı şer'iyyeden (dînî hükümlerden) tevâtüren (kesin olarak) bildirilenleri inkâr etmek ve dinden olduğu herkesçe bilinen bir şeyi kabûl etmemek.

kulame

  • Tırnak kesintisi. Kesinti.

kulameteyn

  • İki tırnak kesintisi. Parantez. ()

kur'an-ı bahirü'l-burhan / kur'ân-ı bâhirü'l-burhan

  • Kesin, güçlü ve apaçık delillere sahip olan Kur'ân.

kuraa

  • Kalem kesintisi. Kalem yongası.

kutaa

  • Bir şeyin kesintisi ve kırıntısı.

kutb-ül-aktab / kutb-ül-aktâb

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk, kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan ricâl-i gayb yâni herkesin tanımadığı zâtların reisi. Emrinde üçler, yediler, kırklar... denilen yine bu işlerle vazîfeli seçilmiş kimseler bulunur.

kutu'

  • Sudan veya bir yoldan geçme.
  • (Kuşlar) göç etme.
  • (Tekili: Kat') Kesintiler.

kuvvet-i kat'iyet

  • Kesinlikten kaynaklanan kuvvet.

labüd / lâbüd

  • Şüphesiz, kesin.

lahn-ı celi / lahn-ı celî

  • Açık ve herkesin bildiği tecvîd hatâsı.

lain / lâin

  • Lânet eden. Lânetleyen.
  • Herkesin kınadığı.

layenkatı / lâyenkatı / لاینقطع

  • Kesintisiz.
  • Kesintisiz, sürekli. (Arapça)

lukme-şümar

  • Herkesin lokmasını sayan. (Farsça)
  • Mc: Pinti, hasis, cimri. (Farsça)

lüzum-u kat'i / lüzum-u kat'î

  • Kesin gereklilik.

ma'dele-i ulya / ma'dele-i ulyâ

  • Büyük adalet yeri, yüksek adaletle herkesin muhakemesi görülen yer. Huzur-u İlâhiyedeki adâlet.

ma'rifet

  • Herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkla yapılmış olan şey.
  • Bilme, biliş, bilgelik.

maani-i mensusa / maânî-i mensûsa

  • Âyet ve hadis ile sabit, tesbit edilmiş kesin mânâlar.

makta'

  • Kesilen yer, kesinti yeri, başlangıç yeri.
  • Kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri.
  • Uzun bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü.
  • Edb: Her manzumenin, hususen gazellerin ve kasidelerin ilk beytine matla', son beytine makta' denir; makta'da şâirin ismi bulunur.

malik-i yevmiddin

  • Herkesin dünyâda yaptığının mükâfat ve cezasını göreceği yer olan âhiretin, din gününün, mâliki, sahibi olan Allah (C.C.)

malumat-ı yakiniye / malûmat-ı yakîniye

  • Şüpheye yer bırakmayacak derecede kesin olarak bilinen şeyler.

mansus / mansûs

  • İyice kesinleşmiş, âyetle sabit.

marre / mârre

  • Fık: Herkesin gittiği umumi yoldan yürüyen.

maslahat-ı amme / maslahat-ı âmme

  • Herkesin faydası.

matem-i umumi / matem-i umumî

  • Herkesin yas tutması, genel hüzün.

matemhane-i umumi / matemhane-i umumî

  • Herkesin yas ve matem tuttuğu yer.

mazeret-i kat'i / mazeret-i kat'î

  • Kesin mazeret, özür.

me'zuniyet-i kat'iye

  • Kat'i mezuniyet, kesin izin.

mecburiyet-i kat'iye

  • Kesin zorunluluk.

meczum

  • Kesin karar verilmiş. Sonu cezimli olan kelime.

mekruh / mekrûh

  • Hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey. Peygamber efendimizin beğenmediği ve ibâdetin sevâbını gideren şeyler. Yasak olduğu haram gibi kesin olmamakla berâber, Kur'ân-ı kerîmde, şüpheli delil ile, yâni açık olmayarak bildirilmiş veya bir sahâbînin (Peygamb er efendimizin arkadaşlarının) bildirmesi ile anl

melain

  • (Tekili: Mel'un) Herkesin nefretini kazanmış olanlar. La'netlenmiş olanlar.

memerr-i nas / memerr-i nâs

  • Herkesin geçtiği yol. Geçit.

menafi-i umumiye / menâfi-i umumiye

  • Genel yararlar, herkesin yararına olan şeyler.

menfaat-i umumiye

  • Herkesin yararı, umumun menfaati.

mensus / mensûs

  • Âyet ve hadîs gibi kesin delillerle tesbit edilmiş olan.

mertebe-i kat'iyet

  • Kesinlik derecesi.

mesail-i yakini / mesâil-i yakîni

  • Kesin bilgiye ait meseleler.

mesele-i içtihadiye

  • Dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadise dayanarak hüküm çıkartmayla ilgili olan mesele.

meşhur

  • Tanınmış, herkesin bildiği. Çoklarının bildiği.

mevrid-i nass

  • Hakkında kesin delil olan husus.

mizan

  • Terazi, ölçü, tartı.
  • Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas.
  • Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir.
  • Mat: Yapılan hesabın doğruluğunu anlamak için yapılan diğer bir hesap. Sağlama.

mu'cizat-ı katıa

  • Meydana gelişi kesin olan mu'cizeler.

mü'minler

  • Allah'a ve Allah'ın kesin olarak bildirdiği herşeye inanıp iman eden kimseler.

muamelat-ı gaybiye / muamelât-ı gaybiye

  • Herkesin fark edemediği gizli muamele ve işleyişler.

muayin

  • (Ayn. dan) Kat'i ve kesin olarak belli olan. Görülmüş olan.

müberhen

  • Hakkında kesin deliller gösterilen.

müdafaat-ı kat'iye

  • Kesin olan savunmalar.

müftiü'l-enam

  • Halkın müftüsü, herkesin müftüsü.

müftiy-ül enam

  • Şeyh-ül İslâmın bir ismi. Herkesin müftüsü.

muhakkak / محقق

  • Kesin, kesinlik kazanmış.
  • Kesin, gerçekleşmiş.
  • Doğru. (Arapça)
  • Kesin. (Arapça)
  • Mutlaka. (Arapça)

muhakkaku'l-vuku

  • Gerçekleşmesi kesin olan.

muhal-i adi / muhal-i âdi

  • Herkesin anlayabileceği imkânsızlık ve muhal. Az düşünenlerin de bilebileceği, mümkün olmayan iş.
  • Herkesin anlayabileceği imkânsızlık.

muhkemat / muhkemât

  • İslâmiyetin sağlam ve kuvvetli kanunları, emirleri; yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde açık sözler, kesinlik ifade eden naslar.

mukarrer / مقرر

  • Kesinlik kazanmış; hakkında şüphe olmayan mesele.
  • Kararlaştırılmış. (Arapça)
  • Kesin. (Arapça)

mukteda-yı küll / muktedâ-yı küll

  • Herkesin her konuda uyduğu, örnek aldığı kişi, Hz. Muhammed (a.s.m.).

murdar / murdâr

  • Kendiliğinden ölmüş veya kasten besmelesiz kesilmiş olan hayvan, leş ve domuz eti gibi kendileri kat'î yâni kesin ve açık delîl ile haram olan şey.

müsbet ilimler

  • (Pozitif ilimler) Tecrübe ve müşâhedeye dayanan ve nazari olmayan maddi ilimler. Herkesin kabul ettiği ve isbat vasıtaları ile doğruluğu isbat edilen ilimler.

müsned

  • İsnad edilmiş, senede bağlanmış. "Müsned Hadis" senedi kesintisiz olarak Hz. Peygamber'e ulaşan hadistir.

müstahsen

  • Beğenilen. Güzel ve herkesin beğendiği.
  • Dinimizin güzel gördüğü şeylerin her biri.

müste'min

  • Eman dileyen. Emane, emniyete erişen, nâil olan. (Gerek müslim, gerek zimmî veya harbî olsun.) İstiman eden. Emin edilmiş.
  • Canının bağışlanması şartiyle teslim olan.
  • Tar: Osmanlı ülkesinde oturmalarına müsaade olunan yabancı devlet tebaası. Osmanlı devleti ile sulh halinde bu

müste'min müslüman

  • Dâr-ül-harbe (müslüman olmayanların ülkesine) onların izni ile giren müslüman.

müstemirrü't-tecelli / müstemirrü't-tecellî

  • Yasıması devamlı, kesintisiz.

mütearef

  • (Örf. den) Herkesin bildiği, meşhur, ünlü.

mütearife

  • Herkesin bildiği. Tanınmış. Meşhur. Doğruluğu âşikâr.
  • Man: İsbatı icab etmeyen söz.

mütevatir / mütevâtir

  • Çok kimselerin naklettikleri haber. Yaygın haber. Herkesin veya alâkadarların işitip doğruluğunu kabul ettikleri kat'i, şüphesiz, sağlam haber. Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir cemaatın bir hâdise hakkında verdikleri haber.
  • Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun bir olay hakkında verdikleri kesin haber.

mütevatiren / mütevâtiren

  • Kesin ve şüphesiz bir haber olarak.

mutlak / مطلق

  • Kesin. (Arapça)

mutlaka / مطلقا

  • Kesinlikle.
  • Kesinlikle, zorunlu olarak, kayıtsız şartsız. (Arapça)

müvecceh

  • Yüzü bir tarafa döndürülmüş.
  • Uygun. Doğru.
  • Herkesin teveccüh ettiği, makbul, münasib.

nakl-i kat'i / nakl-i kat'î

  • Açık ve kesin rivayet.

nasbetmek

  • Kelimenin son harfinin harekesini diye okutmak.
  • Tâyin etmek.

nasiyye

  • Nass oluş. Kat'ilik, şüphesizlik, kesinlik.

nass / نص

  • Kat'ilik, kesinlik, açıklık. Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil.
  • Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde açık olan kelâm ve âyet. Akide.
  • Bir haberi kimden aldığını söyleyerek, en nihayet o haberi ilk söyleyene kadar nakle
  • Açık ve kesin hüküm.
  • Kesin, tartışılmaz olan, âyet ve hadîs.
  • Kesinlik. (Arapça)

nass-ı ayet / nass-ı âyet

  • Âyetin kesin ifadesi.

nass-ı kat'i / nass-ı kat'î

  • Kesin delil ve senet; Kur'ân ve sahih hadis gibi.

nass-ı kelam / nass-ı kelâm

  • Kur'ân'da geçen kesin hükümlü âyetler.

nass-ı kur'an / nass-ı kur'ân

  • Kur'ân'ın kesin ve açık hükmü.
  • Kur'ân-ı Kerim'in açık ve kesin hükmü.

nass-ı sarih / nass-ı sarîh

  • Mânâsı çok açık ve kesin olan Kur'an hükmü.

nassen

  • Kesin olarak.

nassi / nassî

  • Nass'a ait. Her türlü şübhe ve tereddüdün ve tenkidin üstünde tutulacak şekilde olan kesinlik, kat'ilik, açıklık. Bedahet.
  • Âyet ve hadisle doğruluğu sâbit olan.

nasuh / nasûh

  • Hâlis. Temiz. Kesin, kat'i.
  • Çok nasihat eden.
  • Kesin, halis.

nazariyat / nazariyât / نَظَرِيَاتْ / nazarîyat

  • Ayet ve hadislerle kesin olarak sınırları belirlenmemiş dinin ictihada açık olan kısımları.
  • Ayet ve hadislerle kesin olarak sınırları belirlenmemiş dinin ictihada açık olan kısımları.

nazariyat-ı diniye / nazariyât-ı dîniye / نَظَرِيَاتِ دِينِيَه

  • Ayet ve hadislerle kesin olarak sınırları belirlenmemiş dinin ictihada açık olan kısımları.

nazariyat-ı şer'iye / nazariyât-ı şer'iye

  • Dinin teori düzeyinde olup kesinleşmemiş hususları.

nazariyet

  • Teorik; kesin olmayan ispatlanmamış ilmî görüş.

nefret-i umumi / nefret-i umumî

  • Herkesin nefreti.

nefsi, nefsi / nefsî, nefsî

  • "Nefsim, nefsim" mânâsına gelen ve herkesin kendi derdine düşüp başkalarıyla meşgul olamadığını ifade eden bir cümle.

nemrud

  • Dinsiz ve zâlim bir hükümdar, ülkesinin "ulu önder"i.

neşr-i suhuf

  • Haşir zamanı amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi.
  • Sahifelerin neşri.
  • Haşirde, insanların hesab görülmek için dirildiklerinde amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin amelinin belli oluşu.

netice-i burhan-ı bahir / netice-i burhan-ı bâhir

  • Açık, parlak, kesin ve sağlam delilin sonucu.

nikendiş

  • (Nîk-endiş) Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen. (Farsça)

nokta-i kat'iye

  • Kesin olan nokta.

nüket

  • (Tekili: Nükte) Nükteler. Herkesin anlayamıyacağı ince mânâlı ve zarif sözler.

nusus / nusûs

  • Nasslar, kesin hükümler, âyet ve hadîsler.

nusus-u kat'iye / nusûs-u kat'iye

  • Kur'ân'ın hükmü kesin olan âyetleri.

nusus-u şeriat / nusûs-u şeriat

  • Şeriatın açık ve kesin hükümleri.

pare

  • Cüz, parça. Kesinti. (Farsça)
  • Para. Kuruşun kırkta biri. (Farsça)
  • Kur'an-ı Kerim'in otuz kısmından bir kısmı, bir cüz'ü. (Farsça)
  • Sayı, bölük. (Farsça)
  • "Parça" mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Meh-pâre : Ay parçası. (Farsça)
  • Güzel. Yek-pâre : Tek parça, bir parça. (Farsça)

rahmet-i mutlaka

  • Tam ve kesin rahmet.

ramaz

  • Güneşin sıcaklığı şiddetle ve yakarak gelmek, şiddetli olmak, yakmak.
  • Kesinleştirmek.

resmen / رسما

  • Resmî olarak.. (Arapça)
  • Kesinlikle. (Arapça)

rivayat-ı sahiha / rivâyât-ı sahiha

  • Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin olarak bilinen hadisler.

rivayat-ı sahiha-ı sabite / rivâyât-ı sahiha-ı sâbite

  • Doğruluğu kesin ve sabit olan güvenilir rivayetler, hadisler.

riyazi kat'iyyet / riyâzî kat'iyyet

  • Matematiksel kesinlik.

rızk-ı amm / rızk-ı âmm

  • Genel rızık; herkesin faydalandığı rızık.

rububiyet-i sermediye

  • Allah'ın bütün varlıklar üzerindeki kesintisiz mâlikiyet ve egemenliği ve her varlığı yaratılış amacına hikmetle ulaştıran kesintisiz terbiyesi.

sabit / sâbit / ثَابِتْ

  • Durgun, duran, kesinleşmiş.
  • Varlığı kesin olan.

safa-yı sermedi ve cavidani / safâ-yı sermedî ve câvidânî

  • Kesintisiz ve pek güzel bir huzur, rahat.

şahid-i kat'i / şahid-i kat'î

  • Kesin şahit.

şahid-i katı

  • Kesin şahit.

şahid-i kàtı'

  • Kesin, şüphesiz delil.

sahih

  • Doğru, sağlam, kesin hadîs.

sahih ehadis / sahih ehâdîs

  • Sahih hadisler; Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin olarak bilinen ve doğru sened ve güçlü râvîlerle aktarılan hadisler.

saltanat-ı daime

  • Devamlı, kesintisiz bir egemenlik, hâkimiyet.

sarahat-i kat'iye

  • Kesin açık mânâ.

sebê

  • Yemen ülkesinde tarihî bir şehir.

şefi-i ruz-i ceza / şefî-i rûz-i cezâ

  • Herkesin yaptığı tüm amellerin karşılığını alacağı mahşer gününde, mü'minlere şefaat edecek olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

şehadet-i kat'iye

  • Kesin şahitlik, kesin delil.

sekte

  • Kesinti, duraklama.

sened-i hakiki ve kat'i / sened-i hakikî ve kat'î

  • Hakiki, sağlam ve kesin senet, dayanak.

sened-i kat'i / sened-i kat'î

  • Kesin senet, dayanak.

seyyid

  • Efendi.
  • Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyundan olan, onun izinden giden.
  • Temiz ve fazilet sâhibi Müslüman zât.
  • Resül-i Ekrem (A.S.M.) herkesin imamı, büyüğü, önderi olduğundan kendisine bu isim de verilmiştir.

şiddetle

  • Kesin olarak. (Arapça - Türkçe)

şifre

  • Gizli ve işaretle yazı usulü. (Fransızca)
  • Haberleşmede kullanılan belirli bazı işaretler. (Fransızca)
  • Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü. (Fransızca)

sima'

  • Dinlemek, kulak vermek. İşitmek.
  • Çalgı dinlemek.
  • Herkesin işitmesi istenilen güzel zikir ve sözler.
  • Mevlevilerin ve sair dervişlerin "ney" veya "def" ile berâber ilâhi okuyarak raksları ve nağme terennüm etmeleri, dönmeleri.

sırat köprüsü / sırât köprüsü

  • Cennet'e gidebilmek için herkesin üzerinden geçmeğe mecbur olduğu ve Cehennem üzerine kurulmuş olan köprü.
  • Cennet'e geçilmek üzere, Cehennem üzerine kurulmuş, mâhiyeti kesin bilinmeyen köprü. Buna, yalnız sırât da denir.

sofra-i erzak

  • Herkesin istifade ettiği rızık sofrası.

sofra-i erzak-ı umumiye

  • Herkesin yararlandığı rızık sofrası.

sofra-i rızk-ı umumi / sofra-i rızk-ı umumî

  • Herkesin yararlandığı rızık sofrası.

sosyal adalet / sosyal adâlet

  • Herkesin, bilgi ve kâbiliyeti ve gördüğü iş nisbetinde çalıştığının karşılığını alması, başkaları tarafından sömürülmemesi.

sübut / sübût / ثُبُوتْ

  • Sabit olma, kesin olarak meydana çıkma.
  • Sabit oluş, kesinleşme.
  • Varlığı kesin olma.

sübut-u ilmi / sübût-u ilmî / ثُبُوتُ عِلْم۪ي

  • İlmen varlığı kesin olma.

sübutiyet

  • Sabit olma, kesinlikle değişmeme.

suhuf

  • Dört büyük ilâhî kitab dışında gönderilen kitapçıklar, formalar. Peygamberlere (aleyhimüsselâm) Allahü teâlâ tarafından gelen yüz dört kitaptan ilk yüz tânesi.
  • Amel defteri. İnsanların dünyâda iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerinin yazıldığı ve kıyâmet günü herkesin eline verilecek ola

sukut-u musammem

  • Düşmesi kararlaştırılmış, iktidardan düşürülmesine kesin karar alınmış.

sukut-u mutlak

  • Kesin bir şekilde düşüş, alçalış.

sümme haşa / sümme hâşâ

  • Asla, kesinlikle öyle değil.

suret-i kat'iye

  • Kesin bir şekilde.

taaccüb-ü inşai / taaccüb-ü inşaî

  • Fiili ve kesin bir olayı göstermeyen ve taaccüb ifade eden söz.

taallün

  • Aleni, âşikâr, meydanda olma. Herkesin gözü önünde gibi bilinme.

taannüt

  • Herkesin yanlışını arama.

taarrüf

  • Karşılıklı anlaşma, tanışma.
  • Bir şeyi herkesin bilmesi.
  • Kendini hünerleriyle tanıttırma.

tahakkuk-u vücudu

  • Varlığının gerçekliği, kesinliği.

tahkiki

  • Araştırarak ve kesin delillere dayanarak.

tahkiki iman / tahkikî iman

  • Araştırarak ve kesin delillere dayanarak elde edilen iman.

tahlim

  • (Hilm. den) Kızgınlığını ve öfkesini giderme. Sâkinleştirme, yumuşatma, teskin etme.

taksim-i gurama / taksim-i guramâ

  • Kârı veya zararı ortaklar arasında koydukları sermaye nisbetinde taksim etmek.
  • Fık: Bir borçlunun terekesini alacaklıların borç miktarları nisbetinde aralarında taksim etmek.

tarik-i amm / tarîk-i âmm

  • Herkesin geçmesine mahsus yol.

tasmim / tasmîm / تصميم

  • Kesin karar. (Arapça)
  • Tasmîm ittihaz etmek: Karar almak. (Arapça)

tasmimat / tasmîmât / تصميمات

  • Kesin kararlar. (Arapça)

te'min / te'mîn

  • Korkusunu giderme, güvenlik duygusu verme.
  • Sağlamlaştırma. Kesin bir hale koyma. Sağlama.

tealüm

  • (İlm. den) Bir şeyi herkesin bilmesi.

tecrübe-i kat'iye

  • Kesin tecrübe.

tehlike-i kat'iye

  • Kesin bir tehlike.

teşeffi-i gayz / teşeffî-i gayz

  • Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak. İntikam alarak yüreğini soğutmak.
  • Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak, intikam alarak yüreğini soğutmak.

tevali / tevâlî / توالى

  • Kesintisiz sürme, birbirini izleme. (Arapça)
  • Tevâlî etmek: Kesintisiz sürmek, birbirini izlemek. (Arapça)

tevatür / تواتر

  • Kuvvetli haber.
  • Müteaddid şeyler birbiri ardınca zâhir olmak.
  • Bir hususun söylenmesi hemen herkesin ağzında olup, gezmek. Şâyia.
  • Fık: İçinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemâate dayanan kuvvetli haber, ferdî olmayıp cemaate ait olan sağlam haber.
  • Doğruluğu kesin haber.

tevehhüm-ü küfür

  • Küfrü tevehhüm etme; küfür olmadığını kesin bildiği halde, küfürmüş gibi vehimlenme.

tevzi'

  • Dağıtmak. Herkesin hisselerini ayırıp vermek. Pay ederek dağıtmak.

tezkir-i müsellemat / tezkir-i müsellemât

  • Kesin esasları hatırlatma.

tılsım

  • Herkesin bilip çözemediği gizli şey.
  • Gizli sır. Fevkalâde kuvvet ve te'siri hâiz olan şey.
  • Definenin bulunmasına mâni olan mevhum şey.

tılsım-ı kainat / tılsım-ı kâinat

  • Kâinatın tılsımı, kâinattaki anlaşılması zor olup herkesin yalnız kendi akliyle bilemeyeceği gizli ve ince hakikatlar.

ulum-u mütearefe / ulum-u müteârefe

  • Herkesin bildiği ve tanınmış olan ilimler.

ulum-u mütearif / ulûm-u müteârif

  • Herkesin bildiği ilimler.

ulum-u mütearife / ulûm-u müteârife / عُلُومُ مُتَعَارِفَه

  • Herkesin bildiği tanınmış ilimler.

umur-u mukarrere

  • Kesin hatlarıyla ortaya konulmuş meseleler, konular ve işler.

üstad-ı küll

  • Herkesin üstadı. Her çeşit ilimde çok ileri bilgisi olan.

vacib / vâcib

  • Allah ve resulü tarafından yerine getirilmesi kesin olarak emredilmiş olan şey (diğer bir mânası; delili farz ifade edecek derecede kesin olmayan, fakat hiç terk edilmeden yapılması istenen amel; vitir ve bayram namazları gibi.
  • Varlığı zorunlu olan.

vahiy

  • Alah tarafından peygambere bildirilen kesin bilgi.

vaid / vaîd

  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.

vakıat-ı kat'iye / vakıât-ı kat'iye

  • Kesin olarak meydana gelen vakıalar, olaylar.

vakıf malı

  • Herkesin faydasına sunulmuş mal.

vesile-i kat'iye

  • Kesin aracı.

vesile-i mutlak

  • Kesin aracı.

vicdani iz'an / vicdanî iz'ân

  • Kalbe ait hislerin aynası olan vicdanın kesin kabulü.

vücub / vücûb

  • Kesinlik, zorunlu olma.
  • Kesin olarak emredilme, farz kılınma.

vücub-u kat'i / vücub-u kat'î

  • Kesin zorunluluk; kesin ve şüphesiz farz oluş.

vücudu muhakkak

  • Varlığı kesin olan.

vücup

  • Kesinlik, gereklilik.

yakin / yakîn / يَق۪ينْ / یقين

  • Şüphesiz ve kesin bilgi.
  • Şek ve şüpheden uzak olan; kesin.
  • Sağlam, sarsılmayan, şüphe ve tereddüt bulunmayan îtikâd, îmân.
  • Ölüm.
  • Sağlam ve kesin bilgi.
  • Kesin bilgi. (Arapça)

yakin ehli / yakîn ehli

  • Kesin ve doğru bilgi sahipleri.

yakin-i hükmi / yakîn-i hükmî

  • İlimle kesinlik kazanmış husus, inanç, bilgi.

yakin-i ilmi / yakîn-i ilmî

  • Kesin ve sağlam bilgi.

yakin-i imani / yakîn-i imanî

  • Kesin ve şüphesiz iman.

yakin-i imaniye / yakîn-i imanîye

  • İmanî kesinlik; kesin olan inanç. Gözle görür derecesinde kesin iman.

yakin-i kat'i / yakîn-i kat'î

  • Şüphesiz ve kesin bilgi.

yakinen / yakînen / یقينا

  • Kesin ve şüphesiz olarak.
  • Kesin olarak. (Arapça)

yakini / yakinî / yakînî / يَق۪ين۪ي

  • Şüphe edilmeyecek derece kesinlik.
  • Sağlam ve kesin bilgi ile.

yakini burhan / yakînî burhan

  • Şüphesiz, kesin delil.

yakiniyat / yakîniyat

  • Şüpheye yer bırakmayacak derecede kesin olan şeyler.

yakiniyet

  • Kesinlik, şüphesizlik; yakîn ile kesin olarak bilinme durumu.

ye's-i mutlak / يَأِسِ مُطْلَقْ

  • Kesin ümîdsizlik.

yevm-i nüşur

  • Kıyamet günü, mahşer günü. Herkesin amel defterinin açılıp neşredilip gösterileceği gün.

zanni / zannî

  • Kesin olmayan, zanna dayalı.

zarar-ı mutlak

  • Kesin ve tam zarar.

zaruret-i kat'i / zaruret-i kat'î

  • Kat'î zorunluluk, kesin ihtiyaç.

zaruret-i kat'iye

  • Kesin zorunluluk ve mecburiyet.

zaruriyet-i kat'iye

  • Kesin bir zorunluluk.

zaruriyyat-ı din / zarûriyyât-ı din

  • İnanılacak ve yapılacak işlerle ilgili, âlim ve câhil herkesin bilmesi lâzım olan din bilgileri.