LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ke kelimesini içeren 1142 kelime bulundu...

ab-ı kevser

  • Kevser âb-ı hayatı. Kevser letâfeti.

abıkevser / âbıkevser

  • Kevser adlı cennet havuzunun suyu.

acür

  • Kerpiç, tuğla, kiremit.

adem-i delil-i sübut

  • Kesin bir delilin bulunmaması.

adem-i kemal / adem-i kemâl

  • Kemalsizlik, mükemmel olmama.

adet-i agnam / âdet-i agnâm

  • Keçi ve koyunlar için alınan vergi.

adla' / adlâ' / اضلاع

  • Kenarlar. (Arapça)

adrefut

  • Kelerden büyük bir hayvan.

adreng

  • Keder, mihnet, sıkıntı. (Fransızca)

ahkam-ı kat'iye / ahkâm-ı kat'iye

  • Kesinleşmiş hüküm ve esaslar.

ahz ü kabz

  • Kendine mal etme.

akıncı

  • Keşif, yağma ve tahrib kasdıyla ecnebi memleketlere akın yapan kişi. Akıncılık, Osman Bey zamanında başlamıştır.

alam u askam / âlâm u askam

  • Kederler ve hastalıklar.

alat-ı katıa / âlât-ı katıa

  • Kesici âletler.

alem-i istiğrak ve sekir / âlem-i istiğrak ve sekir

  • Kendinden geçme ve mânâ alemindeki sarhoşluk âlemi.

alet-i katıa / âlet-i katıa

  • Kesici âlet.

amir-i mutlak / âmir-i mutlak

  • Kesin emir sahibi olan, mutlak emredici, Allah.

an-il-gıyab

  • Kendisi yokken, gıyabında, arkadan.

ane / âne

  • Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifâdesi için kullanılan nisbet edatıdır. Meselâ: Mütefekkirâne (: Mütefekkire yakışır halde) kelimesinde olduğu gibi. (Farsça)

arızi / ârızî

  • Kendisinden olmayan, ilinti.

arz-ı didar / arz-ı dîdâr

  • Kendini gösterme, güzelliğini gösterme.

asaleten / asâleten

  • Kendi adına.

asar-ı kat'iye / âsâr-ı kat'iye

  • Kesin delil ve eserler; Peygamber Efendimizden (a.s.m.) geldiğinde şüphe bulunmayan doğru haberler.

ashab-ı kemalat / ashâb-ı kemâlât

  • Kemâl ve olgunluk sahibi insanlar.

asıl

  • Kendisi, temel, kök.

asım

  • Kendisini günahlardan men'edip pâk ve ismetli tutan, koruyan, men'eden.

avaz-ı hususi / âvâz-ı hususî

  • Kendine özel ses.

avşin

  • Kekik otu. (Farsça)

ayat-ı kat'iye / âyât-ı kat'iye

  • Kesin âyetler.

ayat-ı kàtıa / âyât-ı kàtıa

  • Kesin âyetler, deliller.

aynülyakin / aynülyakîn / عين اليقين

  • Kesin, kesin bilgi. (Arapça)

azm / عظم

  • Kemik.
  • Kemik. (Arapça)

azm-i kat'i / azm-i kat'î

  • Kesin karar, kat'î azim.
  • Kesin azim ve ciddî gayret.

azmi / azmî

  • Kemikli, kemikten yapılmış.

batik

  • Keskin.

be

  • Kelime başına getirilerek, Türkçedeki: "de, da, den, dan, ile, için" mânalarında kullanılır. (Farsça)

bedmest

  • Kendinden geçmiş derecede sarhoş. (Farsça)

befm

  • Keder, tasa, iç sıkıntısı, üzüntü. (Farsça)

beledi / beledî / بلدی

  • Kentli. (Arapça)

belet

  • Kesilmek, inkıtâ.

belt

  • Kesmek.

bencillik

  • Kendini beğenmek, kendini büyük görmek, enâniyet.

berahin / berâhîn

  • Kesin deliller, güçlü kanıtlar.

berahin-i akliye-i kat'iye / berâhin-i akliye-i kat'iye

  • Kesin aklî deliller.

berahin-i kat'iye / berâhîn-i kat'iye

  • Kesin burhanlar, kuvvetli deliller.

berahin-i kàtıa

  • Kesin deliller.

berran

  • Kesen, kesici, keskin. (Farsça)

betl

  • Kesmek, kat'etmek.

betle

  • Kesilmiş, maktû.

bezaga

  • Kertenkele, keler. (Farsça)

bezz

  • Keten veya pamuktan mamul dokuma.

bi / bî

  • Kelimenin başına getirilerek o kelime menfi yapılır.Misâlleri için, "BİA" kelimesinden sonraki kelimelere bakınız. (Farsça)

bi'l-yakini'l-kat'i / bi'l-yakîni'l-kat'î

  • Kesin bilgiye dayanarak.

bi-n-nefs

  • Kendi kendisi.

bi-z-zat

  • Kendisi, aslında. Kendi zatı ile. Binefsihi.

bikeder / bîkeder

  • Kedersiz, sıkıntısız.

bilainkıta / bilâinkıtâ / بلاانقطاع

  • Kesintisiz, aralıksız. (Arapça)

bilyakin / bilyakîn

  • Kesin kanaat ile.
  • Kesin bir bilişle.

bin / bîn

  • Kelime sonuna ilâve ile "gören, görücü" mânalarına gelir. Meselâ: (Farsça)

binefsiha / binefsihâ

  • Kendi kendine.

binefsihi / binefsihî

  • Kendisiyle.
  • Kendi kendine.

bire'sihi

  • Kendi başına, bizzat.

biryan / biryân / بریان

  • Kebabın bir nev'i. Piran. Pürân. (Farsça)
  • Kebap.
  • Kebap. (Farsça)

bizatiha / bizâtihâ

  • Kendileri için.

bizatihi / bizâtihi / بذاته

  • Kendi kendine, aslında, kendiliğinden, esasında, kendisi, yalnızca zâtından, aslından.
  • Kendiliğinden.
  • Kendiliğinden. (Arapça)

bizzat / bizzât

  • Kendi.
  • Kendisi.

bolis çukuru

  • Kendini beğenenlerin, kibirlilerin, büyüklük taslayanların, Cehennem'de şiddetli azâba uğrayacakları yer.

büc

  • Keçi. (Farsça)

büram

  • Kene dedikleri böcek.

bürhan

  • Kesin delil, hüccet.

burhan-ı kat'i / burhan-ı kat'î

  • Kesin delil.

burhan-ı kàtı

  • Kesin delil.

burhan-ı kàtı'

  • Kesin delil.

bürhan-ı mantıki / bürhan-ı mantıkî

  • Kesin kaziyelerden teşkil ettirilen kıyasa, bürhana denir.

burhan-ı tatbik / burhân-ı tatbîk

  • Kelâm ilminde Allahü teâlânın varlığını ve kadîm (ezelî), olduğunu (başlangıcının olmadığını) isbâtta kullanılan delîllerden biri.

burhan-ı temanü / burhân-ı temânü

  • Kelâm ilminde Allahü teâlânın varlığını ve birliğini isbâtta kullanılan delîl.

büride / bürîde / بریده

  • Kesilmiş., (Farsça)
  • Kesik. (Farsça)

bürran / bürrân / بران

  • Keskin, kesici. (Farsça)
  • Keskin. (Farsça)

büryan / büryân / بِرْيَانْ

  • Kebâb.

büyüklenmek

  • Kendini büyük görmek, büyüklük taslamak. (Kötü huylardan biridir, günahtır.) (Türkçe)

büz / بز

  • Keçi. (Farsça)
  • Keçi. (Farsça)

büz-ban

  • Keçi çobanı. (Farsça)

büzgale

  • Keçi yavrusu, oğlak. (Farsça)

cahiliyye / câhiliyye

  • Kelime olarak cahilliğe ait mânâsına gelir. Terim olarak İslâmiyetten önceki putperest dönemi ifade eder.

came-i fena

  • Kefen.

cebbar-ı hodfuruş / cebbâr-ı hodfuruş

  • Kendini beğendirmeye çalışan zorba.

cebr-i kat'i / cebr-i kat'î / جَبْرِ قَطْع۪ي

  • Kesin bir zorlama.

cebr-i keyfi / cebr-i keyfî / جَبْرِ كَيْف۪ي

  • Keyfi olarak zorlama.

cebr-i keyfi-i küfri / cebr-i keyfî-i küfrî

  • Keyfî olarak küfre zorlama.

celb / جلب

  • Kendi tarafına çekmek. Çekmek, götürmek.
  • Kendine çekme, getirtme.
  • Kendine çekme. (Arapça)
  • Celb edilmek: (Arapça)
  • Kendine çekilmek. (Arapça)
  • Yazı ile çağırılmak. (Arapça)
  • Celb etmek: (Arapça)
  • Kendine çekmek. (Arapça)
  • Yazı ile çağırmak. (Arapça)

celb ve cezb etmek

  • Kendine çekmek.

celbkarane / celbkârâne

  • Kendine çekercesine.

cem'iyyet-i kelam / cem'iyyet-i kelâm

  • Kelâmın câmi olması. Müteaddid mânası bulunan kelâm, söz.

çerhiden

  • Kendi etrafında dönmek. (Farsça)

çeşm-i bed

  • Kem göz.

cevab-ı kat'i / cevab-ı kat'î

  • Kesin cevap, karşılık.
  • Kesin ve kat'i söz, kesin cevap.

cevamiu'l-kelim / cevâmiu'l-kelim

  • Kelimeler topluluğu.

cevzak

  • Kederlenme, elemlenme. (Farsça)

cezb / جذب

  • Kendine çekme.
  • Kendine çekme. (Arapça)
  • Cezb edilmek: Kendine çekilmek. (Arapça)
  • Cezb etmek: Kendine çekmek. (Arapça)

cezbedarane / cezbedârâne

  • Kendinden geçerek.

cezbekarane / cezbekârâne

  • Kendinden geçmiş olarak.

cezm / جزم / جَزْمْ

  • Kesinlik, şüphesizlik.
  • Kesin karar.
  • Kesin karar. (Arapça)
  • Cezm etmek: Kesin karar vermek, kesin olarak niyetlenmek. (Arapça)
  • Kesin karar.

cezmen

  • Kestirip atmak sûretiyle.

cezmiyet

  • Kesin kararlılık, azimli olma.
  • Kesin kararlılık.

cezz

  • Kesmek, biçmek.

cilveger / جِلْوَه

  • Kendini gösteren.

cinayet ve ictinadan himayet etmek

  • Kesilme ve mevyelerin toplanma teklikesine karşı korumak.

cümle-i müste'nefe

  • Kendinden önceki cümleden bağımsız, müstakil cümle.

cünbüz

  • Kemer, kubbe, kümbet.

cüraz

  • Keskin.

cüzaz

  • Kesilmiş ve parçalanmış olan şey.

da' ma keder / da' mâ keder

  • Keder veren şeyi bırak.

dabb / dâbb

  • Kertenkele.

dabk

  • Kendisiyle kuş avlanan bir nesne.

dagv

  • Kedi veya tilki çağırmak.

daim-i baki / dâim-i bâkî

  • Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden, dilediği varlığa da bekà veren, onları sonsuz ve kalıcı yapan Allah.

dalkavukluk

  • Kendisine çıkar ve yarar sağlayacak olan kimselere aşırı bağlılık.

damin

  • Kefil olan, tazminat veren. Ödeyen.

def'a / دفعه

  • Kez, kere, defa. (Arapça)

defa / defâ

  • Kez, kere.

defaat / defaât / دفعات

  • Kerreler, def'alar. Müteaddid.
  • Kereler, defalar. (Arapça)

dehdak

  • Kesmek. Kat'.

dehmak

  • Kesmek, kat'.

delail-i kat'iye / delâil-i kat'iye

  • Kesin deliller.

delail-i katıa / delâil-i katıa

  • Kesin ve şüphesiz deliller.

delalet-i zatiye / delalet-i zâtiye / delâlet-i zâtiye

  • Kendi zatı ile, bizzat kendisini eserleri ile göstermek suretiyle olan delâlet, şahidlik.
  • Kendi zatıyla, bizzat kendisini eserleriyle göstererek delil olması, şahitlik etmesi.

delil-i kat'i / delil-i kat'î

  • Kesin delil.

delil-i katı

  • Kesin delil.

delil-i kàtı'

  • Kesin delil.

demir kayıt

  • Kelepçe.

der-kenar

  • Kenarda bulunan, hâşiye. Bir sahifenin kenarına çıkarılan yazı.

derçin resmi

  • Kesilen hayvanlardan alınan bir cins vergi.

derkenar / derkenâr / دركنار

  • Kenar yazısı. (Farsça - Arapça)

devlet-i atika / devlet-i atîka

  • Kendisinden önceki devlet.

dıl' / ضلع

  • Kenar. (Arapça)

donanma

  • Kendini donatma, deniz kuvveti, ışıklı şenlik.

ebna-i cins / ebnâ-i cins

  • Kendi sülâlesinden gelenler. Aynı cinsten olanlar.

ebna-yı cins / ebnâ-yı cins

  • Kendi cinsinden olanlar; insanlar.

edille-i katıa / edille-i kâtıa

  • Kesin deliller.

efradını cami ağyarını mani / efradını câmi ağyârını mani

  • Kendisine ait olanları toplayan, olmayanları dışarda bırakan.

efzuni / efzunî

  • Kesret, çokluk, fazlalık, ziyadelik. (Farsça)

egoist

  • Kendi menfaatini düşünen bencil, hodbîn, enâniyet sâhibi.

ehl-i beyt

  • Kendi aile fertleri.

ehl-i huzur

  • Kendisini her an Allah'ın huzurunda hissedenler.

ehl-i istidraç

  • Kendilerine Allah tarafından bir takım olağanüstü hâl ve üstünlükler verilen günahkâr veya kâfir kişiler.

ehl-i kemal / ehl-i kemâl

  • Kemâl sahibi, olgun kimseler.

ehl-i usulü'd-din

  • Kelâm âlimleri.

ekber-ül kebair / ekber-ül kebâir

  • Kebâirin kebâiri. Büyüklerin en büyüğü. Büyük günahların en büyüğü.

ekdar / ekdâr / اكدار

  • Kederler, üzüntüler.
  • Kederler, üzüntüler. (Arapça)

ekdar ü alam / ekdâr ü âlâm

  • Kederler, acılar.

ekfan / ekfân / اكفان

  • Kefenler. (Arapça)

ekid / ekîd / اكيد

  • Kesin. (Arapça)

ekiden / ekîden / اكيدا

  • Kesinlikle. (Arapça)

elbette

  • Kesinlikle.

elem

  • Keder, dert, üzüntü, sıkıntı, acı.

elfaz / elfâz

  • Kelimeler, sözler.

emanetdar

  • Kendisine birşey emanet edilen kimse, emanetçi. (Farsça)

enaniyet / enâniyet

  • Kendini beğenip büyük görme, bencillik. Egoistlik.

enaniyet-i taassubkarane / enaniyet-i taassubkârâne

  • Kendisini beğenme ve üstün görmede çok katı ve inatçı davranma.

enaniyetsiz / enâniyetsiz

  • Kendini beğenmeme, gurursuz.

enduh / endûh / اندوه

  • Keder. (Farsça)

enduh-güsar

  • Kederi yok eden. Gamı, sıkıntıyı gideren. (Farsça)

enduh-nak / enduh-nâk

  • Kederli, sıkıntılı, gamlı, üzüntülü. (Farsça)

enhar-ı kevser / enhâr-ı kevser

  • Kevser nehirleri.

erbab-ı tarikat

  • Kendini tarikata, tasavvufa verenler.

esasat-ı kat'iye / esâsât-ı kat'iye

  • Kesin esaslar.

esasen

  • Kendiliğinden, aslından, temelinden.

esif

  • Kederli, esefli, tasalı, gamlı.

esrar-ı kelam / esrâr-ı kelâm

  • Kelâmın sırları; vahiy, İlâhi kelam.

esyan

  • Kederli, gamlı, tasalı, kaygılı, hüzünlü, üzüntülü.

evamir-i kat'iye / evâmir-i kat'iye

  • Kesin emirler.

evamir-i mutlaka / evâmir-i mutlaka

  • Kesin emirler.

ezin

  • Kefil.

ezvak-ı keramet

  • Kerametin zevkleri.

ezvak-ı mahsusa / ezvâk-ı mahsusa

  • Kendisine has, özel zevkler.

fahurane

  • Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek. (Farsça)

fail-i ferd-i samed / fâil-i ferd-i samed

  • Kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığı fakat her şeyin Kendisine muhtaç olduğu ve her şeyi tek başına yapan Allah.

fail-i muhtar / fâil-i muhtâr

  • Kendi iradesiyle faaliyette bulunan, istediğini yapan Allah.

fatm

  • Kesmek.

fayih

  • Kendiliğinden dağılan güzel koku.

faysal

  • Kesin hüküm; karmaşık bir meseleyi kesin hatlarıyla çözümleme, yanlışı doğrudan ayırma.

faziletfüruş

  • Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan. (Farsça)

fehil / fehîl

  • Kerim, cömert adam. Ulu ve kuvvetli kimse.

fena-yı mutlak / fenâ-yı mutlak

  • Kendinden tamamiyle geçme.

fenafillah / fenâfillâh / فَنَا فِي اللّْٰهْ

  • Kendinde olan herşeyi Allah'tan bilme, O'nda fânî olma.

fenafirresul / fenâfirresûl

  • Kendi isteklerini terkedip peygamberde fani olmak.

fenn-i ilm-i kelam / fenn-i ilm-i kelâm

  • Kelâm ilmi.

feragat-i nefis

  • Kendi hakkından vazgeçme, özverili olma.

feragat-ı nefs

  • Kendi hakkından vazgeçme.

feraset / ferâset / فِرَاسَتْ

  • Keskin anlayış.

feride

  • Kendi ihtiyariyle hareket eden, gururlu, kibirli kimse. (Farsça)

ferman

  • Kesin emir, hüküm, bildiri.

ferman-ı kat'i / ferman-ı kat'î

  • Kesin ferman, buyruk.

fesafis

  • Kesmez kılıç.

feyz-i keramet

  • Kerametin feyzi, bereketi.

firavuncuklar

  • Kendini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görenler.

fıtrat-ı zatiyelerimiz / fıtrat-ı zâtiyelerimiz

  • Kendimize ait asıl mizacımız, yaratılışımız.

fıtraten / فِطْرَتًا

  • Kendine has yaratılışça.

fünun-u kevniye

  • Kevne (kâinattaki fizikî, kimyevî ve hayatî hâdiselere) dair fenler.

fütar

  • Kesmez kılıç.

gabise / gabîse

  • Keş ile karıştırılmış yağ.

galebe-i kat'iye

  • Kesin galibiyet, zafer.

galis / galîs

  • Kenger otu.

gam / غم / غَمْ

  • Keder, üzüntü. (Arapça)
  • Keder.

gamm

  • Keder, tasa, dert, elem, kaygı.

gamm-abad

  • Keder ve hüznü bol. Gamlı. (Farsça)

gamm-alud

  • Kederli, gamlı, hüzünlü, kaygı veren. (Farsça)

gamm-dide / gamm-dîde

  • Kederli, tasalı, gamlı, hüzünlü.

gamm-feza

  • Kederi artıran, hüznü çoğaltan. (Farsça)

gamm-gin / gamm-gîn

  • Kederli, hüzünlü, gamlı. (Farsça)

gamm-har

  • Kederlenen, hüzünlenen, tasalanan. (Farsça)

gamm-perver

  • Keder veren, hüzünlendiren, gam artıran. (Farsça)

gamm-zede

  • Kederli, hüzünlü, gamlı, tasalı. (Farsça)

gamnak / gamnâk / غمناک

  • Kederli, üzgün. (Arapça - Farsça)

gaşeyan

  • Kendinden geçmek. Kendini kaybetmek. Bayılmak. Gaşyolmak.

gasn

  • Kesmek.

gaşy

  • Kendinden geçme.

gaşyolma

  • Kendinden geçme. Kendini bilemez hale gelmek.

gataye

  • Kertenkeleden büyük bir hayvan.

gayr-ı mekşuf

  • Keşfedilmemiş.

gayr-ı münkatı

  • Kesintisiz, kopma olmaksızın.

gayr-ı münkatı'

  • Kesintisiz.

gayr-ı mutemed

  • Kendine itimad edilmeyen.

geh

  • Kelimenin sonuna eklenerek yer veya zaman ifade eder. (Farsça)

gerd

  • Kelimelere eklenir ve "Dönen, dolaşan" anlamlarını verir. Meselâ: Tiz-gerd : Çabuk dönen. (Farsça)

geylani / geylânî

  • Kerametleriyle ünlü büyük bir velî.

girifte-zeban

  • Kekeme, dili tutuk.

gıyabi / gıyabî

  • Kendi hazır olmadığı halde, arkasından olarak.

gull

  • Kelepçe. Suçlunun boynuna veya ayaklarına takılan zincir, pranga.

gürbe / گربه

  • Kedi. (Farsça)
  • Kedi. (Farsça)

gurur / gurûr

  • Kendini beğenme duygusu, böbürlenme.

gussa / غُصَّه

  • Keder.

gussadar / gussadâr

  • Kederli, tasalı. Kaygılı. Gussalı. (Farsça)

gussanak / gussanâk

  • Kederli, hüzünlü, tasalı, kaygılı. (Farsça)

habir-i basir / habîr-i basîr

  • Kendisine hiçbir şey gizli kalmayacak şekilde bilen, herşeyden haberdar olan ve her şeyi gören Allah.

habreki / habrekî

  • Kene böceği.

hacel

  • Keklik kuşu.

hadis-i bi-l ma'na / hadîs-i bi-l ma'na

  • Kelâm itibarı ile değil de mânaca doğru olan hadis.

hakikat-i kat'iye

  • Kesin gerçek, doğru.

hakikat-i kàtıa

  • Kesin gerçek.

hakk-ı keşf

  • Keşif hakkı.

hakkalyakin / hakkalyakîn

  • Kendisi yaşamışcasına en yüksek seviyede bilme.

halet-i gaşy / hâlet-i gaşy

  • Kendini bilmeyecek derecede baygınlık.

halet-i istiğrakiye / hâlet-i istiğrakiye

  • Kendinden geçip dünyayı unutma hâli.

halet-i istiğrakkarane / hâlet-i istiğrakkârâne

  • Kendinden geçme hâli.

halet-i sahve / hâlet-i sahve

  • Kendinden geçme hâlinin sona ermesi.

hamiyet / حَمِيَتْ

  • Kendinden başkası için gayret gösterme.

hamiyet-füruş

  • Kendini beğenerek vatanı ve milleti koruma noktasında çok gayretli olduğunu iddia eden.
  • Kendini beğenip hamiyetli olduğunu iddia eden. Hamiyetli olduğunu göstermeğe çalışan. (Farsça)

hamnane

  • Kene.

hamz

  • Keskinlik, katılık, şiddet. Metinlik, sağlamlık.

hancer-i bürran

  • Keskin hançer.

hanis / hanîs

  • Kebap olmuş nesne.

hanz

  • Kebap yapmak.

haram li aynihi / harâm li aynihi

  • Kendileri harâm olan şeyler.

hareket-i cezbekarane / hareket-i cezbekârâne

  • Kendinden geçer bir şekilde hareket.

harf-i medd

  • Kendinden evvel gelen harflerin uzun sesli okunmasına vesile olan "elif, vav, yâ" harfleri.

harfiye

  • Kendi başına müstakilen bir mânası ve te'siri olmadığı halde, kendi cinsinden bir topluluğun içinde olduğu zaman ancak bir vazife gören şeylere denir.

harnub / خرنوب

  • Keçiboynuzu adı verilen bir cins yemiş.
  • Keçi boynuzu. (Arapça)

haşeb

  • Kereste imâlinde kullanılan kalın ve kuru ağaç.

haşime

  • Kemiği kırılmış olan baş yarığı.

hasr-ı nefs

  • Kendini o işe adama.

hatif / hâtif

  • Kendisi görünmediği halde sesi işitilen cin.

hatif-i cinni / hâtif-i cinnî

  • Kendisi görünmediği halde sesi işitilen cin.

havl ve kuvvet-i samedani / havl ve kuvvet-i samedanî

  • Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama herşey Kendisine muhtaç olan Allah'ın güç ve kuvveti.

havz-ı kevser

  • Kevser havuzu.
  • Kevser havuzu.

hayal-perestlik

  • Kelâmda hakikatı rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.

hayle

  • Keçi sürüsü.

haytel

  • Kedi.

haza'

  • Kesme, yarma, ameliyat.

hazik / hazîk

  • Kesilmiş olan.

hazile

  • Kenarlarında kirpik bulunmayan kırmızımsı gözkapağı.

hazım

  • Kesici, kesen.

hazim / hazîm

  • Keskin kılıç.

hazmınefs

  • Kendi adına sabretme, içine sindirme.

hehca'

  • Kerim, cömert kimse.

helak-i mutlak / helâk-i mutlak

  • Kesin yok oluş.

heman / hemân

  • Kesin olarak; daima.

hemyan

  • Kese, torba, çanta, dağarcık. (Farsça)

herise

  • Keşkek yemeği.

herzevekil

  • Kendine vazife olmayan şeylere karışan. Fodul, boşboğaz. Her şeye burnunu sokan. (Farsça)

hetepete

  • Kekeleme. Konuşurken şaşırıp tereddüd etme.

hezhaz

  • Keskin kılıç.

hezzam

  • Keskin.

hezzuz

  • Keskin.

hıbale

  • Kement.

hibriyye

  • Kepek.

hirr

  • Kedi.

hırtit

  • Kereviz.

hışt-zen

  • Kerpiç veya tuğla yapan kimse. (Farsça)

hişten / hîşten

  • Kendi. (Farsça)

hiştendar / hîştendar

  • Kendine iyi bakan, sağlığını koruyan. (Farsça)

hod / خود

  • Kendi.
  • Kendi. (Farsça)

hod be hod

  • Kendi kendine, kendi başına.

hod-be-hod

  • Kendi başına, kendi kendine. (Farsça)

hod-endiş

  • Kendini düşünen.

hod-pesend

  • Kendini beğenen.

hodbehod / خودبخود

  • Kendi kendine. (Farsça)

hodbin / hodbîn / خُودْب۪ينْ

  • Kendini gören, kendini beğenmiş.

hodbinane

  • Kendini beğenerek, kibirli bir şekilde.

hodbinlik

  • Kendini görme, kendini düşünme; bencillik.

hodendiş

  • Kendini düşünen.

hodendişlik

  • Kendi için kaygılanma, endişe etme; kendini düşünme; bencillik.

hodfikir

  • Kendi fikrini beğenen.

hodfuruş / hodfurûş

  • Kendini beğenerek satmaya çalışmak.
  • Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen. (Farsça)
  • Kendini öven.

hodfuruşane / hodfuruşâne / hodfurûşâne

  • Kendini beğendirmeye çalışır bir şekilde.
  • Kendini övüp beğendirmeye çalışarak.

hodfuruşluk

  • Kendini beğendirmeye çalışmak, övünmek.

hodfüruşluk

  • Kendi kendini beğenme, pahalıya satma.

hodgam / hodgâm

  • Kendi keyfini düşünen, bencil.
  • Kendini beğenmiş, bencil.

hodgeşte

  • Kendine dikkat etmeyen. (Farsça)

hodkam / hodkâm / خودكام

  • Kendini beğenmiş, kendini düşünen. (Farsça)

hodkamlık / hodkâmlık

  • Kendini düşünme. (Farsça - Türkçe)

hodküş

  • Kendini öldüren, intihar eden. (Farsça)

hodperest

  • Kendini çok beğenen, kendine tapan.
  • Kendine düşkün.

hodpesend

  • Kendini beğenen.
  • Kendini beğenen.
  • Kendini beğenen. Mağrur. (Farsça)

hodpesendane / hodpesendâne

  • Kendini beğenerek, mağrur bir şekilde.
  • Kendini beğenmişcesine.

hodpesent

  • Kendini beğenen.

hodrey

  • Kendi bildiğine giden. Kendi rey ve fikriyle iş gören. (Farsça)

hodru

  • Kendiliğinden. (Farsça)

hodsitay

  • Kendini öven, medheden. (Farsça)

hubb-u nefis / حُبُّ نَفْسْ

  • Kendini sevme, nefse düşkünlük.
  • Kendini sevme.

hubb-u zat / hubb-u zât / حُبُّ ذَاتْ

  • Kendini sevme.
  • Kendini sevme.

hüccet-i kàtı'

  • Kesin, şüphesiz delil.

hüccet-i katıa

  • Kesin delil.

hüccet-i kàtıa

  • Kesin delil.

hüccet-i zahriye

  • Kenarında sebebi yazılı bulunan hükmün tasdikli suretini ihtiva eden hüccet.

hunçegan / hunçegân

  • Kendisinden kan akan. (Farsça)

hüreyre

  • Kedi yavrusu.

hurnub

  • Keçiboynuzu dedikleri yemiş.

hurub

  • Keçiboynuzu adı verilen yemiş.

husam

  • Keskin kılıç.

hüsam

  • Keskin kılıç.

husame

  • Keskinlik.

hüsn-ü bizzat

  • Kendisi bizzat güzel olan.

hütame

  • Kesinti, kırpıntı. Parça.

huzane

  • Kendileri sebebinden gam ve tasa çekilen çoluk çocuk.

hüzi / hüzî

  • Kedi yavrusu.

hüzn / حزن

  • Keder.

hüzn-alud

  • Kederli. Hüzünlü. Gamlı. (Farsça)

hüzn-aver

  • Keder veren. Gam veren. Hüzün verici. (Farsça)

hüzn-efza

  • Keder ve hüzün arttıran. (Farsça)

hüzün-engizane / hüzün-engizâne

  • Keder verici bir şekilde.

i'tizaz

  • Kendini aziz, izzetli saymak.

ibadat-ı mahsusa / ibâdât-ı mahsusa

  • Kendilerine özgü ibadetler.

ibadet-i mahsusa

  • Kendine özgü ibadet.

ibha

  • Kesilme, inkıtâ'.

ibhal

  • Kendi hâline bırakma, salıverme.

ibn-üs-sebil / ibn-üs-sebîl

  • Kendi memleketinde zengin ise de, bulunduğu yerde yanında malı, parası kalmamış olan ve çok alacağı varsa da, alamayıp, muhtâç kalan.

ibtat

  • Kesmek. Kat'etmek.

ibtita'

  • Kesilme, inkıta'.

icbar-ı nefs

  • Kendini zorlama, nefsini icbar etme.

idare-i ekvani / idare-i ekvanî

  • Kevnlerin, âlemlerin idaresi, tasarrufu.

idare-i ruhiye ve diniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine / idâre-i ruhiye ve dîniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine

  • Kendi ruhu, dini, şahsı, ailesi ve köyü ile ilgili idare ve onları yönetme.

idare-i şahsiye ve beytiye ve diniye

  • Kendi şahsı, ailesi ve dini ile ilgili idare ve bunları yönetme.

iflat

  • Kement veya bağdan kurtulup kaçma.

iftirak-ı izam

  • Kemiklerin dağılması.

ihbarat-ı kat'iye / ihbârât-ı kat'iye

  • Kesin haberler.

ihdad

  • Keskinleştirme.

ihtimal-i kat'i / ihtimal-i kat'î

  • Kesin ihtimal, olabilirlik.

ıhtiva'

  • Kendini aç bırakmak.

ihtiyac-ı kat'i / ihtiyac-ı kat'î

  • Kesin ihtiyaçlar.

ihtizam

  • Kemer takma, kuşak bağlama.

ikan / îkan

  • Kesin biliş.

ikfal

  • Kefil gösterme, tekellüf ettirme.

iknaiyyat-ı hitabiyye

  • Kelâm ilmine ait bir ıstılahtır. Zannî olan aklî delil demektir. Bürhanın aşağı mertebesidir. Aklı, muhalif fikirlerle karışmamış ve bürhanı anlayamayacak kimseler için kullanılır. İsbattan çok ikna vasfı taşır.

ikrab

  • Kederlendirme, hüzün verme.

iktidar-ı zati / iktidar-ı zâtî

  • Kendi güç ve kudreti.

ilah

  • Kendine ibadet edilen, Allah (C.C.) Her şeyden çok sevilen, tâzim ve tesbih edilen Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri.

ill

  • Keskinlik veya parlaklık mânasından alınmış olup; feryat, yemin, ahid ve karâbet mânalarına gelir. İbrânice "il", ilâh demek olduğu da söylenmiştir.

ilm-i kelam / ilm-i kelâm

  • Kelime-i şehâdeti ve buna bağlı olan îmânın altı temel bilgisini öğreten ilim.

ilm-i sarf

  • Kelime bilgisi. Arabîde kelimenin aldığı şekillerden bahseden ilim. Morfoloji.

ilm-i usul-i din

  • Kelâm ve İslâmî metod ilmi.

ilm-i usul-i kelam / ilm-i usûl-i kelâm

  • Kelâm ilminin, îmân bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını öğreten ilim.

ilm-i usul-ü din / ilm-i usûl-ü dîn / عِلْمِ اُصُولُ د۪ينْ

  • Kelâm ilmi.

imha

  • Keskinletme, bileme.

inayet-i samedani / inâyet-i samedânî

  • Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah'ın yardımı.

incizap

  • Kendine çekme.

incizaz

  • Kesilme.

indi / indî

  • Kendince, keyfî.

indimac

  • Kenetlenme. Dürülüp birbirine geçme.

indimaç

  • Kenetlenme.

indiyye

  • Kendi görüşüne tabi olan.

inhidam-ı kat'iye

  • Kesin hezimet, bozulma.

inhilak

  • Kendini tehlikeye atma.

inhisar / inhisâr / اِنْحِصَارْ

  • Kendine mahsus kılma.

inkıta / inkıtâ / انقطاع

  • Kesilme, sona erme.
  • Kesilme.
  • Kesilme, tükenme, tıkanma.
  • Kesilme, kesintiye uğrama. (Arapça)

inkıta' / inkıtâ' / اِنْقِطَاعْ

  • Kesilme.

insan-ı kamil / insan-ı kâmil

  • Kemâle ermiş, olgun insan. İslâmiyet'in emrettiği bütün emirleri yapan, yasaklardan sakınan, Peygamber efendimizin güzel ahlâkıyla ahlâklanan, hareketleri ve sözleri hep Allahü teâlânın ilhâmı ile olan üstün insan.

insıram

  • Kesilme, kesilip ayrılma.

intihar / intihâr / انتحار

  • Kendi kendisini öldürmek. İdâm-ı nefs.
  • Kendini öldürme.
  • Kendini öldürme, canına kıyma. (Arapça)
  • İntihâr etmek: Kendini öldürmek, canına kıymak. (Arapça)

intikah

  • Kemikten ilik çıkarma.

intitak

  • Kemer veya kuşak bağlama.

ırafet

  • Kethüdâlık, reislik. Ululuk, şereflilik.

irşad-ı feth-i keşif / irşâd-ı feth-i keşif

  • Keşif ve fetih yolunu gösterme, keşfe başlarken rehberlik etme.

isar / îsâr

  • Keçinin memesine takılan torba, kese.
  • Kendisi muhtaç olduğu hâlde başkasına verme ahlâkı.

isbat / isbât / اِثْبَاتْ

  • Kesin olarak ortaya koyma.

işcaz

  • Kederlendirme, üzme, hüzün ve gam verme.

işhaz

  • Keskinleştirme, bileme.

ıslah-ı hal / ıslah-ı hâl

  • Kendi halini ıslah etme, düzeltme.

ispat-ı vücut

  • Kendi varlığını ispatlama.

ıstam

  • Kepçe.

isti'tab

  • Kendinden razı, hoşnut etme.

istibdatkarane / istibdatkârâne

  • Keyfî idareye yakışır şekilde, baskı ve zorbalık yoluyla.

istiglab

  • Kemâle erme, olgunlaşma, gelişme.

istiğna-yı zati / istiğnâ-yı zâtî

  • Kendi zâtında hiçbir şeye ihtiyaç duymama.

istigrakkar / istigrakkâr

  • Kendinden geçen, dalgın, müstağrak. Dalgın halde olan. (Farsça)

istiğrakkarane / istiğrâkkârâne

  • Kendinden geçercesine.

istiklaliyet-i mutlaka / istiklâliyet-i mutlaka

  • Kesin ve sınırsız bağımsızlık.

istikrah / istikrâh

  • Kerih ve kötü görmek, tiksinmek bir şeyi beğenmemek, bir şeyi zorla yapma.

istikram

  • Kerem ve lütuf isteme.

istikşaf / istikşâf / استكشاف

  • Keşif çalışması yapma. (Arapça)

ıstılah / ıstılâh

  • Kelimeye yüklenen özel anlam.

ıstılam

  • Kesme, koparma.

istilhak

  • Kendine alma.

itbal

  • Kederlenme, kederlendirme. Derde, hüzne ve kedere düşürme.

itikad-ı cazim / itikad-ı câzim

  • Kesin inanç, inanma.

iz'an-ı yakin / iz'ân-ı yakîn

  • Kesin delile dayalı olan sağlam inanç.

izafet-i maktu'

  • Kesik tamlama. Terkib-i izafet-i maktu'da denir. Esre'yi kaldırmağa da fekk-i izafet denir. Yani izafetin kaldırılması demektir. Meselâ: Câme-hâb : Yatak. Câme-i hâb : Uyku elbisesi. Ser-rişte : İp ucu, vesile, tutamak. Ser-i rişte : İpin ucu.

izar / izâr

  • Kefenin baştan ayağa kadar olan ve genişliği bir metreyi bulan parçası.

ka'be-i kemalat / kâ'be-i kemalât

  • Kemâlât kâbesi. Yâni herkesin teveccüh etmesi gereken en yüksek kemalât merkezi.

ka'z

  • Keçi ve sığırın, ağacın başını çekip kendine eğmesi.

kabet

  • Kederli ve ıztırablı olma.

kadım

  • Kemirici hayvan.

kafil / kâfil

  • Kefil olan.

kafşelil

  • Kepçe.

kahreban

  • Kehribar.

kahrüba / kahrübâ / كاهربا

  • Kehribar. (Arapça)

kaide-i mukarrere

  • Kesinleşmiş kural.

kalem-i kudret-i samedaniye / kalem-i kudret-i samedâniye

  • Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah'ın kudret kalemi.

kalm

  • Kesmek.

kalpak

  • Kesik koni biçiminde deri, kürk veya kumaştan yapılmış başlık.

kamil-i ukala / kâmil-i ukalâ

  • Kemalde olan mükemmel akıl sâhibleri. Akılların kâmili.

kamilin / kâmilîn

  • Kemâl ve fazilet sahibi, mânevî yönden olgunluğa erişmiş kimseler.

kan-ı kerem / kân-ı kerem

  • Kerem, lütuf ve ihsan menbaı.

kanaat-i kat'i

  • Kesin kanaat.

kanaat-ı kat'iye

  • Kesin kanaat, inanma.

kanaat-i kat'iye / kanaat-i kat'îye

  • Kesin kanaat.

karban / kârban / kârbân / كاربان

  • Kervan. (Farsça)
  • Kervan.
  • Kervan. (Farsça)

karban-saray / kârban-saray

  • Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han. (Farsça)

kargil / kârgil

  • Kerpiçten yapılmış bina. (Farsça)

kariban / kâriban

  • Kervan. (Farsça)

karine-i mania / karîne-i mania

  • Kelimenin gerçek anlamında alınmasına engel olan ipucu.

karkisyun

  • Kebâbe dedikleri devâ.

karvan / kârvan / كاروان

  • Kervan. (Farsça)

karvanseray / karvanserây / كاروان سرای

  • Kervansaray. (Arapça)

kaş / kâş / كاش

  • Keşke. (Farsça)

kasib / kâsib

  • Kesbeden, kazanan, kazanmak için çalışan, kazanç sahibi.

kasid / kâsid

  • Kesat olan, sürümü olmayan.
  • Kesat olan, eksik olan, verimsiz olan.

kaşif / kâşif / كاشف / كَاشِفْ

  • Keşfedici, açığa çıkarıcı.
  • Keşfeden, bulan, meydana çıkaran.
  • Keşfeden.
  • Keşfeden. (Arapça)
  • Keşfedici.

kaşki / kâşki / كاشكى

  • Keşke. (Farsça)

kasl

  • Kesmek.

kat

  • Kesme, geçme.

kat' / قطع / قَطْعْ

  • Kesme.
  • Kesme.

kat'an / قطعا

  • Kesinlikle, kesin olarak.
  • Kesinlikle. (Arapça)

kat'en / قطعا

  • Kesinlikle. (Arapça)

kat'i / kat'î / قطعى / قطعي / قَطْع۪ي

  • Kesin.
  • Kesin. (Arapça)
  • Kesin.
  • Kesin.
  • Kesin.

kat'i delil / kat'î delil / kat'î delîl

  • Kesin, şüphesiz delil.
  • Kesin delil. Âyet-i kerîmeler ve tevâtürle bildirilen mânâsı açık hadîs-i şerîfler.

kat'i kanaat / kat'î kanaat

  • Kesin inanma, razı olma.

kat'i senet / kat'î senet

  • Kesin delil.

kat'i surette / kat'î sûrette

  • Kesin olarak, kesinlikle.

kat'iyen / kat'îyen / قَطْعِيًا

  • Kesin olarak.
  • Kesinlikle.

kat'iyet / قطعيت / قَطْعِيَتْ

  • Kesinlik.
  • Kesinlik. (Arapça)
  • Kesinlik.

kat'iyet kesb etme

  • Kesinlik kazanma.

kat'iyetle

  • Kesin bir şekilde, şüphesiz.

kat'iyyen

  • Kesinlikle.

kat'iyyet

  • Kesinlik, kat'ilik.
  • Kesinlik, şüphesizlik.

kati / katî

  • Kesin.

kati' / kâti' / قاطع

  • Kesen, kesici. (Arapça)

katı'a

  • Kesen, kesici.

katıa

  • Kesin olan.

katiye / katîye

  • Kesin.

katiyen

  • Kesinlikle.

katiyet / katîyet

  • Kesinlik, şüphesizlik.
  • Kesinlik.

katiyyen / katîyyen

  • Kesinlikle.
  • Kesinlikle.

kay'

  • Kedi, sinnevr.

kaylule

  • Kerâhet vakti olmayan kuşluk vakti uykusu, öğle uykusu.

kayyumiyet

  • Kendiliğinden eze-lî ve ebedî olarak var olmak.

kazabe

  • Kesinti. Bağ ağacından ve diğer ağaçtan kesilen parçalar.

kazım

  • Kemirici hayvan.

kaziye-i muhkeme

  • Kesinleşmiş hüküm, bir daha bozulamayacak karar.

kaziyye-i muhkeme

  • Kesin hüküm, değişmez ilke.

kazkaza

  • Kemiği parçalamak.

kebg

  • Keklik. (Farsça)

keçel / كچل

  • Kel. (Farsça)

kederefza / kederefzâ

  • Keder ve sıkıntı veren. Keder verici. (Farsça)

kedernak / kedernâk

  • Keder verici, kederli.

kefalet / kefâlet / كفالت

  • Kefillik. Kefîl olmak. Bir kimsenin, borcunu ödememesi, taahhüdünü (verdiği sözü) yerine getirmemesi hâlinde onun yerine borcu ödemeği, sözü yerine getirme mes'ûliyetini (sorumluluğunu) alacaklıya karşı üzerine almak.
  • Kefillik.
  • Kefillik. (Arapça)

kefaleten

  • Kefil olarak. Kefillik suretiyle.

kefaletname

  • Kefillik kâğıdı, kefalet senedi. (Farsça)

kefçe / كفچه

  • Kepçe. (Farsça)
  • Kepçe. (Farsça)

kefenpuş

  • Kefene sarılmış. Kefenlenmiş. (Farsça)

keffareten / keffâreten

  • Kefaret olarak.

keffe / كفه

  • Kefe. (Arapça)

kefgir / kefgîr / كفگير

  • Kevgir. (Farsça)

kefil / كفيل

  • Kefil, kefalet eden. (Arapça)

kehrüba / kehrübâ

  • Kehribar.

kehrübai / kehrübaî

  • Kehribar gibi, cezbedici, elektrikli olan.

kelam-ı lafzi / kelâm-ı lafzî

  • Kelâm-ı nefsîyi anlatan ve insanın kulağına gelen ve söyleyenin ağzından çıkan harfler topluluğu.

kelamın kuyudat ve keyfiyatı / kelâmın kuyudat ve keyfiyatı

  • Kelâmın küllünü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla, bunların sarf ve nahiv yönünden hususiyetleri. Meselâ: Müzekkerlik - müenneslik, mârifelik - nekrelik, mübtedâ - haber, sıfat - mevsuf gibi.

kelamiyyun / kelâmiyyun

  • Kelâmcılar. İlm-i kelâm âlimleri.

kelbetan

  • Kerpeten. (Farsça)

keler

  • Kertenkele cinsinden küçük bir hayvan.
  • Kertenkele.

kelim / kelîm

  • Kendisine söz söylenen.

kelimat / kelimât / كلمات

  • Kelimeler.
  • Kelimeler.
  • Kelimeler, sözcükler. (Arapça)

kemal-i iz'an / kemâl-i iz'an

  • Kesin bir şüphesizlik, tam bir inanç.

kemalat / kemâlât

  • Kemâller, olgunluklar.

kemali / kemâlî

  • Kemâlle ilgili.

kemani / kemanî

  • Kemancı. Keman çalan çalgıcı. (Farsça)

kemend / كمند

  • Kement. (Farsça)

kemergah / kemergâh

  • Kemer takılan yer. Bel. (Farsça)

kemş

  • Kesmek.

kenais

  • Keniseler, kiliseler.

kendi nefsi

  • Kendi zâtı, kendisi.

keraheten

  • Kerahet olarak, makbul olmayarak, istenmiyerek.

keramat / kerâmât

  • Kerametler, velilerin olağanüstü işleri.
  • Kerametler; Allah'ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görünen olağanüstü hâl ve fiiller.
  • Kerametler.

kerameten

  • Keramet olarak.

kerametkar / kerametkâr

  • Keramet gösteren.

kerametkarane / kerâmetkârâne

  • Keramet göstererek.
  • Kerametli bir şekilde.

kerametkarene / kerâmetkârene

  • Kerametli bir şekilde.

kerametli

  • Keramet sahibi; Allah'ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hal ve durumu gösteren kimse.

kerametvari / kerâmetvâri / kerâmetvârî

  • Keramet gösterir şekilde.
  • Keramet gibi.

keran

  • Kenar, uç, âhir, son, nihayet. (Farsça)

keraste

  • Kereste. (Farsça)

kerb

  • Keder, üzüntü, tasa.

kere / كره

  • Kez. (Arapça)

kerefs / كرفس

  • Kereviz otu.
  • Kereviz. (Farsça)

keremkar / keremkâr

  • Kerem eden, ikram eden. Cömert, eli açık olan, bağışlayan. (Farsça)
  • Keremli.

keremkarane / keremkârâne

  • Keremlice.

keremnamdar / keremnâmdâr

  • Keremiyle tanınan.

keremperver

  • Kerem sâhibi. Eli açık, cömert. Mükrim. (Farsça)

kerim / kerîm

  • Kerem sahibi, cömert, ulu, büyük.
  • Kerem sahibi.

kerimane / kerîmâne

  • Kerim olana mahsus hâlde. Lutfederek. Kerime hâs bir suretde. (Farsça)
  • Kerimce.

kerimiyet / kerîmiyet

  • Kerîmlik.

kerrat

  • Kerreler. Defalar. Çarpım cetveli.

kesb-i teşahhus-u şöhret / كَسْبِ تَشَخُّصُ شُهْرَتْ

  • Kendine has şöhret kazanma.

kesbi / kesbî

  • Kesble ilgili.

keşf / كشف

  • Keşif, bulma, ortaya çıkarma. (Arapça)

keşf-i kat'i / keşf-i kat'î

  • Kesin keşif, mânevî âlemlerde bazı hakikatleri görme ve ortaya çıkarma.

keşfen

  • Keşf ederek.

keşfi / keşfî

  • Keşifle alâkalı.

keşfiyat / keşfiyât

  • Keşifler, bazı hakikatleri ortaya çıkarma, keşfetme hâlleri.
  • Keşifler.

keşfiyat-ı kat'iye

  • Kesinliğinde şüphe olmayan keşifler; mânevî âlemlerde bazı hakikatleri görme.

keşif / كشف

  • Keşfetme, bulma. (Arapça)

keşişane / keşişâne

  • Keşişe yakışır yolda. Papaza uygun şekil ve surette. (Farsça)

keşki

  • Keşke.

keşşaf / keşşâf

  • Keşfeden, açan, bulan.
  • Keşfedici, gizli olanı açığa çıkarıcı.

keth

  • Kesbetmek. Çalışmak, kazanmak. Amel ve sa'yetmek.

ketkat

  • Kelâmı çok olan, sözü çok olan, fazla konuşan.

ketm-i nüfus

  • Kendini göstermeme. Saklama.

kettan / kettân / كتان

  • Keten.
  • Keten. (Arapça)

ketumane

  • Ketum olup ağzı sıkı olan, herşeyi söylemiyen kimseye yakışır surette. (Farsça)

ketumiyyet

  • Ketumluk. Ağız sıkılığı. Sır vermemeklik.

keyf / كيف

  • Keyif, afiyet. (Arapça)

keyfemayeşa / keyfemâyeşâ

  • Kendi keyfince, keyfi nasıl isterse, başıboş.

keyfi / keyfî

  • Keyfe, arzuya bağlı. İsteğe âid ve müteallik.
  • Keyfince.

keyfi muamele / keyfî muamele

  • Kendi istek ve hislerine göre davranma.

kezalik

  • Keza, bu da öyle, böylece.

kezkez

  • Kenger otu zamkı.

kibr

  • Kendini başkasından üstün görme.

kilise

  • Kenîse; hıristiyanlara mahsûs ibâdet yeri. Hıristiyanlıktaki mezheblere de kilise denilmektedir.

kimya-yı havas

  • Kendinden geçip Allaha tam teslim olmak ve dönmek.

kısabe

  • Kesicilik, kasaplık.

kise / kîse

  • Kese.

kısmal

  • Kesmek.

kıssis / kıssîs

  • Keşiş. Papaz. Hristiyan din adamı.
  • Keşiş, papaz.
  • Keşiş.

kitab-ı hikmet-i samedaniye / kitab-ı hikmet-i samedâniye

  • Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ancak herşey Kendisine muhtaç olan Allah'ın hikmetlerle dolu kitabı, İlâhî amaç ve hikmetleri gösteren kitap.

kitab-ı ilm-i kelam / kitab-ı ilm-i kelâm

  • Kelâm ilmi kitabı.

kıttavş

  • Kedi.

kiyane

  • Kefâlet, kefil olma.

kıyas-ı binnefs / kıyâs-ı binnefs / قِيَاسِ بِالنَّفْسْ

  • Kendisiyle kıyaslama.

kudret-i baliga / kudret-i bâliga

  • Kemal bulmuş güç.

kudret-i samedaniye / kudret-i samedâniye

  • Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmadığı ve herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah'ın sonsuz kudreti.

küdur / küdûr / كدور

  • Kederler. (Arapça)

kunneb

  • Kendir. Kenevir.

künuzat / künuzât

  • Kenzler. Hazineler.

kur'an-ı bahirü'l-burhan / kur'ân-ı bâhirü'l-burhan

  • Kesin, güçlü ve apaçık delillere sahip olan Kur'ân.

kürbet / كُرْبَتْ

  • Keder.

kürnüb

  • Kelem dedikleri lahana.

küsud

  • Kesad.

küşuf / küşûf

  • Keşifler, mânevî âlemlere ait bazı hakikatleri görme işlemleri.
  • Keşifler, açmalar, bulmalar.

kutar

  • Kebap kokusu. Ot kokusu.

kütar

  • Kereviz.

kuvve-i cazibe / kuvve-i câzibe

  • Kendine çekici kuvvet. Dünyanın câzibe, yani çekme kuvveti.

kuvvet-i cezalet / kuvvet-i cezâlet

  • Kelimedeki akıcı ve düzgün anlatım gücü.

kuvvet-i kat'iyet

  • Kesinlikten kaynaklanan kuvvet.

ladine

  • Kendir. (Farsça)

laedri / lâedrî

  • Kendi varlığından bile şüphe eden felsefeci.

lafızperest / lâfızperest

  • Kelimenin mânâsından çok, sözlerine önem veren ve kelimenin dış şekliyle çok meşgul olan kimse.

lafziye / lâfziye

  • Kelimenin söylenişine ve yapısına ait.

lah

  • Kelimenin sonuna ilâve olunarak "yer" mânâsını verir. Meselâ: (Senglâh: Taşlık yer.) (Farsça)

lam-ı asli / lâm-ı aslî

  • Kelimenin aslında olan Arapça "lam" harfi.

lam-ı cer / lâm-ı cer

  • Kelimeyi cerreden lâm harfi. Kelimenin sonunu "i" diye okutur. Lillâhi, Lieclillâhi'de olduğu gibi. İstihkak ve ihtisas, has ve müstehak ve zarfiyyet, illet mânâsını verir.

lam-ı ta'rif veya lam-ı istiğrak / lâm-ı ta'rif veya lâm-ı istiğrak

  • Kelimenin mânâsını umuma teşmil ettiği için, istiğrak mânâsı verilir. El-i istiğrak veya harf-i ta'rif de denir. Meselâ: Hamd kelimesi herhangi bir hamdi ifâde ettiği halde; El-Hamd dediğimiz zaman her ne kadar hamd varsa, bütün hamd ve senâlar mânâsına gelir. Bu, harf-i ta'rif ile olur. Harf-i ta'r

larki / larkî

  • Keçiboynuzu.

lasg

  • Kemik üstündeki derinin zayıflıktan kuruması.

lataknetu / lâtaknetû

  • Kesmeyiniz.

laya'kil / lâya'kil / لایعقل

  • Kendinde olmayan. (Arapça)

layenkatı / lâyenkatı / لاینقطع

  • Kesintisiz.
  • Kesilmeksizin, aralıksız.
  • Kesintisiz, sürekli. (Arapça)

lazım-ı zati / lâzım-ı zatî

  • Kendisine ait icab eden hal. Kendisine has vaziyet.

lazime-i zati / lâzime-i zâtî

  • Kendi zâtının gereği.

lef'e

  • Kemiksiz et.

leş

  • Kendiliğinden ölen veya Besmelesiz kesilen veya kesilmeyip de başka sûretle öldürülen veya Ehl-i kitâb olmayan kâfir ve mürtedlerin kestikleri yenmesi haram hayvanlar. Ölmüş hayvan.

leyte

  • Keşke, ne olurdu.
  • Keşke.

li-zatihi / li-zatihî

  • Kendisi. Bizzat. Kendiliğinden.

liaynihi / liaynihî

  • Kendisiyle.

lifafe / lifâfe

  • Kefenin bir parçası.

lisanlarının zarfında / lisânlarının zarfında

  • Kendi dillerinde.

lizatihi / lizatihî / lizâtihî

  • Kendisiyle.
  • Kendisi, bizzat.

lüban

  • Kendir.

lübata

  • Kepenk.

lugat / lûgat

  • Kelime, sözcük.

lügeyza

  • Kertenkelenin bir yeri kazıp giderken bir tarafını da kazıp eğri çapraşık yollar yapması.

lüknunet

  • Kekeleme, pelteklik, dildeki tutukluk.

lütf u kerem

  • Kerem ve iyilik; iyilik ve yumuşaklıkla muamele; cömertlik, merhamet ve ihsan.

lüzum-u kat'i / lüzum-u kat'î

  • Kesin gereklilik.

ma'bud / ma'bûd

  • Kendine ibadet olunan, tapılan, Allah.
  • Kendisine ibâdet olunan, tapınılan.

ma'bud-u zülcelal / ma'bûd-u zülcelal / مَعْبُودُ ذُوالْجَلَالْ / ma'bûd-u zülcelâl

  • Kendisine ibâdet edilen haşmet sahibi(Allah).
  • Kendisine ibâdet edilen haşmet sahibi(Allah).

ma'mulün bih

  • Kendisi ile amel olunan. (Hukuk, nizam, program kaidesi)

ma'na-yı harfi / ma'na-yı harfî

  • Kendisini değil de başkasını veya sahibini, ustasını, kâtibini anlatan, bildiren, tarif eden mânâ.

ma'na-yı ismi / ma'nâ-yı ismi / مَعْنَايِ اِسْمِي / ma'nâ-yı ismî / مَعْنَايِ اِسْم۪ي

  • Kendisini gösteren ve kendisine delil olan ma'na.
  • Kendisini gösteren ve kendisine delil olan ma'na.

ma'z

  • Keçi. Karaca.

ma-bihi-l-iftihar

  • Kendi ile ve onunla iftihar edilecek şey.

ma-bihi-l-imtiyaz

  • Kendisi ile imtiyaz kazanılan şey.

maal-kerahe

  • Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak.

maalkerahe / maalkerâhe

  • Kerahetle, çirkinlikle.

maariz-ül kelam / maarîz-ül kelâm

  • Kelâmda irad olunan kapalı mânâlar. Bir sözün asıl mânâsından başka mânâyı istemeler.

mabihi'l-iftihar / mâbihi'l-iftihar

  • Kendisiyle övünülen.

mabihiliftihar / mâbihiliftihar

  • Kendisiyle iftihar olunan.

mabud / mâbûd

  • Kendisine ibadet edilen.
  • Kendisine ibadet edilen Allah.

maddiyat-ı kesife

  • Kesif, şeffaf olmayan maddeler.

madih

  • Keskin.

magv

  • Kedi miyavlaması.

mahbub-u müstean / mahbûb-u müsteân

  • Kendisinden yardım istenen sevgili.

mahkianh / mahkîanh

  • Kendisinden bahsedilen.

mahkiyyun anh

  • Kendisinden söz edilen; hikâye kahramanı.
  • Kendisinden bahsedilen, kendisinden anlatılan.

mahkumun-aleyh / mahkûmun-aleyh

  • Kendi aleyhinde hüküm verilmiş olan.

mahkumun-bih / mahkûmun-bih

  • Kendisi hakkında hüküm verilmiş olan.

mahrut-u nakıs / mahrût-u nâkıs

  • Kesik koni şeklinde.

mahruz

  • Kepâze, rezil, rüsvay, aşağılık, âdi. İtibarsız.

mahşub

  • Kesilmeye elverişli olmadan kesilen ağaç.

mahsud / mahsûd

  • Kendine hased edilen. Kıskanılan kimse.
  • Kendisine hased edilen, kıskanılan.
  • Kendisine hased edilen, kıskanılan.

mahzi / mahzî

  • Kepâzelik ve rüsvaylığa sebep olan huy. Rezil olmağa sebebiyet veren kötü huy.

mahzunane

  • Kederlice, düşünceli, üzgünce. (Farsça)

makid

  • Kesilmeyen ve daimi olan.

maksad ve müstekarrın temeyyüzü

  • Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.

maksus

  • Kesilmiş, kırpılmış.

makta

  • Kesit.

makta'

  • Kesilen yer, kesinti yeri, başlangıç yeri.

mana-yı kelimat / mânâ-yı kelimat

  • Kelimelerin ve sözlerin mânâları.

maskara

  • Kendisine gülünen.

mazanne-i hayr

  • Kendisinden yalnız iyilik umulan kimse.

mazanne-i su'

  • Kendisinden ancak kötülük beklenen kimse.

mazeret-i kat'i / mazeret-i kat'î

  • Kesin mazeret, özür.

mazhar-ı ilham / mazhar-ı ilhâm

  • Kendine ilhâm olunan. (Arı, hayvan ve insanlara olduğu gibi) Kalbine ilhâm gelen zât.

mazhar-ı vahiy

  • Kendisine vahiy gelen.

maziyan

  • Kendisinden küçük arklara ayrılan büyük su arkı.

me'lum

  • Kederli. Eleme, derde tutulmuş.

mebtut

  • Kesilmiş ve ayrılmış.

mecaz

  • Kendi mânâsı dışında başka bir mânâyı gösteren kelime.

mecburiyet-i kat'iye

  • Kesin zorunluluk.

meczum

  • Kesin karar verilmiş. Sonu cezimli olan kelime.

meczup

  • Kendinden geçmiş.

meczuz

  • Kesilmiş, münkatı'.

medar-ı gam

  • Keder, acı sebebi.

medih / medîh

  • Keskin.

medlul / medlûl

  • Kendisine delil getirilen, mânâ, anlatılan.

medluliyet / medlûliyet

  • Kendisine delil getirilme.

medluliyyet / medlûliyyet

  • Kendisine delil getirilme.

mefrugün leh

  • Kendisine bir şeyin mülkiyeti ve tasarruf hakkı bırakılmış olan kimse.

mefsud

  • Kendinden kan alınmış kimse.

mehmuz-ul ayn

  • Kelime kökündeki ikinci harf "hemze" olursa, o kelimeye denir. Birinci harfi "hemze" olursa ona: Mehmuz-ul fâ; üçüncü harf hemzeli olur ise ona da: Mehmuz-ül lâm denir.

mekdur

  • Kederlenmiş, kederli.

mekene

  • Kertenkele yumurtası.

mekful-ün anh

  • Kendisine kefillik edilen kimse.

mekful-ün bih

  • Kefâlet olunan kimse veya şey.

mekrub

  • Kederlenmiş. Musibete uğramış. Tasalı, gamlı insan.

mekrubiyet

  • Kederli, hüzünlü ve tasalı olma.

mekruha

  • Keder, mihnet. şiddet.

meksube / meksûbe

  • Kesb edilen, irade dairesinde kazanılan şey.

meksuf

  • Kesafetli, sık ve çok olmuş. Koyu.

mekşuf / mekşûf / مكشوف

  • Keşfolunmuş, meydana çıkarılmış. Açık. Belli.
  • Keşfedilen, açılan.
  • Keşfedilmiş. (Arapça)

mekzum

  • Kederli, hüzünlü, tasalı, üzüntülü, gamlı.

melamilik / melâmîlik

  • Kendini kınamayı esas alan bir tarikat.

mele-i a'la / mele-i a'lâ

  • Kerrubiyyun ve melâike cemaati. En yüksek hey'et. Melekler âlemi. Felekler ve unsurlar.

mencud

  • Kederli, tasalı, gamlı.

mend

  • Kelimelerin sonuna getirilerek "sahip" mânasına edattır. (Farsça)

menfaat-i cinsiye

  • Kendi şahsî çıkarı ve millî menfaati.

menfur / menfûr

  • Kendisinden nefret edilen, sevilmeyen.

mercuh

  • Kendisine tercih edilen şey, ikinci derecede kalan şey.

merrat

  • Kerrât. Kerreler. Birçok def'alar.

mertebe-i huzur

  • Kendini Allah'ın huzurunda hissetme mertebesi.

mertebe-i kat'iyet

  • Kesinlik derecesi.

mesail-i imaniye-i kelamiye / mesâil-i imaniye-i kelâmiye

  • Kelâm ilmindeki imanî meseleler.

mesail-i yakini / mesâil-i yakîni

  • Kesin bilgiye ait meseleler.

mesak-ı kelam / mesak-ı kelâm / mesâk-ı kelâm

  • Kelâmın sevk edildiği yer, maksad.
  • Kelâmın sevk edildiği gaye, mevzû, maksad.

mesele-i akaid-i kelamiye / mesele-i akaid-i kelâmiye

  • Kelâm ilminin inanca dair meselesi.

meşkur / meşkûr

  • Kendisine şükredilen.

meşküvv

  • Kendinden şikâyet olunan.

meşrut / meşrût / مَشْرُوطْ

  • Kendisine şart koşulan.

mest

  • Kendinden geçmiş.

mesuk-u lehu-l-kelam / mesuk-u lehu-l-kelâm

  • Kelâmın söyleniş gayesi, garazı ve maksadı.

mesuk-u lehülkelam / mesûk-u lehülkelâm

  • Kelâmın söyleniş gayesi, maksadı.

metbu / metbû

  • Kendisine uyulan.

metbu' / metbû'

  • Kendisine tâbî olunan, uyulan.

metbuiyyet

  • Kendine uyulmaklık. Başkasının kendisine tâbi olması. Birisine tâbi oluş.

mevcub

  • Kendisine bir şey vâcib kılınmış.

mevcuden

  • Kendisi berâber olarak. Mevcud olarak.

mevkulün ileyh / mevkûlün ileyh

  • Kendisine bir iş bırakılan adam. Vekil.

mevzu-u bahs

  • Kendisinden bahsedilen. Bahis konusu.

meyl-i incizab

  • Kendisi gibi olanlara yaklaşma eğilimi, çekici olma.

mezabbe

  • Keleri çok olan yer.

midaka

  • Kendisiyle bir şey dövülüp ezilen şey. Havan.

mifad

  • Kebap demiri.

mihaniki kıraet / mihanikî kıraet

  • Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.

mihnetkeş

  • Keder, eziyet ve mihnet çeken. (Farsça)

mihsal

  • Keskin kılıç.

mikta'

  • Kesecek âlet.

mili

  • Kedi. (Farsça)

milliyetperver

  • Kendi milletine düşkün olma.

milliyetperverlik

  • Kendi milletine düşkün olma.

mir'ızza

  • Keçi kılının altında olan tiftik.

mirar

  • Kerreler. Def'alar.

mıtfeha

  • Kevgir.

miyanbend

  • Kemer, kuşak. (Farsça)

mü'min-i kamil / mü'min-i kâmil

  • Kemâl ve fazilet sahibi mü'min.

mü'si / mü'sî

  • Kederli kimseyi avutan, gamlı kimseye teselli veren.

mu'temed

  • Kendine güvenilen. İtimad edilen kimse. Kendinden emin olunan. Ziyadesiyle doğru ve müstakim olan.

mu'temedün-aleyh

  • Kendisine itimad edilen ve güvenilen kimse.

muamele-i keyfiye / muâmele-i keyfiye

  • Keyfî hareket, keyfî işlem.

mübşer

  • Kendisine müjde verilmiş, müjdelenmiş.

mübteda-bih

  • Kendisiyle başlanılan.

müdafaa-i nefs

  • Kendini koruma. Nefsini müdafaa etme.

müdafaat-ı kat'iye

  • Kesin olan savunmalar.

müdafi-i nefs

  • Kendini koruyan, kendini müdafaa eden.

mudhak

  • Kendisine gülünen. Soytarı. Gülünç hâle düşen.

müftera-aleyh

  • Kendisine iftira edilen.

muhab

  • Kendisinden ürkülüp korkulan.

muhabbet-i zati / muhabbet-i zâtî / مُحَبَّتِ ذَاتِي

  • Kendini sevme.

muhabbet-i zatiye / muhabbet-i zâtiye / مُحَبَّتِ ذَاتِيَه

  • Kendini sevme.

muhaha

  • Kemikten çıkan nesne.

muhakkak

  • Kesin, kesinlik kazanmış.
  • Kesin, gerçekleşmiş.

muhaşşim

  • Keskinliği dolayısıyla sarhoş edici şey.

muhatab / muhâtab

  • Kendisine söz söylenilen.

muhatabane / muhâtabâne

  • Kendisine söz söylenilen kimse gibi.

muhatabin / muhâtabîn

  • Kendisine söz söylenenler.

mühda-ileyh

  • Kendisine hediye verilen kimse.

muhtac-ı müteşekkir

  • Kendisine verilen nimetlere şükreden, pek çok şeye muhtaç olan.

muhtar

  • Kendi iradesiyle hareket edebilen.

muhteşi'

  • Kendini aşağı gören.

muhtezin

  • Kederli, hüzünlü, mahzun, mükedder.

mükabir / mükâbir

  • Kendini büyük gören, karşısındakini küçümsüyerek, doğru sözünü kabul etmeyen. Haksız olduğu hâlde hak iddiasında bulunan.

mukarrer

  • Kesinlik kazanmış; hakkında şüphe olmayan mesele.

mukattaa

  • Kesilmiş, kesik, ayrı.

mükedder / مكدر / مُكَدَّرْ

  • Kederli, acılı.
  • Kederli. (Arapça)
  • Kederli.

mükedderane / mükedderâne

  • Kederli olarak.

mükerrem

  • Kerîm olan, kendisine değer verilen, saygıdeğer.

mükeyyes

  • Keselenmiş. Kese biçiminde toplanıp kalmış olan şey.

mükeyyif / مكيف

  • Keyif verici. (Arapça)

mükeyyifat / mükeyyifât

  • Keyif verici, sarhoşluk verici şeyler.

mukteda / muktedâ

  • Kendisine uyulan.

mukteda-bih / muktedâ-bih

  • Kendisine tebaiyyet edilen. Kendisine uyulan.

muktedabih / muktedâbih

  • Kendisine uyulan kimse.
  • Kendisine uyulan, örnek alınan imam, önder.

mülebbed

  • Keçeden kaftan giymiş kişi.

mülim / mülîm

  • Kendini levm etmek. Melâmette olmak. Kusurunu anlayıp kendisini kötülemek.

mültez

  • Kendisiyle rahatlama ve lezzet alma.

mumaileyh / mumâileyh / mûmâileyh

  • Kendisine işaret edilen, ismi evvelce geçen, ima edilen.
  • Kendisine işaret edilen, ismi önce geçen.

mümaileyh

  • Kendisinden söz edilen.

mümellek-ün leh

  • Kendisine mülk olarak bir şey verilen kimse.

mümessel-i leh

  • Kendisi için misal getirilen.

mümessil-i leh

  • Kendisi hakkında, lehinde mümessillik yapılmış, vekâlet edilmiş. Lehinde temsil edilmiş.

müncezibane / müncezibâne

  • Kendini kaptırarak.

müncezir

  • Kesilen.

münfasım

  • Kesilmiş.

münkarız

  • Kesilmiş.

münkatı

  • Kesilen.

münkatı'

  • Kendilerine zekât verilen sınıflardan biri; cihâd ve hac yolunda muhtâc kalanlar.

münkati'

  • Kesilen, kesik arkası gelmeyen, son bulan, süreksiz.

munsarım

  • Kesilen, kat edilen.

müntefaun bih

  • Kendisinden istifade edilen.

müntehir

  • Kendini öldüren.

munzalim

  • Kendi isteğiyle veya istemiyerek zâlimin zulmüne boyun eğen.

münzel-i aleyh

  • Kendisine Allah tarafından indirilmiş.

mür'ab

  • Kesilmiş, parça parça olmuş.

mura

  • Kedi sesi. Kedi miyavlaması.

murdar / murdâr

  • Kendiliğinden ölmüş veya kasten besmelesiz kesilmiş olan hayvan, leş ve domuz eti gibi kendileri kat'î yâni kesin ve açık delîl ile haram olan şey.

mürtemi / mürtemî

  • Keşif kolu. Karakol.

murteza

  • Kendisinden razı olunan.

musa-leh

  • Kendine bir şey vasiyet olunan.

musab / musâb

  • Kendine bir şey isabet eden. Hasta. Musibetzede. Musibete uğrayan.
  • Kendine bir şey isabet eden.

müşarün ileyh

  • Kendine işaret edilen, ismi evvelce söylenmiş olan, sözü edilen.

müşarün-ileyh

  • Kendine işaret edilen. İsmi evvelce söylenmiş olan.

müşarünileyh

  • Kendine işaret edilen, ismi evvelce söylenmiş olan, sözü edilen.

müşebbehühbih

  • Kendisine benzetilen.

müşebbehün bin / müşebbehün bîn

  • Kendisine benzetilen.

müşebbehün-bih

  • Kendisine benzetilen.

müşebbehünbih

  • Kendisine benzetilen.

müsta'tır

  • Kendine gökçek ve güzel kokular sürünen.

müstagniyetün anha / müstagniyetün anhâ

  • Kendilerine hiç ihtiyaç olmayanlar.

müstağniyetün anha / müstağniyetün anhâ

  • Kendilerine hiç ihtiyaç olmayanlar.

müstakil / مُسْتَقِلْ

  • Kendi başına, bağımsız.
  • Kendi başına.

müstakil-i bizzat

  • Kendi kendine; bağımsız.

müstakill

  • Kendini idare edebilen. Başlıbaşına. Bağımsız.

müstean / müsteân

  • Kendisinden yardım istenen, Allah.
  • Kendisinden yardım istenen, yardım beklenen Allah.

müstear-ün minh

  • Kendisinden eğreti olarak birşey alınmış olan kimse.

müşteka-anh / müştekâ-anh

  • Kendisinden şikâyet olunan kimse.

müstemedd

  • Kendisine yardım edilmiş olan, yardım edilen.

müstenedün ileyh

  • Kendine dayanılan, temel.

müşterekün fih / müşterekün fîh

  • Kendisi üzerinde birleşilmiş olan.

müşterik

  • Kendi kendine söylenen kimse.

müsteşar

  • Kendisiyle istişare edilen.

müstetbi'

  • Kendisine tâbi olunmasını isteyen.

muta'

  • Kendine itaat olunan. Sözü dinlenen.

mutaassıb

  • Kendi tarafını aşırı tutan.

mutaassıbane

  • Kendi tarafını aşırı tutarcasına.

mutaf

  • Keçi kılından çul yapan, dokuyan veya satan.

mutasarrıf

  • Kendinde kullanım hakkı bulunan.

mutazarrıane / mutazarrıâne

  • Kendi kusurlarını bilerek, ihtiyacını anlayarak, tevazu ile niyaz ederek, yalvararak. (Farsça)

mütebalih

  • Kendini ebleh gösteren. Bönlük tavrı takınan.

mütebekkimane / mütebekkimâne

  • Kekeliyerek, dili tutularak. (Farsça)

müteehhib

  • Kendi kendini hazırlayıp yetiştirmiş kimse.

mütehammi

  • Kendini koruyan, kendini himaye eden.

mütekamil / mütekâmil

  • Kemâlli, olgun, tekâmül etmiş olan.
  • Kemâle erişmiş, olgun, üstün.

mütekatı

  • Kesişmiş, kesik kesik.

mütekatı'

  • Kesik kesik.

mütekebbir / متكبر

  • Kendini büyük gösteren, büyüklenen.
  • Kendini beğenmiş, şişinen, büyüklenen. (Arapça)

mütekebbirane / mütekebbirâne

  • Kendini büyük gösterir şekilde, kibirli olarak.

mütekeddir / متكدر

  • Kederli. (Arapça)

mütekeffil

  • Kefil olan, tekeffül eden. Başkasının işini üzerine alan.
  • Kefilliği üstlenen, garantör.
  • Kefil olan.

mütekeffilane / mütekeffilâne

  • Kefil olarak. (Farsça)

mütekellim

  • Kelamcılar.

mütekellim-i maa'l-gayr

  • Kendi ile beraber başkaları adına da konuşan.

mütekellimin / mütekellimîn / مُتَكَلِّم۪ينْ

  • Kelâm âlimleri. İslâm dîninin îmân bilgilerini, naklî (dînî) ve aklî delillerle îzâh eden, açıklayıp isbatlayan büyük âlimler.
  • Kelâm âlimleri.
  • Kelâm âlimleri.

mütekeyyif

  • Keyfiyetlenen, bir keyfiyetle vasıflandıran, tekeyyüf eden.

mütekeyyifane / mütekeyyifâne

  • Keyiflenerek.
  • Keyfine düşkün olarak.

mütekkeffil

  • Kefil olan.

mütemalik

  • Kendini tutan, nefsine hâkim olan.

mütemarız / mütemârız

  • Kendini hasta gösteren, yalandan hasta olan.

mutemed / mûtemed

  • Kendisine güvenilen.
  • Kendisine güvenilen.

mütemeddihane / mütemeddihâne

  • Kendini medhederek, övünerek. (Farsça)

mütesannı'

  • Kendi yapan.

mütevatiren / mütevâtiren

  • Kesin ve şüphesiz bir haber olarak.

müteveccid

  • Kendinden geçecek derecede dalgınlık gösteren, vecde gelen.

mütezellilane / mütezellilâne

  • Kendi kusur ve aczini bilerek.

mutezile / mûtezile

  • Kendi akıllarını temel unsur kabul edip, Kur'ân ve sünneti ona uydurmaya çalışan Ehl-i Sünnet dışı bâtıl bir mezhep.

mutlak / مطلق

  • Kesin. (Arapça)

mutlaka / مطلقا

  • Kesinlikle.
  • Kesinlikle, zorunlu olarak, kayıtsız şartsız. (Arapça)

mutmainne

  • Kendini terbiye etmiş nefis.

müz'ım

  • Kendisine itikat olunmayan kimse.

müzerreb

  • Keskin kılıç.

na'ş

  • Kefenlenip tabuta konmuş ölü.

na-mizac

  • Keyifsiz, rahatsız, hasta. (Farsça)

na-mizaci / na-mizacî

  • Keyifsizlik, rahatsızlık, hastalık. (Farsça)

na-reşid

  • Kemâle ermemiş, olgunlaşmamış. (Farsça)

nags

  • Kederli, gamlı olmak.

nah'

  • Kesme, boğazlama.

nahviyyun

  • Kelime dizimi ve nahiv ilminin ehli olan âlimler. Arapça dil âlimleri, gramerciler.

nahz

  • Kemiğin etini ayıklama.

naş / nâş

  • Kefenlenip tabuta konmuş ölü.

nass / نص

  • Kesin, tartışılmaz olan, âyet ve hadîs.
  • Kesinlik. (Arapça)

nass-ı kat'i / nass-ı kat'î

  • Kesin delil ve senet; Kur'ân ve sahih hadis gibi.

nassen

  • Kesin olarak.

nasuh / nasûh

  • Kesin, halis.

naz / nâz

  • Kendini ağıra satma.

naziye

  • Kenarı az olan çanak.

nazm

  • Kelimeleri inci gibi yanyana dizmek.

nazm-ı lafz

  • Kelâmın, lâfız esas alınarak düzenlenmesi.

nefsi / nefsî / نَفْسِي

  • Kendine ait.

nemed / نمد

  • Keçe. (Farsça)
  • Keçe. (Farsça)

nemed-pare / nemed-pâre

  • Keçe parçası. (Farsça)

nemed-puş

  • Keçe giyen. Derviş. (Farsça)

nemedin / nemedîn

  • Keçeden yapılma. (Farsça)

neş'e-yab

  • Keyifli, neşeli, sevinçli. (Farsça)

nesaik / nesâik

  • Kesilen kurbanlar. Nesîke kelimesinin çoğuludur.

neşe

  • Keyif, sevinç.

neşvebahş

  • Keyif ve neşe veren. Neşelendiren. (Farsça)

neşvedar / neşvedâr

  • Keyifli, neşeli. (Farsça)

neşvemend

  • Keyifli, neşeli. (Farsça)

neşvet

  • Keyif, neşe. Sevinç sarhoşluğu.

ni'met-şinas

  • Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan. (Farsça)

nihayet-i azm

  • Kemik ucu.

nihayet-i itminan

  • Kendini son derece güvende hissetme.

nokta-i kat'iye

  • Kesin olan nokta.

nokta-i tekatu'

  • Kesişme noktası.

nühale

  • Kepek.

nuhre

  • Kemik dokusunun çürümesi.

nur-u baki / nur-u bâkî

  • Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Allah'ın nuru.

nüşare

  • Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga.

oğlak

  • Keçi yavrusu.

orijinal

  • Kendine has, özgün.

partizan

  • Kendi partisine aşırı düşkün olup başkasına hak tanımak istemeyen kimse. (Fransızca)

payan / pâyan

  • Kenar, sınır, son.

pervane / پَرْوَانَه

  • Kelebek.

rabbaniyyun

  • Kendilerini tamamıyla Allah yoluna vermiş olanlar.

rahib

  • Kendisinden korkulan şey. Korkulu.

razz

  • Kesmez âlet.

re'y-ül ayn

  • Kendi gözüyle görerek.

re'yel-ayn

  • Kendi gözüyle görerek.

reca

  • Kenar, yan. Taraf.

rehf

  • Keskinleştirmek, bilemek.

rehvac

  • Kebabı iyi pişirmek.

remim

  • Kemiğin çürümesi. Çürük. (Farsça)

reşadet-penah / reşâdet-penâh

  • Kendisine sığınanları koruyan ve doğru hedefe ulaştıran; Sultan Reşat.

rêsen

  • Kendi başına.

resm-i mahsus

  • Kendine has bir biçim.

ribka

  • Kement. Kement bağı. İlmekli ip.

rikkat-i cinsiye / رِقَّتِ جِنْسِيَه

  • Kendi cinsinden olana karşı duyulan acıma hissi.
  • Kendi cinsine acıma.

rişbüz

  • Keçi sakalı gibi sivri olan sakal. (Farsça)

rıza-yı samedani / rızâ-yı samedânî

  • Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşey Kendisine muhtaç olan Allah'ın rızası.

rü'yet-i taksir / rü'yet-i taksîr

  • Kendini günâhkâr ve kabahatli, kusurlu görmek, kendini suçlamak.

rubai-i mezid / rubaî-i mezid

  • Kendisine harf ilâve edilmiş olan aslı dört harfli mastar.

sa'saa

  • Keçiyi sağmak için çağırmak.

sabaret

  • Kefalet.

safa-yı sermedi ve cavidani / safâ-yı sermedî ve câvidânî

  • Kesintisiz ve pek güzel bir huzur, rahat.

şahadet getirmek

  • Kelime-i Şehadete inanıp onu söylemek. Bir Allah'tan başka ilâh olmadığına; Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm'ın, Allah'ın Resulü olduğuna inanarak söylemek.

sahib-i kemal / sâhib-i kemâl

  • Kemal sahibi, olgun insan.

sahibkeramet / sâhibkerâmet / صاحب كرامت

  • Keramet sahibi. (Arapça - Farsça)

şahid-i kat'i / şahid-i kat'î

  • Kesin şahit.

şahid-i katı

  • Kesin şahit.

şahid-i kàtı'

  • Kesin, şüphesiz delil.

şahsiyat

  • Kendini düşünme özelliği.

şahz

  • Keskinleştirmek.

sala'

  • Kellik. Baş tepesinin saçı dökülüp açık olması.

salm

  • Kesmek.

salma'

  • Kesmek.

samed

  • Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama herşey Ona muhtaç olan Allah.

sarahat-i kat'iye

  • Kesin açık mânâ.

saray-ı samedani / saray-ı samedânî

  • Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan fakat her şeyin Kendisine muhtaç olduğu Cenâb-ı Hakkın sarayı; kâinat.

sarban / sârban / ساربان

  • Kervancı. (Farsça)

sarf / صَرْفْ

  • Kelime bilgisi.

sarim / sârim / صارم

  • Keskin. (Arapça)

şefa

  • Kenar, taraf, uç.

sefe

  • Kepek.

sefit

  • Keremli, cömert kimse.

şefkat-ı cinsiye

  • Kendi cinsine olan şefkat.

şefkat-i cinsiye

  • Kendi cinsine olan şefkat.

şefkat-i neviye

  • Kendi nevinden olana duyulan şefkat, acıma.

şehadet kelimesi / şehâdet kelimesi

  • Kelime-i şehâdet, İslâm'ın beş şartından birincisi. "Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh" mübârek sözü.

şehadet-i kat'iye

  • Kesin şahitlik, kesin delil.

şehr / شهر

  • Kent, şehir. (Pehlevî > Farsça)

şehristan / شهرستان

  • Kent, büyük şehir. (Farsça)

sekr

  • Kendinden geçme hâli, sarhoşluk, esrime.

sekte

  • Kesinti, duraklama.

selhhane / selhhâne / سلخ خانه

  • Kesim yeri, mezbaha, salhane. (Arapça - Farsça)

şems-i kemalat / şems-i kemâlât

  • Kemâlât güneşi, her türlü mükemmelliğin kaynağı.

sened-i kat'i / sened-i kat'î

  • Kesin senet, dayanak.

serati / seratî

  • Keskin.

sermest

  • Kendinden geçmiş.

seyf-i hadid

  • Keskin kılıç.

seyf-i sarim / seyf-i sârim

  • Keskin kılıç.

şiddetle

  • Kesin olarak. (Arapça - Türkçe)

silsile-i keramat / silsile-i kerâmât

  • Kerâmetler zinciri.

silsile-i keramet / silsile-i kerâmet / سِلْسِلَۀِ كَرَامَتْ

  • Kerametler zinciri, peş peşe gerçekleşen kerametler.
  • Kerâmet zinciri.

şimendifer-i kemalat / şimendifer-i kemâlât

  • Kemâlât treni, olgunluk ve mükemmellikler treni.

sinsi

  • Kendini gizleyen, gizlenen.

sırr-ı keramet

  • Keramet sırrı.

şiva'

  • Kebap.

sıyk

  • Kesif toz ve fena ter kokusu.

son peygamber

  • Kendisinden sonra başka peygamber gelmeyecek olan Muhammed aleyhisselâm.

sugvar

  • Kederli, acılı. (Farsça)

şühud-i enfüsi / şühûd-i enfüsî

  • Kendi hakîkatini görme. Tasavvuf yolunda Allahü teâlâya yakın olma hâli. Tasavvuf makamlarını kalb gözüyle görme.

şühudi / şühudî

  • Keşfe ve görmeğe dair. Görünebilir olana ait ve mensub.

şükr secdesi

  • Kendisine nîmet gelen veya bir dertten ve sıkıntıdan kurtulan kimsenin, Allahü teâlâ için yaptığı secde.

sukut-u mutlak

  • Kesin bir şekilde düşüş, alçalış.

şule-i keramet / şûle-i keramet

  • Keramet ışığı, parıltısı.

sur

  • Keş parçası.

sure-i kehf / sûre-i kehf

  • Kehf Sûresi, Kur'ân-ı Kerim'in 18. Sûresi.

suret-i kat'iye

  • Kesin bir şekilde.

susmar / sûsmâr / سوسمار

  • Kertenkele.
  • Kertenkele denen küçük bir hayvan. Keler. (Farsça)
  • Kertenkele cinsinden küçük bir hayvan.
  • Kertenkele. (Farsça)

taarrüf

  • Kendini tanıtma.

taarrüm

  • Kemikten et soymak.

taassub-u meslekiye

  • Kendi hareket tarzını ve metodunu en doğru olarak görüp, yanlış da olsa ısrar etme.

taassubat-ı kavmiye / taassubât-ı kavmiye

  • Kendi kavminin ve milletinin kurallarına sıkıca bağlılık.

tabir-i samedani / tabir-i samedânî

  • Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama herşey Kendisine muhtaç olan Allah'ın yüce ifadesi, tabiri.

tafazzu'

  • Kesilmek.

tafralık

  • Kendini olduğundan değerli gösterme, yüksekten atma.

tağut / tâğut

  • Kendisine ibadet edilen bâtıl şeyler, putlar.

tahabbüb / تَحَبُّبْ

  • Kendini sevdirme.

tahabbüb etmek

  • Kendini sevdirmek.

tahan

  • Kendini deli olarak göstermek.
  • Kendini toprağa gömerek yatan küçük bir hayvan.

tahazzün

  • Kederlenmek, hüzünlenmek. Birine acımak. Mükedder olmak.

tahlis-i nefis / tahlîs-i nefîs

  • Kendini kurtarma.

tahris

  • Kendini hıfzetmek, kendini korumak.

taht-ı tasarruf ve temellük

  • Kendi tasarruf ve mülkü altında bulunma.

tahzim

  • Kesmek.

tak / tâk / طاق

  • Kemer. (Arapça)

takarrüş

  • Kesbetmek, almak, kazanmak.

takatu'

  • Kesilmek. Kesişmek.

takazzub

  • Kesilmek.

takti

  • Kesme, kesik kesik okuma.

takti'

  • Kesme. Kesilme. Parça parça etme. Parçalara bölme.

takzib

  • Kesmek.

tallase

  • Kendisiyle levha silinen paçavra.

tartabe

  • Keçiyi sağmak için çağırmak.

tasamm

  • Kendini sağır etmek.

tasavvün

  • Kendini sakınmak.

tasavvur-u şahsi / tasavvur-u şahsî

  • Kendi şahsî tasavvuru, düşüncesi, sadece kendini düşünme.

tashif / tashîf / تصحيف

  • Kelimeyi yanlış yazma. (Arapça)

tasmim / tasmîm / تصميم

  • Kesin karar. (Arapça)
  • Tasmîm ittihaz etmek: Karar almak. (Arapça)

tasmimat / tasmîmât / تصميمات

  • Kesin kararlar. (Arapça)

tatrir

  • Keskin etmek, keskinleştirmek.

tav'i / tav'î / طوعى

  • Kendiliğinden. İçinden.
  • Kendiliğinden. (Arapça)

tavvafe

  • Kedi.

tazallüm-i hal / tazallüm-i hâl

  • Kendine yapılan bir hâlden, hareketten dolayı sızlanmak. Hâlinden şikâyet etmek.

tecazüm

  • Kesişmek.

tecellüd

  • Kendini cesaretli ve kahraman gösterme; sertlik, direnme.

tecrübe-i kat'iye

  • Kesin tecrübe.

tedabür

  • Kesişmek.

tedafüi / tedafüî

  • Kendini müdafaa etme ve koruma ile alâkalı.

tedekkül

  • Kendini büyük görmek, tekebbürlenmek.

tehessüm

  • Kesilmek.

tehlike-i kat'iye

  • Kesin bir tehlike.

tekamül / tekâmül

  • Kemâl bulma. Olgunlaşma.
  • Kemâle erme, olgunlaşma, gelişme.

tekatu / tekatû

  • Kesişme.
  • Kesişme.

tekatu' / tekâtu' / تقاطع

  • Kesişme.
  • Kesişme. (Arapça)

tekavvül

  • Kendisinde olmayanı söylemeğe çalışma. Yalan söyleme.

tekbib

  • Kebap yapmak.

tekeffül / تكفل

  • Kefil olma.
  • Kefil olma.
  • Kefil olma. (Arapça)
  • Tekeffül etmek: Kefil olmak. (Arapça)

tekeffül eden

  • Kefil olan.

tekemmül-ü zati / tekemmül-ü zâtî

  • Kendi kendine gelişen, olgunlaşan.

tekeyyüf / تكيف

  • Keyiflenme. (Arapça)

tekfil / tekfîl / تكفيل

  • Kefil etme, kefil gösterme. (Arapça)

tekfin / tekfîn / تكفين

  • Kefenlenmek veya kefenlemek.
  • Kefenleme.
  • Kefenleme. (Arapça)

telakkuh

  • Kendisini gebe, hâmile gösterme. Gebe kalabilme.

telbin

  • Kerpiç kesmek.

temahhuh

  • Kemikten ilik çıkarmak.

temavüt

  • Kendini ölmüş gibi gösterme.

temayüz

  • Kendini göstermek. Farklı ve yüksek vasfı olmak. Başka vasıflarla üstün olmak.
  • Kendini gösterme.

temeddüh

  • Kendi kendini övmek. Kendini beğendirmeğe çalışmak. böbürlenmek.
  • Kendini övme.

temeddühkarane / temeddühkârane / temeddühkârâne

  • Kendi kendini övme, böbürlenme.
  • Kendini övercesine.

temerruh

  • Kendini yağla ovmak.

temevli / temevlî

  • Kendini mevlâ kılmak.

temeyyüz / تميز

  • Kendini gösterme.
  • Kendini gösterme, sivrilme, ayrıcalık kazanma. (Arapça)
  • Temeyyüz etmek: Kendini göstermek. (Arapça)

tenezzüh-ü zati / tenezzüh-ü zâtî

  • Kendi zatında her türlü kusur ve noksandan uzak ve temiz oluş.

tenezzül etmez

  • Kendi düzeyine, konumuna aykırı olan birşeyi kabul etmez.

tenvin

  • Kelime sonunu "nun" ile bitiren işaret.

tenvin-i tenkir

  • Kelimenin belirsizliğine işaret olan tenvin işareti. Harf-i tarifsiz kelime tenvin kabul ettiğinden yani, nekre olduğundan tenvinli olan harfin durumu.

tenvin-i tenkiri / tenvin-i tenkirî

  • Kelimenin belirsizliğini gösteren tenvin işareti; harf-i tarifsiz ("el" takısız) olduğu için tenvinli olan ve nekra denen kelime.

tereffu'

  • Kendini yüce tutma, yücelme.

terk-i hesti / terk-i hestî

  • Kendinden geçmek, varlığını terketmek.

teşahhus / تَشَخُّصْ

  • Kendine has kimlik kazanma.

teşbih-perestlik

  • Kelâmda lüzumundan fazla teşbihe yer vermek.

teselli / tesellî

  • Kederli ve gamlı olan bir kimseyi söz ve nasihatle rahatlatmak.

tesfid

  • Kebap yapmak için eti şişe dizme.

teslim

  • Kendini, başkasının irâdesine terketme (bırakma), onun emrine uyma, boyun eğme, itâat etme.

teslim-i rıza / teslîm-i rıza

  • Kendi rızasıyla teslim olma.

teslim-i rıza ve can

  • Kendi rızasıyla ve canıyla teslim olma.

teslimiyet

  • Kendini Allah'a veya başka birinin iradesine terketmek, boyun eğmek.

teşviye

  • Kebap yapmak. Kebap vermek.

tevali / tevâlî / توالى

  • Kesintisiz sürme, birbirini izleme. (Arapça)
  • Tevâlî etmek: Kesintisiz sürmek, birbirini izlemek. (Arapça)

tevbe-i istigfar / tevbe-i istigfâr

  • Kendini kusurlu görerek, günâhlara tövbe etmek, Allahü teâlâdan af dilemek.

teveddüd

  • Kendini sevdirme.
  • Kendini sevdirme.

teveddüdat / teveddüdât

  • Kendini sevdirmeler.

tevezzül

  • Kesilmek.

tevhid-i kelime

  • Kelimenin birliği, söz birliği.

tevkil

  • Kendine birisini vekil etmek. Vekil tâyin etmek.

teze'zü'

  • Kendini hor göstermek.

tezkir-i müsellemat / tezkir-i müsellemât

  • Kesin esasları hatırlatma.

tezrib

  • Keskinletmek.

tig-i bürran / tîg-i bürran

  • Keskin kılıç.

tiz-ab / tiz-âb

  • Kezzap. (Farsça)

tizab / tîzâb / تيزاب

  • Kezzap. (Farsça)

turuk-u mütekellimin / turuk-u mütekellimîn / طُرُقِ مُتَكَلِّمِينْ

  • Kelâm âlimlerinin takip ettikleri yollar.
  • Kelâm âlimlerinin gittiği yollar.

ucb / عجب

  • Kendini başkasından üstün bilmek, ayıplarını görmeyip kendini beğenmek, yaptığı ibâdetleri, iyilikleri beğenerek, bunlarla övünmek.
  • Kendini beğenme. (Arapça)

ucub

  • Kendini beğenme.

ucüb

  • Kendini beğenme, kibir.

ucub / عُجُبْ

  • Kendini beğenme.

udube

  • Keskinlik.

ufusa

  • Kekrelik.

ukde-i lisan

  • Kekelemek. (Farsça)

ükrume

  • Kerem, bahşiş, lütuf.

ulema-i ilm-i kelam / ulemâ-i ilm-i kelâm

  • Kelâm ilmi âlimleri.

ulema-i usulü'l-fıkıh ve mütekellimin / ulema-i usulü'l-fıkıh ve mütekellimîn

  • Kelâm ve fıkıh usulü âlimleri.

ulema-yı ilm-i kelam / ulemâ-yı ilm-i kelâm / عُلَمَايِ عِلْمِ كَلاَمْ

  • Kelam ilminin âlimleri.

ulum-u kevniye / ulûm-u kevniye

  • Kevnî ilimler, kâinat ve dünya ile ilgili ilimler.

üm'uz

  • Keçi veya karaca.

üma'

  • Kedi miyavlaması.

ümmet-i davet / ümmet-i dâvet

  • Kendilerine gönderilen peygambere inanmaya dâvet edilip de îmân etmeyen kimseler.

ümmet-i icabet / ümmet-i icâbet

  • Kendilerine gönderilen peygamberin dâvetini kabûl edip, ona inanan ve tâbi olan kimseler.

umur-u mukarrere

  • Kesin hatlarıyla ortaya konulmuş meseleler, konular ve işler.

usbud

  • Kelp aşmasından olan kurt yavrusu.

üslub-perestlik

  • Kelâmın mâna ve maksada uygunluğuna değil de, ifade tarzının güzelliğine önem vermek.

üstühan / استخوان

  • Kemik. (Farsça)
  • Kemik. (Farsça)

üstühanpare / üstühanpâre

  • Kemik parçası.

usul-ü kelamiye / usul-ü kelâmiye

  • Kelâm ilmi metodolojisi.

usulü'd-din / usûlü'd-dîn / اُصُولُ الدّ۪ينْ

  • Kelâm ilmi.

usulü'd-din allameleri / usûlü'd-din allâmeleri

  • Kelâm âlimleri, mütekellimler; Allah'ın zât ve sıfatlarından, peygamberlik, âhiret ve inançla ilgili diğer meselelerden İslâmî esaslar dâiresinde bahseden âlimler.

vakıat-ı kat'iye / vakıât-ı kat'iye

  • Kesin olarak meydana gelen vakıalar, olaylar.

vakt-i kerahet

  • Kerahet vakti; güneşin doğduğu, battığı ve tepede olduğu anlar.

valih / vâlih

  • Keder ve hüzünle aklı gitmiş, şaşırmış, hayrette kalmış.

vasf-ı kelam / vasf-ı kelâm

  • Kelam sıfatı.

vasf-ı kemal / vasf-ı kemâl

  • Kemal sıfatı.

vazife-i teslim ve tefviz

  • Kendini Allah'a teslim etme ve herşeyini Ona havale etme görevi.

vaziyet-i bihuş / vaziyet-i bîhuş

  • Kendinden geçme hali.

vedudiyet / vedûdiyet

  • Kendini sevdirme.

veliyy-i kamil / veliyy-i kâmil

  • Kemâle ermiş velî.

vesile-i kat'iye

  • Kesin aracı.

vesile-i mutlak

  • Kesin aracı.

vika

  • Kendi ile bir şey saklanan nesne.

vücub / vücûb

  • Kesinlik, zorunlu olma.
  • Kesin olarak emredilme, farz kılınma.

vücub-u kat'i / vücub-u kat'î

  • Kesin zorunluluk; kesin ve şüphesiz farz oluş.

vücud-u ebter

  • Kesik, sona ermiş varlık; kendisiyle Rabbi arasındaki bağı kesen varlık.

vücup

  • Kesinlik, gereklilik.

ya leyte

  • Keşke, ne olurdu.

yakin / yakîn / یقين

  • Kesin bilgi. (Arapça)

yakin ehli / yakîn ehli

  • Kesin ve doğru bilgi sahipleri.

yakin-i ilmi / yakîn-i ilmî

  • Kesin ve sağlam bilgi.

yakin-i imani / yakîn-i imanî

  • Kesin ve şüphesiz iman.

yakinen / yakînen / یقينا

  • Kesin ve şüphesiz olarak.
  • Kesin olarak. (Arapça)

yakiniyet

  • Kesinlik, şüphesizlik; yakîn ile kesin olarak bilinme durumu.

yakub aleyhisselam / yâkûb aleyhisselâm

  • Ken'an diyârındaki (Fenike denilen Sayda, Sur ve Beyrut ile Filistin ve Sûriye'nin bir kısmından ibâret olan eski bir memleket) insanlara gönderilmiş olan peygamber. İshâk aleyhisselâmın oğlu, Yûsuf aleyhisselâmın babasıdır. Yâkûb, İbrânice bir isim olup, "Allahü teâlânın saf ve temiz kıldığı kul" m

yaleyte / yâleyte / یا ليت

  • Keşke. (Arapça)

ye's-efza

  • Kederi, ye'si ve elemi artıran.

ye's-i mutlak / يَأِسِ مُطْلَقْ

  • Kesin ümîdsizlik.

yed

  • Kelime mânâsı "el" demek olup, Allahü teâlâ hakkında kudret, gücü yetmek mânâsı verilen lafız, söz.

za'm

  • Kelâm, söz.

zabb

  • Kertenkele, keler.

zaman

  • Kefil olma, kefillik. Bir şeyin mislini veya değerini vermek üzere zarara karşı kefil olma, garanti.

zamin / zâmin

  • Kefil.
  • Kefil, birisinden belli bir veya birkaç kimsenin istedikleri bir şeyi, kendisinin de ödeyeceğine söz veren kimse. Dâmin.

zanni / zannî

  • Kesin olmayan, zanna dayalı.

zar

  • Kelimenin sonuna gelerek birleşik kelimeler olur. İsimlere eklenerek yer adı bildirilir. Meselâ: Lâle-zar : Lâle bahçesi. (Farsça)

zarar-ı mutlak

  • Kesin ve tam zarar.

zarure-i naşie / zarure-i nâşie

  • Kendisinde bulunması zorunlu olan, ondan ayrılması mümkün olmayan zorunlu özellik.

zaruret-i kat'iye

  • Kesin zorunluluk ve mecburiyet.

zaruriyet-i kat'iye

  • Kesin bir zorunluluk.

zat

  • Kendi, asıl, öz, cevher, saygıdeğer kişi.

zat-ı baki / zât-ı bâkî

  • Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Zât; Allah.

zat-ı kerimü's-sıfat / zât-ı kerîmü's-sıfat

  • Kendisine, sınırsız üstün sıfat ve meziyetler ikram edilen zât.

zat-ı risalet / zât-ı risalet

  • Kendisine kitap gönderilmiş olan Zât; Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

zat-ul hareke / zât-ul hareke

  • Kendi kendine hareket eden cisim. Aslında hareketli olan cisim. Otomatik.

zatı / zâtı

  • Kendisi.

zati / zâtî

  • Kendinden olma.

zatına has / zâtına has

  • Kendisine özel.

zatiye / zâtîye

  • Kendisiyle ilgili.

zatiyle ve lisanıyla / zâtiyle ve lisânıyla

  • Kendi zâtı ve diliyle.

ze'r

  • Kerih görmek. İğrenmek. Nefret etmek.

zebayıh / zebâyıh

  • Kesilecek kurbanlık hayvanlar. Kurban edilmiş, kurban olarak kesilmiş hayvanlar.

zebh

  • Kesme, boğazlama. Kurban kesme. (Boğazlanmış veya boğazlanacak hayvana da "zebiha" denir.)
  • Kesme, boğazlama.
  • Kesme, boğazlama.

zebih / zebîh / ذبيح

  • Kesilmiş hayvan, boğazlanmış. (Arapça)

zebiha / zebîha

  • Kesilecek hayvan.

zecme

  • Kelime.

zeleme

  • Keçinin boğazı altında sarkık olan kıllar. (Müz: Ezlem. Müe: Zelmâ)

zemahşeri / zemahşerî

  • Keşşaf isimli ünlü tefsiri yazan islâm âlimi.

zerm

  • Kesilmek.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın